16 Şubat 2020 Pazar

ULUSLARARASI GELİŞMELER IŞIĞINDA TÜRKİYE’NİN ORTA DOĞU VİZYONU VE STRATEJİSİ., BÖLÜM 3

ULUSLARARASI GELİŞMELER IŞIĞINDA TÜRKİYE’NİN ORTA DOĞU VİZYONU VE STRATEJİSİ., BÖLÜM 3



6. Analiz ve Değerlendirme 

Tarihsel süreç içinde Türkiye’nin Orta Doğu vizyonu incelendiğinde, Türkiye’nin uluslararası ilişkiler vizyonunun, küresel ve bölgesel uluslararası ilişkiler ortamının ve Türkiye’deki iç siyasal gelişmelerin etkili olduğu görülmektedir. 

Türkiye’nin kuruluşundan itibaren Batı’ya atfettiği ‘çağdaşlaşma’ temelli politika önceliğinin Orta Doğu vizyonunda tarihsel açıdan belirleyici olduğunu söylemek mümkündür. Türkiye’nin Orta Doğu’daki rolünü etkileyen bu birleştirici unsur bir yandan Batılı normları iç politikasına uyarlamasına ve dolayısıyla bölgede model bir ülke olarak etkinliğinin artmasına neden olmuştur. Bu bağlamda, Türkiye’nin dış politika vizyonu çerçevesinde Batı bloku içinde yer alması Türkiye’nin gücüne, güvenliğine ve Orta Doğu vizyonuna olumlu katkılar sağlamaktadır. 

Öte taraftan ise, Orta Doğu ülkelerinin bu ilişkileri ve bölgeye yönelik geliştirilen politikaları nasıl algıladıkları ve değerlendirdikleri dikkate alınmazsa olumsuz etki de yapabilmektedir. Dolayısıyla, Batı bloku içinde yer alınması ve Türkiye’nin Orta Doğu vizyon ve politikasını bu normlara uygun 

< Batı bloku içinde yer alınması ve Türkiye’nin Orta Doğu vizyon ve politikasını bu normlara uygun olarak geliştirirken; söz konusu ülkelerle ilişkilerde bu politikalara karşı tutumlarının da dikkate alınması önem arz etmektedir. >

olarak geliştirirken; söz konusu ülkelerle ilişkilerde bu politikalara karşı tutumlarının da dikkate alınması önem arz etmektedir. Bu hassas dengeler 
İran, Irak, Afganistan ve Türkiye arasında gerçekleştirilen ve Orta Doğu’da güvenlik ve barışın devamlılığını amaçlayan Sadabat Paktı girişiminde olduğu gibi olumlu sonuçlar vermiştir. Bunun yanı sıra, bölge ülkeleri tarafından “sömürgeci Batı’yla işbirliği” imajı uyandırdığı gerekçesiyle kutuplaşmalara yol açan Bağdat Paktı, beklentilerin tersine Türkiye’nin Orta Doğu’daki etkinliğine ve bölgesel güç dengelerine olumsuz etki etmiştir. 

Tüm bunlara ek olarak, ilk işaretlerini 1970’li yıllarda vermeye başlayan Türk dış politikasında Orta Doğu yönünde “eksen kayması” tartışmaları, Türkiye’nin uluslararası ilişkiler vizyonunda dengecilik ve çok boyutluluk unsurlarının önemine işaret etmektedir. Türkiye’nin Batı bağlantısı, hem Orta Doğu ülkelerinin hem Batılı müttefiklerinin algı ve beklentileriyle harmanlanan bir denklem içerisinde yer aldığında, Türkiye’nin milli menfaatlerine optimum düzeyde hizmet edecektir. 

Bu noktada, vurgulanması gereken bir husus da güç-politika-çıkar düzleminde gözetilmesi gereken dengelerdir. Nitekim, güç olduğundan fazla değerlen dirildiğinde bölgesel ve küresel güçler tarafından ‘revizyonist’ eğilimli bir tehdit algısı olarak betimlenebilmektedir. Dikkat çeken bir örnek ise; 1980’li 
yıllarda iç ekonomik yapılanmadaki hız ve küresel ekonomiyle yakalanan entegrasyon, Türk dış politikasının önceliklerinde de değişime sebep olmuştur. 
Oluşan özgüvenle “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar Türk Dünyası” gibi söylemler, revizyonist algı uyandırarak hem Batı ile hem de Orta Doğu bölgesindeki ülkelerle ilişkilere olumsuz etki yapmıştır. 

Küresel ve bölgesel uluslararası ilişkiler ortamındaki bir takım gelişmeler de Türk dış politikasının Orta Doğu vizyonuna şekil veren unsurlardandır. Bütünsel 
bir yaklaşımla değerlendirildiğinde, II. Dünya Savaşı, Soğuk Savaş ve hatta Soğuk Savaşın belirli safhaları gibi kırılma noktalarının Türk dış politikasının 
Orta Doğu vizyonuna dönüştürücü etki ettiği görülmektedir. II. Dünya Savaşı ’nda oluşan belirsiz ve istikrasız uluslararası ortamı barış ve istikrar alanına dönüştürmek gayesiyle tercih edilen diplomatik yaklaşımlar, Soğuk Savaş’taki bloklaşmanın en keskin olduğu sıkı iki kutuplu sistemde Orta Doğu’daki  rekabetin parçası olmadan ve taraf tutulmadan izlenen politikalar; Türkiye’yi sorunların parçası değil çözüm arayışında aranılan aktör konumuna taşımıştır. 

Bununla beraber, 1960’lı yıllarda Batı ile yaşanan sorunlara, farklı açılımlarla ve çok boyutlu bir dış politika anlayışla yaklaşılmıştır. Bu bağlamda, Orta Doğu ile ilişkiler geliştirilmeye çalışılmıştır. Aynı zamanda Türkiye, Batılı ülkelerin bölgeyle olan ihtilaflarında ve Arap ülkelerinin aralarındaki sorunlarda tarafsız kalmaya özen göstermiştir. 1980-1988 İran-Irak Savaşı’ndaki Türkiye’nin “aktif tarafsız lık” olarak nitelendirilebilecek tutumu, söz konusu ülkelerin Türkiye’den arabuluculuğun ötesinde kendi çıkarlarını birbirlerine karşı savunmasını isteyecek duruma getirmiştir. 

< Soğuk Savaş’taki bloklaşmanın en keskin olduğu sıkı iki kutuplu sistemde Orta Doğu’daki rekabetin parçası olmadan ve taraf tutulma dan izlenen politikalar; Türkiye’yi sorunların parçası değil çözüm arayışında aranılan aktör konumuna taşımıştır.  >

Gerek petrol kaynakları gerekse güvenlik ağırlıklı stratejik konumu nedeniyle Orta Doğu bölgede etkileşim halinde bulunan etkin küresel ve bölgesel aktörlerin çekim alanında yer almaktadır. Bölge dinamiklerine ve dengelerine yön veren bu aktörlerin hedef ve beklentileri ile küresel güç dengelerindeki değişimler ihtiyatlı ve akılcı bir perspektifle takip edilmelidir. Örneğin, bağımsızlıklarını kazanmadan önce Irak ve Suriye ile ilişkiler mandası altında olduğu İngiltere ve Fransa ile yürütülmüş fakat bağımsızlıklarını elde ettikten sonra Bağdat ve Şam’la ilişkiler karşılıklı olarak geliştirilmiştir. Zaman içinde küresel güçlerin tek başına hareketle Orta Doğu’da etkinliklerini artıramayacağı anlayışı diğer devletlerle işbirliğini zorunlu kılmıştır. ABD’nin Kuzey İttifakı 
ve Körfez Savaşları sırasında Koalisyon Güçleri yaklaşımları ve Türkiye’nin müttefikleriyle bölgedeki ittifakların dengelerini gözeten tutumu bu anlamda 
örnek teşkil etmektedir. Türkiye’nin özellikle Birinci Körfez Savaşı’ndaki Batı-Doğu arasındaki köprü konumu, Körfez Koalisyonuna destek veren iki taraf 
tarafından da güvenilir dost olarak algılanmasını sağlamıştır. 

< Türkiye’de Batılı normların ve değerlerin yerleşmesi demokratik ve çağcıl devlet anlayışını kuvvetlendirmektedir. >

Türkiye’deki iç siyasal gelişmeler de iç politika-dış politika etkileşimi doğrultusunda Türkiye’nin Orta Doğu’ya yönelik politikalarını etkilemiştir. 
Türkiye’de Batılı normların ve değerlerin yerleşmesi demokratik ve çağcıl devlet anlayışını kuvvetlendirmektedir. Türkiye’yi Orta Doğu’da saygın bir 
devlet haline getirerek bölgedeki etki alanını genişletmektedir. Bu normlardan uzaklaşması halinde saygınlığının azalması ve Türkiye’yi Orta Doğu’daki 
sorunların bir parçası haline getirmesi muhtemeldir. Türkiye’nin Orta Doğu politikalarını tamamen Batılı müttefiklerinin beklentileri doğrultusunda geliştirmesi de bölge ülkelerinin hassasiyetleri nedeniyle olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Bu nedenle iki yaklaşım arasında optimal bir denge kurulmalıdır. 

Bu konuda verilebilecek anlamlı bir örnek, Türkiye’de 1980’li yılların sonlarında Batılı değerlerle Orta Doğu ile tarihsel ve kültürel etkileşimleri harmanlayan 
liberal bir yaklaşımla hem Batılı normların içselleştirilmesi hem de Orta Doğu’da bölgesel dengelerin muhafaza edilmesi yönündeki politikalardır. Benzer şekilde, 1999-2002 arası “bölge merkezli dış politika” çerçevesinde uygulanan politikalarla, Orta Doğu bölgesinden başlamak üzere farklı bölge ve ülkelerle gerçekleştirilen açılımlarla ekonomik ve siyasi ilişkiler geliştirilmiştir. Bu çok boyutlu dış politika kapsamında, ekonomik ilişkilerin derinleştirilmesi Türkiye’nin etrafında barış kuşağının oluşturulmasında etkin rol oynamıştır. Bu şekilde, AB sürecinin insan hakları, demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi yaklaşımları gibi kazanımları optimum şekilde değerlendirilmiştir. 

< Bu normlardan uzaklaşması halinde saygınlığının azalması ve Türkiye’yi Orta Doğu’daki sorunların bir parçası haline getirmesi muhtemeldir. 

Türkiye’nin Orta Doğu politikalarını tamamen Batılı müttefiklerinin beklentileri doğrultusunda geliştirmesi de bölge ülkelerinin hassasiyetleri nedeniyle olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. >

Türkiye Cumhuriyeti’nin özet olarak ifade edilmiş 2000’li yıllara kadarki Orta Doğu dış politikasından esinlenerek, ileriye yönelik bazı çıkarımlar elde 
edilebilir. 

Bunlar: 

Avrupa Birliği ile ilişkiler kapsamında Türkiye’de Batılı norm ve değerlerin yerleşmesi ve çağcıl devlet anlayışının gelişmesi, Orta Doğu ülkeleriyle ilişkilere 
olumlu yansımaktadır. Orta Doğu ülkeleri nezdinde Türkiye’nin saygınlığını artırmaktadır. 

Orta Doğu politikaları oluşturulurken milli menfaatler doğrultusunda, Batılı müttefiklerin beklentileriyle bölge ülkelerinin hassasiyetleri arasında konjonktüre uygun optimal bir denge oluşturulmalıdır. 

Çok boyutlu dış politika doğrultusunda tüm Orta Doğu ülkeleri ile ilişkilerin her alanda geliştirilmesi, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi gücüne önemli katkılar sağlamaktadır. 

Bölge ülkelerinin egemenliklerine saygı duyulmalı ve içişlerine karışılmamalıdır. Orta Doğu devletlerinin kamu düzenini ve güvenliğini sarsmayı, mevcut 
siyasi rejimleri devirmeyi hedef alan eylemleri engellemeye özen gösterilmelidir. 

Orta Doğu ülkeleri arasındaki sorunlarda taraf tutulmaması, taraflar arasında diyaloğun devam ettirilmesi ve gerektiğinde sorunların bir parçası olmadan, 
sorunların çözümünde kolaylaştırıcı roller üstlenilmesi veya arabuluculuk yapılması Türkiye’nin Orta Doğu’daki konumunu güçlendirmektedir. 

Orta Doğu’da barış ve istikrarı bozucu girişimlerden ve bölgeyi bölecek paktlar veya anlaşmalardan uzak durulmasının faydalı olduğu mütalaa edilmektedir. 

SON DÖNEM ORTA DOĞU VİZYONU VE STRATEJİSİ 

1. Uluslararası İlişkilerdeki Gelişmeler 

Uluslararası sistemde son 25 yılda çok önemli değişimler yaşanmıştır. Soğuk Savaş ve iki kutuplu sistem sona ermiş, dünya ABD öncülüğünde tek kutuplu 
bir sisteme doğru evirilmiştir. Bir süre sonra Rusya, Çin, AB, Hindistan ve Brezilya gibi güçler sistemi çok kutuplu bir yapıya dönüştürmeye başlamıştır. 
Günümüzde ABD öncülüğünde Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın dâhil olduğu çok önderli bir sistemden söz etmek mümkündür. Bu grup, meşruiyetini 
devam ettirmek için dünyanın değişik bölgelerinde yer alan gelişmekte olan devletleri G-20 ile sisteme dâhil etmektedir. 

Uluslararası ilişkilerde sadece sistem düzeyinde değil, aktörler düzeyinde de önemli değişim yaşanmıştır. Günümüzde aktör olarak devletler hala önemini 
korurken, devlet dışı aktörler de uluslararası sistem içinde etkinliğini artırmaktadır. Devletlerin yanı sıra hükümetler arası örgütler, uluslararası hükümet dışı örgütler, çok uluslu şirketler, medya, uluslararası baskı grupları ve küresel elitler de aktör olarak uluslararası sistem içinde yer almaktadır. 

Terör örgütleri küreselleşmenin yarattığı imkânlardan ve hassasiyetlerden istifade ederek gelişip, uluslararası sisteme ve meşru aktörleri olan devletlere 
meydan okumaktadır. Küresel dengesizlikleri, dini, etnik ve ideolojik hassasiyet leri istismar eden küresel terör, zamanımızın en önemli tehditlerinden biri haline evirilmiştir. Terörle mücadelede başarılı olunması için küresel işbirliğine ihtiyaç artmıştır. 

Gelişen teknoloji ile birlikte ulaşım, haberleşme ve bilgi sistemlerindeki gelişmeler de uluslararası ilişkiler ortamını derinden etkilemektedir. Bu değişim 
aktörler arasında siyasi, ekonomik, ticari, sosyal etkileşimi artırmakta ve karşılıklı bağımlılığı kuvvetlendirmektedir. Ayrıca uluslararası örgütlerin ve 
uluslararası hukukun gelişmesine paralel olarak ulusal egemenlik mutlak olmaktan çıkmaktadır. 

Uluslararası sistem devletlerin işbirliğine dayanmakta, işbirliği maksadıyla oluşturulan kurum ve kurallar devletlerin karar alma ve uygulama esaslarını 
derinden etkilemektedir. Bu çerçevede devletler ulusal hukuk kuralları ve evrensel normlara aynı anda uymak durumunda kalmaktadır. Bunun bir sonucu 
olarak da iç ve dış politika ayrımı artık önemini yitirmektedir. 

Uluslararası ilişkiler ortamında yaşanan değişimleri tanımlamak, anlamlandır mak, açıklamak, yorumlamak, geleceğe ait öngörülerde bulunmak ve politika önerileri geliştirmek için birçok teori geliştirilmiştir. Son yıllarda geliştirilen teoriler; uluslararası ilişkilerin sadece rasyonel yaklaşımlarla açıklanamayacağı, kimlik, kültür, söylem, korku, şöhret, onur, adalet gibi normatif kavramların da dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır. 

< Terör örgütleri küreselleşmenin yarattığı imkânlardan ve hassasiyetlerden istifade ederek gelişip, uluslararası sisteme ve meşru aktörleri olan devletlere meydan okumaktadır. >

Yeni yaklaşımlar çerçevesinde geliştirilen insani müdahale kavramı ve bu kapsamda icra edilen askeri operasyonlar devletlerin iç işlerine müdahale 
edilmemesi ilkesini tartışılabilir duruma getirmiştir. Ancak bu müdahaleler devlet otoritesini ortadan kaldırmakta ve terör örgütlerinin hızla gelişmesine uygun ortam yaratmaktadır. Tartışmalar insani müdahale kavramını, koruma sorumluluğu kavramına dönüştürmektedir. 

Uluslararası hukuk kurallarındaki gelişmeler ve savaşların siyasi, ekonomik ve sosyal maliyetlerinin kabul edilemez boyutlara ulaşması, Soğuk Savaş sonrası dönemde post-modern savaş yöntemlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu savaşların temel özelliği asimetrik unsurların kullanılmasıdır. 

Terör örgütleri, mafyalar, gizli servisler ve özel kuvvetlerin kullanıldığı, terörizm ve yumuşak güç savaşlarını ihtiva eden gayrinizami savaşlar; siber savaş ve yıldız savaşları gibi ileri teknoloji savaşları; düşman, dost ve tarafsız ülkeler üzerinde psikolojik etki yaratarak davranışlarını değiştirmek için milli güç unsurlarının sinerji sağlayacak şekilde kullanılmasını öngören etki odaklı harekat (effect-based operations) post-modern savaş yöntemleri içinde yerini 
almıştır.43 

Günümüzde; barış ve savaş algılamalarının muğlaklaştığı, savaşan aktörlerin tespitinin güçleştiği, devlet dışı aktörlerin de kullanıldığı, devletler arasındaki 
ve devletlerin içindeki hassasiyetlerin istismar edildiği Vekâlet Savaşları ön plana çıkmaktadır. Vekâlet Savaşları; devletlerin, özellikle küresel ve bölgesel güçlerin kendi çıkarlarını elde etmek ve nüfuz alanlarını genişletmek maksadıyla; kendi askeri unsurlarını kullanmaktan ziyade, müttefiklerini, edilgen ülkeleri, hedef ülkedeki parçalanmış yapıları ve yandaşlarını cepheye sürmek suretiyle gerçekleştirdikleri savaşlardır.44 

Soğuk Savaş döneminde bloklar arasında nükleer savaşların yaratacağı tahribat nedeniyle uygulamaya konan Vekâlet Savaşları, Soğuk Savaş sonrasında 
daha da geliştirilerek yaygınlaşmıştır. Sert ve yumuşak güçlerin farklı birleşenlerinin kullanıldığı bölgesel savaşlar, terörizm ve Yumuşak Güç Savaşları 
şeklinde uygulanmaya başlanmıştır. 

< Günümüzde; barış ve savaş algılamalarının muğlaklaştığı, savaşan aktörlerin tespitinin güçleştiği, devlet dışı aktörlerin de kullanıldığı, devletler arasındaki ve devletlerin içindeki hassasiyetlerin istismar edildiği Vekâlet Savaşları ön plana çıkmaktadır. >

2. Küresel Güvenlik Ortamındaki Gelişmeler 

Soğuk Savaş sonrasında dört önemli gelişme uluslararası sistemi derinden etkilemiştir. Bunlardan birincisi 11 Eylül’de ABD’nin kalbinde meydana gelen 
terör saldırılarıdır. Uluslararası terörizm, ABD’nin tehdit algısını değiştirmiş ve “Önleyici Müdahale/Preemptive Intervention” kapsamında Afganistan ve 
Irak savaşlarının çıkmasına neden olmuştur. 

İkincisi 2008’de yaşanan finansal krizdir. Bu kriz ABD ekonomisinin gücü konusunda soru işaretleri oluşturmuştur. Çin’in % 10’lara yaklaşan 
oranlarda hızlı bir şekilde büyümesi uzun vadede ABD’nin, uluslararası sistem üzerindeki baskın etkisini tehlikeye sokacak bir gelişmeydi. Bu nedenle ABD, Asya’daki güç dengesini kendi lehine dönüştürmek için Çin’i çevreleme stratejisi uygulamaya başladı. Bu stratejinin ilk uygulaması Pasifik politikasında gerçekleştirildi. Filipinler, Japonya ve Avustralya ile askeri anlaşmalar; Vietnam ve Hindistan ile güvenlik anlaşmaları yapıldı. 2020’ye kadar ABD donanmasının %60’nın Pasifik Okyanusu’nda konuşlandırılması planlanmıştır.45 

Üçüncüsü Arap Baharı kapsamında; Tunus, Mısır, Libya, Irak, Suriye, Bahreyn ve Yemen’de büyük çapta; Cezayir, Ürdün, Suudi Arabistan, Umman ve 
Lübnan’da küçük çapta olmak üzere tüm Orta Doğu’da mitingler, protestolar, halk ayaklanmaları ve silahlı çatışmalar meydana gelmesidir. Demokrasi ve 
özgürlük hedefleri etkisiyle Arap Baharı olarak adlandırılmasına rağmen Orta Doğu; küresel, bölgesel ve ülke içi rekabetlerin yaşandığı bir savaş alanına 
dönüşmüştür. 

Dördüncüsü ise Rusya’nın tekrar hegemonya peşinde koşması ve başta yakın çevresinde olmak üzere Orta Doğu’da siyasi ve askeri varlığını artırmasıdır. 
Petrol ve doğalgaz fiyatlarının artması Hazar Havzası enerji kaynaklarını ve batıya ulaşım hatlarını kontrol eden Rusya’nın, ekonomik açıdan hızla kendini 
toparlamasına ve gelişmesine neden olmuştur. Aşırı güç ve şiddet kullanımı yoluyla Çeçenistan, Dağıstan ve Kuzey Kafkasya’daki ayaklanmaları bastırmıştır. 

Rusya güçlendikçe tarihsel yayılmacılık güdüsü tekrar harekete geçmiştir. Rusya, Sovyetler Birliği’nden ayrılan devletlerde “Turuncu Devrimler” ile Batı 
yanlısı iktidarların yönetime gelmesine tepki göstermiştir. Güney Osetya’ya Gürcistan’ın operasyon yapmasını gerekçe göstererek, askeri bir müdahale ile 
2008 yılında bölgeyi Gürcistan’dan koparmış, Abhazya da Gürcistan’dan tamamen ayrılmıştır. Rus-Gürcü savaşında Batı’nın Gürcistan’da destek yerine 
hemen barış görüşmelerine başvurması Rusya’yı daha da cesaretlendirmiştir.46 

<  Demokrasi ve özgürlük hedefleri etkisiyle Arap Baharı olarak adlandırılmasına rağmen Orta Doğu; küresel, bölgesel ve ülke içi rekabetlerin yaşandığı bir savaş alanına dönüştü.  >

Rusya Federasyonu, Ukrayna’nın da Batı sistemine dâhil olma girişimine tepki vermiş, Kırım’ı bir gecede işgal etmiştir. Müteakiben tartışmalı bir referandum 
ile Kırım’ı ilhak etmiştir. Savaşı göze alamayan Batı, Rusya’ya ekonomik yaptırımlar uygulamaya başlamıştır. Düşen petrol fiyatları ve Batı tarafından uygulanan yaptırımlar nedeniyle ekonomik açıdan zor duruma düşen Rusya, geri adım atmamış, Ukrayna’nın Luhansk ve Donetsk bölgelerinde halk ayaklanma larını teşvik etmiş ve silahlı gruplara destek vermiştir. Güney- Osetya, Abhazya ve Kırım’da yaptığı gibi Luhansk ve Donetsk’te de halka Rus pasaportları vermiştir.47 

Son olarak Rusya, Esed ile anlaşarak Suriye’ye önemli bir askeri güç konuşlandır mış, ABD’nin tesis ettiği IŞİD karşıtı koalisyona destek verme görüntüsü ile bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye başlamıştır. İran, Irak ve Hizbullah ile işbirliğini geliştiren Moskova, benzer şekilde PKK ve PYD ile de bağlantılarını arttırmaktadır. 

Rusya, Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü ile Belarus, Ermenistan Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan üzerinde askeri etkisini sürdürmektedir. Ayrıca Avrasya Ekonomik Birliği vasıtasıyla bu ülkeler üzerindeki nüfuzunu artırmaya çalışmakta dır. Bu gelişmelere paralel olarak Rusya ve Çin’in öncülük ettiği; Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın da üye olduğu Şangay İşbirliği Örgütü; 2016 yılında Pakistan ve Hindistan’ın katılımıyla daha da güçlenmektedir. ABD ve Batı karşısında adeta yeni bir kutup oluşmaktadır. 

Neo-Avrasyacılık yaklaşımı doğrultusunda Rusya’nın bu dış politika atakları, küresel güç olma peşinde koştuğunun açık göstergeleridir. Kremlin, farklı 
ittifaklar ve işbirlikleri ile Pasifik’ten Akdeniz’e kadar etki alanını genişlet mektedir. Rusya önümüzdeki dönemde Azerbaycan ve Gürcistan üzerinde ki baskısını artırabilir ve Orta Doğu’daki hedefleri kapsamında PKK’yı destekleyebilir.48 

4. CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder