15 Şubat 2020 Cumartesi

İRAN NÜKLEER KRİZİNİN TÜRKİYE’YE OLASI ETKİLERİ BÖLM 2

İRAN NÜKLEER KRİZİNİN TÜRKİYE’YE OLASI ETKİLERİ BÖLM 2






     Görüşmeler sırasında Viyana grubu ülkeleri ABD, Rusya ve Fransa ile İran ilk kez ayrı bir toplantı gerçekleştirmiş, 13 Ancak 5+1 üyelerinden oluşan heyete başkanlık yapan AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton görüşmeler sonrasında müzakerelerden olumlu bir sonuç alamadıklarını belirtmiştir. Ashton, İran’ın nükleer programını sadece barışçıl amaçlarla sürdürdüğüne ilişkin argümanlar ortaya koyması gerektiğini ve İran’ın işbirliği için gerekli tavrı sergilemediğini vurgulamıştır.14 Dolayısıyla İstanbul görüşmelerinden de nükleer krizi diplomatik yöntemlerle çözecek somut bir ilerleme kaydedilememiştir. 

Yapılan müzakerelerden bir kez daha sonuç çıkmaması üzerine UAEK Başkanı Yukiya Amano tarafından İran nükleer çalışmalarıyla ilgili bir rapor hazırlanmış tır. 9 Kasım 2011 tarihinde açıklanan UAEK raporunda, İran nükleer santrallerin de nükleer silah üretmeye yönelik birçok deney yapıldığı ve gerçekleştirilen bu deneylerin bir kısmında da başarıya ulaşıldığı aktarılmıştır. Raporda ayrıca İran'ın nükleer silah tasarımı ve üretimi konusunda faaliyetlerde bulunduğu ve bu yönde denemeler yaptığı belirtilmiştir. Öte yandan raporun vurguladığı 
önemli hususlardan biri de, İran’ın nükleer savaş başlığı elde etmek için bilgisayar simülasyonları ve modellemeleri gerçekleştirdiğini, nükleer enerji mühendislerinin nükleer başlıkların füzelere entegrasyonu konusunda çalışmalar yaptığını ve bu kapsamda orta menzilli Şahab 3 füzesinin nükleer füzeye dönüştürülmeye çalışıldığını ileri sürmüş olmasıdır.15 

Diğer taraftan müzakerelerin yapılamadığı 15 aylık süreçte İran’a uygulanan yaptırımlar etkili olmaya başlamış ve Tahran yönetimi müzakerelere tekrar başlanılmasına hazır olduğunu belirtmiştir. Türkiye’nin de girişimleriyle 14 Nisan 2012’de 5+1 ülkelerinin temsilcileri ile İran temsilcileri İstanbul’da yeniden müzakerelere başlamıştır. İstanbul görüşmesinin ardından 5+1 ülkelerinin temsilcilerine başkanlık eden Catherine Ashton ve İran heyetine başkanlık yapan İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Said Celili müzakerelerin olumlu geçtiğini belirterek müteakip toplantının 23 Mayıs 2012 tarihinde Bağdat’ta yapılacağını açıklamışlardır. Müzakerelerde NPT’nin esas alınması vurgulanmış, barışçıl nükleer araştırmaların serbest olduğu fakat gerçekleştirilen nükleer faaliyetlerin NPT rejimine ve Ek Protokole uygun bir şekilde UAEK’nın denetimine açık ve şeffaf olması gerektiği ifade edilmiştir. 

Türkiye’nin İran nükleer programına yaklaşımı ilkesel ve nettir. Türkiye, NPT’ye üye ülkelerin sivil amaçlı nükleer enerji üretme hakkı olduğunu ileri sürmekte; askeri amaçlı nükleer faaliyetlere ve nükleer silahlanmaya karşı olduğunu belirterek NPT rejimine taraf ülkelerin nükleer programlarını uluslararası denetime açık ve şeffaf geliştirmeleri gerektiğini savunmaktadır. Bu çerçevede Türkiye, İran nükleer programına ilişkin yürüttüğü politikalarda “NPT’ye üye bir ülke olarak İran’ın da barışçıl amaçlı araştırma, üretme ve kullanma (nükleer 
zenginleştirme faaliyetleri dâhil nükleer yakıt çevrimi) hakkının bulunduğunu” belirtmektedir. Türkiye, barışçıl amaçlı nükleer enerji hakkı üzerinde dururken bu hakkın kullanılmasının NPT’de belirtilen sınırlama ve yükümlülüklere uygun olması gerektiğini vurgulamaktadır. Aynı zamanda İran’ın NPT’den kaynaklanan hak ve yükümlülüklerini tehlikeye sokacak tedbir, eylem ve retorik açıklamalar dan kaçınarak her türlü çatışmacı davranışlardan uzak durmasını ve bunun yerine nükleer alanda işbirliği yapmasını istemektedir.16 

3. İran Nükleer Krizinde Muhtemel Senaryolar ve Türkiye’ye Etkileri 

İran’a askeri bir operasyon gerçekleştirilmesi, Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılması ve bölgede Şii-Sünni çatışmasının çıkması senaryolarının üçünden de en fazla etkilenecek ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. ABD’nin Irak’tan çekilmesi ve Arap Baharı’nın yol açtığı güvenlik sorunları ve belirsizlik, Türkiye’yi derinden etkileyen gelişmelerdir. Dolayısıyla enerji temini ve ekonomik konularda yaşanacak krizlerin yanı sıra diplomatik ve siyasi krizler de gerek bölgesel bir güç olması, gerekse de enerji konusundaki hassasiyetleri nedeniyle 
Türkiye’yi zor durumda bırakabilir. 

3.1. İran’a Askeri Operasyon Yapılma Senaryosu 

Yukiya Amano’nun 9 Kasım 2011’de açıkladığı ve İran’ın nükleer silah ürettiğine dair ciddi şüpheler olduğunu ileri süren UAEK raporunun ardından İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmalarına devam etmesi ve nükleer yakıt çubuklarını ürettiğini açıklaması uluslararası kamuoyunu tedirgin etmiştir. Buna paralel olarak Tahran’ın nükleer silah tetik tertibatı ürettiğine, Şahab-3 (2000 km) füzeleriyle İsrail’i doğrudan vurabilecek kapasiteye ulaştığına, Fecr-3 (45 km) ve Fecr-5 (75 km) füzeleriyle de Hamas vasıtasıyla İsrail’i vurabileceğine ve bu 
nedenle Tahran yönetiminin Tel-Aviv için ciddi bir tehdit oluşturduğuna ilişkin haberlerin ABD ve İsrail kamuoyunda yayılması tüm dikkatleri İran’a çekmiştir.17 




İran’ın Envanterindeki Füze Sistemleri ve Menzilleri 

Söz konusu tehdit algılamaları çerçevesinde Tahran’ın nükleer programını engellemek için askeri müdahale seçeneği üzerinde de durulmaktadır.18 Nitekim ABD’nin İsrail ile birlikte düzenleyebileceği hava harekâtı ve füze saldırısıyla İran’ın nükleer tesislerini vurma ihtimalinin arttığına ve ABD’nin herhangi bir askeri operasyon başlatmaması durumunda ise olası bir saldırının İsrail tarafından tek başına gerçekleştirilebileceğine ilişkin değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu konuda gerekli hazırlıkların üst seviyeye çıkarıldığı ve 
harekât ortamının olgunlaştırılmaya çalışıldığına dair görüşler bulunmaktadır. 

Geçmişte Tahran’ın nükleer bilgisayar kodlarına virüs saldırılarının gerçekleştirilmesi, İranlı birçok nükleer uzmanın öldürülmesi ve Tahran'ın yaklaşık 50 km batısındaki Bidganeh'teki tesiste yaşanan patlamada balistik füze programının önemli isimlerinden Tuğgeneral Hasan Tehrani Mukaddem ile birlikte 17 kişinin hayatını kaybetmesi, İran’ın endişelerini artırmaktadır.19 Son olarak da İran’ın önde gelen nükleer bilim adamlarından Mustafa Ahmedi Ruşen’in 11 Ocak 2012’de öldürülmesi, İran’da istihbarat örgütleri arasında yaşanan örtülü savaşın devletlerarası sıcak ve açık bir çatışmaya dönüşme ihtimalini gündeme getirmektedir.20 

Bu bağlamda İran, ABD ve İsrail tarafından koordineli bir operasyon planıyla nükleer tesislerine saldırıda bulunulacağından endişe duymaya başlamış ve Tahran yönetiminin olası saldırılara karşı hazırlıklarını artırdığı öne sürülmüştür. Nitekim İran’ın Hürmüz Boğazı’nda Ocak 2012’de yaptığı kapsamlı tatbikat, İran ordusunun askeri hazırlık içinde olduğu görüşünü desteklemiş; General Muhammed Ali Caferi’nin olası bir saldırı karşısında askeri güçlere hazır olma emri verdiği ifade edilmiştir. Batılı istihbarat kaynakları ise İran’ın uzun menzilli füzeleri, tahrip gücü yüksek patlayıcıları, büyük topları ve muhafız birliklerini temel savunma noktalarına konuşlandırdığını belirtmiştir.21 

Öte yandan 14 Nisan 2012 tarihinde İstanbul’da yapılan müzakerelerin hemen ardından İsrail televizyon kanalı Channel 10, İsrail yönetiminin 23 Mayıs 2012’de Bağdat’ta gerçekleştirilecek ikinci tur müzakerelere kadar bekleyeceğini, diplomatik müzakerelerin kesintiye uğraması durumundaysa düzenlenecek bir hava operasyonuyla İsrail ordusunun İran nükleer tesislerini vuracağını ileri sürmüştür. Operasyonda saldırı uçaklarının, eskort jetlerin, havada yakıt ikmali sağlayan tanker uçakların, elektronik savaş uçaklarının ve kurtarma helikopterleri nin kullanılacağı açıklanmıştır. Aynı zamanda İsrail filosunda en uzun menzile sahip olan F-15’ler ile “Eitan” insansız uçaklarının da operasyonun ön saflarında eşzamanlı olarak yer alacağı iddia edilmiştir. Haberde ayrıca söz konusu operasyon kapsamında İsrail’de özel sığınakların inşa edildiğinin ileri sürülmesi, İsrail’in İran’a düzenleyeceği olası askeri harekâtın tüm planlarının yapıldığını ve İsrail’in tüm seçeneklere hazırlıklı olduğunu göstermesi bakımından önem arz etmektedir.22 

Tüm bu gelişmeler çerçevesinde İran’a yapılacak olası bir askeri operasyon, topyekûn ve sınırlı olmak üzere iki temel harekât tarzıyla yürütülebilir. İran’a yapılacak topyekûn bir askeri harekâtın Irak ve Afganistan’da olduğu gibi kara, deniz ve hava kuvvetlerinin eşzamanlı katılımıyla yürütülmesi planlanabilir. Bu seçeneğin hayata geçirilebilmesi için öncelikle uluslararası meşruiyet aranarak BM aracılığıyla hem uluslararası hukukun temel ilkelerine uyulmaya hem de operasyonun sorumluluk ve maliyeti paylaşılmaya çalışılabilir. 

Ancak gerek uluslararası konjonktür gerekse Rusya ve Çin’in bu seçeneğe sıcak bakmaması nedeniyle askeri bir operasyon kararının alınması kısa ve orta vadede beklenmemektedir. Zira Suriye krizinde olduğu gibi veto mekanizmasına başvuran Rusya ve Çin’in İran’a desteği dikkate alındığında, Güvenlik Konseyin den İran’a askeri bir operasyon yapılmasına imkân sağlayacak bir karar çıkması zor görünmektedir. Üstelik Rusya’nın Buşehr nükleer santralini bitirmesi, İranlı nükleer uzmanları ve öğrencileri eğitmesi, Tahran’a nükleer teknoloji sağlaması ve lojistik destek vermesi, nükleer alanda Moskova ile Tahran arasındaki stratejik ortaklığa işaret etmektedir. Rusya aynı zamanda silah ithalatında İran’ın en önemli tedarikçisi konumundadır. Bununla birlikte İran ile yaptığı nükleer anlaşmaları Amerikan baskısı nedeniyle feshetmesine karşın Çin’in de üstü örtülü bir şekilde İran nükleer programını desteklediği bilinmektedir. 

Tahran’ın Moskova ve Pekin ile yaptığı nükleer işbirliğinin yanı sıra jeopolitik çıkarları da göz önünde bulundurmak gerekir. Nitekim Rusya, Çin ve İran; Suriye krizinde görüldüğü üzere Batı, Türkiye ve Körfez ülkelerine karşı bir blok oluşturmakta ve Ortadoğu’da bir nevi denge politikası izlemektedir. Bu kutuplaşmanın İran’a uygulanacak askeri operasyon seçeneğinin masaya getirilmesi durumunda da yaşanacağı açıktır. Diğer yandan AB’nin yaşadığı ekonomik kriz göz önünde bulundurulduğunda AB üyelerinin de askeri operasyon tercihine sıcak bakmayacağı tahmin edilebilir. Kaldı ki bu ülkeler, İran nükleer krizinin başından beri sorunun diplomatik yöntemlerle çözülmesinden yana tavır almış ve sert güç kullanımını istemediklerini net bir şekilde dile getirmiştir. İran nükleer krizinde AB’yi ABD’den ayrıştıran ve Batı’yı ikiye bölen bu yöntemsel farklılaşmayı AB’nin birçok söylem ve eyleminde görmek mümkündür. 

Özetle İran’a uluslararası meşruiyete dayalı yapılacak bir askeri harekât zor  görünmektedir. 


Bu durumda geriye ABD ve İsrail öncülüğünde oluşturulacak bir koalisyon gücünün askeri harekât yapma seçeneği kalmaktadır. Ancak ABD ve İsrail’in ortak yürüteceği bir askeri harekât seçeneği hem uygulanması hem de istenilen sonucun alınması bakımından kolay bir tercih değildir. Zira Washington yönetimi; ABD’nin Afganistan ve Irak’taki yıpranmışlık ve başarısızlığı, uluslararası kamuoyunda yitirdiği prestij, savaş ekonomisinin Amerikan halkına 
yansıyan olumsuzlukları ve Kasım 2012’de yapılacak başkanlık seçimleri gibi nedenlerden dolayı kısa bir zaman dilimi içerisinde böyle bir harekâta sıcak bakmayacaktır. Bu durumda İsrail kamuoyunda ve medyasında çıkan tüm haberlere rağmen Tel Aviv yönetiminin tek başına askeri operasyon başlatması en azından yakın bir gelecekte zor gözükmektedir. 

Diğer bir açıdan İran’a yapılacak topyekûn bir askeri saldırı, hem bölgesel dengeler hem de başta jeopolitik konumu olmak üzere İran’ın sahip olduğu güç unsurları nedeniyle birçok zorluğu içermektedir. İran’ın ulusal güç unsurları, ABD’nin Afganistan ve Irak’ta verdiği maddi ve manevi kayıplarla birlikte değerlendirildiğinde Washington yönetiminin Tahran’a düzenlenecek muhtemel bir topyekûn saldırıyı kolaylıkla göze alamayacağı düşünülebilir. İran’ın köklü devlet geleneği, ulusal bilinci, dışarıdan gelen bir tehdide karşı ulusça birlikte 
hareket etme özelliği, sahip olduğu kısa ve orta menzilli füzeler, İran ordusunun gayri-nizami savaş tekniklerini iyi bilmesi, asimetrik çatışma yeteneğinin bulunması, devrim muhafızlarının bölge ülkelerindeki devlet-dışı aktörleri harekete geçirebilme kapasitesi, İran’ın engebeli ve dağlık coğrafi yapısı gibi faktörler İran’a yapılacak topyekûn bir saldırının özellikle kara harekâtının zorluğunu ortaya koymaktadır. 



İran Ordusu (2011) 
*Devrim Muhafızları’nın Kara Kuvvetleri ile birlikte hesaplanmıştır. 
Kaynak: Routledge, “Chapter Seven: Middle East and North Africa”, The Military Balance Cilt:112 Sayı:1 (2012): 
323-326. 


3.CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder