14 Mayıs 2020 Perşembe

BM GÜVENLİK KONSEYİNİN ULUSLARARASI GÜVENLİK SORUNLARININ ÇÖZÜMÜNDE ROLÜ VE BM TEŞKİLATININ GELECEĞİ. BÖLÜM 3

BM GÜVENLİK KONSEYİNİN ULUSLARARASI GÜVENLİK SORUNLARININ
ÇÖZÜMÜNDE ROLÜ VE BM TEŞKİLATININ GELECEĞİ. BÖLÜM 3




Bu dönemde dikkat çekici nokta ise en fazla vetonun ABD tarafından kullanılması buna karşılık Çin ve Rusya’nında aynı sayıda veto kullanmalarıdır.
Ayrıca ilginç bir şekilde İngiltere ve Fransa’da bu dönemde veto yetkilerini hiç
kullanmamışlardır.74


Tablo 3: BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyelerinin 1996–2012 Yılları arasında Kullandıkları Veto Sayıları 75

Esasında 1990’larda iki kutuplu yapının sona ermesinin ardından güvenlik konseyinin dünya siyasetinde etkin olabileceği beklenmekteydi. Özellikle 1. Körfez Savaşı sırasında Irak’a yapılan askeri müdahale ile birlikte elde edilen başarı konseyin etkinliğini arttırmıştır.
Daha sonrasında Somali’ye yapılan müdahale de konseyin etkinliğinin artmasına neden olmuştur. Fakat BM’nin Somali’den bir bakıma mağlubiyetle ayrılması sonrasında başta BM teşkilatı özellikle de güvenlik konseyi büyük eleştiriler almaya başlamıştır. Yapılan bu eleştirilerin dayandığı nokta ise kısaca teşkilatın saygınlığını ve meşruiyetini yitirdiği noktasındadır.
2000’li yıllarda ise yapılan bu eleştirilerin dozu gittikçe artmakta güvenlik konseyinin artık 21. yüzyılın şartlarına cevap veremediği ve reforma ihtiyacı olduğu noktasında yoğunlaşmaktadır. Başka bir deyişle güvenlik konseyi asli vazifesi olan barış ve güvenliği sağlama noktasında diğer üyelerin kendisine yüklediği sorumluluğu yerine getirmede bir acziyet içinde bulunmakta başta kendisine üye olan devletlerin çoğunluğunun ve insanların nezdinde günden güne itibar kaybetmektedir. Güvenlik konseyine karşı böyle bir algının oluşmasına neden olan sebepler çeşitli olmakla birlikte bunları belirli başlıklar altında özetlediğimizde güvenlik konseyinin içinde bulunduğu bu durumu anlamamız daha kolay olacaktır.

Günümüz Dünyasının Sorunlarına Cevap Veremeyen Yapı

BM teşkilatı kurulduğunda başlangıç kısmında saydığımız amaçları gerçekleştirmek için kurulmuş ve organizasyonel yapısı da 1945’li yılların şartları ve atmosferi dikkate alınarak oluşturulmuştu. Öyle ki 2. Dünya Savaşının galibi 4 büyük devlet (ABD, SSCB, İngiltere, Çin) Dumbarton Oaks’ta savaş sonrası uluslararası sistemin yapısını şekillendirirken, uluslararası bir örgüt tesis edip, örgüt içinde en ayrıcalıklı konuma kendilerini yerleştirmişlerdir. Söz konusu bu yapıya daha sonradan karar almada eşitlik bozulsun diye Fransa’da davet edilmiştir. Esasında o günün şartlarında savaştan en çok zarar görmüş ve savaşı kazanmış bu devletler için bu durum doğal kabul edilse de ortada yine de adaletsiz bir durum bulunmaktaydı. Çünkü BM teşkilatının temel karar alma mekanizması olarak görev yapacak yapıda yer alacak olan bu galip devletler bu yapı içinde kendilerini imtiyazlı bir konum elde edeceklerdi. Buna göre bu devletler her ne kadar devletlerin egemen eşitliği prensibine göre şekillenecek yapıda diğer devletlere göre daha eşit ya da daha dominant bir konumda olacaklardı.

Bu yapıya kuruluş aşamasında San Francsico Konferansı’na katılan diğer 46 devlet itiraz etse de söz konusu imtiyazlı devletler eğer kendilerinin bu ayrıcalıklı konumlarını kabul etmedikleri takdirde BM teşkilatının kurulamayacağı tehdidinde bulundular.76 Bir başka deyişle diğer 46 devlete eğer bir örgüt kurulacaksa ve sizde bu örgütün kurucuları arasında yer almak istiyorsanız bizlerin güvenlik konseyinde daimi üyeliğimizi kabul etmeniz ve veto yetkisine sahip olmamız konusunda rıza göstermeniz gerekmektedir demişlerdir. BM teşkilatına kurucu olarak katılmak isteyen ABD, SSCB, İngiltere, Çin ve Fransa dışındaki diğer 46 devlet bu durumu eleştirmelerine rağmen bir bakıma dönemin zorlamasıyla kabul etmek zorunda kalmışlardır. Esas itibariyle kurucu olarak teşkilata girmek isteyen 46 devletin bu adaletsiz yapılanmayı kabul etmelerinde üç önemli faktörün etkili olduğu söylenebilir.
Bunlar:
Kurucusu olacakları BM teşkilatı içinde kurucu üye prestijine sahip olmak
Birçok devletin bir araya gelmesiyle kurulacak uluslararası bir teşkilat içinde o dönemdeki egemen devletlerin çoğunluğu tarafından diplomatik olarak tanınmak (O dönemde dünyada egemen devlet olarak yer alan 74 devlet bulunmaktadır. Ayrıca mevcut devletlerin çoğunluğu tarafından da tanınmayan 14 de facto devlet bulunmaktadır.)77

Yakın gelecekte güvenlik konseyi daimi üyelerinin bu imtiyazlarının kalkacağını ve teşkilatın daha adil bir yapıda olacağını düşünmeleri Ne yazık ki kurucu üyelerin çoğunluğunun beklediği gibi güvenlik konseyinde daimi üyelerin sahip oldukları bu ayrıcalıklı durum bugüne kadar değişmemiş ve yakın gelecekte de değişecekmiş gibi görünmemektedir. BM teşkilatına üye sayısı Ekim 2013 itibariyle 193’e ulaşmasına rağmen daimi üyelerin sayısında bir artış ya da azalma olmamıştır. 1963 yılında yapılan değişiklikle sadece geçici üyelerin sayısı 6’dan 10 çıkmıştır. Kısacası örgüt zaman içinde gerek kapasite olarak gerekse hacim olarak büyümesine rağmen bir bakıma içerik ve mantık aynı kalmış, imtiyazlılar imtiyazlarını korumaya devam etmiştir. Bu durum kuşkusuz bir ailenin nüfusunun artmasına rağmen aynı evde oturmasına ayrıcalıklı konumda bulunan Anne – Babanın’da çocuklarının büyüdüğünü kabul etmemelerine ve onları hala birer çocuk gibi görmelerine benzer. Ancak gelinen noktada 5 daimi üyenin dışında birçok devlet zaman içinde büyük bir gelişim göstererek daimi üyeler kadar hatta daha fazla siyasi ve ekonomik olarak güçlü konuma gelmişlerdir. Örneğin dünya siyasetinde ve ekonomisinde Almanya ve Japonya’nın etkisi Fransa ve İngiltere’den daha fazladır. Kaldı ki BM teşkilatı bu iki ülkenin bir daha savaşmaması için caydırıcı bir örgüt olarak kurulmuştu.

Bunun yanında 1990 sonrasında dünyada yaşanan uluslararası güvenlik sorunların sayısında yaşanan artış ve güvenliğin kapsam ve boyut olarak genişlemesi bir bakıma güvenlik ve barış ihtiyacının daha da önem kazanmasına neden olmuştur. Fakat mevcut yapısıyla BM teşkilatı ve özellikle güvenlik konseyinin yaşanan değişimi anlama noktasında yetersiz kaldığı ve uluslararası alanda güvenlik sağlama noktasında çare olamadığı açıkça ortadadır. Başka bir deyişle güvenlik konseyi dünyada yaşanan değişime ayak uyduramamış ve hala 1945’lerin mantığına göre hareket ettiğinden çeşitlenen güvenlik sorunlarının çözümüne müdahale etmede ya geç kalmakta ya da devre dışı kalmaktadır. Bu durum elbette günümüz şartlarında sürdürülebilir değildir.

Güvenlik Konseyinin Prestijini ve Yetkinliğini Kaybetmesi Kuruluş itibariyle devletlerin eşit egemenliğine dayalı BM teşkilatı hedef olarak kendisine
dünyada kollektif güvenliği sağlamayı seçmişti. Soğuk Savaş dönemi boyunca bloklar arası çatışmaları önleme noktasında ve olası bir nükleer savaşın yaşanmasında büyük rol oynayan teşkilatın genel itibariyle bu konularda başarı sağladığı söylenebilir. Nitekim 1945 – 1990  yılları arasındaki yaklaşık 45 yıllık dönemde dünyada büyük çaplı bir savaş yaşanmamış ve nükleer silahlarda bloklar arasında caydırıcı unsur olmaktan öteye gidememişti. Ancak 1990’dan sonraki dönemde güvenliğin kapsam ve boyutunun değişmesi salt askeri güvenliğe dayalı yaklaşımların yerine neredeyse her alanın güvenlik sorununa dönüşmesine neden olmuştur.

Bu değişimi BM ve güvenlik konseyinin pek önemsediğini veya kavradığını söylemek ne yazık ki mümkün görünmemektedir. Zira fakir ülkelerde yaşanan insanlık açlık veya susuzluk problemlerini insanları birbirleriyle çatışma noktasına getirmesinin güvenlik konseyindeki daimi üyelerin ne kadar ilgisini çektiğini görmek hiçte zor değildir. Örneğin son dönemde Suriye’de yaklaşık 3 yıldır devam eden iç savaşı durdurma noktasında güvenlik konseyi bir karar alıp uygulaya mamıştır. Son olarak Esad rejiminin düzenlediği kimyasal silah saldırısı
sonrasında söz konusu silahların imhası konusunda anlaşılması dışında güvenlik konseyinin bir zorlaması veya caydırıcılığı söz konusu olmamıştır. Ancak bu durum şimdiye kadar ölen 100 binden fazla insanı bir daha geri getirmeyecektir. Ayrıca Suriye’de çatışmalardan kaçarak komşu devletlere sığınan milyonlarca sivilin bu ülkelerde meydana getirdiği sorunların çözümüne güvenlik konseyi henüz bir çözüm bulamamıştır.

Genel bir değerlendirme yapacak olursak Soğuk Savaş sonrası dönemde dünyadaki kollektif güvenliği tehdit eden birçok gelişme yaşanmasına ve güvenlik konseyinden daha fazla barış yapıcı rol beklenirken ne yazık ki bu mümkün olmamıştır. Çünkü güvenlik konseyi bazı olaylar karşısında aldığı ya da daimi üyelerin vetoları nedeniyle alamadığı kararlar nedeniyle uluslararası toplumun çoğunluğunun hem fikir olduğu konularda olumsuz tavır sergileyerek kendisinden bekleneni yerine getirememiştir. Bu durumda kuşkusuz uluslararası hukuka göre güç kullanma tekelini elinde bulunduran güvenlik konseyinin kendisine bu yetkiyi veren 188 devletin nazarında meşruiyetini kaybetmesine neden olmaktadır. 

   Açıkçası güvenlik konseyinin içinde bulunduğu bu durum nedeniyle uluslararası
güvenlik sorunlarının çözme noktasında ne BM teşkilatına üye devletlerin çoğunluğuna ne de dünyada yaşayan insanların çoğunluğuna güven vermemektedir. Bu bakımdan güvenlik konseyi kaybettiği meşruiyeti ve güveni kısa vadede sağlayamazsa BM teşkilatının uzun süre ayakta kalması mümkün görünmemektedir. Zira BM’den önce var olan MC’nin yıkılmasının en büyük sebebi de iki savaş arası dönemde bir türlü uluslararası toplum ve insanların nazarında meşruiyet ve güven sağlayamamış olmasıdır.78

Diğer taraftan Soğuk Savaş sonrası dönemde güvenlik konseyi şu ana kadar 1. Körfez Savaşı dışında hemen hemen hiçbir kollektif güvenlik sorunda tam anlamıyla başarılı olamamıştır.

Çünkü çok ciddi güvenlik konularında bile daimi üyeler arasındaki çıkar çatışmaları ve politik görüş farklılıkları nedeniyle oybirliği ile kararlar alınamadığından bazen çok kısa sürede çözüme kavuşturulacak sorunlar uzun süre dünya gündemini meşgul etmekte ve güvenlik konseyinin prestijine ve yetkinliğine gölge düşürmektedir. Örneğin 1999 yılında Kosova’ya düzenlenen NATO’nun askeri müdahalesi güvenlik konseyinde bir türlü askeri güç kullanma karar çıkmaması nedeniyle (Rusya ve Çin’in vetoları) binlerce insanın ölmesinden sonra konsey kararı olmadan yani güvenlik konseyi by pass edilerek düzenlenmiştir. Yine ABD öncülüğünde uluslararası koalisyon tarafından 2003 yılında Irak’a düzenlenen askeri müdahale’de güvenlik konseyinin kararı beklenmeden düzenlenmesi nedeniyle güvenlik konseyi çok büyük prestij kaybına uğramıştır. Söz konusu bu askeri güç kullanımı örnekleri esasında uluslararası topluma şu mesajı da vermiştir. Eğer yeterli derecede askeri gücün varsa güç kullanma tekeli sadece güvenlik konseyine ait değildir.79

Esasında güvenlik konseyinin bu şekilde yetkinliğini kaybetmesi çoğunlukla güvenlik konseyindeki daimi üyeler arasındaki oy birliği olma şartına dayanmaktadır. Çünkü bu durumda daimi üyelerden hepsinin aynı anda tek bir görüşe sahip olmaları çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Örneğin güncel olması bakımından Suriye’de yaşanan iç çatışmalar karşısında daimi üyelerden Rusya ve Çin bu ülkeye karşı güç kullanma seçeneği içeren karar tasarılarını birçok kez veto etmişlerdir. Her ne kadar daimi üyelerden ABD, İngiltere ve Fransa güç kullanılması gönünde oy kullansalar da konseyin karar alabilmesi için oy birliği gerektiğinden 3 yıldan beri bu ülkeye uluslararası toplum askeri müdahalede bulunamamıştır.

Bu bakımdan önümüzdeki günlerde Suriye’ye gerçekleşebilecek olası bir askeri müdahale güvenlik konseyinin yetkinliğinin bir kez daha sorgulanmasına neden olacaktır. Bu konuda ilginç nokta ise bugüne kadar güvenlik konseyi kararı olmadan yapılan askeri müdahalelerinde yine çoğunlukla başta ABD olmak üzere daimi üyeler tarafından düzenlenmiş olmasıdır.

Güvenlik konseyinin günümüzde yaşanan sorunlar karşısında prestijini ve etkinliğini kaybetmesi yakın gelecekte bir bakıma tıpkı MC Konseyinin karşı karşıya kaldığı gibi sadece danışma görüşü veren bir organ konumuna düşmesine sebep olabilir.80 Bu nedenle güvenlik konseyinin karar alma sisteminde reform yapılması kaçınılmaz görünmektedir.

Güvenlik Konseyi’nin Karşılaştığı Yapısal ve Kurumsal Sorunlar BM’nin ve özellikle güvenlik konseyinin bugün yaşamakta olduğu meşruiyet ve güven sorununun sadece güvenlik sorunlarında yaşanan değişime ayak uyduramamakla açıklamamız mümkün değildir. Çünkü genel olarak bakıldığında güvenlik konseyinin kurumsal yapılanmasından kaynaklanan bir dizi sorunla yüz yüze kaldığını söylememiz mümkündür.

Öncelikle günümüz şartlarında güvenlik konseyinde siyasi kararlılık ve karar alma konusunda büyük bir problem yaşandığı görülmektedir. Çünkü her ne kadar soğuk savaş döneminin iki kutuplu ve ideolojik olarak bölünmüş yapısına rağmen güvenlik konseyinin  güvenlik sorunlarına yaklaşımında daha kararlı bütünsel bir yaklaşım sergilediği görülürken söz konusu bu kararlı tavrı günümüzde yaşanan güvenlik sorunlarında görmemiz mümkün görünmemektedir.81 Özellikle 1990’lı yıllarda Yugoslavya’nın dağılma sürecinde, Ruanda ve Somali’de yaşanan çatışma ve krizler karşısında güvenlik konseyinin takındığı tavır, BM sisteminin ne kadar yetersiz ve siyasi kararlılıktan ne kadar yoksun olduğunu uluslararası topluma çeşitli defalar göstermiştir.82 Benzer tavırlar 2000’li yıllarda yaşanan birçok krizde de kendisini göstermektedir.

Güvenlik konseyinin karşı karşıya kaldığı bir başka sorun da bütçe konusunda
yaşanmaktadır. Üye devletlerden bazıları kendi ekonomik büyüklüklerine göre ödemeleri gereken miktarları ödeme noktasında isteksiz davranmakta bu nedenle çoğu zaman BM bütçesi açık vermektedir. Bu durum kuşkusuz güvenlik konseyinin bir konuda karar alırken işin maliyeti ve bütçeyi göz önüne almasına neden olmaktadır. Belki de düzenlenebilecek bir askeri müdahale kararı bütçe sorunları nedeniyle organize edilememektedir. Ancak güvenlik konseyinin bugüne kadar ki karar alma yöntemleri dikkate alındığında parasal konuların öncelikle dikkate alındığını söylemek pek mümkün değildir.

Bununla birlikte üye devletler arasında standart bir ödeme sistemi bulunmamakta dır. BM’nin bütçesine ülkelerin yaptıkları katkılar ekonomik büyüklükleriyle orantılıdır. Örneğin 2013 yılı BM genel bütçesine katkı açısından bakıldığında aşağıda yer alan tablodan da görüleceği gibi örgütün bütçesinin yaklaşık % 81’ni 15 üye devlet karşılarken geriye kalan 178 üye devlet ise yaklaşık % 19’unu karşılamaktadır. Yani 178 ülkenin BM bütçesine katkısı ABD’nin tek başına yaptığı katkıdan bile daha azdır. Burada ilginç bir diğer nokta ise BM’nin bir bakıma kuruluş nedeni olan Japonya ve Almanya nın şu aşamada örgütün bütçesinin yaklaşık % 18’ini karşılıyor olmasıdır. Buna karşılık ABD haricindeki daimi
üyelerin (Fransa, İngiltere, Rusya ve Çin) ise BM bütçesine katkısı % 18,6 düzeyindedir.

Görüldüğü gibi finansal açıdan da BM teşkilatı içinde bir adaletsizlikte söz konusudur. Eğer P–5 olarak adlandırılan daimi üyelik sistemi BM bütçesine yapılan katkı oranına göre belirlenmiş olsaydı kuşkusuz Rusya ve Çin muhtemelen daimi üyelik statüsünü kaybetmiş olacaktı. Söz konusu BM bütçesine Türkiye’nin katkı oranı ise yaklaşık % 1,32 düzeyinde olup 17. sırada yer almaktadır.


Tablo 4: BM 2013 Yılı İdari Bütçesine En Fazla Katkı Sağlayan Üye Devletler 83

BM’nin idari bütçesinin dışında barış ve güvenlikle ilgili barışı tesis (peacekeeping) operasyonlarında kullanılmak üzere ayrı bir bütçesi daha vardır. Temmuz 2013 – Haziran 2014 dönemini kapsayan dönemde kullanılmak üzere onaylanan bu bütçe yaklaşık $ 7.14 milyar dolar düzeyindedir. Söz konusu bu bütçeye destek sağlayan ilk 10 üye devlet ve katkı oranları aşağıdaki tabloda yer almaktadır. Yukarıdaki idari bütçe oranlarına benzer oranların bulunduğu bu tabloda da Japonya ve Almanya’nın peacekeeping operasyonlarına en fazla katkı sağlayan ilk 5 devlet içinde olması oldukça ilginçtir.


Tablo 5: BM 2013 Yılı Barış Operasyonlarını Bütçesine En Fazla Katkı Sağlayan Üye Devletler 84


  Güvenlik konseyinin yaşadığı yapısal sorunlardan bir diğer ise mevcut kurumsal yapının meydana getirdiği belirsizlikler nedeniyle uluslararası güvenliğe yönelik tehditleri ilk etapta doğru şekilde tanımlama konusunda sıkıntılar yaşamasına neden olmaktadır.85 

Öyle ki
Ruanda’da yaklaşık 100 günde 800 bin insanın ölümüyle sonuçlanan süreçte güvenlik konseyi bu sorunu başlangıçta bir iç mesele olarak görerek adeta soy kırım yapılmasına yardımcı olmuştur. Bu nedenle güvenlik konseyinin sorunların henüz ilk ortaya çıktıkları süreçte daha rasyonel şekilde tanımlayarak ardından bu tanımlamaya göre çözüm üretici politikalar belirlemesi ve en önemlisi bunu uygulayabilmesi gerekmektedir. Daimi Üyelik ve Veto Mekanizmasının Varlığı
Bugün için güvenlik konseyi ve buna bağlı olarak BM teşkilatının yaşadığı meşruiyet ve güven bunalımının temelinde güvenlik konseyindeki daimi üyelerin ayrıcalıklı konumu ve sahip oldukları veto yetkisinin86 olduğunu söylemek mümkündür. BM teşkilatının kurulmasından bugüne geçen yaklaşık 70 yıllık sürede gerek teşkilata üye olan devlet sayısında gerekse organların yapısında ve işleyişinde bazı güncellemeler ve değişiklikler yapılmasına rağmen güvenlik konseyindeki daimi üyelik sisteminde ve bu üyelerin sahip oldukları veto yetkilerinde bir değişikliğe gidilmemiştir. Ayrıca daimi üyeler bu sistemin
değişmesi yönünde yapılan çağrılara da adeta kulak tıkamış durumdalar. Tabiri caizse böylesi devasa bir örgütte sahip oldukları imtiyazları ve uluslararası ilişkileri düzenleme noktasındaki kilit rollerini paylaşmak istememektedirler.

Esasında BM Antlaşmasının 2. maddesinde yer alan tüm üye devletlerin egemen eşitliği prensibi üzerine kurulan bu teşkilatta normal şartlar altında teşkilata üye olan tüm devletlerin  sahip oldukları ekonomik ve siyasi güç ne olursa olsun aynı hak ve yetkilere sahip olması gerekmektedir. Ancak daimi üyeler sahip oldukları veto gücü sebebiyle diğer üye devletlerden (all the member states should be equal but P-5 more equal than among others) daha eşit bir konumda bulunmaktadırlar. Hâlihazırda 193 üyeli bir teşkilatta veto yetkisinin bu kadar az
sayıda üyede olması kuşkusuz hem temsiliyet hem de meşruiyet açısından büyük sıkıntılara sebep olmaktadır. Zira daimi üyelerin tüm üyeler içindeki oranı sadece % 2,5 düzeyindedir.

   Bir başka deyişle 193 devlet arasından sadece % 2,5’inin ayrıcalıklı konumda bulunması ve aldığı kararların diğer eşit egemen devletler üzerinde bağlayıcı olması ne kadar uygundur.
Buna karşılık geriye kalan % 97,5’luk oranın tamamının üzerinde uzlaştığı bir konunun bu 5 daimi üyenin sadece 1 tarafından istenmemesi durumunda herhangi bir karar alınamaması açıkçası günümüz şartlarına pek uymamaktadır. Yani 192 devlete karşı 1 daimi üyenin vereceği veto belirleyici olabiliyorsa burada egemen eşitlikten ve adaletten bahsetmek pek mümkün değildir.

Bunun yanında veto yetkisini üzerinden kaynaklanan bir diğer sorun ise Güvenlik
Konseyi’nin özellikle 1990’dan sonra patlak veren ve insani müdahaleyi gerektiren konularda veto yetkisini kullanmış olmasıdır.87 Bir başka deyişle meydana gelen çoğu güvenlik sorunun çözümü noktasında yukarıda verdiğimiz birçok örnekte olduğu gibi daimi üyeler askeri güç kullanılması durumunda kolayca çözülebilecek insani müdahale kapsamında değerlendirilen sorunlarda veto yetkilerini kullanmak suretiyle kendisinden beklenenin aksine bir tavır almıştır. Yani bir bakıma askeri güç kullanma tekelini kendisine devreden diğer üye devletlerin isteklerini gerçekleştirmemiştir. Bu durum hala Suriye gibi artık bölgesel bir güvenlik sorunu haline gelen birçok olayda da devam etmektedir. Bu nedenle güvenlik konseyine olan güvenin gittikçe azalması kaçınılmazdır.

Daimi üyelik sisteminde yaşanan bir başka sıkıntıda Konsey’in idari ve bürokratik sürecinde 5 daimi üye devletin temsilcilerinin çok olması bürokratik süreci kendi lehlerine olacak şekilde etkiliyor olmalarıdır.88 Bu durumda BM teşkilatı içinde bulunan daimi üyelerin bürokrat ve diğer diplomatik görevlileri diğer üyelerin bürokratlarını etkileyerek daimi üyelerin istekleri doğrultusunda gündem oluşturabilmektedir.
Bunun yanında güvenlik konseyinde yer alan daimi üyelerin emperyal geçmişleri konseyin meşruiyetine gölge düşüren bir başka konudur. Bu açıdan bakıldığında genel olarak daimi üyelere karşı şu şekilde bir algının oluştuğu görülmektedir. “Daimi üyeler ancak kendileri açısından stratejik ya da ulusal çıkarları söz konusu olduğunda kolektif güvenlik mekanizmasının harekete geçirmektedirler. Bunun dışındaki durumlarda ise Konsey hareketsiz kalmaktadır.”89Kuşkusuz bu yöndeki eleştiriler güvenlik konseyinin meşruiyet krizini daha da derinleştirmektedir.
Daimi Üyelerin En Fazla Silah Ticareti Yapan Devletler Olması Güvenlik konseyi daimi üyelerine yönelik olarak yapılan eleştirilerden biri ve belki de en
ironik olanı 5 daimi üyenin dünya üzerinde en fazla silah satan ülkeler sıralamasında ilk 6 sırada yer almalarıdır.90 Uluslararası Af Örgütü’nün 2012 yılı raporuna göre, silah ihracatının yüzde 70’ini veto hakkına sahip beş ülke, ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve Çin gerçekleştiriyor.91 Bu nedenle bu ülkelerin barış ve güvenliği sağlamasını beklemek ne kadar gerçekçi sorusu hemen akıllara gelmektedir.
Gerçekten de asıl amacı uluslararası güvenlik ve barışı sağlamak olan ve bu kapsamda diğer üye devletlerin askeri güç tekelini kendilerine yüklediği 5 daimi üye uluslararası silah pazarında lider devletler olarak karşımıza çıkması konseyin nasıl güvenlik sağlayabileceği ya da nasıl güvensizliklere sebebiyet vereceği noktasında soruları da beraberinde getirmektedir.

Zira silah ticaretinden önemli gelir elde eden bu ülkelerin güvenlik sorunlarının çözümünü isteyecekleri açıkçası mantık dışı görünmektedir. Her ne kadar BM Antlaşmasının 26’ncı maddesinde uluslararası barışın sağlanması için silahlanmanın kontrol altına alınması ve ekonomik kaynakların olabildiğince az bir kısmının silahlanmaya ayrılması öngörülürken Güvenlik Konseyinin beş daimi üyesinin dünyada silah satışları en yüksek olan ülkeler olması da açıkçası ciddi bir çelişki oluşturmaktadır. Zira söz konusu silah ticaretinden elde ettikleri
karları kaybetmemek adına güvenlik konseyinin daimi üyelerinin çatışma içinde bulunan bölgelere silah satması ve sorunları çözmek yerine kışkırtması daha olası görünmektedir. Bu durum elbette güvenlik konseyinin çatışmaları çözemediği her krizde kendisine daha da şüpheyle bakılmasına neden olmaktadır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder