26 Kasım 2019 Salı

TÜRKİYENİN İRAN, İSRAİL/FİLİSTİN VE SURİYE POLİTİKASI 2009, BÖLÜM 5

TÜRKİYENİN İRAN, İSRAİL/FİLİSTİN VE SURİYE POLİTİKASI 2009, BÖLÜM 5



Savunma Sanayi Alanında Çatlak.,

Anadolu Kartalı askeri tatbikatına İsrail’in katılımının reddedilmesi iki ülke arasındaki siyasi gerilimin askeri işbirliği alanına da kayabileceğinin göstergesiydi. Bilindiği üzere, İsrail ile Türkiye arasında savunma ve askeri anlamda yıllardan beri süregelen bir işbirliği bulunmaktadır. İsrail’in kendi hava sahasının sınırlı olmasından ötürü Türk hava sahasını kullanmasına Türkiye uzun yıllar izin vermiş ve İsrail Hava Kuvvetleri birçok tatbikatı Türk hava sahasını kullanarak gerçekleştirmiştir. Buna mukabil Türkiye İsrail’in savunma 
sanayisindeki ileri teknolojiden birçok proje kapsamında yararlanmış ve kendi askeri kapasitesini geliştirmiştir. Özellikle 1996 yılında imzalanan anlaşmalarla başlayan bu stratejik ortaklık uzun yıllar savunma sanayi alanındaki ticaret hacminin milyarlarca dolarlık bir seviyede seyretmesini sağlamıştır. Bu programların en büyükleri arasında 700 milyon dolarlık Türk F-4 Fantom savaş uçaklarının modernleştirilmesi, 688 milyon dolarlık M60 tanklarının teknik 
kapasitelerinin yükseltilmesi bulunmaktadır.100 Ayrıca Türkiye İsrail’den 10 insansız hava aracı HERON’u 188 milyon dolara satın almış, F-4 uçaklarının hareket eden cisimleri algılamasını sağlayan Sentetik Açıklıklı Radar (SAR) sistemlerinin 160 milyon dolarlık ihalesi İsrail’e verilmiş, F-4 ve F-16 uçaklarından alınan görüntülerin yere aktarılmasını sağlayan Datalink 16 projesini 120 milyon dolara İsrail yeniden kazanmıştır. Bu ve benzeri projeleri içeren ve 1990’larda başlayan İsrail–Türkiye savunma sanayi ortaklığında şimdiye kadar 13 proje tamamlanırken, 6 proje de hali hazırda devam etmekte 
ve bitmesi beklenmektedir.101

Yukarıda detaylı bir şekilde anlatılan savunma sanayi işbirliğinin boyutu iki ülke arasındaki gerilimin artması ile gerileme sürecine girmiştir. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesinin ardından ve özellikle İsrail’e yönelik eleştirilerin artmasının etkisiyle, 1990’ların son döneminde İsrail ile savunma sanayi alanında imzalanan anlaşmalar 1 milyar doları bulurken, 2007 ve 2008 yıllarında yeni imzalanan anlaşmaların mali kapsamı 80 milyon doları geçememiştir.102 
Çünkü özellikle son birkaç yıldır hükümet İsrail ile yeni anlaşmalar imzalamama ya özen göstermektedir. Bu özen ile Türkiye bir taraftan İsrail’e olan tepkisini açık bir şekilde ifade etmekte, diğer tarafta da İsrail’in Filistin halkına ve diğer Ortadoğu devletlerine yönelik politikalarında bir değişikliğin gerçekleşmesini sağlamayı amaçlamaktadır. İki ülke arasındaki ilişki göz önünde bulundurulduğunda bu yaptırımlardan daha zararlı çıkacak tarafın İsrail olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim Türkiye özellikle son 
yıllarda yaptığı yatırımlarla savunma sanayi teknolojileri anlamında önemli aşamalar kaydetmiş ve daha önceleri İsrail’den ihale yoluyla almak zorunda kaldığı yenilikleri kendisi üretebilecek seviyeye yaklaşmıştır. 

Ayrıca Türkiye için savunma sanayi alanında Rusya ve İran gibi alternatiflerin mevcut olduğu gerçeği de Tel-Aviv yönetimi tarafından not edilmesi gereken bir durumdur. Türkiye’nin İsrail’den savunma sanayi teknolojileri satın almaması Ankara’yı önemli bir şekilde etkilemeyecektir. Ancak İsrail’in bu alandaki en büyük ticaret ortaklarından biri olan Türkiye’yi kaybetmesi sadece savunma sanayini etkilemeyecek, diğer alanlara da yayılacak ve İsrail’in bu durumdan 
ekonomik anlamda ciddi bir zarar görmesi kaçınılmaz olacaktır. 

Ayrılık Dizisinin Yarattığı Kriz.,

Ortaya çıkacak en ufak bir gerginliğin büyük bir krize dönüşebilme potansiyelinin olduğu bir dönemde İsrail ve Türkiye bir taraftan karşı tarafı kışkırtacak hareketler yapmamaya özen gösteriyor, diğer taraftan da ortamın yatışması için vakit kazanıyordu. Ancak bu sefer hükümetlerin iradesi dışında bir olay gerçekleşti ve bu da yeni bir krize neden oldu. İlk bölümü 13 Ekim 2009’da TRT’de yayınlanan 
“Ayrılık: Aşkta ve Savaşta Filistin” dizisinde yer alan bazı sahneler İsrail 
tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmış ve bu tepki Türkiye’ye en üst düzeyde yansıtılmıştır. Bu sahneler arasında özellikle ikisi İsrailliler tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Kontrol noktasından geçirilmediği için kendi imkânları ile doğum yapan bir kadının bebeğinin babasının bebeği elleriyle kaldırıp geçiş için izin istediği sırada, İsrailli bir asker tarafından ateş edilerek vuruluşunun gösterildiği ve İsrail askerlerinden kaçan küçük bir kızın bir asker tarafından çıkmaz 
sokakta kıstırıldıktan sonra vurularak öldürülmesinin gösterildiği sahneler İsrailliler tarafından büyük tepkiyle karşılanmış, kimileri tarafından gerçeklikle ilgisinin olmadığı yorumları yapılmıştır.103 

Dizinin İsrail’de kablolu yayın kanalları arasında bulunan TRT-1’de yayınlanması İsrailliler’de ayrıca bir kızgınlık yaratmıştı. Dizi bir aşk hikâyesi etrafında şekillenmekle beraber İsrail’in 2009 başında Gazze’de gerçekleştirdiği Dökme Kurşun operasyonunda yaşananları gözler önüne sermeyi hedeflemekteydi.104 Dizinin ilk bölümünün yayınlanmasının ardından İsrail’in önemli kanallarından olan Kanal 2 Ana haber bülteninde diziye büyük yer ayırıp Türkiye’ye tepki göstermiştir. Habere göre dizi en üst düzeyde provokasyon olup, “Suriye 
ve diğer karanlık ülkelerde yapılan İsrail karşıtı yayınlara benziyor”  denilmiştir. 105

İsrail’den gelen tepkiler resmi bir biçimde de Türkiye’ye iletilmiş, Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman yaptığı açıklamada, “Bu ciddi bir provokasyondur ve ayrıca devlet desteğiyle yapılmıştır. Gerçekle ilgisi olmayan ve İsrailli askerleri barbar katiller olarak gösteren bir dizinin düşman devletlerce bile yayınlanması yakışık almaz. İsrail’le diplomatik ilişkileri olan Türkiye’de yayınlanması ise manidar 
ve üzücüdür” diyerek tepkisini göstermiştir.106 Dizinin İsrail‘de yarattığı travmanın ardından Tel Aviv’deki Türkiye Büyükelçiliği Geçici Maslahatgüzarı Ceylan Özen Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldı. İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın Batı Avrupa’dan sorumlu Müsteşar Yardımcısı Naor Gilon, Kudüs’te, Özen’e İsrail’in diziden duyduğu üzüntü ve rahatsızlığı iletti. Dizide yer alan unsurların kabul edilemez olduğunu belirten Gilon, iki ülke arasında “son günlerde yaşanan gerilimin bir an önce giderilmesine” yönelik beklentilerini dile getirmiştir.107

Dizinin siyasi danışmanı olan Hakan Albayrak yaptığı açıklamada “İsrail tüm yaptıklarına rağmen eleştirilere tahammül edemiyor. 

Medyada, ülkenin dizi sonrasında bir travma yaşadığı söyleniyor. Eğer İsrail Ordusu’nun gerçek yüzünü görmelerini sağladıysa keşke daha önce yapsaydık. Çocukları ve kadınları öldürmediklerini söyleyebilirler mi? Bunlar yaşanmış olaylar. Nasıl ki Nazilerin Yahudiler üzerinde yaptığı soykırım filmlere konu oluyorsa biz de İsrail’i konu alan projeler yapabiliriz” diyerek İsrail’in verdiği tepkilere cevap vermiştir. 
Öte yandan dizinin yapımcısı Selçuk Çobanoğlu “Bir İsrailli yetkili ‘biz çocukları öldürmedik, katliam yapmadık” derse diziyi yayından kaldırır hatta özür dileriz’ açıklamasında bulunarak projesini savunmuştur.108 

Ayrılık dizisi ile gün yüzüne çıkan krizi iki ülke arasında daha önce çıkan krizlerden farklı kılan nokta, daha öncekilerin aksine Ayrılık dizisi krizinin ülkeler arası ilişkilerde yarattığı hasarın ötesinde, iç kamuoylarında ve toplumlar arası düzeyde de yıkıcı bir etkiye neden olduğu gerçekliğidir.109 İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerin iyileşmesi veya kötüleşmesi genellikle Filistin meselesi ile bağlantılı olaylar çerçevesinde gerçekleşmiştir. Ayrılık dizisi de bu olgunun ne 
kadar yerinde olduğunu teyit etmiştir denilebilir.

İsrail’de Seçimler ve Türkiye ile İlişkilere Etkileri.,

2009 yılı İsrail’de erken seçim yılı olmuştur. 10 Şubat 2009’da son 10 yılda gerçekleşen dördüncü parlamento seçimleri için İsrailli seçmenler sandık başına gitmişlerdi. Son Meclis seçiminin 28 Mart 2006’da yapıldığı İsrail’de Hizbullah ile yapılan savaştaki başarısızlık hükümeti büyük ölçüde sarsmış, ardından Başbakan Olmert’in yolsuzlukla suçlanması Kadima Partisi liderliğindeki koalisyon hükümetinin yürütülmesini imkânsız hale getirmiştir. Kadima’nın parti 
kongresinde Tzipi Livni parti liderliğine getirilmiş, ancak Livni yeni bir hükümet kuramamış ve parlamento 2008 yılının Ekim ayında erken seçim kararı almıştır.110

Seçim aşırı sağcı Likud partisi ile merkez sağdaki Kadima partisinin çekişmesine sahne olmuş, Dışişleri Bakanı Tzipi Livni’nin liderliğini yaptığı Kadima Partisi 28 sandalye alarak seçimden galip ayrılmıştır. 

Liderliğini Benjamin Netanyahu’nun yaptığı Likud partisi ise 27 sandalye kazanarak ikinci olmuştur. İlk iki parti arasındaki sandalye farkı bu kadar az olduğu bir durumda merakla beklenen gelişme Devlet Başkanı Şimon Perez’in hangi lideri hükümeti kurmakla görevlendireceğiydi. Perez, bir taraftan Kadima partisi lideri Livni’ye bu görevi verip merkez sağ önderliğinde bir hükümetin kurulmasının önünü açarak Filistin’le barış görüşmelerinin devam etmesini 
sağlayabilecekken, diğer taraftan aşırı sağcı Likud partisi lideri Netanyahu’ya bu görevi verip sadece Filistin’le olan görüşmelerin sekteye uğramasına değil, Amerika’da göreve yeni gelen Obama yönetimi ile ilişkilerin gerginleşebileceği bir siyasi döneme girilmesine neden olabilecekti.111

Parti liderleri ile tek tek görüşen Perez 20 Şubat’ta hükümeti kurmak üzere Likud Partisi lideri Benjamin Netanyahu’ya 6 haftalık süre verdiğini açıkladı. 
Bu kararla Tzipi Livni’nin Kadima partisi her ne kadar seçimlerden galip çıktıysa da, hükümeti kurmakla görevlendirilmedi. 

Ancak ikinci olan Netanyahu yaptığı açıklamalarda Livni ile çalışmak istediğini ifade etmiş, Livni ise bunu kabul etmemişti.112 

Öte yandan seçimlerde üçüncü olan daha aşırı sağcı Yisrael Beiteinu (İsrail Evimiz) Partisi’nin lideri Avigdor Lieberman Benjamin Netanyahu’ya iktidar ortağı olma teklifi yapmıştı.113 Parti liderleri ile bir bir görüşen Netenyahu sağcı bir hükümetten ziyade ulusal birlik adı altında merkeze daha yakın bir hükümet kurmak istiyordu. Ancak aradan geçen 6 haftanın sonunda hükümet kurma görüşmeleri sonuçlanmamış ve Cumhurbaşkanı Peres, Netanyahu’ya 14 günlük 
bir ek süre vermiştir.114

Görüşmeler Mart ayı sonuna doğru sonlanmış ve Benjamin Netanyahu 
1 Nisan 2009’da İsrail Parlamentosu Knesset’te yapılan güven oylamasında 45 “hayır” oyuna karşılık 69 “evet” oyu alarak İsrail’in yeni Başbakan’ı olarak yemin ederek göreve başlamıştır.115 Kurulan koalisyon hükümeti çoğunluğu aşırı sağcı 5 partiden oluşmuştur. Likud lideri Benjamin Netanyahu’nun Başbakanlığında kurulan yeni hükümette, İsrail Evimiz Partisi Başkanı Avigdor Lieberman 
Dışişleri Bakanı, İşçi Partisi lideri Ehud Barak Savunma Bakanı, ultra-muhafazakâr Şas Partisi lideri Eliyahu Yishai İçişleri Bakanı ve Yahudi Evi Partisi başkanı Daniel Herschkowitz Bilim Bakanı olmuştur.116

İsrail’de sağ ve milliyetçi öğelerin daha ağırlıkta olduğu bir hükümetin 
kurulması Türkiye ile ilişkiler bağlamında olumlu bir gelişme olarak görülmemiştir. Zaten gergin olan ilişkiler özellikle Dışişleri Bakanı Lieberman’ın ve diğer aşırı sağcı hükümet ortaklarının açıklamaları ile yıl içerisinde daha da kötüye gitmiştir. İsrail sağı bir taraftan Türkiye’den daha iyi bir ortak bulamayacağının farkındadır, ancak Filistin konusunda gösterdiği hassasiyetle Türkiye, İsrail sağının tepkisini de çekmektedir. Bu gerginliğin en belirgin göstergelerinden bir tanesi iki ülke hükümetleri arasındaki üst düzey resmi ziyaretlerin 2009 yılı boyunca yok denecek kadar az olmasıydı. Bakanlar 
düzeyindeki tek görüşme, İsrail Sanayi, Ticaret ve Çalışma Bakanı Benjamin Ben Eliezer’in beraberinde bir iş adamı heyetiyle 22 Kasım’da Türkiye’ye gelmesi olmuştur. Ben Eliezer, Ankara temasları çerçevesinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından da kabul edilmiştir.117

Ekonomik İlişkiler.,

Türkiye ve İsrail arasında 14 Mart 1996 tarihinde imzalanan Serbest Ticaret Bölgesi Anlaşması’nın Mayıs 1997’de yürürlüğe girmesiyle ve yaklaşık 200 ürüne uygulanan gümrük vergilerinin kaldırılmasıyla iki ülke arasındaki ticaret hacmi artan bir trende girmişti. 
Bunu takiben Ticari, Ekonomik, Sınaî, Teknik ve Bilimsel İşbirliği Anlaşması, Çifte Vergilendirmenin Önlenmesi Anlaşması, Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşması, Gümrük İdarelerinin Karşılıklı Yardımlaşmasına İlişkin Anlaşma, Türkiye-İsrail Karma Ekonomik Komisyon Dönem Mutabakat Zabıtları imzalanmıştır.118 
Bu anlaşmalar sayesinde 90’lı yılların ortalarından itibaren Türkiye ile İsrail birbirleri için önemli ticaret ortakları olmuşlardır. Türkiye ile İsrail arasındaki ticaret hacmi AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılında 1 milyar 325 bin dolar iken, 2009 yılı sonunda bu rakam 2 milyar 598 milyon dolara ulaştı.119 

Bir başka deyişle iki ülke arasındaki ticaret hacmi son 8 yılda %96 artarak neredeyse iki katına çıkmıştır. Ayrıca Türk müteahhitleri İsrail’de önemli ölçüde yatırımlar gerçekleştirmektedir.120 

Türkiye, 2009 yılının tümü göz önüne alındığında İsrail’e 1.528 milyon dolarlık ihracat gerçekleştirirken, 1.070 milyon dolarlık da ithalat yapmıştır. Türkiye’nin İsrail’e yaptığı ihracatın 2008 yılında 1.925 milyon dolar ve 2007 yılında da 1.658 milyon dolar olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda ihracatta önemli bir düşüş gözlenmektedir. Öte yandan Türkiye’nin İsrail’den gerçekleştirdiği ithalatın 2008 yılında 1.441 milyon dolar ve bir önceki yıl olan 2007’de 
de 1.081 milyon dolar olduğunu dikkate aldığımızda da ithalatta da önemli bir düşüşün olduğunu gözlemleyebiliriz.121 Ayrıca İsrail ile yapılan ticaret Türkiye’nin toplam dış ticaretinin sadece %1’ini oluştururken, Türkiye İsrail’in dış ticaret gerçekleştirdiği ülkeler arasında ilk 10’da bulunmaktadır.122 Sonuç olarak altı çizilmesi gereken nokta, İsrail-Türkiye ticari verileri göz önüne alındığında, Türkiye İsrail’in dış ticaretinde daha önemli bir konuma sahiptir. Bu açıdan bakıldığında ilişkilerdeki olası bir gerileme Türkiye’den çok İsrail için sorun teşkil edecektir.

Krizlerle sarsılan İsrail-Türkiye ilişkilerinde belirgin bir diğer gösterge de turizm sektöründe meydana gelen önemli değişim olmuştur. İsrailli turistler için Türkiye’deki en gözde turistik merkezlerden biri olan Antalya’ya 2009’da giriş yapan İsrailli turist sayısı bir önceki yıla göre yüzde 45 azalmıştır. 2008 yılında Antalya’ya 329.646 İsrailli turist gelirken, 2009’da bu rakam 181.789’a düşmüştür.123

Sonuç olarak 2009 yılı iki ülke ilişkileri anlamında olumsuzlukların peş peşe geldiği, varolan yapısal sorunlara bir de konjonktürel problemlerin eklendiği -Gazze’de gerçekleştirilen Dökme Kurşun operasyonu, İsrail’de sağcı bir hükümetin iktidara gelmesi- bir dönem olmuştur. Daha önceleri İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkiler daha ziyade iki ülke arasında doğrudan cereyan eden olaylarla bağlantılı olmayan gelişmeler çerçevesinde şekillenirken 2009 yılı gösterdi 
ki, İsrail ve Türkiye arasındaki ilişki artık sadece Filistin sorunuyla veya İsrail’in İran’la olan ilişkileri bağlamında değerlendirilmenin ötesinde bir noktaya ulaşmıştır. İsrail yönetiminin, bölgedeki baskıcı politikaları karşısında uzun yıllar boyunca gereken tepkiyi göstermeyen ve sorunlardan uzak kalmaya çalışan Türk hükümetlerinden ziyade, artık her türlü baskıcı ve şiddet yanlısı politikaya 
karşı tepkisini gösteren bir Türk hükümetiyle karşı karşıya olduğunun 
farkına varması gerekmektedir. Aksi takdirde ilişkiler zamanla daha da kötüleşecek ve bu durum Türkiye’den daha çok İsrail’in zararına olacaktır.

Suriye’yle İlişkiler.,

Her ne kadar iki ülke arasındaki ilişki son derece olumlu bir düzeye doğru ilerliyorsa da Suriye ve Türkiye uzun yıllar birbirlerine temkinli yaklaşmışlardır. Soğuk Savaş döneminde Suriye’nin Sovyetler Birliği’ne yakın olması bir kenara, 1970’ler ve 1980’lerde ortaya çıkan iki unsur Ankara ve Şam arasında mesafenin giderek artmasına neden olmuştur. Bunlardan ilki Suriye’nin, Türkiye’nin Fırat 
Nehri üzerindeki baraj ve sulama projelerinin gerçekleşmesi sonucunda Fırat’ın sularının önemli ölçüde azalacağı ve kirleneceği endişesine kapılmasıydı. İkinci unsur ise Suriye’nin bu endişesini gidermek üzere kullandığı bir koz olan terör örgütü PKK’yı destekleyici politikalar izlemesiydi.124 1990’lara kadar bu iki çekişme çerçevesinde şekillenen ilişkiler Türkiye’nin Suriye’ye yönelik eleştiri tonunu yükseltmesiyle ciddi bir gerginliğe dönüşmüştür. 

İki ülke arasında savaşa ramak kaldığı meşhur açıklama dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş’in Reyhanlı’da yaptığı konuşmada gelmiştir.   “Suriye’nin kendi topraklarından kaynaklanan ve Türkiye’nin güvenlik ve istikrarını tehdit eden terörist faaliyetleri desteklemesine bir son vermesini” isteyen Ateş, aksi halde Türkiye’nin Suriye’deki PKK unsurlarını vuracağını, Suriye’nin bunu engellemeye kalkışması halinde ise savaş ilan edileceğini” söylemiştir.125 Bu konuşmanın ardından dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz 3 Ekim 1998’de bir açıklama yaparak “Suriye konusunda son noktayı koyduk. Asker harekete geçmek için haber bekliyor” ifadeleriyle iki ülkenin bir savaşın eşiğinde olduğunu göstermiştir.126 Mısır ve İran’ın arabuluculuğu sonucu 
19-20 Ekim tarihleri arasında Adana’da Şam ve Ankara temsilcileri bir araya gelmiş ve yapılan görüşmeler sonunda Şam yönetimi 20 Ekim 1998’de şartlarını daha ziyade Türkiye’nin belirlediği Adana Protokolü’nü imzalamıştır.127

Anlaşmanın ardından Suriye PKK ile olan ilişkisini giderek kesmiştir. 
Bu gelişme Türkiye’yi memnun etmiş ve oluşan olumlu atmosferde iki 
ülke su sorunundaki keskin pozisyonlarından tavizler vererek birbirlerine yaklaşmışlardır. Özellikle Hatay’dan kaynaklanan sınır problemleri de zaman içerisinde çözülme noktasına gelmiş ve iki ülke sorunlarını diyalog yoluyla çözer hale gelmiştir. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in 2000 yılında Hafız Esad’ın cenazesine katılması Şam yönetimi tarafından memnuniyetle karşılanmış ve ilişkiler bu noktadan sonra hızla ilerlemiştir. 2002’de AK 
Parti’nin iktidara gelmesinin ardından Başbakan Erdoğan ve Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad iki ülke arasındaki ilişkinin gelişmesine büyük katkıda bulunmuş ve artık iki ülke vatandaşlarının vizesiz olarak birbirlerini ziyaret edebildiği bir noktaya gelinmiştir.

Üst Düzey Temaslar Çerçevesinde İlişkiler., 

Türkiye 2009’a girerken İsrail’in Gazze saldırısını birçok Müslüman Ortadoğu ülkesi gibi tepkiyle karşıladı. İsrail’in operasyonu sonlandırması için ilk günden itibaren yoğun çabalar harcayan Ankara bu çerçevede Ortadoğu devletleri ile görüşmeler gerçekleştirerek tarafların düşüncelerini aldıktan sonra harekete geçme kararı aldı. Başbakan Erdoğan İsrail’in operasyonu başlattığı 27 Aralık’ı 
takiben bir Ortadoğu turu başlattı. Bu çerçevede ilk olarak Suriye ve Lübnan’da görüşmelerde bulunmak üzere 31 Aralık’ta bölgeye günübirlik bir ziyaret gerçekleştirdi. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile yaptığı görüşmeden sonra Erdoğan bölge ülkeleri olarak İsrail’e karşı ortak tavır almaları gerektiğinin altını çizerken, Esad da Erdoğan’a desteğini “Duygularımızı paylaştığımız gibi politikalarımızı da paylaşmalıyız. 
Bölgenin sorunlarına ilişkin Türkiye her konuda aktif hareket sergilemektedir. Bölge üzerinde Türkiye tekrar çok olumlu bir tavır aldı. Bu anlamda Türkiye’nin ilk tavır alması bu değildir. 2003’te Irak konusunda da Türkiye tavrını koymuştur. Bugün de Gazze konusunda böyle bir tavır takınmıştır” cümleleriyle göstermiştir.128

Bu ziyaretin ardından Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim 5 Ocak’ta Ankara’ya bir ziyaret gerçekleştirmiş ve Başbakan Erdoğan ve dönemin Dışişleri Bakanı Ali Babacan ile görüşmüştür. İki dışişleri bakanı yaptıkları görüşmenin ardından düzenledikleri ortak basın açıklamasında İsrail’in Gazze’deki operasyonu konusundaki rahatsızlıklarını belirtmişler ve tüm dünyanın İsrail’e bir dur demesi gerektiğinin altını çizmişlerdir.129 İsrail’in Gazze operasyonunun 
Türkiye’nin İsrail ve Suriye arasında görüşmeler için arabuluculuk yaptığı döneme denk gelmesi Şam ve Ankara için ayrıca rahatsızlık konusu olmuştur.

İsrail’in operasyonunun üçüncü haftasına girdiği günlerde Başbakanlık 
Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu Şam’a bir ziyaret gerçekleştirmiştir. 
Davutoğlu Şam’da bir taraftan Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ile görüşürken, diğer taraftan Hamas yetkilileri ile temaslarda bulunmuştur. Bir önceki gün Mısır’da görüşmelerde bulunan Ahmet Davutoğlu İsrail ile Hamas arasında barışın sağlanabilmesi için tüm taraflarla görüşerek ortak bir akıl etrafında buluşmayı hedefliyordu.130 Ayrıca kalıcı bir barışa ulaşılabilmesi için tüm tarafları aynı masa etrafında toplayabilecek olan tek aktörün Türkiye olduğu bilinmekteydi. 

15 Temmuz 2009’da Suriye Petrol ve Mineral Kaynaklar Bakanı Süfyan el-Allao Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın davetlisi olarak Ankara’ya geldi. İkili görüşmenin ardından açıklamada bulunan Yıldız, Suriye ile Nabucco Projesi’ne doğalgaz tedariki, elektrik ticareti ve Türkiye’den Suriye’ye su verilmesine ilişkin konuları ele aldıklarını söyledi. Yıldız, kısa vadede Suriye’nin Türkiye’den doğalgaz ithalatını da masaya yatırdıklarını, uzun vadede ise Türkiye’nin Suriye’den doğalgaz satın alması projelerini görüştüklerini belirtti. 
Suriyeli Bakan da, “Şu anda kendi ihtiyacımızı karşılayacak üretimi yapamıyoruz. Türkiye’den de gaz almayı planlıyoruz. Ama ülkemizde gaz potansiyeli var. Nabucco projesine gaz tedarikinde ana ülkelerden biri olabiliriz” demiştir. 131

En üst düzeyde bir başka ziyaret Temmuz ayında gerçekleşmiştir. 
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile Halep’teki Başkanlık Sarayı’nda 
görüşen Erdoğan daha sonra Halep Üniversitesi’nde gerçekleşen törende 
kendisine verilen fahri doktora unvanını kabul etmiştir. Tören sırasında yaptığı konuşmada Erdoğan iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesinden duyduğu memnuniyete vurgu yaparak “Sevgili kardeşim Esad ile bu kardeşlik iklimini geliştirmek için büyük gayret sarf ettik. Bu iki ülke birbirinden ayrı düşmüştü. Ama son 7 yıl içinde bu ayrılığı gidermek suretiyle artık bu kardeşlik iklimini teneffüs eder hale geldik. Aramızdaki yapay meseleleri bir kenara koyduk. Farklılıkları, ayrılıkları, anlaşamadığımız meseleleri değil, onlardan kat 
kat fazla olan ortak noktaları ortaya çıkardık ve dünyaya örnek olabilecek 
bir yakınlaşmayı, dostluğu birlikte tesis ettik, tesis etmeye ve daha da geliştirmeye gayret ediyoruz” diye konuşmuştur.132

Ankara’nın inisiyatifi ile gerçekleşen bir diğer arabuluculuk faaliyeti 
Irak ile Suriye arasında patlak veren krizin çözümü için gerçekleşmiştir. 
Bu çerçevede 31 Ağustos’ta Şam’a giden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriyeli meslektaşı Velid Muallim ve Devlet Başkanı Beşar Esad ile yaptığı görüşmelerin ardından basın mensuplarının sorularını yanıtlarken, Suriye ve Irak arasındaki sorunun çözülmesi konusunda “çok iyimser” olduklarını söyledi: “Suriye ve Irak bizim komşularımızdır ve bu sorun aile içinde bir sorundur. 
Bu sorunun diyalogla çözüleceğini düşünüyoruz. Sorunun çözüleceğine 
ilişkin çok iyimseriz”.133

Suriye tarafından bir başka ziyaret de Devlet Başkanı Beşar Esad tarafından geldi. Erdoğan’ın davetlisi olarak 15 Eylül’de İstanbul’a bir ziyaret gerçekleştiren Esad, ilk önce Başbakan’la Dolmabahçe’deki çalışma ofisinde görüşmüş, daha sonra onuruna verilen iftar yemeğine katılmıştır. İki ülke ilişkileri anlamında tarihi öneme sahip bu ziyarette görüşmeler Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin kurulmasını öngören anlaşmanın imzalanması ve iki ülke arasında 
vize uygulamasını kaldırma kararıyla sonuçlandı.134

2009’un sonlarına doğru iki ülke arasındaki bir üst düzey görüşme de Erdoğan ve içlerinde 200’ü aşkın işadamının da bulunduğu geniş bir ekibin Şam’a ziyaretiyle gerçekleşmiştir. 
Bu ziyaret Türkiye-Suriye İş Konseyi Toplantısı çerçevesinde yapılmış ve görüşmeler sonunda 50’nin üzerinde ticareti kolaylaştırıcı ve artırıcı önlemlerin bulunduğu anlaşma imzalanmıştır. Yaptığı konuşmada, iki ülke arasında gelişen ticaret ilişkisinden sadece Şam ve Ankara’nın değil, diğer bölge ülkelerinin de kârlı çıkacağının altını çizen Erdoğan, “Türkiye ile Suriye arasındaki ticaret hacminin katlanarak artması bir eksen kayması mıdır? Yoksa normalleşme midir? Dış politikalarımızda dayanışma içinde yardımlaşma içinde olmak birbirimizi desteklemek eksen kayması mıdır? Yoksa normalleşme midir? Tabii ki normalleşmedir? İşte bu başarıldı. Tüm dünya bunu böyle görmek durumundadır. Biz dış politikamızı birilerinin vereceği talimata göre    belirleyemeyiz,    biz dış politikamızı kendimiz belirleyeceğiz. Bunu böyle halletmek durumundayız” diyerek bir taraftan AK Parti’nin Ortadoğu’daki aktif dış politikasını eleştirenlere cevap vermiş, diğer taraftan ABD’ye bir mesaj göndererek Türkiye’nin artık daha bağımsız bir dış politika ajandasına sahip olacağını ima etmiştir.135

Bu ziyaretlerin hepsi göz önüne alındığında Türk dış politika yürütücülerinin 
2009 yılı boyunca en yoğun ilişki içerisinde oldukları ülkelerin başında Suriye’nin geldiğini görmekteyiz. Bu görüşmeler bir anlamda yeniden yapılandırılan bir Ortadoğu için temel atma/oluşturma niteliğindedir.
 Bu temel üzerinde şekillenecek bir Ortadoğu Ahmet Davutoğlu’nun terimiyle “barış havzası” olmalıdır. Türkiye ve Suriye politikalarını entegre etmekten öte, halkların da birbirleriyle kaynaşması için birtakım mekanizmaları harekete geçirmekte ve bu sayede iki ülke arasında yıkılması güç bir birliktelik oluşturulmaya çalışılmaktadır. Uzun vadede bu birlikteliğin Haasyan136 anlamda bir spill-over (taşma) etkisi yaparak Lübnan, Ürdün, Irak ve İran gibi diğer bölge ülkelerine de yayılması amaçlanmakta ve bölgenin ekonomik kalkınmasının kültürel entegrasyonu da içerecek biçimde gerçekleşmesi hedeflenmektedir.

Vize(sizlik) Siyaseti.,

Mevcut vize uygulamasının kaldırılması siyaseti genellikle Avrupa Birliği benzeri bölgesel entegrasyon örneklerinde görülmektedir. Ancak AB gibi bölgesel bir örgütte bu tür bir vize kaldırma/yumuşatma uygulaması, iki devlet arasında mevcut vize uygulamasının kaldırılmasından daha kolay gerçekleşmektedir. Nitekim genellikle ülkeler vize uygulamalarını başlattıktan sonra bundan geri adım atmamakta dırlar. 

Ancak Türkiye son yıllarda çevresinde ilişkilerini belli seviyeye ulaştırdığı ülkelerle vize kaldırma uygulamasına giderek bu yeni uygulamayı bir “dış politika aracı” olarak kullanıma koymaktadır. Türkiye’nin vize kaldırma politikası uzun vadede entegrasyonist bir amacı barındırsa da, sadece bununla sınırlı olarak kabul edilmemelidir. Nitekim Türkiye vize kaldırdığı ülkelerle bir taraftan 
ekonomik aktivitelerini artırmayı hedeflerken, diğer taraftan halklar arasında mevcut ayrılığı kaldırmayı insanların birebir etkileşimi ile mümkün kılmaya çalışmaktadır. Terörist gruplara destek, insan kaçakçılığı, suçluların daha rahat hareket edebilmeleri gibi riskleri barındıran bu yöntem dış politikada şimdiye kadar pek de denenmiş bir yöntem değildir. Dolayısıyla Türkiye’nin bu siyasetinin başarısı henüz gözle görülür bir sonuca ulaşmamıştır. Ancak veriler göstermektedir ki, Türkiye’nin vize uygulamasını kaldırdığı ülkeler ile hem 
ticareti hem de insan hareketliliği hızla artmaktadır. 

Sadece son bir yılda Türkiye’nin karşılıklı olarak vizeleri kaldırdığı 
ülke sayısı 10’u bulmaktadır. Bu ülkeler arasında Suriye’nin dışında 
Lübnan137, Ürdün138, Libya139 ve Katar140 bulunmaktadır. Ayrıca 
kısa vadede Ukrayna, Mısır ve Suudi Arabistan ile de vizelerin kaldırılması 
planlanmaktadır.141 Türkiye ve Suriye’nin yakınlaşmasında iki ülkenin de çıkarına olan durumlar vardır. Mesela Suriye için NATO üyesi ve AB’ye üyelik sürecinde hızla ilerleyen bir Türkiye ile dostane ilişkiler kurmak, Şam’ın uluslararası arenadaki negatif imajını düzeltmeye yardımcı olacaktır. Ayrıca Türkiye gibi ekonomik anlamda tam bir sıçrama içindeki bir ülke Suriye ekonomisine de pozitif etkilerde bulunacaktır. Öte yandan Türkiye için de Suriye ile iyi ilişkiler geliştirmek Ankara’nın Ortadoğu’daki ağırlığı bakımından 
büyük öneme sahiptir.142

Burada üzerinde durulması gereken durum Türkiye’nin vizeleri kaldırmasından ziyade bunu neden yaptığıdır. Bu anlamda söylenebilecek en güzel argüman Türkiye’nin vize kaldırma siyasetini bir dış politika aracı haline getirdiği ve bunu uygulamaya koymasının nedeninin dış politikadaki aktivizme hız kazandırmak olduğudur. Aslında bu politika Türkiye için çok da yeni sayılmaz. Sovyetler Birliği döneminde bu bölgedeki devletlerle vize uygulaması olan ancak 
Soğuk Savaşın bitimiyle birçok ülke ile vize uygulamasını liberalleştiren 
Türkiye bunun faydasını bu bölgedeki Azerbaycan, Gürcistan, İran, Kazakistan gibi birçok ülkeyle yaşanan turizm ve ticaretin artışıyla tecrübe etmişti. 

Bu sayede Türkiye bu ülkeler üzerindeki etkinliğini artırırken, ekonomik anlamda bir karşılıklı-bağımlılığın da oluşmasının önünü açmıştır. Bilindiği gibi Türk dış politika yapıcıları ekonomik ilişkilerdeki gelişmenin ve karşılıklı bağımlılığın, ülkeler arasındaki sorunların çözümünde önemli bir faktör olduğunu 
düşünmektedirler.143

6. CI BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder