30 Mart 2018 Cuma

GÜNEY KIBRIS RUM YÖNETİMİ'NİN AB ÜYELİK SÜRECİ VE KIBRIS SORUNUNDA ÇÖZÜMSÜZLÜK MODELİ, BÖLÜM 1

GÜNEY KIBRIS RUM YÖNETİMİ'NİN AB ÜYELİK SÜRECİ VE KIBRIS SORUNUNDA ÇÖZÜMSÜZLÜK MODELİ, BÖLÜM 1






















İsmail KOSE ** 


GÜNEY KIBRIS RUM YÖNETİMİ’NİN AB ÜYELİK SÜRECİ VE KIBRIS SORUNUNDA ÇÖZÜMSÜZLÜK MODELİ


İsmail KÖSE

Özet,
Kıbrıs sorunu 1990 yılına kadar Türkiye, KKTC, Yunanistan, GKRY arasında devam eden, dönem dönem süper güç rekabetine konu olan bölgesel bir sorundu. 
1990 yılında Rum tarafı AB’ye üyelik için başvuruda bulundu. Böylece sorun, dış aktörlerin ektinolarak katıldığı, uluslararası bir problem haline geldi.

Kıbrıs’ta uzun süre çözümsüzlük çözüm kabul edilmiştir ve bu yaklaşım uzun süre çözümün önündeki en büyük engellerden bir tanesi olagelmiştir. 
GKRY ve Yunanistan’da Kıbrıs tarihi ile ilgili yazılan tüm kitap ve metinlerde, tüm olaylardan Türkler ve yabancılar sorumlu gösterilmekte, Yunan-Rum tarafı haksızlığa uğramış izlenimi verilmektedir. Böylece çözüm karşıtı bir kamuoyu algısı sürekli diri tutulmaktadır.

İki Toplum liderleriningörüşmelerinden ve çözüme yönelik çabalarından bir sonuç elde edilememesindeçözümsüzlük modelinin yadsınamaz etkisi vardır. 
2000’li yılların başından itibaren AB’nin GKRY’i tam üyeliğe kabul etmek yönünde göstermiş olduğu kararlılık Rum liderlerin çözüme yönelik girişimleri sabote etmesine neden olmuştur. 
İki Toplumlu son çözüm şansı olan Annan Planı’nın 2004 yılı Nisan ayında GKRY Toplumu tarafından reddedilmesi Rum Halkının çözümsüzlük modelini yeni bir dışpolitika yaklaşımı olarak belirlemesi şeklinde yorumlanabilir.

Anahtar Kelimeler: KKTC, GKRY, BM, AB, Türkiye, İngiltere, Yunanistan,

Bu Bildiri, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu, Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Dergisi’nde yayınlanan “Kıbrıs; Ulusal Dava, Uluslararası Çıkmaz 1975-2004” adlı makaleden yararlanılarak hazırlanmıştır. Bilgi için bkz. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu, Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Dergisi, C. 16, S. 1, Konya, 2013. s. 37-112.
Yrd. Doç. Dr.; Erciyes Üniversitesi İİBF, Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi; 
ismailkosetr@hotmail.com; 
ismailkosetr@erciyes.edu.tr

Giriş;

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Kıbrıs terkedilmek zorunda kalınan vatan toprakları arasındaydı. Çünkü I. Dünya Savaşından sonra başlatılan Kurtuluş Savaşı’nın harekât alanını belirleyen Misak-ı Milli sınırları içerisinde Kıbrıs yer almamıştı. Kurtuluş Savaşı’nın verildiği ve Genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğu bu dönemde, Cumhuriyetin kurucularının geniş vatan coğrafyasının elden çıkan parçalarını yeniden bir araya toplamak gibi bir siyaset takip etmeye ne imkânları ne de güçleri vardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yerini alan Genç Türkiye Cumhuriyeti yaklaşık 15 milyon nüfusa sahip küçük bir devletti.1

Yeni devletin ilk amacı elinde kalan vatan coğrafyasını yeniden organize etmek, her alanda geri kalmışlıktan kurulmak ve güçlü hale gelmekti. Bu nedenle, Lozan Barış Konferansı’nda Kıbrıs’taki İngiliz işgali kabul edilmiş, Lozan sonrasında Cumhuriyetin Kurucuları toplum hayatında köklü değişiklikler yapan devrim ve kalkınma hamlelerini hayata geçirmeye çalışmışlardır.

Dönemin şartları göz önüne alındığında; yeniden yapılanma, kalkınma ve batılılaşma projelerinin hayata geçirilebilmesi için yurt içinde olduğu kadar uluslararası alanda da barış ortamına ihtiyaç duyulduğu görülür.2 Amaçlanan hızlı kalkınmanın başarıya ulaşması, yeni devletin yaşayabilmesi ve elde edilen kazanımların devam ettirilebilmesi için uluslararası alanda tüm devletlerle iyi ilişkiler içinde olmak dönemin şartları tarafından dayatılmıştı. Bu dönemde Kıbrıs İngilizlerin yönetimi altındaydı fakat Rum Enosis taraftarları da illegal    örgütlenme çalışmalarını başlatmışlardı.

1974 Barış Harekâtı sonrasında Türkiye’nin Kıbrıs politikasını ve Kıbrıs Türk
Toplumu’nun yaşamını derinden etkileyen en önemli birinci hadise ise 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilan edilmesidir.3 İkinci önemli hadise Helsinki Zirvesi sonrasında 2003 yılına kadar yaşanan gelişmelerdir. Diğer ifadeyle, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tüm Ada’yı temsilen Avrupa Birliği üyeliğine giden önlenemez süreç ve sonrasında daha da zorlaşacak olan diplomasi girişimleri ile Türk Toplumu’nun dünyadan tamamen izole edilmesi tehlikesidir.

1974 yılından sonra yapılan sayısız görüşme ve iki toplumu uzlaştırma çabalarından sonuç alınamamıştı. Böylece 2003 yılında gelinen noktada çözüm ya da çözümsüzlüğün kum saati her iki durumda da Rum tarafının lehine işlemekteydi. Bu çalışmada 1999 yılında Helsinki’de Türkiye’ye tam üyelik için adaylık statüsü tanındıktan sonraki gelişmeler ayrıntılı olarak incelenmiştir. Çünkü 2001 yılı ile 2003 yılı arasındaki dönemde zaman Kıbrıs’ta Türk
tarafının aleyhine önceki dönemlerden daha hızlı akmaya başlamıştır.

Çalışmada; Kıbrıs sorunu iki ana başlık altında ele alınacaktır. İlk kısımda Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye tam üyelik için adaylık statüsü verilmesi ve 2001 yılına kadar geçen süreçteki gelişmeler, Rumların tam üyelik yolunda ilerlemesi ve bu esnadaki çözüm arayışları, ikinci kısımda ise, Kıbrıs sorununda 2001 yılı sonrasında, 2002 ve 2003 yıllarındaki gelişmeler, Annan Planı, 2003’ten sonra gelinen son durum, dolaysız görüşmeler ve uluslararası aktörlerin soruna müdahil olması ile Rumların AB’ye tam üyelik süreci irdelenecektir.

1999 Yılı Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye Tam Üyelik İçin Adaylık Statüsü Verilmesi

İngiltere, Türkiye ile Yunanistan arasında sırasıyla 11 Şubat 1959 tarihinde imzalanan Zürih ve 19 Şubat 1959 tarihinde imzalanan Londra Antlaşmalarıyla kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, ilk Cumhurbaşkanı Makarios’un Enosis’e yönelik politikaları nedeniyle yaşama şansı bulamamıştır. Makarios’un örtülü desteği ile EOKA liderliğinde Kıbrıs Türk Toplumu’na yönelik tedhiş hareketleri sonrasında 1976 yılında I. ve II. Barış Harekâtları gerçekleştirilmiştir.

I. ve II. Barış Harekâtlarından sonra Kıbrıs’ta birlikte yaşamın tekrar tesis edilebilmesi için Cumhurbaşkanı Denktaş ile Rum liderler arasında devam eden “Toplumlararası Görüşmelerden” sonuç elde edilemedi. Bu esnada BM, Yunanlıların uğraşları neticesinde Rum tarafını Ada’nın tek temsilcisi olarak kabul etmiştir. 1983 yılına gelindiğinde, görüşmelerden sonuç çıkmaması ve BM’nin olumsuz yaklaşımı üzerine 15 Kasımda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) kurularak bağımsızlığını ilan etti.4 Cumhuriyet’in ilanından sonra geçen 31 yıllık süre içerisinde KKTC de facto olarak var olmasına rağmen de jure olarak tanınmadan varlığını devam ettirmek zorunda kaldı.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ise Yunanistan desteğinde AB üyesi olmak için yoğun bir faaliyet içerisine girmişti. 4 Temmuz 1990 tarihinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Topluluğa tam üyelik başvurusunda bulundu.5 Yunanistan’ın uğraşları sonucu AB Komisyonu, tam üyelik başvurusundan üç yıl sonra Rum Kesimine cevap verdi. 1994’teki Korfu Zirvesi öncesinde tam üyeliğe hazırlık sürecinde Rumlarla siyasi ve ekonomik ilişkileri güçlendirme kararı alındı. Korfu Zirvesi’nde ise Malta ve GKRY’nin bir sonraki genişlemede Birliğe katılması kararlaştırıldı. 31 Mart 1998’de Rumlarla tam üyelik müzakereleri başlatılacaktı.

Bu esnada göstermelik de olsa çözüme yönelik çabalar devam ediyordu. Kıbrıslı Rum ve Türk liderlerini dolaysız görüşmelere girmeye davet eden 1250 sayılı ve 29 Haziran 1999 tarihli BM Güvenlik Konseyi Kararı çerçevesinde, birinci tur “dolaylı görüşmeler” 3 Aralık 1999 tarihinde New York’ta başladı. İlk tur görüşmeler, Kıbrıs sorunu üzerine gelecekte özlü dolaysız müzakereler için zemin hazırlamak amacıyla düzenlenmişti. Bu esnada Türkiye’de 28 Şubat 1998 tarihinde TSK’nın örtülü müdahalesi ile sekteye uğrayan demokratik süreç
neticesinde 1975-1980 dönemini andıran Hükümet krizleri yaşanmaktaydı. Oysa Kıbrıs meselesi Türk dış politikasının en sorunlu ve öncelikli alanlarından bir tanesi idi.

Kıbrıs meselesi, 1999 yılında yapılan genel seçimler sonrasında Bülent Ecevit
Başbakanlığı’nda, Demokratik Sol Parti (DSP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Anavatan Partisi’nin (ANAP) Haziran ayında kurmuş olduğu Koalisyon Hükümeti Programında;

KKTC’nin kazanılmış haklarının korunmasına ve geliştirilmesine yönelik politikalarımız kararlılıkla sürdürülecektir. Kıbrıs’ta bugün iki ayrı devlet bulunmaktadır. KKTC’nin konfederasyon önerisi, Ada’da ortak bir çözüm için en gerçekçi yolu oluşturmakta ve hükümetimiz ce desteklenmektedir…6
şeklinde yer almıştı.

Yeni Hükümetin kurulduğu yıl olan 1999 yılında, Türkiye-AB ilişkileri dönüm
noktasına gelmiş, Aralık ayında yapılacak olan Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye tam üyelik yolunda adaylık statüsünün tanınması beklentisi içine girilmişti. AB, 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde yapılan Helsinki Zirvesi’nde yoğun çabalar, ABD’nin baskısı ve Yunanistan’ın istediği tavizleri, özellikle GKRY’nin tüm Ada’yı temsilen üyeliğinin önünün tamamen açılması garantisini elde etmesinden sonra, Türkiye’yi aday ülkeler arasına aldı. Böylece AB, Türkiye’yi tam üyeliğe götürecek adaylık statüsünü resmen başlatmış oldu.7
1999 yılında Türkiye tam üyelik için aday ülke statüsünü elde ederken, Yunanistan acısından kısa vadede elde edilen en önemli kazanım, GKRY ile devam etmekte olan üyelik müzakerelerinin bloke edilmeyeceği garantisinin alınmış olmasıydı. Ada’da siyasi çözüme ulaşılamasa da, GKRY AB üyesi olabilecekti. Ankara vetonun kalkmasını memnuniyetle karşılarken, Kıbrıs oldubittisine tepki göstermiş fakat karar değiştirilememiştir. Tam üyelik
için adaylık statüsü alınmıştı, fakat özellikle Kıbrıs konusunda verilen taviz, Türkiye'nin Zirve’de elde edeceği kazanımların eksi çarpanı olmuştu.8 GKRY’nin üyeliği önündeki olası veto engelini garantiye alan Yunanistan Zirve’nin asıl kazançlı tarafıydı.
İlk başlarda GKRY’nin üyelik sürecinin uzayacağı, ara dönemde Ada’da çözüme
ulaşılacağı düşünülerek Yunanistan’ın aldığı bu taviz fazla önemsenmedi. Oysa Kıbrıs ile ilgili gelişmeler AB’den alınan garanti çerçevesinde yürüyecek, üyelik garantisi alan GKRY uzlaşma masasına her zamankinden daha uzlaşmaz ve kabul edilemez isteklerle oturmaya başlayacaktı. Adaylık statüsü tanındıktan sonra Başbakan Bülent Ecevit ve Dışişleri Bakanı İsmail Cem Helsinki’ye giderek AB’nin aile fotoğrafında yer aldılar. Rauf Denktaş, AB’nin Kıbrıs kararına “AB’nin Kıbrıs kararı çözüm arayışlarını engelleyecek ve Rum tarafını çözümsüzlük yolunda teşvik edecektir”9 şeklinde tepki göstermişti. Gelecekteki gelişmeler
Denktaş’ı haklı çıkartmıştır. Her şeye rağmen 1999 yılı Türkiye açısından AB ile ilişkilerde dönüm yılı olmuştur. Kıbrıs, bu yıldan sonra AB ile olan ilişkilerde daha fazla soruna sebebiyet vermeye başlamıştır. Denilebilir ki, GKRY’nin Helsinki zirvesinden sonra tam üyelik yolunda emin adımlarla yürümesi, Kıbrıs’ta çözümsüzlüğün çözüm olduğu modelin de sonunu getirmiştir. Bu nedenle 1999 yılından sonraki gelişmeler hem Kıbrıs Türk Toplumu hem de Türk Dış Politikası için zorlu bir süreci de beraberinde getirmiştir.

2000 Yılındaki Gelişmeler;

2000 yılının Türkiye-AB ilişkilerindeki en önemli gelişmesi, daha önceki AB Konseyi sonuçları temelinde bir Katılım Ortaklığı Belgesi (KOB) (Accession Partnership-AP) hazırlanması kararı çerçevesinde Türkiye-AB KOB’un hazırlanması oldu.
Kıbrıs, KOB’un kısa vadeli öncelikleri arasında ilk maddede olarak; “… Helsinki
sonuçlar bildirgesinin 9 (a) maddesinde atıf yapıldığı gibi, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması sürecini başarılı bir sonuca bağlamaya yönelik çabalarını güçlü bir biçimde desteklemek” şeklinde yer almıştı.10 

Kıbrıs’ın KOB’da yeralması Türk tarafında tepkiyle karşılandı.

Bu esnada Kıbrıs’ta çözüme yönelik girişimler devam ediyordu. 2000 yılı Şubat ve Temmuz aylarında Cenevre’de ikinci ve üçüncü tur dolaylı müzakereler yapıldı. Haziran ayında, Kıbrıs’taki BM Barış Gücü’nün (UNFICYP) yetkisinin uzatılmasında gerilim doğdu.

KKTC, UNFICYP’nin Kuzeydeki varlığı üzerine kısıtlayıcı şartlar koydu. Eylül ayında New York’ta dördüncü tur görüşmeler yapıldı ve BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Alvaro De Soto, “New York’taki görüşmelerin diğerlerinin aksine ileriye doğru niteliksel bir adım olduğunu” ilan etti. Görüşmelerde, dört temel konu; toprak, mülkiyet, güvenlik ve anayasa ele alınmıştı. 2000 yılının son dolaylı görüşmesi Kasım ayında Cenevre’de gerçekleştirildi. Görüşmelerden sonra De Soto, “Türkiye, bir garantör devlet olarak Kıbrıs sorununa BM himayesi altında kapsamlı çözüm bulunması için gayret göstermeye devam etmelidir”11 şeklinde bir beyanda bulunarak, aslında BM’nin çözüm için Türkiye’den taviz
beklediğini üstü kapalı bir şekilde ilan etti.

Aynı günlerde Loizidou davasında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM)
vermiş olduğu karar gereğince, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Temmuz 2000’de dava ile ilgili ikinci bir Ara Karar kabul etti. Ara Karar’da; “Türkiye'nin Mahkeme’nin kararını yerine getirmeyi reddetmesi uluslararası yükümlülüklerine aygırıdır. Türkiye, daha fazla gecikmeksizin AİHM’nin 28 Temmuz 1998 tarihli kararına tam olarak uymalıdır”12 denilerek GKRY vatandaşı Louzido’nun tazminatının ödenmesi istendi. Louzido’ya ek olarak GKRY’de yaşayan Rumlardan yaklaşık 200 tanesi AİHM’de Loizdou davası benzeri davalar
açmıştı. Diğerleri de bu davanın sonucunun emsal teşkil etmesini ve benzeri davaları açmak için sırada beklemekteydi. Tüm bu gelişmeler içinde GKRY AB’ye tam üyelik yolunda emin adımlarla yürüyordu. 2000 yılı İlerleme Raporu’nda “GKRY’nin üyelik yolunda Kopenhag Kriterlerini başarıyla yerine getirdiği ve üyeliğe engel en önemli siyasal sorunun Ada’nın bölünmüşlüğünün olduğu” belirtildi.13 Böylece Kıbrıs Rum Yönetimi’nin AB tam üyeliğine bir adım daha yaklaşmış olduğu resmen ilan edilmişti.

Dolaysız Görüşmelerin Başlaması;

2001 yılı, GKRY’in en yakın zamanda AB’ye tam üye olmasının artık engellenemez bir süreç olduğunun Ankara tarafından da anlaşıldığı bir yıldır. Yıl sonunda Dışişleri Bakanı İsmail Cem, TBMM Plan Bütçe Komisyonunda Dışişleri Bakanlığı’nın bütçesinin sunumunda “Rum Kesimi’ne AB üyeliği verilirse, Türkiye çok kesin bir karar almak zorundadır. Bunun bedeli AB’ye üyelik hedefinden vazgeçmemiz olabilir”14 diyerek gelinen durumu özetlemişti.

Mesaj biraz da Brüksel’e verilmişti.

İsmail Cem’in söz konusu beyanından sonra Başbakan Ecevit de, Rum Kesiminin
üyeliği durumunda Türkiye'nin KKTC ile bedeli ne olursa olsun entegrasyona gideceğini, oldubittiye izin verilmeyeceğini ilan etti. Bu esnada TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan, AB üyeliği yolunda Hükümete altı maddeden oluşan bir mektup sundu. Mektupta Kıbrıs’ın “Türkiye'nin AB üyeliği önünde engel oluşturmayacak şekilde ele alınması ve bu alanda izlenecek politikaların AB ile derin krizler yaratmayacak şekilde belirlenmesi…”15 İsteniyordu.

Türkiye’de bu gelişmeler yaşanırken Kıbrıs’ta süreç devam ediyordu. AB temsilcileri Kasım ayının sonuna doğru temaslarda bulunmak üzere Kıbrıs’a gelmiş fakat Türk tarafına geçmemişlerdi. Sırf bu durum bile AB’nin Kıbrıs’taki durumu değerlendirme ve olayı ele alma şeklini ortaya koymaya yetiyordu. Arkasında, bu şekilde kayıtsız şartsız destek bulan GKRY’nin kendi egemenliğinin altını oyacak ya da Kıbrıs idaresine Türk Toplumunu da ortak edecek bir çözümü kabul etmesini beklemek hiçbir olasılık içinde yer almıyordu. Hem Ankara hem de Lefkoşa durumun farkındaydı fakat Toplumlararası Görüşmelerde ilerleme
sağlamak artık olanaksızdı. GKRY, zamana oynayarak Brüksel’e görüşmelerde masadan kalkan taraf olmadığını gösterme politikasını benimsemişti ve bazen Rauf Denktaş’ın Kıbrıs Toplumu’nun haklarını önceleyen politikalarını bu amacı doğrultusunda sonuna kadar kullanıyordu.

2001 yılı sonu Aralık ayında, uzlaşmazlık pozisyonundan kurtulmak ve çözüm yolunda mesafe alabilmek için Denktaş, GKRY lideri Klerides’e sorunun çözümü yolunda doğrudan görüşme yapma önerisini getirdi. Rum lider Klerides, Denktaş’ın önkoşulsuz görüşme isteği ile ilgili gönderdiği mektuba cevap vermek zorunda kaldı. Görüşmenin 4 Aralık’ta yapılması kararlaştırıldı.16 Denktaş’ın bu girişimi, KKTC üzerindeki uluslararası baskıyı azaltmış, Rumlar öneriyi kabul etmek zorunda kalmışlardı. Nezaket ziyaretlerindeki olumlu hava çözüm yolunda ümitleri artırdı. Böylece 2001 yılında, dolaysız görüşmeler için zemin
oluşturulmuş, dolaysız görüşmeler için ön çalışmalar tamamlanmıştı. Aralık ayında gerçekleştirilen ön görüşmelerden sonra iki lider 2002 yılında yoğun bir görüşme trafiğine girecektir.

Kıbrıs Sorunundaki En Uzun Son iki Yıl ve Çözümsüzlük Modelinin İşlemez Hale Gelmesi;

2002 yılına kadar sürdürülen görüşmelerden Kıbrıs Rum Yönetimi’nin açıkça AB’ye tam üye olarak Türkiye ve KKTC’yi tamamen köşeye sıkıştırmayı, kendi başına halledemeyeceği bir sorunu, AB vasıtasıyla çıkarlarına göre çözmeyi planladığı anlaşılmıştı.17
Rumların bu tutumu nedeniyle toplumlararası temaslardan sonuç alınamadığı gibi dolaysız görüşmelerden de sonuç alınabileceği ümidi hemen hemen yok denecek kadar azdı.
Rumların uzlaşmaz tavrını değiştirebilmek amacıyla görüşmeler devam ederken, KKTC Başbakanı Derviş Eroğlu, “Türkiye ve KKTC’nin kader birliği ettiğini, Rumların tek başına AB’ye üye alınması durumunda Türkiye ile birleşmenin kaçınılmaz olacağını” söyledi. Bu tür söylemler artık Rumları etkilemekten çok uzaktı çünkü önceki sayfalarda da görüldüğü gibi

AB Organları her şartta Rumları destekliyor ve her fırsatta GKRY’nin tam üye olacağını söylüyordu.

KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş ile GKRY temsilcisi Klerides arasında yürütülen
dolaysız görüşmeler en imkânsız görüldüğü zamanda, şartların zorlaması ile başlamıştı. Görüşmelerin başlamasında, sorunun çözülememesi durumunda en büyük zarara Ada’nın iki kesiminde yaşayan halkın göğüs germek zorunda kalacağı gerçeği etkili olmuştu.18
Çözümsüzlük durumunda, AB’nin GKRY’i Yeşil Hattan Güney’i ayırarak üyeliğe kabul etmesi ihtimali Kıbrıs’taki durumu daha da içinden çıkılmaz hale getirecekti. GKRY’nin üyeliği ile, Türkiye'nin AB üyeliği de zora girerken, Rumlar acısından Adanın bölünmüşlüğü nihai hale gelecekti. Her iki durumda da çözümsüzlüğün kazananı olmayacaktı.

Denktaş’ın ön şartsız görüşme önerisi ile Ocak ayının ortasında başlayan Denktaş, Klerides arasındaki dolaysız görüşmelerin ilk turu 2002 yılı Şubat ayında sona erdi. İlk turda, Rum tarafının temel stratejisi kendi istekleri doğrultusunda bir uzlaşı sağlamak ya da uzlaşmaz duruma Türk tarafını düşürmekti. Bunu teminat atına alabilmek için de aslında gizli geçmesi gereken görüşmelerde masaya konulan tüm belgelerin bir kopyasını konuyla birinci
derecede ilgili olan, AB, ABD ve BM yetkililerine göndermişlerdi.19 Görüşmelerde Türk tarafının tezleri, AB’nin tek devlet çatısı oluşturulması isteminden çok uzak kalıyordu. İlk tur görüşmelerde Türk tarafı; Ada’da zayıf yetkilerle donatılmış federal devlet çatısı altında iki ayrı egemen devlet kurulması ve uluslararası ilişkilerde federal devletin söz sahibi olması tezini savunmayı sürdürüyordu. Rum tarafı ise, federal devlet yetkilerinin güçlü olması, iki egemen devletin yetkilerinin zayıf olması tezinde ısrar ediyordu. 20 
Böyle bir şartın kabulü KKTC’nin elindeki kazanımların tamamının altını boşaltacak ve 1974 öncesine dönülmesinin yolunu açacaktı.

Mart ayına kadar geçen sürede Denktaş ve Klerides 14 kez bir araya gelerek bir çeşit shuttle diplomasi yürüttüler. Görüşmelerin ikinci bölümüne Denktaş, bu zamana kadar savunduğu KKTC’nin Bağımsız (sovereign) Devlet (state) olması tezini, Bağımsız (sovereign) Birim (entity) tanımlamasına dönüştürerek devam etmek zorunda kaldı. Federal çatının merkezileşmesi yolunda da belli oranda tavizler verilmiş, Türk ve Rum Birimlerinin iç işlerinde serbest dış ilişkilerde birlikte hareket etmesi öngörülmüştü. Bağımsız Birim ile zengin Rum tarafının KKTC’ye nüfuz etmesinin önüne geçilmek isteniyordu. Denktaş’ın, uzlaşma yönündeki bu tezi Rum tarafında kabul görmedi.

Doğrudan görüşmelerin Nisan ayında yapılan üçüncü bölümünde, Türk tarafı içte zayıf konfederal yapı, Rum tarafı da güçlendirilmiş konfederal yapı tezini savunmaya devam etti.

Rumlar, Denktaş’ın içte zayıf konfederal yapı önerisini Türk tarafı istediği zaman
konfederasyondan ayrılacak endişesiyle, Türkler de güçlü yapıyı Rum tahakkümünden çekindikleri için kabule yanaşmıyorlardı. Görüşmelerin bir sonraki bölümünün sonbaharda yapılması konusunda mutabık kalınmıştı. 14 Nisan’daki görüşme sonrasında Denktaş, “Karadağ ve Sırbistan arasında yapılan Avrupa destekli yeni birleşme antlaşmasının Kıbrıs için model olabileceğini, bu modelin Türk tarafının isteklerine yakın olduğunu” söyledi. Bu esnada GKRY’de yayımlanan Alithia Gazetesi; AB ile müzakere takviminin 2002 yazında
tamamlanarak AB’nin kabul etmesi halinde üye olunabileceğini yazmıştı.21 Bu yazıdan da anlaşıldığı gibi Rumlar görüşmelerde çözümden ziyade, AB üyeliği yolunda çalışma yapmayı tercih ediyor ve üyeliği önceliklerin birinci sırasına koyuyordu. Tüm bu çabalar sonunda 2002 yılında doğrudan görüşmeler yapılmış, çözüm yolunda mesafe alınmaya çalışılmış, fakat ilerleme kaydedilememişti.

Bu esnada Rum Hükümet sözcüsü Mihailis Papapetru; “Denktaş’ın iki devletli çözüm tezinden vazgeçmediğini, toprak tavizine ve Rum göçmenlerin geri dönüşüne yanaşmadığını” belirterek, Denktaş’ın sunduğu kapsamlı çözüm önerilerini reddetti.22 Aynı zamanda görüşmelerde Haziran ayına kadar sonuç alınması için AB ve BM temsilcileri baskılarını artırmıştı. AB’nin baskısı tamamen göstermelikti ve dışarıya müzakere ediyor havası vermeye yönelikti. Baskıların daha çok Türk tarafı üzerinde yoğunlaşması üzerine Kıbrıs Türk Ticaret Odası Başkanı Ali Erel, “AB ile KKTC arasında güven bunalımı olduğunu, AB’nin açıkça
Rum tarafından yana pozisyon aldığını” söylemek zorunda kaldı. Mayıs ayında başlayan görüşmelerden de Rum tarafının Denktaş’ın önerilerini reddetmesi ile sonuç alınamadı.
Tarafların, uzlaşıya yaklaşamamaları üzerine BM Genel Sekreteri Kofi Annan 23 yıl aradan sonra 15 Mayıs’ta Adaya giderek Denktaş ve Klerides ile ayrı ayrı görüştü.23
Annan’nın ziyaretinden hemen önce Denktaş ve Klerides tarafsız bölgede 31.
görüşmelerini gerçekleştirmişlerdi. Annan’ın ziyaretinde her iki liderden de Haziran sonuna kadar mutlaka temel sorunlar üzerinde anlaşmaları istendi. Devam eden görüşmelerde ilerleme kaydedilememesi, Hazirana kadar çözüm yolunda ilerleme sağlanabileceği doğrultusundaki beklentileri boşa çıkarmıştı. Bu esnada görüşmeleri sabote edecek yeni bir krizle karşı karşıya gelindi. Mayıs ayı sonunda Rum tarafının karasularını 12 mile çıkarması üzerine, KKTC Cumhuriyet Meclisi de misillemede bulunarak KKTC karasularının 12 mile çıkartılması kararını aldı.24 Tüm bu gelişmeler sonrasında Mayıs ayı sonunda yapılan Türkiye Milli Güvenlik Kurulu toplantısının ana gündem maddesi kaçınılmaz olarak Kıbrıs’tı.
MGK’nın sonuç bildirgesinde; “Kıbrıs’ta ödün verilemeyeceğinin altı” çizilmişti.25
Gerçekleşen görüşme dizisi içinde, dördüncü bölüm müzakerelerine kadar gelinen süreçte Denktaş, “çözüm yolunda Belçika modelinden yararlanılabileceği ni” söylemişti.
Modele göre, bir “Kıbrıs Ortaklık Devleti” (Partnership State of Cyprus) kurulacak, iki toplum bu devlette eşit statüye sahip olacak, Ortaklık Devletinin etkin yasama, yürütme ve yargı işlevleri olacak ve 1959 garanti antlaşmaları yürürlükte kalacaktı.26 Önemli olanın Kıbrıs’ta bir gelişim süreci (evolutionary process) başlatılabilmesiydi. Rum lideri Klerides ise, 1959 Londra Antlaşması temelinde bir çözümü savunuyordu. Buna göre, KKTC, GKRY’e katılacak, Türk toprakları %10 azaltılarak %25’e düşürülecek, en az 60 bin Rum Kuzeye göç edebilecek ve federasyonun yetkileri geniş tutulacaktı. Klerides’in talepleri
KKTC için uzlaşılabilir optimal noktaların çok uzağındaydı. Bu esnada beklenmedik bir durum ortaya çıktı. GKRY’nin AB üyesi olması ile elde edilecek AB avantajlarından yararlanabilmek için, Kıbrıs Türk vatandaşlarının bazıları Rum kesimine giderek Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu almaya başladılar.27 

Bu girişim Rumların elini güçlendirici bir statükonun ortaya çıkmasına neden olmuştur.

KKTC Hükümeti ve Türk dış politikasının karar alıcıları Garantörlük Antlaşmalarına dayanarak aksini iddia etseler de, Kıbrıs’ta çözüm yolunda ilerleme kaydedilememiş olması, Aralık ayında yapılacak olan Kopenhag Zirvesi’nde müzakere tarihi almayı bekleyen Türkiye'nin önündeki en önemli engeldi. Gelinen durumda, Dışişleri Bakanı Şükrü Sina Gürel, “Kıbrıs’ın AB’ye feda edilemeyeceğini” söylemek zorunda kalmıştı. Haziran ayı ortalarında Denktaş ile Klerides’in görüşme sayısı 50 olmasına rağmen hiçbir sonuç
alınamamıştı. 21-22 Haziran’da yapılan AB Sevilla Zirvesi’nden de Türkiye'nin beklentileri yönünde herhangi bir karar çıkmamış, ümitler Kopenhag Zirvesine kalmıştı. Yunanistan, tüm dostluk mesajlarına rağmen Türkiye'nin beklentilerine yönelik olumlu bir karar çıkmasını engelliyordu. 28 Zirvede, GKRY’nin 2004’teki AB tam üyeliğine kabul edileceği bir kez daha tekrarlanarak teyit edilmişti. Tüm bu gelişmeler yaşanırken Ankara siyasi krizle çalkalanıyordu. DSP, MHP ve ANAP Koalisyon Hükümeti biraz da 28 Şubat aktörlerinin etkisi altında askeri vesayetle kurulmuştu. Fakat bu zorlama Hükümetin artık ayakta kalamayacağı belli olmuştu. Bu nedenle Temmuz ayının sonuna gelindiğinde Türkiye’deki hükümet krizi de aşılamaz bir hale gelince TBMM 3 Kasımda erken seçim kararı aldı.
Ağustos ayında ise, Ulusal Program (UP) kapsamında gerçekleştirilmesi gerekli reformlar TBMM tarafından kabul edildi.

Bu esnada Kıbrıs’ta da işler iyi gitmiyordu. Sevilla Zirvesi’nde AB’nin kayıtsız şartsız desteğini bir kez daha garanti altına almış olan Ada Rumları artık hiçbir uzlaşmaya yaklaşmıyorlardı. Çünkü uzlaşmazlık durumunda kaybedecekleri çok fazla bir şey yoktu.

Gelinen son durum üzerine KKTC Dışişleri ve Savunma Bakanı Tahsin Ertuğrul gazetecilere; “görüşmelerden sonuç çıkmamasının nedeninin AB’nin GKRY’i desteklemesi” olduğunu söyledi. Ertuğrul, AB idari organlarının Ada’da barış ve uzlaşı istiyorlarsa Rumları desteklemekten vazgeçmeleri gerektiğini gazeteciler vasıtasıyla ilan etmişti. Fakat Brüksel’in bu tür söylemleri duymaya niyeti yoktu. Ayrıca, Kıbrıs Türklerinin pasaport almak için akın akın güneye gitmeleri de KKTC Hükümet katlarında rahatsızlık yaratmış, aleyhte bir statükonun ortaya çıkmasına neden olmuşlardı. Söz konusu nedenle Tahsin Ertuğrul sözlerine
şu şekilde devam etmişti; “AB’nin temsil ettiği evrensel değerler kâğıt üzerinde güzeldir.

Oysa uygulamada, bu değerlerden ziyade çıkarlar öne çıkmaktadır. Amaç Kıbrıs’ı yeni bir Girit yapmaktır. Bu yolda ne yazık ki AB kullanılıyor ve bizim içimizden bir takım insanlar da buna alet oluyor.”29 Tahsin Ertuğrul’un da açıkça dile getirdiği gibi çözümsüzlüğün çözümü ikame etmekte olduğu politik yaklaşım, AB tarafından GKRY ile tam üyelik müzakerelerinin başlatılması sonucunda iflas etmişti. Yunan basını büyük bir özgüvenle artık “Yunanistan’ın Kıbrıs sorununda Türkiye’ye karşı diplomatik zafer kazandığını” yazıyor, bu zaferi, “Helenizm yolunda ileri bir adım olarak” değerlendiriyordu.

1974 Harekâtından sonra Türk dış politikasının karar alıcıları, Kıbrıs diplomasisini uzun süre “çözümsüzlük en iyi çözümdür” yaklaşımı üzerine oturtmuşlardı. 2000’li yıllara gelindiğinde, rollerin değişerek söz konusu yaklaşımın bu sefer Kıbrıs Rumları tarafından ustalıkla kullanıldığı görülür. 2002 yılı sonuna kadar yapılan görüşmeler sonuçsuz temaslar dışında bir anlam ifade etmiyordu. Belirtilen şartlar altında BM Genel Sekreteri Kofi Annan; tarihe “Annan Planı” olarak geçecek olan Plan’ın uygulanması için girişimde bulunmaya karar verdi.

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder