18 Mart 2018 Pazar

Dünya Düzeni ve İran, BÖLÜM 1

Dünya Düzeni ve İran.. BÖLÜM 1


Dünya Düzeni ve İran.. 
Prof.Dr.Sait Yılmaz 
17 Mart 2018 

 Giriş 

    Çağımız yeni bir dünya düzeni arayışı içindedir. Tam anlamıyla küresel bir “dünya düzeni” hiç olmadı. Günümüzde düzen olarak kabul edilen sistem, yaklaşık dört yüzyıl önce Batı Avrupa’da, Almanya’nın Vestfalya bölgesinde öteki kıtaların çoğu katılmadan gerçekleştirilen bir barış konferansında tasarlandı. Bu esnada dünyanın diğer ucu olan Çin’de imparator, insanlığın tamamına yayılan mutlak ve evrensel bir siyasi ve kültürel hiyerarşinin zirvesinde kendini görüyordu. Avrupa ile Çin arasındaki bölgenin büyük bölümünde ise, dünyayı birleştirip barışa kavuşturacak tek bir ilahi onaylı devlet yönetimi vizyonuyla, İslam’ın farklı evrensel dünya düzeni kavramı egemendi1. 7. yüzyıldan itibaren üç kıtaya yayılmaya başlayan İslam’ın evrensel düzen modeli, tüm dünyayı Peygamber Hz. Muhammed’in mesajıyla uyum içine sokulmuş üniter bir sistemde birleşene dek, inançsızların yaşadığı tüm bölgelere verilen ad ile “Darülharb”a yayılmayı hedefliyordu. Avrupa, kendi çok devletli düzenini kurarken, Osmanlı İmparatorluğu bunu bir düzen değil, batıya doğru yayılmak için istifade edilecek bir bölünme kaynağı sayıyordu. Bugün ise Avrupa kendi tasarladığı devlet sisteminden uzaklaşmaya ve ortak bir havuzda toplanmış egemenlik (Avrupa Birliği) kavramıyla onu aşmaya koyulmuştur. Ortadoğu’da ise Sünni-Şii ayırımının iki tarafındaki cihatçılar toplumları ayrıştırıp, devletleri parçalamakla meşguller. Devletlerin meşruiyetini reddeden küresel terör örgütleri halifelik peşindeler. 1979 yılında İran’daki devrimin ruhani lideri olarak ortaya çıkan Ayetullah Humeyni, ülkesinde demokratik bir yönetim için değil, tüm bölgesel düzene ve hatta modernitenin (çağdaş uygarlığın) kurumsal düzenlemelerine saldırı amacıyla hareket etmişti. Onun için Vestfalya ilkelerine dayalı uluslararası ilişkiler sahte bir temel üzerine oturmuştu çünkü uluslararası ilişkiler “ulusal çıkar” ilkelerine değil, “ruhani temeller”e dayanmalıydı. Bu makalede, İran’ın dünya düzeni içinde kendine yer arayışlarına  odaklanacağız.   

 İran Tarihi, 

    Pers Ülkesi, tarihin en eski dönemlerinden beri bir uygarlıklar kavşağı ve büyük medeniyetlerin en eskilerinden biri olmuştur. Bu konumu, onu Doğu ile Batı arasında önemli bir ticaret yolu ve Orta Doğu ile Asya arasındaki bağlantılardan biri durumuna getirmiştir. M.Ö. 3. binyılın başında, Elamlılar, başta İran Mezopotamya sınırındaki bugünkü Huzistan Ovası olmak üzere, bütün Güney İran'a yayılmış durumdadırlar. M.Ö. 13. yüzyılda Akad İmparatorluğu, Elam devletini kendi içinde eritir. Medya Krallığı ise yaklaşık M.Ö.500 
yıllarında Kuzey İran´da kurulmuş (günümüzde Hamadan) ve M.Ö.836 yılında batının güçlü devleti Asurlular tarafından işgal edilmiştir. Pers İmparatorluğu, M.Ö. 550- 330 arasında o zamana kadar insanlık tarihindeki en büyük imparatorluk haline gelmiştir. Ondan sonra gelen Partların, M.Ö. 230'larda kurduğu devlet Romalılar'ın Kapadokya'dan (Doğu Anadolu) öteye 
genişlemelerini önledi. Ama Sasaniler tarafından yıkıldılar. 

Sasani İmparatorluğu’nun son hükümdarı Şehinşah (Krallar kralı) III. Yezdigirt'in (632-651), erken Halifelik'le yani ilk İslam Devleti ile girdiği 14 senelik mücadeleyi kaybetmesiyle imparatorluk sona ermiştir. Sonrasında 
İran'da Türklerin kurduğu Selçuklu, Akkoyunlu ve Safevi Devletleri hüküm sürdü. Şah İsmail, Akkoyunluların içinde bulunduğu kargaşadan faydalanarak, gerek Akkoyunlu ve gerekse Karakoyunlulardan dağınık Türkmen zümrelerini bir araya getirmeyi başarmıştı. 
    Zend Hanedanlığını Kaçar Devleti izledi. Kaçar Hanedanlığı boyunca (1794-1925) başkent olarak günümüzde de başkent olan Tahran kullanılmıştır. 

 1908 yılında Büyük Britanya tarafından Kuzistan bölgesinde bulunan petrolün 
bulunmasından sonra İran’ın kaderi Rusya-İngiltere arasında 1907 yılında imzalanan, ‘Büyük Oyun’ diye de tanımlanan antlaşmaya bırakılmıştır. I. Dünya Savaşı sırasında İran her ne kadar tarafsız kalmış da olsa, Rusya ve Büyük Britanya tarafından işgal edilmiştir. Kaçar Hanedanlığı, köylü bir Fars ailesinin çocuğu olan ve Kazak Tugayı’nda subaylık yapmış Rıza Han tarafından 1925’te sonlandırılmıştır 2. Rıza Şah Pehlevi 1925-1941 yılları arasında iktidarda kalmıştır. 
Bu süreç içerisinde milliyetçi, anti-komünist, reformist ve seküler bir yönetim tarzı belirlemiştir. Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye’yi Arap kültürüne dayalı ümmetçi çizgiden, Türk kültürüne dayalı milli bir çizgiye sokmak için bir dizi reformlar gerçekleştirirken; 1925 yılında İran Şahı Rıza Han da iç siyasetinde Atatürk’ü kendine örnek almıştı. Atatürk’ten farklı olarak laiklik ilkesini devlet idaresine sokamayan Rıza Han, Türkiye ile benzer reformları uygulamasına karşı 
çıkan mollalara baskı uygulayarak, pek çok yenilikler gerçekleştirdi. Atatürk’ün Türkiye’deki İslamcılarla mücadelesi gibi İran Şahı da mollalarla amansız bir çatışmaya girişti. Atatürk ile Rıza Han dönemi çok güzel komşuluk ilişkilerine ve işbirliğine sahne oldu. Atatürk, Sovyet yayılmacılığına karşı İran ve Afganistan’ı içine alan Sadabat Paktı’nı kurdu. Atatürk’ün ölümü ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra İran; Rusya, İngiltere ve Amerika’nın kontrolüne girdi. 1941 yılında Rıza Han sağlık sebepleri yüzünden tahtı oğlu Muhammed Rıza’ya bıraktı. 1946’da işgal kuvvetleri İran’dan ayrılınca Azerbaycan Türkleri özerklik taleplerini yenilediler ve Farsça dışında Türkçe’nin de resmi dil olarak kabulünü sağladılar. Azerilerin Rusya’nın nüfuzuna gireceğini iddia eden İngiltere ve Amerika, Şah’ı kışkırtarak Azerilerin özerkliğine son verdirdiler. Bu dönemle birlikte Azeri Türkleri de İran için, Türkiye ve Türk Birliği lehine önemli bir tehlike olarak ortaya çıktı. 

    Şah’ın II. Dünya Savaşı’nın ortasında devrilmesiyle yerine oğlu Muhammed Rıza Şah Pehlevi tahta çıktı. 1943 yılında Tahran Konferansı’nda müttefik ülkeler savaş sonrası için İran’ın bağımsızlığını Tahran Deklarasyonu ile garanti altına almışlarsa da, bu antlaşmaya rağmen Sovyetler, İran’ın kuzeybatısından çıkmak bir yana, bölgede sosyalist nitelikli iki özerk cumhuriyet kurdurarak etkinliğini pekiştirmiştir. Sovyetler Birliği, İran’dan 1946 yılında petrol yatakları işletmesine dair imtiyazlar elde ederek işgali sonlandırmış ama ABD’nin İran yanlısı açık tutumu üzerine bu imtiyazlar resmiyet kazanmamıştır. İran içinde birçok iktidar değişimi de meydana gelmiştir. Sadece 1951’e kadar olan dönemde tam altı Başbakan değişmiş ve bu tarihte Başbakanlık makamına gelen Musaddık’ın, arkasına komünist Tudeh Partisi ve Şii ulemayı da alarak İran petrolünü millileştirmesi bir krize neden olmuştur. Başarısız bir kaç darbe denemesinin üzerine 1953 yılında CIA tarafından organize edilmiş olan MI6 destekli “Ajax Operasyonu”, emekli General Fazlullah Zahidi’ nin Musaddık’ı devirmesine neden olmuştur. Darbe sonrasında Musaddık önce kaçtı sonra tutuklandı ve Şah’ın 25 yıl sürecek despot rejimi başladı. Bu dönemden itibaren İran, İslam Devrimi’ne kadar Şah’ın mutlak kontrolünde kalmıştır3. Sonraki dönemde Şah’ın geleceği de mollaların elinde kaldı. Şah’ın 1963 yılında modernizasyon planını açıklamasından sonra Ayetullah Humeyni dini muhalefetin lideri olarak ortaya çıktı. 1964’te sürgün edilene kadar İngilizler sürekli temasta oldu ve aylık 
maaş verdiler4. İran’dan sonra Irak’a yerleşti ve oradan da 1978’de Fransa’ya gönderildi. 

 İslam ve Dünya Düzeni,

 Ortadoğu’nun haşin coğrafyasından evrensel emelleri olan üç büyük din, peygamberler ve fatihler çıkmıştır. Dünya, Ortadoğu’dan gelen bölgesel ve küresel düzenin evrensel bir vizyon adına devrilmesi çağrısına alışmıştır. M.Ö. 6. yüzyılda İran platosunda ortaya çıkan Pers İmparatorluğu, Afrika, Asya ve Avrupa topluluklarını birleştirecek bir yönetim sistemi geliştirdi. M.S. 6. yüzyıl sonuna gelindiğinde Ortadoğu’nun büyük bölümüne iki imparatorluk hâkimdi; Bizans (Doğu Roma İmparatorluğu) ve Zerdüşt Sasani Pers İmparatorluğu. 
Aralarındaki savaş ve veba salgını ikisini de tüketti ve İslam’ın zaferi için yolu açtı. Hz. Muhammed ve ona inananlar Arap Yarımadasında birlik sağladılar ve Yahudilik, Hıristiyanlık ve Zerdüştlük yerine vahiy gelen vizyonu yaymaya koyuldular. Arap orduları yeni dini Afrika’nın Atlantik kıyılarına, İspanya’nın büyük bölümüne, orta Fransa’ya ve doğuda kuzey Hindistan’a kadar taşıdılar. Arap süvarileri, karşılaştıkları halklara aynı seçenekleri sunuyorlardı; din değiştirme, hamiliği kabul etme ya da fetih (savaş). Tüm insanlığı birleştirip 
barış getireceği inancıyla İslam aynı anda hem bir din, hem çok-uluslu bir devlet, hem de yeni bir dünya düzeniydi5. İslam’ın fethettiği ya da haraç ödeyen gayri Müslimler üzerinde egemenlik kurduğu yerler tek bir siyasi birim olarak görülürdü: “Darülislam (İslam’ın Evi)” yani barış alemi. Burası Peygamber’in dünyevi siyasi otoritesinin meşru ardılı olarak tanımlanan halifelik kurumuyla yönetilirdi. Bunun dışındaki topraklar “Darülharp” yani savaş alemiydi; İslam’ın misyonu bu bölgeleri kendi dünya düzeni içine almak ve böylece evrensel 
barışı sağlamaktı. Bu evrensel sistemi oluşturma stratejisi “cihat” olarak adlandırıldı ama cihat sadece savaş değildi. İnançlı kişiler, şartlara bağlı olarak, yüreği, elleri, ya da kılıcıyla cihat yapabilirdi. 

   Dördüncü halife olan Ali katledildiğinde Sünniler, temel görevlerini İslam’da düzenin yeniden kurulması olarak gördüler ve istikrarı yeniden kuran hizbi desteklediler. Şiiler ise yeni otoriteyi gayrimeşru ve gaspçı saydılar, direnirken ölen şehitleri önemsediler. Bu genel tutum yüzyıllardır etkisini sürdürmektedir. Osmanlılar, İslam halifeliklerinin ardılı olarak, siyasi misyonlarını evrensel kabul ediyordu. Sultanlar kendilerini “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” ve “dünyayı koruyan evrensel hükümdar” olarak görüyorlardı. Osmanlı belgelerinde Avrupalı 
hükümdarlara Sultan’ın altında vezirine eşdeğer bir protokol kademesi verilirdi. İstanbul’da ikametine izin verilen elçiler ricacı statüsünde görülürdü. Bu elçilerle müzakere edilen anlaşmalar iki taraflı anlaşma değil, yüce gönüllü Sultan’ın bahşettiği ve gerektiğinde geri alınabilecek imtiyazlar olarak hazırlanırdı. Osmanlılar, İslam halifeliklerinin ardılı olarak, siyasi misyonlarını evrensel kabul ediyordu. Sultanlar kendilerini “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” ve “dünyayı koruyan evrensel hükümdar” olarak görüyorlardı. Geçen yüzyıllar içinde 
Müslüman ve Müslüman olmayan toplumların etkileşimi birlikte yaşamayı öğretti, ticaret yakınlaştırdı ve birbirilerinin ittifaklarına katıldılar. Yine de iki bileşenli dünya düzeni kavramı İran’ın resmi devlet doktrinidir ve anayasasında yer alır. Cihat ise Lübnan, Suriye, Irak, Libya Yemen, Afganistan, Pakistan gibi ülkelerde bulunan radikal Sünni İslamcıların düsturudur ve IŞİD dâhil tüm dünyada aktif çeşitli terör gruplarının ideolojisidir. Bir zamanlar Hıristiyanlık ta fetih ve zorla din değiştirme yöntemlerine başvurmuştu ancak, haçlı seferi ruhu yatışmış ve dini buyruklar laik kavramlara dönüşmüştür. Hıristiyanlık, bir uluslararası düzen ilkesi olmaktan çıktı, felsefi ve tarihsel bir kavrama dönüştü. Uluslararası sisteme bakış çoğulcu ve laik bir siyasete evrildi. 

    İran’ın tarihinde uluslararası düzen konusunda üç farklı yaklaşım vardır. Humeyni öncesi ulusal çıkarlarını Vestfalya ilkelerine göre izleyen, ulusal egemenliklere saygılı, ittifaklara katılmaya istekli, İran’ı uygar dünyanın merkezi olarak gören bir imparatorluk geleneği vardı. Bunu sonra Humeyni’nin düzeni ve sonradan da cihatçı İran izledi. Humeyni, devleti kendi adına meşru bir yapı değil, daha geniş çaplı dini mücadele için kolaylık sağlayan bir silah olarak tasavvur ediyordu. Humeyni’ye göre Ortadoğu’nun 21. yüzyıldaki haritası, 
İslam ümmetinin çeşitli kesitlerini birbirinden ayırmış ve yapay olarak ayrı uluslar yaratmış emperyalistlerin kendi çıkarları peşindeki zorba yöneticilerin yanlış ve İslam dışı ürünüydü. Ortadoğu ve ötesindeki çağdaş siyasi kurumların hepsi gayrimeşru idi çünkü ilahi yasalara dayanmıyorlardı. Vestfalya ilkelerine dayalı uluslararası ilişkiler sahte bir temel üzerine oturmuştu çünkü uluslararası ilişkiler “ulusal çıkar” ilkelerine değil, “ruhani temeller”e dayanmalıydı. İlk adım, Müslüman dünyadaki tüm yönetimlerin devrilmesi ve yerlerine İslami yönetimin getirilmesi olacaktı. Humeyni için 1 Nisan 1979, İran’da gerçek bir İslami sistemin kuruluşu, “Allah’ın Yönetiminin İlk Günü” idi. Seyid Kutub’un fikirleri, İran’ın siyasi Ayetullahlarının öne sürdükleri fikirlerle aynıdır 6. İran Anayasası, tüm Müslümanların birleşmesini ulusal yükümlülük ilan etmiştir. Ancak, Humeyni ve öteki Şii devrimciler, gaybdan (var olup, görünmemek) geri gelip, İslam Cumhuriyeti’nin Ruhani Lideri’nin yerine geçici olarak kullandığı egemenlik güçlerini eline alacak Mehdi’nin gelişiyle küresel kargaşanın sona ereceğini öne sürmeleri açısından Sünnilerden farklıdırlar. İran, Arap Hareketlerini İslam’ın uyanışı olarak niteledi ve kendi cihat anlayışının bölgesel planını korumaya ve geliştirmeye çalışmaktadır. 

 Şiilik ve İran’ın Dünya Düzeni Arayışları, 

 İran’da Şiilik, 20. yüzyıl başından itibaren milliyetçilik ve Marksizm’le kaynaşarak siyaset üreten üç önemli kutuptan biri olmuştur. Diğer bir deyişle, İran devrimi çifte bir mirasın kavşağındadır. Şiilik sadece devrim sürecinin başlatılmasında, gelişmesinde ve sonuçlandırılmasında etkili bir faktör olarak kalmamış, aynı zamanda devrim sonrası oluşturulan yeni otoritede kurucu öğe olarak ön plana çıkmıştır. Devrim öncesi aşamada toplumsal grupların mobilize edilmesinde Şiiliğin kendi içeriğine özgü etkisi kadar, devrimin hemen arkasından kurulan siyasal otoritenin biçimlendirilmesini sağlayan devrim lideri 
Ayetullah Humeyni’nin yorumları da ciddi rol oynamıştır. Humeyni, monarşinin tamamen ortadan kaldırıldığı, şeriat kanunlarının uluslararası kabul gören hukuk kurallarının yerini aldığı ve yeni dini elitlerden oluşan bir seçkinler sınıfının oluşturulduğu bir sistem kurdu. 1979 İran İslam Devrimi, teokratik yapıya sahip olmasından dolayı rehberlik makamını doğurmuştur. 

İran’ın dini lider ve rehberi (Velayeti-i Fakih), ülkede en yetkili kişi ve din adamlığın başıdır. 

Müslümanlığın tüm işlerini görmekte ve korumaktadır. Bu sistem, dinin siyasetten ayrılamayacağı görüşünden kaynaklanmaktadır7. Şii ideoloji, Şii ulemanın siyasetteki rolü açısından da önemlidir. Şii İslam’ın ana teması olan “İmamet” kurumu bağlamında mevcut otoriteye alternatif otorite söz konusudur, çünkü onikinci İmam “gaib” (gizli) olduğu için yeryüzünde hiçbir dünyevi meşru otorite kalmamıştır8. İran’ın resmi siyasi vizyonu sanıldığı gibi Şiiliği yaymak değil, İslam Birliği’ni sağlamaktır. Şii Hilali, Fars Şii İmparatorluğu gibi  tartışma lar ve Sünni Arap devletleri arasında İran’a karşı korunma arayışı bu kuşkunun ne denli derin olduğunun göstergesidir. 


***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder