25 Kasım 2019 Pazartesi

EKONOMİK KÜRESELLEŞME ÇAĞINDA DİPLOMASİ: TÜRKİYE’NİN YENİ DIŞ POLİTİKASI VE REKABET DEVLETİ, BÖLÜM 3

EKONOMİK KÜRESELLEŞME ÇAĞINDA DİPLOMASİ: TÜRKİYE’NİN YENİ DIŞ POLİTİKASI VE REKABET DEVLETİ, BÖLÜM 3




      Makro ekonomi politikası ile dış politika arasındaki eşgüdüme bakıldığında ise Davutoğlu patentli dış politikanın makroekonomi yönetimindeki açılımları yakından takip ettiği, hatta zaman zaman bu açılımların önüne geçerek ekonomik karar alıcılara yön gösterdiği görülmektedir. Örneğin komşu ülkelerden başlatılarak geniş bir platforma yayılan vize kaldırma düzenlemeleri ve serbest ticaret anlaşmaları sınır ötesi ticari canlılığın ve sosyal mobil izasyonun arttırılmasına ciddi katkılarda bulunmuştur. “Sıfır sorun” yaklaşımının 
dış ticaretteki yansıması “kurallı ticaret” olmuş ve birçoğu Dünya Ticaret 
Örgütü olmayan komşu ülkeler ile imzalanan ekonomik işbirliği anlaşmaları ve “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği” mekanizmaları küresel kriz ortamında Türk ekonomisine yeni ihracat pazarları açmıştır. Yine enerji nakli bağlamında Bakü-Tiflis-Ceyhan, Nabucco ve Mavi Akım gibi projeler uzun dönemli jeostratejik ve ekonomi politik imkânlar sunarken; THY, TİKA ve dışişleri bürokrasinin 
koordineli çalışmaları sonucu Latin Amerika ve Afrika gibi pazarlarla ilk defa ciddi ve kalıcı ekonomik ilişkiler oluşturulması için gerekli altyapının kurulması yönünde temeller atılmıştır. Ancak burada vurgulanması gereken konu, çok yönlü dış politika açılımları ile başarılan yeni pazar açılımlarının özellikle küçük ve orta boy ticari işletmelere yeni operasyonel alanlar yaratılması metodu ile ilerlediği, henüz Türkiye’nin küresel entegrasyonuna rengini verecek sektörel 
öncelikler ve hedeflenecek potansiyel yatırım (niche) alanları konusunda 
bir netliğin bulunmadığıdır. Bu da elbette ki, dış politika aktörlerinden ziyade ekonomik karar alıcıların ve Türk ekonomisine yön veren büyük çaplı sanayici ve işadamı gruplarının işbirliği ile netleştirilmesi gereken bir husustur.

Türkiye’nin 2002 yılından bu yana gerek sosyoekonomik alanda yaşadığı yapısal dönüşüm, gerekse dış politika formülasyonu ve uygulaması bağlamında ulaştığı dinamizm gözönüne alındığında, ulusal alanda kriz parametrelerini engelleyen bir “düzenleyici devlet”in büyük ölçüde yerleştiği, ancak küresel rekabet odaklı bir “rekabet devleti”nin henüz oluşum sürecinin ilk aşamalarında olduğu söylenebilir. 

Son yıllarda gerçekleştirdiği ciddi çıkışa rağmen Türkiye kendisiyle sıkça karşılaştırılan BRIC ülkeleri30 ve hızlı kalkınma ivmeleri ile dikkat çeken Doğu Asya ülkeleri ile mukayese edildiğinde ekonomik sektörler arasında stratejik tercihler yaparak bu tercihler üzerinden koordineli sosyal, ekonomik ve dış politika yaklaşımları formüle etme noktasında henüz yeterince güçlenmiş değildir. Bir defa devlet mekanizmasının ekonomik ve mali unsurları ile siyasi ve 
dış politik unsurları arasında yetki ve işbirliği yönünden kalın çizgilerle çizilmiş ayrımlar göze çarpmaktadır.31 Ekonomik unsurlar arasında dahi ülkenin küresel rekabet gücünü arttıracak bir para politikası, maliye politikası, istihdam politikası, eğitim-sağlık politikası, hatta iç rekabet politikası üzerinde bir uzlaşma sağlanmış değildir.32 

Kimi sektörlerde yerel rekabet kaygılarından ve aşırı yatırımdan dolayı ciddi miktarlarda atıl kapasitelerin bulunduğu, kimi stratejik sektörlerde ise büyük çaplı yatırımların yapılmadığı gözlenmektedir. 
Uzun süreli IMF programlarının kalıcı etkileri sebebi ile makroekonomik 
politikalarda öncelik enflasyonun kontrol altında tutulması ve istikrarın korunması hedeflerine verilmekte, özellikle yeni teknolojilerde dünya liderliği gibi hedeflerin realist olmaktan uzak kaldıkları görülmektedir. Ulusal planda verilen teşviklerde dahi sektörel ya da bölgesel tercihler çok zayıf bir biçimde ifade edilmekte, hangi bölgede hangi sektör ya da sektörlerin güçlenmesinin tercih 
edildiğine dair bir bilim ve sanayi-teknoloji politikası öne çıkarılamamaktadır. 
Kanımızca AK Parti iktidarının takip ettiği kabaca “post-Washington Mutabakatı” temelli ikinci nesil neoliberal politika yaklaşımının en zayıf noktası, benzer modelleri uygulayan pekçok ülkede yapısal dönüşümün yönetilmesi için uygulanan uluslararası rekabet eksenli bir sanayi-teknoloji politikasının halen hayata geçirilememiş olmasıdır. Ulusal planda kapsamlı bir politika çerçevesi 
çizilmediği için bunun dış politika girişimlerine yansıtılması da mümkün olmamakta, Türkiye’nin dış politika açılımlarının ekonomik yansımaları genelde serbest ticaret anlaşmaları ve vizelerin kaldırılması gibi karşılıklı ticaret ve yatırımları kategorik olarak arttırmaya dayalı düzenlemeler üzerinden ortaya çıkmaktadır. Oysa belli ülkeler, ülke grupları ya da bölgeler için küresel rekabet avantajının sağlanabileceği belli sektörler üzerinden koordineli bir yaklaşım or
taya konulması elde edilecek potansiyel kazanımların daha kalıcı ve büyük miktarlarda gerçekleşmesini sağlayabilecektir.

Kurumsal direnç noktaları açısından bakıldığında ise, küresel bir aktör ve “rekabet devleti” olma yolunda hiç şüphe yok ki, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana daha ziyade ulusal güvenlik refleksleri ve klasik korumacılık/merkantilizm endişeleri ile karar almaya alışan geleneksel askeri-sivil bürokrasi ve yargı mekanizmasının gerek yabancı sermaye gerekse ekonomik entegrasyonun her 
türüne şüpheyle yaklaştıkları bir vakıadır. Nitekim özellikle büyük çaplı özelleştirme ve gayrimenkul satışı ihaleleri söz konusu olduğunda yabancı şirketler tarafından kazanılan ihalelerin yargı erki tarafından “kamu yararı” prensibi doğrultusunda iptal edilmeleri olağan bir durum halini almış, bu da AK Parti dönemindeki kimi büyük çaplı altyapı ve kentsel dönüşüm programlarını geciktirici bir etki yapmıştır. Yine yukarıda belirtildiği gibi TÜSİAD merkezli İstanbul burjuvazisinin de, özellikle Atlantik ve Avrupa ekseninde kurulan 
oturmuş iş ve ortaklık ilişkileri yerli yerindeyken daha büyük fırsatlar (ve tabii riskler) barındıran Ortadoğu, Afrika, Latin Amerika gibi yeni pazarlara girme noktasında nispeten isteksiz davrandıkları, ancak bu pazarlarda büyüme potansiyelini arttıran Anadolu sermayesi karşısında etkinliklerini yitirmekten de ciddi biçimde endişe duymaya başladıkları bilinmektedir.33

“Rekabet Devleti”nin Temel Unsurları ve Türkiye Tecrübesi

Türkiye ekonomi politiğindeki güncel eğilimler ve bir “rekabet devleti”nin kuruluşunu etkileyebilecek potansiyel fırsat ve tehditler üzerinden yapılan analizin ardından ilk bölümde özetlenen kavramsal çerçeve ışığında Türkiye’nin ne ölçüde bir “rekabet devleti” olabildiği sorusuna aşağıdaki kısımda cevap aranacaktır. Daha önce de vurgulandığı gibi, “rekabet devleti” teorisyenleri, siyasi küreselleşmenin modern ulus devlet yapılarının sosyoekonomik politika 
önceliklerinde yarattığı radikal dönüşümü dört temel alandaki tektonik kaymalarla açıklamaktadırlar: 

a) Keynezyen enflasyonlu büyüme stratejilerinden sıkı para politikası ve enflasyon kontrolünü merkeze alan bir yaklaşıma geçiş; 

b) makroekonomik müdahalecilik ve yönetişimden mikroekonomik müdahale ve yönetişime geçiş; 

c) geniş çaplı korumacılıktan stratejik sektörel hedefleme ve rafine yeni-korumacılığa geçiş; 

d) toplumsal refah ve tam istihdam hedeflerinden kamu ve özel sektörde girişimcilik kültürü, yenilikçilik ve kârlılık unsurlarına geçiş.34 

Bütün bunlara ek olarak, dış politika önceliklerinin ulusal güvenlik, askeri güç ve jeostratejik kaygılar eksenli defansif yapısından ekonomik karşılıklı bağımlılık, kontrollü bölgesel-küresel entegrasyon ve dünya piyasalarındaki pazar paylarını 
arttırmaya odaklı ofansif ekonomik diplomasiye doğru kaydıkları da yazar tarafından vurgulanmıştır. Aşağıdaki satırlarda bu beş unsur Türkiye’de makroekonomik politika-dış politika etkileşimi ekseninde kısaca masaya yatırılarak temel fırsatlara ve problem alanlarına dikkat çekilecektir.

a) Enflasyonist Müdahalecilikten Sürdürülebilir Büyümeye 

Ekonomik küreselleşme süreçlerine koşut olarak baskın neoliberal kalkınma paradigmasının sanayileşmiş ülkelerden başlayarak gerçekleştirmeye çalıştığı dönüşümlerden ilki çeşitli enflasyonist etkileri görülen Keynezyen ve müdahaleci büyüme politikalarından düşük enflasyon ortamında dengeli büyüme paradigmasına geçiştir. 
Rekabet devleti yazarları II. Dünya Savaşı sonrasındaki Keynezyen uzlaşıyı tersine çeviren bu duruma vurgu yaparak günümüzdeki başarılı rekabet devletlerinin finansal liberalleşmeye koşut olarak mali disiplini elden bırakmayan ve sıkı para politikaları (yüksek faizler) ile gevşek mali politikaları (vergi indirimleri) bir arada yürütmeye dayalı Anglo-Sakson modeline yakınlaştıklarını iddia etmişlerdir.35 
Türkiye ekonomi politiğinin tarihsel gelişim sürecine bakıldığında ise ekonomiye devlet müdahaleciliğinin tam anlamıyla siyasi bir enstrüman olarak sürekli biçimde kullanıldığı ve mali disiplini hiçe sayan “popülist harcama sarmalları”nın özellikle seçim dönemlerinde biteviye gündeme geldikleri görülmektedir.36 Farklı tandanstan siyasi hareketlerin seçmen tercihlerini etkileyebilmek amacıyla 
gereksiz kamu yatırımları, karşılığı bulunmamış ücret artışları, tarımsal sübvansiyon programları ya da KİT’lerin görev zararları yoluyla seçim ekonomisi izleme eğilimleri ülkenin uzun dönemli kalkınma performansını ve kredibilitesini olumsuz yönde etkilemiştir. İthal ikameci dönemde nispeten tolere edilebilen kamudaki disiplinsizlik eğilimleri 1989 yılındaki finansal liberalizasyon kararından sonra hızlanan sıcak para hareketlerinin etkileri ile daha tehlikeli 
bir nitelik kazanmış ve kontrol edilemeyen bütçe açıkları ve cari açığın tetiklediği ödemeler dengesi krizleri ülkedeki sosyoekonomik istikrarı IMF çıpasına mahkûm kılarak ekonomik egemenlik alanının büyük ölçüde daralmasına yol açmıştır.37 

Bu daralmanın gerek dış politikanın formülasyonu ve uygulanmasındaki 
finansal esneklik düzeyine etkisi bakımından gerekse dış ekonomik politika tercihlerini doğrudan uluslararası kontrole tabi kılmasından dolayı makro ekonomik politika-dış politika sinerjisini törpüleyen bir etkide bulunmuş olduğu açıktır. Bu arada finansal liberalizasyona paralel olarak Avrupa Birliği ile ticari entegrasyonun hızlandırılması vizyonu ile ilginç biçimde tam üyelik öncesi kabul 
edilen Gümrük Birliği düzenlemeleri beklenen entegrasyon etkilerini kısmen göstermiş, ancak aradan geçen yıllar zarfında Türk girişimcilerinin Avrupa pazarlarına nüfuz etmelerini engelleyen çeşitli tarife dışı engellerin korunması bu düzenlemelerin tekrar müzakere edilmelerini gündeme getirmiştir.

Tarihsel olarak bakıldığında finansal sektör ile ilgili güçlü ve kapsamlı bir denetim mimarisi oluşturmadan alelacele alınan finansal liberalizasyon kararının ülkedeki likidite ihtiyacının karşılanmasında sıcak para kaynaklarını öne çıkararak Türkiye’deki ekonomik yapının ve piyasa aktörlerinin küresel rekabet koşullarında dünya ekonomisine entegre olmalarını geciktirdiği ve siyasi elitlere, ciddi bütçe ve cari açıklarına rağmen popülist büyüme stratejilerini bir süre daha uygulama imkânı tanıdığı görülmektedir.38 Bu bağlamda, sıcak para 
akışlarının banka sistemi üzerinden iç borç kanalları ile devlete aktarılması 
bir taraftan devasa rant dağıtım mekanizmaları oluşturmuş, diğer taraftan da sınai ve ticari burjuvazinin spekülatif finansal aktivitelere kaymasına yol açarak “rekabet devleti” ve “rekabet ekonomisi” oluşum süreçlerini ciddi biçimde baltalamıştır. “Rekabet devleti” yazarlarının vurguladığı “enflasyonist büyümeden neoliberal monetarizme geçiş açısından bakıldığında Türkiye’nin 2001 sonrası dönemde önemli ölçüde mesafe kat ettiği açıktır. Kemal Derviş’ten AK Parti’ye uzanan çizgide IMF ile imzalanan yapısal uyum programına 
sıkı sıkıya bağlı kalınmış ve mali disiplinin korunması noktasında yüksek bir standart tutturulmuştur. Özellikle Merkez Bankası bağımsızlığının kabulü ile BDDK, SPK ve Rekabet Kurulu gibi özerk kuruluşların güçlendirilmesi sonucunda finansal sektör güçlü bir denetim ve gözetim altyapısına kavuşmuş, buna mali disiplin konusundaki hassasiyet de eklenince “post-Washington Mutabakatı”na dayalı bir rekabet devletinin oluşması için gerekli ortam yakalanmıştır. Bunun 
sonucunda ise 2002 ve 2008 yılları arasında hem düşük enflasyon hem de hızlı ve sürdürülebilir büyüme ivmesine dayalı ciddi bir çıkış fırsatı yakalanmış ve bu çıkış dinamizmi küresel ekonomik krizin patlak vermesine kadar korunmuştur. Birçok ekonomik gözlemci 2001 sonrasında oluşan olumlu tablonun konjönktürel bir sıçramadan ziyade kronik hiper-enflasyon, popülist sarmallar ve dönemsel 
finansal krizlerle tanımlanan Türkiye ekonomi politiğinde yapısal bir dönüşüme işaret ettiğini belirtmişlerdir. 

Bu büyüme ivmesinin yakalanmasında ise hiç şüphe yok ki, Ahmet Davutoğlu liderliğinde izlenen çok boyutlu ve proaktif dış politika yaklaşımı ekonomik aktörlerin manevra alanlarını sistematik biçimde genişleten bir etkide bulunarak makro ekonomik yönetişim mimarisi ile olumlu bir sinerji yaratmış ve Türkiye’nin yeni “rekabet devleti”ne gerek gelişmiş gerekse gelişmekte olan ülkelerle kurulan derinlikli ilişkiler üzerinden hatırı sayılır bir katkıda bulunmuştur. 
Son dönemde daha geniş bir küresel vizyon çerçevesinde önce ASEAN 
ardından da MERCOSUR gibi bölgesel organizasyonlar ile kurulmakta 
olan ilişkiler Türkiye’nin yükselen piyasalarla uzun vadeli ve kalıcı ilişkiler kurma noktasındaki sağlam iradesini ortaya koymaktadır. 

Elbette ki bu tür girişimlerin sadece dışişleri bürokrasisi tarafından değil, bölgesel entegrasyonun sektörel ve teknolojik altyapı çalışmalarını yapabilecek ekonomi birimleri tarafından da özel sektör ile eşgüdüm halinde sürdürülmesi önemlidir.

b) Makroekonomik Yönetişimden Mikroekonomik Yönetişime

Modern rekabet devletlerinin dayandığı sosyopolitik çerçevedeki ikinci önemli değişiklik kamu otoritelerinin başat ekonomik ve sosyal hedeflerini gerçekleştirmeleri için kullanabilecekleri makroekonomik müdahale enstrümanlarının küresel ekonomik entegrasyon ve denetim mimarilerinin benzeşmesi sonucunda giderek daralması, buna koşut olarak mikroekonomik ya da “ikinci nesil” müdahale alanlarının görece önem kazanmasıdır.39 Türkiye tecrübesinde diğer pekçok ülke için geçerli olan uluslararası faktörlere ek olarak IMF ile neredeyse son otuz yıldır devam eden kredi ilişkilerinin ve AB ile 
Gümrük Birliği ve tam üyelik müzakereleri bağlamında sürdürülen yakınlığın kısıtlayıcı etkilerinden bahsetmek gereklidir. IMF unsuru 2008 sonrasında kısmen devreden çıkmış olsa da, IMF-AB çıpaları özellikle 2000-2001 krizlerinden sonraki dönemde Türkiye ekonomi politiğinin dönüşüm çizgisini doğrudan belirleyici bir etkide bulunmuşlardır. 
Bu durumun mali disiplinin korunması ve makro ekonomik yönetimde istikrarın sağlanması açısından olumlu katkıları olduğu yadsınamazsa da, özellikle IMF çıpasının sektörel ve bölgesel tercihler noktasında karar alıcıların manevra alanlarını daraltan bir etkide bulunduğu gerçeği gözardı edilmemelidir.40

Türkiye’nin 2001 sonrası sosyoekonomik performansını değerlendiren pek çok objektif gözlemcinin AK Parti hükümetlerini kurumsal reformları hayata geçirerek etkin bir “denetim devleti” kurma ve mali disiplin ile makroekonomik istikrarı koruma noktasında başarılı buldukları görülmektedir. Ancak yine aynı gözlemcilerin derinlerdeki neoliberal eğilimleri sebebiyle, etkin bir sanayi ve 
sektörel-bölgesel kalkınma politikasına mesafeli durmakla birlikte finans ve hizmet sektörleri ağırlıklı bir büyüme vizyonuna sahip olan AK Parti kadrolarını ülkede sınaî-teknolojik dönüşümü tetikleyecek “ikinci nesil” mikro reformları gerçekleştirme noktasında yetersiz buldukları da belirtilmelidir. Hızlı kalkınma performanslarıyla her zaman örnek gösterilen Doğu Asya ülkelerinde yıllardır başarıyla uygulanan sektörel ve bölgesel teşvik sistemleri Türkiye’de yeni 
yeni hayata geçirilmekte ve bu alanda yaşanan gecikmeler de ülkedeki sınaî-teknolojik altyapı ile bilgi birikiminin güncelleştirilmesini geciktirmektedir. 2001 krizinden sonra yakalanan istikrarlı büyüme ivmesinde ihracat artışları önemli rol oynamış ve imalat sanayi ihracat verileri içerisinde beyaz eşya ve otomotiv gibi orta-düzey teknoloji-içerikli ürünler öne çıkmıştır. Ancak ihracatta hacimsel 
verilerin artış gösterdiği bu dönemde, ihracat çeşitlemesinin yüksek katma değerli ürünleri hedef alacak şekilde gerçekleştirilemediği ve ihraç mallarının önemli ölçüde ithal edilen aramalları ve yedek parçalara bağlı kaldığı görülmektedir. Bunun doğal sonucu da Türkiye’de ihracatın arttığı dönemlerde otomatik olarak ithalatın da artmasıdır.41

Bu anlamda AK Parti kadrolarının uzun dönemde ağırlık vermeleri gereken en önemli konulardan birisinin, küresel piyasalarda özellikle yüksek katma değerli ürünlerde rekabet avantajı oluşturacak sistemli sanayi, istihdam, eğitim ve dış politika bileşenlerinin bir araya getirilmesi olduğu görülmektedir. “Ekonomik diplomasi” kavramının giderek önem kazandığı günümüzde, dış politika yapımcılarının da ekonomik karar alıcılarla artan bir sinerji içerisinde küresel 
pazarlardaki potansiyel yatırım alanlarının aranması, uluslararası ticaret ve yatırım platformlarında yerli girişimcilerin çıkarlarının korunması, Türkiye’nin rekabet üstünlüğüne katkı yapacak tarzda yabancı yatırımcıların doğrudan yatırım (greenfield) kararlarına ikna edilmesi ve stratejik sektörlerdeki işbirliği-ortaklık-satın alma kararlarının ulusal güvenlik ve jeo stratejik öncelikler açısından tahlil edilmesi gibi pek çok alanda aktif olmaları gerekmektedir.

Makroekonomik yönetişimden mikroekonomik yönetişime ve küresel entegrasyon hedeflerine doğru kayan “rekabet devleti” yapılanması, dış politika aktörlerini ister istemez ekonomik süreçlerin ve rekabet avantajı arayışlarının içerisine giderek daha fazla çekmektedir. Sadece klasik devletlerarası ekonomik ilişkiler ve ticaret hacminin arttırılmasında değil; yeni yatırım alanlarının ve ortaklık fırsatlarının keşfedilmesinde, yabancı yatırımcıların ülkemize kanalize 
edilmesinde ve gerek akademisyenler ile araştırmacılar gerekse piyasa 
aktörleri bazında geriye beyin göçünün hızlandırılmasında Dışişleri 
mensuplarının önümüzdeki dönemde daha aktif görevler yüklenmeleri 
kaçınılmazdır. Bu bağlamda, Türk devlet geleneğinin başat unsurları ve Soğuk Savaş alışkanlıklarının da etkisiyle genelde siyasi, jeostratejik ve askeri etkinlik doneleri üzerinden oluşturulan dış politika kurgusunun ve uygulama araçlarının da tedricen ekonomik ve teknolojik üstünlük ögelerine doğru kayması gerekecektir. Davutoğlu döneminde dış politika liderliği ve söylemi düzeyinde başlatılan bu değişikliğin, bir taraftan küresel vizyona sahip girişimcilerle 
işbirliği içerisinde sağlam bir ekonomik altyapısının oluşturulması, diğer taraftan da askeri-sivil bürokrasi ve hariciye personelinin geneli tarafından hazmedilmesi oldukça zorlu, zaman alıcı, ancak son derece hayati bir süreçtir.

c) Kapsamlı Müdahalecilikten Stratejik Hedeflemeye 

Siyasi ve ekonomik küreselleşme süreçlerinin modern rekabet devletlerinin operasyonel önceliklerinde meydana getirdiği önemli değişikliklerden biri de her sektörü kapsayan makro politikalarla kendi kendine yeterli (otarşik) bir yapı oluşturma hedefinden, hızla değişen küresel piyasalardaki taleplere esnek yanıtlar verebilecek stratejik-sektörel hedefleme önceliklerine geçiştir.42 Küresel ekonomik entegrasyon dalgalarının derinleşmesine koşut olarak doğal 
kaynaklar, coğrafi konum ve nüfus gibi verili unsurlara dayalı “mukayeseli 
avantaj” konseptinin yerini mikro-elektronik, nanoteknoloji, genetik, bioteknoloji, yeni materyaller, uzay ve sivil havacılık sanayileri gibi bilgiye dayalı ya da “beyin-gücü” sektörlerinde elde edilecek “rekabet avantajı” almaktadır.43 Bu bağlamda, ulusal sınırlarda faaliyet gösteren işletme ve girişimcilerin yüksek teknoloji ve katma değerli ürünlerin el değiştirdiği başlıca küresel piyasalarda sahip oldukları rekabet güçlerinin arttırılması modern rekabet devletleri 
için en önemli misyon haline gelmiştir. Örneğin tarihsel ve kurumsal olarak kamu otoritelerinin stratejik liderlik geleneğinin kökleştiği Doğu Asya’da sanayi, ticaret ve teknoloji politikalarının jeostratejik ve jeoekonomik bir karakter taşımaları olağan karşılanmaktadır. Asya-Pasifik havzasında 1990’lı yılların sonlarındaki makroekonomik krizin etkilerinden kaynaklanan dönüşümlere rağmen bölgede kamunun “stratejik oryantasyon” geleneğinin rafine bir biçimde sürdüğü göze çarpmaktadır.44 

Bunun dışında ABD ve İngiltere gibi neoliberal yaklaşımlara beşiklik eden ülkeler ile Fransa ve Almanya gibi sosyal, ya da koordine edilen piyasa ekonomilerinde de benzer stratejik eğilimlerin giderek güçlenmeleri ve dış ticaret ile teknoloji politikalarını belirlemede ciddi etkilerde bulunmaları küresel bir trende işaret etmektedir. 

Dünya Ticaret Örgütü rejimi tarafından yasaklanmayan ve OECD ülkelerinde aktif biçimde kullanılan stratejik destek tedbirlerinin başlıca özellikleri kolay ölçülebilir olmayan önlemleri kapsamaları ve önceki dönemlerde imalat sektörlerindeki kapsamlı korumacılık stratejilerinden farklı olarak yüksek teknoloji ve yenilikçilik kapasitelerine odaklanmalarıdır. Yeni sektörlerdeki küresel rekabeti ve kamusal aktivizm hakkındaki küresel uzlaşmayı yansıtması bakımından ekonomik liberalizmin beşiği İngiltere’nin, Japon sektörel hedefleme 
pratiğini andırır şekilde tıp ve ilaç sektörlerine yoğunlaşarak küresel rekabet gücünü arttırmaya çalışması önemlidir. Japonya’nın ünlü Ekonomi, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı (METI) ise bilimsel araştırmalar ile ürün geliştirme süreçleri arasında köprü oluşturup çekirdek teknolojilerin hızla ticari alana aktarılmasını hedefleyen bir ‘stratejik inovasyon’ politikası izlemektedir.45

Küresel piyasalardaki fırsat pencerelerini takip ederek özel sektör ve sivil toplum kuruşları ile eşgüdüm halinde esnek ve dinamik tepkiler verme eğiliminin Türkiye’de henüz oluşum aşamasında olduğu daha önce belirtilmişti. Geleneksel devlet eliti Fransız geleneğini andıran sıkı bir ulusal egemenlik anlayışı ve meşruiyet temeli olarak da defansif bir ulusal çıkar algısına dayandığı için küresel sermaye ile stratejik entegrasyon yollarını ulusal egemenlik (raison d’etat) mentalitesi uyarınca tıkamaya devam etmektedir. Diğer taraftan devletin 
merkezi ve yerel teşkilatı hala ekonomik alanı kontrol eden başat bir rant dağıtım mekanizması olma özelliğini sürdürmekte ve bu mekanizmayı kontrol eden güçlerin yerel siyasi mantıkları ile küresel rekabet mantığı arasında süregiden bir çatışma yaşanmaktadır. Son olarak, siyasi bağlantıları ve özel ilişkileri sayesinde siyasi elitlerden tavizler kopararak korumalı bir ortamda yüksek sermaye birikimi gerçekleştirmeye alışmış büyük çaplı Türk burjuvazisi de, AB ile kurulan Gümrük Birliği’nden sonra epey mesafe katetmiş olmakla birlikte, henüz küresel rekabetin acımasız şartlarına tam olarak uyum 
sağlayabilmiş değildir. 

İşte bu bağlamda, ulusal plandaki makroekonomik yönetişim ve sektörel kalkınma önceliklerinin etkin bir dış ekonomik politika ile sinerjisinin oluşturulması ve başlıca küresel pazarlarda kalıcı başarıların yakalanabilmesi için gerekli altyapının oluşturulması gereklidir. 

Buna ek olarak Türkiye’nin son dönemde Birleşmiş Milletler ve G-20 gibi platformlarda gösterdiği diplomatik aktivizm Dünya Ticaret Örgütü, BIS (Uluslararası Uzlaşma Bankası) gibi uluslararası ticari ve finansal standartların belirlendiği kurumsal platformlara da taşınarak yerel girişimcilerin önünü açıcı bir tavır takınılmalıdır. Bu da ekonomik rekabet ve şartları stratejik biçimde belirlenmiş bir küresel entegrasyon çizgisinin raison du Monde küresel rasyonalitesi dahilinde takibinden geçmektedir. Burada vurgulanması 
gereken önemli bir husus, sanayileşmiş ülkeler ve BRIC diye tabir edilen yükselen ekonomilerin dünya ticaret rejimindeki kısıtlamaları “tarife dışı engeller” uygulayarak aştıkları ve stratejik sektörlerini yakın koruma altına aldıkları bir dönemde Türkiye’deki hükümetlerin teknolojik ilerleme ve araştırma-geliştirme alanlarında olabildiğine “liberal” bir tavır takınmış olmalarıdır.46  
Siyasi-ideolojik duruşları itibarıyla konvansiyonel devlet elitleri ve merkez sol siyasi hareketler eski tarz merkantilizmi savunarak yeni küresel rekabetin dinamik ruhuna yabancı kalırlarken, merkez sağ hareketler ulusal ve 
uluslararası düzeydeki ekonomik aktivitelerin stratejik bir bakışla regüle 
edilmesini bir tür müdahalecilik olarak algılayıp buna mesafeli durmuşlar; para, maliye ve ticaret politikalarının sınai-teknolojik gelişim perspektifinde dizayn edilmesinden genelde kaçınmışlardır. 

Sonuçta Türkiye’nin Ar-Ge yatırımları, yüksek teknolojili imalat sektörleri 
ve ihracat çeşitlemesi alanlarındaki performansı kendi gelişmişlik 
seviyesindeki pekçok ülkenin oldukça gerisinde kalmıştır.47 

Dış politika yapımcılarının ekonomi bürokrasisi ve yatırımcı grupları 
ile birlikte gelecekte kafa yormaları gereken en önemli konulardan 
birisi de teknolojik gelişim ve sanayinin modernizasyonu konuları olacaktır.

d) Refah Arttırıcı Politikalardan Yenilikçilik ve Kârlılığa 

“Rekabet devleti” yazınında modern siyasi mekanizmalardaki dönüşümün 
dördüncü boyutu olarak zikredilen değişim günlük siyasetin ana ekseninin istihdam artışı ve eğitim-sağlık gibi sosyal hizmetlerdeki iyileştirmeler yoluyla sosyal refahın arttılması önceliğinden gerek kamu gerekse özel sektörde verimlilik, kârlılık ve girişimcilik kültürünün özendirilmesine kayması ile ilgilidir. Türkiye ekonomi politiğinin değişim serencamı bu açıdan değerlendirildiğinde göze çarpan ilk husus, Avrupa tarzı kapsamlı bir refah devletinin ve sistematik 
sosyal güvenlik sisteminin tarihsel eksikliğidir. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren geniş halk kitlelerine devlet elitlerinin bağışladığı lütuflar biçiminde düzensiz olarak tanınan sosyal ve ekonomik haklar çok partili dönemde genelde konjönktürel siyasi öncelikler bağlamında dağıtılmıştır. 1960 sonrası “geç-Keynezyen” dönemde oluşan “yarı-sosyal devlet” anlayışı ise 1980 sonrasının neoliberal dönüşüm ve görece erozyonuna rağmen ana hatları ile korunmuştur. 
1990’lardaki popülist çıkışlara rağmen sosyoekonomik politika çerçevesinin 
piyasa-dostu evrimi devam etmiş, bu evrim 2000’li yıllardaki ikinci nesil neoliberal reformlar ve kurumsal düzenlemeler ile iyice yerleştirilmiştir.

4. CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder