14 Şubat 2020 Cuma

BÜTÜN BOYUTLARIYLA SURİYE KRİZİ VE TÜRKİYE, BÖLÜM 3

BÜTÜN BOYUTLARIYLA SURİYE KRİZİ VE TÜRKİYE, BÖLÜM 3



4. KRİZİN BÖLGESEL ETKİLERİ.,

Suriye’de iç savaş halini alan kriz, ülke sınırlarının ötesinde sonuçlar doğurmaya 
başlamış, Orta Doğu’da bölgesel düzeyde bir anlaşmazlığa ve nüfuz 
mücadelesine dönüşmüştür. Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden, Lübnan’ın 
istikrarını zedeleyen kriz, Körfez ülkelerinin İran kaynaklı kaygılarını artırırken, 
Tahran’ı Arap dünyasındaki tek müttefikini kaybetme olasılığı ile karşı 
karşıya bırakmıştır. Esed rejiminin Türkiye topraklarına yönelik kaza olarak 
değerlendirilen saldırıları, PKK/KCK terör örgütüne ülkenin kuzeyinde hareket 
alanı açması ve Suriye’nin parçalanma ihtimali Ankara’yı tedirgin etmektedir. 
Esed iktidarının krizi ülke sınırları dışına taşıma gayesiyle Lübnan’daki 
hassas dengeleri bozabilecek kışkırtıcı eylemlere yönelmesi Beyrut’ta endişe 
uyandırmaktadır. İran’ın Bağdat-Şam-Hizbullah hattındaki Şii jeopolitiği stratejisi doğrultusunda krize Esed rejimi yanında müdahil olması Körfez ülkelerini rahatsız etmiştir. Suriye’nin İran’ın tek müttefiki olması ve Tahran’ın Esed rejimini koşulsuz desteklemeye devam etmesi ise krizi bölgesel düzeyde bir anlaşmazlığa mahkûm etmiştir. Suriye’de çıkmaza giren kriz, Orta Doğu’da 
Esed iktidarının devamı ve sona ermesi yönünde iki yaklaşımın öne çıkmasına 
yol açmış, bu yaklaşımları savunan devletler arasında rekabet doğurmuştur.

<  PKK terör örgütüne ülkenin kuzeyinde hareket alanı açması ve Suriye’nin parçalanmaihtimali Ankara’yı tedirgin etmektedir. >

Suriye krizinin sona ermesi için Esed rejiminin devamını gerekli gören ve 
Suriye’deki ayaklanmaya terörizm nazarıyla bakan birinci yaklaşımı temelde 
İran desteklemektedir. Esed rejiminin ayakta kalması için siyasi, ekonomik 
ve askeri imkânlarını seferber eden İran, Irak’taki Maliki iktidarını ve 
Hizbullah’ı aynı doğrultuda yönlendirmektedir. Tahran, Suriye’deki silahlı 
isyan hareketini (Esed iktidarı ile birlikte) terörizm olarak nitelemekte ve muhalif unsurlara destek sağlayan devletleri tehdit etmektedir. Kriz sürecinde 
İran’ın tutumunun giderek sertleştiği, muhalefet hareketine destek sağlayan 
ülkelere yönelik örtülü mücadelelere yöneldiği ve Esed rejimine daha güçlü 
destek verdiği gözlemlenmiştir. İran Türkiye’ye karşı PKK/KCK terör örgütünü 
tekrar desteklemeye, üst düzey askeri ve siyasi yetkililerin demeçleri 
aracılığıyla Türkiye’yi tehdit etmeye, Bağdat yönetimini Ankara aleyhinde 
yönlendirmeye, Suudi Arabistan ve Bahreyn’deki Şii nüfusu da ayaklanmaları 
için tahrik etmeye başlamıştır. Kriz sürecinde Esed rejimine bu denli güçlü ve 
riskli biçimde destek vermesi İran’ın Orta Doğu stratejisinde Suriye’yi merkezi 
bir konuma yerleştirdiğini ve müttefiki Baas iktidarının ayakta kalmasını 
kendi rejiminin bekasıyla ilişkilendirdiğini göstermektedir.

İran, bölgede kurmaya çabaladığı Şii jeopolitiği hattında Nusayri azınlığın denetimindeki Suriye’nin hayati bir aktör olduğunu değerlendirmekte, Şam’da 
Sünni ağırlıklı bir hükümetin iktidara gelmesi durumunda Şii hilali projesinin 
başarısız olacağını öngörmektedir. İranlı karar mercileri, Esed rejiminin devrilmesiyle Tahran’ın İsrail’e karşı başvurabileceği dinamiklerin önemli ölçüde zayıflayacağını değerlendirmektedir. Esed iktidarının devrilme ihtimali aynı 
zamanda İran’daki mevcut rejimin beka kaygısını artırmakta, Tahran’da, bölgedeki rejim değişikliklerinde sıranın İran’a geldiği yönünde bir tedirginlik 
hâsıl etmektedir.

< İran, Orta Doğu ülkelerindeki Şii topluluklar üzerinde özellikle eğitim yoluyla etkisahibi olmaya çabalamaktadır. >

İran’ın Suriye’deki krize Esed rejimi lehinde müdahil olması, Tahran’ın Şii 
hilali projesi bağlamında değerlendirilmelidir. Nüfuz alanını Şiilik vasıtasıyla 
genişletmeye çalışan İran, Orta Doğu ülkelerindeki Şii topluluklar üzerinde 
özellikle eğitim yoluyla etki sahibi olmaya çabalamaktadır. Saddam sonrası 
Irak üzerinde nüfuz sahibi olan İran’ın Bağdat-Şam-Hizbullah eksenindeki Şii 
unsurlardan bir stratejik hat meydana getirmeye çalıştığı gözlemlenmektedir. 
Nitekim Suriye krizinde Esed rejimine sağlanan destekte İran-Irak-Hizbullah 
eşgüdümü Şii hattının Tahran’ın yönlendirmesiyle birlikte hareket edebileceğini 
göstermiştir. Nusayri azınlığın denetiminde ve Baas iktidarının tekelindeki 
Suriye bu hatta kritik bir konumda yer almakta, İran’ın Lübnan’daki 
Hizbullah’la bağlantısında koridor işlevi görmektedir. Dolayısıyla, Esed rejiminin 
devrilmesi Tahran’ın Bağdat-Şam-Hizbullah hattındaki Şii hilali projesinin 
başarısızlığa uğraması anlamına gelmektedir.




İran’ın Esed rejimine sağladığı destek, Tahran’ın İsrail’e karşı harekete geçirebileceği dinamikleri muhafaza etme hedefiyle de açıklanabilir. Suriye’nin 
İsrail ve Filistin’e coğrafi yakınlığı bu ülkeyi İran nezdinde değerli kılmaktadır. 
İran, İsrail’e karşı desteklediği Hizbullah’a tedarik ettiği askeri malzemeleri 
Suriye üzerinden Lübnan’a ulaştırmaktadır. Tahran, İsrail’e karşı mücadele 
eden Filistinli unsurlarla Suriye topraklarında irtibat sağlamakta, ABD-
İsrail cephesine karşı “direniş cephesi”ne önderlik etmeye çalışmaktadır. İran 
böylece İsrail’e karşı harekete geçirebileceği dinamikler elde etmekte, Orta 
Doğu’da İsrail karşıtlığına dayalı dış politika çizgisinden temin ettiği itibarı 
korumaktadır. Esed rejiminin devrilmesi, İran’ın İsrail karşısındaki ve İsrail-
Filistin ihtilafındaki konumunun zayıflaması sonucunu doğurabilir.

Suriye’de Esed iktidarına karşı ortaya çıkan muhalefet hareketi, İran’daki 
mevcut rejimin beka kaygısının nüksetmesine yol açmıştır. Tahran, Suriye 
krizi kullanılarak İran’ın yıpratılmaya çalışıldığını ve nihai hedefin aslında 
İran olduğunu iddia ederek Esed rejiminin geleceğiyle İran’daki rejimin akıbeti 
arasında bağlantı kurmaktadır. Nükleer programından dolayı uluslararası 
yaptırımlara ve tecride maruz kalan İran, bölgedeki tek müttefiki Suriye’de 
muhtemel bir iktidar değişimini kendi rejiminin bekasıyla ilişkilendirmektedir. 
İran, dış politika ufkuna yön veren “kendisine karşı dış müdahale korkusunun” 
da etkisiyle Esed rejiminin devrilmesinin ardından sıranın kendisine 
gelebileceği yönünde ciddi kaygılar beslemektedir.

< Suriye’nin İsrail ve Filistin’e coğrafi yakınlığı bu ülkeyi İran nezdinde değerli kılmaktadır. >

Orta Doğu’da İran dışında Lübnan’daki Hizbullah’ın ve Irak’taki Maliki iktidarının 
Esed rejiminin devamını savunan aktörler olduğu gözlemlenmektedir. 
Hizbullah, Suriye’deki muhalefet hareketinin büyük bir komplo olduğunu 
ve Esed iktidarının ülkedeki halk ayaklanmasıyla mücadele ederken aslında 
ABD ve İsrail’e karşı bir savaş yürüttüğünü iddia etmektedir. Hizbullah, Suriye 
krizinde muhalefet hareketine karşı İran’la birlikte Baas rejimine somut 
destek vermektedir. Esed rejimine bağlı paramiliter birliklere eğitim sağlayan 
Hizbullah militanları, rejimle eşgüdüm sağlayarak muhalif unsurların bulunduğu 
hedeflere saldırılar düzenlemiştir.

Irak’taki Maliki iktidarı ise Suriye’deki halkın taleplerinin dikkate alınması 
gerektiğini beyan etmekle birlikte krizin sona ermesine dönük bir dış müdahaleye itiraz etmektedir. Bağdat, Arap Birliği’nin Suriye’nin üyeliğini askıya aldığı kararda çekimser kalmış, Suriye’ye karşı başlatılan ekonomik yaptırımlara karşı çıkmıştır. İran’ın Suriye’ye silah sevkiyatına da Irak hava sahasını açan 22 Bağdat, Esed rejiminin devamını zımnen desteklemektedir. Maliki iktidarının krizin ilk dönemlerinde Suriye halkının reform taleplerine olumlu bakışı öne çıkarken, daha sonra giderek Esed rejimi yanlısı çizgiye yaklaşmasının İran’ın etkisiyle olduğu değerlendirilmektedir.

Bölgede Suriye krizinin çözümlenmesi için Esed rejiminin son bulması yönündeki ikinci yaklaşımı başta Suudi Arabistan ve Katar olmak üzere Körfez 
ülkeleri, Arap devletlerinin çoğunluğu ve Türkiye savunmaktadır. İkinci 
yaklaşımı savunan bölge ülkelerinin farklı nedenlerle bu tercihe yöneldiği ve 
Esed rejiminin devrilmesi yönünde değişik düzeylerde destek verdiği belirtilmelidir. 

<  Arap devletlerinin muhalefet hareketine sağlayabileceği desteği mümkün mertebegeciktirmiştir. Diğer taraftan ise Arap Birliği’nin Suriye krizine çözüm getirmearayışları krizin bölgesel düzeyden küresel düzeye taşınmasına zemin hazırlamıştır. >

Suudi Arabistan ve Katar, krizde Esed rejimine nispeten hızlı bir 
şekilde karşı tavır almış, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) aracılığıyla ve Arap 
Birliği nezdinde diplomatik girişimlerde bulunmuş ve muhalefetin silahlandırılmasında önemli rol oynamıştır. Diğer Arap devletleri ise Suriye’deki halk hareketini ve Esed rejiminin devrilmesini desteklemekle birlikte, bu istikamette daha çok diplomatik yöntemlerin işletilmesinden yana tutum geliştirmiştir. 

Türkiye ise krizin ilk aylarında reform çağrıları yaptıktan sonra Suriye 
muhalefetinin tanınmasına zemin hazırlamış, Esed rejiminin sona ermesi yönünde irade göstermeye başlamıştır.

İran-Suriye arasında 1979 Devrimi sonrasında gelişen ve 2000’li yıllarda ittifak 
niteliği kazanan ilişkiler başta Körfez ülkeleri olmak üzere Arap devletlerinin 
tepkisini çekmiş, Suriye’nin Arap dünyası ile münasebetleri genel olarak 
soğuk seyretmiştir. Tahran yanlısı dış politikasından ötürü Arap dünyasının 
Şam yönetimine karşı sürdüre geldiği tepkisel tutum, Arap devletlerinin Suriye 
krizindeki tutumunun anlaşılmasında dikkate alınmalıdır. Nükleer programının 
tedirginlik doğurduğu bir dönemde İran’ın Orta Doğu’daki Şii unsurlar 
üzerinden bölgesel bir nüfuz stratejisine yönelmesi, Arap devletlerinin Esed 
rejimi aleyhindeki halk hareketine bakışında etkili olmuştur. Esed iktidarına 
karşı gelişen muhalefet hareketi Arap dünyasında olumlu karşılanmış, Suriye’deki mevcut rejimin değişmesi gerektiği yönündeki yaklaşım, özellikle 
Körfez ülkeleri tarafından belirgin biçimde desteklenmiştir. Nitekim Esed rejiminin devrilmesiyle İran’ın Suriye ve Lübnan üzerindeki nüfuzunun önemli 
ölçüde zayıflayacağı ve Suriye’nin Arap dünyasıyla yakınlaşacağı öngörülmektedir.


Suriye krizi sürecinde Körfez ülkelerinin tutumu iki aşamada değerlendirilebilir. 
Ortak bir tutumun henüz geliştirilmediği birinci aşamada Körfez ülkeleri 
Esed iktidarına reform çağrıları yapmış, krizin çözümüne yönelik destek 
sözleri vermiştir. 2011 yılının Mayıs ayı içinde Suudi Arabistan Kralı, Kuveyt 
Emiri ve Bahreyn Emiri Esed’i bizzat arayarak ülkedeki krizi çözmek için 
destek olacaklarını bildirmişlerdir. İktidarlar tarafından gerçekleştirilen bu 
çağrılarla aynı dönemde El-Cezire ve El-Arabiye gibi Körfez merkezli televizyonlar Suriye’de halkın talep ve beklentilerini dünya kamuoyuna duyurmuştur. 

Körfez ülkelerinin Suriye halkının demokratik hak ve özgürlük taleplerine 
cevap verilmesi gerektiği yönündeki çağrısı, Esed rejiminin kitlesel 
gösterileri silahlı kuvvetle bastırma yoluna gitmesiyle değişmeye başlamıştır. 
İran ve Hizbullah’ın krize Esed rejimi lehinde müdahale etmesi Suriye krizinin 
Körfez ülkeleri tarafından mezhepsel bir mücadele olarak algılanması 
sonucunu doğurmuştur. Suriye ordusunun 31 Temmuz 2011 tarihinde 139 
kişinin ölümüne yol açan Hama saldırısının ardından Körfez ülkeleri Beşşar 
Esed’in iktidarı terk etmesi gerektiğini aleni biçimde zikretmeye başlamıştır.23

2011 yılının Ağustos ayından itibaren Körfez ülkelerinin Suriye krizine yaklaşımında ikinci aşamaya girildiği ifade edilebilir. İkinci aşamada Esed rejimine karşı ortak bir tavır geliştirilmiş, Suriye krizinin bir Arap Gücü müdahalesiyle çözülebileceği ve muhalefetin desteklenmesi gerektiği savunulmuştur. Bu dönemde Katar’ın açıkladığı önerilerin Körfez ülkelerinin ortak tavrında etkili olduğu belirtilmelidir. Arap Gücü’nün Suriye’ye gönderilmesini teklif eden Katar, Suriye’de yardımların gerekli yerlere ulaştırılması, güvenli bölge oluşturulması ve taraflar arasında ateşkesin takip edilebilmesi için Arap devletlerinin teşkil edeceği askeri bir görev gücünün elzem olduğunu beyan etmiştir. 

BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’deki insan hakları ihlallerini kınayan ve 
şiddetin sona erdirilmesi çağrısında bulunan ilk karar tasarısının Rusya ve Çin 
tarafından veto edilmesinin ardından da Katar, uluslararası topluma Suriye 
muhalefetine silah desteği vermesi için çağrıda bulunmuştur.24

Körfez ülkeleri, Esed rejiminin sona ermesi gerektiği yönündeki yaklaşımı 
Körfez İşbirliği Konseyi aracılığıyla Arap Birliğine taşımış, diğer Arap ülkeleriyle 
ortak hareket etmeyi hedeflemiştir. Bu girişim neticesinde Arap Birliği 
Esed rejimine karşı ortak bir tavır geliştirmiş, Suriye krizini çözüme kavuşturabilecek bir plan hazırlamıştır. Beş maddeden oluşan çözüm planı; taraflar arasında derhal ateşkes ilan edilmesini ve Suriye ordusunun kentlerden 
çekilmesini, tutukluların serbest bırakılmasını, anayasa düzenlemelerini de 
kapsayan siyasi reformların yapılmasını, Esed rejimi ile muhalifler arasında ulusal diyalog görüşmelerinin başlatılmasını ve Arap Birliği’nin çözüm planı 
sürecini incelemek üzere Şam’da temsilci bulundurmasını şart koşmuştur. Hazırlanan çözüm planını gündeme alarak 16 Ekim 2011’de Mısır’da toplanan 
Arap dışişleri bakanları, planın uygulanması için Esed iktidarına ilk etapta 15 
gün süre tanımış, Arap Birliği içinde Katar başkanlığında Suriye meselesiyle 
ilgilenecek bir komisyon oluşturulmasını kararlaştırmıştır.25

16 Ekim toplantısının ardından, Arap Birliği’nin tayin ettiği Katar başkanlığındaki 
heyet Beşşar Esed’le bir görüşme gerçekleştirmiş, 30 Ekim’de Suriye, Birliğin çözüm planına riayet edeceğini taahhüt etmiştir. 2 Kasım 2011 tarihinde 
ise Arap Birliği ve Suriye’nin imzaladığı anlaşma ile Esed rejimi şiddetin 
sona erdirilmesi, siyasi tutukluların serbest bırakılması ve ordunun kentlerden 
çekilmesini kabul etmiştir. Ancak Esed rejiminin taahhüt ettiği halde çözüm 
planını uygulamaması ve kitlesel muhalefet gösterilerine karşı silahlı kuvvet 
kullanmaya devam etmesi Birliğin politikasını değiştirmiştir. Arap Birliği, 
Esed rejimine karşı siyasi ve ekonomik yaptırımları tartışmaya başlamış ve 
12 Kasım 2011 tarihinde Suriye’nin üyeliğini askıya almıştır. Lübnan, Suriye 
ve Yemen’in ret oyu kullandığı, Irak’ın ise çekimser kaldığı oylamada karar, 
lehte kullanılan 18 oy ile kabul edilmiş, 16 Kasım’da yürürlüğe girmiştir.

Arap Birliği, 27 Kasım’da çözüm planına söz verdiği halde riayet etmeyen ve 
Suriye’nin üyeliğinin askıya alınması kararına rağmen işbirliğine yanaşmayan 
Esed rejimine karşı siyasi ve ekonomik yaptırım kararı almıştır. Yaptırım kararının ardından Birlik, Suriye’ye Arap gözlemciler gönderilmesi için yeni bir 
girişim başlatmış, Irak’ın ara buluculuğunda Esed rejimiyle Kahire’de bir protokol imzalamıştır. 

İmzalanan protokol uyarınca Suriye’ye gönderilen Arap gözlemcilerin sadece Esed rejiminin müsaade ettiği bölgelere gidebilmesi ve dünya kamuoyuna rejim yanlısı mesajlar vermesi bu girişimden de netice alınmasını engellemiştir. Suudi Arabistan’ın gözlem görevinden finansal desteğini çekmesinin ardından diğer Körfez ülkeleri de Suriye’deki gözlemcilerini geri çekmiş, Birliğin gözlemci girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Çözüm planı ve gözlemci girişimi denemelerinin ardından Arap Birliği’nin Esed rejimine yönelik tutumu değişmiş, Birlik Suriye muhalefetiyle görüşmeye 
başlamış ve Arap devletlerinde krizin Beşşar Esed’in iktidardan ayrılmasıyla 
çözülebileceği kanaati yaygınlaşmıştır. Nitekim iki girişimde de Esed rejimi çözüm önerilerine sıcak baktığını beyan etse de uygulamaya geçmemiş, 
muhalefet gösterilerini şiddetle bastırmaya devam etmiştir. Esed iktidarı, Arap 
Birliği’nin çözüm girişimleri sırasında önerilere müspet cevap vererek zaman 
kazanmış, Arap devletlerinin muhalefet hareketine sağlayabileceği desteği 
mümkün mertebe geciktirmiştir. Diğer taraftan ise Arap Birliği’nin Suriye 
krizine çözüm getirme arayışları krizin bölgesel düzeyden küresel düzeye 
taşınmasına zemin hazırlamıştır. Suriye krizi böylece Arapların iç meselesi 
olmaktan çıkmış, Birleşmiş Milletler’e intikal etmiştir.

Kriz, 2012 yılında İslam İşbirliği Teşkilatı’nın gündemine de gelmiştir. 15-16 
Ağustos 2012 tarihlerinde Mekke’de düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı’nın 
4. Olağanüstü Zirvesi’nde Suriye’nin üyeliği askıya alınmıştır. 26 Mart 
2013’te Doha’da düzenlenen Arap Birliği zirvesinde ise Suriye’nin koltuğu 
muhalefet hareketine verilmiştir. Bu gelişmenin ardından Suriye Geçici Hükümeti Doha’da ilk elçiliğini açmıştır. 

Arap devletleri arasında Suriye muhalefetine destekte Körfez ülkelerinin, 
Körfez ülkelerinden de Suudi Arabistan ve Katar’ın öne çıktığı görülmektedir. 
Suudi Arabistan ve Katar’ın öne çıkmasında bu ülkelerin sahip olduğu sermaye 
gücü ve uluslararası düzeyde etkili basın-yayın organlarının belirleyici 
olduğu ifade edilebilir. Mısır’ın Mübarek sonrası dönemdeki siyasi dönüşüm 
süreciyle meşgul olması ve iki ülkenin Körfezdeki Şii-Vehhabi rekabetinde 
taraf olmasının da Riyad ve Doha’yı öne çıkardığı değerlendirilebilir. İki ülke 
gerek Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ve Arap Birliği vasıtasıyla gerekse tek 
taraflı girişimlerle Suriye krizine Esed rejimi karşısında müdahil olmuştur. 
Muhalefete finansman tedarikinin yanında doğrudan askeri destek de temin 
ettiği basına yansıyan Suudi Arabistan ve Katar, Suriye’deki değişim sürecinde 
etkili olmayı hedeflemekte, ülkedeki Selefi unsurları güçlendirmeye çalışmaktadır.

Suudi Arabistan ve Katar’ın yanı sıra Muhammed Mursi liderliğindeki 
Mısır’ın da son dönemde krizin çözüme kavuşturulması için diplomatik girişimlere yöneldiği gözlemlenmektedir. 30-31 Ağustos 2012 tarihlerinde 
Tahran’da düzenlenen 16. Bağlantısızlar Hareketi Zirvesi’ne katılan Mısır 
Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin Suriye’deki rejime karşı halka destek 
verilmesi yönündeki çağrısı Arap dünyasında büyük yankı bulmuştur. Mursi, 
Bağlantısızlar zirvesinde Mısır, Türkiye, Suudi Arabistan ve İran’ın katılacağı 
“Dörtlü Suriye Toplantısı” önerisinde bulunmuş, 17 Eylül’de Kahire’de 
Suudi Arabistan dışındaki üç ülkenin dışişleri bakanları bir araya gelmiştir. 
Suudi Arabistan toplantıya katılmamıştır. Toplantıda Türkiye ve Mısır Beşşar 
Esed’in iktidarı bırakmasını istemiş, İran ise bu isteği kabul etmemiştir. Dolayısıyla toplantıda bir karar alınamamıştır.

Suudi Arabistan’ın toplantıya katılmaması, Riyad’ın Esed rejiminin mutlak 
surette sona ermesi yönündeki duruşu ve Suriye’deki Kahire’nin rolüne bakışı 
ile ilgilidir. Suudi Arabistan, Mısır’ın bölgedeki eski konumuna geri dönerek 
Arap dünyasının merkezi haline dönüşmesinden rahatsız olmaktadır. Riyad, 
Esed sonrası Suriye’de İran’ın etkisini kıracak Sünni ağırlıklı bir iktidarın ortaya 
çıkmasını, bu değişimin de Suudi Arabistan’ın denetiminde gerçekleşmesini 
hedeflemektedir. Desteklediği Selefi unsurların Esed sonrası Suriye’de etkili olması için çaba sarf eden Riyad’ın Mısır’daki gibi Suriye’de de Müslüman 
Kardeşler’in iktidara gelmesinden memnun olmayacağı değerlendirilmektedir. 
Nitekim Müslüman Kardeşler’in eski lideri olan Mursi’nin bu tür girişimlerinde Suriyeli Müslüman Kardeşler’i desteklemek gibi bir amacın bulunduğu ifade edilebilir.

Suriye krizinin neden olduğu Esed rejiminin devamı ve son bulması şeklindeki 
iki yaklaşım, bölge ülkelerinin iki farklı blok halinde hareket etmesine yol 
açmıştır. Türkiye, Körfez ülkeleri ve diğer Arap devletleri Suriyeli muhalifleri 
desteklerken, İran, Hizbullah ve Maliki iktidarının Esed rejiminin yanında yer 
alması bölgede Sünni ve Şii bloklar arasında bir mücadele olduğu izlenimine 
sebebiyet vermiştir. Özellikle Irak’ın iç ve dış politika uygulamalarındaki değişimlerin böyle bir izlenimin oluşmasına hizmet ettiği ifade edilebilir.

Irak’taki Maliki iktidarının iç siyasette ve dış politikadaki tercihleri, Suriye 
krizi sürecinde bölgesel bir Şii-Sünni gerilimi intibaının ortaya çıkmasında 
etkili olduğu değerlendirilebilir. Nitekim krizle aynı dönemde, Irak Başbakanı 
Nuri El-Maliki ülkedeki Sünni politikacıları terör örgütü kurmakla suçlamış, 
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El-Haşimi hakkında tutuklama ve yurtdışına 
çıkma yasağı çıkarmıştır. Suriye krizi sürecinde Irak’ın dış politikada da İran 
eksenine yaklaştığı, Esed rejimine dolaylı destek vermeye başladığı ve Ankara 
karşıtı bir çizgiye kaydığı fark edilmiştir.

5. KRİZİN KÜRESEL ETKİLERİ

Arap Birliği’nin Suriye’deki krize yönelik çözüm girişimlerinin sonuçsuz kalması, 
krizin BM’ye taşınmasına yol açmıştır. 24 Şubat 2012 tarihinde BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun ve Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil El Arabî 
tarafından yapılan açıklamada, Suriye’deki krizin çözüme kavuşturulması için 
Kofi Annan’ın BM-Arap Birliği ortak özel temsilcisi olarak atandığı duyurulmuştur. 

Annan, BM Genel Kurulu’nun 16 Şubat’ta aldığı 66/253 sayılı karar 
gereğince özel temsilci olarak atanmıştır. Beşşar Esed’in iktidarı terk etmesinin 
beklendiği bir dönemde, BM ve Arap Birliği’nin Annan’ı özel temsilci 
olarak ataması, İran, Rusya ve Çin’in Suriye yönetiminin yanında yer almasından dolayıdır.

10 Mart 2012 tarihinde BM ve Arap Birliği’nin özel temsilcisi Kofi Annan, 
Şam’ı ziyaret ederek Esed ile görüşmüş ve 16 Mart’ta Esed iktidarı ile muhalefet 
arasında ateşkesin sağlanması için 6 maddelik bir barış planı sunmuştur. 
Annan Planına Şam yönetimi 27 Mart 2012 tarihinde olumlu cevap vermiş, 
planın uygulanması için 12 Nisan’da ateşkes ilan etmiştir. BM Güvenlik Konseyi, 
Suriye’ye 250 kişiden oluşan bir gözlemci görevi atama kararı almış ve 
ilk aşamada 16 Nisan’da 30 gözlemci gönderilmesini onaylamıştır. Sonrasında, 
BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun planlanan gözlemci sayısının 250 kişiden 
300’e yükseltilmesini talep etmiştir. Planda yer alan maddeler şunlardır:

• Suriyeli halkın meşru taleplerine ve endişelerine cevap verecek şekilde Suriyeliler tarafından yürütülecek ve herkesi kapsayacak bir siyasi süreç için 
özel temsilciyle (Kofi Annan) çalışmayı taahhüt etmek ve bu amaçla gerekirse 
(müzakereler için) bir temsilcinin atanmasına onay vermek.
• Saldırıları bırakıp, BM tarafından gözetilecek ateşkesin derhal sağlanması 
(bu amaçla öncelikle Suriye hükümetinin, halkın yaşadığı bölgelerde ağır 
silahlar kullanmaya son vermesi ve askerlerini geri çekmesi, muhalefetin ve 
Suriye’deki diğer unsurların saldırıları bırakıp ateşkesin sağlanması için işbirliği yapması).
• İnsani yardımın gerekli olan her yere ulaşabilmesi için ilk adım olarak uygulanmak 
üzere günde iki saat insani yardım için çatışmaların durdurulması.
• Keyfi olarak tutuklanan ve gözaltına alınanların serbest bırakılması.26
• Gazetecilerin ülke içinde serbestçe dolaşmalarının sağlanması.
• Barışçıl toplanma ve protesto hakkına saygı duyulması.

BM Güvenlik Konseyi öncülüğünde Suriye’deki şiddeti durdurmak ve Esed 
rejimi ile muhalifler arasında ateşkesi sağlayarak, siyasi bir geçiş süreci tesis 
etme amacıyla yola çıkan Kofi Annan, 3 Ağustos 2012 tarihinde istifa ettiğini 
açıklamış ve 31 Ağustos’ta da görevinden resmen ayrılmıştır. Annan’ın yerine 
Cezayirli eski diplomat El-Ahdar İbrahimi atanmıştır.

İbrahimi görevi devraldıktan sonra Suriye konusunda başarılı olmasının 
imkânsıza yakın olduğunu açıklamıştır. İbrahimi’nin başarısız olan BM Suriye 
planı üzerinde göreve başladığı ve yeni bir öneriyle gelmediği dikkate 
alındığında uluslararası toplumda Suriye krizini çözme konusunda belirgin bir 
isteksizlik olduğu göze çarpmaktadır. Bölgesel düzeyde çözüm arayışlarının 
başarısız olmasından sonra BM’nin devreye girmesiyle küresel düzeye taşınan 
Suriye krizi çözümsüzlüğe mahkûm edilmiştir. Krize müdahale edebilecek 
Avrupa Birliği ve NATO ise BM sistemi dışındaki aktörler de Suriye’deki 
halk hareketine söylemde destek verse de çözüm konusunda bir tutum geliştirmemiştir. 

2012 yılının Kasım ayında ABD’deki başkanlık seçimi, Avrupa’daki 
ekonomik kriz ve bölgedeki gelişmeler (Irak, Mısır, Libya, Yemen ve 
İran’ın nükleer programından kaynaklanan kriz) Suriye’nin iç dinamikleriyle 
birlikte değerlendirildiğinde krizin belirli bir süre daha devam edeceği değerlendirilebilir.

BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye krizinin çözümü doğrultusunda gündeme 
getirilen öneriler ve karar tasarıları Esed rejimini desteklemeye devam 
eden daimi üyeler Rusya ve Çin tarafından veto edilmiştir. Suudi Arabistan 
ve Katar’ın Arap Birliği vasıtasıyla başlattığı ve Güvenlik Konseyi’ne taşınan 
girişimler Konsey’den geri dönmüştür. Arap Birliği’nin Suudi Arabistan ve 
Katar öncülüğünde Güvenlik Konseyi’ne taşıdığı Suriye’de ateşkesin sağlanması 
amacıyla Arap Barış Gücü’nün teşkil edilmesi, insani yardım koridoru 
açılması, ülkede tampon/güvenli bölge oluşturulması, Beşşar Esed’in iktidarı 
yardımcısına devretmesi (Yemen Modeli) gibi öneriler ABD ve Batılı devletler 
tarafından desteklenirken Rusya ve Çin muhalefetiyle karşılaşmıştır.

Suriye krizinin bu nedenle küresel aktörler arasında bir anlaşmazlığa dönüştüğü 
ve güç mücadelesini doğurduğunu ifade etmek mümkündür. ABD’nin 
Afganistan müdahalesi ve Irak işgalinin ardından Orta Doğu’daki Rus nüfuzunun 
ciddi biçimde zayıfladığını fark eden Kremlin, Suriye meselesinde 
ABD, İngiltere ve Fransa ile rekabete girmiş durumdadır. Rusya’nın Çin ile 
birlikte Esed rejimine karşı BM Güvenlik Konseyi’nde gündeme getirilen karar 
tasarılarını veto etmesi ve Esed iktidarının devamı doğrultusunda irade 
göstermesi Suriye üzerinde küresel aktörlerin bir güç mücadelesine girdiğini 
göstermektedir.

Arap uyanışı sürecindeki krizlerde ABD’nin ön planda olduğu bir dönem beklenirken, ABD ve Batılı ülkeler beklentilerin aksine diplomatik söylemler 
dışında büyük ölçüde çekimser kalmıştır. ABD, Orta Doğu’daki krizlere doğrudan 
müdahale etmekten imtina etmiş, müdahalenin NATO ile gerçekleştirilmesi 
yönünde bir duruş sergilemiştir. NATO liderliğindeki uluslararası koalisyon 
güçlerinin Kaddafi rejimine karşı müdahale ettiği Libya krizi bu açıdan 
örnek oluşturmuştur. Suriye krizinde de ABD’de askeri müdahale konusunda 
belirgin bir isteksizlik ve kararsızlık gözlemlenmektedir. Ancak Washington, 
Suriye’deki Baas iktidarının demokratik hak ve özgürlük talepleriyle gösteriler 
düzenleyen halka ateş açmasının ardından Esed rejimi aleyhinde tutum 
geliştirmeye başlamıştır.

< Suriye krizinde Esed rejiminin devrilmesi durumunda ABD; krizin kötüye gideceği,ülkenin bölünerek iç çatışmaya sahne olabileceği ve böyle bir krize müdahalenininsani ve mali kaybının büyük olacağı yönünde kaygılar taşımaktadır. >

Esed rejiminin silahsız muhalefet hareketine karşı şiddete tevessül etmesiyle 
ABD Başkanı Barack Obama ilk kez 18 Ağustos 2011 tarihinde Esed’in istifa etmesi gerektiğini ifade etmiştir.27 Daha sonra Washington, Suriye Ulusal 
Konseyi’ni tanımış, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Suriye kriziyle ilgili 
katıldığı tüm toplantılarda Suriye muhalefetini desteklediklerini belirtmiştir. 
ABD, Suriye muhalefetine 45 milyon dolarlık bir yardım sözü vermiştir. 28 
Eylül 2012 tarihindeki 67. BM Genel Kurulu’na hitap eden Clinton, ABD’nin 
muhalefete sağladığı 45 milyon dolarlık yardımın 15 milyon dolarlık kısmının 
silah dışındaki donanımlardan oluşacağını ve ağırlıklı olarak iletişim cihazları 
içereceğini açıklamıştır. Clinton, yardımın 30 milyon dolarlık kısmının ise Suriye 
ordusu ile Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) arasında yaşanan çatışmalardan 
zarar görenlere dağıtılacak insani yardım olduğunu beyan etmiştir.28

Suriye krizinde Esed rejiminin devrilmesi durumunda ABD; krizin kötüye gideceği, ülkenin bölünerek iç çatışmaya sahne olabileceği ve böyle bir krize 
müdahalenin insani ve mali kaybının büyük olacağı yönünde kaygılar taşımaktadır. 

Suriye muhalefetindeki birlik sorununun ve Esed sonrası Suriye’deki 
sürecin belirsizlikler içermesinin ABD’nin krize müdahale etme konusunda 
kararsız kalmasına yol açtığı değerlendirilmektedir. Nitekim Afganistan ve 
Irak’tan çıkarılan dersler Amerikan karar mercilerinde bu yöndeki fikirleri 
desteklemekte, Washington’ın müdahaleye sıcak bakmasını engellemektedir. 
Washington, Suriye’ye müdahale konusunda dikkate alacağı kırmızı çizgiyi, 
Esed rejiminin kimyasal silah kullanması olarak beyan etmiştir. 

Hillary Clinton’ın 2 Kasım 2012 tarihinde Hırvatistan gezisi sırasında Suriye 
Ulusal Konseyi’nin yapısına ilişkin yaptığı eleştiriler, Washington’ın krize 
giderek daha fazla müdahil olabileceğine işaret etmiştir. Clinton, 4-7 Kasım 
tarihleri arasında gerçekleşen Doha Kongresi öncesi Konsey’in temsil niteliğinin 
zayıf olduğunu, Konsey’de Esed rejimine karşı ülke içinde mücadele eden unsurların temsil edilmediğini ve daha kapsayıcı bir muhalefet cephesinin 
oluşturulması gerektiğini beyan etmiştir. ABD bu anlayış doğrultusunda, 
Doha Kongresi’nde kurulan Suriye Devrimi ve Muhalefet Güçleri Ulusal 
Koalisyonu’nun Suriye’nin tek temsilcisi olduğunu belirtmiştir.

19 Temmuz 2013 tarihinde ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey iki 
senatörün Washington’ın Suriye’deki muhtemel hareket tarzına ilişkin sorularına 
mektupla verdiği cevapta Suriye krizi konusunda beş seçenekten bahsetmiştir. 
Dempsey’in sunduğu mektuptaki seçenekler özetle söyledir:

“-Muhalefete eğitim, danışmanlık ve yardım: Bu seçenek ölümcül olmayan 
gücü kapsıyor. Eğitim, istihbarat ve lojistik sunabiliriz. Tercihe göre birkaç 
yüz ile birkaç bin arasında personel gerekir. Maliyet buna göre değişir ama 
başlangıçta yılda 500 milyon dolar öngörülebilir.

-Uzaktan sınırlı vurucu operasyonlar: Rejimin hava savunması gibi askeri tesislerine havadan ve füze sistemleriyle kendi istediğimiz tempoda saldırılar 
düzenlenebilir. Bunun için yüzlerce uçak, gemi ve denizaltı gerekir. Maliyet 
milyarlarca dolara ulaşabilir. Zamanla rejimin yetenekleri azalacaktır. Fakat 
hasarın sınırlı olması, misillemeye maruz kalma ve sivil kayıplar gibi riskler 
var.

-Uçuşa yasak bölge: Rejimin uçaklarının da imha edilmesini içeren bu seçenek 
için de yüzlerce uçak ve gemiye ihtiyaç var. Maliyeti bir yıl boyunca her 
ay ortalama bir milyar doları bulabilir. ABD uçaklarının düşmesi, bu nedenle 
Suriye’ye kurtarma için kara birlikleri de gönderme riski var. Üstelik bu da 
ülkede şiddeti azaltmaya, dengeyi muhalefet lehine çevirmeye yetmeyebilir. 
Zira rejim büyük oranda havan, top ve füze gibi yer kaynaklı ateş gücüne 
dayanıyor.

-Tampon bölge: Belirli sınır bölgelerini, muhtemelen Türkiye ile Ürdün sınırlarını 
korumak için uçuşa yasak bölge de gerekli olacaktır. Buna ek olarak 
binlerce Amerikan askerinin karada kullanılması gerekebilir. Maliyet ayda bir 
milyar doların üstüne çıkacaktır. Zamanla muhalefetin yetenekleri gelişir, insanların acısı azalabilir, Türkiye ve Ürdün’ün üstündeki baskı bir nebze azalır. 
Fakat uçuşa yasak bölgenin risklerinin yanı sıra, daha konsantre bir yerleşim 
olacağından rejimin ateş açması durumunda göçmen kaybı sayısı artar. Bu 
bölgeler aşırılık yanlılarının operasyon üsleri haline de dönüşebilir.

 -Kimyasal silahların kontrolü: Asgari düzeyde bile uygulansa bu seçenek için 
uçuşa yasak bölgenin yanı sıra, yüzlerce uçak ve gemiyle saldırılar gerekecektir. 
Binlerce özel kuvvetler mensubu ve diğer kara güçlerinin kritik tesislere 
saldırıp kontrol altına alması gerekebilir. Maliyetler ayda bir milyar doları 
aşabilir. Tüm kimyasal silahlar kontrol altına alınamaz. Fırsattan yararlanan 
aşırılık yanlıları bunların bir kısmını ele geçirebilir.”29 

Dempsey’in sıraladığı seçeneklerde maliyet ve risklere yapılan vurgu, 
ABD’nin müdahaleye sıcak bakmayacağına işaret etmektedir. Nitekim ABD 
Dışişleri Bakanı John Kerry, 7 Mayıs 2013 tarihli Moskova ziyareti sırasında 
Sergey Lavrov’la Suriye’de siyasi diyalog çerçevesinde bir geçiş süreci konusunda mutabakata varmıştır. Bu mutabakat doğrultusunda Washington, 2. 
Cenevre Konferansı’nda Esed rejimi ile muhalefet arasında görüşmeler gerçekleştirilmesi için irade göstermiştir. 

< Kremlin’le birlikte hareket edebilen bir Suriye, Rusya’ya Orta Doğu siyasetinde etkinlik katmaktadır >

Suriye krizinde Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nde Arap Birliği ve Batılı ülkeler 
tarafından desteklenen ve Esed rejimine karşı bir dış müdahalenin önünü 
açabilecek karar tasarılarını Çin ile birlikte veto etmiştir. ABD ve diğer Batılı 
ülkelerin zayıf da olsa Suriye’de rejim değişimi doğrultusunda irade göstermesi 
karşısında Rusya, Esed rejiminin ayakta kalması için çaba göstermiştir. 
Rusya’nın Soğuk Savaş sonrası süreçte ve özellikle 11 Eylül sonrası dönemde 
Orta Doğu bölgesindeki nüfuzunu yitirmesi, Moskova’nın Suriye krizindeki 
tutumunda etkili olmuştur. Zira Irak işgalinden sonra Rusya’nın bölgede varlık 
gösterdiği tek ülke olarak Suriye kalmıştır. Rusya’nın Akdeniz’deki tek 
askeri üssüne ev sahipliği yapması Suriye’yi ise Moskova için siyasi ve ekonomik alanın ötesinde stratejik açından değerli kılmaktadır.

Kremlin’le birlikte hareket edebilen bir Suriye, Rusya’ya Orta Doğu siyasetinde 
etkinlik katmaktadır. Moskova’nın Esed ailesiyle Soğuk Savaş dönemine 
kadar uzanan yakın ilişkileri Suriye’yi Rusya’nın Orta Doğu siyasetinde kritik 
bir konuma yerleştirmektedir. Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi Suriye’yi 
İsrail’e karşı desteklemek gibi bir hedef söz konusu olmasa da Rusya bu ülkeye 
Orta Doğu’daki çıpası nazarıyla bakmakta, Esed rejimi de uluslararası 
arenada Moskova’yı çeşitli vesilelerle desteklemektedir. Örneğin 2008’deki 

Rusya-Gürcistan savaşında Şam, Moskova’nın hareket tarzını açıkça desteklemiştir.

Suriye Arap ülkeleri arasında Rusya’nın önemli ticari ortaklarından biridir. İki 
ülke arasındaki ticaret hacmi Rusya’nın Arap ülkeleriyle olan toplam ticaret 
hacminin %20’sine tekabül etmektedir. Suriye’de halk hareketinin başladığı 
2011 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 1.92 milyar dolar düzeyindeyken, Rus şirketlerinin Suriye’de yaptığı yatırım 20 milyar dolar büyüklüğündedir.

30 Suriye, aynı zamanda Rusya’nın silah sistemleri ihraç ettiği önemli pazarlar  dan biridir. Suriye silahlı kuvvetlerinin envanterindeki silah sistemlerinin önemli bir bölümü Rusya menşelidir.

4 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder