Takrir-i Sükun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Takrir-i Sükun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2020 Pazar

ANKARA'DAKİ MUHALEFET: TEK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ. BÖLÜM 8

 ANKARA'DAKİ MUHALEFET: TEK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ. BÖLÜM 8 




CUMHURİYETİN  KURULUŞUNDA İKTİDAR KAVGASI.
Halide Edip Adıvar,Tekpartili Sisteme Geçiş, Terakkiperver Cumhuriyet fırkası,Hıyanet-i Vataniye Kanunu,Takrir-i Sükun,Muhalefet Partisi,

   TCF Kurulur Kurulmaz, BMM'ye partinin mensupları ve onların siyasi faaliyetleri hakkındaki şikayetler akmaya başladı. 1 Şubat 1925 tarihli bir belgedeki şikayette, TCF'ye üye yazmaya çıkanların "Sultanı mı yoksa Mustafa Kemal'i mi tercih edersin?" 111 diye sorarak üye kaydettikleri iddia ediliyordu. TCF'nin rakipleri, en etkili şikayetin dinin siyasi arenada kullanılması olduğunu pek çabuk fark ettiler, çünkü TCF'nin parti programında dine saygılı olduğunu belirten bir madde (Madde 6) vardı. Dolayısıyla, Takrir-i Sükun Kanununun 4 Mart 1925'te geçmesinden sonra, şikayetler akmaya başladı. Ahmet Yeşil'in bildirdiği gibi, BMM arşivlerinde, çeşitli TCF mensupları aleyhine verilmiş 68 ayrı belge ve bir defter dolusu mah
keme zaptı bulunmaktadır.112 Mahkeme zabıtları, TCF aleyhindeki şikayetlerin ele alındığı 14 duruşmaya aittir. 7 Mart 1925''3 tarihinde kurulan Ankara İstiklal Mahkemesi, bu şikayetlerin incelenmesi sonucu, II Nisan 1925'te, TCF'nin İstanbul genel merkezinin ve diğer İstanbul şubelerinin elinde bulunan her hirlü belgeye el konmasına hükmetti. TCF'nin muhasebesine ilişkin kayıtların incelenmesiyle de ilgilenen mahkeme, tüm şubelere ve genel merkeze aynı anda girilmesi talimatını da verdi.114 Polisin el koyduğu iki büyük çuval dolusu belge, 13 Nisan 1925'te Ankara'ya gönderildi. Ahmet Yeşil, TCF'nin eski Beykoz şubesi başkanı Hüseyin Bey, şube sekreteri Hayri Bey ve Nuri Bey'in gözaltına alınıp sorgulanmak üzere aynı gün Ankara'ya gönderildiğine değinir."115 Dini siyasete alet ederek propaganda yapmakla suçlanan başka TCF mensupları da vardı - Salih Paşo ve 
Kamil Efendi gibi. Ankara Mahkemesi -belgeleri inceledikten ve zanlıları sorguladıktan sonra-siyasette dini propaganda yapma suçunun varit olduğuna 
hükmetti. Buna bağlı olarak zanlıları bir yıldan müebbetle kadar değişen cezalara çarptırdı. Zanlılardan Resul Hoca ise küçük bir Anadolu kasabası olan Ayaş'a sürüldü 116 Şu da var ki, mahkeme kendini suç işleyenlerle sınırlamamış, TCF'nin faaliyetlerine karşı hükümeti "Uyarmaya" da karar vermişti. Başka bir deyişle parti, kayıtlı her üyesinin fiillerinden tamamen sorumlu tutulmuş oluyordu. Bu TCF için çok ağır bir yüktü, çünkü partinin her mensubunun hareketlerini kontrol etmesi mümkün değildi. 
  TCF'ye asıl darbe, Ankara'dan değil Şark İstiklal Mahkemesinden geldi. Ankara Mahkemesindeki duruşmalar devam ederken, Şark İstiklal Mahkemesinin önüne benzer bir dava geldi. TCF'nin Urfa-Siverek temsilcisi Mehmet Fethi Bey, dini siyasete alet etmekle suçlanıyordu. Dava önemliydi, çünkü Doğu Anadolu'daki TCF şubelerinin 25 Mayıs 1925'te kapatılmasıyla sonuçlandı. Buna paralel olarak, sekiz gün sonra, 3 Haziran 1925'te, hükümet Takrir-i Sükuna dayanarak TCF'nin tüm şubelerinin kapatılmasını (sedd) emretti. Teknik olarak konuşmak gerekirse, partinin fesih edilmeyip, tüm şubelerinin kapatılması kayda değerdir. TCF üyeleri, mecliste blok halinde oy kullanmaya devam ettiler. Yine de, pratik anlamda 
bu 1946'ya kadar sürecek tek parti döneminin başlangıcıydı. TCF'nin bir daha açılmasına izin verilmedi. 

TCF'nin kapatılması haklı bir gerekçeye dayanıyor muydu? Fethi Bey'in Şark İstiklal Mahkemesinde görülen davasına şöyle bir bakmak bile, verilen hükmün tarafsızlığı hakkında şüphe uyandırmaya yeter. Bu yüzden, evvela davaya daha yakından bir bakalım. Bu bağlamda en faydalı birincil kaynak, TBMM arşivlerinde bulunabilen dava zabıtları dır.117 

Resmi dava kayıtları, Fethi Bey'i suçlayan herkesin karşı partiden, CHF'den geldiğini gösterir.118 

Ahmet Yeşil, ithamcıların hepsinin birbirinin tıpatıp aynı cümleler kullandıklarına ve birbirleri dışında başka hiç kimseyi şahit gösteremediklerine dikkat çekmiştir. İtham edenlerin, Fethi Bey'in ağzından çıktığını iddia ettikleri bu tıpatıp birbirine benzer cümleler şöyleydi: "Onlar [hükümet] medreseleri kapattılar. Şeriatı rafa kaldırdılar. Biz [TCF] Şeriat-ı Muhammediye istiyoruz. Partimiz dini [İslamiyet'i] ilerletecek. Gelin hep beraber çalışalım. 119 

Vatana ihanet kategorisine girdiği kesin olan bu cümleler, Hıyanet-i Vataniye Kanununa ve Takrir-i Sükuna göre cezalandırılabilirdi. Fethi Bey, bu suçlamalarla 30 Nisan ı925'te mahkeme karşısına çıkarıldı. Davası oldukça çabuk görüldü ve üç duruşmada (30 Nisan, 12 Mayıs ve 18 Mayıs 1925) bitti. 

Dini kullandığına dair her türlü suçlamayı reddeden Fethi Bey, onun yerine CHF'nin Urfa/Siverek şubesi reisi ve şehrin belediye başkanı Mehmet Emin Bey'i, TCF'ye zarar vermek için böyle asılsız rivayetler uydurmakla suçladı.120 

Sonra savcı Süreyya Bey, TCF'nin parti programındaki "parti dine hürmet eder" şeklindeki 6. Madde'ye ilişkin sorulara geçti. Fethi Bey, halkın TCF'yi dinci bir parti sanmasının failinin bu madde olduğunu belirtti. Buradan çıkarılan sonuç basitti: TCF din hakkındaki bu maddeyi programına, böylece muhafazakar zihniyetli insanları daha çok cezbedeceğini düşünerek dahil etmişti. Durum belki buydu, ama 6. Madde kendi başına bir suç teşkil etmiyordu. 

Esasında parti, 1924 Kasım'ında, bu programıyla ve hükümetin izniyle kurulmuştu. Tek suç, maddenin siyasi kazanım maksadıyla istismar edilmesi olurdu. Bunu bilen Fethi Bey daha siyasi bir cevap verdi: "6. Maddemizin kanuna uygunluğuna karar vermek, BMM'nin sorumluluğundadır. Bu nedenle, ben siyasi faaliyetlerimde hiçbir zaman bu maddeye değinmedim."121 Başka bir deyişle Fethi Bey, dini kullandığı yolundaki ithamı reddetti. 

Yukarıda da değinildiği gibi, rakip partiye mensup şikayetçilerin beyanları dışında, savcı Fethi Bey'in kendi partisinin Siverek şube başkanı Şeyh Eyüp'ün beyanlarından da yararlandı. Şeyh Eyüp anlattıklarında, Siverek şubesini kurarlarken Fethi Bey'in kendi evinde 15 gün kaldığını belirtmiş ve şöyle demişti: Fethi Bey "TCF şubesini burada açmaya ve üye toplamaya çalışıyordu. Mustafa Kemal'in buna izin verdiğini ve partinin dine saygı göstereceğini belirtiyordu. Diğer partinin [CHF] dinle başı hoş değildi. Bunu açıkça söyledi. " 122 
Ahmet Yeşil, böyle bir ithamın, muhtemelen Şeyh Eyüp'ün kendisine yapılmış boş birtakım vaatlerin sonucu olabileceği tahmininde bulunur.123 
Ancak, böyle bir ihtimalin mevcut olması dışında, bu tür bir pazarlığa dair herhangi bir kayıt yoktur. Fethi Bey suçlamayı kategorik olarak reddetti, yine 
de suçlu bulunmaktan kaçamadı ve Sinop'ta beş yıl hapis cezasına çarptırıldı. 
Önceki iyi hali ve millete hizmetleri nedeniyle, cezası üç yıla indirildi. 

Ankara İstiklal Mahkemesinin 3 Mayıs 1925'24 ve Şark İstiklal Mahkemesi'nin 19 Mayıs 1925'25 tarihli hükümleri sonucu, hükümet (kabine) 3 Haziran ı925'te ülkenin her yerindeki bütün TCF şubelerinin kapatılmasına dair bir kararname yayınladı.126 Kararnamede Mustafa Kemal Paşa'nın (Cumhurreisi), İsmet Paşa'nın (Başvekil) ve hükümetteki diğer altı bakanın imzaları bulunuyordu.127 Kararnameye göre: Ankara İstiklal Mahkemesi huzurunda cereyan eden bir takım tahriklere müteallik [takibatlar] ve davalar esnasında, İstanbul mıntıkasındaki 
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bünyesinde resmi görevleri bulunan bazı şahısların, parti programında bulunan dini inanç ve itikatlara hürmet prensibini, efkarı umumiyeyi aldatmak ve dini duyguları tahrik etmek maksadıyla kullandığı tespit edilmiş ve hükümetin dikkatini partinin mevcut tutumuna çekme hususundaki mahkeme kararı, cumhuriyet savcılığı makamınca hükümete 
sunulmuştur. 

Diyarbakır İstiklal Mahkemesi'ndeki [takibatlar] ve davalar esnasında, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın resmi görevlerinin, parti programında bulunan dini inanç ve itikatlara hürmet prensibini, kendilerine vatanı dinsizlerden kurtarıyormuş süsü veren mürtecilerin propagandasına destek sağlamaya alet ettiği ve bunun son [Şeyh Said] ayaklanmada tecelli eden pek çok ciddi hadiseye yol açtığı tespit edilmiştir .... Bu şartlar altında, dini siyasete alet etmeyi amaçlayan bir hareketin var olmasına izin verilmesi mümkün değildir.128 

SONUÇ 

Bu bölümde, çeşitli soruları irdelemeye çalıştım. Şeyh Said İsyanıyla radikal Kemalistler arasındaki ilişkiye dair soru, ilk ve en önemli soruydu. 

Her ne kadar yabancı gözlemciler -Amerikan, Fransız ve İngiliz-isyanı Ankara hükümetinin alevlendirdiği ihtimalini akıllarına getirmiş, hatta bunu ileri sürmüş de olsalar, bu herkesin kabul ettiği bir görüş değildir. Bu kaynaklar bu iddialarını Şeyh Said İsyanının Kürtler ve İngilizlerden çok Kemalistlerin işine yaradığı şeklindeki arızi (dolaylı) delillere dayandırırlar. Arızi deliller tabiatları gereği kesin olarak kabul edilemez; ancak bu onların ille yanlış oldukları anlamına da gelmez. Başka bir deyişle bu tür deliller üzerinden kesin sonuçlara varılması şüphe götürür ama varılan sonuçlar doğru da olabilir. Ankara'nın Şeyh Said İsyanın.. çıkardığı -pek başarılı olmayarak-ancak böyle delillerle iddia edilir. 

Elimizdeki kesin delillerle desteklenebilecek en önemli iddia, Şeyh Said İsyanının ülke genelindeki muhtemel sonuçlarının abartılmak suretiyle ustaca kullanıldığıdır. Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve CHF'deki radikal kanadın, Şeyh Said İsyanı öncesinde bile, siyasi muhalefet şöyle dursun herhangi bir eleştiri karşısında dahi kendini güvencesiz hissettiği ve alınganlık gösterdiği konusu, belgeleriyle varittir. Bunun için onlar, yeni siyasi muhalefet partisi TCF'nin kuruluşuna büyük bir kuşkuyla yaklaştılar. Muhalefet çözülsün diye baskı yapmak adeta doğal bir refleksti, çünkü herhangi bir siyasi muhalefetin, radikal Kemalistlerin başarmayı umdukları işlerin ve bunları gerçekleştirmekte kullanacakları yöntemlerin önüne 
engeller çıkaracağı açıktı. Dini kullanmanın, muhale[ etin seçimlerdeki büyük silahı olacağını, yeni radikal inkılapların ise tam bir sessizlik istediğini biliyorlardı. 

    Mustafa Kemal'in en yakın çevresi dahil birçok birincil kaynak, yeni inkılapları hayata geçirmede kullanılan yöntemlerin despotça olduğunu kabul eder.129 Ancak, erken cumhuriyetin siyasi coğrafyasının, Mustafa Kemal'i bir ikilem karşısında bıraktığını da kaydetmek gerekir. 

    Ya inkılabı ve kendi iktidarını riske atmak pahasına muhalefetle demokratik araçlar kullanarak baş edecekti ya da muhalefeti bir daha belini doğrultamayacağı şekilde yere serecekti. Recep (Peker), Mazhar Fuat, Kılıç Ali, Ali Saip gibi radikal Mustafa Kemal yandaşlarının kafasında ise böyle bir ikilem bulunmuyordu. 

Onlara göre, amaç için her araç mubahtı ve yeni rejim (veya kendi iktidarları) her ne pahasına olursa olsun korunmalıydı. Kemalist hizbin radikal kanadı -iktidar vasıtalarını elinde bulunduran-ikinciyi seçti; ancak böyle yapmakla, Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi kültürünün temellerini de atmış oldu. izleyen on yıllarda, arka arkaya gelen hükümetlerin birinci hedefi, muhalefeti tamamen bertaraf etmek değilse de mümkün olduğunca yola getirmek ve yönetimi tekeline almak oldu. Böyle bir sağlıklı siyasi muhalefete güven eksikliği, modern Türkiye'nin 21. yüzyılda dahi karşılaştığı sorunlardan biridir. 

Bu noktada bir diğer önemli soru daha dile getirilebilir. Eğer Mustafa Kemal ve radikaller siyasi muhalefete hiç saygı duymuyor idiyseler, demokratik 
ilkelere dayanan bir cumhuriyet şeklinde bir yeni rejim yaratmak konusunda niye bu denli ısrarlıydılar? Benim vardığım sonuca göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasından sonra, Mustafa Kemal ve arkadaşları için yaşayabilir tek rejim cumhuriyetçilikti. Mustafa Kemal'in "halife" unvanını alması gerçekçi olmadığı gibi, kendisinin siyasi yönelimleriyle de çelişiyordu. 

Ne var ki, Batının siyasi ideallerinden etkilenmiş bir asker ve devlet adamı olarak Mustafa Kemal'in "cumhuriyetçiliğe" bağlılığı, ancak pratik bir anlam ifade ediyordu. ülkenin siyasi gerçekleri ve içine girdiği iktidar mücadelesi, Mustafa Kemal'in kendisini gerçek demokrasinin hayata geçirilmesine tamamen hasretmesini imkansız hale getirdi. Bu yüzden, bu ideal dillerden asla düşürülmedi, ama Takrir-i Sükun ve İstiklal Mahkemeleri tecrübesinin de öğrettiği gibi, tam demokrasiyi hayata geçirme mecburiyeti yoktu. Ayrıca CHF'li radikaller, rejimin siyasi muhalefete hayat hakkı tanımayan bir cumhuriyet olmasından herhangi bir nedamet duymaları da söz konu değildi. 

Bu çalışmanın daha spesifik sonuçlarına baktığımızda, ilk soru şu olur: Şeyh Said İsyanını TCF ve İstanbul basını mı körükledi? Tüm kanıtlar, durumun bu olmadığını gösterir. İsyancıların çoğu zaten Türkçe konuşamıyor ve okuma-yazma bilmiyordu. O yüzden bu tür gazeteleri okuyup onlardan esinlenmeleri pek gerçeğe uygun değil. İsyanın önderleriyle, TCF ve İstanbul basını mensuplarının ortak yönleri hemen hemen hiç yoktu. 

Böyle bir bağlantı, sadece muhalefetin icabına bakmak için icat edildi. Avni (Doğan) Bey'in hatıratı da, gazetecilerle isyan arasında tespit edildiği söylenen 
bağın, verdiği ifadede gazetecileri suçlaması karşılığında Şeyh Said'e yapılmış boş bir vaat olduğu gerçeğini teyit eder. 

Türkiye'deki tek yasal muhalefet olan TCF'nin kapatılması, Şeyh Said İsyanının da doğrudan sonucuydu. H ükümet her ne kadar isyanla TCF'nin faaliyetleri arasında bir bağlantı olduğunu ileri sürmüşse de, bu kanıtlanmadı. Karar için arkasına sığınılan bahane, dinin siyasi amaçlara alet edilmesiydi. TCF programının 6. 
Maddesi -yani parti dini inanç ve itikatlara hürmet eder-şahsi fiilleri parti geneline bağlayan bir ortam yarattı. Bu madde, hükümete, şahısların eylemleri yüzünden bütün parti aygıtını suçlama fırsatı verdi. Bu arada savcılar da, dini siyasete alet 
etmekle suçlanan şahısların dahi itham edildikleri gibi suçlu olduklarını şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıkça kanıtlamayı başaramadılar. 

Mahkemeler hükümlerini, çoğu rakip siyasi partinin faal üyesi olan görgü şahitlerinin kuşkulu anlatımlarına dayanarak verdiler. 

Yabancı gözlemciler Ankara'daki gelişmeleri büyük bir ilgiyle izliyor ve hassas değerlendirmeler yapıyorlardı. Bu çalışmayı bunlardan biriyle bitirelim. Takrir-i Sükun Kanununun geçmesi ve İstiklal Mahkemelerinin yeniden canlandırılması üzerine, İstanbul'daki ABD Yüksek Komiseri Amiral Bristol, 8 Mayıs 1925 tarihinde Washington DC'deki ABD Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği tahminlerinde şöyle diyordu: 

Ankara, kendini hızla Çeka modeline göre biçimlendiriyor. Görünüşe bakılırsa amacı her türlü siyasi muhalefeti bertaraf etmek; yöntemi, sunulan kanıtlara göre değil, belli bir politikaya göre mahkum etmek; kurbanları, alakasız vatandaşlara ilaveten, nüfuz ve mevki sahibi kişiler. 

Editörleri, saldırı amaçlı bir sözcük kullandıkları için değil, belli bir zihniyete sahip oldukları için yargıladı. 

   Basını terörize etmekte öylesine başarılı oldu ki, hakkaniyetten en aleni sapmaları  eleştirilmedi bile; muhalefeti öylesine terörize etti ki, onun 
anayasaya aykırılığına karşı artık protesto yapılmıyor. 

Bu eleştiri, Dışişleri Bakanlığına çok sert gelebilir, ama ben olayların doğruladığından daha sert olduğunu sanmıyorum. Mahkemenin faaliyetlerinden dolayı hasıl olan şüphe ve nefret atmosferi, Hamidiye günlerinin atmosferini hatırlatıyor ve eğer Mahkemenin iştahı yedikçe artacaksa, ufukta Türkiye' deki şahsi hürriyetlerin iyice bastırılması gibi ayrı bir tehlike var. 
( ... ) 
    [Gazeteci davaları] hükümetin sert tedbirlerle her türlü açık muhalefetin kökünü kazımak yolundaki kararının daha ileri bir dışavurumu sayılabilir. 

Bu politika, belki de en açık ve şiddetli biçimde, Müdafaayı Milliye Vekili Recep Bey tarafından ifade edildi. Recep Bey, İzmit, "Hür-Fikir" gazetesine şu mülakatı verdi: "Türk vatanındaki faaliyetleriyle Türk'ün veya Türklüğün zararına çalışan bütün şahıs veya cemiyetler, her kim olursa olsun hayat hakkına sahip değildir ve yok olmaya mahkumdur. Kangren olmuş bütün uzuvları kesip atacağız."130 


DİPNOTLAR;

111 TBMM Arşivi, T 3 D 22 (Tasnif no 28), Yeşil, 322, n. 41. 
112 Ahmet Yeşil, TCF'nin kapatılması konusunda, TBMM Aşivlerine dayanarak, çok detaylı ve iyi belgelenmiş bilgiler verir (bkz. Özellikle 321-76). TBMM Arşivleri hakkında malumat için Yeşil'den yararlandım. 
113 Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri (İzmir: 9 Eylül Üniversitesi Yay., 1988) isimli eser, hu kötü şöhretli mahkemeler hakkında, önyargılı olmakla beraber iyi bir kaynaktır. Ankara İstiklal Mahkemesi için bkz. s. 353-474. 
114 Bu şubeler Eminönü, Galata, Erenköy, Beykoz, Makriköy (Bakırköy), Rami, Kağıthane, Samatya, Arnavutköy ve Şile semtlerinde bulunuyordu. Ayrıca Ahmet Yeşil'in belirttiğine göre, bu liste İstanbul Valisi Süleyman Sami'nin mahkemeye sunduğu mektuptan alınmıştı. Günlük gazetelerde, bu şubeler birazcık farklıdır; bkz. Yeşil, 339, dipnot. 92. 
115 Yeşil, mahkeme sırasında, tutuklanmış olan Beykoz şubesi üyelerine yönelik bir önyargının varlığını sezdirir; zira bunların Ankara'ya doğru yola çıkış tarihleri, el koyulan belgelerinkiyle çakışmaktadır. Bir başka deyişle mahkeme belgeleri incelemeden karar vermiştir. Bununla beraber Yeşil, TCF üyeleriyle başta 
kurulan temasın resmi bir tutuklama olmadığını kabul eder; polis onları sadece sorgulamak için gözaltına almıştı. Esas tutuklama, mahkemeye çıkmalarından sonra gerçekleşmiştir; bkz. Yeşil, 339-40, dipnot. 93. 
116 Sadece Hüseyin Bey aklandı. Karar hükmü TBMM Arşivleri T-3, Dosya 22, Karar 24 Aybars'ta alıntılandığı gibi, 363 ve Yeşil'e de gönderme yapıldığı gibi. Aybars'ın verdiği tarih 3 Mayıs 1925 iken, Yeşil 4 Mayıs 1924'ü gösteriyor. 
117 TBMM Arşivleri, T. 12, D.3, Bu tutanaklar, metninde bazı belge asıllannı da içeren Ahmet Yeşil tarafından incelenmiştir; bkz. Yeşil, 356-76. 
118 Age., 356-57, dipnot. 129. 
119 Age., 356-57, dipnot. 129, ayrıca bkz. dipnot. 130, 131, 132. 
120 TBMM Arşivleri, T-12, D. 3, 3-4. Soruşturma Yeşil'den alıntılanmıştır Yeşil, 366-367. 
121 Şark Mahkemesinin savcısı Süreyya Bey'in hatıratı, bu ifadelerle çelişmekte dir. Süreyya Bey, Fethi Bey'in partisinin programındaki 6 numaralı maddeyi onaylamadığını ve bunu da mahkemede açık seçik beyan ettiğini iddia etmektedir. Bkz. Örgeevren, 130. 
122 Daha kapsamlı bir yaklaşım için, bkz. Yeşil, 370, n. 160. 
123 Yeşil, 369, n. 157. 
124 Karar No: 24/ Esas No: 3, in TGNA, T-3, D. 22. Metnin tamamı için bkz. Yeşil. 482-84. 
125 Karar No: 30/ Esas No: 32, in TGNA, T-12, D. 3. Metnin tamamı için bkz. Yeşil, 485-87. 
126 İngilizce metnin tamamı için bkz. Zürcher, Political Opposition ... , 160-62; Türkçe metin içinse, bkz. Tarık Zafer Tunaya, Türkiye'de Siyasi Partiler, 1859-1952 (İstanbul: y.b., 1952), 621-622, ve Yeşil, 488-90. 
127 Dr. Tevfik (Hariciye Nazırı), Rüştü Recep (Müdafaa Nazırı), Dr. Tevfik Rüştü (Adliye Nazın), Mehmet Sabri (Bahriye Nazırı), ve Ali Cenani (Ticaret Nazırı). 
128 Zürcher'in İngilizce tercümesini kullandım. Düzelttiğim tek şey ise, takibat kelimesinin, hatalı olarak "eziyet" şeklinde çevrilmiş olan karşılığını, "kovuşturma" haline getirmekti. 
129 Örneğin Mustafa Kemal'in yakın arkadaşlarından Falih Rıfkı Atay'ın, harf inkılabı ile ilgili olarak söylediklerine kulak verilebilir: "Bu, tepeden inme bir durum, sürprizdi. BMM bile bunun hakkında malumat sahibi değildi. Şüphe yoktur ki bu (inkılabı gerçekleştirme) usuller(i) diktatörce idi. Bkz. Atatürkçülük Nedir? (İstanbul: Ak, 1966), 34. 
130 Mark L. Bristol'den Dışişleri Bakanlığına, 867.00/1870. 


CUMHURİYETİN KURULUŞUNDA İKTİDAR KAVGASI 
ANKARA'DAKİ MUHALEFET: TEK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ 

***

ANKARA'DAKİ MUHALEFET: TEK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ. BÖLÜM 7

 ANKARA'DAKİ MUHALEFET: TEK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ. BÖLÜM 7 



CUMHURİYETİN  KURULUŞUNDA İKTİDAR KAVGASI.
Halide Edip Adıvar,Tekpartili Sisteme Geçiş, Terakkiperver Cumhuriyet fırkası,Hıyanet-i Vataniye Kanunu,Takrir-i Sükun,Muhalefet Partisi,

Bu yüzden, onun fikri Ankara'nın fikridir ve geçerli olandır. Eşref Edip, anılarında şöyle der: 

Ankara'dan gelen mesajların resmi Mahkeme hesabından başka, bir de Ali Saip'e gelen, şahsi hesabı vardı. 

Gizli talimatlar bu hesaba gönderilirdi 
.... Mahkeme ile Ankara arasındaki resmi yazışmanın içeriğini katiplerden öğrenirdik. Ama Ali Saip Bey'e gelen talimatlarda ne olduğunu bilmenin 
imkanı yoktu. Bu yüzden onu gayet yakından takip ederdik, çünkü onun fikri esas olarak Ankara'nın fikriydi.102 

Türkiye Cumhuriyeti tarihine "Gazeteciler Davası" diye geçen olay, radikallerin her türlü muhalefeti ortadan kaldırmasının yalnızca birinci adımıydı. Korku ve acı dolu birçok aydan sonra, Ankara' dan gelen şifreli bir mesaj bırakılacakları işaretini verdi. Mesajda mahkemenin, gazetecileri Mustafa Kemal'den af dileyen bir mektup yazmaya teşvik etmesi isteniyor ve bu durumda cumhurbaşkanının onları affedeceği söyleniyordu.103 

Gazeteciler şöyle bir mektup yazdılar: 

"Ankara'da Reisi Cumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine: Şark İstiklal Mahkemesi karşısında sorgulanmalarımız icra ve ikmal olunduğu şu günlerde tahdis-i nimet [sevinç ve şükranını bildirmek] kabilinden bir hareketle huzur-u ulviyenize çıkmayı vecibeden addettik. 

Cumhuriyetin sadık bir amelesi, inkılabın samimi bir hadimi olduğumuzu isbat etmiş olmak kanaatiyle bipayan [sonsuz) bir fahr [övünç] ve gurur hissederek zat-ı riyasetpenahilerine [başkan olan şahsınıza] bir kerre daha arzederiz ki, bu kanaat şu dakikada vicdanlarımızı müsterih etmekle beraber bundan daha çok güvendiğimiz nokta asalet-i kalbinizin lütf-u hata bahşanesidir [kalbinizdeki asaletin lütfettiği kusurları bağışlamadır]. 

  Bu lütfün y[ed]d-i imtinan karanesiyle [minnettarlığıyla] ve zeval-i napezir [son bulmak bilmeyen] bir kalbi irtibatla bundan sonra vazifemize devam edebilmek, vicdanlarımızda hasıl olan intihabı müstakbel hareketlerimize rehber edinerek yüksek gayemize doğru temiz nasiye [alın] ile yürüyebilmek için feyz-i enzar-ı itimadınızın [güven duyan bakışlarınızın irfanının] bizden diriğ buyrulmamasına [esirgenmemesine] pek muhtaçtır. 

Huzur-u mahkemede taayy[ü]n eden [meydana çıkan] masumiyetimiz için Büyük Münci'nin [Kurtarıcı'nın] yüksek vicdanından duyacağımız afv ve müsamaha müjdesi iledir ki, bizim için kıymetdar olur, [b]u lütfu bizden esirgemeyeceğinizi uluvv-u kalbinizden [yüksek kalbinizden] ümid ederek en derin tazimatımızı arz ve takdim ederiz, Muhterem Reis-i Cumhur Hazretleri."104. 

Mustafa Kemal, bu isteğe cevaben kısa bir telgraf gönderdi: 
Şark İstiklal Mahkemesi Savcılığına: 
Gazetecilerin mahkemeye celbinden sonra Anadolu'da ve isyan sahasındaki meşhudatları [şahitlikleri] üzerinde hata ettikleri ve nadim oldukları hakkındaki telgraflarını evvelce mahkemenin adalet nazarına takdim etmiştim. Bu defa yine müştereken yukarıdaki telgrafla müracaat ediyorlar. Bunu da nazar-ı insafa almak muvafıktır, efendim." 105 

Sonuçta, davaya vekalet eden savcı Avni Doğan, 13 Eylül 1925 tarihinde, her ne kadar ilgili gazetelerdeki anılan makalelerin isyanı kolaylaştırdığı "ispat olunmuş" ise de, bu makalelerin kasıt taşımadığından hareketle, mahkemeden davanın düşürülmesini talep etti. Böylelikle, gazeteciler vatana ihanet suçundan değil, Basın Kanununa muhalefetten yargılanabileceklerdi. Basın Kanununun 32. Maddesi, mahkemelerin bir davaya üç aydan daha uzun süre bakmasına izin vermediğinden, gazetecilerin salıverilmesi gerekti.106 Bir başka deyişle, mahkeme onları isyana teşvik suçundan beraat ettirmeyip teknik ayrıntı temelinde serbest bıraktı. 
Dahası Ankara'yla yaşanan telgraf trafiği, açıkça, Ankara'nın mahkeme üzerindeki kesin nüfuzunu ve sonunda gazetecilerin salınmasına izninin olduğunu ispat eder niteliktedir. Mamafih bu olay bir yandan da önemli sorular ortaya çıkarır. Sözgelimi, Eşref Edip'in hatıratına dayanarak, o telgrafın hangi koşullar altında hazırlandığını öğreniriz. Böyle bir telgrafın yazılması talebi, gazetecilerden değil, Ankara'dan gelmiştir.107 Ankara'daki radikaller böyle bir mektubu neden gerekli gördüler? Muhtemel bir açıklama, böyle af dilenen bir telgrafın altına imza atmayı ilk başta reddeden Velid Ebüzziya'dan gelir. 
Tevhid-i Ejkar'ın editörü olan Velid Ebüzziya, böyle bir telgrafın, işlenmemiş bir suçun kabulü anlamına gelmesi nedeniyle kızgındı. Onun, Ankara'nın böyle 
bir telgraf talebine getirdiği açıklama şöyledir: Mahkeme, zanlılardan böyle bir talebin gelmesi suretiyle gazetecilerin kanunsuz olarak hapsedilmesine gerekçe 
bulmak ve kendini böyle bir tiranlığın sonuçlarından korumak istiyordu. 

Tabii insan haklı olarak, bunun radikallerin zerre kadar umurunda olmadığını da öne sürebilir, çünkü devrimciler olarak onlar hayatlarını zaten hiçe sayıyorlardı. Ancak onların, 1925'te henüz siyasi sürecin iplerini tam anlamıyla ellerine alamadıklarını ve ne denli zayıf olsa da, mecliste bir muhalefet bulunduğunu unutmamak gerekir. Böyle bir telgraf eleştirilerin önünü alır ve İstiklal Mahkemesi nin icraatını hiç değilse kağıt üzerinde haklı gösterirdi. Bu tür yazılı bir özrün varlığı, hükümete hasım olan gazetecileri gözden düşürür ve seslerini kesmelerini garanti ederdi -buna karşın gazetecilerin idama varabilecek cezalara çarptırılması hükümetin itibarına daha çok zarar verebilirdi. 

Bir diğer olası izah, radikallerin ve Mustafa Kemal'in, gazetecileri infaz yoluna gitmeyerek, onları anti-Kemalist duruşları nedeniyle halkın gözünden düşürmeyi istemeleri olabilir. Kuşkusuz, gazeteciler hakkında, Ankara'ya yalvaran bir telgraf olmadan da aynı hüküm verilebilirdi, çünkü onlara gelecekteki siyasi eylemleri konusunda gözdağı vermek şeklindeki temel amaç, açıkça ve tam anlamıyla zaten korkutma olarak başarılmıştı. 

Ancak Recep Peker ve Ali Saip gibi radikaller, gazetecilerle eski kozlarını paylaşmak istemiş de olabilirler. Telgraf metni, bir özür dileme yahut suçu kabullenme tonundan çok, yalvaran bir ton taşır. Bu da, gazetecilerin metni yazmaya ve Velid Ebüzziya'yı ikna etmeye çok dikkat ettiklerine delalet eder. Gazetecilerin davası böyle sona erdi. Sonuç olarak serbest bırakılan gazeteciler bu noktadan itibaren Kemalistlerle aralarında köprü kurma yollarını aramaya giriştiler ve muhalif herhangi bir yazı yayınlamadılar. 

TCF'nin Kapatılması 

Mustafa Kemal, yeni partinin kurulmasını pek hoş karşılamıyordu, çünkü esas olarak böyle bir bölünmenin, kurulma aşamasında bulunan kırılgan durumdaki rejimin muhaliflerini cesaretlendireceğinden korkuyordu. 
  Ayrıca hükümette, hiçbir eleştiriyi kaldıramayan ve bazı TCF liderlerinin (sözgelimi Rauf Orbay, General Ali Fuat Cebesoy ve General Kazım Karabekir gibi) halk nezdinde sahip olduğu büyük itibardan ve ünden rahatsız olan bazı radikaller de vardı. ABD Yüksek Komiseri Amiral Mark L. Bristol'ün ABD Dışişleri Bakanlığına gönderdiği bir ABD konsolosluk raporu bunu gösterir. Mark Bristol, bu özel evraka, bazı bakanlar ve aynı zamanda Başvekil İsmet Paşa ile görüşmek üzere Ankara'ya yaptığı seyahat hakkında Washington DC'yi bilgilendirdiği "Savaş Güncesi"ni de dahil etmişti. 

25 Nisan 1925 tarihli giriş, İsmet Paşa ve Amiral Bristol arasında geçen konuşmanın, Mr. Shaw tarafından yorumlandığı şekliyle çözülmüş metnini 
verir. İsmet Paşa'nın Ankara'daki ikametgahında geçen ve bir saat süren bu toplantı sırasında Bristol, siyasi muhalefet konusunu gündeme getirdi. ABD 
konsolosluk görevlisi Howland Shaw konuşmayı şöyle aktarmıştır: 

Sohbet siyasi hayatın, özellikle de bir meclisteki muhalefeti idare etmenin zorluklarına kaydı. Amiral, lafı hiç döndürüp dolaştırmadan İsmet Paşa'ya iki partili sistem hakkındaki düşüncesini sordu. İsmet Paşa, iki partinin arzu edilir bir şey olduğu açıktır şeklinde cevap verdi. Böyle bir beyanatta bulundu; lakin bana öyle geldi ki söylediklerine pek kendi de inanmıyordu. Amiral, iki partinin avantajının, 
meclise taşınan çeşitli konulara değişik açılardan bakıp tartışabilme olduğuna dikkat çekti. İsmet Paşa bundaki gerçeklik payını kabul etti. Amerika'daki kongrede bizim kaç üyemiz olduğunu sordu. Amiral, 420 cevabını verdi. İsmet Paşa bundan dehşete kapıldı; hele 420 kongre üyesinin yanında bir miktar da senatörümüz olduğunu öğrenince, Birleşik Devletler Hükümetinin haline acır gibi 
oldu. Belli ki İsmet Paşa, 288 mebusun bile yeterince büyük bir rahatsızlık kaynağı olduğunu hissediyor. Mecliste bir muhalefetin pekala olabileceğini söyledi, ama anayasaya ve toplumun temellerine karşı çıkan bir muhalefet değil dedi.108 
Yüksek komiserlikten Bristol ve tercümanı Howland Shaw, toplantıyı içten ve açık sözlü bir toplantı olarak tanımlamakta, fakat İsmet Paşa'nın Türkiye'deki meclis üyelerini bir rahatsızlık kaynağı olarak nitelemesine şaşırmış görünmektedirler. Bristol'ün, Türkiye'deki hükümetin muhalefet partisine karşı olan nahoş tutumuna ilişkin birinci elden malumat aldığı toplantı, bu toplantıydı. Konuşmanın, ülke genelindeki TCF bürolarının kapatılmasından iki ay önce cereyan etmiş olduğunu da not edelim. TCF itibarı yüksek liderleri saflarına kattığından, CHF için yasal siyasi muhalefet, hiç şüphe yok ki bir endişe kaynağıydı. 
Dolayısıyla Mustafa Kemal'in karizması olmadan, CHF'nin mecliste herhangi bir çoğunluğa erişemeyeceğini söylemek yerinde olacaktır. Şayet TCF, bilhassa eski İTC mensuplarını kendine çekmeye devam ederse, iktidarın başlıca adaylarından biri olma olasılığı çok da uzak bir ihtimal değildi. Ne var ki, CHF'lilerin TCF'lilere yönelttiği ithamların sayısının da gösterdiği gibi, iki partinin sıradan üyeleri arasındaki şahsi düşmanlık elle tutulur derecedeydi. TCF üzerine yapılmış çok kapsamlı bir çalışmanın yazarı olan Ahmet Yeşil'e göre, TCF'ye yöneltilen suçlamaların üç ortak yanı vardı. Bunlardan ilki, bütün suçlamalarda, yeni partinin siyasi güç kazanmak için dini kullandığı ve iktidar partisi dine saygı göstermezken kendisinin dine saygı gösterdiğini iddia ederek üye kaydettiği yollu şikayetler vardı; ikincisi, ithamcıların tümü CHF sıralarından gelmeydi; üçüncüsü de itham edenler, itham olunanlara karşı, siyasi arenanın içinde veya dışında, eskiye dayanan düşmanlıklar besliyordu. 109 

Aynı minvalde, bazı TCF ileri gelenlerinin de, Mustafa Kemal'e ve onun yakın arkadaşlarına karşı kıskançlık beslediğini biliyoruz. ABD arşivlerinde, bu noktaya parmak basan belgeler bulunmaktadır. Örneğin, Koramiral Mark L. Bristol'ün "Savaş Güncesi"nde, 25 Ekim 1923 tarihli, halifeyle cumhurbaşkanının statülerini karşılıklı ele alan bir madde vardır. Bilindiği gibi, saltanat 1922'de hilafetten ayrılarak lağvedilmişti. Ankara hükümeti, Abdülmecid Efendi'yi yeni halife olarak seçmişti, ancak yeni halife ile cumhurbaşkanının karşılıklı hukuki ve siyasi statüleri, 1922 ile 1924 arasında, özellikle İstanbul'daki diplomatlar için bir keşmekeşti. Mark Bristol, bu konuda güncesine, kendine bağlı ABD diplomatik misyonundan Mr. Scotten diye biriyle Ankara hükümetinin İstanbul' daki temsilcisi olan, ama daha sonra muhalefete kahları Refet Paşa arasında geçen bir konuşma yı kaydetmiştir: 

Ben [Mr. Scotten] halifeye ve "devlet başkanı"na izafe edilen yer konusunda Refet Bey'in aslında ne düşündüğünü anlamaya çalıştım. 
Farz edelim, devlet başkanı İstanbul'da iken bir harp gemisi gelmiş olsa ve harp gemisinin hem onu, hem de halifeyi top atışıyla selamlaması gerekse, her birine uygun selamlama şeklinin ne olması gerektiğini düşünürdünüz diye sordum. Kahkahalarla güldü ve şöyle dedi: "Orada, Dolmabahçe Sarayı'nda bulunan o ruhani beyefendi şerefine kaç pare isterseniz o kadar top atın. Ona istediğiniz 
saygıyı gösterin, ama devlet başkanını sakın selamlamayın. O zavallıyı kendi haline bırakın." Sonra da ekledi: "O, sadece, işin sevimsiz tarafının ona düşmesinden kafi derecede bedbaht ve birkaç yıl içinde tekrar tramvaya binmesi gerekebilecek bir adamdır."110 

Bu konuşma, halifeye izafe edilen yer konusunda belli bir keşmekeş olduğunu gösterir. Sorunun, Ankara'nın halifeye karşı olan hıtumunu anlamaya yönelik olma ihtimali de vardır. Mamafih, bu bilgi, Türkiye'deki yönetici seçkinler arasındaki kişisel rekabetler konusunda araştırma yapan araştırıcılar için daha da önemlidir. İstiklal Savaşının önderlerinden biri olan Refet Paşa'nın, 1924'te muhalefet partisi (TCF) saflarına katıldığını biliyoruz. Bu bilgi, daha TCF ortada bile yokken, belli bir kıskançlığın var olduğunu açıkça gösterir. Aslında aynı madde içinde, Mr. Scotten da, Amiral Bristol de, mülakat sırasında tesadüfen Refet Paşa'nın Mustafa Kemal'i çok kıskandığının ortaya çıktığını özel olarak not etmişlerdir. 

Bu düzeyde bir kişisel rekabet ve iktidar mücadelesi, iktidar boşluğunun henüz tam olarak dolmadığı bir dönem için anlaşılır bir şey olabilir. 
Bununla birlikte, Mustafa Kemal'in CHF'ye verdiği sağlam destek, oyun zemininin eşitliğini bozuyor ve TCF'yi hükümetin yaptırımlarına çok açık hale getiriyordu. Dahası, muhalefet partisinin kapatılması, Mustafa Kemal'in söylenen demokrasi özlemiyle açıkça çelişiyordu. Hükümetin muhalefeti gözdağı vererek susturmak istediğine dair daha evvelinden belirtiler - sözgelimi daha önce değindiğimiz, Başvekil Fethi Bey'in 25 Şubat 1925'te Kazım Karabekir'den TCF'nin kendi kendini feshetmesini istemesi gibi-varsa da, hükümetin eline siyasi ve entelektüel muhalefeti susturma bahanesini veren, defalarca belirtildiği gibi, Şeyh Said İsyanıydı. 

DİPNOTLAR;

102 Eşref Edip (Fergan), s. 175. Ali Saib'in, Şark istiklal Mahkemesindeki nüfuzunu kullanarak zengin olduğunu, ancak daha sonra Mustafa Kemal'e suikast tertiplemeye kalkmakla suçlandığını biliyoruz. iddialar doğru çıkmamış fakat Ali Saip'in beyin takımından uzaklaşhrılması neticesini doğurmuştur. 
Bkz. Sami Önal, yay. haz. Hüsrev Gerede'nin Anılan: Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve Devrimler (İstanbul: Literatür, 2002), s. 284 -85. Ahmet Emin Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim, cilt 3  (İstanbul: Rey. 1970). s. 183. 
103 Mektuba ilişkin enteresan gelişmeler ve Velid Ebüzziya'nın isteğe önce karşı çıkıp, sonra razı  oluşuyla ilgili olarak, bkz. Eşref Edip, s. 185-97. 
104 Bkz. EşrefEdib'in hatıratı, s. 192. Meknıp, lstikal Mahkemesinde yargılanan on gazeteci tarafından imzalandı. 
105 Eşref Edip, s. 193. 
106 Eşref Edip (Fergan), 194-97. 
107 Age. r85. 
108 867.00/1872, Bristol'den Dışişleri Bakanlığına, 6 Mayıs 1925.
109 Ahmet Yeşil, Türkiye Cumhuriyetinde İlk Teşkilatlı Muhalefet Hareketi: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (Ankara: Cedid, 2002), s. 323. Yazar, TBMM Arşivlerindeki suçlama dosyalarını incelemiştir; bu yüzden ifadeleri kesinlikle yetki taşır. Bununla beraber, vardığı bu özel sonuç ile ilgili olarak, Yeşil  herhangi özel bir gönderme yapmaz. 
110 867.00/1745, Bristol'dan Dışişleri Bakanlığı'na, 23 Ekim 1923 tarihli madde. Mr. Scotten'ın ilk ve  orta adı pek belli değildir, ama R. M. Scotten olabilir. 



***


ANKARA'DAKİ MUHALEFET: TEK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ. BÖLÜM 6

 ANKARA'DAKİ MUHALEFET: TEK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ. BÖLÜM 6 


CUMHURİYETİN  KURULUŞUNDA İKTİDAR KAVGASI.
Halide Edip Adıvar,Tekpartili Sisteme Geçiş, Terakkiperver Cumhuriyet fırkası,Hıyanet-i Vataniye Kanunu,Takrir-i Sükun,Muhalefet Partisi,


TAKRİR-İ SÜKUN VE GAZETECİLERİN DURUMU..,


Takrir-i Sükun ve Gazetecilerin Durumu 
6 Mart 1925'te, yani Takrir-i Sükunun geçmesinden sadece iki gün sonra, hükümet Tevhid-i Efkar, İstiklal, Son Telgraf, Orak Çekiç ve Sebilür reşat gazetelerini kapattı. Bir ay sonra, Hüseyin Cahit Bey'in başyazarı ve yöneticisi olduğu Tanin de onlara katıldı.79 

Hüseyin Cahit (Yalçın) ünlü bir İTC üyesi ve sıkı bir Ankara hükümeti muhalifiydi. 11 Ağustos 1925'te listeye, Ahmet Emin (Yalman) yönetimindeki Vatan da eklendi. Takrir-i Sükun döneminde kapatılan diğer gazetelerden bazıları şunlardır: 
Yoldaş, Presse du Soir, Resimli Ay, Millet, Sada-yı Hak, Doğru Söz, Kahkaha, Tok Söz, İstikbal ve Sayha.80 Ortada büyük gazete namına serbestçe satılan, sadece hükümetin yayın organı Hakimiyet-i Milliye (Ankara) ile Cumhuriyet (İstanbul) kaldı. 
İTC'nin yayın organı Tanin'in, gazete kapatmaların ilk raundunda değil de bir ay sonra kapatılması ilginçtir. Bu belki de, radikallerin İTC üyeleriyle nasıl baş edeceklerine hala karar vermemiş olduklarını gösterir. 

Birçok İTC mensubu zaten CHF'deydi;8' bu yüzden, bu tehirin CHF içinde olduğu kadar dışındaki İTC'lilerin de tepkisini ölçmeye dönük bir önlem olması mümkündür. Hükümet muhtemel tepkiyi göğüslemekte kendini daha emin hissetmiş olmalı ki, 15 Nisan 1925'te Tanin de kapatılmıştır. 

Bu kararın sudan bir gerekçesi vardı: gazetenin, TCF'nin İstanbul genel merkez ve şubelerinin kapatılması için "baskın" sözcüğünü kullanması.82 

İsmet Paşa Hükümeti, Takrir-i Sükuna dayanarak, bu kelimeyi tahrik edici ve dolayısıyla kamu güvenliği için tehlikeli buldu. Sonuç olarak, İTC'nin yayın organının hedef alınmasına dişe dokunur bir protesto gelmedi. Buna rağmen, radikallerin öteki İTC'lilerle baş etme konusunda içleri hala rahat değildi ve önde gelen İTC yöneticilerinin Mustafa Kemal'e yönelik İzmir suikastıyla ilişkili oldukları iddiasıyla asıldığı 1926'ya kadar da, onların siyasi faaliyetlerine kuşkuyla yaklaştılar.83 

Kapatılan gazetelerin tümü İstanbul'da yayınlanmıyordu, dolayısıyla hepsi "İstanbul Basını" denilen basına mensup değildi. Esasında bu gayet eklektik bir etiketti ve sadece İslamcıları ve hükümeti eleştiren, bu münasebetle de kanunun baş hedefi olan diğer muhalif gazeteleri değil, komünist gazeteleri de içine alıyordu. İşe bakın ki, komünist gazeteler Şeyh Said İsyanını doğunun geriliğinin bir göstergesi sayarak başından beri şiddetle eleştirmiş ve hükümetin bu isyanlara karşı benimsediği sert tutumu tamamen desteklemişlerdi. Hele Orak Çekiç hükümete pek iltifat ediyordu.84 
Erik Jan Zürcher, gayet yerinde olarak "yeni Ankara İstiklal Mahkemesi'nce ilk kovuşturulanlar, TCF üyeleri değil, solculardı" gözleminde bulunur. Otuz sekiz sosyalist ve komünist "komünist örgütlenme ve propagandalarda bulundukları, böylelikle kamu güvenliğini tehlikeye attıkları ve rejimi değiştirmeye çalıştıkları"85 suçlamasıyla tutuklanıp Ankara'ya gönderildiler. 
Bu, radikallere uymayan her türlü siyasi ve entelektüel hareketin, kamu güvenliğini tehlikeye düşürmekle yaftalanacağı nın açık bir işaretiydi. 

Örneğin 27 Mayıs 1925'te, Tanin gazetesi editörü Hüseyin Cahit (Yalçın), gazetedeki bir makalesinde "baskın" sözcüğünü kullandığı için ömür boyu sürgün cezasıyla küçük Anadolu şehri Çorum'a gönderildi.86 
Hüseyin Cahit'in, İstiklal Mahkemelerini tasvir eden ünlü "böyle bir mahkemenin mensubu olmaktansa, maznunu olmayı kat be kat tercih ederim"87 cümlesini sarf ettiği dava, bu davadır. Cevat Şakir (Kabaağaçlı daha sonra "Halikarnas Balıkçısı" olarak ünlendi) ve Zekeriya (Sertel) de üç yıllığına Bodrum'a sürüldü. Bu sürgünün nedeni, Cevat Şakir'in Resimli Ay dergisinin 23 Nisan 1923 tarihli sayısında yayınlanan "Hapishanede İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmaya Nasıl Giderler?" başlıklı yazısıydı. Yazar, 88 burada asker kaçaklarının gereken işlemler yerine getirilmeden idam edildiklerini ortaya atınca, hükümeti kızdırmış ve Ankara İstiklal Mahkemesi de, yazar Cevat Şakir'in yanında Resimli Ay dergisinin editörü 
Zekeriya Bey'in de, aynı hükümle icabına bakıvermişti.89 

Ankara İstiklal Mahkemesi, Mersin Doğru Söz gazetesi editörü Ata Çelebi'yi de bir yıl hapse mahkum etti. 

Esasında, Şark İstiklal Mahkemesine gönderilen gazetecilerin durumu çok şey anlatır. Onların Diyarbakır ve daha sonra Elazığ'daki davalarına ilişkin halihazırdaki bilgiler, hükümetin muhalif basını susturmak ve böylelikle tamamen kendi kontrolünde olmayan gazetelere ibret vermek istediğini gösterir. Savcı Süreyya Bey, 7 Haziran 1925'te bazı gazetecilerin tutuklanmasını talep ederken gerekçesini şöyle açıklamıştır. 

İsyanın [Şeyh Said] türlü türlü sebepleri vardır. Bunların arasına basın hürriyetini şahsi maksatlar veya şahsi ve siyasi gayeler uğruna kötüye kullanan, kasti veya gayri kasti surette yazılan yazılarının isyan üzerine tesirleri olan gazetelerin tutumu da girebilir. 

Bu sebeple, [ilgili] gazeteler buraya [mahkemenin tetkikine] celb edilmeli, yazılarının isyana tesiri dokunduğuna kanaat gelen gazeteciler davaya dahil edilmelidir.90 

Süreyya Bey'in gazetecilerin tutuklanması talebi, Şeyh Said'in sorgusunda "Sebilürreşat gazetesindeki makaleler, hükümete olan hiddetimizi artırmış ve bizi [böyle bir isyana] teşvik etmiştir," 91 demesine dayanıyordu. Gazetecilere yöneltilen bu suçlamaların, Şeyh Said'e yapılan boş vaatlerin sonucu olabileceğini aşağıda göreceğiz. 
Yine de, 22 Haziran 1925'te, Tevhid-i Efkar'dan Velit Ebüziya, Sadri Ethem (Ertem) ve Fevzi Lütfi (Karaosmanoğlu); Son Telgraftan İlhami Safa; 
Tok Söz'den Abdülkadir Kemali (Öğütçü) ve Sebilürreşat'tan Eşref Edip tutuklanıp önce Ankara'ya, oradan Diyarbakır'a gönderildiler. Bu davanın maznunu olan diğer gazeteciler arasında, Gündüz Nadir, Ahmet Şükrü (Esmer), Suphi Nuri (İleri), İsmail Müştak (Mayakon) ve Ahmet Emin (Yalman) da vardı. 

Ahmet Emin, hatıratında, gazetesi Vatan'ın Mustafa Kemal ve İsmet Paşa'nın desteği sayesinde, Ağustos 1925'e kadar kapanmadan kalabilen yegane İstanbul gazetesi olduğunu belirtir. Ne var ki hükümet ondan, hükümetin TCF'yi kapatma kararını savunan bir makale yazmasını isteyince, Ahmet Emin buna boyun eğmeyi reddeder.92 Sonuçta Vatan kapahlır ve Ahmet Emin de ugazetenin hükümetin manevi nüfuzunu kırarak isyana sebep olduğu" 93 gibi tuhaf bir ithamla Diyarbakır'a gönderilir. 

Süreyya Bey Ankara'da olduğu için bu davada savcı olarak ona vekalet eden Avni Doğan'ın hatıratı, olanların içyüzünü gösterir. Doğan, savcı Süreyya Bey'in (Örgeevren) böyle bir yargılamanın hukuki zemini olmadığı yolundaki itirazlarına rağmen, gazetecilerin mahkemeye çıkarıldığını öne sürer.94 Bununla da yetinmeyerek. gazetecilerin yargılanması konusunda dikkate değer bir dürüstlükle bir gözlemini anlahr. Bu bilgi, davanın savcısının kendisinden geldiği için özellikle önemlidir. 

İstiklal Mahkemesindeki arkadaşlarla yaptığımız hususi toplantılarımızda söz döner dolaşır, gazetecilerin tecziyeleri (cezalandırılması) lüzumu üzerinde karar kılardı. Benim ne düşündüğümü ve nasıl bir iddianame hazırlayacağımı çok merak ediyorlar, sık sık buna dair suallerle beni sıkıştırıyorlardı. Ben kaçamaklı cevaplarla düşüncemi açıklamaktan sakınmaya devam ettim. Çünkü Şeyh Said'in gazete muharrirlerinin birer birer isimlerini söyleyerek yaptığı isnadın içyüzünü sıkı bir tetkikten sonra tamamen öğrenmiş bulunuyordum. 

Şeyh Said'in gazeteciler hakkında yaphğı beyanat, kendi fikir ve kendi kanaatinden doğmuş değildi, ona telkin yapılmış, muayyen isimler 
verilerek bunları itham ederse cezasının hafifletileceği vaat olunmuştu. 
Beni cesaretlendirmek için, Ankara' daki ikinci derece zevattan, her gün şifreler alıyordum. Bu şifrelerde, gazetecilerin cumhuriyetin ilanından beri hükümete karşı aldıkları menfi durum izah olunarak, haklarında tatbik edilecek cezanın bana itibar sağlayacağı ifade edilmekte idi.95 

Böylece, gazetecilerin yargılanmasının hükümet tarafından tertiplenmiş bir dava olduğunu, en yetkili kaynakların birinden duymuş oluruz. 

Yargılanan gazetecilerden biri olan Eşref Edip'in hatıraları da, bu bilgiyi doğrular. Diyarbakır yolunda, bir gece Urfa hapishanesinde kaldığını belirten Edip, orada, aynı mahkeme tarafından Batı Anadolu'ya sürülmüş çeşitli Kürtlerle karşılaştığını kaydeder. Muhtemelen Şeyh Said'le birlikte hapsedilmiş olan ya da onunla hapiste bir bağlantısı bulunan bu Kürtler, Eşref Edip'e, mahkeme üyelerinden Ali Saip'in, Şeyh Said'e, eğer bu davaya gazetecileri bulaştırırsa, hayatının bağışlanabileceği izlenimini verdiğini anlatırlar. Bu yüzden, "Şeyh Said son ana kadar Edirne'ye sürgüne gönderileceğini zannetmişti."96 Acaba, Şeyh Said'in asılmadan önceki son sözleri, "Ali Saip Bey, hani hakikati(?) söylersem, beni kurtaracaktınız,"97 böyle bir gizli anlaşmanın göstergesi olabilir mi? 

Mahkemenin işleyişindeki benzer anormallikler, başsavcı Süreyya Bey'in anılarında da bulunabilir. Süreyya Bey, Şeyh Said İsyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi adlı hatıratında, kendisinin mahkemenin, İstiklal Mahkemeleri kuruluş kanununda belirtilmeyen suçlara karışmaması gerektiği şeklindeki tutumuna, Ali Saip Bey'in gösterdiği tepkiyi anlatır. Ali Saip Bey, kızgın, şöyle sorar: 

Süreyya Bey! Siz, mahkememizin İstiklal Mahkemeleri kanununda tasrih edilen suçlardan başka fiillere el koyup muhakeme edilemeyeceğini söylüyorsunuz ... (Ama] Ankara İstiklal Mahkemesi, askeri, mülki ceza kanunlarının ve diğer kanunların her maddesine temas eden bütün cürümlerin muhakemelerini görmektedir. Bu nasıl oluyor? 98 

Ali Saip Bey ve diğer mahkeme üyelerinin, mahkemenin bakacağı davaları seçmekte daha yetkili olmasını istedikleri, Süreyya Bey'in ise bu davaları açmakta tereddüt ettiği açıktır. Ali Saip Bey bir noktada "Pekiyi ... Biz de öyle hükümler [diğer bazı suçlara bakmaya karar] verirsek, siz o hükümler aleyhine itiraz eder misiniz?" diye açıkça sorar. Süreyya Bey'in cevabı da aynı derecede açıktır. "Gayet tabii kardeşim!"99 Ali Saip ve Lütfi Fikri, karşı hamleye geçerek, Süreyya Bey'i üstü kapalı bir biçimde, Ankara'yı onun işbirliği yapmaktaki isteksizliğinden haberdar etmekle tehdit ederler. Süreyya Bey, "Lütfen beni dinleyiniz" diye sertçe cevap verir. "İşte, kısaca tekrar söyleyeyim. Mahkememizin vazife ve salahiyeti kanun-u mahsusla muayyendir. Bunun haricine çıkamayız. Ama siz [mahkemenin diğer azaları] çıkarsanız, buna başka surette karışıp menetmeğe de çalışmam. 
Mesuliyetini yüklenmiş bulunduğum iddia makamının kanunla muayyen salahiyetlerini, bilhassa mahkeme hüküm ve kararlarına karşı Müddeiumumiliğe tanınmış olan itiraz hakkımı istimal ederim."100 Bu kez baş hakim Mazhar Müfit Bey söze karışıp ona "Efendim, [ama] bir de Takrir-i Sükun kanunu var," hatırlatmasında bulundu. Süreyya Bey mahkemede yalnız kaldığını anladı. Ertesi gün mahkeme üyesi Lütfi Müfit Bey'le görüşmeye gittiğinde, ondan İstiklal Mahkemeleri selahiyetini genişletmek isteyenlerin zihniyetini özetleyen bir cümle işitti. "Bizim muayyen milli bir gayemiz vardır," dedi Lütfi Müfit Bey "Ona vannak için, ara sıra kanunun fevkine de çıkarız [vurgu bana ait]." Bu, Avni Doğan'ın yukarıda bahsedilen Ankara baskısı tecrübesinin sıra dışı bir kabulüydü. Avni Doğan ve Süreyya Örgeevren'in anıları, mahkemelerin hükümetin muhalefeti 
susturma vasıtası olduklarını kesin bir şekilde doğrular. Süreyya Bey'in Müdafaayı Milliye Vekili Recep Bey ve Başvekil İsmet Paşa'dan aldığı telgraflar, 
onu mahkemenin öteki üyeleriyle işbirliği yapmaya mecbur etti.101 

  Süreyya Bey, Ankara'nın baskıları sonucunda istifa ettiğini ve Şark İstiklal Mahkemesinin istediği suçlara istediği gibi baktığını anlatır. 
İstiklal Mahkemelerinin, Ankara'daki radikaller tarafından yönlendirildiğine hiç şüphe yok. Hatta günlük İslamcı gazete Sebilürreşat'ın editörü Eşrep Edip, Ankara'nın gizli talimatlarını almakla görevli mahkeme kişisinin Ali Saip Bey olduğunu iddia edecek kadar ileri gider. Eşref Edip, itham altındaki gazetecilerin Ali Saip'in pozisyonunu yakından izlediklerini, çünkü onun Ankara'dan özel şifreli mesajlar aldığını bildirir. 


DİPNOTLAR;

79 Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti'nde, s. 149, Vatan'ın, 17 Nisan 1925 tarihli sayısı zikredilir. 
80 Ahmet Emin Yalman, şu gazeteler için 9 Mart 1925 tarihini verir: Presse du Soir, Sada-yı Hak,  Kahkaha, istikbal; bkz. Yalman, Yakın Tarihte ... , s. 164 .. 
81 ABD konsolosluk raporlarında, CHF'nin eski İTC'li üyeleriyle ilgili olarak özel bir başlık açılmışhr. ABD'nin Türkiye Yüksek Komiserliği delegelerinden Maynard B. Barnes 15 Ekim 1923'te, şu saptamayı yapar: "Aslında, Halk Fırkası gerçek manada mevcuttur denilemez. Bu, Mustafa Kemal Paşa'nın popülaritesi üzerine inşa edilmiş, tamamen kurgusal bir oluşumdur. Fırkanın sıradan efradı halen 
Cemiyet mensuplarındandır ve bunlar, Kemal'in popülaritesi azaldıkça ve güçlü Cemiyetçi liderler açıktan açığa siyasi arenaya girdikçe, kendi asıl fırkalanna döneceklerdir. Maynard B. Barnes tarafından hazırlanmış, 15 Ekim 1923 tarihli, 867.001/1737 numaralı, "Political Sitıation in Turkey" başlıklı dosya,. Aynı dosya, "İttihatçıların iktidara yeniden gelmesi kaçınılmazdır" şeklinde bir öngörüde de 
bulunmaktadır. Bu belge açıkça gösteriyor ki, eski İTC mensupları CHF'nin bir parçasıydı ve parti liderliği onları yabancılaştırmayı açıkça istemiyordu. 
82 Yalman, s. 164. 
83 Kısa ancak doğru bir betimleme için bkz. Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti'nde ... , s. 168-73 
84 Bkz. Mete Tunçay, Türkiye'de Sol Akımlar (Ankara: Bilgi, 1967), 188. 
85 " Koministlik teşkilat ve propagandası yapmak suretiyle emniyeti dahiliyeyi ihlal ve binnetice şekli hükümeti tağyire matuf efal ve harekatta bulunmak," 
86 Hüseyin Cahit Yalçın'ın mahkemedeki savunmasının daha eksiksiz bir değerlendiresi için bkz. Feridun Kandemir, Siyasi Dargınlıklar, cilt 3 (İstanbul: Ekicigil, 1955), s. 88-116. 
87 Ayın Tarihi (14) 1925, Tunçay'da gönderme yapıldığı haliyle, bkz. Türkiye Cumhuriyeti'nde ... , s. 152. 
88 Bu rnakalede, Cevat Şakir takma isim olarak Hüseyin Kenan'ı kullanır. 
89 Bkz. Yalman, Yakın Tarihte ... , 165; Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde ... , 152. 
90 Yalman, Yakın Tarihte, 165. 
91 Orgeevren, 247. Şeyh Said, daha sonra Sebilürreşat'a Tıcvhid-i Efkar gazetesinin adını da ekleyecektir. 
92 Yalman, anılarında inkarının bir hata olduğunu söyler ve İstiklal Mahkemesinin ne isterse yapabilecek kadar büyük bir gücü olduğunu belirtir. Bkz. Yakın Tarihte ... , s. 168, 170. Ayrıca gazetesinin, ordu için bir uçak satın aldığını ve Havacılık Cemiyetine de 500 lira bağışta bulunduğunu anlatır (s. 168). Tabii ki, bütün bunlar istiklal Mahkemesinin gazabından kaçmasına yetmedi. 
93 Hükümetin manevi nüfuzunu kırarak isyana sebep olmak. Yalman, 171. 
94 Avni Doğan, Kurtuluş, Kuruluş ve Sonrası (lstanbul: Dünya, 1964), 173. 
95 Age., s. 174. Burada, Mete Tunçay'ın Türkiye Cumhuriyetinde .. , s. 151'de, Avni Doğan tarafından, 9 Eylül 1925'te Dahiliye Vekili Cemil Bey'e yazılmış bir mektubu yayınladığını belirtmek gerekir. Bu mektupta Avni Bey, hiç de gazetecilerden hoşlanan biri gibi gözükmez. 
96 Eşref Edip (Fergan), 64-65 
97 Toker, s. 133. Metin Toker, ayrıca infaz edilene kadar. Şeyh Said'in ne kadar sakin göründüğünü de anlatır, s. 128. 
98 Örgeevren, 132. 
99 Age., 133. 
100 Age., 135. 
101 Bkz. Örgeevren'deki telgrafların suretleri, s. 140-43

7. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***


ANKARA'DAKİ MUHALEFET: TEK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ. BÖLÜM 5

ANKARA'DAKİ MUHALEFET: TEK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ. BÖLÜM 5 



CUMHURİYETİN  KURULUŞUNDA İKTİDAR KAVGASI.
Halide Edip Adıvar,Tekpartili Sisteme Geçiş, Terakkiperver Cumhuriyet fırkası,Hıyanet-i Vataniye Kanunu,Takrir-i Sükun,Muhalefet Partisi,

    Makale, Kazım Karabekir'in bu cümleleri nerede ve ne zaman söylediğini belirtmez; ancak, böyle bir suçlamanın hükümete yöneltildiğinden şüphelenmek için bir neden yoktur. Burada önemli olan, Kazım Karabekir'in yaptığı ithamla Fethi Bey'inkinin uyuşmasıdır. Belli ki Fethi Bey gibi Kazım Karabekir de, önceki İsmet Paşa hükümetinin uyarılara kulak asmadığını ima ediyordu. Hatta Kazını Karabekir, hükümetin amacının muhalefeti susturmak olduğunu ileri sürecek cüreti de göstermişti. 

Fethi Bey'in ve Kazını Karabekir'in beyanlarına dayanılarak, Şeyh Said İsyanının, olmasına bile bile izin verildiği söylenebilir mi? İnsanın bu soruya evet diyesi geliyor. Ne de olsa, karşıt iki taraftan da aynı suçlama gelmiş. Ancak biz yine de, ithamların farklı güvenilir kaynaklardan geldiğine işaret etmenin ötesine geçemeyiz, kaldı ki bunlar sağlam birer kanıt teşkil etmekten hala epey uzaktırlar. Güvenle ifade edebileceğimiz şey şudur: CHF'deki radikaller Fethi Bey hükümetini devirmek istediler ve ılımlı hükünıete eleştirilerini yükseltmeleri için Mustafa Kemal tarafından cesaretlendirildiler. 

Bu noktada, Mustafa Kemal ve İsmet Paşa'nın, İstanbul basınını ve yeni kurulan TCF'yi yola getirmek için, TCF'nin mürtecileri bilerek kışkırttığı suçlaması kayda değerdir. Mebus Avni Doğan, Mustafa Kemal'in bir CHF toplantısında gizli oturum talebinde bulunduğunu anımsar. Oturum için belli bir tarih vermez ama ertesi gün İsmet Paşa hükünıetinin çekildiğinden ve Fethi Bey'in yeni hükümeti kurduğundan bahseder. Değindiği tarih 21 Ekim 1924 olmalıdır, Çünkü İsmet Paşa'nın başvekillikten Ekim 21'de ayrıldığını ve yerine Fethi Bey'in geçtiğini biliyoruz. 
Mustafa Kemal bu toplantıda İstanbul basını ve TCF'ye ilişkin kaygılarını paylaşmıştır. 

O  TCF ki, 17 Ekim 1924'te, yani bu toplantıdan sadece üç gün önce kurulmuştu. Mustafa Kemal söze şöyle başlar: 
....  Efendiler! Sizi çok ehemmiyetli bir meseleye karar vermek üzere buraya topladım. Memlekette menfi tahrikat son haddini bulmuştur. 

İstanbul basını, Terakkiperver Cumhuriyet Partisinin dini siyasete alet eden propagandası, şurada burada sinmiş olan mürtecilere cesaret vermektedir... Mevcut kanunlar, inkılaplarımızı ve henüz çok taze olan Cumhuriyetimizi korumaktan acizdir. .. En ileri demokrasilerde bile rejimi korumak için sert tedbirlere müracaat edilmiştir. Bize gelince inkılabı[mızı] koruyacak tedbirlere daha çok muhtacız. 

Bu bakımdan durumu başvekil ile inceledik. İsmet Paşa, ufukta görünen tehlikeleri önlemek için, icra organını ve zabıtayı takviye eden bazı kanuni tedbirlere müracaatın zaruri olduğu kanaatindedir. Soruyorum size, kuvvetli tedbirler alınmasına taraftar mısınız? 61 

Avni Doğan, toplantıda hazır bulunanların çoğunun Mustafa Kemal'in kötümserliğini paylaşmadığını ve önerilen sıkı yasal düzenlemeleri 
benimsemediğini ifade eder. Bunun üzerine Mustafa Kemal gülerek şöyle der: 
Arkadaşları dinledim. Benim burnum barut ve kan kokusu alıyor. İnşallah ben aldanmışımdır. Ali Fethi Bey, memleketin normal şartlar içinde idare edilebileceğine inanmaktadır. Bugün Başvekil İsmet Paşa istifa edecek, yeni kabineyi Ali Fethi Bey kuracaktır. Müzakeremiz mahrem kalsın. 62 

Bu toplantının Şeyh Said İsyanından önce olduğu dikkate alınırsa, Mustafa Kemal ve İsmet Paşa'nın, henüz emekleme safhasındaki rejimi koruma adına muhalefeti susturma çareleri aradığını ileri sürmek pek zor olmaz. Bu tartışma bize, Şeyh Said İsyanının sömürülmeye ve yönlendirilmeye açıklığı ve bu yöndeki motiflerin de varlığı konusunda değerli bir kanıt sunar. 

Fethi Bey, iktidarda ancak iki buçuk ay kalabildi. Onun 3 Mart 1925'te Mustafa Kemal'e istifasını sunması üzerine, İsmet Paşa yeniden başbakanlığa atandı. Hemen ertesi günü de Takrir-i Sükun BMM'den geçti. İsmet Paşa hükümetinin bölgedeki isyanla ve ülke genelindeki siyasi muhalefetle baş edişine bakmadan önce, çok önemli olan ama genellikle hafıfsenen bir ayrıntıyı incelemek gerekir. 
Bu inceleme bize, Mustafa Kemal ve yakın çevresinin, muhalefetin sesini keserek siyaset coğrafyasına hakim olma niyetine ilişkin ileri ipuçları sunacaktır. 
Yukarıda bahsedilen 556 sayılı kanunun mecliste oylanmasından sadece bir gün önce, Başvekil Fethi (Okyar) Bey'in TCF başkanı Kazım Karabekir ile Rauf Bey ve Ali Fuat Paşa'yı özel bir toplantıya davet ettiğini biliyoruz. Toplantı sırasında Fethi Bey "Size, fırkanızı kendi kendinize dağıtmanızı tebliğe beni memur ettiler. Dağıtmazsanız, istikbali çok karanlık görüyorum. Kan dökülecektir,"63 dedi. Kazım Karabekir'in bu açık tehdit karşısında cevabı şu oldu: "Kanun dairesinde fırka teşkil etmek elimizdedir. Fakat bunu dağıtmak elimizde olmayan bir şeydir. 
Hükümetsiniz. [Partimizi kapatmak için] her nevi kuvvetiniz, türlü vasıtalarınız vardır. Fırkamızı behemahal dağıtmak arzu ediyorsanız, onu yapmak  elinizdedir. " 64 Kazım Karabekir'in geri adım atmaya hiç niyeti olmadığını gören Fethi Bey, "Sizinle bu suretle konuştuğuma çok müteessirim. 
   Bilirsiniz ki, ben her türlü örfi muamelelerin aleyhindeyim. [Ama] ekalliyette kalacağımdan korkuyorum,"65 diyerek özür diledi. Başvekil Fethi Bey'i 
böyle uygunsuz bir görevle mükellef eden kimdi? İstiklal Mahkemeleri uzmanı Ergün Aybars ile İsmet Paşa'nın damadı Metin Toker, Mustafa Kemal dışında başka hiç kimsenin Fethi Bey'e böyle bir mesaj iletmesi için emir verme imkanına sahip olmadığını çıtlatırlar.66 Bu konuda Aybars ve Toker'e karşı çıkılamaz. Fethi Bey, herhalde Mustafa Kemal Paşa'nın siyasi muhalefete müsamaha gösterilmeyeceği fikrinde olduğunu imalı olarak anlatmak istemişti. Ali Fuat Paşa hatıratında, Kazım Karabekir Paşa'nın toplantı sona ermeden önce, bütün bunlara rağmen TCF'nin isyan konusunda hükümete tam destek vereceğini söylediğini de anlahr. 67 
Kazım Karabekir Paşa'nın, partisini lağvetme "telkinine" boyun eğmeyi reddetmesi, onun CHF'deki radikal grubun, siyasi muhalefeti yok etmekte her çareye başvurma niyetinin kesinlikle farkında olduğunu gösterir. Yine de izleyen olayların kanıtladığı gibi, radikallerin, kimsenin sesinin çıkmadığı bir iktidar kurmak için neleri göze aldıkları konusunda, ne Kazım Karabekir'in, ne de diğer TCF üyelerinin bir fikri vardı. 

CHF'deki radikal hizbin, ılımlı Fethi Bey hükümetinin altını oyduğunu fark eden TCF, Fethi Bey'i iktidarda tutmak için elinden geleni yapmaya karar verdi. Bu yüzden, onun hemen ertesi günü, dinin siyasete alet edilmesini yasaklayan 556 sayılı kanuna CHF'yle birlikte destek vermesi, kimseyi şaşırtmamalıdır. 68 Kaderin cilvesine bakın ki, TCF birkaç ay sonra kapatılırken, parti mensuplarına yöneltilen en büyük suçlamalardan biri dinin siyasete alet edilmesi olacaktır. Artık dikkatimizi Takrir-i Sükuna, yani muhalefetin susturulmasının ana sorumlusu olan kanuna verebiliriz. 

MECLİSTEKİ TAKRİR·İ SÜKUN TARTIŞMALARI 69 

Fethi Bey başvekillikten istifa edince, İsmet Paşa başvekil oldu ve derhal, BMM'nin 4 Mart 1925'teki toplantısına, büyük çekişme konusu olan bir kanun tasarısı sundu. Takrir-i Sükun adını taşıyan ve genç Cumhuriyetin geleceğinin biçimlenmesinde başrolü oynayan, 1/638 numaralı (daha sonra 589 olarak yasalaştı) bu tasarı, acımasız içeriğiyle radikallerin iç muhalefeti sindirmedeki baskılarına en önemli meşruiyet kazandırma vasıtası oldu. 

Yeni Başvekil İsmet Paşa, 4 Mart 1925'teki meclis toplantısına bu kanunu şöyle takdim etti: 

Yüce Başkanlık Divanı ve Büyük Millet Meclisi'ne. Son olağanüstü olayların da gösterdiği gibi, ülkedeki kanun ve nizamı ve içtimai yapıyı ihlal eden yıkıcı ve gerici faaliyet ve girişimlere karşı gereken tedbirlerin alınarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin daha da kuvvetlenmesi, inkılabın temellerinin muhafazası ve masum kitleleri küçük düşürüp onlara zarar veren sergerdelerin hızla tedip 
ve tenkili için, 4 Mart 1925 tarihli kabine toplantısında kabul edilen, sizlerin de kabul etmenizi istediğim bu kanun tasarısını, yüce Meclisin kabul ve tasdikine sunuyorum. 

TASARI 3 MADDEDEN OLUŞUYORDU:

Madde 1

İrtica ve isyana ve memleketin nizam-ı içtimaisi ve huzur ve sükunu ve emniyet ve asayişini ihlale bais bilumum teşkilat ve tahrikat ve teşvikat ve neşriyatı, hükumet reis-i cumhurun tasdikiyle ve re'sen ve idareten men'e mezundur. 

İş bu efal erbabını hükümet İstiklal Mahkemesi'ne tevdi edebilir. 

Madde 2 

Bu kanun, neşredildiği tarihten itibaren iki yıl boyunca yürürlükte kalır. 

Madde 3 

Hükümet, bu kanunun gereğini yerine getirmekle mükelleftir.70
Tasarı mecliste tartışılırken, TCF çatısı altında toplanan muhalefet mensuplarından, haliyle büyük bir direniş geldi. Takrir-i Sükun BMM'ye sunulduğunda, muhalefet mensuplarından Gümüşhane mebusu Zeki Bey, Anayasaya (Teşkilat-ı Esasiye) aykırı olduğunu söyleyerek tasarıya karşı çıktı. Muhalifler, suç işleyenlerin, meclisten onay almadan idam cezası verebilen İstiklal Mahkemelerine gönderilebilmesinden rahatsızdı. "Bu tasarı Anayasayı ihlaldir," diyen Zeki Bey, "Anayasanın 26 numaralı maddesi gayet açık. idam cezasının, BMM'nin onayına tabi olduğuna hükmediyor. Bizim Takrir-i Sükun üzerinde müzakere edebilmemiz için, önce Anayasanın 26. Maddesinde tadilat yapılması gerek," şeklinde görüş belirtti. Daha sonra Takrir-i Sükunu tatbik etmek üzere kurulan İstiklal Mahkemelerinde savcı olan, Karesi Mebusu Ahmet Süreyya Bey, buna cevaben, tasarının BMM'nin Adliye Encümeni'nde zaten tartışıldığını ve oradan, tasarının Anayasayı ihlal etmediği kararının çıktığını söyledi. 

Dersim Mebusu Feridun Fikri Bey'in muhalefeti, daha çok tasarının içeriğineydi. Yaphğı konuşmada, tasarıya bir başka zeminde, yani onun hükümete olağanüstü bir yetki vermesine itiraz eden ve hükümetin bu sayede insanların alelade siyasi faaliyetlerini (faaliyet-i beşeriye) rejimin güvenliği için tehlikeli diye damgalayarak yetkisini kötüye kullanabileceğini belirten Feridun Fikri, "Anavatanın ihtiyacını duyduğu emniyet, huzur ve sükunu, Takrir-i Sükun olmadan da muhafaza etmek mümkündür," görüşünü savundu. Muhalefet partisi TCF'nin başkanı Kazım Karabekir, bu zeminde tasarıya itirazını şöyle dile getirdi: 

Kıymetli Arkadaşlar, bu kürsüden daha evvel de ifade ettiğim gibi, biz TCF olarak, hükümetin bu [Şeyh Said] olayın vuku bulduğu bölgedeki her türlü kanuni işini destekledik ve ben destek taahhüdümüzü bir kere daha tekrarlıyorum. Lakin bu özel vakada, temlik edilemez tabii insan hakları üzerine tazyik edecek sürece destek veremeyiz. Şu anda önünüzde duran tasarı, gayri vazıh (açıklıktan 
uzak) ve elastikidir. Eğer bu tasarı kanunlaşır da Anayasamızın doğurduğu siyasi taazzuv (siyasi yapılanmayı) kısıtlamaya kalkar ve matbuata tazyik etme gayretleri söz konusu olursa, bu halkın egemenliğinden vazgeçildiği anlamına gelir. Çünkü bu, halkın temsilcilerinin sesinin işitilmemesi demektir. Bu tasarıyı geçirmek, Cumhuriyet tarihimize şeref kazandırmayacaktır. 

İstiklal Mahkemeleri'ne gelince, adının da akla getirdiği gibi, bu mahkemeler İstiklal Harbimiz esnasında ihdas edilmiştir... Eğer İsmet Paşa bu mahkemeleri muhalefeti yola getirmek için kullanabileceğini sanıyorsa, şiddetle yanılıyor. 
Kazım Karabekir korkusunda haklıydı; aslında hükümet tam da bunu yapmaya niyetleniyordu. Bu kanun, TCF'nin siyasi faaliyetlerini ve dolayısıyla mecliste herhangi bir muhalefet oluşturma kabiliyetini ciddi bir şekilde sınırlıyordu. Ne var ki, onların çoğunluktaki radikalleri durduracak siyasi güçleri yoktu. Şeyh Said İsyanı, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, yani birçok Cumhuriyet Halk Fırkası mensubunun eline, istisnai bir siyasi muhalefeti susturma fırsatı verdi. 

Bu bakımdan, sadece BMM'deki muhalefet değil, aynı zamanda Mustafa Kemal ve İsmet Paşa Hükümetinden hoşnutsuzluğunu açıkça belli eden İstanbul basını da, Takrir-i Sükunun ilgi alanına giriyordu. Kanunun birincil amacının Şeyh Said İsyanını değil, muhalefetin işini bitirmek olduğuna hükmetmek yanlış olmaz. Kanun, hükümetin isyan karşısında giriştiği askeri icraatın başarısına pek az hizmet etmiştir. Fethi Bey'in, 3 Mart 1925'te başvekillik koltuğundan ayrıldığını açıklarken verdiği meclis beyanatı dikkate değerdir: 

Anlıyorum ki arkadaşlarım, isyana karşı hükümetimin almış bulunduğu tedbirleri yeterli görmeyerek daha geniş, daha şedid tedbirler alınmasını istiyorlar. Ben, hadisenin lüzum gösterdiği tedbirlerin alınmış ve bu tedbirler isyanı bastırmak için kafidir kanaatinde bulunuyorum. Daha şedid tedbirlerle elimi kana bulamak istemiyorum. Ve sizlerin şahsen itimatlarınızı kaybetmiş olduğum kanaatiyle, 
Başvekaletten çekiliyorum.7' 

Radikaller, Şeyh Said İsyanına kadar, kendilerini İstanbul gazetelerinin yayınlarının tehdidi altında hissediyor ve onları, bekleyen reformların ikmali sürecinde, önlerindeki en büyük engel olarak görüyorlardı. Bu korkunun bazı iyi tarafları varsa da, tetkik konusu olmaktan kaçamamalıdır.

Örneğin kimi gazetecilerin Mustafa Kemal'in hayata geçirmeye niyetlendiği inkılaplara değil, Mustafa Kemal'in kendisine muhalefet etmeye odaklandığını 
biliyoruz. Sözgelimi Hüseyin Cahit (Yalçın) ve bir dereceye kadar Ahmet Emin (Yalman), sütunlarında Mustafa Kemal'in giderek despotlaştığını ima ediyorlardı. Batı eğitimi almış bu entelektüeller, toplumun İslami kesimlerinin ve onların önderlerinin özlemlerini değil, Mustafa Kemal'in sahip olduğu Batılılaşma vizyonunu paylaşıyorlardı. Ancak onların Mustafa Kemal'e muhalefetinin odağında, demokratik rejimin temel dayanaklarının ciddi bir şekilde kenara itileceği korkusu yatıyordu. Gazeteciler meselesine daha sonra tekrar döneceğiz. 

Bu noktada, hükümetin İstanbul basınını da hedefine nasıl oturttuğunu görmek için, dikkatimizi yeniden meclisteki tartışmalara vermeliyiz. 

Mustafa Kemal, İstanbul basınının Kemalist idareye karşı bir tepki yaratma ya da bu tepkiyi pekiştirme potansiyeline sahip olduğu korkusuyla, İzmit'te gazetecilerle bir toplantı yapmıştı (16-17 Ocak 1923 ).72 

Ne var ki, İstanbul basınındaki kalemleri kontrol etmek bakımından bu toplantının pek verimli olmadığı ortaya çıktı. Takrir-i Sükun kanun tasarısının 4 Mart 1925'teki tartışmalarında, Müdafaayı Milliye Vekili Recep Bey, İstanbul basınını BMM'nin otoritesine meydan okumakla itham etti ki böyle bir iddia, Hıyanet-i Vataniye Kanunu tahtında dahi cezalandırılabilirdi. 

(Burada] söz söylenmesi gereken en önemli nokta, [devletimizin] mevcut zayıflığının başlıca nedeni olan İstanbul Basını'dır .... 
Kuşkusuz istisnalar vardır. ... (İstanbul Basını] habis yalanlar ve düzenlerle BMM'ye, onun bütün müesseselerine ve mensuplarına saldırmaktadır. .... Halkı, her sabah, [kinayeyle] [Ankara] hükümetine karşı kurmakta ... itibar ve güveni hak etmemektedir. 
... Emniyet-i umumiye, emniyet-i hukukiye ve emniyet-i milliyeyi sağlamak ve bu zehir yuvalarını yok edecek kudrette bir hükümet tesis edebilmek için, bu meclisin görevi bu kanunu geçirmektir. 

Recep Bey, bu beyanlarla İsmet (İnönü) hükümetinin İstanbul basınına nazaran pozisyonunu takdim etmiş oldu. İsyanla, en müfrit radikallerin eline, Kemalist çevredeki bazılarına karşı en hafif deyimiyle pek de dostane duygular beslemeyen İstanbul gazeteleriyle eski hesaplarını görmeleri için büyük bir fırsat geçmiş oldu. 
Her ne kadar Şeyh Said İsyanını anlatan çeşitli hatıratlarda, bu isyan önemli addedilir ve Fethi Bey gerekli tedbirleri almakta yeterli şevki göstermemekle eleştirilirse de, BMM'deki Takrir-i Sükun müzakerelerinde tasarının lehinde söz alanlar, isyanın ciddiyetine dair herhangi bir tez ortaya koymadılar.7ı Radikaller Takrir-i Sükun kanununun gerekliliğini, isyanın aysbergin görünen ucu olduğu çerçevesinden savunuyorlardı. 

Onlara göre, asıl sorun isyanın bilinmeyen kışkırtıcılarıydı, çünkü bunlar toplumun birçok kesiminde gizleniyorlardı. Kazım Karabekir'in, İstiklal Mahkemelerinin yetkisini kötüye kullanması suçlamasına cevap veren İsmet Paşa, mahkemelerin milletin emniyet ve nizamını temin etmekteki yegane vasıta olduğunu belirtti. Ancak, "Cumhuriyeti tehlikede görmüyorum. Bu yüzden böyle [şedit] bir kanun lazım değildir;" diyen Rauf Bey'in bu tezine karşı polemik yapma yoluna saparak, rejimin emniyette olduğunu teyit ettikten sonra, sırf retorik icabı, "[bizimki gibi] 
tehlikeleri teşhis eden ve lazım gelen tedbirleri alan bir Cumhuriyet, tehlikede olabilir mi?" diye sordu. Bu aslında, Rauf Bey'in, hükümetin isyanı devlete yönelik acil bir tehdit olarak görüp görmediğini anlamak maksadıyla yönelttiği soruyu geçiştirmek için söylenmişti. İsmet Paşa meclisteki tartışmalarda, Şeyh Said İsyanının arz ettiği özgül tehditten söz etmek yerine, konuyu, isyan bölgesinin dışında saklanan adı konmamış şahıslar ve gruplarca kışkırtılan genel bir güvenlik kaygısı gibi sunmayı tercih etti. Ancak mecliste, asıl hedefin siyasi muhalefet olduğunda pek kuşku yoktu. Bu nedenle 4 Mart 1925 tarihli, 69. Meclis oturumu tartışmaları, kanunun isyanın bastırılmasını nasıl sağlayacağı konusuna 
değil, ülkedeki genel bireysel özgürlüklere nasıl dokunacağı konusuna odaklandı. 
Aslında, aşağı yukarı iki yıl sonra, İsmet Paşa gerçek tehlikenin Şeyh Said İsyanı olmadığını açık açık söyledi; asıl tehlike, genel karışıklık ve mütereddi münevverler (yozlaşmış entelektüeller) idi.7" Köklerinin kazınması gereken bu insanlar, gazeteci ve siyasetçi diye halk arasına saklanıyorlardı. Böylece, Takrir-i Sükun görünüşte asil bir davaya hizmet ederken, gerçekte ise hükümete bu "yoz entelektüellerin" ve onların arkasına saklandığı gazete ve siyasi partilerin tanımını tekeline almasında olağanüstü bir yetki tanıyordu. Aşağıda da gösterileceği gibi, genelde hedef alınan, İstanbul'daki muhalif basın ve meclisteki ana muhalefet TCF'ydi. Her halükarda, tasarı, 4 Mart 1925'te, 122 "evet"e karşı 22 "hayır" oyuyla 589 sayılı kanun olarak yasalaştı; hayır oylarının tamamı, toplantıda hazır bulunan TCF üyelerine aitti, ancak TCF Takrir-i Sükunu engelleyecek kadar taraftar toplayamamıştı. Oylamadan sonra, İsmet Paşa aynı oturumda, biri Ankara'da, biri de harekat-ı askeriye mıntıkası olmak üzere iki İstiklal Mahkemesi teşkil edilmesini istedi. Bu gelişmenin en önemli tarafı, Ankara İstiklal Mahkemesinin idam cezası vermesi için yine meclisin onayı gerekirken, ötekinin -esasen Diyarbakır merkezliböyle bir onaya ihtiyaç duymamasıydı.75 İkincinin verdiği kararlar kesin olacak ve hemen infaz edilecekti.76 Bu mahkeme, isyan bölgesi olarak tanımlanan bölgede vuku bulan, isyanla bağlanhlı vakaları yargılayacaktı. Ankara Mahkemesi ise Şark İstiklal Mahkemesi'nin yetki alanı dışındaki vakalara bakmakla yükümlüydü. Aşağıda da görüleceği gibi, Şark İstiklal Mahkemesi pratikte, teknik olarak kendi yargı alanının dışında kalan davalarla ilgilendi.77 

TCF'nin kaderine damga vuran bir başka önemli gelişme de, İstiklal Mahkemesi üyelerinin seçimiydi. Seçim 7 Mart 1925'te yapıldı. Bekleneceği gibi, mahkemelere seçilenler, Mustafa Kemal'in yol arkadaşı olan ve birçoğu CHF'nin en radikal kanadında yer alan kimselerdi.78 

DİPNOTLAR;

61 Avni Doğan, Kurtuluş, Kuruluş ve Sonrası (İstanbul: Dünya, 1964), 165-66. 
62 Age, 166. 
63 Fethi Bey, Hariciye Vekili Şükrü Bey'den (Kaya), devreye girmesini ister. Ali Fuat Bey toplantıya  katılamamış, yerine Dr. Adnan Bey (Adıvar) katılmıştır; Cebesoy, Siyasi Hatıralar, cilt 2, 143
64 Age. 
65 Age. 
66 Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri 1920-1927 (İzmir: 9 Eylül Üniv. Yay., 1988), 359. Ayrıca bkz. Toker, 47. 
67 Cebes.oy, 143. 
68 Bu görüş, Kürt kökenli bir araştırmacı olan İsmail Göldaş tarafından da paylaşılmaktadır. Yazara göre Kazım Karabekir'in hükümete 556 numaralı kanun ile ilgili olarak verdiği desteı:ıin amacı, Kemalistlerin daha ılımlı kanadını iktidarda tutmaktı. 
     Bir başka sebep de, CHF'nin, dinin siyasi kazanım için kullanılmasından ürkmesi olabilirdi. Bkz. Göldaş, s. 402 .. 
69 Aksi belirtilmedikçe. tartışmayla ilgili metinler TBMM Zabıt Cerideleri. cild 15, s. 131-149'dan alınmıştır. 
70 Zabıt Cerideleri, XV, s. 13r; Bu metnin, Zürcher tarafından yapılan tercümesini kullandım. Bkz. The Poliıical Opposition, s. 160. 
71 Örgeevren'den alıntılanmışhr. Bkz, s. 60. 
72 Kemal Atatürk, Mustafa Kemal-Eskişehir-lzmit konuşma/an, 1923: ilk Kez Sansürsüz, Tam Metin. (İstanbul: Kaynak, 1993). 
73 Örgeeveren'in hatıratı, isyanı cumhuriyet için acil bir tehlike olarak görenlere bir örnektir. Bkz. s. 47-48. 
74 Tunçay'dan alıntılanmıştır. Bkz. Türkiye Cumhuriyeti'nde ... , s. 145. 
75 Metin için, bkz. Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti'nde ... , s. 146, dipnot 19. Daha sonra, Ankara'daki mahkemeye, BMM'nin onayı olmadan idam cezası verebilme yetkisi tanındı. 
76 31 Mart 1925 tarihli bir tasarı sahadaki en düşük rütbeli kumandanlara bile ölüm cezalarını hemen ve temyizsiz uygulama yetkisi tanıyordu. Bkz. Kanun 595. 
77 Bkz. Örgeevren, 132-49. 
78 İsyan Mıntıka Mahkemesi, şu isimlerden müteşekkildi: Başkan, Denizli'den Mazhar Müfit  (Kansu); daha sonra Urfa'dan Ali Saip (Ursavaş) ile değiştirildi. Savcı: Karesi'den Süreyya Örgeevren.  Üye: Ali Saip (başkan olduktan sonra, üyeliğe Kocaeli'den İbrahim getirildi). Üye: Kırşehir'den Lütfi  Müfit (Özdeş). Yedek: Bozok'tan Avni Doğan. Ankara İstiklal Mahkemesine Afyon'dan Ali (Çetinkaya)  başkanlık ediyordu. Çetinkaya, 1925 yılının Şubat ayında, Halit Paşa'nın meclisin koridorunda  öldürülmesinden sorumluydu. Ali Bey, bu olaydan herhangi bir kovuşturmaya uğramadan çıkmıştır.  Bu duruşmanın savcısı Denizli'den Necip Ali (Küçüka), üyeler de Gaziantep'ten Kılıç Ali ve Rize'den 
 Ali (Zırh) idi. Yedek olarak Aydın'dan Dr. Reşit Galip uygun görülmüştü. 
Bu mahkeme, Dört Ali'ler olarak da bilinmektedir. Ankara ve Diyarbakır istiklal Mahkemelerinin üyeleri için bkz. TITE  Arşivleri, K24G109B109. 



***