18 Ekim 2020 Pazar

CUMHURİYETİN KURULUŞUNDA İKTİDAR KAVGASI: 150'LİKLER, MESELESİ., BÖLÜM 3

CUMHURİYETİN KURULUŞUNDA İKTİDAR KAVGASI: 150'LİKLER, MESELESİ., BÖLÜM 3


Mustafa Kemal Atatürk, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, 150 likler, Gayrı Müslimler, İzmir Süikastı,Türkiye Cumhuriyeti tarihi,
Sevr Antlaşması, İstiklal Savaşı, ZUHAL BİLGİN,FEVZİ GÖLOĞLLU,YETKİN BAŞARIR,HAKAN ÖZOGLU,


İKİNCİ BÖLÜM 
ANKARA'YA MUHALEFET: "150'LİKLER OLAYI" 
İÇTEKİ İKTİDAR MÜCADELESİ VE 150'LİKLER 

Türkiye Cumhuriyetinin kurulacağı topraklarda ı. Dünya Savaşındaki mağlubiyetin ve 1922'de sona eren İstiklal Savaşı başarısının ardından, bir iktidar mücadelesi patlak verdi. Bu mücadelede çekişen çeşitli taraflar vardı. Bu çalışmanın amaçlan bakımından, onları kabaca İstanbul ve Ankara çevreleri olarak ayıracağım.1 
Bir bütün olmaktan çok uzak olan bu çevreler, içlerinde birbirine zıt ideolojik unsurlar barındırıyorlardı. 

Ancak bu unsurların her birinin yer aldığı çevreye beslediği sadakat, devletin geleceği ve ondan da önemlisi kendisinin bu gelecekteki yeri konusundaki 
vizyonundan kaynaklanıyordu. 

İstanbul çevresi kimlerden müteşekkildi? Bunun en kestirme cevabı, Ankara hareketinin ileri gittiğini düşünen her Osmanlı vatandaşı şeklinde bir genellemeyle verilebilir. Bekleneceği gibi, İstanbul çevresi Sultan Vahdeddin ve imparatorluk hükümeti etrafında toplanmıştı ve başta Osmanlı hanedanı mensupları -damatlar dahil-olmak üzere dini nizama mensup birçok ulema, ezeli düşman İTC'ye diş bileyen eski, üst düzey Osmanlı bürokrat ve yöneticileri ve nihayet İstanbul yanlısı basından meydana geliyordu. İstanbul çevresindeki birçok bürokrat, İTC'nin siyasi hasmı olan Hürriyet ve İtilafa mensuptu. 

Osmanlı halifesi kağıt üzerinde Sünni/İslam aleminin lideriydi. Bu geleneksel otorite, 1919'da, saltanat ve hilafetin merkezi İstanbul'u işgal etmiş olan İtilaf kuvvetleri için, haliyle bir endişe kaynağıydı. Ama özellikle Hindistan'daki Müslüman nüfusun büyük bir kesimine hükmeden Britanya için, hilafet makamı, kendisinin Hindistan'daki Müslüman tebaası üzerindeki otoritesine potansiyel bir tehdit sayılıyordu. Ancak aynı potansiyel, hükmetme iştahı günden güne büyüyen Ankara çevresini de rahatsız ediyordu. 

   Saltanatın 1922'de kaldırılmasından sonra dahi halifenin birçok Müslüman için hala siyasi bir güç sembolü olarak kalmaya devam etmesi, 
Laik Zihniyetteki bazı milliyetçileri kaygılandırdı. 
Halifenin yanında, hanedan yanlısı ulema da Ankara'yı büyük sıkıntıya sokuyordu. Osmanlı Tarihi araştırmacılarının da tasdik edeceği gibi, ulema Osmanlı sisteminin içine iyice oturmuş ve çıkarları da hanedana ustaca bağlanmış durumdaydı. Ankara çevresini, özellikle, ulemanın kırsal kesimdeki kitleleri harekete geçirebilme potansiyeli de rahatsız ediyordu. Ulemanın sultan/halifeye verdiği desteğin, Ankara'nın iktidar çabasını olumsuz etkileyeceği muhakkaktı, çünkü din görevlileri sayıca çok ve örgütlü oldukları gibi, birçok durumda da dokunulmazlık sahibiydiler. 
Ankara hükümetindekiler, ulemanın kendini tehJit altında hissettiğinde yaratabileceği tehlikenin şiddetle farkındaydı. Ulemanın Ankara idaresine 
dahil edilmesi, idarenin laik duruşunu yerle bir edeceğinden, sorun, bir çatışmanın kaçınılmazlığıydı.2 
İstanbul çevresinin bir diğer kesimi de, eski Osmanlı hükümet mensuplarıyla üst düzey bürokratlardan oluşuyordu. Bu grup her ne kadar Ankara idaresine karşı bir emsal ise de, yönetim beceriksizlikleri ve 1. Dünya Savaşı yenilgisinin ardından uğradığı meşruiyet kaybının getirdiği zafiyet yüzünden, en etkisiz olanıydı. Ankara ile İstanbul'daki yabancı işgalciler arasında hareket edemez bir halde sıkışıp kalmıştı. İmparatorluğun selameti açısından İtilaf kuvvetleriyle iyi geçinmek gerektiği hesabıyla onlardan gelen aşağılayıcı istekleri yerine getirme ihtiyacı hissetmeleri, halk nezdindeki konumlarını tehlikeye attı. Ankara hükümeti tarafından derhal işbirlikçilikle damgalanan bu grup, 1. Dünya Savaşının ardından 
İTC hükümetinin düşüşüyle büyük ölçüde Hürriyet ve İtilaf şemsiyesi altında bir araya gelmişti. 

Osmanlı İmparatorluğu'nun 1. Dünya Savaşı sonrasında ve bir dereceye kadar da erken cumhuriyet dönemindeki halkla ilişkiler cephesinde, İstanbul basını da önemli bir rol oynadı. Söz konusu basın, özellikle Büyük Milet Meclisi'nin (BMM) 23 Nisan 192o'deki açılışının ardından, Ankara'nın siyasi ihtirasları konusunda daha bir şüpheci oldu. Hele ki Ankara'dan yayılan mesajları iletmek üzere yeni gazeteler ortaya çıktıkça, bilhassa İstanbul'daki gazeteler kendilerini iyice tehdit altında hissetmeye başladılar) 3 
    Ancak okura, bu grubun içinde de birbiriyle çekişen birçok ideolojinin bulunduğunu hatırlatmak gerek. Söz gelimi, Ankara karşıtı gazeteler arasında, Eşref Edip'in Sebilürreşad'ı gibi İslamcısı da, Ahmet Emin Yalman'ın Vatan'ı gibi modernisti de, Hüseyin Cahit Yalçın'ın Tanin'i gibi Batılı oryantasyonda olanı da vardı.4 
Birbirine zıt unsurlar barındıran İstanbul çevresini birleştiren şey, İTC'ye ve onun taraftarlarına duyduğu hınçtı.5 Nitekim İstanbul çevresinin başlangıçta Ankara'yı İTC'nin bir yeniden dirilişı olarak gördüğü gayet iyi belgelenmiş durumdadır.6 Onlar, Ankara hükümetine karşı tutumlarını da bu (yanlış) hükmün etkisi altında belirlediler. Sözgelimi, İstanbul çevresinin tanınan mensuplarından biri olan Rıza Tevfik, kendisinin Mustafa Kemal'in Harbiye Nazırlığına atanmasını teklif ettiğini, Osmanlı kabinesinin ise buna şiddetle karşı çıktığını belirterek, kabine toplantısındaki yoğun itirazları, "Diğer kabine üyeleri bana, Mustafa Kemal'in İTC'nin önde gelenlerinden biri olduğunu söylediler," şeklinde nakleder.7 

Bu husumet, birçok yerde şahsi düzeydedir. Hürriyet ve İtilaf üyeleri, kendi çektiklerinin ve evvelki sürgün edilişlerinin intikamını alma arzusundaydılar. 

Bu ihtilafın, cumhuriyet dönemine de sarkması gayet doğaldır. Sabık İTC'nin sıradan pek çok üyesi yeni rejimle kaynaşırken, Hürriyet ve İtilaf mensuplarını 
kendi muarızları olarak bellemeyi tercih etti. İçlerinde birçok Hürriyet ve İtilaf mensubu bulunduğuna göre, bu kan davası 150'1iklerin seçilme sürecini 
de etkilemiş olmalı. 
Şimdi de, Ankara çevresine ve İstanbul'la yüz-be-yüz konumlarına bakalım. 

Her şeyden önce şunu ifade etmek gerekir ki, her ne kadar Ankara'daki liderlik -hiç değilse siyaseten-İstanbul kadar zıt unsurlar içermiyorsa da, burada da türdeşlikten eser yoktu. Bu grubun belkemiğini, askeriyenin idealist mensupları oluşturuyordu. Ancak, ikinci dereceden din görevlileri, yerli eşraf ve daha önce de değinildiği gibi, daha alt seviyelerden İTC üyeleri de vardı. Esasında bu gruptaki birçok kimse, İstiklal Savaşında imparatorluğu korumak için dövüşmüştü. 1920'de, ilk Büyük Millet Meclisi'ne verdikleri destek de, İstanbul'un otoritesine meydan okumak için değil, İtilaf kuvvetlerinin baskısından uzak bir meclisi yaşatabilmek içindi. 
Fakat 1922 sonu itibariyle Ankara çevresi, İstanbul'daki rejimin, yaklaşan uluslararası barış konferansında kendi siyasi otoritesine ve diplomatik başarısına büyük bir köstek olacağına tamamen kani olmuş bulunuyordu. Ankara çevresi için, İstiklal Savaşının 1922'de başarıya erdirilmesinden sonraki ikinci büyük meydan okuma, İstanbul'un iktidardan uzaklaştırılmasıydı. 

Bu bölümde Erken Cumhuriyet Tarihinin önemli ama pek az çalışılmış bir yönü, yani "yüz ellilikler" ya da bundan sonra 150'likler cephesi ele alınacaktır. 

Bu 150 sürgünün çoğu İstanbul çevresindendi. Aralarında İstiklal Savaşı günlerinde Ankara hükümetine açıkça cephe almış birçok kişi vardı. Bunlardan bazıları, milli hareketin mahiyeti ve niyetleri konusunda büyük şüpheler taşıyor ve bunu açıkça dile getiriyorlardı. 
Ancak Ankara çevresine karşıt olan siyasi konumu dışında, bu eklektik bir gruptu. Bundan sonra, 150'likler fikrinin doğuşunu, 150'liklerin seçimini ve 
susturulmalarını tartışacağız. 

150'likler Fikrinin Ortaya Çıkışı., 

150'likler fikrinin nasıl ortaya çıktığına dair genel anlatının dayandığı tek kaynak artık mevcut değildir. Bütün referanslar, doğrudan ya da 
dolaylı, Ankara İstiklal Mahkemesi Başkanı Topçu İhsan (Eryavuz) Bey'in yayınlanmamış anılarına gönderme yaparlar. Halen elimizdeki, bir Türk tarihçisince yazılmış tek kaynak, bu anıları okuduğu rivayet edilen ve anlan 150'likler Faciası 8 adlı eserinde bolca kullanan Cemal Kutay'dır. 

Kutay, kitabında bize, konunun 3 Şubat 1921'de, İhsan (Eryavuz) Bey'in Ankara, Keçiören'deki evinde ortaya atıldığını anlatır. 
İstanbul hükümetinin Anadolu'daki milli harekete olan husumeti tartışılırken,9 İhsan Bey, "Güzel ama Paşam, biz tarihe hiçbir vesika ve müspet hadise bırakmıyoruz ki... Sizin bu af ve müsamaha hissiniz devam ettikçe, kim vatanperver, kim bugünkü şerait içinde münhasıran şahsını düşünmüş, hatta hıyanet etmiş, tarih bunu tesbit edemeyecek. .. faaliyet ve gayeleri tarihe intikal ettirmek için şimdiden hazırlıklı olmalıdır ... "10 diyerek Mustafa Kemal'i 
uyarmıştır. Bu telkine Dahiliye Vekili Dr. Adnan (Adıvar) Bey de arka çıkmış, ne var ki Adnan Bey sırf somut belgelerden oluşan bir arşivin aciliyetine 
işaret etmiştir. Bir başka deyişle Adnan Bey böyle bir listeyi ancak kati delillerce desteklenmesi şartıyla kabulleniyordu." Bu tür bir listenin, kişisel hesapları görmek için kullanılabileceğinden kuşkulanmış olmalı. 

Bununla birlikte, bu konuşma 1922 sonbaharına kadar hayata geçmez. 1922 Eylül veya Ekim'inde bir gün, İhsan Bey, İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Kazım (Özalp) Paşa, Ali Fethi Bey, Yusuf Kemal Bey ve Seyyid Bey'in katıldığı bir toplantıda, konuyu gündeme Mustafa Kemal getirir ve İhsan Bey'e dönerek ona şunu hatırlatır: 
İhsan Bey ... Hatırlar mısınız, bir gün sizinle ve zannediyorum ki Doktor Adnan ve sabık Maliye Vekili Ferit Bey'lerin bulunduğu bir hususi toplantıda, zaferden sonra memlekette kalması, vatanın huzuru itibariyle mucibi endişe olacak kimselerin listesinden bahsetmiştik ve hatırımda kaldığına göre, siz bunların daha o zaman tesbitini istemiştiniz. Şimdi Yusuf Kemal Bey, her beynelmilel muahede nin bir affı derpiş ettiğini söyleyerek, böyle bir ihtimale karşı hazır bulunmamızı istiyor ... Ne dersiniz? 12 

İsmet Paşa, Şuna işaretle bahse katılır: 


  İstiklal mahkemesine intikal eden ve neticelenen mevzuların mümasil cürümlerini irtikab edenlerden bir kısmı, bugün hududu milli dışındadırlar. 
Bir kısmının da hudutlarımız içinde kalmasına dahili emniyetimizin müsaadesi yoktur. Mesela öyleleri vardır ki, bunlar ele geçmiş olsaydı, İstiklal mahkemesinin mümasil cürümlerde verdiği kararlar kıstas olarak kabul edildiği takdirde, derhal 
idam edilmeleri lazım gelirdi. Sonra İstiklal mahkemesi bazılarının da gıyabında karar vermiştir. Bir affın mevzuu bahs olması mutlak olduğuna göre, affa layık olmayanların şimdiden tesbiti zarureti var. 

Bunların kimler olduğunu nasıl tesbit edebileceğiz? 13 

Konu üzerindeki tartışmalar, 'hıyanet cürümleri için hangi zaman diliminin esas alınacağı'; 'Balkan Savaşları yenilgisinden ve imparatorluğun 1. Dünya Savaşına sürüklenmesinden sorumlu olanların da listeye dahil edilip edilmeyeceği'; 'Sevr Antlaşmasını yahut Mondros Mütarekesini imzalayanların da kapsama alınıp alınmaması gerektiği' 14 gibi daha somut sorular etrafında yürüdü. O tarihteki toplantıdan, bir liste hazırlanması gerektiği dışında hiçbir kesin karar çıkmadı. Derken, ortalıkta Dahiliye Vekaletinin, Başvekaletin ve Erkanı Harbiye-i Umumiyenin liste hazırlamakla uğraştığına dair rivayetler dolaşmaya başladı.15 

   İhsan Bey'in, listelerdeki bazı isimleri fark ettiğinde, güya "demek ki hadiselere [ İsimlerin belirlenmesinde] his hakim olmaya başladı"16 demesi kayda değerdir. Bu cümle, adların seçiminde muhtemel bir yanlılığı ima eder. İhsan Bey'in, Müdafaayı Milliye Vekili Kazım (Özalp) Paşa ile konu üzerinde sohbet ederken, "Fakat garip olan şu idi ki ... asıl akla gelenlerden bazıları yoktu,"17 diyerek bu tarafgirliğe işaret ettiğini biliyoruz. 

   Bu tam da, Rauf ve Adnan Beylerin daha önce korktukları şey, yani böyle bir liste hazırlamanın taraflılığı konusu idi. Neyse ki Lozan Antlaşmasına kadar, 
konu bir kenarda kaldı. 

Lozan Antlaşması ve 150'likler 

1922'de sona eren İstiklal Savaşından sonra, Türkiye ve İtilaf kuvvetleri bütün dikkatlerini, savaşı resmen sona erdirecek bir barış antlaşmasının imzasına verdiler. Sırf milyonların hayatına mal olmakla kalmamış, aynı zamanda hazineleri de kurutmuş bu ağır savaştan dolayı her iki taraf da bitap düşmüştü. Ancak taraflar, bir savaşın belki de en nazik merhalesinin, antlaşma aşaması olduğunu biliyordu. 1.Dünya Savaşı, tüm savaşları bitirecek bir savaş olmaktan uzaktı. Evet, askeri ve siyasi hususları çözmek için bir barış antlaşması önemliydi, ancak bu aynı zamanda diğerlerinden daha fazlasını kapmak, savaş alanında alamadıklarını almak için de en büyük fırsattı. Ankara'da, Türkiye'yi temsil ettiği iddiasıyla yeni bir hükümet zaten ilan edilmişti. Uzun süredir felç halindeki İstanbul hükümetinin, barış antlaşması müzakerelerini etkin bir biçimde yürütecek hali yoktu. 
   Bu çifte hükümetin yarattığı zafiyetin farkında olan, sırf Büyük Britanya değildi. 
   Ankara hükümeti de bu durumun farkındaydı ve bu yüzden, İstanbul temsilcileri nin Lozan Konferansına katılmasını önlemeye karar verdi. 

Bu arada okura, hemen, Lozan müzakereleri başladığı sırada, İstanbul çevresinin tam bir keşmekeş içinde olduğunu da hatırlatalım; çünkü Ankara hükümetinin 308 numaralı kararname18 ile saltanatı kaldırmasının ( 1 Kasım 1922) üzerinden henüz sadece 19 gün, son Osmanlı sultanının bir Britanya muhribiyle İstanbul'dan kaçmasının üzerinden de ancak üç gün geçmiş bulunuyordu. Kozun Ankara'da olduğu açıktı. Her ne kadar Büyük Britanya, Ankara ve İstanbul hükümetleri arasındaki farklılıkları sömürme umuduna kapılmışsa da, sultan ülkeyi terk ettiği ve İstanbul'daki idare Ankara tarafından hükümsüz ilan edildiğinden, bunu başaramadı. 19 
   İstanbul hükümetinin, ne konferanstan herhangi bir talepte bulunabilecek hali, ne de Ankara'yla baş edebilecek kabiliyeti vardı. Aslında, İstanbul'da bir hükümet filan da yoktu; sonuncusu 4 Kasım 1922'de, yani Lozan müzakerelerinden yalnızca 16 gün önce çekilmiş ve yerine başkası kurulmamıştı. 

İsmet Paşa başkanlığındaki Ankara delegeleri Lozan'a gittiklerinde, meşruiyet konusunda hiçbir soru işaretiyle karşılaşmadılar, çünkü onlar düşmanlarını yenen silahlı kuvvetleri temsil ediyorlardı.20
 Ne var ki, Ankara'nın İstanbul hükümetinden arta kalanların iplerini tamamen eline geçirdiğini öne sürmek de büyük bir hata olur. Tam aksine, Mustafa 
Kemal, BMM'deki iç muhalefetin (İkinci Grup) farkındaydı.21 

Müzakereler devam ederken, Ankara hükümeti, İstanbul çevresinin rakip kudret simsarlarını hepten saf dışı edemese de tecrit etmenin yollarını arıyordu. 
Evet, saltanat lağvedilmişti, yeni atanan halife Abdülmecit ve hanedan sıkı bir gözetim altındaydı. Ama yukarıda da belirtildiği gibi, ortalıkta Ankara'nın 
otoritesini sarsabilecek pek çok başka potansiyel rakip vardı. 

Lozan'daki müzakereler 20 Kasım 1922'de başlayıp 4 Şubat 1923'te kesildi; kesintinin nedeni, Musul'un geleceği, Boğazlar sorunu, kapitülasyonlar, 
Düyunu Umumiye ve azınlıklar gibi önemli konularda beliren görüş ayrılıkları idi.22  

23 Nisan 1923'te tekrar müzakerelere geçildi. 

Önemli bir değişiklik olarak, Britanya tarafında, Lord George Nathaniel Curzon'un yerine Sir Horace Rumbold geçmişti. Bu, bir bakıma, Türk tarafı için bir zaferdi, çünkü Lord Curzon Türk taleplerini karşılamıyordu. Rumbold, antlaşmayı imzalamanın aciliyetini daha iyi kavramış görünüyordu. Her ne ise, sonunda bütün taraflar müzakerelerden bitap düşerken, 24 Temmuz 1923'te Lozan Antlaşması imzalandı. Sadece Musul sınırına ilişkin karar, daha ileri bir tarihe, 1926'ya bırakıldı. 23 

Şimdi de 150'liklerin Lozan'da nasıl ortaya çıktığına bakalım. Diğer daha elle tutulur ve somut hususlar arasında, genel af hükümlerine eklenecek bir protokol, İtilaf kuvvetlerine önemli gelmedi. Oysa 150 Müslümanı (ı5o'likler) genel affın dışına çıkaran bu protokol, aslında İstanbul ve Ankara çevreleri arasında içeride cereyan eden iktidar ve meşruiyet mücadelesi açısından gayet önemliydi. Bu, Ankara hükümetinin İstanbul üzerinde otoritesini ilan etmesinin bir yolu olduğundan, Lozan' daki Türk temsilcileri antlaşmaya böyle bir ek protokol konmasında ayak dirediler. 

Her büyük savaştan sonra, savaşan tarafların iç barışı ilerletebilmek için kapsamlı bir genel af ilan etmeleri adettendir. 

Bu ilkeyi en iyi Cemil Birsel açıklar. 

Eğer savaş esnasında işlenen cürümler, savaştan sonra kovuşturulup cezalandırılırsa, savaşın yaraları asla iyileşmez ve sürekli 
kanayıp durur. Savaşan ülkeler arasında, tek kalemde unutulması gereken acı ve ıstırap uzayacak olursa, bu savaşın yenilenmesiyle neticelenebilir. ( ... ) Mazideki ıstırapların silinebilmesi için, şahısların geçmişteki tüm fiillerini affetmek gerekir.24 

DİPNOTLAR;

1 Metinde, üslupla ilgili nedenlerle, Ankara çevresinden yeri geldiğinde Kemalistler, Milliyetçiler ve 
Anadolu hareketi olarak da bahsedeceğim. 
2 Bir örnek bir kitle olmadığının akılda tutulması gereken ulema, içinde muhafazakar ve daha liberal unsurlar barındırıyordu. ikinciler Ankara hareketiyle etkileşim halindeydiler ve bunlardan bazıları, zaman zaman Ankara'nın modernist vizyonuna destek sağladı. 
3 Anadolu'da Yeni Gün ve Hakimiyet-i Milliye bunlardandı. Bkz. Yücel Özkaya, Milli Mücadele'de  Basın 1919-1921 (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1989); Hülya Baykal, Türk Basın Tarihi 1831-1923: Tanzimat, Meşrutiyet, Milli Mücadele Dönemleri (İstanbul: Afa, 1990); Bünyamin Ayhan. Milli  Mücadele'de Basın: Olağanüstü Durumlarda Propaganda (Konya: Tablet, 2007); Hakimiyeti Milliye (İstanbul: Zaman, 1949). 
4 Behçet Cemal İstanbul basınını üçe ayırır: İTC taraftarları (Hüseyin Cahit Yalçın), Rauf Bey  taraftarları (Ahmet Emin Yalman) ve Halife yanlısı/İslamcı olanlar (Eşref Edip ve Velid Ebuziya), Bkz.  Şeyh Said ve İsyanı (İstanbul: Sel. 1955), 12. 
5 Birçok ITC mensubunun, meşrutiyetten yana olduğunu biliyoruz, ama pragmatik nedenlerle  İTC'yi lstanbul çevresinin dışında tutuyorum. 
6 Kamil Erdeha, Yüzellilikler Yahut Milli Mücadelenin Muhasebesi (Ankara: Tekin, 1998), 75-76. 
7 Rıza Tevfik, Biraz da Ben Konuşayım (İstanbul: İletişim, 1993), 52-53. 
8 (İstanbul: Sıralar, 1946) özellikle s. 45-50. Sedat Bingöl, yüksek lisans tezinde, bu anılann doğruluğuna dair belli bir tereddüt göstererek, İhsan Bey'in hatıratında yayınladığı gazetelerin yerini  tayin edemediğini belirtir. Söylendiğine göre bu anılar 22 Kasım 1946 ile 27 Kasım 1946 tarihleri arasında, günlük İstanbul gazetesi Yeni Türkiye'de yayınlandı. Gazete 27 Kasım 1946'da kapandığından, 
hatırat eksiktir. Bingöl, gazetenin sahibi Mehmet Ali Gökberk'le mülakat yapmış ve ona, hatıratın  orijinallerinin Cemal Kutay'da olduğunu doğrulatmış tır. Bingöl'ün hatıratları incelemek için Kutay'a  yaptığı başvuru fazla mesafe alamamış, çünkü Kutay'm evi hatıratlara beraber 198o'de yanmıştır.
 Yine de, yalnızca Kutay'ın yapıtlarında sunulan malumatın doğruluğundan şüphelenmek için bir  neden yoktur. Bingöl'ün tartışması için, Bkz. "Yüzellilikler Meselesi" (yüksek lisans tezi, Hacettepe Üniversitesi, 1994), 83-84, dipnot. 
9 Bu Mustafa Kemal ve arkadaşlarının görüşüdür. Oysa İstanbul hükümetinin bazı mensupları,  Kemalistlere düşman olmadıklarını söyleyerek bu iddiaya karşı çıkmışlardır. Onlar, İtilafçı baskısını  hafifleterek aslında milli harekete destek olmuşlardı. Bkz. örneğin, Ahmet İzzet Paşa, Feryadım. Cilt 2  (İstanbul: Nehir, 1993), 205-29; Cemil Topuzlu, Oparatör Cemil Paşa'nın Hatıra/an, (İstanbul: Türkiye  Yayınları, 1945), 132. 
10 Bkz. Kutay, Yüzellikler Faciası (İstanbul:yayıncısı yok, 1955), 47; ve İlhami Soysal. 150'/ikler (İstanbul: Gür, 1985), 13. 
11 Soysal. Adnan Bey'in insanları gıyaplarında listeye dahil etmeye taraftar değildi. Bkz. s. 14. 
12 Kutay, 50-51; Soysal, 15. Bingöl, 86. 
13 Kutay, age. 
14 Rauf Bey'in Mondros Mütarekesinin altında imzası vardı. Mustafa Kemal Paşa'nın, Sevr ve Mondros'u imzalamış isimlerinki bu takdirde aralarında 
Rauf Bey de olacaktı-dahil edilmesi olasılığına hoş baktığım biliyomz. Acaba bu istiklal·Savaşının iki saygın ismi arasındaki rekabetin erkeq  bir işareti miydi? Ancak spekülasyon yapılabilir. 
15 Soysal, 16-17. 
16 "Demekki hadiselere his hakim olmaya başladı." Kutay, 15o'likler ... 50; Soysal, 17. 
17 Kutay, age.; Soysal, age. 
18 Saltanatın lağvının, meclisten geçirilen bir kanun ile degil de bir hükümet kararnamesiyle  gerçekleştigini not etmek önemlidir. Bu ince fakat son derece önemli nokta, Türk tarih yazıcılıgında  genellikle göz ardı edilir. O sırada meclisten böyle bir kanun geçirilebilir miydi, bilmiyoruz. 
19  12 Mart 1921 tarihli daha önceki Londra Kc,nferansına hem İstanbul, hem de Ankara hükümetleri (Bekir Sami Bey) temsilci göndermişti. 
20 Şu da hatırlanmalıdır ki, Türk kuvvetleri Büyük Britanya'ya karşı herhangi bir büyük meydan muharebesi kazanmamış, onun vekili Yunanistan'la çarpışmışlardır. Bu olgu, müzakereler sırasında  iki tarafın da, yani Büyük Britanya'nın da Türkiye'nin de aklından çıkmadı. İngiliz pozisyonu hakkında, Erik Goldstein'ın bir makalesi vardır: "British Official Mind and the Lausanne Conference, 19221923," 
  Power and Stability: British Foreigrı Polic:y, 1865-1965, yayına hazırlayanlar E. Goldstein ve B.J.C.  McKercher, (Londra; Portland, OR: Frank Cass, 2003), 185-206. 
21 ikinci Grup, Mustafa Kemal'in birinci BMM'deki Birinci Grubuna muhalefeti teşkil ediyordu; Bkz.  Ahmet Demirel, Birinci Mecliste Muhalefet: İkinci Grnp (İstanbul: İletişim, 1994). 
22 Konferanstaki Amerikan gözlemcisi Joseph C. Grew, müzakerelerde Lord Curzon'un "lsmet'e ofis katibi gibi davrandığını ve onu alaya aldığını" kaydeder. Anlaşmazlık konulannın hepsinin üstünde, Türklerin İngilizlere duyduğu güvensizlikte Curzon'un bu tavrı da rol oynamıştı. Bkz. "The Peace  Conference of Lausanne, 1922-1923,'" Proceedings of the American Philosophical Society, cilt 98-r (1954): 1-10. Bkz. özellikle, s. 3-4. 
23 5 Haziran 1926'da Türkiye ile Büyük Britanya arasında sınır anlaşması imzalandı. Bkz. Quincy Wright, "The Mosul Dispute" The American journal of lnternational Law, 20: 3 (1926): 453-64. 
24 Cemil Bilse!, Lozan, cilt 2 (İstanbul: Ahmet Ihsan Matbaası, 1933). s. 288-89. Ayrıca bkz. Özkan, 6. 

4. CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder