25 Kasım 2019 Pazartesi

EKONOMİK KÜRESELLEŞME ÇAĞINDA DİPLOMASİ: TÜRKİYE’NİN YENİ DIŞ POLİTİKASI VE REKABET DEVLETİ, BÖLÜM 4

EKONOMİK KÜRESELLEŞME ÇAĞINDA DİPLOMASİ: TÜRKİYE’NİN YENİ DIŞ POLİTİKASI VE REKABET DEVLETİ, BÖLÜM 4




AK Parti hükümetlerinin bir taraftan ulusal ve uluslararası girişimci/yatırımcı kesimler ve piyasa aktörlerinin çıkarlarını korumaya özen gösterirken diğer taraftan geniş toplum kesimlerine verilen sosyal hizmetleri güçlendirici bir yaklaşım benimsemeleri oldukça dikkat çekmiştir. Genel bir analiz düzeyinden bakıldığında AK Parti’nin politika tercihlerinin güçlü bir merkezi devlet yönetimi ve denetim-gözetim mekanizmalarının oluşturulması; makroekonomik istikrar 
korunarak yatırım ortamının iyileştirilmesi; eğitim, sağlık ve fakirliğin azaltılması gibi alanlarda aktif bir sosyal politikanın uygulanması gibi “post-Washington Mutabakatı” prensipleriyle paralellik arz ettiği görülmektedir. AK Parti liderliğinin piyasa aktörleri ile işçi kesimi, tarımsal gruplar ve dezavantajlı gruplara sağlanan sosyal hizmetler arasında kurmaya çalıştıkları hassas denge kimi analizcilerin İngiliz İşçi Partisi’ne atıfla AK Parti’yi “Türkiye’nin Üçüncü Yolu” 
olarak nitelendirmelerine yol açmıştır.48 

AK Parti liderliğinin özellikle büyük çaplı özelleştirmeler sırasında takındığı tavizsiz sermaye yanlısı tutum ve sendikalara karşı alınan sert önlemler gözönüne alındığında “üçüncü yol” yakıştırmalarının oldukça naif ve gerçeği 
yansıtmaktan uzak kaldıkları rahatlıkla söylenebilir. Politik olarak yükselen Anadolu sermayesini başlıca destek odaklarından biri olarak gören ve ağırlıklı olarak KOBİ’lere dayanan yeni girişimci gruplarını küresel pazarlara açılmaya teşvik eden AK Parti liderliğinin işçi hakları ile ilgili yasal düzenlemelerin AB ve ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) normları ile harmonize edilmesini geciktirmesi de bu tespiti onaylar niteliktedir. 

e) Jeostrateji ve Ulusal Güvenlikten Ekonomik Diplomasi ve Rekabetçiliğe 

Ekonomik küreselleşmenin modern devletin dönüşümüne etkilerini 
kavramsallaştırmak adına geliştirilen “rekabet devleti” yaklaşımı bağlamında buraya kadar sunulan dört temel değişim alanına ek olarak ekonomi politikası-dış politika bağlamında eklemek istediğimiz beşinci bir boyut dış politika yapımının temel öncelikleri ile ilgilidir. Cerny ve arkadaşları tarafından geliştirilen kuramsal çerçeveye kanaatimizce eklenmesi kaçınılmaz olan bu boyut Soğuk Savaş dönemi sonrasında giderek derinleşen ekonomik küreselleşme dinamikleri sonucu dış politika yapım ve uygulama süreçlerinin ulusal 
güvenlik, siyasi-askeri kabiliyetler ve jeostratejik faktörler ekseninde 
tanımlanan “sert güç” temelli yaklaşımdan sosyo-kültürel ve ekonomik 
alanlarda ağırlık kazanan “yumuşak güç”ün, kamu diplomasisi ile ekonomik diplomasi kabiliyetinin ve devlet-şirket-sivil toplum işbirlikleriyle oluşturulan üçlü diplomasi kanallarının vurgulandığı yeni bir paradigmaya kaymasıdır. Soğuk Savaş sonrasında geleneksel sanayi ve refah devletleri dönüşerek neoliberal rekabet devletlerine evrilirken küresel sistemdeki başat ekonomik ve siyasi güçler arasındaki dengeler de çok-kutuplu, çok merkezli yeni bir ortamda yeniden tanımlanmıştır. Uluslararası ticaret ve teknolojik-sınaî gelişim 
politikalarının yeni dönemde “yüksek siyaset” konuları olarak ulusal karar alıcıların daha çok dikkatlerini çekmeleri ve küresel çıkar mücadelelerinin 
artan bir oranda ticari rekabet ve çatışma alanları üzerinden gerçekleşmeleri küresel oyunun kurallarını da tedricen dönüştürmüştür. Örneğin, Ar-Ge politikaları açısından yüksek teknolojiye dayalı rekabetin öne çıktığı sektörlerde OECD ülkelerindeki kamu otoritelerinin ulusal çıkarlar açısından önemli görülen spesifik projelerin seçimi ve finansmanında stratejik olarak yönlendirici bir 
rol almaları bir ulusal güvenlik meselesi olarak görülerek yaygınlaşmıştır.49 

Dünya ekonomisindeki başlıca büyüme dinamizmini oluşturan BRIC ülkeleri ve başlıca gelişmekte olan ülkelerde de proaktif yapısal dönüşüm ve rekabet politikaları giderek ön plana çıkmıştır.

Aynı şekilde küresel ticaret rejimi içerisinde kamu alımları ve uluslararası proje takipçiliği (advocacy) pratiklerinin ulusal girişimcilerin rekabet güçlerini arttırma ve küresel rakiplere karşı stratejik avantaj sağlayabilmek amacıyla sanayileşmiş ülkeler tarafından kullanılmaları da yaygınlaşmıştır. Kamu alımlarında bilinçli şekilde uygulanan kriterler ile yerli girişimcilerin gözetilmesi hem yerel sınaî/
teknolojik kapasiteyi arttırmak hem de yabancı oyuncuları ulusal kalkınma önceliklerine paralel projeler üretmeye zorlamak için başta ABD olmak üzere pek çok OECD ülkesi tarafından başvurulan bir yöntemdir. Ayrıca, hükümetlerin ulusal firma ve girişimcileri ile koordineli biçimde dünya çapında erken proje geliştirme imkânlarını araştırmaları ve bu imkânların değerlendirilebilmesi için gerektiğinde cazip kredi/yardım teklifleri ya da yabancı hükümetler nezdinde 
uygulanacak diplomatik baskılar yoluyla sonuç alma eğilimlerinin güçlenmesi “yeni ekonomik diplomasi” yaklaşımının en önemli özelliklerinden birisini oluşturmaktadır.50 Türk dış politika aktörlerinin de ülkemizin yükselen profili ve ekonomik gücüne koşut olarak serbest ticaret anlaşmaları, vizelerin kaldırılması gibi formal engeller aşıldıktan sonra uzun vadede proje bazlı daha mikro konular ile ilgilenmek durumunda kalmaları kaçınılmaz görünmektedir. 

Bu genel arka plan ışığında Türkiye’nin tecrübe ettiği sosyoekonomik dönüşüm değerlendirildiğinde küresel eğilimlere paralel biçimde Türk dış politikasına hâkim olan güvenlikleştirici ve içe kapanmacı kalıpların 1980’lerden itibaren kırılmaya başladığı ve bir “rekabet devleti” mantığının süreç içerisinde filizlendiği belirtilebilir. 
Bu bağlamda komşu ülkelerden ve bölgesel piyasalardan başlayarak ticaret hacminin arttrılması; ulusal ihracat potansiyelinin gerek nicelik gerekse nitelik olarak iyileştirilmesi; dış yatırımların ve Türkiye’de yapılacak doğrudan yatırımların özendirilmesi; ülkenin küresel ticaret, finans, yatırım, ulaşım, iletişim ve enerji ağlarına eklemlenmesi gibi hususlar temel dış politika öncelikleri arasındaki yerlerini almışlardır. 1990’lı yıllardan itibaren Türk dış politikasının ekonomik faktörlere görece daha fazla ağırlık veren yeni niteliği pek çok uzman tarafından takdir edilmiştir. Örneğin William Hale, “ticaretin bayrağı izlediği” ve siyasi/askeri ilişkilerin ekonomik ilişkileri doğrudan belirlediği Soğuk Savaş dönemi kalıplarının hızla kırılmakta olduğunu vurgulayarak dış ilişkilerde ekonomik rasyonalitenin yükselişine dikkat çekmiştir.51 Mine Eder, Türkiye’de süre giden neoliberal dönüşüm ve ihracat odaklı kalkınma stratejisinin sürdürülebilir başarıyı yakalayabilmesi için yeni pazarlar ve ortaklar bulunmasına odaklı çok boyutlu ve proaktif bir dış politikaya duyulan 
ihtiyaçtan bahsetmiştir.52 
Mustafa Aydın ise, Türk Dışişleri Bakanlığı mensuplarının görev tanımlarının giderek yeni ihracat pazarları açmak, yatırım kredilerinin önündeki engelleri kaldırmak, ticaret anlaşmalarına zemin hazırlamak ve görevli bulundukları ülkelere Türkiye’den yatırım akışını desteklemek gibi ekonomik unsurlara 
kaydığına dikkat çekmiştir.53

Tarihsel bir analizle, 1980’lerdeki ilk dalga ve 2000’li yıllardaki ikinci dalga neoliberal dönüşüm süreçlerinde ekonomik karşılıklı bağımlılık ilkesinin, gerek bölgesel çatışmaların çözümü ve barış ortamının inşası için fonksiyonel bir araç, gerekse ulusal ihracat potansiyelini arttırıcı rasyonel bir tercih olarak aktif biçimde vurgulandığı görülmektedir. Örneğin Özal dönemi dış politikasında devlet elitlerinin direnişlerine rağmen Ortadoğu, Balkanlar, Orta Asya ve Karadeniz havzası ile karşılıklı bağımlılık ilişkileri su ve enerji boru hatları 
ile Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü gibi bölgesel girişimler ve esnek vize düzenlemeleri temelinde ilerletilmeye çalışılmıştır.54 Bölgesel ve küresel piyasalara ihracat yaparak büyümeyi hedefleyen “Anadolu kaplanları”nın İstanbul-odaklı sermaye odaklarına rakip olarak yükselişinde de ekonomik liberalizasyon politikalarıyla birlikte izlenen bu proaktif dış politika çizgisinin doğrudan etkili olduğu yadsınamaz.

Bu bağlamda, Richard Rosecrance’ın 1980’li yılların sonlarında ortaya attığı “ticaret devleti” (trading state) kavramsallaştırmasını hatırlamakta yarar vardır. Soğuk Savaş döneminde askeri-siyasi endişeler ve milli egemenlik kaygılarının domine ettiği küresel düzenin yerini almakta olan yeni düzeni tanımlarken Rosecrance “ticaret devleti” kavramını kullanmış ve bu devletin ana fonksiyonunu “uluslararası pazarlardan pay almak isteyen birey ve girişimcilerin üretken enerjilerinin önünü açmak” olarak nitelendirmiştir. 

Bu bağlamda komşu ülkelerle mevcut problemlerin çözülmesi -komşularla sıfır sorun politikası”- bir ticaret devletinin kurulmasında ve ekonomik 
karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin yerleştirilmesinde en önemli etkenlerden 
birisi olarak görülmüştür.55 Türk dış politikasında son yıllarda yaşanan radikal dönüşüm ile ilgili analizlere bakıldığında, Kemal Kirişçi gibi bazı akademisyenler in Rosecrance’ın oluşturduğu kavramsal çerçeveye atıfla Türkiye’nin artık bir “ticaret devleti” olduğu fikrini savundukları görülmektedir.56 

İlk olarak, bu tür analizlerin özellikle Türk uluslararası ilişkiler literatüründe dış politika-ekonomi ilişkisine dair çalışmaların eksikliği gözönüne alındığında önemli bir boşluğu dolduran değerli eserler oldukları vurgulanmalıdır. Varılan sonuçlarla ilgili olarak ise şu saptamalar yapılabilir: 2000-2001 krizleri sonrasında dış ticaret ve yatırımların ekonomik büyüme, istihdam ve refah artışına doğrudan 
etkisi açık olarak görüldüğünden karşılıklı ekonomik bağımlılık ilişkilerinin oluşturulmasına yönelik geleneksel bürokratik direnişin tedricen kırılmaya başladığı bir gerçektir. Ayrıca, 1980’lerdeki ekonomik liberalizasyon sürecinin başlarında 2 milyar dolar civarında olan Türkiye’nin ihracat hacminin AB ile Gümrük Birliği anlaşmasının yapıldığı 1995 yılında 21.6 milyar dolara, 2003’te 47 milyar dolara, küresel krizin patlak vermesinden önce 2008 yılında ise 132 milyar dolara ulaşmış olması ile milli gelir içinde ticaretin nisbi payının yüzde 23’ten yüzde 42’ye çıkması Türkiye’nin dış ticarete açıklığı ve küresel entegrasyonunun derinleşmesine dair fikirleri desteklemektedir.57 

Bununla birlikte, gerek AB ile tam üyelik vizyonuna yönelik entegrasyon süreci gerekse çok boyutlu uluslarararası ekonomik ilişkilerin derinleştirilmesini destekleyen güçlü bir girişimci ve sivil toplum lobisinin de son yirmi yıllık dönemde iç siyasi dengelerin belirlenmesinde görece önemlerinin arttığı gözden kaçırılmamalıdır.

Nitekim Ahmet Davutoğlu’nun çizdiği yeni dış politika vizyonu da, Türk dış politikasında 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren yükselişe geçen çok boyutlu ve proaktif dış politika eğilimlerinin sistematik bir çerçeveye oturtularak derinleştirilmesi ve ekonomik karşılıklı bağımlılık prensibinin “komşularla sıfır sorun” ve “maksimum işbirliği” eksenlerinde perçinlenmesi noktasından hareket etmiştir. 2003-2009 yılları arasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Dış 
Politika Başdanışmanı, 1 Mayıs 2009 sonrasında ise Dışişleri Bakanı olarak yeni dış politika yaklaşımının entellektüel ve pratik mimarı olan.58 Ahmet Davutoğlu Türkiye’nin bölgesinde bir “merkez ülke” olarak tarih ve coğrafyası ile barışması gerektiğini; bu şekilde “stratejik derinlik” kazanarak küresel bir aktör olabileceğini ısrarla vurgulamıştır. Davutoğlu vizyonunun işaret ettiği yeni dış politika perspektifi, Türkiye’nin özellikle Soğuk Savaş döneminde yabancılaştığı 
bölgesiyle yeni bir coğrafi muhayyile üzerinden barışması, uluslararası normlar çerçevesinde bölgesel çatışmaların çözümünde aracılık etmesi ve siyasi, ekonomik ve sosyokültürel ilişkilerini yeniden yapılandırması fikri üzerine inşa edilmişti. Davutoğlu’nun ifadesi ile, “Şili’den Endonezya’ya, Afrika’dan Orta Asya’ya, AB’den İKÖ’ye kadar yeni dönemde Türkiye’nin dış ilişkileri bütüncül bir dış politika yaklaşımı bağlamında şekillenecek ve 2023’e doğru Türkiye’nin küresel bir güç olmasına katkıda bulunacaktır”.59

Davutoğlu’nun ünlü eseri “Stratejik Derinlik”te dile getirdiği önemli noktalardan biri, ithal ikameci ve korumacı ekonomik rejimlerden ihracat promosyonuna dayalı açık ekonomik sistemlere geçilen ülkelerde proaktif ekonomik diplomasinin önemi ile ilgilidir.60 Bu doğrultuda, 2002 sonrası dönemde bir taraftan Türkiye’nin Batı Avrupa, Balkanlar, Ortadoğu ve Orta Asya ile olan geleneksel ticari ilişkileri derinleştirilmeye çalışılırken diğer taraftan Sahra-altı Afrika, Kuzey Afrika, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’ya yönelik olarak 
yeni açılımlar gerçekleştirmesi takdir edilmelidir. Bu girişimlerin özellikle serbest ticaret anlaşmaları ve vize kaldırma düzenlemeleri ile taçlandırılmasının oluşturduğu destek etkisi küresel ekonomik krizin etkileri ile boğuşan Avrupa pazarındaki daralmaya rağmen Türkiye’nin ihracat performansının 2009 yılında 101,6 milyar dolar seviyelerinde tutulmasını sağlamıştır. 2003 ve 2009 yılları arasındaki ihracat rakamları incelendiğinde Türkiye’nin toplam ihracat 
hacminin 2003 yılında 47,2 milyar dolardan başlayarak düzenli bir artış gösterdiği ve Cumhuriyet dönemi rekorları kırarak 2004’de 63 milyar dolar, 2005’te 73 milyar dolar, 2006’da 85 milyar dolar, 2007’de 107 milyar dolar ve 2008’de ise 132 milyar dolara ulaştığı görülmüştür. 

Bu performansıyla Türkiye dünyanın 22. büyük ihracatçı ülkesi konumuna yükselmiştir. 2009 yılında küresel ekonomik kriz nedeniyle daralan talep sonucunda yüzde 23 oranında azalarak 101,6 milyar dolara gerileyen ihracat performansının kriz sonrası çıkış ile birlikte yeniden yükselişe geçeceği ve 2010 yılında 110 milyar doları aşacağı tahmin edilmektedir. Genel ihracat rakamlarında görülen bu artışta özellikle Suriye ve Irak başta olmak üzere Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki pekçok ülke ile sağlanan ekonomik entegrasyon dinamizminin etkili olduğu açıktır.61

Bu analizi daha da netleştirebilmek açısından Türkiye’nin ihracatındaki AB ve Ortadoğu-Kuzey Afrika ülkelerinin aldıkları görece paylara bakıldığında 2003’te 27,3 milyar dolar/7 milyar dolar civarında olan bölgesel payların 2004’te 36 milyar dolar/10 milyar dolar; 2005’te 41 milyar dolar/15 milyar dolar; 2006’da 48 milyar dolar/14 milyar dolar; 2007’de 60 milyar dolar/20 milyar dolar; 2008’de ise 63,3 milyar dolar/31 milyar dolar seviyelerine ulaştığı görülmektedir. 

Görüldüğü gibi Türkiye’nin gerek AB ülkeleri, gerekse Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri nezdindeki ihracat performansı 2003-2008 döneminde sürekli bir yükselme ivmesi içerisinde olmuştur. Ancak adı geçen dönemde Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine yapılan toplam ihracatın yaklaşık dört kat arttığı ve bu ülkelerin oransal olarak Türkiye ihracatı içindeki paylarının da yüzde 5 düzeyinden yüzde 9 düzeyine çıktığı görülmektedir.62 Küresel krizin etkileri 
ile birlikte AB ülkelerine yapılan ihracatın 2008 yılındaki 63,3 milyar dolardan yaklaşık yüzde 25’lik bir azalma ile 2009 yılında 46,9 milyar dolara düştüğü bir ortamda Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine yapılan ihracatın nispeten daha düşük bir azalma göstermesi Türkiye’nin küresel krizi nispeten az hasarla atlatmasını sağlayan etkenlerden biri olarak sayılabilir. Hatta, küresel kriz dinamiklerinin en derinden hissedildiği 2008 yılı sonrasında dahi kuzey ve diğer Afrika ülkelerine yapılan ihracattaki artışın devam etmiş olması, buradaki 
olumlu bölgesel entegrasyonun etkisini göstermesi bakımından not edilmelidir.

“Davutoğlu dönemi”ne rengini veren proaktif, çok boyutlu ve “ritmik” dış politika yaklaşımının Türkiye’nin gerek bölgesindeki siyasi, ekonomik ve sosyokültürel konumunun güçlendirilmesinde, gerekse Birleşmiş Milletler, NATO, İslam Konferansı Örgütü, G-20 gibi uluslararası platformlarda ülke profilinin yükseltilmesinde belirleyici bir etkide bulunmuş olduğu yadsınamaz. Ancak küresel ekonomi politikteki baskın eğilimler açısından bakıldığında, bilgi ekonomisi alanını oluşturan yazılım, mikro-elektronik, nanoteknoloji, 
biyoteknoloji ve iletişim teknolojileri gibi alanlarda Türkiye’nin uluslararası rekabet seviyesinin ciddi anlamda yükseltilmesi gerektiği de bir vakıadır. 

Ülke ihracatındaki ciddi artışlara rağmen ihracat kalemleri içerisinde Türkiye ile benzer gelişmişlik seviyesinde görülen Güney Kore, Malezya ve Brezilya gibi ülkelere kıyasla çok düşük miktarda yüksek teknoloji ürünü bulunması da bu gerçeği ortaya koymaktadır. Birinci kuşak ekonomik liberalizasyon deneyiminden bu yana ihracata dayalı büyüme stratejisini destekleyecek kapsamlı bir ulusal bilim ve teknoloji politikasının oluşturulamamış olması, 
bilim ve teknoloji eğitiminde, uzun dönemli Ar-Ge yatırımlarında ve ülkeye yapılan doğrudan yatırımların stratejik seçiminde sistematik bir yaklaşımın ortaya çıkmasını geciktirmiştir. Bu alandaki açığın makul bir zamanda kapatılması için makroekonomi yönetimi, yükseköğretim, dış ticaret ve dış politika kadrolarının eşgüdümü ile acilen tedbirler alınması şarttır.

Ayrıca bu noktada vurgulanması gereken hususlardan biri de, özellikle Asya tarzı rekabet devletlerinde görülen devlet-sanayi burjuvazisi ittifakının son dönem dış politika ve makroekonomik yönetişim modelinde kaybolmuş, ya da geri plana itilmiş olmasıdır. Açıkça ifade edilecek olursa, siyasi patronaj ilişkileri ve iç borç mekanizmaları üzerinde sermaye birikimini arttırmaya alışkın TÜSİAD çevrelerinin AK Parti yönetiminin diplomatik manevralar marifetiyle yeni pazarlara açılma stratejisi ile bir nevi doku uyuşmazlığı yaşadığı ve KOBİ çevrelerini temsil eden TOBB, TUSKON, ASKON ve MÜSİAD benzeri yapılara göre arka planda kalmayı tercih ettikleri görülmektedir. 

Bu durumu iktidarın kendi burjuvazisini yaratma gayretlerinin doğal bir sonucu olarak yorumlayan analizlere sıkça rastlansa da, TÜSİAD klubündeki hâkim eğilimin halen Atlantik eksenli çokuluslu sermayeye ve devlet elitleriyle kurulu ilişkilere yaslanarak iç piyasada büyüme mentalitesine dayandığı; AK Parti dış politikasının hedef aldığı Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika pazarlarının 
ise çok önemli büyüme imkânları yanında çok ciddi riskler taşıdıkları  bilinmektedir. 

5. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder