18 Ekim 2020 Pazar

ANKARA'DAKİ MUHALEFET: TEK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ. BÖLÜM 1

ANKARA'DAKİ MUHALEFET: TEK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ. BÖLÜM 1 

CUMHURİYETİN  KURULUŞUNDA İKTİDAR KAVGASI.
Halide Edip Adıvar,Tekpartili Sisteme Geçiş, Terakkiperver Cumhuriyet fırkası,Hıyanet-i Vataniye Kanunu,Takrir-i Sükun,Muhalefet Partisi,



Geçmiş günlerde neler çekmiş olduğunu düşününce Mustafa Kemal Paşa'nın neşesi insana ferahlık veriyordu. 
"İzmir'i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz Paşam. Çok yoruldunuz." 
"Dinlenmek mi? Ne dinlenmesi? Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz." 
"Niçin? O kadar yapılacak iş var ki!" 
"Ya, bana karşı çıkmış olan adamlar?" 
"Bu bir millet meclisinde tabii değil mi?" 
    Buraya kadar Şaka eder gibi bir tonda konuşmuştu, ama burada gözleri tehlikeli surette parladı ve ikinci gruptan iki isim telaffuz etti. 
   "Bunlan halka linç ettireceğim. Hayır, bize dinlenmek yok, biz birbirimizi yiyeceğiz." 

HALİDE EDİB ADIVAR, The Turkish Ordeal s. 355 . 

    İstiklal Savaşının en etkili kadınlarından biri olan Halide Edib (Adıvar) ile yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal (Atatürk) arasında 1922' de geçmiş olması gereken bu konuşma, İstiklal Savaşının ardından kopacak iktidar mücadelesinin habercisiydi. Bu gerçeğin şiddetle farkında olan Mustafa Kemal, kendini siyasi cephede verilecek bir başka meydan savaşına hazırlıyordu. Halide Edib, Mustafa Kemal'in bu konuşmada adını verdiği şahsın, 1926'da İzmir'de, yeni rejimin İstiklal Mahkemeleri tarafından idam edilen, sabık Dahiliye Nazırı Vekili Hafız Mehemmed (Mehmet) Bey olduğu bilgisini verir ve devam eder: 

<  ... Ben bu sözleri ciddiye almadımsa da, neye delalet ettikleri belliydi. 
        Rüyamızın nihai gerçekleşmesinin başlangıcındaydık. >

        İktidarını, böylesine bir milli fedakarlık bedeliyle kazanılmış bir iktidarı, küçük garezler uğruna kullanacak mıydı? Yaptığı hizmetler için, milletin
den en büyük mükafatları istemeyi hak ediyordu; ama siyasi amaçlar uğruna intikam arzusunu bu kadar erken dile getirmesi, ikrah vericiydi. 
İsmet Paşa'ya baktım. Sakin sakin yemeğini yiyordu. 
"Bu mücadele bitince," diye devam etti, "durum sıkıcı olacak; başka heyecanlı bir iş bulmalıyız, hanımefendi. "1 

      Gerçekten de, Türk devletinin niteliğine ve geleceğine biçim veren en önemli ve büyük neticeler doğuran gelişmelerden biri, yeni rejimin ilk yıllarında yaşanan iktidar mücadelesinden kaynaklanmıştır. Yukarıdaki alıntının da gösterdiği gibi, Mustafa Kemal bu ihtimalin farkındaydı. O, 1922'de sona eren İstiklal Savaşında başı çeken şahsiyetler arasında, böyle bir iktidar mücadelesine göre vaziyet alan ilk liderlerden birisiydi. BMM'nin açıldığı 1920 ile Takrir-i Sükun Kanununun çıktığı 1925 arasındaki beş yılda yaşanan, nispeten kısa ve girizgah kabilinden bir iktidar mücadelesinden sonra, Mustafa Kemal'in yeni devletin ulu önderi olarak belirdiği ne hiç şüphe yok. Mustafa Kemal'e ve onun çekirdek grubuna, olası her türlü muhalefeti fiilen yok eden Takrir-i Sükun Kanunu, cumhuriyet tarihi boyunca, Kemalistlerin cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya koydukları otoriterlikleri nin en önemli örneği sayıla gelmiştir. Sonraki Kemalistler, kesin kanıtlar ışığında, erken 
Türkiye Cumhuriyeti'nin Demokrasi ve hukuk dışı tabiatını şöyle savunmaktadırlar: emekleme çağındaki rejimi korumak için böyle sert politikalar geliştirmek zorunludur, bunun dünya tarihinde örnekleri çoktur.2 

Bununla birlikte hala cevap bekleyen pek çok soru vardır. Bunlardan en önemlisi, Takrir-i Sükuna giden olayların ve hemen sonrasının, muhalefeti susturmak için Kemalistler tarafından ustaca kullanıldığı, hatta belki de onlar tarafından tertiplendiği yolundaki şüphedir. Görünüşte Takrir-i Sükunun yolunu açan 1925 Şeyh Said İsyanının ya da Mustafa Kemal'i hedef alan 1926 İzmir suikash girişiminin Kemalistler tarafından tertiplendiğine dair halihazırda hiçbir kanıt yoktur. Ama acaba Ankara'da ki radikaller, siyasi, entelektüel ve olası popüler muhalefeti sindirmek için, Şeyh Said İsyanını kasıtlı olarak kullandılar veya abarthlar mı? 
   Bu bölümde, Takrir-i Sükun bağlamında bu soru ele alınacak, ayrıca bu kanunun yol açhğı sonuçların Türkiye' de siyasi muhalefetin kök salmasının nasıl önüne geçtiği de incelenecektir. Türkiye'de, özellikle Mustafa Kemal'in 1938'deki ölümüne, hatta 1945'ten sonraki çok partili sisteme geçişe kadar geçen yıllarda siyasi muhalefetin olmayışının, yeni rejime karakterini veren Kemalist inkılabın benimsenmesinde çok önemli olduğu ortaya çıkmıştır. 

Bu konuyu daha dört başı mamur bir şekilde ele alabilmek için, incelemenin Takrir-i Sükun öncesindeki dönemden başlatılması gerekir. 

Türk ceza hukukunda, siyasi muhalefeti susturmak için kullanılmış başka kanunlar da vardı. Bu doğrultuda yürürlüğe konan kanunlardan en önemlisi, yeni meclisin, kurulmasından sadece altı gün sonra çıkardığı Hıyanet-i Vataniye Kanunuydu. Şimdi, gelin bu kanuna kısaca bir göz atalım. 

MUHALEFETİN ORTAYA ÇIKIŞI VE SAF DIŞI  ETMEK İÇİN TAKRİR·İ SÜKUNDAN ÖNCE YAPILAN YASAL MANEVRALAR., 

Yeni kurulan bir rejim olarak BMM'nin önündeki en ivedi ihtiyaç, ülke çapında otoritesini tesis etmekti. O da bunu başarmak için, acilen, yeni kurulan meclisin otoritesine karşı her türlü muhalefeti yasaklayan bir kanun çıkardı. 
Hıyanet-i Vataniye Kanunu Meclis tarafından 29 Nisan 1920'de çıkarılan ve 1991'e kadar yürürlükte kalan 2 numaralı bu kanunun başlangıçtaki amacı, saltanat ve hilafet makamları yanında Osmanlı topraklarını da korumaktı. 
Kanun 14 maddeden oluşmaktaydı ama ilk üç maddesi onun mahiyetini açıkça ele veriyordu: 
Madde 1. 
Yüce hilafet makamı ve saltanatı ve ülkeyi yabancı devlet güçlerinin emanetinden kurtarmak ve saldırıları önlemek amacına-yönelik olarak kurulan Büyük Millet Meclisine karşı düşünce veya uygulamalarıyla veya yazdıkları yazılarla muhalefet ve bozgunculuk edenler vatan haini addedilir. 

Madde 2. 

Bilfiil vatana hıyanette bulunanlar asılarak idam edilir. 

Madde 3 

Konuşmalarıyla ve vaazlarıyla halkı alenen vatan hainliği suçunu işlemeye tahrik ve teşvik edenler veya bu teşvik ve tahriki yazılarıyla ve çok değişik araçlarla yayanlar geçici kürek cezasına çarptırılırlar. Yapılan bu tahrik ve teşvik sonucunda bozgunculuk olayları çıkarsa teşvik ve tahrik edenler idam olunurlar. 
Belli ki kanun, kendini hilafet ve saltanat makamının koruyucusu olarak tanımlayan BMM'nin otoritesini tesis etmeyi amaçlıyordu. 

Madde 1'in temel amacı, BMM dışındaki siyasi muhalefetin sesini kesmekti. 
   Bu nedenle, tasarı meclisten çabucak geçti ve bu yasama organınca yürürlüğe konan ikinci yasama maddesi oldu. Yeni meclisin, İstanbul'daki İmparatorluk hükümetinin aleyhine olarak Ankara'da kurulmasından ve özellikle hilafet ve saltanat makamlarının birbirinden ayrılıp, sonunda saltanatın lağvedilmesinden sonra BMM, 15 Nisan 1923'te Hıyanet-i Vataniye Kanununun 1 Numaralı maddesini tadil etti. 334 numaralı bu yeni kanun şöyleydi: 

Madde 1

Hıyanet-i Vataniye Kanununun ı. Maddesi şu şekilde tadil edilmiştir: 
Saltanatın ilgasına ve hukuku hakimiyet ve hükümranisinin gayrı kabili terk ve tecezzi ve ferağ [bırakılamaz, parçalanamaz ve devredilemez] olmak üzere Türkiye halkının mümessili hakikisi olan Büyük Millet Meclisi'nin şahsiyeti manevisinde mündemiç bulunduğuna dair 1 Teşrinisani 1338 [Kasım 1922] tarihli karar hilafına veya Büyük Millet Meclisi'nin meşruiyetine isyanı mutazammın [içeren] kavlen veya tahriren veya fiilen [sözlü, yazılı veya eylemli] ankastin [bile bile] muhalefet veya ifsadat [fesat] veya neşriyatta bulunan kesan [kişiler] 
haini vatan addolunur. 

Bu tadilat, doğmakta olan rejimin kendini sadece eski rejimi tasfiye etmeye değil, ondan da önemlisi, böyle ağır bir kararı eleştirenlere karşı atak yapmaya hazırladığının da ilk habercisiydi) Bir başka deyişle, eski Madde 1, sırf BMM'nin meşruiyetini sorgulayanları kapsamakla sınırlı idi. Yapılan tadilat, meclise muhalefetin kapsamını genişletiyor ve onun meşruiyetini kabul etmekle birlikte kararlarını eleştirenleri de kapsar hale getiriyordu. Bu önemli bir kopuştu, çünkü BMM'nin, kararlarını, her türlü muhalefeti vatana hıyanet sınıfına sokarak koruduğu bir devrin açıldığını haber veriyordu. 

334 numaralı kanun, birinci meclisin son yasama faaliyetiydi; meclis, ertesi gün kendini feshetti. Bilindiği gibi, muhalif üyelerin varlığını kaldırabilen birinci BMM bünyesinde, karşıt görüşlü iki grup barınıyordu. 
Birinci grup, Mustafa Kemal ve onun, ikinci grubun dağılmasından sonra ikinci BMM'de zayıf bir muhalefet oluşturan bazı yakın arkadaşlarınca kurulmuştu. İkinci grup daha muhafazakar zihniyette üyelerden oluşuyor ve kendini, Mustafa Kemal'in " Tek Adamlığı"4 saydığı şeye açıkça karşı çıkarak ayrıştırıyordu. 1923 baharındaki seçim kampanyasında, Mustafa Kemal, birinci gruptan kampanyasını, Dokuz Umde'ye dayandırmasını istedi;5 bu umdeler arasında, saltanatın lağvını onaylamakla birlikte hilafet makamına bağlılığı teyit eden ilkeler de vardı. Yasadaki tadilatın, birinci grubun programına karşı çıkmayı imkansız hale getirdiğini, çünkü böyle bir şey yapmanın, tadil edilen Madde 1'e göre suç olarak yorumlanabileceğini ortaya atanlar oldu. 6 

Bu ancak, kampanyalarını saltanatın geri getirilmesine dayandırmak isteyen ikinci grup siyasetçiler için geçerli olabilirdi. 

Fakat ikinci gruptakilerin hepsi saltanat yanlısı olmadığı gibi, birinci gruptakilerin tamamı da padişah karşıtı değildi. İkinci grup üyelerinin, birinci gruba başka zeminlerde meydan okuması ve pek çok başka konuda kampanya yapması mümkündü. İkinci grup mensuplarının seçimlerde uğradığı başarısızlıkta, Hıyanet-i Vataniye Kanununda yapılan tadilatın da bir katkısı olmuş olabilir, ancak suçu tamamen bu değişikliğe yüklemek haksızlık gibi gözükmektedir. 

Mamafih bu Mustafa Kemal Paşa'nın ağırlığını birinci grup adaylarından yana koymadığını söylemek de değildir. Tam aksine o, verdiği söylevler ve yaptığı ittifaklar vasıtasıyla sürecin etkin biçimde içinde olmuştur.7 

Mete Tunçay haklı olarak bu seçimi "güdümlü seçimler" diye niteler.8 
Mustafa Kemal'in seçim sürecini kontrol etmeye ve sonuçları etkilemeye çalıştığı konusunda, herhangi bir soru işareti yoktur. Ama yine de bu, Mustafa Kemal ikinci grubu seçim sandığında yenmeyi umuyordu diye sonuçların önceden ayarlandığını akla getirmemelidir.9 
Ancak ikinci grup adaylarının, ülke çapında örgütlü bir partiden ve Mustafa Kemal gibi itibarlı, karizmatik bir liderden yoksun olmanın acısını çektiklerini söylemek, doğru bir saptama olacaktır. 
İkinci BMM için yapılan seçimler, açıkça, Mustafa Kemal'in, kendi vizyonuna muhalefetin, en hafif deyimiyle, asgari olduğu bir meclis arzusuna delalet ediyordu. Bu nedenle birinci gruptaki birçok aday, bizzat Mustafa Kemal tarafından gösterilmişti. Amerikan Konsolosu ve ABD'nin Türkiye Yüksek Komiserliği delegesi Maynard B. Bames, Türkiye'deki seçimler konusunda, adını vermediği bir Türk'le aralarında geçen bir konuşmaya atıf yapar. İsimsiz Türk " Kuşkusuz biliyorsunuzdur," der, "bizde, Türkiye'de yapılan gerçek seçim değildir, bizdeki işaret edilen adaya oy vermektir."10 

Bu cümle, Mustafa Kemal'in Türkiye siyaset sahnesinde giderek artan nüfuzunun ipuçlarını verir. 

Sonunda, ikinci grubun neredeyse tüm üyeleri meclisteki yerlerini kaybettiler; muhalefet adına meclise ancak üç bağımsız aday girebildi. Bu seçim sonucuyla BMM olduğu gibi Kemalist hizbin (birinci grup) kontrolü altına girdi ve bu da Mustafa Kemal'e birinci BMM'nin görev süresinde sahip olmadığı, olağandışı bir iktidar kazandırdı. Yine de 1925'teki Takrir-i Sükuna kadar, meclisteki üç bağımsız mebusa ilaveten, iktidar partisinin içinde de bir biçimde bir muhalefet olmuştur; ancak bağımsız mebuslar, ikinci grup kadar belirgin bir muhalefet yapamıyorlardı. 
İkinci BMM'deki muhalefetin omurgası, daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) adını alacak olan birinci grubun içinden çıkh. Parti içi anlaşmazlıklar, sonunda Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) adı altında ilk muhalefet partisinin kurulmasıyla sonuçlandı. 

***


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder