8 Kasım 2020 Pazar

28 ŞUBAT 1997 ASKERİ DARBESİ VE TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNE ETKİLERİ., BÖLÜM 13

28 ŞUBAT 1997 ASKERİ DARBESİ VE TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNE ETKİLERİ., BÖLÜM 13


Cumhuriyet Tarihi, Demokrasi, Darbe, Post Modern Darbe, Eğitim, 28 Şubat 1997 Askeri Darbesi,İsmail GÜLMEZ, Yrd. Doç. Dr. Yavuz ÖZDEMİR,
Aczimendi, Fadime Şahin, Fadıl Akgündüz , Hüsamettin Cindoruk, Mesut Yılmaz, 


3.2. 28 Şubat Süreci ve Refah-Yol Hükümeti Döneminde ki Gelişmeler 

28 Şubat süreci, 28 Şubat 1997 tarihinde gerçekleştirilen MGK’da alınan 
kararların uygulama sürecine konulmasıyla başlayan dönemi ifade etmekle beraber, söz konusu sürecin öncesine DYP ve RP arasında 8 Temmuz 1996 yılında kurulan koalisyon hükümetiyle beraber adım adım yaklaşılan bir süreç olarak düşünülebilir. 
Refah-Yol koalisyon hükümetinin kuruluşunu takip eden zaman diliminde hükümetin, özellikle RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın bir takım tercihleri, 28 Şubat sürecinin başlamasının nedenleri olarak ortaya konmaktadır (Dilaveroğlu, 2011, s.78). 

Adını 28 Şubat 1997 tarihinde yapılan MGK toplantısından alan ve Cumhuriyet 
tarihine “post-modern” darbe diye geçen bu süreç (Erdoğan, 1999, s.5) Türkiye’nin yakın tarihindeki önemli dönemlerden biri olarak değerlendirilmekte dir. Sistematik olarak 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 tarihlerinde yapılan ve klasik darbeler olarak bilinen “askeri müdahaleler” olarak da nitelenen olayların amaç olarak bir benzeri, nitelik olarak ise ötesi olarak değerlendirilmekte dir. Bu nedenle hem 28 Şubat’ı destekleyen hem de süreci eleştirenler bu dönemle ilgili olarak “post-modern” tanımını kullanmakta bir engel görmemektedirler. Neden bu tanımın kullanıldığıysa, medyanın bu dönemde almış olduğu tavır ve medya organlarının süreçte yüklendiği görevle doğrudan bağlantılıdır. Buradaki “post-modern” ibaresi daha çok, yapılan askeri müdahale sürecinde medyanın üstlendiği ve oynadığı rol ve yaptığı katkıya binaen kullanılmıştır. Bu dönem; siyasi partiler, Cumhurbaşkanı, TSK ve MGK, Anayasa Mahkemesi, üniversiteler, meslek teşekkülleri, sivil toplum kuruluşları ve medyanın hem sistem içindeki gerçek rollerini hem de daha özel olarak ülkeyi olağan dışı bir rejime sürükleme deki katkılarının anlaşılması açısından bir tür laboratuvar olarak da yorumlanmak tadır. Bu dönemin yaşanmasında özellikle medyanın oynadığı ve üstlendiği “rol” özel olarak değerlendirilmektedir (Erdoğan, 1999, s.5). 

Her şeyden önce “28 Şubat süreci nedir?” sorusunun tek bir cevabı yoktur; 
aksine pek çok cevabı vardır. 28 Şubat sürecine ve yaşanan olaylara nereden 
baktığımıza, aktörleri arasında yer alıp almadığımıza, sürecin maliyetlerinden ne kadar etkilendiğimize, daha genelde de demokratik sürece dışarıdan müdahaleye ilke olarak sıcak bakıp bakmadığımıza bağlı olarak vereceğimiz cevabın değişmesi kaçınılmazdır. 

Nitekim bu süreç aktörlerinden bazılarına göre “Demokrasiye balans ayarı yapmaktır” (Öcal, 2009, s.15). Böylece ülkede şeriat ve irticanın etkisi altına girmiş olan demokrasi, 28 Şubat süreci ile tekrar olması gereken yere çekilmiştir. 
28 Şubat süreci uzun yıllar devam etmiş ve hala devam etmekle beraber bu süreç 
kimilerine göre “post-modern” darbe olarak nitelendirilmiştir. Kimilerine göre ise 
herhangi bir güç unsuru olmadan silahlar konuşmadan askerler siyasete müdahale etmiş ve iktidarı değiştirmiş olmakla beraber geleneksel ve klasik darbe araçlarını 
kullanılmadan aynı sonuçları elde edilmiştir. Yine 28 Şubat’ın mimarlarına göre 28 
Şubat 1997 MGK Kararları bir askeri darbeyi önleme hareketi olarak ifade edilmiş ve Hükümet politikaları, dış ilişkiler, sosyal ve siyasal olaylar, irtica ve şeriat söylemleri vb. gibi olaylarla gelmekte olan askeri darbe alınan önlemler sayesinde engellenmiştir. 

Bazılarına göre ise 28 Şubat süreci sivil bir darbe olarak nitelendirilmiştir. Askeri-sivil bürokrasi, medya ve iş dünyası irtica tehdidi ve laikliğin elden gitmesine karşı el ele vermiş, mevcut iktidara karşı direnişe geçmiş ve yönetimi değiştirmeyi başarmıştır. 
Yine bir başka görüşe göre ise 28 Şubat bir darbe değildir; zira Meclis kapatılmamış, partiler (bir-ikisi dışında) yerinde kalmış, anayasa lağvedilmemiş ve dolayısıyla darbenin tipik şartları gerçekleşmemişti (Kongar, 2000, s. 89-112). 
28 Şubat süreci hem o dönem iktidardaki Refah-Yol Hükümeti için hem de Türk 
demokrasisi için bir dönüm noktası niteliğindeydi. Bu yeni dönemde ordu aktif bir 
şekilde siyasete ve sivil hayata karışmaya başlamıştı. Bunu irtica brifingleriyle, sivil toplum kuruluşlarıyla yaptıkları görüşmelerle ve gizli bir şekilde yürüttükleri 
politikalarla gerçekleştirmekteydiler. Ordudaki Tuğgeneraller, Generaller, Komutanlar, Refah-Yol Hükümetine özelliklede RP’ye ateş püskürmekteydi. Bunu kimi zaman kapalı kapılar ardında yapmaktaydılar, kimi zamanda medyaya açık bir şekilde verdikleri demeçlerle gerçekleştirmekteydiler (Özer, 2011, s.89). 
28 Şubat süreci her ne kadar 28 Şubat 1997 tarihindeki MGK kararlarıyla fiilen 
başlamış görünse de gerçekte başlangıç tarihi olarak, 1950'de DP’nin iktidara gelişine kadar geriye götürülebilir. TSK, irtica ve şeriat tehdidini her zaman göz önünde bulundurmuş, tüm iktidarlara bunu özenle aktarmayı sürdürmüştür. Ancak 28 Şubat 1997’de bu ilgi ilk kez bir yaptırım şeklinde ortaya çıkmıştır. 28 Şubat Kararları her ne kadar bölücülüğü, ırkçılığı, organize suçları içeriyorsa da, medyanın yönlendirmesi ve kamuoyu dikkatinin özellikle bu konu üzerinde odaklanması ağırlıklı olarak irticayı hedef alan, hatta sürecin sırf irticaya yönelik başlatıldığı izlenimini uyandıran bir süreç gözlenmektedir (Bölügiray, 1999, s. 30-33).
 
3.2.1. Refah-Yol Hükümeti Dönemi 

3.2.1.1. Refah-Yol Hükümeti’nin kuruluşu 

Ana-Yol Hükümeti dönemi, 6 Mart 1996 - 28 Haziran 1996 tarihleri arasında 
görev yapmış ve seçimlerden sonra, koltuk sayısı bakımından 2. parti olan DYP ile 
kurulan ortak koalisyon Ana-Yol Hükümeti ancak 3 ay kadar kısa bir zaman dilimi 
içerisinde görev yapmış olması ve Başbakan Mesut Yılmaz’ın 4 Haziran’da 
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e istifasını sunmasıyla Ana-Yol Hükümeti 6 
Haziran 1996 tarihinde sona ermiştir. Ana-Yol Hükümeti 6 Haziran 1996 tarihinde sona ermesiyle beraber, ANAP-DYP arasında kurulan ortak koalisyonu hükümeti de sona ermiştir. 
Siyaset asla boşluk kaldırmazdı. Türkiye siyaseti Haziran 1996’da yeni bir yol 
ayrımına girmiş ve ANAP lideri Mesut Yılmaz tekrardan güven oylamasına gitmek 
yerine 4 Haziran 1996 günü Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e istifasını sunmuştur. 
Türkiye tekrardan hükümetsiz kalmış ve siyasi boşluk tekrardan oluşmuştur. Yaşanan bu gelişmeler RP cephesinden olumlu karşılanmış olmakla beraber, RP sonunda istediğini elde etmiş ve Ana-Yol Hükümeti’nin almış olduğu güven oyununun iptalini sağlayarak hükümetin düşmesini sağlamış olmakla beraber, Çiller’in DYP’sini kendisi ile koalisyon yapmaya bir bakıma mecbur bırakmıştır. 
Ana-Yol Hükümeti’nin sona ermesi üzerine, Cumhurbaşkanı Süleyman 
Demirel’in, hükümeti kurma görevini seçimlerde en yüksek oyu alan RP lideri 
Necmettin Erbakan’a vermesiyle Türkiye siyasi tansiyonu yüksek yeni bir döneme 
girmiştir (Komisyon, 2012, s.46). 7 Haziran 1996’da Cumhurbaşkanı Demirel’in 
hükümeti kurma görevini tekrardan RP lideri Necmettin Erbakan’a vermesi Türkiye için tarihi bir dönüm noktasını da beraberinde getirmiştir. Böylece Erbakan’ın 30 yıllık rüyası gerçek olmak üzereydi (Birand, Yıldız, 2012, s.146). 

Bu siyasi atmosferde RP liderinin yapacağı ilk iş, diğer siyasi parti yetkilileri ile 
ilk görüşmelerini yapması idi. Ancak yapılan ilk görüşmelerden olumlu bir sonuç 
alınamamış olmakla beraber 22 Haziran 1996 tarihli Hürriyet Gazetesi Ana-Yol 
Hükümeti koalisyonunun yeniden kurulacağı haberlerini gündeme getirmiştir. 
Türkiye’nin siyaset yaşamında bu gelişmeler yaşanırken özellikle RP lideri 
Necmettin Erbakan’ın hükümeti kurma görevini ikinci kez Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den alması ve DYP lideri Tansu Çiller ile tekrardan masaya oturması bazı çevreler tarafından “laik-dindar bir uzlaşı ve koalisyon” olacağı görüşünü ortaya atmışlardır. Bu çevreler arasında Türkiye’yi eski karanlık dönemlere götürüleceği inancını taşıyanlarda bulunmakla beraber başta TSK, basın-yayın kuruluşları, medya ve üniversiteler adeta diken üzerindeydi (Birand, Yıldız, 2012, s.147). Çünkü bu dönem içerisinde Çiller ve Erbakan arasında karşılıklı suçlamalar bulunmakla beraber, Çiller; “Erbakan’ı eroin kaçakçılığı” ile itham ederken Erbakan ise “Çiller ve ailesi hakkında yolsuzluk iddialarını” gündeme getirmiştir. Özellikle o dönemlerde Tansu Çiller ve ailesi hakkında toplumda yolsuzluk iddiaları hakkında yaygın bir görüş hâkimdi. RP de 
konularla ilgili olarak seri dosyalar hazırlamıştır. Mevcut koz, hükümeti düşürmek için kullanılmıştır. Amaçsa yolsuzlukların üzerine gitmektir (Çelik, 2004, s.49). Ancak bir başka kanıda Tansu Çiller’i hükümet kurmaya mecbur etme noktasına bu dosyaların hazırlandığıdır. 

Bununla beraber RP lideri Necmettin Erbakan daha sonraları Tansu Çiller’in 
bütün dosyaları için, “bizimle hükümet kuran, sütten çıkmış ak kaşık gibi olur” 
beyanında bulunarak bir başka sıcak mesaj göndermiştir (Çelik, 2004: 59) 
Necmettin Erbakan’ın temaslarında RP’si ve DYP arasındaki görüşmelerde 
ilerleme kaydedildiğinin ortaya çıkması üzerine (TBMM, 2012,s.949) Refah-Yol 
koalisyonunun adımlarının yavaş yavaş atılmasını ile beraber iki lider arasında geçen kavgalar ve soğuk rüzgârlar da unutulmuştur. Bu koalisyon ortaklığının ilk ışıklarının yanmaya başlaması ile beraber bazı DYP milletvekilleri partilerinden istifa edip ANAP’a geçmişlerdir. Gelişen olaylarla beraber iki lider 28 Haziran 1996’da el sıkıştı ve RP lideri Necmettin Erbakan, DYP lideri Tansu Çiller ile ikişer yıl sürecek “Dönüşümlü Başbakanlık” önerisi temelinde bir koalisyon hükümeti kurulması konusunda anlaşma sağlamıştır. RP’si ile koalisyon kurulmasına da DYP içinde Doğan Güreş ve Köksal Toptan hariç itiraz gelmemiştir. Böylece Ana-Yol modeli esas alınarak, yeni bir koalisyon hükümeti kurulmuştur. Protokole göre ilk iki yıl için Erbakan’ın Başbakan olması, Çiller’in ise Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olması öngörülmüştür (TBMM, 2012, s.949). Yaşanan bu ortak koalisyon ile Türkiye yeni bir döneme girmiş bulunmakla beraber 28 Şubat süreci de başlamış oluyordu. 

Kamuoyunda Refah-Yol Hükümeti olarak bilinen RP - DYP koalisyonu, 
TBMM’nin 8 Temmuz 1996 tarihli birleşiminde yapılan güven oylaması sonucunda, 54. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti olarak kurulmuştur. RP lideri Necmettin Erbakan 29 Haziran 1996 günü Başbakanlık koltuğuna oturmuş, Refah-Yol Hükümeti 8 Temmuz 1996 günü güvenoyu almıştır. Kavgalı geçen güven oylamasında 265 ret, 1 çekimsere karşı, 278 kabul oyu çıkmış ve yalnızca 13 oy farkla alınan güven oylamasında DYP’den 10 milletvekili hükümete ret oyu vermiştir. Bu milletvekilleri daha sonra Hüsamettin Cindoruk’un Genel Başkanlığı’nda DTP (Demokrat Türkiye Partisi) adıyla yeni bir parti kurmuşlardır (Kongar, 1999, s.275). 

RP’nin, DYP ile işbirliği yaparak Türkiye siyasi tarihinde ilk kez iktidara gelmesi, RP dışında kalan toplum kesimlerinde, “Siyasal İslam’ın yükseliş”i olarak görülmüş ve Laik Cumhuriyet rejiminin, “Şeriat” ya da “askeri yönetim” ikilemiyle karşı karşıya kaldığı şeklinde değerlendirilmiştir. Nitekim Refah-Yol Hükümeti’nin kurulması merkez medya organlarında şaşkınlık ve tepkiye yol açmış; hükümet 
aleyhinde kampanya yürütülmeye başlanmış, hükümeti yıpratma faaliyetleri 
hızlandırılmıştır (Komisyon, 2012, s.46-47). 

Birçok sıkıntının sonrasında Refah-Yol koalisyon hükümetinin kurulmasının 
hemen ardından Çiller grubundan ilk istifa sesleri gelmeye başlamış idi. DYP’den ilk istifa1Temmuz’da Edip Safder Gaydalı'dan gelmiş olmakla beraber, 54. Hükümetin 8 Temmuz’da mecliste güven oylaması sonucunda red oyu verenler içersin de ki 8 kişi ise 16 Temmuz’da DYP’den istifa etmişlerdir. Çiller ve DYP’si grubundan ayrılan bu isimlere baktığımızda; başta Tansu Çiller’in çok yakınında bulunan İsmet Sezgin ve Köksal Toptan başta olmak üzere, Mehmet Batallı, Mehmet Köstepen, Rıfat Serdaroğlu, Cavit Çağlar, Emre Gönensay ve Refaiddin Şahin’dir. Bu isimlerde dikkat çeken nokta ise hepsinin Süleyman Demirel’e yakın isimler olmalarıdır. Özellikle yine bu atmosfer içerisinde gerçekleşen önemli bir olay ise Abdulkadir Aksu’nun ANAP’tan ayrılıp 
RP’ne geçmesi ve DYP'li Gencay Gürün ve Ayseli Göksoy'un istifaları vardır. DYP'den ayrılanların Hüsamettin Cindoruk başkanlığındaki DTP’ye yönelişleri de o günlerde başlamıştır (Çelik, 2004, s. 46). 

24 Aralık 1995 genel seçimlerinde birinci parti olarak ipi göğüsleyen RP lideri 
Necmettin Erbakan, partisi hakkındaki önyargıları ve olumsuz tutumlar aşabilmek için bütün siyasi partiler başta olmak üzere, sivil toplum kuruluşları, basın-yayın kurumları, medya organları ve üniversitelerle sıkı diyalog ilişkileri kurma yoluna gitmiştir. 
Özellikle RP lideri Necmettin Erbakan ve parti temsilcilerinin katıldığı ilk toplantılarda (MGK, YAŞ) Türkiye’nin iç ve dış ilişkilerini, ülkenin güvenliğini ele almış olmakla beraber, ABD, AB ve Türkiye-İsrail ilişkileri ele alınmıştır. Yine bu gelişmelerle beraber ekonomik alanda büyük yatırımlar yapılmıştır. Enflasyon %70 seviyelerinde seyrederken, asgari ücret %100’ün üzerinde arttırılmıştır, memur ve emekli zamları ile ilgili olarak bir yıllık resmi kayıtlardaki enflasyon % 75’tir. Memur emeklilerine verilen %110, işçi emeklilerine verilen % 125, Bağ-Kur emeklilerine verilen % 210’dur (Çelik, 2004, s.47). Refah-Yol Hükümeti’nin güven oylamasının ardından daha bir ay geçmeden dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya’nın bir resepsiyon da meyve suyu değil de alkollü içki servisi istemesi (Öztürk, 2006, s.78) üzerine dönemin ilk asker-sivil ilişkisinin bir krize dönüşeceği ve bu krizin ciddi sonuçlar doğuracağı anlaşılmıştı. 

3.2.1.2. Erbakan’ın siyaset ve sivil toplum kuruluşlarıyla olan ilişkileri 

24 Aralık 1995 genel seçimlerinde birinci parti olarak çıkan RP’nin lideri 
Necmeddin Erbakan, partisinin iktidar ortağı olacağını düşünerek, asker, sivil 
bürokrasisi, sermaye çevresi, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve merkez medya ile iyi diyalog kurmak için gayret göstermiştir (Komisyon, 2012, s.47). Özellikle RP lideri Necmeddin Erbakan, başbakanlığının ilk günlerinde başta asker ve sivil bürokrasi olmak üzere bütün kurum ve kuruluşlarla olan ilişkilerini sağlam tutma yoluna gitmiş, mevcut yerel iktidar başta olmak üzere diğer unsurlar ile de sağlam ilişkiler çerçevesinde temayüller dışına çıkmamaya özen göstermiştir. 
Özellikle anayasal bir kurum olan MGK, başta olmak üzere, Türkiye’nin iç ve 
dış politikaları hakkında gelişmeleri yakından takip etmekle beraber başta ABD, AB, İsrail, İran ve Libya ile olan ilişkileri hakkında bilgiler almıştır. Nitekim Başbakan Erbakan, bu bilgilendirmenin yapıldığı MGK toplantısının hemen sonrasında, Türkiye ve İsrail Genelkurmay Başkanlıkları tarafından müzakere edilen, “Gizli” gizlilik dereceli “Türkiye-İsrail Askeri Eğitim ve Savunma Sanayii Anlaşması’nı “kamuoyuna açıklanmamak kaydıyla” imzalamış (Komisyon, 2012, s.47) ve öncesinde Yüksek Askeri Şura (YAŞ), toplantıları sonucunda ele alınan irtica faaliyetleri ve ihraç dosyalarının bulunduğu konular hakkında görüşmeler yapılmış ve toplantı sonrasında 13 subay ve 16 astsubayın TSK’dan bağlarının kesilmesi kararlarını imzalamışlardır. 
Gelişen bu önemli olaylarla beraber 1977 yılında Süleyman Demirel 
liderliğindeki Milliyetçi Cephe Hükümeti’nden bu yana, Türkiye’de “muhafazakâr” 
partilerin her iktidara geldiğinde gündeme getirilen, Taksim’e Cami inşa etme projesi için gerekli izin, Kültür Bakanlığına bağlı Eski Eserler ve Anıtlar Genel 
Müdürlüğü’nden çıkmasına rağmen, kamuoyundaki tepkiler üzerine (Komisyon, 2012, s.47), özellikle bu proje 28 Şubat döneminin baskıcı rejimi yüzünden uygulamaya konulamamıştır. 

31 Ağustos 1996 tarihinde RP’li Van milletvekili Fethullah Erbaş’ın, kaçırılan 
Türk askerlerinin serbest bırakılması, PKK’nın ve terör örgütü lideri Abdullah Öcalan silah bırakmaya ikna etmek için İHD (İnsan Hakları Derneği) Başkanı Akın Birdal ile birlikte Kuzey Irak’taki PKK kaplarından birine ziyaret düzenlemeleri ve bu süreçte kapta PKK terör örgütü bayrakları altında resim çekilmeleri ve bu resimlerin yayınlanması ülkede büyük yankıları da beraberinde getirmiş idi. Gelişen olaylar çerçevesinde Cumhurbaşkanlığından gelen açıklama, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in RP’nin bu tutumunu, PKK ile olan ilişkilerini, af ve uzlaşma içerisinde olma sürecini sert bir dille eleştirmiştir şeklinde açıklama yapılmıştır. 

Başbakan Necmettin Erbakan, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının 
da katıldığı, 6 Eylül 1996’da gerçekleştirilen “Adli Yıl” açılış töreninde resmi konuşma yapan Yargıtay Başkanı Müfit Utku “Türkiye’ye şeriat getirmeye kimsenin gücünün yetmeyeceğini” dile getirmiştir; Barolar Birliği Başkanı Eralp Özgen ise “Ülkemiz trafik kazalarını mevlit okutarak ve kurban keserek önlemek isteyen, yağmurun çaresini duada bulan, bütçe açığını karşılamak için Allah’ın nimetlerini kaynak gösteren ve dini politikaya alet eden bir zihniyetle idare edilmektedir” şeklinde olan açıklamaları daha sonraları çok konuşulacak bir atmosferi meydana getirmiştir (Yüksel, 2004, s.30-31). 

Yargıtay Başkanı Müfit Utku ve Barolar Birliği Başkanı Eralp Özgen’in Komutanlar 
tarafından tebrik ve takdir edilmesi üzerine, düzenlenen resepsiyona Başbakan 
Necmettin Erbakan ve Bakanlarının katılmadığı basına yansımıştır. 
24 Aralık 1995 genel seçimleri her ne kadar RP ve Necmettin Erbakan’ın büyük 
zaferi ile sonuçlanmış olsa da Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yeni bir dönem başlamış olmakla beraber Türkiye siyaset yaşamı ve atmosferi, yeni bir misyon yüklenmiş ve asker-sivil ilişkileri açısından yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. 
12 Eylül 1996 tarihinde DYP Genel Başkan Yardımcısı Meral Akşener’in büyük 
medya ve basın kuruluşlarına yapmış olduğu “Çiller fanatiği gençleri tutmakta zorluk yaşayacaklar” şeklinde açıklama yapması ülke gündemi tamamen değiştirmiş olmakla beraber, ilk tepki DSP lideri Bülent Ecevit’ten gelmiş ve Meral Akşener’i sert bir dille meclis kürsüsünden eleştirmiştir. Bu açıklama basın ve medyada da büyük bir etki yaratmış ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nail Güreli, Meral Akşener hakkında savcılığa suç durusunda bulunmuştur. 
Yine bu dönemde iktidarda bulunan RP’nin “Zorunlu Tasarruf Yasası” ve 
“Bedelsiz Otomobil İthalatı Kararnamesi” işçi sendikaları tarafından büyük bir tepki ile karşılanmış olmakla beraber, 15 Eylül 1996 tarihinde, Bursa’da düzenlenen “yerli üretime saygı” mitinginde, hükümet protesto edilmiştir. TÜRK-İŞ Başkanı Bayram Meral’in Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i ziyaret ettiğinde “tasarruf teşvik fonlarının geri ödenmesinin bir takvime bağlanması” ve “Bedelsiz Oto 
Kararnamesi’nin durdurulması” önerilerinin yer aldığı basına yansımıştır. TÜRK-İŞ 
Bayram Meral’in ayıca, “devletteki kadrolaşma’ya” dikkat çektiği de öne sürülmüş tür (Komisyon, 2012, s.48). 
27 Eylül 1996 günü Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın 
Türkiye’yi Afganistan’a benzettiği konuşmasının basında yer alması üzerine, Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’in, “Afganistan’la Türkiye’yi kıyaslayanlar Atatürk’ü anlamamışlardır” şeklindeki sözleri basına yansımış ve büyük yankı uyandırmıştır (Yüksel, 2004, s.35). Yaşanan bu gelişmelerin hemen ardından Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise “Laikliğin kıymetini bilin” şeklindeki açıklaması oldukça manidar ve dikkat çekicidir (30 Eylül 1996, Hürriyet ). Ülke genelinde büyük söz sahibi olan üniversiteler başta olmak üzere YÖK Başkanı ve Rektörler “Atatürk devrimlerinin ve ilkelerinin yakın izleyicisi olacaklarını” ifade etmişlerdir. 
RP lideri ve Başbakan Necmettin Erbakan’ın siyaset ve sivil toplum kuruluşları 
ile olan ilişkileri genel anlamda olumsuz olmakla beraber, özellikle 27 Eylül 1996 
tarihli MGK toplantısında Genelkurmay ve MİT’in (Milli İstihbarat Teşkilatı) vermiş 
olduğu bilgiler içerisinde İran’ın PKK ya destek vermesi gündeme gelmiş ve bu bilgi karşısında Başbakan Erbakan sessiz kalmıştır. 
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 1 Ekim 1996 tarihinde TBMM açılışında yaptığı konuşmada, “Cumhuriyetin temel nitelikleri değiştirilemez” şeklindeki ifadesi başta Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları tarafından özveri ile karşılanmış ve Mesut Yılmaz’ın yine meclis kürsüsünden Erbakan ve Hükümet aleyhinde konuşması konuyu farklı boyutlara taşımıştır. 
Başbakan Erbakan ve Hükümetin bu politikaları içerisinde seyri devam ederken 
özellikle çok tartışılacak bir konu gündeme gelmiştir. Başbakan Erbakan, 3 Kasım 
1996’da gerçekleştirilen ara yerel seçimlerde, “İlk defa halkın inancının iktidara 
geldiğini” ifade etmiş, partinin seçim propagandası çalışmalarında, “üniversiteler de başörtüsü nedeniyle mağdur olan öğrencilerin mağduriyetlerinin sona ereceği ni” ve “karayoluyla haccın mümkün olacağını” taahhütlerinde bulunulmuştur. 
Bu gelişmelerin ardından toplana YAŞ (Yüksek Askeri Şura) ile beraber toplantıda, Genelkurmay Başkanlığı tarafından Başbakan Erbakan’a verilen brifingde “iç ve dış tehditler kapsamında irticanın/şeriatın PKK’dan daha öncelikli bir tehdit olduğu” vurgulanmış; toplantı sonucunda, 58 subay/astsubay ile 11 personelin irticacı oldukları gerekçesiyle Ordu’dan uzaklaştırılması kararlaştırılmıştır. Başbakan Erbakan, bu dayatma karşısında sessiz kalarak kararları imzalamıştır (Komisyon, 2012, s.49). 
Başbakan Erbakan ve partisinin bu gibi gelişmeler karşısında artık kendini 
savunamaz hale gelmesi, başta meclis olmak üzere muhalefet seslerinin yükselmesi ve bununla beraber gelişen olaylar karşısında Genelkurmay Başkanlığının ve Kuvvet Komutanlarının bildirileri oldukça dikkat çekici bir dönemde gelmiş olmakla beraber döneme damgasını vuran medya ise yapmış olduğu açıklamalar ve manşetleriyle dikkat çekmekteydi. Özellikle, 20 Aralık 1996 tarihli Hürriyet Gazetesinin manşetinde; “Bu Defa İşi Silahsız Kuvvetler Halletsin” manşeti atılmış olmakla beraber, Ertuğrul Özkök’ün köşesinde yer alan röportajdan alınarak haberde konu edilen bu sözün Dz. K.K.Ora. Güven Erkaya’ya ait olduğunu gazeteci Sedat Ergin tarafından daha sonra açıklanmıştır, bununla beraber özellikle 9 Ocak 1997 tarihinde Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi Yönetmeliği Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir (Komisyon, 2012, s.49). 
27 Ocak 1997 tarihli MGK Toplantısında, irtica konusunun gündeme gelmesi, 
aşırı dinci akımların yarattığı tehlikenin PKK tarafından kullanılması vb. önemli 
gelişmelerin yaşanması ile beraber MGK gündemi artan terör ve PKK olaylarına değil ülkeyi etkisi altına almakta olan aşırı dinci akımlar, şeriat ve irtica konusuna 
kilitlenmiştir. 

Gelişen bu olaylar ile beraber 3 Şubat 1997 tarihinde Başbakan Necmettin 
Erbakan, partisinin MKYK (Merkez Karar Yürütme Kurulu) Toplantısı’nda yaptığı 
konuşmada, “Hükümet programında “din-vicdan özgürlüğü” konusundaki 
düzenlemenin kamuda türban serbestisini de kapsadığını ve bu konuda DYP Genel 
Başkanı Tansu Çiller ile anlaşma sağladıklarını” söylemiştir (Komisyon, 2012, s.49). 

Necmettin Erbakan’ın siyaset ve sivil toplum kuruluşlarıyla olan ilişkileri bu 
bağlamda ele alınmakla beraber özellikle başta Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanları olmak üzere büyük medya ve basın kuruluşları, üniversiteler, YÖK ve rektörler, bununla beraber muhalefet partileri, Cumhurbaşkanlığı makamı ve sivil toplum kuruluşları vb. olmak üzere genel olarak ilişkiler ele alınmıştır. Başbakan Erbakan’ın siyaset ve sivil toplum kuruluşlarıyla olan ilişkileri bizatihi-i 28 Şubat sürecini hazırlayan gelişmeler gibi görünmekle beraber, süreci hızlandırır nitelikte olmuştur. Özellikle irtica, şeriat ve aşırı dinci kurumların faaliyetleri başta olmak üzere, din ve vicdan özgürlüğü konusundaki düzenlemenin kamuda türban serbestisi gibi düzenlemelerin gündeme gelmesi başta Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanları tarafından tepkiyle karşılanmış olmakla beraber bunu başta 
Cumhurbaşkanlığı makamı, YÖK, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları tarafından 
desteklenmesi neticesinde bu süreç daha da etkin hale gelmiş ve hızlanmıştır. 


***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder