Türk Dış Politikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Dış Politikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2020 Perşembe

ULUSLARARASI POLİTİKA VE TÜRK DIŞ POLİTİKASI AÇISINDAN SINIRAŞAN SULARIMIZ., BÖLÜM 2

ULUSLARARASI POLİTİKA VE TÜRK DIŞ POLİTİKASI AÇISINDAN SINIRAŞAN SULARIMIZ., BÖLÜM 2 


su kaynakları, A. Nazmi ÜSTE,Fırat, Dicle,Hidrolik Enerji,sanayi gelişimi, sınıraşan sular,Türk Dış politikası,GAP,Suriye,PKK,Benjamin Netenyahu,
Arap Zirvesi,

"1984'te başlatılan Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), memleketimizi gelecek yüzyıla taşıyacak muhteşem bir eserler manzumesidir. Dünyada bu çapta bir projeyi göze alabilecek az memleket vardır. Atatürk Barajı'nı gören yabancı ziyaretçiler, devlet adamları, bana, "Türkiye bununla nereye varmak istiyor? 
diye sorar, hayranlıklarını gizleyemezdi..." (İnan, 1995, s:66) 
Sözleriyle Kamran İnan projenin görkemini ve dış dünyanın bakış açısını açık bir şekilde vurgulamaktadır. 

Dış dünyanın Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki vatandaşlarımızla ilgili olarak sık sık gündeme getirdikleri "insan hakları", "yaşam koşulları", "fırsat eşitsizlikleri" gibi sorunların çözümünü destekler görünürken, GAP gibi tüm bu olumsuzlukları giderebilecek "Bir İnsanlık Projesi"ne destek vermemeleri kesinlikle çelişik bir durumdur. Bu durum, Suriye ve Irak'ın GAP'a yönelik olarak geliştirdikleri uluslararası kamuoyu oluşturma girişimlerinde Türkiye'den daha başarılı olduklarının açık bir kanıtıdır. Belki de bunun için tüm Ortadoğu liderleri içinde en zekisinin Hafız Esad olduğu savunulmaktadır (Bkz.John Bulloch, Adel Darwish, 1994, s:55). Ne var ki Esad bu zekasını barışcı bir yolda kullanmayı tercih etmemektedir. 

Suriye dikkate alındığında, Irak daha uzlaşmacı bir politikaya sahiptir denilebilir. Bu belki de, petrol gelirlerinin etkisiyle projelere ağırlık vermesinden kaynaklanmış tır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 6 Ağustos 1990 tarihli ambargo kararına karşın Irak hareket alanında bir takım tarımsal projelere devam etmiş ve tarım üretimini 1987'ye göre, 1990 sonunda %70 arttırabilmiştir (John Bulloch, Adel Darwish, 1994, s:126). Ancak, Irak'ın Körfez Savaşı'nın etkisinden henüz kurtulamamış ve su sorunu yeteri derecede yaşamamış haliyle sergilediği tutum yanıltıcı olmamalıdır. Çünkü henüz GAP tamamlanmamıştır ve Dicle'den şimdiye kadar engelsiz yararlanan Irak, Dicle üzerinde inşa edilecek olan Batman, Dicle ve Kralkızı Barajları'nın etkisini hissetmemiştir. 

GAP'ın Dicle bölümündeki çalışmalar tamamlanınca Irak'ın bugünkü kadar yumuşak politika uygulamayabileceğini Türkiye'nin dikkate alması ve bu 
doğrultuda hazırlıklı olması gerekmektedir. Irak yönetiminin başında halen Saddam Hüseyin'in bulunduğu da dikkate alınırsa konunun önemi ortadadır. 
GAP, Türkiye'nin çağı yakalama yarışındaki en büyük kozudur; hatta, birçok toplumsal ve ekonomik sorunu çözebilecek, dış politikada güç ve prestij 
kazandırabilecek kadar büyük bir kozdur denilebilir. 

Güney komşularımızın GAP'a endeksli barış önerilerini kabul etmek ve böyle bir anlaşmaya imza atmak neredeyse Sevr'e imza atmak kadar "yıkıcı" ve "bölücü" olabilecektir. Bu komşularımızın Türkiye'ye karşı "Arap Birliği" çabaları günümüzde hız kazanmıştır. Türkiye'nin İsrail'le imzaladığı "Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması"nı öne çıkararak sık sık toplanan Arap liderler İsrail ve Türkiye'ye karşı olan tavırlarına netlik kazandırmaktadırlar. Özellikle İsrail'deki son seçimleri sağcı Benjamin Netenyahu'nun kazanmasının ardından yoğunlaşan Arap zirvelerinden çıkan kararlar Arap Birliği'ne gidişin işaretlerini vermiştir. 

Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, Suriye lideri Hafız Esad ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Abdullah arasında gerçekleştirilen iki günlük zirvede, 21-23 Haziran 1996 da Kahire'de genişletilmiş bir Arap zirvesinin yapılması kararlaştırılmış ve zirveye Irak dışındaki tüm Arap ülkeleri davet edilmişlerdir. 

Bu zirvede Türkiye'nin İsrail'le imzaladığı son anlaşmanın da gözden geçirilmesi gerektiği vurgulanmıştır (Yeni Yüzyıl, 9 Haziran 1996, s:13). 

Kahire'deki Arap Zirvesi'nde Suriye Türkiye'yi, sınırlarına askeri birlik yığmakla suçlamış ve kendisinin İran'la müttefik olduğunu vurgulayıp, Türkiye'nin İsrail'le yapmış olduğu anlaşma konusunda kınanmasını istemiştir. 

Ürdün, Suriye'ye karşı tavır alırken; Mısır, Suriye'nin Türkiye ve İsrail ile olan anlaşmazlıklarından tedirgin olduklarına değinerek, Türkiye'ye ilişkin olumlu görüşlerini belirtmişlerdir. 

Bu toplantıyla ilgili şöyle bir yorum getirilebilir: Arap ülkeleri tüm anlaşmazlıkları na karşın bir araya gelebilmektedirler. 

    Su konusunda ortak bir tavır alamamaları, hiçbir zaman almayacakları anlamına gelmemektedir. Toplantıda belirginleşen bir diğer konu; Mısır, Türkiye ve İsrail gibi Amerikan müttefiki üç ülkenin asgari müştereklerde birleşmeleridir. 

Bunun bölgedeki Amerikan politikasının etkinliğinin göstergesi olduğu söylenebilir. 

C-Bölge Dışı Ülkelerin Politikaları ve Senaryolar 

Ortadoğu, zengin petrol yataklarıyla öteden beri bölge dışı güçlü ülkelerin dış politikalarında bu bölge her zaman öncelikli olarak yer almıştır. 

Bölge ülkelerinin çeşitli çıkar mücadelelerinin yanında, dış kaynaklı güçlerin uygulamaya çalıştıkları politikalar, Ortadoğu'yu çok hassas dengelere 
oturtmuştur. 

Su üzerinde oynanan bölgesel politikalar yanında sıkça bölge dışı ülkelerin de konuya eğilimleri, hatta bölgede kendi politikalarını uygulama çabaları dikkat çekmektedir. Bölgenin petrol kaynaklarının zenginliğinden kaynaklanan bu durumu açıklamak zor değildir. Özellikle güçlü olarak tanımlanabilecek ülkelerin (ABD, Almanya v.b) bölgeye yönelik politikaları, çözüm sürecine bölge ülkelerinin politikalarıyla beraber, hatta daha önde katılmakta ve neredeyse kilitlenmiş bir satranç oyununu anımsatan çözümsüzlüğe katkıda bulunmaktadır. 

Çıkan en küçük bir çatışmayı bu çerçevede değerlendiren bölge dışı söz sahibi ülkeler, çıkarları gerektirdiğinde müdahaleden kaçınmazlar. 
Ancak bu ülkeler böylesine hassas olan bölgede politikalarını büyük bir gizlilik içinde yürüttüklerinden dolaylı amaçları ancak meydana gelen olayların birleştirilmesi sonucu tahmin edilebilmektedir. Bazen de bu tahminler ışığında bir takım senaryolar üretilebilmektedir. 

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra tek süper güç olarak değerlendirilen ABD'nin bölgedeki etkinliğini yadsımak olası değildir. 

Bu gücün farkında olan Fransa, Almanya ve Japonya gibi güçlü ülkeler, petrole duydukları gereksinmelerini de dikkate alarak ABD'ye Ortadoğu politikasında 
destek verme durumunda kalmışlardır (Bulloch, Darwish, 1994, s:16-17). 

Ortadoğu ülkelerinin ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmişlik düzeyleri dikkate alındığında, bölge dışı etmenleri değerlendirmeye katmadan politika 
üretemeyecekleri son derece açık görülmektedir. Buradan, sınıraşan sular konusunda Türkiye, Suriye ve Irak'ın aralarında bir çözüme ulaşması, bu 
çözümün başta ABD olmak üzere bölgede etkili diğer güçlü ülkelerin çıkarlarına zarar verilmediği ölçüde mümkün olacağı söylenebilir. 

Bölgede dikkat çeken diğer bir olgu İran'ın ABD faktörüne karşın başına buyruk bir politika izlemesidir. Suriye gibi İran'ın da, politikasının önemli bir kısmını teröre destek vererek devam ettirme çabasında olduğu görülmektedir. 

Bu arada ABD, Ortadoğu dengelerinin ekonomik globalleşmeye uygun olarak yeniden kurulmasını İran'daki rejimin yıkılmasıyla olası görmektedir (Bahçacı, 
1995, s:36). 

İran'ın bölgede etkin bir güç görünümünde olması, bu gücün kaynağının ne olduğu sorusunu gündeme getirmiştir. Batı kaynaklı gelişmiş bir teknolojiyi arkasına almadan böyle bir karşı gelişin olamayacağı düşüncesi, Almanya'nın Ortadoğu'ya ilişkin politikalarındaki son dönemdeki aktivite ile birleşince İran-Almanya dayanışmasının olduğu iddiaları ortaya atılmıştır (Bahçacı, 1995, s:36). 

Amerika'nın Ortadoğu'daki en önemli müttefiklerinden biri olan İsrail'in İran ile ortak sınırlarının olmayışı, İran'a karşı mücadelede ABD açısından bir dezavantaj olarak değerlendirilmektedir. Bu noktada İran'la komşu olan Türkiye, stratejik bir konuma gelmiştir. 1996 Şubat'ı ile ivme kazanan Türk-İsrail yakınlaşmasını bu perspektiften değerlendirmek olasıdır. Böylece ABD'nin desteklediği Türkiye ve İsrail, terörizmi kullanan ve bölgesel istikrarsızlığı körükleyen İran ve Suriye'ye karşı etkin bir baskı oluşturabilecektir (Nokta, 2-8 Haziran 1996, s:12). 

ABD'nin İran'a yönelik politikaları Orta Asya petrollerinin değerlendirilmesinde bir avantaj yakalayabilmeyi de içermektedir. 
Bu arada İran, Orta Asya Cumhuriyetleriyle oldukça önemli bağlar kurmuş bu durumdan yararlanmaya başlamıştır. Açıklamalardan da anlaşılacağı üzere bölgedeki dış kaynaklı politikalar sadece suya endeksli değildir, ancak bu paylaşımın su yakın bir gelecekte önemli bir soruna dönüşeceği anlamına gelmektedir. 

Bölge ülkeleri (Türkiye, Suriye, Irak) çözüm sürecinde önceliklerini gözden geçirirken bölge dışı etmenleri gözardı edemez durumdadır. Gerçi gözardı etmek fiilen olanaksızdır. Çünkü bölgeye aktarılmış, Çekiç güç gibi oldukça önemli, bölge dışı askeri kuvvetler bulunmaktadır. 

Su kaynaklarına sahip Türkiye bu avantajını kullanabilmenin planlarını bu günden yapmalı gerçekleşebilir politikalar üretmelidir. ABD'nin ünlü mühendislik-müteahhitlik firmalarından Brown and Root, Körfez Savaşı sonrası değişen koşullar ve Türkiye'nin bölgedeki değişen rolü çerçevesinde bir projeyle ilgili olarak hazırladığı fizibilite raporunda, Türkiye'nin 2000 yılında bölgenin su imparatoru olacağını, yılda 15 milyar doların üzerinde gelir elde edeceğini iddia ederken; Türkiye açısından oluşabilecek kazanımların yalnızca bir yönünü vurgulamaktadır (Ayna, Güz 93, s:30). 

Türkiye'nin elde edebileceği bu konumun öneminin güçlü ülkeler yanında, bölgesel ülkeler de farkındadırlar. Böylece Türkiye merkezli politikalar hızla üretilmektedir. Bunun en somut göstergelerinden biri komşularımızdan Ermenistan, İran, Irak, Suriye ve Yunanistan'ın PKK terörüne verdikleri destektir (Bahçacı, 1995, s:36). Ayrıca Suriye ve Yunanistan arasında imzalanan işbirliği anlaşmaları Türkiye'yi Doğu ve Batı'dan rahatsız edebilecek yansımalara sahiptir. Aynı zamanda ABD'nin Kuzey Irak'ta Otonom Kürt Yönetimine destek vererek (Canbolat, 1993, s:355) bir Kürt Devleti oluşumuna katkı sağladığı yönünde sıkça ortaya atılan iddialar da dikkate alınırsa; üretilmesi gereken politikanın çözeceği denklemin ne kadar çok bilinmeyeni olduğu ortaya çıkacaktır. 

Türkiye'yi yönetenlerin giderek tırmanışa geçen sorunlar karşısında ne derece duyarlı olduklarını ve hangi konulara öncelik verdiklerini belirleyebilmek amacıyla, 20-24 Mayıs 1996 tarihlerinde, ileriye yönelik tahminlerimize ışık tutabilmek için Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde milletvekillerine tek sorulu bir anket çalışması yapılmıştır. 

IV. SINIRAŞAN SULARIN TÜRK DIŞ POLİTİKASINDAKİ ÖNCELİĞİ 

T.B.M.M'nde yaptığımız anket çalışmasında, milletvekillerinin, sınıraşan sular sorununu 2000'li yıllarda Türk dış politikası açısından ne kadar öncelikli 
gördükleri araştırılmıştır. Araştırmada T.B.M.M'nin %50'si hedeflenmiş, ancak %10'luk bir oranda cevap alınabilmiştir. Elde edilen oranın açıklayıcılığı zayıf 
olmakla beraber, yapılan çalışmanın çok yeni olması ve sınıraşan sularımızla ilgili çarpıcı bir bulguya ulaşması nedeniyle incelememiz içinde yer almasında 
yarar görülmüştür. 

Anket çalışmasından elde ettiğimiz sonuçlara göre, Milletvekillerine yöneltilen "2000'li yıllarda Türk Dış Politikası'nın öncelikli sorununun ne olacağı" konusundaki soruyu yanıtlayanların %58'i önceliği sınıraşan sular sorununa vermişlerdir. Türk-Yunan ilişkileri %27 ile su sorunundan sonra değerlendirilmiştir. 

Türki Cumhuruyetlerle ilişkiler %6 ve Rusya ile ilişkiler %4 oranında öncelik taşımış, yanıt veren Milletvekillerinin %5'i ise bu soruyu boş bırakmıştır (Bkz. 
Tablo-I). 

ULUSLARARASI POLİTİKA VE TÜRK DIŞ POLİTİKASI AÇISINDAN SINIR AŞAN SULARIMIZ TABLO 1

Tablo-I bize ileriye dönük olarak olumlu işaretler vermektedir. Milletvekillerinin sınıraşan sular konusundaki duyarlılıkları bizi, Türkiye'nin olası bir krizde hazırlıksız yakalanmayacağı, bu konuyla ilgili politikasını önceden saptayabileceği varsayımına ulaştırmaktadır. 
Ancak düşündürücü bir soru vardır: 
Potansiyel olarak duyarlı milletvekillerinin sıkça yaşanır olan hükümet krizleri nedeniyle düşündüklerini realize edebilme olanakları nedir? 

Bu sorunun yanıtı belki de daha düşündürücü olacaktır. O nedenle Türkiye'nin siyasal istikrarının biran önce sağlanması oldukça yaşamsaldır. 

V.SONUÇ 

1950'li yıllardan itibaren giderek ivmesini hızlandıran ekonomik gelişmeye yönelik çabalar, ülkeleri maliyeti yüksek yatırımlara yöneltmiş; eldeki kaynaklardan yararlanma çabalarının yoğunlaşmaya başlaması sınırdaş ülkeler arasında yeni sorunların ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır. Ülkelerin daha çok kaynak kullanma isteğine koşut olarak, kıt kaynaklara olan talep artmış ve aralarında çıkan sorunların temelinde çoğunlukla bu kıt kaynaklar yer almıştır. Nitekim Güney komşularıyla arasındaki su paylaşımına yönelik sorunlar, Türkiye'nin sınıraşan sularından Fırat ve Dicle üzerinde Güneydoğu Anadolu Projesi'ni yaşama geçirmeye başlamasıyla belirmiştir. Türkiye'nin özellikle yıllardır ihmal edilişi ve geri kalmışlığının şikayet konusu edildiği Güney Doğu Bölgeleri için yaşamsal değeri olan ve ülkenin ekonomik potansiyelini geliştirmek açısından büyük önem taşıyan bu proje ilerledikçe, su sıkıntısı çekecekleri konusunda endişeleri artan Suriye ve Irak, tepkilerini çeşitli boyutlarda göstermiş ve göstermektedirler. 
 Türkiye ile aşağı çığır ülkelerinden Suriye ve Irak arasındaki bazı temel anlaşmazlıklar göze çarpmakta, bunlarda çözümsüzlüğün bir kader olarak 
belirmesine neden olurken, uluslararası hukukta sınıraşan sularla ilgili çok net bir kabulün bulunmaması, çözüm sürecinin uzamasına katkıda bulunmaktadır. 
Suyun Türkiye'den kaynaklanıyor olması, Suriye ve Irak'a karşı önemli bir koz olarak değerlendirilebilmektedir. Özellikle su kaynakları Irak'a göre çok daha az 
olan Suriye, Türkiye'ye bağlımlı olmaktan duyduğu rahatsızlıkla suya karşı terör kozunu kullanmak istemiştir. 

Güney komşularımızın, özellikle Suriye'nin uluslararası hukuka ve insanlığa aykırı politikalara bel bağlamasına karşın, Türkiye sertlik yanlısı bir politika izlememekte dir. Bunu ekonomik çıkarlarını dikkate alma gerekliliğine bağlamak olasıdır. Çünkü Türkiye'nin ihracat yaptığı ülkelerden önemli bir bölümünü Arap ülkeleri oluşturmaktadır. Türkiye'nin uyguladığı bu pasif politikaya bir diğer gerekçe de dış dünyanın alışılmadık bir uygulamaya göstereceği tepkiden çekinmesi gösterilebilir. Burada 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında Türkiye'ye yöneltilen tepkilerin henüz belleklerden silinmemesi nin etkisi var denilebilir. 
Türkiye'nin en büyük yanılgısı, kendisini haklı gördüğü konularda girişimci olmayışıdır. Olumsuz etkilerini halen hissettiren ve kalıcı bir çözüme henüz ulaştırılamayan Kıbrıs Sorunu'nun başlangıcında, haklılık tezi ile konuya gereken hassasiyetle yaklaşmayan Türkiye'ye karşın; dünya kamuoyunu etkilemek için, uluslararası platformları propaganda fırsatı olarak değerlendiren Yunanistan, kolaylıkla harekete geçebildiği bir kamuoyu desteğine sahip olabilmiştir. 

Bu konuda hayli geciken Türkiye en haklı olduğu tezlerinde uluslararası kamuoyunu iknada zorluk çekmektedir. 

Kıbrıs Sorunu konusundaki deneyimi Türkiye'nin bekle-gör politikasından çok şey kaybedeceğinin delilidir. Türkiye bir kez daha hataya düşmemek için Ortadoğu'da giderek önemli bir soruna dönüşeceğinin sinyallerini veren "sınıraşan sular" konusunu ciddiye almalı ve geçmişteki hataları yinelenmemelidir. Sınıraşan sular sorununa ilişkin gerçekçi politikalar oluşturmaktaki başarı, çözümde de başarıyı getirecektir. 

Sınıraşan sular konusunda Türkiye'nin alması gereken önlemlerin başında teröristlerle aynı safta bulunan ülkelere karşı dünya kamuoyunu harekete 
geçirmek gelmelidir. Türkiye geri kalmışlık paradoksundan kurtulacaksa, bunun ilk adımı GAP'ı yaşama geçirmek olacaktır. Bu nedenle Ortadoğu politikasını 
tekrar değerlendirilmeli ve PKK-GAP pazarlıklarına ortam oluşturacak yanlışlara fırsat verilmemelidir. Son dönemde İsrail'le olan işbirliği çalışmaları, Arap Dünyası'nı her ne kadar rahatsız etse de, Türkiye'nin Ortadoğu politikasındaki tercihinin netleşmesinin en açık işareti ve ikili askeri anlaşmalarla çevreleme politikası izleyen komşu ülkelere karşı önemli bir kozdur. 

Atatürk'ün "Yurtta Barış, Dünyada Barış" idealine ulaşmada Ortadoğu'da sağlanacak başarı önemli bir adım olacaktır. Bu adımı atabilmek büyük ölçüde 
"Suda Barış, Bölgede Barış" özleminin giderilmesiyle olasıdır. 

KAYNAKÇA 

AKMANDOR, Neşet; PAZARCI, Hüseyin; KÖNİ, Hasan (1994); Ortadoğu Ülkelerinde Su Sorunu, TESAV Yayınları, Yayın No:4, Ankara. 
ALACAKAPTAN, Aydın G. (1993); "Sınıraşan Sularımız Dicle ve Fırat'ın Arap Komşularımızla Büyük Sürtüşmelere Neden Olmaları Beklentileri Abartılıdır" Su Sorunu, Türkiye ve Ortadoğu, Bağlam Yayıncılık, Yayına Hazırlayan: Sabahattin Şen, İstanbul. 
BAHÇACI, Çınar (1995); Türkiye'nin Ortadoğu'ya Yönelik Dış Politikası, Türk Demokrasi Vakfı, Ankara. 
BULLOCH, John; DARWISH, Adel (Ocak 1994); Su Savaşları, Altın Kitaplar Yayınevi, 1.Basım, İstanbul. 
CANBOLAT, İbrahim S. (1993); "Yeni Dünya Düzeni'nde Ortadoğu ve Türkiye Gerçeği", Su Sorunu, Türkiye ve Ortadoğu, Bağlam Yayınları, İstanbul. 
CHALABI, Hassan; "Fırat'ın Suları ve Uluslararası Kamu Hukuku" Ayna Dergisi, Kış 1993-Bahar 1994, Sayı 2, "Conference Implications" tarafından çevrilmiştir. 
ERGİL, Doğu (Aralık-Ocak 1990); "Ortadoğu'da Su Savaşları Mı?" Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt: XLV, Not 4. 
İNAN, Kamran (1995); Hayır Diyebilen Türkiye, 2.Baskı, Timaş Yayınları, İstanbul. 
İNAN, Kamran (1993); Dış Politika, Ötüken Neşriyat A.Ş, Kültür Serisi:73, İstanbul. 
KUT, Gün (1994); "Türk Dış Politikasında Su Sorunu", Türk Dış Politikasının Analizi, Derleyen: Faruk Sönmezoğlu, Der Yayınları, İstanbul. 
MANGO, Andrew (1995); Türkiye'nin Yeni Rolü, Türkçesi: Erhan Yükselci-Şükrü Demircan, Ümit Yayıncılık, Ankara. 
ÖZCEL, Berk (Güz 1993); "Güvensizlik Kurbanı: Ortadoğu Barış Suyu Projesi", Ayna. 
REGUER, Sara (January 1993); "Controversial Waters: Exploitation Of The Jordon River, 1950-1980", Middle Eastern Studies, Vol.29, No:1, pp. 
53-90, Published By Frank Cass, London. 
TEPLER-DREZON, Marcia (April 1994); "Contested Waters And The Prospects For Arab-Israeli Peace", Middle Eastern Studies, Vol. 30, 
No:2, pp. 281-303 Published By Frank Cass, London. 
TURAN, İlter (1993); "Sunuş", Su Sorunu, Türkiye ve Ortadoğu, Bağlam Yayıncılık, Yayını Hazırlayan:Sabahattin Şen, İstanbul. 
Turkish Review Of Middle East Studies, Formerly Puplushed as" Studies On Turkısh-Arab Relations", 1993, İstanbul. 

GAZETELER 

İSTANBUL TİCARET GAZETESİ, Sayı 1911, 24 Mayıs 1996. 
YENİ YÜZYIL GAZETESİ, 9 Haziran 1996. 
MİLLİYET GAZETESİ, 22 Haziran 1996. 
 

***

ULUSLARARASI POLİTİKA VE TÜRK DIŞ POLİTİKASI AÇISINDAN SINIRI AŞAN SULARIMIZ., BÖLÜM 1

ULUSLARARASI POLİTİKA VE TÜRK DIŞ POLİTİKASI AÇISINDAN SINIRI AŞAN SULARIMIZ., BÖLÜM 1 

su kaynakları, A. Nazmi ÜSTE,Fırat, Dicle,Hidrolik Enerji,sanayi gelişimi, sınıraşan sular,Türk Dış politikası,

A. Nazmi ÜSTE (*) 
(*) Araş. Gör. D.E.Ü. İ.İ.B.F.Kamu Yönetimi Bölümü 

ÖZET 

Su, 21. Yüzyıla yaklaştığımız şu günlerde uluslararası politikada dikkate alıması gereken bir olgu olarak belirmiştir. Özellikle hızlı nüfus artışı, sanayi 
gelişimi, teknolojik yenilikler su kullanımını arttıran bir gelişmeye neden olmuştur. 
Bu şartlar altında özellikle su kaynakları kıt kaynaklar çatısı altına yerleşmiştir. 
Çalışma, Orta Doğu gibi su açısından son drece yetersiz bir bölgenin önemli su kaynakları olan Fırat ve Dicle merkezine oturtulmuş, bu çerçevede uluslararası 
ilişkiler ve Türk Dış politikası değerlendirilmiştir. Ayrıca çalışmada TBMM’de konuya ilişkin olarak yapılan bir anket çalışması ve değerlendirilmesi yer almaktadır. 

I.GİRİŞ 

21.Yüzyıla yaklaştıkça su, "ekolojik denge içinde ekonomik büyüme"nin ve "sürdürülebilir kalkınma"nın en önde gelen faktörü olma özelliğini 
kazanmaktadır. İnsanlık tarihinde dönem dönem bazı doğal kaynaklar öne çıkmakta ve çağın gelişimini etkilemektedir. Nitekim; 19.yüzyılda kömür, 
20.yüzyılda petrol, endüstriden ulaşıma kadar toplumlardaki bütün sektörleri etkilemiş, yönlendirmiş ve ayakta durmalarını sağlamıştır (Ayna, Yaz/Güz 1994, s:34). 
Günümüzde yaşanan nüfus patlaması, ekonomik büyüme ve teknolojik gelişim, kaynak kullanımını etkilemekte; bu gelişime koşut olarak öne çıkan doğal kaynaklar da değişmektedir. Geçmiş dönemlerin doğal kaynaklarından farklı olarak su öncelik kazanmaya ve "uluslararası kriz"in önemli bir konusu 
durumuna gelmeye başlamıştır. Dünya nüfusunun %40'ının, birden fazla ülke arasında paylaşılan nehirlerin çevresinde yaşamakta olduğu dikkate alındığında, 
suyun uluslararası politikadaki yeri daha belirginleşecektir. 

Su, Türkiye'nin de içinde bulunduğu coğrafyada geçmişten kalan ve geleceğe uzanan bir miras görünümündedir. Bölgede hızla artan nüfus, doğal kaynaklara ve özellikle suya duyulan gereksinimi arttırmış, yaşanan istikrarsızlıklar ile, optimal ve sürdürülebilir kullanım koşullarının oluşturulamaması sonucunda, su kaynakları yetersiz bir duruma gelmiştir. 

Suyun kıt bir kaynak olduğunun yoğun olarak hissedilmesiyle beraber, Ortadoğu ve sorundaşı bölgelerde, bu kaynaktan maksimum yararlanma olanakları incelenmeye ve bu yönde politikalar üretilmeye başlanmıştır. 

Özellikle iki veya daha çok ülkenin sınırlarını aşarak başka bir ülke topraklarına akmaya devam eden ve "sınıraşan sular" (trans boundry rivers) olarak 
isimlendiren nehirleri kapsayan coğrafyada yer alan ülkeler arasında gergin ilişkilerin olduğu dikkat çekmektedir. Türkiye ve güney komşuları arasındaki 
ilişkileri bu çerçevede değerlendirmek yanlış olmayacaktır. 

Türkiye, Suriye ve Irak'ın da sınıraşan sular üzerinde gerçekleştirmeye çalıştıkları projeler zaman içerisinde paylaşım sorunlarına yol açmış; 

Özellikle Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Projesi'ni yaşama geçirme çabaları, Suriye ve Irak tarafından endişe ile karşılanmıştır. 
Sınıraşan sularımızdan Fırat ve Dicle ile; Suriye'den Türkiye'ye akan Asi Nehri çerçevesinde oluşan ülkelerarası politikalar ve bunların global uzantılarının ele alındığı çalışmada, su sorununun güncel boyutundan çok, gelecekteki öneminin vurgulanması amaçlandığından, konuya ışık tutabileceği düşüncesiyle T.B.M.M'de milletvekilleriyle yaptığımız bir anket çalışmasına da yer verilmiştir. 

Kısır siyasal çekişmelerin kıyasıya yaşandığı Türkiye'nin iç politika açmazına, önemsenmediği takdirde giderek bir sorunlar yumağına dönüşeceğe benzeyen dış politika açmazı da eklenecektir. Kendi içinde güçsüz bir siyasal tablo sergileyen Türkiye, içten ve dıştan yönelen tehditler için elverişli bir ortam yaratmaktadır. İstikrarsız bir iç politika ile istikrarlı dış politika üretilemeyeceği gibi; dış sorunların çözümü iç sorunların çözümünden bağımsız değildir. Bu itibarla Türkiye'nin öncelikli sorununun içeride güçlenmek olduğu açıktır. 

Sorunlar kıskacının her geçen gün daha daraldığı dış politika gündemimizde, sınıraşan sular kendisini giderek daha çok hissettirecek bir sorun olmaya aday konudur. Bu çalışma, konunun önemine dikkat çekmekte katkı sağlayabilir ve daha kapsamlı araştırmaları özendirebilirse amacına ulaşmış olacaktır. 

II. ORTADOĞU'DA SINIRAŞAN SULARIN DAĞILIMI 

Belki de suyun kıt bir kaynak olduğunu en iyi bilenler Ortadoğu'da yaşayan insanlardır. Dünyada bir çok bölge için su bir "sorun" görünümündeyken, Ortadoğu'da "casus belli" olarak düşünülebilir (Tepler, 1994, s:281). 
Ortadoğu'daki su kaynaklarına coğrafi bir açıdan bakıldığında Lübnan'ın siyasi sınırlarından doğup Akdeniz'e dökülen Litani ve daha küçük olan Awali Irmakları dışında tüm kaynaklar sınıraşan su durumundadır. 

Sınıraşan sulardan Fırat, Dicle, Asi, Ürdün ve Yarmuk nehirleri yataklarının geçtiği ülkeler arasında sürekli bir gerginlik yaratmışlardır . 

Ürdün Nehri'nden ve bunun önemli kolu olan Yarmuk'tan Lübnan, Suriye, İsrail ve Ürdün yararlanmaktadır. Asi Nehri Lübnan, Suriye, Irak ve Türkiye'den 
geçerek Akdeniz'e akarken; Fırat, Türkiye'den doğup Suriye ve Irak sınırlarını geçer ve Irak'ta Dicle'yle birleşir. Dicle ise Fırat'la birleştiği Şattül-Arap'a 
gelene kadar doğduğu Türkiye'den Irak'a geçer, Irak'ta yine Türkiye'den doğan Büyük Zap ve Irak'tan doğan Küçük Zap'la birleşir. 

Ürdün Nehri'nin yıllık su miktarı 1,5 milyar m3/s iken; Asi Nehri'nin 1,2 milyar m3/s; Fırat ve Dicle'nin ise sırasıyla 35,6 milyar m3/s ve 48,7 milyar 
m3/s olmak üzere toplam 83,3 milyar m3/s düzeyindedir. Bu durumda, Ortadoğu'nun yerüstü su kaynaklarının tamamı yılda 86,8 milyar m3/s'den 
ibarettir (Akmandor, Pazarcı ve Köni, 1994, s:12). 

Görüldüğü gibi Ortadoğu'daki akarsuların önemli bir bölümü Türkiye Cumhuriyeti 'nin sınırları dahilinden kaynaklanmaktadır. Dikkat çeken bir diğer olgu, Arap devletlerinin nehirlerinde akan suyun yaklaşık %85'inin Arap olmayan ülkelerden gelmesidir (Bulloch ve Adel, 1994, s:16). 

 Sorunun giderek güncel boyut kazanması, Türk-Arap ilişkilerine ilişkin toplantı veya konferansların gündemlerinde köklü değişiklikler yaratmıştır. 

Arap Birliği Araştırmalar Merkezinin (CAUS) organize ettiği ve 1969'da ilki gerçekleşen toplantılarda genelde Türk-Arap ilişkilerinin geçmişi konuşulmuşken, 15-18 Kasım 1993 tarihli toplantıdan sonra (Beyrut Semineri) ilk olarak günümüzdeki durum ve geleceğe ilişkin görüş alışverişleri dikkat çekmiştir (Turkısh Review of Middle East Studies, 1993, s:268). 

Kaynakları elinde bulunduran Türkiye için su, Araplara karşı kullanılabilecek önemli bir kozdur. Ancak şu noktaya da dikkat çekmek gerekir ki, aralarında sorunlar yaşayan Arap ülkelerini biraraya getirebilecek en önemli etken Arap olmak değil, susuz kalmaktadır. 

III. TÜRKİYE, SURİYE VE IRAK'IN GEREKSİNİM DUYDUKLARI SU MİKTARLARI, KULLANIM HAKLARI, TALEPLERİ VE " DE FACTO " 

Türkiye'nin Ortadoğu ile irtibatlı ve "sınıraşan sular" (trans boundry rivers) kavramıyla açıklanabilen nehirlerinden Fırat, Dicle ve ayrıca Suriye'den doğup Türkiye'ye giren Asi Nehirleri'nin yataklarını paylaşan ülkeler arasında sürekli bir anlaşmazlık ve güvensizlik ortamı söz konusudur. Türkiye'nin Fırat ve Dicle'nin sularından yararlanması, Irak ve Suriye'yi sürekli tedirgin etmektedir ve bu ülkeleri, Fırat ve Dicle üzerinde yapılmak istenen en küçük bir tasarrufa dahi inceleme yapmaksızın tepki gösterir duruma getirmiştir (Turan,1993, s:13). 
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'yu zenginleştirecek, refahı artıracak suya ilişkin her proje, kendilerinin o oranda yoksullaşacağı korkusu ile Irak ve Suriye'yi, Türkiye'ye yönelik baskı politikaları uygulamaya itmiştir. Arap ve dünya kamuoyunu harekete geçirmekten, toplumsal ve ekonomik her türlü alana 
kadar uzanan bu baskı yöntemleri içinde, belki de Türkiye açısından en rahatsız edici olanı, Suriye'nin PKK terörizmini bir karşı koz olarak pazarlık masasına 
sürdüğü iddiasıdır (Ergil, 1990,s:54). 

Karşılıklı görüşmelerde tüm tarafların kabullenebileceği bir sonuca henüz ulaşılmış değildir. Farklı yorumlarla ele alınan uluslararası hukuk kuralları, çözüm üretimine beklenen katkıyı sağlayamamıştır. Konunun hukuksal boyutlarının üzerinde durulması bu konuda yapılan yorumların doğruluk derecesini ortaya çıkarabilmek açısından yararlı olacaktır. 

A- Uluslararası Hukuk ve Sınıraşan Sular 

Türkiye'nin sınır aşan sulardan kaynaklanan Suriye ve Irak ile yaşadığı sorunlar, önemli ölçüde bu konuya ilişkin hukuksal bir netliğin bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Hukuksal belirsizlik ve bu belirsizliği giderme çabalarının taraf devletlerin işbirliğinden uzak bir şekilde sürdürülmeye çalışılması çözüme ilişkin umutları zayıflatmaktadır. 

Sınıraşan sular ve su sistemlerinin kullanımına ait kapsamlı ve bağlayıcı uluslararası kurallar henüz oluşmamış olmasına karşın, bu konuda literatür ve 
uygulamalar dikkate alınırsa, bazı temel ilkeler oluşturulabilmektedir. Bunlar: Mutlak Hükümranlık (Absolute Sovereignty) ilkesi, Mutlak Bütünlük (Absolute 
Integrity) ilkesi, Karşılıklı Haklar (Correlative Rights) ilkesi, Uluslararası Suların Ortak İdaresi ilkesidir (Akmandor, Pazarcı ve Köni, 1994 , s:15-16). 

Türkiye bu ilkelerden, "Sınırlı Bölgesel Hükümranlık" ilkesine yakın bir söylem ve tutumu benimsemiştir. Bu ilke gereğince, sınıraşan suların kullanılması diğer ülkelere (Mensab taraf ülkeler) zarar vermemelidir. Türkiye bu ilkeyi benimsemiş olduğunu her fırsatta belirtirken Kamran İnan'ın "Bunlar uluslararası nehir değil (Fırat ve Dicle'yle ilgili olarak), %100 Türk nehirleridir: Kaynaklarını bizim topraklarımızdan alıyorlar..." (Ayna, Kış 1993 / Bahar 1994, s:34) sözlerinde somutlaşan görüşle, bu nehirlerin Türkiye'nin sınırları içinde kalan kısımlarının hükümranlığı hakkında tartışmaya dahi girilmeyeceği vurgulanmaktadır. 

Irak ve Suriye'nin söz konusu ilkelerden "Mutlak Bütünlük İlkesi"ni önemli ölçüde benimsedikleri ve bu doğrultuda hareket ettikleri görülmektedir. 

Burada, sınıraşan nehir sularının doğal miktarını ve kalitesini değiştirecek her türlü faaliyeti yasaklayan bir yaklaşım benimsenmektedir. 
Böyle bir ilkeyi  uygulayabilmek ise, neredeyse olanaksızdır. 

Sınıraşan sulara ilişkin olarak Uluslararası Hukuk Derneği (ILA), 1966 yılındaki Helsinki Toplantısı'nda konulan kuralların düzenlenmesi konusunda önemli bir girişimde bulunarak bazı kuralları kabul etmiştir. Bu kurallar, sınıraşan havza sularının hakça ve makul bir şekilde kullanılması ve bunun için de tüm faktörlerin dikkate alınması gerektiğini tavsiye eder niteliktedir (Akmandor, Pazarcı ve Köni, 1994,s:17). 

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun kuralların düzenlenmesiyle görevli organı olan Uluslararası Hukuk Komisyonu'nun 1991 yılında hazırladığı raporun Genel Prensipler başlıklı 2. bölümünün 5., 6. ve 7. maddeleri sınıraşan sularla ilgili açılımlara olanak vermektedir. 

Anılan raporun 5.maddesinde "Taraf ülkeler, ülkelerarası bir akarsuyun (veya akarsu sisteminin) kendi ülkelerinde kalan bölümünü hakça ve akılcı bir şekilde kullanacaklardır. İlgili ülkeler uluslararası akarsuyu gerekli koruma koşullarına uygun olarak, optimum yararlanmayı sağlayacak bir biçimde kullanacak ve geliştireceklerdir" (Akmandor, Pazarcı ve Köni, 1994, s:18) denilmektedir. İfadeden de anlaşılacağı üzere, 5. Maddede sınıraşan sularla ilgili bir paylaşım söz konusu değildir. Vurgulanan nokta, hakça ve akılcı kullanımdır. Hakça ve akılcı kavramları son derece göreli nitelikte olduklarından bu madde menba yada yukarı havza ülkelerine oldukça geniş bir hareket hakkı sağlamaktadır. Türkiye 5. maddeyi benimserken Suriye ve Irak bu maddeden son derece rahatsızlık duymaktadırlar. 

Aynı raporun 6.maddesi de suların hakça ve akılcı kullanımına ilişkin bölgenin nüfusu, gelişmişlik düzeyi, iklimi, alternatif su olanaklarının teknolojik durumu ve sosyal ihtiyaçları gibi kriterleri vurgularken, bu kavramların göreliliğini ortadan kaldıramamaktadır (Akmandor, Pazarcı, Köni, 1994, s:38). Esasen 6.madde Türkiye'nin savundukları ile çelişmemektedir. Nitekim, Güneydoğu Anadolu Projesi'ne Suriye ve Irak'ın getirdikleri eleştiriler bu madde ile yanıtlanabilir. 
Komisyonun söz konusu raporunun 7.maddesi ise, kıyıdaş ülkelerin birbirlerine "kayda değer zarar" verecek hareketlerden kaçınmalarını ve karşılıklı işbirliği çerçevesinde, bilgi alışverişinde bulunmalarını önermektedir. Aşağı çığır ülkeleri (Irak, Suriye) tarafından öne çıkarılmak istenen bu maddenin esasen, Türkiye'nin iddiasıyla çelişir bir yanı yoktur. 

Türkiye, Suriye ve Irak arasında yaşanan su sorunuyla ilgili en somut olarak nitelendirilebilecek belge 1987'de imzalanan protokoldür. Bu protokol gereğince Türkiye, Fırat'ın sularından saniyede 500 m3/s'ini Suriye'ye bırakmakla yükümlüdür (Ayna, Kış 1993-Bahar 1994, s:43). 

1983'de Türkiye, Suriye ve Irak arasında Ankara'da teknik bilgilerin değiş-tokuşunda üç taraflı bir teknik komite kurulması için anlaşmaya varılmış; 
aynı toplantıda Irak ve Suriye'li temsilcilerin Fırat'ın sularının paylaşımına ilişkin antlaşma önerilerini Türkiye koşullu olarak kabul etmiştir. Anlaşma yapabilmek, yada anlaşma üzerinde tartışabilmek için Türkiye'nin ileri sürdüğü koşul, Dicle ile Suriye'den geçerek Türkiye sınırlarına giren Asi Nehri'nin de gündeme dahil edildiği bir platformun oluşturulmasıdır (Ayna, Kış 1993/Bahar 1994, s:43). 
Türkiye'nin sınıraşan sular sorununu masaya toplu olarak yatırma önerisini ileri sürmesi, Suriye ve Irak tarafından sıcak karşılanmamıştır. 

Bu ülkeler, her nehri ayrı birer sorun yada konu olarak düşünmenin çözüm sürecine katkı sağlayacağını, aksi halde Türkiye'nin önerdiği total çözüm yaklaşımının kendileri açısından tartışılamaz olduğunu belirtmektedirler. 
Türkiye'nin güneydoğusunda yer alan sınıraşan sulara ilişkin hukuki bir konsensusun sözkonusu olmadığını açıkça ortaya koyan bu açıklamalardan da 
anlaşılacağı üzere, çözümden söz etmek oldukça güç görünmektedir. Suriye ile imzalanan ve 500m3/s su vermeyi kabul ettiği 1987 tarihli anlaşmayla çözüme 
yönelik olarak iyi niyetini ortaya koyan Türkiye'nin uluslararası hukuksal teamüller çerçevesinde tavizkar bir tutum içerisine girmesi beklenmemelidir. 

Türk uzmanların konuyla ilgili araştırmalarına göre, esasen günde 500m3/s su miktarı fazladır. Verilmesi gereken su günde 350m3/s olmalıdır (Akmandor, Pazarcı ve Köni, 1994, s:62). 

Teknik saptamalar günlük 350m3/s'lik su bırakımını yeterli görmüşken; Türkiye, Atatürk barajında su tutulması işlemini başlattığı 23 Kasım 1989 tarihinden, 13 Ocak 1990 tarihine kadar günlük ortalama 763m3/s su bırakmıştır. 13 Ocak-13 Şubat 1990 tarihleri arasındaki bir aylık sürede de bırakılan su günlük ortalama 509m3/s olmuştur (Akmandor, Pazarcı ve Köni, 1994, s:31). Sözkonusu tarihlerin, barajlarda su tutulan ve dolayısıyla Türkiye'nin 500m3/s'lik taahüdünü yerine getiremeyeceğinin iddia edildiği tarihler olması açısından önemlidir. Ayrıca aynı dönemde kuraklığın yaşandığı, yağışların normal miktarların altına düştüğü de dikkate alınmalıdır. 

Suya ilişkin kaygılar, ülkeleri geleceğe yönelik önlemler almak ve politika üretmek konusunda organize olmaya itmektedir. Nitekim, Dünya Bankası, Merkezi Marsilya'da olan Dünya Su Konseyi'ni kurmuştur ve su konusunda dünyadaki tüm görüşleri eşgüdümlemek için Küresel Su Ortaklığı'nı (Global Water Partnership) oluşturmaktadır. Ağustos 1996'da sivil toplum örgütleri Stockholm'de bu ortaklık için toplanacaklardır (Bkz. Milliyet, 22 Haziran 1996, s:18). 

B-Türkiye, Suriye ve Irak'ın Sınıraşan Sular Bağlamında Dış Politikaları. 

Ortadoğu'da su günümüzde en az petrol kadar önemli olmuş, yakın bir gelecek de petrolden çok daha önemli olacağının sinyallerini vermiştir. 
Bu bölgeyi besleyen önemli su kaynaklarına sahip olan Türkiye su sorunundan söz edildiğinde ilk akla gelen ülke durumundadır. Çünkü, Ortadoğu'yu besleyen en 
önemli su kaynakları Türkiye'nin elindedir. Ayrıca Ortadoğu'ya akmayan ancak aktarılabilir olan bazı nehirler de yine Türkiye sınırları dahilindedir (Seyhan, 
Ceyhan, Manavgat v.b.). 

Bu durum başta Suriye ve Irak olmak üzere tüm bölge ülkelerinde rahatsızlık yaratmaktadır. Son dönemdeki gelişmelerden İsrail-Filistin barışı ve Türkiye ile İsrail'in imzaladıkları çeşitli işbirliği anlaşmaları ( son olarak imzalanan 5 yıl süreli askeri eğitimde işbirliği amacını taşıyan anlaşma) özellikle Suriye tarafından tepkiyle karşılanmıştır (Bahçacı, 1995,s:42-43). Güneydoğu Anadolu Projesi'nin hayata aktarımıyla artan gerilim bu tür işbirliği anlaşmalarıyla hat safhaya ulaşmış, gerek Suriye'yi, gerekse Irak'ı Türkiye'ye ellerinden gelen baskıyı uygulamaya yöneltmiştir. 

Başta Arap ve daha sonra dünya kamuoyunu harekete geçirmekten, diplomasiye ve ekonomiye kadar uzanan baskılara koşut olarak, bu ülkeler modern silahları yoğun bir şekilde satın almaya ve ordularını güçlendirmeye çalışmaktadırlar (Ergil, 1990, s:54). Nitekim, petrolden kazandığı geliri silah alımı ve üretiminde yoğunlaştıran Irak yaşanan Körfez Savaşı'nda yenilmiş olmasına karşın önemli bir güç olduğunu göstermiştir. 

Güney komşularımızda yaşanan bu gelişmeler Türk Genelkurmayı'nın herhangi bir Arap ordusundan daha üstün olduğu düşüncesine daha temkinli yaklaşılması gerektiğini ve Türkiye'nin bölgedeki savunma gereksiniminin önemini vurgularken, (Mango,1995,s:136), Türk ordusuna karşı önlemler almaya itmektedir. 

 Türkiye'nin sınıraşan sular sorunuyla ilintili olarak mücadele etmek zorunda kaldığı ve dış politikada olduğu kadar iç politikada da (Bkz. İnan, 1993, s:26-27) dikkat çeken bir diğer olgu PKK terörüdür. En büyük destekçisinin Suriye olduğu bugün herkes tarafından bilinen PKK'nın, (Ergil, 1990, s:68) Suriye tarafından desteklenmesi bölgesel liderliğe soyunmuş olan Hafız Esad'ın politikasının bir uzantısı olarak değerlendirilebilir. 

GAP kapsamında atılan her adım Suriye'yi gittikçe artan bir oranda Türkiye'ye muhtaç etmektedir. Yapılan her baraj Suriye'nin yaşam damarlarına atılan bir düğüm olmakta ve bu düğümü çözecek tek ülke de, Türkiye olarak belirmektedir. Hafız Esad, Türkiye'ye bu denli bağlanamamanın yollarını aramakta ve bu yollardan birinin de PKK kartını elinde bulundurmaktan geçtiğini düşünmektedir. 

Böylece GAP'ı sabote etmeyi ve pazarlıklardan maksimum kar elde edebilmeyi planlamaktadır. Sabotaj maddeten olmasa bile, toplumsal boyutta eşdeğer bir külfetin Türkiye'nin sırtına yüklenmesi amaçlanmaktadır (Ergil, 1990, s:69). 

"Bir Büyük İnsanlık Projesi" olarak lanse edilen GAP, kapsamındaki 22 Baraj, 19 Hidroelektrik santrali ve 1,7 milyon hektar alanı sulayabilecek şebeke sistemiyle Türkiye'nin Güneydoğu'sunda yaşanan bir çok sorunu halledebilecek ve ülke ekonomisine de önemli katkılar sağlayacaktır (İstanbul Ticaret Gazetesi, 17 Mayıs 1996,s:7). 

***

12 Mayıs 2020 Salı

Türk Dış Politikasının Kavramsal ve Kuramsal Temellerini Yeniden Tartışmak

Türk Dış Politikasının Kavramsal ve Kuramsal Temellerini Yeniden Tartışmak 


Prof. Dr. Tayyar ARI,
14 EKİM 2019 PAZARTESİ 



    Bu çalışmada Türkiye’nin dış politikasının hangi kavramsal temellere dayandığı ve hangi teorik çerçeveye oturduğu tartışılacaktır. 

Bu konuda akademik alanda yapılan tartışmaların  iki farklı  eksende  yoğunlaştığı  dikkati  çekmektedir. Çalışmaların  bir kısmı Türk dış politikasını 
daha ziyade soft power kavramı üzerinden analiz ederek Türk  dış  politikasını  liberal  bir  çerçeveye  oturturken,  diğer  birçok  çalışmada  dış politika  güvenlik  teorileri  bağlamında  analiz  edilmekte  ve  realist  bir  söylemle ilişkilendirilmektedir.  Bu alandaki çalışmalarda soft power-hard power tartışmaları, güvenlikçi dış politika, çok  yönlülük  veya  Batıdan  uzaklaşma,  yalnızlaşma,  realist  ve  liberal  söylemler arasında denge arayışı silahlanma ve yayılma, bölgesel aktörlük ve küresel rol arayışı gibi söylem ve eylemler sıkça gündeme gelen tartışmalar olmuştur. 

Bu bağlamda 2000 sonrası döneme bakıldığında 2003-2010 arası döneme hâkim olan soft power, insani diplomasi ve sıfır sorun ve Türkiye merkezlilik söyleminin çevresinde oluşturulan dış politika neoliberal ve neoidealist bir temele oturtulmuştur. Ancak 2011 sonrasında dış politika  Arap  Baharı,  NATO  çerçevesinde  füze  savunma  sistemine  dâhil olma  ve Euro- Atlantik merkezliliğin egemen olduğu bir söyleme dönüşmüştür.   Ancak  Washington-Brüksel  hattına  dayalı  ittifak  siyaseti  aslında  Türkiye’nin  dış politikada  geleneksel  dış  politikasına  radikal  bir  dönüş  anlamına  gelmekteydi  ve kısaca yeni gelenekselcilik olarak kavramsallaştırabileceğim (iz) ve ne iç politikada ne de dış politikada hiçbir sorununun çözümüne izin  vermeyen  bir  özelliğe  sahipti.  

    Bu  dönemde  iç politikada  gezi olayları,  17/25  Aralık yargı  darbesi girişimi, 2014 Kobani  olayları  ve  2015  hendek  operasyonları  gibi  gelişmeler  yaşanırken,  dış politikada  Suriye  krizi  üzerinden  yalnızlaşması  ve  yalnızlaştırılması  söz  konusu olmaktaydı. 2016 sonrasında özellikle Davutoğlu’nun Başbakanlıktan ayrılması ve 15 Temmuz darbe  girişimi sonrasında Türkiye’nin kendisini çevreleyen tehditlerle baş etmek için ciddi bir güvenlik açığının söz konusu olduğu fark edilmiştir. 

Bu bağlamda uzun yıllar sadece soft power merkezli bir politikanın başarı şansının oldukça sınırlı olduğu gözlemlenmiştir. 

Hard power (sert  güç)  unsurlarına gereksinimi olduğunun anlaşılmasıyla  insani  diplomasinin  ve  soft  powerın  (yumuşak  gücün)  hard  power unsurlarıyla birlikte uygulanmaya koyulduğu görülmüştür. Bu aslında aynı dönemde uluslararası  ilişkiler  literatüründe  söz  konusu  olan  smart  power  (akıllı  güç) tartışmalarına da karşılık gelmekteydi.   Türkiye, bu yeni dönemde Euro-Atlantik merkezli dış politika yerine çok yönlü/ çok taraflı bir dış politikaya yönelmiştir. Bu bağlamda 2016 Aralığında Astana süreci ile başlayan çok taraflılık  ve güç dengesi siyaseti Soçi süreci olarak da adlandırılan ve ilki 22 Kasım 2017’de Soçi’de ve beşincisi  16  Eylül’de  Ankara’da gerçekleştirilen üçlü zirvelerle devam etmiştir. 

   Bu dönemde bir taraftan çok taraflı diplomasiye ağırlık verilirken  diğer taraftan  insani  diplomasi bağlamında  Türkiye,  ABD’yi  de geride bırakarak dünyada  en  fazla  insani yardım  yapan  ülke konumuna  yükselmiştir.  

Bu arada  3,6  milyonu  Suriyeli  olmak üzere  yaklaşık  5 milyon mülteciye  ev  sahipliği yaparak  sadece  güvenlikçi,  realist,  yabancı  ve  göçmen  düşmanı  bir  politika izlemekten  sakınmıştır.  

Dolayısıyla  yalnız  güvenlik  politikalarını  önceleyen  ve dolayısıyla  kurumsal  mekanizmaları  ve  diplomasiyi  önemsizleştiren  bir  realist anlayışın  dış  politikaya  hâkim  olması  söz  konusu  olmamıştır.  Bu  genel  çerçeve bağlamında  özellikle  2016  sonrası  dönemde  Türkiye, realist  ve  liberal unsurların birlikte uygulandığı ve bu bağlamada idealist realizm diye kavramlaştırabileceğimiz bir dış politika çizgisini benimsemiştir.  2003 -2010 arası Dış Politikada Neoliberal/İdealist  Dönem 11 Eylül 2001 ve 2003 Körfez krizi ile beraber ABD’nin öncülük ettiği ve dünyaya egemen olan güvenlikçi dış politika 2005 sonrasında hızını kaybetmiş ve daha liberal bir söyleme evrilmeye başlamıştır. 

Bu yıllarda uluslararası ilişkilerde sıkça gündeme gelen  tartışma  soft  power  tartışması  olmuştur.  Türkiye  ise  2003’den  itibaren güvenlikçi  dış  politika  yerine  soft  power  merkezli  bir  dış  politika  bağlamında etrafımızı düşmanlar la çevrili paradigması yerine komşularla sıfır sorun politikasına odaklanan ve bu bağlamda çok yönlü bir dış politikayı benimsemiştir. Bu dış politika bütün aktörlere eşit yakınlıkta olan ve kendini merkeze alan bir dış politika olmuş ve özellikle  de  Irak’ın  işgaline  dâhil  olmayarak  ve  2005  Hariri  suikastı  üzerinden Suriye’ye baskı uygulandığı bir dönemde bu ülkenin yanında durarak Orta Doğu’da ve dünyada  saygınlıkla  karşılanan bir  politika  yürütmüştür. 

Ancak  2006’da  Hamas liderinin  Türkiye’ye  gelmesi  ve  Türkiye’nin  yoğun  olarak  içerde  ve  dışarıda eleştirilmesine  yol  açmıştır.    

Bu  dönemde  Orta  Asya  ve  Kafkaslara  yeterince odaklanmaması  ve  Orta  Doğu  ve  İslam  dünyasını  sadece  İran-Suriye-Hamas üçgeninden  ibaret  görmesi ciddi  eleştiri konusu  olmuştur.  2009  Davos  zirvesi  ile beraber  Türkiye’nin dış  politikası  Arap  ve İslam dünyasında  en popüler  noktasına ulaşırken Batı dünyasında eleştirilmeye devam etmiştir. Ancak bu eleştiri Türkiye’nin onurlu ve bağımsız  bir dış politika izlediği ve potansiyeline uygun bir rol talebinde bulunduğu şeklinde değerlendirmeleri gölgelememiştir.   

Ancak 2010’da  İran  ile Batı arasında  nükleer  soruna çözüm  bulmak  için 17 Mayıs 2010’da  Türkiye  ve  Brezilya’nın  aracılık  ettiği  ve  1200  kg  düşük  yoğunluklu uranyuma  karşılık  nükleer  reaktörlerde  kullanılmak  için  gerekli  120  kg  yakıtın (uranyumun)  sağlanmasını  öngören  Tahran  deklerasyonu  ve  bunun  p5+1  ülkeleri tarafından kabul edilmemesi üzerine sorunun BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a geniş yaptırımları gündeme getiren 9 Haziran 2010’da oylanan 1929 sayılı karara olumsuz oy vermesi ile bir anda eksen kayması 
tartışması ve Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştığı şeklindeki eleştiriler yoğunlaşmış tır. 

Buraya kadar Türk dış politikasının Batı’da bazı eleştiriler söz konusu olsa da genel olarak hem uluslararası toplum tarafından hem de Orta Doğu ve İslam ülkeleri tarafından başarılı bulunduğunu söylemek mümkündür. Bu arada 2009 Mayısında dışişleri bakanlığına  getirilen  Davutoğlu’nun dış politika perspektifi ilk sonucunu Tahran deklerasyonu ve BM’deki İran’a yaptırım kararının uygulanması ile vermişti. Her iki adımda aslında kendi içinde problemleri barındıran süreçlerdi. Bu durum hem Orta Doğu’da hem de Batı dünyasında ciddi endişelere yol açmıştı.  2011-2016 Dönemi ve Dış Politikada Yeni Gelenekselcilik 2010  Kasımındaki  NATO’nun  Lizbon  zirvesi  dış  politikada  bir  dönüm  noktası olmuştur. 

Davutoğlu son dönemdeki hatalarını telafi etmek hem de Batı’nın güvenini kazanmak  adına  yeni  bir  dış  politika  anlayışına  yönelmiştir.  

Bu  aynı  zamanda Davutoğlu’nun o güne kadar savunmuş olduğu değerlere ve dış politika perspektifine de tamamen aykırıydı. Bu yeni dönemin adı yeni gelenekselciliktir.    Dış  politikada bazı yeni liberal unsurlar söz konusu  olsa  da  esas  itibariyle  Batı  merkezlilik  olarak tanımlanan  Türkiye’nin  geleneksel  dış  politikasına  kararlı  bir  dönüş  anlamına gelmekteydi.  Türkiye’nin  NATO’nun  füze  savunma  sistemine  dâhil  olması  ve  Malatya’da (Kürecik’te) bir radar üssü kurulmasının kabul etmesi, çok taraflı diplomasiyi radikal biçimde  terk  ederek  Avrupa-Atlantik  merkezli  geleneksel  dış  politikaya  geri dönmesiydi.  Bu  adımdan  sonra  Türkiye’nin  Rusya  ve  İran’la  ilişkileri  hızla 
bozulmuştur. Aslında Türkiye Arap baharına bu dış politika değişikliğiyle girdiği için bölgedeki gelişmelere de ABD ve Batı’nın gözünden bakmış ve özellikle Suriye ve Libya’daki manipülasyonları görememiştir. Sonuçta Batı ile ittifak ilişkisine o kadar güvenmiştir ki Orta Doğu’da Türkiye’nin yeni bir rol üstlenmesine izin vereceklerine ve bölgenin Türkiye’nin arzusu yönünde değişeceği düşüncesine kapılmıştır. 

Bu dış politika perspektifi Suriye krizinin ilerleyen aşamalarında değişmemiş, sorunun Batı ve ABD ile işbirliği yapılarak çözülebileceğine olan inanç Davutoğlu’nun başbakan olarak kaldığı  sürece devam  etmiştir.  Bu dönemde  dış politika  her  ne kadar insani diplomasi  kavramı  ve  soft  power  merkezli  görünse  de  çok  yönlülük  ve  Türkiye merkezlilik  yerine  Avrupa-Atlantik  merkezli  geleneksel  dış  politikaya  geri dönülmüştür.  Yeni  diyebileceğimiz  kısmı  yumuşak  güce  odaklanması  ve  dış politikanın  insani  diplomasi  kavramı  etrafında  şekillenmesiydi.  Ancak  güvenlik problemlerini ve Türkiye’nin  hard power konusunda  yetersizliğini gidermek yerine sorunları  
Batı ittifakının  güvenlik yapılanması  çerçevesinde çözmeye  çalışmasıyla gelenekselcilik  daha  ağır basmaktaydı  ve Türkiye’nin hareket  alanını  
olabildiğince sınırlamıştı. Kaldı ki  sözde  yeni dış politika 80 yıldır Türkiye’nin içeride ve dışarda hiçbir sorunu çözmesine izin vermemişti. 

Aslında bu dış politika Batı’nın sadık bir müttefiki olma ve istenileni yapma anlayışına dayanırken  içeride istikrarsız bir ülke olmasına  yol  açmaktaydı.  Türkiye,  Suriye  sorununda  bütün  iç  ve  dış  aktörlerin tavrında sürekli yeni değişimler olurken, özellikle ABD ve Batı’nın Esad’ı düşürme amacının  olmadığı  daha  2012  ortasında  anlaşılmışken,  bu  değişimi  görmek istememiştir. 

Suriyeli muhaliflere ciddi bir Askeri destekte bulunmayan ve Eğit Donat politikası çerçevesinde sadece hafif silahların teminine izin veren ve muhaliflere ağır silahlar verilmesine kesinlikle karşı çıkan ABD’nin Esad’ın düşmesi yerine bu savaşın sürmesini istediği görülememiştir. 

İşte tam bu dönemde 2013 başında bazı El-Kaide unsurlarını  Irak’tan  Suriye’ye  geçtiği  haberleri  medyanın  gündemine  düşmüştür. 

Nitekim El  Kaide’nin  Irak kolu  olan Irak  İslam  devleti ile  Suriye  kolu olan Nusra cephesinin 2013 Şubatında tek çatı altında birleştikleri ancak bunun uzun sürmediği ve Nisan ayında iki örgütün bağımsız olarak yollarına devam edeceği El Kaide lideri Eyman El Zevahiri tarafından açıklanmıştır. Bu gelişme ile beraber tüm dünya Esad’ı bırakıp DEAŞ’la ilgilenmeye başlamıştır. Bu dönemde 2012 Haziranında bir Türk uçağı Lazkiye yakınlarında Suriye hava sahası dışında düşürülmüş olmasına rağmen Türkiye  buna  karşı  misilleme hakkını  kullanmamıştır. Türkiye  bu dönemde,  2012 Şubatında MİT krizini, 2013 Aralığında yargı darbe girişimini, 2014 Ocağında MİT tırlarına  operasyon  girişimini, 2014  Ekiminde Kobani  olaylarını, 2015 Eylülünden 2016 Haziranına kadar devam eden hendek operasyonlarını ve nihayet 2015 Ekimi ve 2016 Şubat-Mart aylarında Ankara’daki terör saldırılarını ve 2015 Kasımındaki Rus uçağının  düşürülmesini  yaşadı.  Türkiye  bu  dönemde  AB  ile  2015’te  geri  kabul anlaşmasını  ve  2016  Martında  da  göçmen  anlaşmasını  imzalamıştır.  Özellikle göçmen anlaşması ile Türkiye üzerinden Avrupa’ya göç engellenirken, Türkiye hızla Suriyeli göçmen deposu haline gelmiştir. Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin  sayısı 2014’ten  500,000  iken  2015’de yani  bir yıl  içinde  2,4  milyona çıkmıştı. Tüm bu gelişmeler Batı ile işbirliğinin içerde ve dışarıda 
yol açtığı sorunlardı veya sorunlara doğru yaklaşmanızı engellemekteydi. Türkiye bu karanlık dönemi 2014 Ağustosunda başbakanlığa getirilen  Davutoğlu’nun  darbeden birkaç  ay  önce 2016 Mayısında bu  görevden  alınması ve  Haziran  ayında  Rusya  ile temasa  geçilmesi  ile  tersine çevirecekti. Türkiye’deki bu değişiminin önü darbe girişimiyle kesilmek istenmiştir. 2016 sonrası: 

< İdealist Realizm ve Gücün Akıllı Kullanımı   2016  Aralığında  başlayan  Astana  süreci  ile  Türkiye,  Rusya  ve  İran’la  bölgesel sorunların  çözümü  konusunda  çok  yönlü  bölgesel  diplomasiyi  hayata  geçirmiştir. Ancak  Suriye’de  dengeler  oldukça  değişmişti.  2014  Ağustosuna  kadar  Suriye rejimine  dolaylı destek  veren  Rusya bu  tarihten  itibaren  elde ettiği  askeri  üslerle Suriye’de  Türkiye’nin  olası  askeri  hareketini  önleyebilecek  bir  konumda bulunuyordu. Bu  arada  Suriye’de İran’ın askeri varlığı daha görünür hale gelirken, Hizbullah da Esad yönetimi lehine Suriye’deki savaşa doğrudan dâhil olmuştu. Ayrıca Suriye’de Daeş’le  mücadele daha öncelikli görünmektey di. Dolayısıyla Suriye’deki durum 2014  öncesine göre  çok  daha  karmaşık bir  hale gelmiş,  Batı  ise kesinlikle soruna  Türkiye  ile aynı  perspektiften bakmıyor;  hatta  yoğun  şekilde  Türkiye’nin DAEŞ’e  yardım  ettiği  propagandasını  yaymaktaydı.  >

Türkiye’nin Batı  ve ABD  ile ilişkilerini  yeniden  gözden  geçirmesi  ve İran  ve  Rusya  ile yeni bir yol arayışına girmesi gerekmekteydi ve yapılan da buydu. 

Bir anlamda Türkiye yeniden çok yönlü ve  çok  taraflı  dış  politikaya  geri  dönerken  bu  yeni  politika  içerde  tüm  kesimler tarafından olumlu karşılanmaktaydı.

   Bu  dönemde iki  tane  fotoğrafa  birlikte odaklanmak  gerekir.  Silahlanmaya  ağırlık veren, Rusya’dan füze savunma sistemi satın alan, Doğu Akdeniz’de askeri varlığını daha  görünür hale  getiren, sondaj  faaliyetlerini  sürdürürken  Güney Kıbrıs’ın  bazı ülkelerle  beraber  yürüttüğü  enerji  politikasının  önünü  kesmeye  çalışan,  Katar  ve Somali’de  askeri  üsler  kuran  ayrıca  hem  yurt  içinde  hem de  sınırlarımız  dışında özellikle  Irak  ve  Suriye’de  terör  unsurlarına  karşı  askeri  operasyonlar  yürüten Türkiye’nin güvenlik merkezli realist bir politika izlediği söylenebilir ve bu anlamda Türkiye’nin soft powerdan ziyade hard powera öncelik verdiği ileri sürülebilir.  

Ancak Türkiye bir taraftan bunu yaparken diğer taraftan, 3,6 milyonu Suriyeli olmak üzere yaklaşık 5 milyon mülteciye ev sahipliği yapmasıyla ve  sınırlarının dışında yaptığı 8 milyar dolarlık insani yardımlarla, kendisinden yirmi kat daha büyük bir ekonomiye  sahip  olan ve  6,5  milyar dolar insani  yardım yapan  ABD’yi de  geride bırakarak bu alanda dünyada en fazla insani yardım yapan ülke konumuna yükselmiş ve  insani  diplomasiden  vaz  geçmediğini  ve  soft  powera  ilişkin  duruşunda  bir değişiklik  olmadığını  göstermiştir.  Türkiye aynı  zamanda Filistin  politikasında  bir değişiklik  yapmamış  ve  2017  ve  2018’de  özellikle  ABD’nin  Kudüs’ü  İsrail’in başkenti  olarak  tanıması  ve  Gazze’de  
yürüttüğü  katliamlara  karşı  İslam  İşbirliği Teşkilatı  dönem  başkanı  olarak  iki  defa  olağanüstü  toplantı  düzenlemiş  ve  bu gelişmelere en sert tepki veren ülke olmuştur. Aynı şekilde 2017’de Myanmar’da ve 2019’da Keşmir’deki  gelişmelere  en net  tepkiyi veren ülke  yine  Türkiye olmuştur. Özellikle  Myanmar’da  2017  Ağustos  ve  Eylül  aylarında  katliama  uğrayan  ve Bangladeş’e sığınan Arakan Müslümanlarının bu ülke tarafından kabul edilmesinde Türkiye’nin çok önemli rolü olmuştur.  

Bunların yanında Türkiye kurumsal ve diplomatik unsurları olabildiğince kullanmaya çalışmış  ve  tek  yanlı  politikalardan  çok  yönlü  diplomasiye  ağırlık  vermiştir.  Bu bağlamda Türkiye ve Rusya’nın öncülüğünde İran’ın sürece dâhil edilmesiyle üçlü hale gelen yeni süreci başlatmıştır. 2016 Aralığında başlayan Astana Süreci, Suriye sorununa taraf olan diğer aktörlerin de doğrudan veya dolaylı katılımıyla çok taraflı müzakerelerde ele alınmış ve sonuç vermeyen Cenevre görüşmelerine göre daha etkili hale gelmiştir.  Bu yeni politikanın  sonucunda 2016 ve 2018’de Türkiye Fırat  Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtını 
düzenleyerek güney sınırının bir terör koridoru olmasını bir ölçüde engellemiştir. 

Yine bu politikanın bir sonucu olarak 2018 Eylülünde sağlanan İdlib Mutabakatı ile büyük  bir  insani felaketin  yaşanması engellenirken, Türkiye’ye  yeni bir göç dalgasının söz konusu olmasının da önüne geçilmiştir. 

Türkiye ile Rusya ve İran’ın liderlik ettiği Astana süreci 2017 Ocağında İlki 
1. Yapılan konferanslarla devam etmiş 
2. Astana Konferansı 2017 Şubatında, 
3. Astana Konferansı 2017 Martında, 
4. Astana  Konferansı  2017  Mayısında, 
5.  Astana Konferansı  2017  Temmuzunda,  
6. Astana Konferansı 2017 Eylülünde, 
7. Astana Konferansı 2017 Ekiminde, 
8. Astana Konferansı 2017 Aralığında, 
9. Astana Konferansı 2018 Mayısında, 
10. Astana (Soçi) Konferansı 2018 Temmuzunda, 
11. Astana Konferansı 2018 Kasımında, 
12. Astana konferansı  ise  2019  Nisanında  gerçekleştirilmiştir.  

    Bunlardan  2017  Mayısında gerçekleştirilen dördüncüsü Astana Konferansında İdlib’in de aralarında bulunduğu dört bölge gerginliği 
azaltma bölgeleri olarak belirlenmişti. Diğer taraftan Türkiye, Rusya  ve  İran  arasında liderler  bazında gerçekleştirilen  üçlü zirvelerin  ise ilki  22 Kasım  2017’de  Soçi’de,  ikincisi  4  Nisan  2018’de  Ankara’da,  üçüncüsü  7  Eylül 2018’de  Tahran’da,  dördüncüsü  14  Şubat  2019’da  Soçi’de  ve  beşincisi 6 Eylül 2019’da Ankara’da gerçekleştirilmiştir. Tahran zirvesinden 10 gün sonra Soçi’de bir araya  gelen  Türkiye  ve  Rusya  İdlib’te  çatışmasızlık  bölgeleri  oluşturulması konusunda mutabık kalmışlardı. Türkiye 2016 sonrası izlemiş olduğu politika genel özellikleri itibariyle, gücün akıllı kullanımı anlamına gelen smart power merkezli bir dış politika izlediği  ileri  sürülebilir  ve bu yönüyle teorik bağlamda  idealist  realizm olarak kavramlaştırılabilir. Sonuç Sonuç olarak Türkiye’nin 2003 sonrası dış politikasının kendi içinde farklı özellikler taşıyan  farklı  evrelerden  oluştuğunu  bazı  dönemlerde  yumuşak  gücün  daha  öne çıktığını  bazı  dönemlerde  ise  sert  gücün  daha  ağırlıklı  olduğunu  ifade  etmek mümkündür.  Bununla  beraber  son  zamanlarda  özellikle  2016  darbe  girişimi sonrasında Türkiye’nin dış politikasının gücün akıllı kullanımı ya da  (akıllı güç) ya da  smart  power  merkezli  bir  dış  politika  izlendiğini  söylemek  daha  doğru  bir tanımlama olabilir. Bu dönemin bir başka özelliği çok yönlü diplomasiye ağırlık veren değişen dengelere göre hızlı intibak sağlayan ve 
uluslararası kurumsal işbirliğini göz ardı etmeyen, müttefiklerle işbirliği bağlamında  taahhütlerine  bağlılığı sürdüren bir dış politika  anlayışına  sahip olmasıdır.  Bu dönem  teorik  bağlamda idealist  realizm olarak tanımlanabilir. Çünkü, sadece güvenlikçi bir  yaklaşımın benimsendiği (Bush ve Trump  dönemi  ABD dış  politikası) ya  da sadece  idealist liberal  unsurların öne çıktığı, güvenliğin  ve askeri  unsurların göz  ardı  edildiği (Obama dönemi  ABD dış politikası) bir dış politikadan ziyade her iki unsurun da içinde yer aldığı pragmanik bir dış politikaya odaklanıldığı görülmektedir.

Academia Sayfası;

https://uludag.academia.edu/tayyarar%C4%B1


" Soğuk Savaş Sonrası Türk Dış Politikası: Türkiye Orta Doğu İlişkileri: 1990-2000", Türk Dış Politikası: 1918-2008, 
Der. Haydar Çakmak, Ankara: Barış-Platin Yayınevi, 2008.

http://www.tayyarari.com/eser.html

***

8 Şubat 2020 Cumartesi

Türk Dış Politikası, Türkiye Toplumunun İki Asırlık Bunalımı

Türk Dış Politikası, Türkiye Toplumunun İki Asırlık Bunalımı 



21. Yüzyılda Türkiye’nin Dış Politika Tercihlerinin Kökenleri 


Tolga ÖZTÜRK 

Özet 

Bu çalışma Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden günümüz Türkiye’sine kadar olan Batılılaşma sürecini incelemektedir. Bu çerçevede, Türkiye’de yaşanan jakoben hareketler ele alınmıştır. Soğuk Savaş döneminin sona ermesinden sonra Dünya siyasetinde önemli değişiklikler yaşanmıştır. Türkiye de bu değişimlerden etkilenmiştir. Bu bağlamda, Türkiye’de bu değişimin nasıl yaşandığı incelenmiştir. 21. yüzyılda hala devam etmekte olan 
Türkiye’deki toplumsal bunalım kendisini dış politika tercihlerinde de göstermektedir. Türkiye’nin dış politika tercihleri, batılılaşma sürecinde yaşadığı toplumsal bunalımlar çerçevesinde değerlendirilmiştir. 


Giriş 

Türkiye toplumunun iki asrı aşan siyasal bölünmüşlüğünün kaynağında yatan nedenler derin bir tarihi arka plana dayanmaktadır. Bu tarihi arka plandan kaynaklanan toplumsal bölünmüşlük ülkenin siyasal tercihlerine ve buna bağlı olarak dış politikasındaki tercihlerine ciddi biçimde yansımıştır. 

Bir Balkan İmparatorluğu olan Osmanlılar, bilhassa Sultan 2. Mehmed döneminde, İstanbul fethinden sonra -Sultan 1. Selim döneminde İslam topraklarının tek çatı altında toplandığı dönem haricinde- sürekli Batı toplumu ile ilişki içerisinde olmuştur. Batı. ile ilişkilerin büyük çoğunluğunu savaşlar oluşturuyor olsa da bu Türkiye toplumu ile Batılılar arasında sürekli bir bilgi alışverişi ve karşılıklı etkileşimi doğurmuştur. 

. Çalışmada Batı kelimesi ile 15.yüzyıldan günümüze dek Batı ve Orta Avrupalı devletler kastedilmektedir. 

Osmanlı İmparatorluğu gibi Doğu’nun büyük, çok kültürlü ve merkezi 
imparatorlukları Orta Çağ’dan 20.yüzyılın başlarına kadar varlıklarını sürdürebilmişlerdir. 

Fakat söz konusu Eski Dünya’nın merkezi imparatorluklarının yerini, reformlarını başarıyla uygulayan ve sanayi devrimini gerçekleştiren Batılı ulus devletler almıştır. Batının yükselişiyle birlikte tüm dünyaya hâkim olmaya başlamasıyla merkezi imparatorluklar ve toplumlar hızlı bir şekilde Batının etkisi altına girmeye başlamıştır. Sanayi devrimi ile birlikte gelen siyasal yapılanmalar tüm dünyanın siyasal konjonktürünü kökünden değiştirmiştir. 

Batı ile komşu olan Osmanlılarda ise değişim diğer İslam toplumlarına oranla daha farklı bir çerçevede ilerlemiştir. Daha önce Batı tarafından örnek alınan Osmanlı, sonraki çağlarda Batıyı örnek alır hale gelmiştir. Bu değişim hem devlet nezdinde, hem de toplumsal düzeyde travmalara yol açmıştır. Osmanlı Türkiye’sinden günümüze dek Batıyı takip etme ve anlamlandırma çabaları toplumsal sarsıntılara yol açarken, siyasi alanlarda da doğal olarak bunalımlara neden olmuştur. 

Türkiye toplumunun, sanayi devrimini gerçekleştiremeyip seyretmekle yetinen 
Merkezi İmparatorluğunu ağır ağır kaybetmesinden kaynaklanan bunalımı, günümüzde hala atlatılamamış tır. Türkiye toplumunun iki asırlık bu bunalımı, toplumun bir kesiminin Batılılaşma adına kendi içine yabancılaşmasını doğurmuş, diğer bir kesimin ise tepkisellikten kurtulamayarak modernleşmenin önünde engel görülmesine neden olmuştur. Bu ikilem, ülkenin iç siyasetinde şiddetli bir seyir halini alırken doğal bir biçimde dış politika tercihlerinde de kendisini göstermiştir. 

Orta Çağ’dan Günümüze Batı, Batılılaşma ve Türkiye Toplumunun Bunalımı 

Batı Avrupa’nın kültürel dünyasının temel taşı olan Hıristiyanlık, kıtanın dünya 
üzerindeki rolünü de ağırlıklı olarak belirlemiştir. Roma merkezli Katolik mezhebinin felsefesi temelde mistisizmin önemli yer tuttuğu ve dünya işleriyle temelde fazla ilgili olmayan bir boyutta olmuştur. Bu felsefe tek merkezde yönetmeye çalıştığı kıta Avrupa’sının içerisinde barındırdığı potansiyeli dışarıya da yansıtmaya engel teşkil etmiştir. Söz konusu bu kültürel yapı bünyesinde feodal bir yapıyı da barındırmıştır. Günümüzün aksine, özellikle orta çağ süresince, Batı dünyasına derin bir devletsizlik geleneği hâkim olmuştur. Söz konusu feodal yapı ve dinin merkezde konumlandırıldığı bir dünyada Avrupalılar, reformlarla içerisinde bulundukları yoksulluk kısır döngüsünü kırmayı başarmışlardır.   
Bu kısır döngüyü kırmaya başladıkları temel nokta ise bu dünya işlerinden el çektirmeye dayalı Katolik mezhebine bir başkaldırı olan Protestan mezhebinin ortaya çıkmasıyla olmuştur. 
Alman prensliklerinde ortaya çıkan Lutheryanizm 193 ve Fransa’da ortaya çıkan Kalvinizm gibi toplumun iktisadi hayatını temelden etkileyecek kültürel devrimler gerçekleştirilmiştir. 

Gerçekleştirilen zihinsel dönüşümle birlikte devlet yapısı Roma kilisesinden uzaklaşıldıkça devlet yapısını kuvvetlendirmiştir. Tanrının krallıkları artık yerini yeryüzü krallıklarına bırakmaya başlamış, feodalite ve feodal toplum yerini tüccar sınıfına terk etmeye başlamıştır. 

Birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olan bu siyasal ekonomik ve toplumsal dönüşümler, Batı Avrupa’yı kaçınılmaz biçimde küçük fakat merkezi kuvvetli ve rekabete açık devletlerle dolu bir coğrafyaya evirmiştir. Doğunun devlet geleneği olan merkezi imparatorluklarının aksine daha az renkli ve küçük olan bu siyasal yapılanmalar dünyanın kaderini sonraki yüzyıllar boyunca şekillendirmişlerdir.194 

Rekabete dayalı bir düzenin içerisine giren Avrupalı devletler öncelikle birbirleri ile şiddetli bir mücadele içerisine girmişlerdir. Bu mücadelelerde uzun yıllar süren savaşların sonunda günümüzde dahi uluslararası sistemin temel taşı olarak kabul gören Vestfalya antlaşması ile önemli bir noktaya varılmıştır. Söz konusu antlaşma ile ulus devletlerin temeli atılmış ve kıtanın içerisinde gerçekleşen rekabet daha ziyade dışarıya doğru olmuştur. 

Avrupalı devletler feodalitenin ardından oluşturdukları tüccar sınıfla birlikte yeni bir sermaye sınıfı oluşmuş, bunun ardından devlet düzenli ordular da kurmuştur. Bu modern, düzenli ordularla başta Amerika kıtası olmak üzere yeni sömürgelerle kıtaya yoğun bir zenginlik aktarmaya başlamıştır.195 

Batının zihinsel devrimi ve ardından gelen ekonomik ve siyasal devrimleriyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu önce uzun bir Batıyı izleme ve duraklama dönemine girmiştir. Esasında Osmanlı İmparatorluğunun Batıya ayak uyduramama dönemi olarak da adlandırılabilecek bu dönem, 19.yüzyılın başlarına dek sahip olunan zenginliğin ve değer birikimlerinin eridiği dönem olarak da adlandırılabilir. 

Tanzimat Fermanı’nın 1839 yılında yürürlüğe girmesinin işlev açısından Osmanlı 
Türkiye’sine kazandırdığı en önemli şeyin reforma isteklilik, ilerlemeci bir iradenin yalnızca bir beyanı olarak görülebilir. Zira Tanzimat Fermanı’nda gerçekleştirilmesi planlanan reformlar genel itibariyle yüzeysel kalmış, Batının üst yönetim yapısını taklit etmekten öteye geçememiştir. Osmanlı Devletinin tüm vatandaşlarının açık bir şekilde yargılanacağının beyan edilmesi ile Batı tarzı hukuk devleti yaratılmak istenmiştir. Erkeklere 4 yıl askerlik hizmetinin zorunlu hale getirilmesi ile modern orduyu kuran Batı yine taklit edilmek istenmiştir. Bunların yanında herkesin mal güvenliğinin güvence altına alınmasıyla birlikte 
özel mülkiyet de güvence altına alınmak istenmiştir. Bu madde ile Protestan ahlakın hâkim olduğu dünyanın ve onun yarattığı ekonomik sistemin, artık doğunun merkezi imparatorluklarında doğru olarak kabul görmeye başlaması olarak değerlendirilebilir.196 

Tanzimat Fermanı ile kabul edilen değerler dizisi, Osmanlı İmparatorluğunun zorunlu olarak terk etmek zorunda kaldığı kendi felsefesini ve bariz biçimde Batıya karşı zayıfladığını bize göstermektedir. Bu güçten düşme durumunun daha kalıcı ve toplumsal travmalara yol açan sonucu ise Tanzimat sınıfı ile birlikte oluşan bürokrat sınıf olmuştur. Batılılaşmak adına Osmanlı Türkiye’si yaptığı temelsiz taklidin cezasını sonraki yüzyıllarda ağır biçimde ödemiştir. Osmanlı İmparatorluğunun temel paradoksu feodal sınıftan, tüccar sınıfını 
yaratamaması ve yeni bir sermaye sınıfı ve zenginlik oluşturamamasından 
kaynaklanmaktadır. Söz konusu sınıfsal bir temelden yoksun olan İmparatorluk, Batının üst yapısını taklit ettiğinde ortaya çıkan tablo halk tabanından kopuk bir üst-bürokratik kesim olmuştur. Bu paradoks sürekli padişah ve bürokratik sınıfın Batılılaşma adına Avrupa’yı taklit etme girişimleri ve sonucunda gelen başarısızlıklarla süregelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu giderek kötüleşen ekonomik durumuyla hegemonya paradoksuna da düşmüş, feodal sınıf üzerinde devam etmeye çalışıldıkça sürekli toprak kazanmak zorunda kalmış, fakat karşısında Orta Çağ Avrupa’sını bulamayınca da küçülmeye mahkûm kalmıştır.197 

Osmanlı İmparatorluğu sanayi devrimini de gerçekleştirememiştir. Bu bağlamda sanayi devrimini gerçekleştiren Avrupa devletleri için 
sahip olduğu geniş topraklar, ciddi bir hammadde kaynağı anlamına gelmiştir. 

Osmanlı Türkiye’sindeki toplumsal travmanın kaynağı Tanzimat Fermanı’na dayansa da kendisini özellikle 2. Abdülhamit zamanında ciddi manada hissettirmeye başlamıştır. Ulus devlet kavramının giderek dünyanın tek seçeneği haline gelmesi, buna bağlı olarak milliyetçi akımların artması ve kendisine sürekli artan siyasi saha bulması ve bu siyasal akımların bürokratik sınıf eliyle hayata geçmesi ayrıca devlet nezdinde de paradoksa neden olmuştur. 

İmparatorlukların yapısı gereği çok uluslu olmaları milliyetçi akımlara karşı onları dirençsiz kılarken, Osmanlı İmparatorluğu bizzat kendi yarattığı bürokratik sınıfı ile kendi kendini ölüme doğru sürüklemiştir. 1908 yılındaki ikinci meşrutiyet, 1913 Bab-ı Ali baskınları adeta sonun başlangıcının habercileri olmuşlardır. İmparatorluğun bu intiharı çok uluslu yapısının düşmanı olan milliyetçi akımları bizzat kendi okullarında yetiştirdiği, Jöntürkler, İttihad ve Terakki gibi jakoben. akımlarla olmuştur.198 

. Jakobenlik veya Jakobenizm kendi ideolojisini ve görüşlerini genellikle mensubu bulunduğu halk tabanından daha kıymetli gören tepeden inmeci akıma verilen addır. Keskin devrimci olarak da kullanılır. 

Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi kendini tüketmeye başlaması esasen tarih açısından izahı kolay bir hadise olarak görülebilir. Ulus devlet modeline sahip Avrupalıların dünyaya egemen olması 20. yüzyılın başlarına dek can çekişerek de olsa yaşamaya devam eden imparatorlukların sonunu getirmiştir. 

Bu bağlamda Osmanlı İmparatorluğunun içerisindeki ulus devlet modeline yakın duran ve din temelli bir imparatorluktan ırk temelli bir cumhuriyet öngören siyasi kadrolar, küresel konjonktürün karşı konulmaz etkisiyle yönetimde söz sahibi olmuşlardır. 

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından tasfiye olan Osmanlı İmparatorluğu yerini Türkiye Cumhuriyetine bırakmıştır. Türkiye kurulduğu yıllar itibariyle tek partili bir sistemle birlikte, yıkılan imparatorluğunun ardından tüm siyasal ve sosyal hayatı, Atatürk devrimleriyle birlikte Batılı normlara ulaştırmaya çalışmıştır. Dönemin dünya gücü olan Batılı devletlere karşı mağlup olup, imparatorluk topraklarının çoğunu onlara teslim ederken, söz konusu mağlubiyetinin tüm faturasını da kendi sistemine ve değerlerine keserek, Batılıları taklit etme 
yoluna gitmiştir. İttihat ve Terakki döneminden başlayan bu zihniyet, daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası ile birlikte cumhuriyet döneminde de aynı çizgiden ayrılmamıştır. Halk tabanından gelen bir hareket olmamasından kaynaklı, değişim genellikle tepeden inmeci bir şekilde devam etmiştir. Jakoben zihniyet cumhuriyetin kurucu unsuru olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 yılında yoktan var olmasının söz konusu olmadığı aşikârdır. Tüm bürokrat kadrolar, devletteki diğer yönetim kademeleri, Tanzimat Fermanında oluşmaya başlayan halktan kopuk bürokrat zihniyetinin bir devamı niteliğinde olmuştur. 

Bu gerçeklik kendisini Türk dış politikasında da 20. yüzyıl boyunca göstermiştir. 

Türk Dış Politikası: Değişen Uluslararası Sistem ve Farklı Yaklaşımlar 
Türkiye Cumhuriyeti 20.yüzyıl boyunca edilgen bir dış politika tercih etmek zorunda kalmıştır. Bu edilgen dış politikanın en temel nedenlerinden ilki Türkiye’nin imkân ve kabiliyetlerinin çok sınırlı olmasından kaynaklanmaktadır. Dünya savaşından yenik çıkan ve yeni bir cumhuriyet inşası ile uğraşan ülke ilk yıllarda her daim “izleyen” ve “itaat eden” olmuş, belirleyici olmaktan ziyade örnek aldığı Batılı devletlerin çizgisinde kalan bir politika belirlemiştir. 

Atatürk döneminde daha çok toplumsal dönüşüm için gerekli olan devrimlerle 
uğraşılmıştır. Bu devrimler daha ziyade iç meseleler hakkında olmuştur. Türkiye dış politika konusunda tercihlerinin ne yönde olacağı sorunsalı ise uluslararası sistemin çalkantılı bir döneme doğru sürüklendiği İkinci Dünya Savaşı sırasında kendisini daha fazla göstermiştir. Türkiye söz konusu dönemde iki farklı Batılı gücün birbirleriyle savaşmasından dolayı, imkânlarının da farkında olduğundan, tarafsız kalıp savaşa girmemek için yoğun çaba sarf etmiştir.199 İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ise uluslararası sistem şekillenmiş ve 90’lı yıllara kadar sürecek olan Soğuk Savaş dönemi başlamıştır. 

Türkiye 1946 yılından sonra çok partili hayata geçmiştir. Çok partili hayat, İttihat ve Terakki ekolünden farklı olarak, demokrat ve halk tabanına yakın bir çizgide seyreden siyasi bir oluşum olarak, aslında yine CHP’nin içerisinden çıkmıştır. Soğuk Savaş esnasında dünya siyaseti aslında çok fazla seçme şansı bırakmadığı için devletler ya ABD ya da SSCB tarafında iki blok halinde konuşlanmışlardır. Bu bloklaşma Türkiye gibi çevre devletlerden çok, ABD ve SSCB’nin istediği bir sonuç olmuştur. Zira bu iki süper güç nüfuzlarını bu yolla 
ve oluşturdukları korkuyla kolayca arttırabilmişlerdir. Türkiye ise ABD’nin ve Batı’nın siyasi nüfuz alanındaki yerini almıştır. Dünyadaki uluslararası sistem ve Türkiye’deki siyasi hayat aslında çıkışı olmayan bir kısır döngüyü Türk toplumuna dayatmıştır. Bu kısır döngü iç politikada Türk toplumunun tercihleri her ne olursa olsun Batı’nın periferisi olmaktan öte gidemeyeceği gerçeği olmuştur. Türk toplumu bu dönemde iç çatışmalarla ve ardından gelen  darbelerle Soğuk Savaş dönemimi geçirmiştir.200 

Soğuk Savaş döneminde ülkede belirleyici rol oynayan vesayet, yasama, yürütme ve yargı güçlerini her daim kontrol altında tutmuştur. Türk siyasal hayatı sağ görüşten ya da sol görüşten olması fark etmeksizin kendisine tahsis edilen alanın dışına çıkamamıştır. Eğer bu alanın dışına çıkmaya çalışan olursa, askeri darbe ile uzaklaştırılmış, ya siyasal hayattan yargı yoluyla dışlanmış, ya da üst mercilere gerek bırakılmaksızın vesayetin elinde bulunan medya 
organlarıyla itibarsızlaştırılarak sahanın dışına itilmiştir. Türkiye toplumu aslında kendisine zorunlu olarak sunulan seçenekler arasında Batı bloğunun ön karakolu konumunda ve neoliberal ekonomi politikaların altında ezilerek büyük bir bunalıma sürüklenmiştir.201 

Türkiye 21.yüzyılla birlikte dünyada değişen uluslararası sistemin kendine tanıdığı seçenekleri değerlendirme adına farklı dış politika tercihlerine yönelmeye başlamıştır. Söz konusu değişimlerin arka planında ise toplumdaki büyük kırılma ve bir asır boyunca Türk toplumu ve devletini Batının iki asırlık vesayetinden kurtulmaya başlayan uluslararası sistem yatmaktadır. Tüm hatalarına rağmen Türkiye artık Batının kendisine çizdiği çerçevenin dışına çıkmaya başlamış ve ona göre bir dış politika belirlemiştir. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte uluslararası sistem artık çok kutuplu bir düzene doğru evrildiğinden, Türkiye daha fazla tercih imkânı bulmuştur. 

Türkiye bu dönemde daha fazla İslam coğrafyasıyla ilişkilerini geliştirmeye çalışmıştır ve hala bu politikalara devam etmektedir. Aslına bakıldığında tarihi ve kültürel bağlarının çok derin olduğu Osmanlı coğrafyasına tekrar, ilişkileri kuvvetlendirmek ve bu coğrafyada daha etkin olmak adına bir dış politika yürütmeye başlamıştır.202 Türkiye’nin bu politikayı tercih etmesi beraberinde bir takım sorunlar getirmiştir. Türkiye’nin ekonomik ve beşeri kabiliyet  yoksunluğu,  teknolojik yetersizliği gibi sorunlar yaşanmaktadır. Bunun yanında Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemin netleşmemesinden kaynaklı çalkantılı dönemin yaşanması ciddi sıkıntılarla karşılaşılmasına gebedir. Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada, başka değişle Osmanlı İmparatorluğunun Türkiye dışındaki topraklarında günümüzde ciddi bir istikrarsızlık söz konusudur. 

Bu istikrarsızlık Türkiye’nin başta bölgesine yönelik dışa açılım politikasının 
zor bir seçim olduğu anlamına gelmektedir.203 

Türkiye Cumhuriyeti yaşadığı asırlık bunalımın ardından tarihi ve kültürel bağlarının bulunduğu topraklarda tekrar etkin olma fırsatını yakalamıştır. 
Bu fırsat Sykes-Picot. antlaşmasına razı olmayan halk tabanının da desteğiyle gerçekleşen bir fırsattır. Türkiye iç politikasında yaşadığı değişimlerin neticesinde dış politikasında da değişimler yaşamıştır. 

Tarihi geri sarmak mümkün olmadığı gibi Türkiye 21.yüzyılda Soğuk Savaş’taki 
konumundan çok daha farklı bir yerde olacağını yaşadığı toplumsal sancılardan da anlaşılmaktadır. 

. Sykes-Picot Antlaşması 16 Mayıs 1916’da Fransa ve İngiltere arasında imzalanmıştır. Antlaşma genel olarak Ortadoğu bölgesindeki Osmanlı topraklarının paylaşılmasına ve sınırların yeniden çizilmesine yöneliktir. 
Daha fazla bilgi için: Sykes-Picot Agreement, 

http://wwi.lib.byu.edu/index.php/Sykes-Picot_Agreement (Erişim Tarihi 10 Eylül 2014) 

Sonuç Yerine 

Türkiye’nin coğrafyası, tarihinde yaşadığı kırılmaların ve yaşadığı toplumsal 
travmaların kaynağını oluşturmaktadır. Batı ile Doğu’nun dünyasının farklılıkları aslında çok keskin olmuştur. Bilhassa Roma İmparatorluğundan sonra Batının devletsizlik geleneği ve çok kültürlülüğe kapalı olması, sonunda ulus devlete dayanan siyasal dünyasını oluşturmasına kadar gitmiştir. Bu dünyanın toplumsal hayatta yarattığı en önemli hastalıklardan birisi de ırkçılık olmuştur. Doğu dünyası ise Batı’nın aksine çok kültürlülüğe her daim açık olmuş, siyasi hayatta da büyük ve çok kültürlü merkezi imparatorluklarla dolu bir tarihe sahip 
olmuştur. Türkiye, coğrafi konumu gereği Doğu’nun Batı’ya en yakın olduğu bölgede bulunmasından dolayı, Batı ile her daim daha fazla alış veriş içerisinde olmuştur. Sahip olduğu Doğulu kültürü, bilhassa yönetimde bulunan reformcu bürokratik kadro, Batının kültürüyle değiştirmeye çalışmış fakat başarılı olamamıştır. Bu başarısızlık Türkiye tarihinde yüz yıldan uzun süren bir yarı-sömürge parantezi açmıştır. Söz konusu dönem Türk toplumunda imtiyazlı bir azınlığın da oluşmasına yol açmıştır. Hâlihazırda bu imtiyazlı kesim ile resmi ideolojinin devşiremediği geri kalan halkın siyasi tercihleri de farklı olmaktadır. 
İmtiyazlı kesim elinde bulundurdukları ayrıcalıkları kaybetmeye başlamış, diğer kesim ise iktidarda 21. yüzyılda ilk kez söz sahibi olmaya başlamıştır. Bu minvalde Türk dış politikası da izolasyonist olmayan, coğrafyasındaki gelişmelere kayıtsız kalmayan bir yola girmeye başlamıştır. 

Bir asırdan uzun süren aradan sonra Türkiye, uluslararası konjonktürün de yardımıyla, hinterlandında daha aktif bir siyaset izleyeme başlamıştır. Bu aktif siyasetin zorlukları Türkiye’nin uzun süren aradan sonra dışa açılımın verdiği tecrübesizlikler, dünyada olan belirsizlikler, imkânların isteklere cevap verememesi gibi kısıtlarla mücadele etmek zorundadır. Bunun yanında Türkiye’nin iç politikada yaşanan toplumsal bölünmüşlüğün sıkıntılarıyla da baş edip, ortak bir zeminde toplumun birbirine daha fazla yakınlaşması için yüksek çaba sarf etmesi kaçınılmaz olarak değerlendirilebilir. 

Kaynakça 

Kitap ve Makaleler 

Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik Türkiye’nin Uluslararası Konumu, İstanbul, Küre Yayınları, 2011 

Bruce Cronin, “The Paradox of Hegemony: America’s Ambiguous Relationship with the United Nations”, European Journal of International 
Relations, cilt 7, no 1, 2001 

François Georgeon, Osmanlı-Türk Modernleşmesi 1900-1930, çev.Ali Berktay, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2013 

İlhan Tekeli ve Selim İlkin, Dış Siyaseti ve Askeri Stratejileriyle İkinci Dünya Savaşı Türkiyesi, İstanbul, İletişim Yayınları, 2013 

Joseph Francis Kelly, The Ecumenical Councils of the Catholic Church: A History, St. Joseph, Liturgical Yayınları, 2009 

Oral Sander, Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e,Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2007 

Turgay Merih, Soğuk Savaş ve Türkiye (1930-1960), İstanbul, Ebabil Yayıncılık, 2006 

William Cleveland ve Martin Bunton, A History of the Modern Middle East, Boulder, Westview Yayınları, 2009 


Raporlar 

Osman Bahadır Dinçer ve Mustafa Kutay, Türkiye’nin Ortadoğu’daki Güç Kapasitesi-Mümkünün Sınırları Ampirik Bir İnceleme, Usak Raporu, No 12-03, 2012 

İnternetten Alınan Kaynaklar 

Sykes-Picot Agreement, http://wwi.lib.byu.edu/index.php/Sykes-Picot_Agreement  (Erişim Tarihi 10 Eylül 2014) 


BU BÖLÜM DİPNOTLARI;

193 Joseph Francis Kelly, The Ecumenical Councils of the Catholic Church: A History, St. Joseph, Liturgical Yayınları, 2009, s. 60-65. 
194 Oral Sander, Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e,Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2007, s.72-75. 
195 A.g.e., s.98. 
196 William Cleveland ve Martin Bunton, A History of the Modern Middle East, Boulder, Westview Yayınları, 2009, s.80-84. 
197 Bruce Cronin, “The Paradox of Hegemony: America’s Ambiguous Relationship with the United Nations”, European Journal of 
      International Relations, cilt 7, no 1, 2001, s.103-104. 
198 François Georgeon, Osmanlı-Türk Modernleşmesi 1900-1930, çev.Ali Berktay, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2013, s.161. 

199 İlhan Tekeli ve Selim İlkin, Dış Siyaseti ve Askeri Stratejileriyle İkinci Dünya Savaşı Türkiyesi, İstanbul, İletişim Yayınları, 2013, s.22-40. 
200 Turgay Merih, Soğuk Savaş ve Türkiye (1930-1960), İstanbul, Ebabil Yayıncılık, 2006, s.92-95. 
201 A.g.e. s.245-251. 
202 Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik Türkiye’nin Uluslararası Konumu, İstanbul, Küre Yayınları, 2011, s.62-70. 
203 Osman Bahadır Dinçer ve Mustafa Kutay, Türkiye’nin Ortadoğu’daki Güç Kapasitesi-Mümkünün Sınırları Ampirik Bir İnceleme, 
Usak Raporu, No 12-03, 2012, s.38-39. 

***