Barzani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Barzani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2020 Cuma

AKP Hükümeti PYD/PKK ile Neden Anlaştı?

AKP Hükümeti PYD/PKK ile Neden Anlaştı? 


Yazar: Ümit Özdağ 
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü 


AKP Hükümeti çok zor bir süreçten geçiyor. Erdoğan, Türkiye’de tavizsiz kendisini destekleyen dar bir zemin dışında herkes ile çatışıyor. Başbakan % 50-50 karşıtlığı kursa da durum hiç öyle değil. AKP % 35 civarına çekilmiş durumda. En iyi anketlerde % 43 civarında. Ancak bu %35-43 aralığındaki AKP oyu, Erdoğan’ı tavizsiz desteklemiyor. Daha ziyade “Başbakan ne yapıyor?” endişeli sorusu ile izliyor. 
Çünkü Erdoğan, CHP ve MHP dışında, içinde futbol taraftarlarının da olduğu çok dinamik bir Gezi Parkı muhalefeti ile, Koç Grubu başta olmak üzere sermaye ile, Gülen Cemaati ile aynı anda sert bir çatışma sürecinden geçiyor. Erdoğan bu çatışma sırasında da bu grupların hepsine karşı daha sert önlemler alma 
çabası içinde görülüyor. Stadyumlar F Tipi stadyumlar haline getiriliyor. Gezi parkı muhalefeti mensupları ömür boyu hapis ile tehdit ediliyor. Koç’a adi kaçakçı muamelesi yapılıyor. Cemaatin kadroları tasfiye ediliyor, basında hedef haline getiriliyor. Ancak Erdoğan sadece dışarıda tanımladığı düşmanlar ile değil, AKP içinde tanımladığı tavizciler ile de mücadele ediyor. Başbakan yardımcı Bülent Arınç ile Erdoğan arasındaki gerilim artık gizlenebilir gibi değil. Erdoğan’ın Türk Ordusunu TSK’dan AK Silahlı Kuvvetlere dönüştürmek için yürüttüğü büyük tasfiye operasyonları ise bir başka milli felaketi oluşturuyor. 

Erdoğan içeride bu çok boyutlu çatışmayı sürdürürken, dışarıda da çok dostunun kaldığı söylenemez. Ortadoğu’da AKP Hükümeti İran-Irak-Suriye-Hizbullah bloğu ile çatışıyor. Rusya, Erdoğan’a karşı hep tedbirli. Mısır ile İsrail ile de düşman. Suudiler ile arası Mısır’dan dolayı bozuk. Katar’da yeni emir ile birlikte ilişkiler gerilecek. Ortadoğu’da tek dost, Barzani. ABD-AKP ilişkileri konusunda çok şey söyleniyor. 

Artık eskisi kadar iyi olduğu söylenemez. Batı Dünyasının son on sene Erdoğan’ı “ululayan” kamuoyu oluşturucuları, şimdi Erdoğan’ı sert bir şekilde hırpalıyorlar. AB ile ilişkiler ise Mısır sonrasında bir kez daha gerilmiş durumda. 

Erdoğan içeride ve dışarıda çok taraflı bir “savaş” sürdürürken, ekonomi dünyadaki gelişmelerin de sonucu 2008’den sonra en ağır sarsılma sürecine doğru ilerliyor. Bu konuda Türkiye Ekonomisinin Görünümü adlı kısa fakat özlü çalışma çok açık verileri ortaya koyuyor. 

Dünyanın en borçlu 6. Ülkesi olan Türkiye, 2008’de son çeyrek açısından Cumhuriyet tarihinin 1945’in son çeyreğinden sonra ikinci büyük küçülme yaşanmıştı. Ve ancak büyük dış kaynak ile bu sıkıntı aşılmıştı. 
Şimdi ekonomik sıkıntı daha da güçlü bir şekilde geliyor. Merkez Bankası kaynakları sınırlı; 40 milyar Dolar rezerv var. Türk şirketlerinin borç yükü inanılmaz ölçüde büyük. Cari açık sürekli artıyor. 
Bütün bu gelişmeler göz önünde tutulmadan AKP Hükümetinin PKK ve PYD politikalarını anlamak mümkün değildir. Bu kadar çok taraflı bir mücadele içinde olan Erdoğan, bir de PKK ile çatışmanın yükü altına girmek istemiyor. PKK, müzakere-mütareke sürecinde terör eylemlerini durdurmamakla birlikte, asker ve polise şehit ile biten bir saldırı düzenlemediği için AKP Hükümeti “şehit 
gelmiyor” propagandasını yapabilmektedir. Bunun karşılığında AKP, PKK’nın çekilmemesine, aksine Türkiye içindeki militan sayısını artırmasına Hakkari-Şırnak ekseninde dağlarda alan hakimiyeti kurmasına, şehirlerde ise PKK otoritesi tesis etmesine razı olmaktadır. Buna Güneydoğu’da “ikili otorite” sisteminin kurulması diyebiliriz. Ancak PKK bununla tatmin olmuyor, tek otorite olmak istiyor. Diğer bir ifade ile “Kürdistan’ı biz yönetiriz, Türkiye’yi birlikte” diyor PKK. 

Özetle, şehit gelmemekte ancak vatan toprakları PKK’nın denetimi altına girmektedir. 

PKK ile müzakere-mütareke sürecinde PKK’nın söz vermiş olmasına rağmen Türkiye dışına çekilmemiş olmasına rağmen Öcalan ve Kandil AKP Hükümetini, “ikinci aşama” olan PKK lehine anayasal ve yasaldüzenlemelerin yapılması talebi ile karşı karşıya bırakmıştır. PKK, bu talebinin karşılanmaması durumunda terör eylemlerini tekrar başlatacağı tehdidini gündeme getirmiştir. AKP ise oy kaybettiği bir süreçte PKK lehine yapılacak anayasal ve yasal düzenlemeleri gündeme getirmesinin oy kaybını artıracağını görüyor. 

İşte bu aşamada Suriye’nin kuzeyinde üç ayrı bölgenin (doğudan batıya Cezire, Koban, Afrin) kontrolünü Esad güçlerinin boşaltmasından sonra ele geçiren PKK/PYD güçleri son bir senede bu bölgeler küçük PKK devletçikleri kurmuşlardı. Çok kısa bir süre Esad güçleri ile çarpışsalar da büyük ölçüde Suriye iç savaşının dışında kalmış ve sonucunu beklemişlerdir. 

PKK/PYD ile El Kaide arasında beklemeyen bir gelişme sonrasında çıkan çatışmalar PKK’nın El Kaide karşısında ilerlemesi ile sonuçlanınca, bir seneden bu yana PKK’nın bölgedeki faaliyetleri karşısında sessiz bekleyen Ankara büyük bir endişe göstermiş görünmüştür. PKK/PYD, Ankara’nın kendisine karşı askeri bir önlem almasının Türkiye’de PKK ile ateşkesin kesilmesi sonucunu doğuracağı tehdidi ile hem Ankara’nın “geri durmasını” hem de sınır kapılarını açarak, PKK/PYD’ye yardım etmesi talebini kabul ettirmiştir. Ankara ise PYD’den şimdilik özerklik ilan etmemesi ricasında bulunmuştur. Bu PKK/PYD’nin Suriye’nin kuzeyindeki varlığının Ankara tarafından meşrulaştırılması anlamına geliyor.
 
Özetle, AKP Hükümeti, iktidarı için CHP’yi, MHP’yi, cemaati, Gezicileri, Koç Grubunu PKK’dan daha büyük tehdit olarak gördüğünden dolayı onlar ile savaşmaya devam ederken, PKK ile Güneydoğu Anadolu’da, PYD ile Suriye’nin kuzeyinde anlaşmayı tercih etmiş görünüyor. 

http://www.21yyte.org/ 
06.08.2013 11:20 tarihinde indirilmiştir

***

14 Ocak 2020 Salı

Amerikan Raporlarında Kürt Ayrılıkçılarına Rusyanın Desteği

Amerikan Raporlarında Kürt Ayrılıkçılarına Rusyanın Desteği 






Mehmet A. KANCI*
www.bilgesam.org
*TRT Haber Editörü

Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarına Barış Pınarı’nı eklemesiyle beraber Suriye’nin kuzeyinde bir terör yapılanmasına yaslanarak kurulmak istenen devlet görünümlü terör koridoru akamete uğratıldı. 

Barış Pınarı Harekâtı sürecine Türkiye’nin sahip olduğu askeri imkân ve kabiliyetler kadar diplomasi cephesindeki mücadelesi de damgasını vurdu. ABD ve Rusya ile varılan mutabakatlar Fırat Nehri’nin hem batısında hem de 
doğusunda statüko haline getirilmek istenen durumu kökünden değiştirdi, haritanın yeniden tanzim edilmesini beraberinde getirdi. 

Peki her iki süper güç ile varılan mutabakatlar, Türkiye’nin güney sınırlarındaki bu tehdidi kalıcı olarak ortadan kaldırmayı garantileyecek mi? Hem Beyaz Saray hem de Kremlin yönetimleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren özellikle İran ve Irak’taki Kürt toplumlarının, sınırları içerisinde yaşadıkları üniter yapıları hedef alan silahlı kalkışmalarına birden fazla defa destek vermiş, bu ülkelerde uzun yıllar sürecek istikrarsızlıklara yeşil ışık yakmışlardı. 

Emperyal güçlerin, Orta Doğu’daki Kürt sorununa bakış açılarını, yaklaşımların daki değişimleri ve tarihi dönüm noktalarını, özellikle ABD kaynaklı bir dizi rapor üzerinden gözlemlemek mümkün. Bu yazıda, kritik öneme sahip, ABD’deki karar vericileri Kürt sorunu hakkında yönlendiren bazı raporlara yakından bakacağız. İlk sıradaki raporumuz akademisyen William Linn Westermann tarafından kaleme alınan 1 Temmuz 1946 tarihli rapor. Dışişleri Bakanlığı’nın talebi üzerinde yazıldığı anlaşılan raporun başlığı: 

“Kürt Bağımsızlığı ve Rus Yayılmacılığı” 

Westermann’ın bu raporunun, 2. Dünya Savaşı sırasında müttefikler ile ikmal yolu tesis etmek için İran’ın kuzeyini işgal eden SSCB’nin desteğiyle Gazi Muhammed ve Molla Mustafa Barzani tarafından kurulan Mahabad Cumhuriyeti’ nin bölgedeki jeopolitik etkilerini belirlemek amacını taşıdığını söylemek mümkün. Westermann, SSCB’nin bu Kürt devletini desteklemek ile 
maksadının Kafkaslar’daki nüfuz alanını daha güneye yaymak, İran petrollerine hâkim olmak ve Hazar Denizi’ni SSCB’nin bir iç denizi haline getirmek olduğuna işaret eder. Westermann, 1945 yılının Nisan ayında, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kuruluşuyla sonuçlanan 

San Francisco Konferansı sırasında “Kürt Birliği” adına konferans katılımcılarına ulaştırılan bir mektuba ve beraberinde “Kürt Sorunu” başlıklı memoranduma dikkat çeker. 1919 yılında, 1. Dünya Savaşı’nın ertesinde Paris’teki Barış Konferansı’na da ABD adına katıldığı anlaşılan Westermann, San Francisco’daki mektup ve memorandumun büyük ölçüde 26 yıl önceki konferansta Kürt temsilcilerin dağıttığı broşür ile benzerlikler taşıdığına işaret etmektedir. Ancak bu mektup ve memorandum’daki Kürtlerin özerlik taleplerinin hem gülünç hem de abartılı olduğu yine Westermann tarafından ifade edilmektedir. 

Westermann’a göre San Francisco’daki Kürt talepleri, Sovyet kontrolündeki Mahabad, Beyrut ve Irak Komünist Partisi’nin ürünüdür. Westermann Raporu’nda bölgedeki Kızılordu güçlerinin, Mahabad Cumhuriyeti’ne propaganda çalışmaları için matbaa makinesinin yanısıra 20 tank, 4 kamyon ve havan topları tedarik ettiği belirtilirken Rus subaylarının da Mahabad Cumhuriyeti’nin silahlı gücü haline gelen Barzani’nin savaşçılarına eğitim verdiği kaydedilmekte. 
William Linn Westermann, daha sonraki yıllarda ABD’nin resmi kurumları tarafından gündeme getirilen soruları ilk kez burada ifade ediyordu: “Kürtler kimdir? Neden isyan etmektedirler? Ne istiyorlar? Bağımsız bir devlet kurma argümanları gerçekçi midir? 

Bunu başarsalar bile, bu devleti hayatta tutacaklarına inanabilir miyiz?” 

2020 yılının eşiğine geldiğimiz bu günlerde Westermann’ın bu sorularının geçerliliğini koruduğunu söylememek mümkün değil. Westermann, Kürtlerin isyan sebeplerine gerekçe olarak bağlı oldukları yönetimlere vergi vermeme ve askerlik hizmetine katılmayı reddetmeyi kronik bir sorun olarak işaret ediyor. 

Bu tespit 1990’lı yıllarda 1. Körfez Savaşı’nın ardından bir başka Amerikan raporunda daha kendisini gösterecekti. Lozan Anlaşmasının imzalandığı 1924 
yılından, Molla Mustafa Barzani’nin Irak’ta 1942 başlattığı isyana kadar Türkiye iki, İran ve Irak’ta üçer ayaklanma yaşandığına işaret eden Westermann, bu silahlı kalkışmaların gerçek bir Kürt birliği ve milliyetçiliği bilinciyle gerçekleştirildiğini söylemenin mümkün olmadığını ve sonunda devlet kurma arzusunun da bulunmadığını belirtmektedir. Westermann’ın Sovyetlerin 
yayılmacı emellerine odaklı olarak Kürt ayrılıkçı hareketlerini değerlendirdiği raporunda, Kafkaslar’daki Kürt nüfusunun, Suriye’dekinden fazla olması da dikkat çekici bir başka noktadır. Raporda, Kürt grupların ayrılıkçı hareketlerinin Batılı bir güç tarafından kaderiyle başbaşa bırakılmasının ilk örneğine de değiniliyor. 

1943 yılının Kasım-Aralık aylarında düzenlenen Tahran Konferansı’nda Roosevelt-Churchill ve Stalin arasında İran’ın toprak bütünlüğünün korunmasına dair varılan uzlaşma, SSCB’nin İran Kürtlerinin ayrılıkçı hareketlerine verdiği desteği kesmesini de beraberinde getiriyor. Ancak savaş sonunda değişen dengeler, SSCB’nin İran’daki Kürt kartını yeniden masaya sürmesini ve Mahabad Cumhuriyeti’nin kuruluşunu da beraberinde getirdi. 

Westermann, bölgede bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını engelleyecek bir başka faktör olarak ise Kürtler, Süryaniler ve Ermeniler arasında yaşanmış katliamlara işaret ediyor. Amerikalı akademisyen 19. yüzyılın sonlarında bölgede Katolik Ermenilerin Gregoryen Ermeniler tarafından, Kürtlerin Ermeniler ve Ermenilerin Kürtler tarafından, Süryanilerin ise diğer tüm etnik ve dini gruplar tarafından katledildiği olayları hatırlatıyor. Rapordaki bir başka dikkat çekici 
nokta ise SSCB’nin İngiltere ile anlaşarak Nazi sempatizanı İran Şahı Rıza’yı sürgüne göndererek İran topraklarını paylaştıkları sürece dair bir gelişme. SSCB’nin ilk icraatlarından biri, kendi nüfuz alanına bırakılan Tebriz’deki İranlı polisleri silahsızlandırıp yerlerine, Ermenistan Sovyet’inden Ermenileri getirerek güvenlik gücü olarak görevlendirmeleri. SSCB’nin Orta Asya Cumhuriyetleri’ne hâkim olduğu yıllarda, Türk nüfusun yoğun olduğu bölgelerdeki bürokratik 
yapıyı Ermeni memurlar ağırlıklı olarak tasarlamasının bir örneği işgal yıllarında İran Azerbaycanı’nda da görülmüş. Westermann, raporunun sonunda, Türkiye ve Irak’taki üniter yapıların bölgede bir Kürt devleti kurulmasına müsaade etmeyeceğine işaret ederken, SSCB’nin ayrılıkçı Kürt hareketlerine destek vererek Çarlık döneminden kalma tehlikeli bir oyun oynadığı uyarısı yapılıyor. 



Türkiye’den Washington’a İlk Rapor

Sıradaki rapor ise 1952 yılında ABD’nin Ankara Büyükelçiliği tarafından hazırlandı. Rapor Büyükelçilik görevlisi E. N. Waggoner’in 3 hafta süren Güneydoğu Anadolu gezisi neticesinde oluşturularak 882.41/12-852 kayıt numaralı rapor ile 1952’nin Aralık ayında Büyükelçiliğin Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşarı Livingston Satterwhite imzasıyla Washington’a gönderildi. 
20 daktilo sayfası uzunluğundaki raporda “Türk hükümeti sürekli olarak Türkiye’nin bir Kürt sorunu olmadığını söylüyorsa da, ülke sınırları içerisinde yaşayan yaklaşık 1-1,3 milyon Kürtçe konuşan insan Türk hükümeti için problem yaratacak nitelikte” ifadesi yer alıyordu. Amerikalı görevlinin bu gezide Başkale gözlemleri en ilgi çekici kısımlardan biri. Amerikalı diplomatın 1952’de ilgi gösterdiği Başkale 1992 yılında PKK’nın en aktif olduğu yerlerden biri haline gelecekti. 

Aradan geçen yıllarda Mahabad Cumhuriyeti’nin yıkılmasıyla SSCB’ye sığınarak Kızılordu Generali rütbesi alan Molla Mustafa Barzani Irak’a döner. Albay Abdülkerim Kasım’ın, Irak’taki darbesi dengeleri değiştirmiş Bağdat’ta SSCB yanlısı bir yönetim ortaya çıkmıştı. Ancak, Kasım’ın liderliği istikrar getirmedi. Barzani liderliğindeki Irak Kürtleri yeniden ayaklandı. 

SSCB bir yandan Barzani’ye bir yandan Bağdat’taki hükümete destek veriyordu. Ancak SSCB, Saddam Hüseyin’i kendisine yeterince bağımlık kıldığına karar verdiği 1972’de Irak ile dostluk anlaşması imzaladı ve Barzani bir kez daha açıkta kaldı. Irak’taki ayrılıkçı Kürt hareketi bu defa hiç güvenmediği İran Şahı’na dümen kırdı. Bu, dönemin ABD Başkanı Nixon’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Kissinger için Amerikan dış politikasının iplerini ele almak için bir 
fırsattı. Kissinger, ABD Dışişleri Bakanlığı’nı devre dışı bırakacak, “Kırklar Komitesi” ve CIA aracılığıyla yürüteceği Orta Doğu politikası için harekete geçti. Molla Mustafa Barzani Washington’da aradığı müttefiki bulmuştu. Kissinger’in sağladığı anlaşma ile ABD, İran toprakları üzerinden Barzani hareketine silah ve para yardımı yapmaya başladı. İsrail’de aynı dönemde eş zamanlı olarak harekete geçmiş, Barzani’ye para ve askeri eğitim desteği tedarik ediyordu. Washington’da organize edilen bu trafik o kadar gizli işliyordu ki Tahran’daki 
ABD Büyükelçisinin dahi olup bitenlerden haberi yoktu. Barzani, Beyaz Saray’a ulaşmasını sağlayan Kissinger’dan o kadar memnundu ki ona hediye olarak 3 halı göndermiş, Amerikan Ulusal Güvenlik Danışmanının düğününde ise eşine bir inci bir altın kolye hediye etmişti. 

Bu hediyeler, ilerleyen yıllarda diplomatik skandalın göbeğine oturacak ancak Kissinger’ı yıkmaya yetmeyecekti.

Washington-Tahran-Hac Umran trafiği başarıyla işliyor, başta Irak’ın petrol geliri olmak üzere para ve insan kaynağı ayrılıkçı Kürt hareketi vasıtasıyla yıpratılıyor, Irak istikrarsızlaştırılıyor ve İsrail için bir tehdit haline gelmesi engelleniyordu. Saddam Hüseyin artık bu çatışmanın yükünü kaldıramayacak hale gelince 1975’te Cezayir’deki OPEC Zirvesi’nde İran ile masaya oturdu. İran ile Irak arasındaki anlaşmanın en önemli şartı Kürtlere verilen desteğin kesilmesiydi. Molla Mustafa Barzani ve binlerce yandaşı 10 gün içerisinde bir kez daha kendilerini 

  “ 1943 yılının Kasım-Aralık aylarında düzenlenen Tahran Konferansı’nda Roosevelt-Churchill ve Stalin arasında İran’ın toprak bütünlüğünün korunmasına dair varılan uzlaşma, SSCB’nin İran Kürtlerinin ayrılıkçı hareketlerine verdiği desteği kesmesini de beraberinde getiriyor. Ancak savaş sonunda değişen dengeler, SSCB’nin İran’daki Kürt kartını yeniden masaya sürmesini ve Mahabad Cumhuriyeti’nin kuruluşunu da beraberinde getirdi.”

“ Kissinger daha sonra Pike Komitesi danışmalarından birine neden Kürtlere 
yardım etmediklerinin açıklamasını yaparken şu ifadeyi kullanacaktı: Gizli 
operasyonlar ve faaliyetler misyonerlikle karıştırılmamalıdır. Pike Raporu, 
Irak’taki ayrılıkçı Kürt hareketinin en başından itibaren, SSCB yayılmacılığı 
ve Saddam Hüseyin’e karşı piyon olarak kullanıldığını belgeliyordu.”

<  İran ve Türkiye sınırlarına kaçmaya çalışırken buldular. Iraklı Kürtler bir kez daha bir süper güç tarafından terk edilmişti. Kissinger ve yeni ABD Başkanı Carter, Barzani’nin mektuplarına yanıt vermiyordu. Barzani, 1976’da ABD’ye gitmeyi başardı ancak, girdiği mücadeleyi halkı nezdinde aklayacak bir Beyaz Saray ziyareti yapma fırsatı bulamadan 1979’da yaşama veda etti. >

İşte Barzani’nin son dramı ve Kissinger’ın gizli operasyonları 1976 yılında ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi’nin yayımladığı “Pike Raporu”nun konusu olacaktı

ABD’nin Karanlık Operasyonlarının Faturası: PIKE RAPORU

Bu rapor aslında ABD’nin 1965-1975 yılları arasında küresel ölçekte yürüttüğü tüm gizli operasyonları kapsıyordu. Rapora göre, Molla Musfata Barzani verdiği destek karşılığında Irak Kürtlerinin ABD’nin 51. Eyaleti olmaya gönüllü olduklarını neredeyse her konuşmasında tekrarlıyordu. Kissinger’a Barzani tarafından gönderilen hediyeler ise bizzat Beyaz Saray’ın emriyle ABD Hazine Bakanlığı’na beyan edilmemiş gizlenmişti. Bu hediyelerin beyan edilmesinin 
yürütülen gizli operasyonu ortaya çıkarmasından endişe ediliyordu. Hediyelerin gizlenmesi talimatını alan Bret Scowcroft, Baba Bush döneminde 1. Körfez Savaşı’nın kararını veren Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak bir kez daha sahneye çıkacaktı. ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi’nin raporunda, operasyonun en başından itibaren Nixon ve İran Şahı’nın Kürtlerin devlet kurmaması ve Saddam Hüseyin rejiminin devrilmemesi konusunda hem fikir olduklarına işaret ediliyordu. Barzani ve yandaşlarına sağlanan yardımın tek amacı başta Irak olmak üzere bölgenin istikrarsızlaştırılmasıydı. Bu bir sosyo-ekonomik yıpratma savaşıydı. Kissinger daha sonra Pike Komitesi danışmaların dan birine neden Kürtlere yardım etmediklerinin açıklamasını yaparken şu ifadeyi kullanacaktı: Gizli operasyonlar ve faaliyetler misyonerlikle  karıştırılma malıdır. Pike Raporu, Irak’taki ayrılıkçı Kürt hareketinin en başından itibaren, 
SSCB yayılmacılığı ve Saddam Hüseyin’e karşı piyon olarak kullanıldığını belgeliyordu. 

Kürdistan Demokratik Partisi ve PKK’nın 1984 yılından itibaren Hafız Esad’ın desteğiyle Suriye sınırında ve Irak’ın kuzeyinde hareket imkânı bulması bölgedeki Kürt Sorununu yeni bir aşamaya taşıdı. PKK terör örgütü Türkiye topraklarına saldırılar düzenlerken, Washington’da Türkiye’nin Kürt nüfusuna bakış da değişiyordu. Bu değişim ilk olarak 1988 yılında yayımlanan ABD Dışişleri Bakanlığı’nın İnsan Hakları Raporu’nda kendisini gösterdi.

ABD’nin Türkiye’ye ve Kürt Sorununa Bakış Açısındaki Değişim

Bu raporda o güne kadar iki ülke ilişkilerinde Türkiye’yi hedef alan alışılmamış bir dil kullanılmıştı. ABD Dışişleri Bakanlığı ilk kez Türkiye’deki Kürtlerden “azınlık” olarak bahsediyordu. 
Ayrıca Kürtlerin, azınlık gruplarının sahip olduğu haklara bir an evvel kavuşması 
gerektiğine işaret ediliyordu. 1 yıl önceki raporda da Türkiye’nin güney doğusunda bir ayaklanmadan söz ediliyordu. 1988’de ise etnik bir azınlığın ayaklandığına işaret ediliyor ve Lozan Anlaşması’nın hükümlerine dikkat çekiliyordu. Türkiye’nin tepkisi Washington’da pek dikkate alınmıyor, Bakanlığın İnsan Haklarından Sorumlu Bakan Yardımcısı Richard Schiffer basın toplantısında Türk gazetecilerin şiddetli eleştirilerine hedef olurken ABD’nin Türkiye’deki Kürtlere yönelik kısıtlamalardan dolayı kaygılı olduğunu söylüyordu. Basın toplantısındaki bir cümlesi ise şu şekildeydi: İnancımız o dur ki, Lozan Antlaşması’nda yer almamakla birlikte, uluslararası alanda kabul gören standartlara göre Kürtler ulusal bir azınlık olarak, bu hakların 
tanınmasına ve bunlara saygı gösterilmesine hak kazanmaktadır. 

Schiffer’in kime göre hangi standartlardan bahsettiği o günlerde de anlaşılamamıştı. 1988 yılı ABD’de Ermeni Soykırım Tasarısı konusunda en hararetli dönemlerden biriydi. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in ziyareti bu tasarı nedeniyle ertelenmiş ilişkilerdeki sıkıntıya bir de bu rapor eklenmişti. Cumhurbaşkanı Evren’in ziyareti öncesinde Washington Büyükelçisi Şükrü 
Elekdağ bir rapor hazırlayarak, Washington’da değişen iklime dikkat çekmişti. “ABD’de Kürt Sorunu” başlıklı bölümün birinci maddesinde, Türkiye’nin Batılı ülkelerde ve ABD’de yoğun bir Kürtçülük propagandasıyla karşı karşıya olduğu vurgulanırken, bu propagandanın Türkiye’de suni bir azınlık sorunu yaratılmasını hedeflediği ifade edilmekteydi. Elekdağ’ın raporuna göre, Helsinki İzleme Komitesi’nin Türkiye’de İnsan Hakları konulu raporu da Washington tarafından ciddiye alınmıştı. Şubat 1988’de yayımlanan raporun 43 sayfalık bölümü 
Türkiye’de Kürt sorununa ayrılmıştı. Jeri Laber ve Lois Whitman isimli Amerikalıların hazırladığı raporda Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde bir isyan olduğu, dolayısıyla Türk hükümetinin sivillere, harp hukukuyla ilgili 1949 Cenevre Sözleşmesi uyarınca muamele etmesi gerektiği gibi ifadeler yer almıştı. Türkiye, PKK terörüne karşı yürüttüğü mücadelenin uluslararası platformlarda aleyhine kullanılarak Birleşmiş Milleler Barış Gücü’nün 
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine yerleştirilmesine yönelik teşebbüslerle 2015-2016 yıllarındaki Hendek Operasyonları sırasında karşılaşacaktı. 

<  1980’lerin sonunda ABD’nin Kürt sorunu kapsamında Türkiye’ye yönelik değişen bakış açısı Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle Ortadoğu’da değişen dengelerle yeni bir boyuta geçiş yaptı. 1. Körfez Savaşı’nı takiben Irak’ın kuzeyinde Kürtlerin güneyinde ise Şiilerin başlattığı isyanların desteklenip desteklenmemesi konusu Beyaz Saray’ı karmaşık problemlerle karşı karşıya bıraktı. Bu dönemde ortaya çıkan “Pelletiere Raporu”, ABD Başkanı Bush’un ( Baba Bush ) Kürtlere yönelik 
siyasetinde belirleyici oldu. >

“ PELLETIERE RAPORU: Kürtler ve Ağalar ”

16 Eylül 1991’de yayımlanan raporu Profesör Stephen C. Pelletiere ABD Savaş Akademisi’nin Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü için hazırladı. Bu rapor, ABD’nin 1. Körfez Savaşı sonrasında Irak’ın kuzeyindeki Kürtleri korumak için askeri müdahalede bulunmasında geri adım atmasına yol açtı. “THE KURDS AND THEIR AGAS / KÜRTLER VE AĞALARI” başlıklı 35 sayfalık raporun önsözünü Stratejik Çalışmalar Enstitüsü’nün Direktörü Albay Karl W. Robinson yazdı. Albay Robinson’un önsözde şu ifadeyi kullanması dikkat çekiciydi: Rapor bizim subaylarımızı, kendi görevleri dolayısıyla ortaya çıkabilecek muhtemel tehlikeler 
konusunda uyarıyor ve genelde Kürt sorununun, basının çizdiği şekilde iyi huylu bir tümör gibi olmayıp, patlamaya hazır unsurlarla dolu olduğunu gösteriyor.

Pelletiere raporunda, öncülü Westermann gibi, Irak’taki Kürt toplumunda hala feodal ilişki düzeninin hâkim olduğuna dikkat çekiyor ve kısa vadede bağımsız bir devletin mümkün olmadığına işaret ediyordu. Pelletiere göre feodal yapıyı kontrol eden ağalar, ABD varlığının veya tehdidinin, onların yasadışı faaliyetlerine bölgeyi açacağı ümidiyle Amerikan ordusuna yanaşıyorlardı. 
Mesud Barzani ve Celal Talabani gibi siyasi liderler ise Amerikalı akademisyen 
göre, 1960’lı yıllarda toprak reformunu kenara iten siyasetleri nedeniyle aslında güçlerini yitirmişlerdi. Pelletiere’in bu tespitleri yönetimin çeşitli kesimlerinde rahatsızlığa neden oldu. Ancak tespitler reddedilecek gibi değildi. Profesör Pelletiere, 1970’li yıllarda defalarca Barzani ile sohbet toplantılarına katılmıştı. Ulusal Güvenlik Dairesi’nden Richard Haas rapordan etkilendi. 
Raporu Beyaz Saray’da elden ele aktararak pek çok yetkili tarafından okunmasını da sağladı. Pelletiere Raporu’nun finalindeki şu ifadeler Beyaz Saray’ı Irak’ın kuzeyine doğrudan bir askeri müdahalede bulunmaktan caydırıyor, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın baskısı ve insani durumun felakete dönüşmesi nedeniyle Çekiç Güç seçeneğine yöneltiyordu. 

Raporun sonuç kısmı şu şekildeydi: 

Kürt liderlerin bugün yaptıkları, Kürtlerin yüzyıllardır yaptıklarından farklı değildir. Kürtler tarihleri boyunca yabancı çıkarlarına paralı askerler olarak hizmet etmişlerdi. Onlar kiralık silahlardır ve kiralık silahlar bir siyasi hareket oluşturamaz. 

ABD’nin Irak’ın kuzeyindeki Kürt isyanına doğrudan müdahalesinden vazgeçilmiş ancak Türkiye’de üslenen Çekiç Güç vasıtasıyla KDP ve KYB’nin bölgedeki hâkimiyeti pekiştirilmişti. Kürtler, Ankara ve Washington’dan mahalli seçimler görünümü altında aldıkları onayla 1992 baharında seçimlere gitmiş ve parlamentolarını da oluşturma fırsatı bulmuşlardı. İşte 1992’nin Temmuz ayında hazırlanan bir rapor etkisi bugüne kadar gelen olayların habercisiydi.

“ FULLER RAPORU ” 

Rapor, CIA’nın uzman analisti RAND düşüncü kuruluşu üyelerinden Graham Fuller ve Paul Henze tarafından Pentagon için 1992 yılının Temmuz ayında hazırlandı. Raporda özet olarak, Türkiye’nin Kürtlere yönelik liberal politikalar çerçevesinde attığı adımların, Kürtleri kendi kaderlerini belirleme hakkından alıkoymak için geç kalmış olduğu ifade ediliyordu. Fuller ve Henze ikilisine göre Türkiye, tarihi açıdan geri döndürülemeyecek bir hareketi durdurmaya çalışırsa 
ortaya çıkacak kaos ve bunun maliyeti korkunç olacaktı. Raporda, ayrılıkçı Kürt hareketinin Irak’ta gelişmesinin durdurulamaz bir yörüngeye oturduğu da iddia edilmekteydi. Fuller raporunda ayrıca Kürt sorununda yaşanacak gelişmelerin Türkiye’de yeni bir darbenin altyapısını oluşturabileceğine de dikkat çekilmekteydi. 

Fuller’e göre Türkiye, 1992’deki Nevruz olaylarının da etkisiyle Kürt sorununda kontrolü kaybetmeye başlamıştı ve dönüşü olmayan bir yola girilmişti. Fuller’e göre Özal, Körfez Savaşı sürecinde uyguladığı politikalarla “Pandora’nın kutusunu” açmıştı. Raporu hazırlayan Graham Fuller, 1999 yılında Suriye’yi terk eden terör örgütü elebaşı Öcalan ile Roma’da buluşmaya çalışan, bağımsız bir Kürt devletinin ABD yönetimindeki savunucusu eski Büyükelçi Peter W. Galbraith’e eşlik edecekti. Fuller’in başka hatırda kalıcı özelliği ise FETÖ elebaşı Gülen’in ABD’ye yaptığı Yeşil Kart başvurusundaki tavsiye mektubunu imzalayan kişi olmasıydı.

< “ Kürt liderlerin bugün yaptıkları, Kürtlerin yüzyıllardır yaptıklarından farklı değildir. Kürtler tarihleri boyunca yabancı çıkarlarına paralı askerler olarak hizmet etmişlerdi. Onlar kiralık silahlardır ve kiralık silahlar bir siyasi hareket oluşturamaz.”  >

Sonuç

ABD’nin Kürt politikasındaki tüm iniş ve çıkışların göstergesi olan bu raporlar, hala Beyaz Saray’ın bölgeye yönelik net bir politikası olup olmadığına dair ipucu vermeye yetmiyor. Ancak Irak’ın ardından bugün Suriye’deki üniter devletin PKK’nın uzantıları ile parçalanma girişimi ve İran üzerindeki baskılar gözönüne alındığında, Beyaz Saray’daki değişen isimlere rağmen, zamana yayılmış bağımsız bir Kürt devleti hedefinin adım adım inşa edilmek istendiği yadsınamaz 
bir gerçek. Kuzey Irak’taki Bölgesel Yönetim’in 2017 yılındaki referandum ile bağımsızlık kartını cebine koyduğunu unutmayalım. 

Irak’ta Ekim ayının ilk günlerinde patlak veren toplumsal olaylar, Suriye’de varılan mutabakatlara rağmen PKK/YPG’nin mevzilerini terk etmemesi hatta petrol bölgelerine ABD’nin desteğiyle daha da kuvvetli şekilde tutunması ve İran üzerinde rejim değişikliğini hedefleyen ekonomik ve askeri kuşatmanın vardığı nokta, 1. Dünya Savaşı öncesinde Orta Doğu’nun sınırlarını çizmeye yönelik  uygulamaya konan planların yeni tasarımlarının yürürlükte olduğuna işaret ediyor. 

BİLGESAM Hakkında

BİLGESAM, Türkiye’nin önde gelen düşünce kuruluşlarından biri olarak 2008 yılında kurulmuştur. 
   Kar amacı gütmeyen bağımsız bir sivil toplum kuruluşu olarak BİLGESAM; Türkiye’deki saygın akademisyenler, emekli generaller ve diplomatların katkıları ile çalışmalarını yürütmektedir. Ulusal ve uluslararası gündemi yakından takip eden BİLGESAM, araştırmalarını Türkiye’nin milli problemleri, dış politika ve güvenlik stratejileri, komşu ülkelerle ilişkiler ve gelişmeler üzerine yoğunlaştır  maktadır. BİLGESAM, Türkiye’de kamuoyuna ve karar alıcılara yerel, bölgesel ve küresel düzeydeki gelişmelere ilişkin siyasal seçenek ve tavsiyeler sunmaktadır.

Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM) 
Mecidiyeköy Yolu Caddesi, No:10, 34387 Şişli -İSTANBUL 
www.bilgesam.org 
www.bilgestrateji.com 
bilgesam@bilgesam.org 
Tel: 0212 217 65 91 - 
Fax: 0 212 217 65 93
© BİLGESAM Tüm hakları saklıdır. İzinsiz yayımlanamaz. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. 





11 Aralık 2018 Salı

Siyasal İşporta ,


Siyasal İşporta 



Yekta Güngör Özden
09.08.2004/Sayı:62


Yıllardan beri cumhuriyetle demokrasinin amaçlandığını, cumhuriyetin demokrasinin yönetim biçimi, yöntem biçimi ve uygulamadaki adı olduğunu, bu amacı gerçekleştirmek için yapılması gerekenleri başarma görevimizin getirdiği sorumlulukları, niteliklerin ve ilkenin sözde ve kağıt üstünde kalmaması çabasının hepimizi onurlandıracağını söyleyip yazdık. Bugünkü yapısı ve yaşama geçiş biçimiyle gerçek demokrasiden uzak olduğumuzu yineleyip vurguladık. Bizi çok konuşmakla, gereksiz sözler söylemekle suçlayanlar görev gerekleri ile yurttaşlık sorumluluğunu ayıramayan ön yargılarla birleşti. Bugünlerde demokrasinin özde mi, sözde mi olduğu tartışmaları başladı. Demokratik yaşamın gerekleri konusunda görevi kapsamında elinden geleni yapmaya çalışanlardan biri olarak bırakınız yerinde saymayı, geriye gitmeyi bir türlü içime sindiremiyorum. Anlayış, eğitim ve tutumdan kaynaklanan aykırılıklarla özlediğimiz demokrasiye kavuşamıyoruz. Temelde kişilik sorunu olarak özetlenebilecek boşluklar ve bozukluklar giderilmesi güç durumlar değil. Ahlâklı, çalışkan, eğitimi yeterli, sorumluluk bilinçli yurttaşlar demokrasiyle asla bağdaşmayan nice eylem, işlem ve durumu önleyebilir. Demokrasimizin Avrupa ölçülerine gelmesi kolaylıkla sağlanabilir. Bu doğrultuda siyasal partilerimize ve yöneticilerine büyük sorumluluk düşmektedir. Çalışkan, özverili, demokrasiyi kendi içinde ve ailesinde özümsemiş yöreticinin ülkesinde gerçekleşmesine katkısı doğaldır. Pamukova’daki “hızlandırılmış tren” diye kamuoyuna sunulan, geçen yazımızda zaman ve yol düzenlemesi sağlanarak iş yapmış görülmek ve övünmek için adlandırıldığını belirttiğimiz trenin kazası nedeniyle olağanüstü toplantıya çağrılan TBMM’nde Ulaştırma Bakanı hakkında verilen gensoru önergesinin gündeme alınmasının reddi düşündürücüdür. Uygar ülkelerde, gerçekten demokrat topluluklarda, gerçekten hukuksal niteliğini kazanmış devletlerde bu tür durumlarda Bakanlar hiç bir öneri, uyarı ve istem olmadan kendiliğinden görevi bırakır. Yayınlanan belgeler açıklanan sözler ve herkesin izlediği durumlar karşısında sorumluluğu açık yöneticilerin hiçbir şey olmamış gibi yerlerini korumaları şaşılacak bir pişkinliktir. Bakanı savunan sözcünün “nazar ve kader”e yollama yapması anlayış çarpıklığının ibretlik bir göstergesidir. Yasama organın denetim görevinin engellenmesi demokrasi adına bir yitiktir. Sorumluluğun gereklerine hazır olduğunu söyleyen Bakan yargıdan kaçınırsa nasıl hesap vermiş olacaktır? Ölenlerin ağırlığını kendisi ve partisi taşımakta güçlük çekeceklerdir. Siyasal çoğunluğa güvenerek, milletvekili transferleriyle Anayasa değişikliklerinde zorunlu halk oyuna sunma sınırını aşarak amaçlarına ulaşacaklarını sananlar aldanmasalar bile bir gün mutlaka muhalefete geçecekler ve asıl aklama yerinin yasama organı değil, yargı organı olduğunu öğreneceklerdir. Önceki Başbakan ve Bakanları Yüce Divan’a gönderirken usulsüzlüğü göze alanların kendi dokunulmazlıkları konusunda verdiği sözleri unutmaları siyasal işportanın ne durumda olduğunu açıklamaktadır. İlkellik, bayağılık, aşağılık, çirkinlik demokrasinin zehiridir. Feodal yapının, aşiret, tarikat, cemaat düzeninin süre geldiği ortamda demokrasinin nice bedeller gerektirdiği tartışmaları giderek yoğunlaşır. Buyrukla istifa ettirilen Başhekimin sözleri ağır bir uyarıdır.

Olaylardan

1. Onbeş günde bir yazının değineceği o kadar çok olay var ki, sıralaması bile güçlük taşıyor. Neresinden başlanacağı şaşırtıyor. Uyuşturucu kaçakçılığından tutuklanan oğlunun Polis Karakolu basılarak kaçırılmasından sorumlu önceki milletvekillerinden biri için yine bir önceki milletvekilinin araştırma yapan siyasetçilerle partisinin suçlaması gerçekte devlete yönelik bir gözdağı iken yetkililer susmayı yeğlemişlerdir. Irak’ta askerlerimizin başına çuval geçirilmesinde, Barzani ve Talabani’nin Kerkük’ü kürtlerle doldurmalarında, susulduğu, tepkisiz kalındığı gibi.

2. Güney Kıbrıs Rum kesimin, istediği ödünleri aldıktan sonra, Annan Planı’nı yeniden masaya koydurma çabalarının gereken ilgiyle izlendiğinden kuşku duyulmaktadır.

3. ABD’nin Çin, Kuzey Kore ve İran için tasarladıklarının neler getirip götüreceğinin gözetildiği de kuşkuların içindedir.

4. Artan PKK/Kongra-Gel saldırıları Türkiye’yi istenilen çizgiye getirmek için kullanılan baskılardan biridir. Türkiye’yi sıkıştırmak için nelerin kullanıbileceğinin işaretleri verilmektedir. Karakola saldırılar Ağrı’da bir polisi şehit etmiştir.

5. Irak’ta rehin Türkler sorunu sürerken işçi Murat Yüce’nin daha sonra kamyon şoförlerinden Osman Alişan’ın hunharca öldürülmesi, işgal ve işkence olaylarına eklenen büyük bir insanlık suçudur. Egemenliği NATO eliyle GOP açılımı için göstermelik devreden ABD’nin aczi giderek belirginleşmektedir. Kongra-Gel’in terörüne engel olması çok kolay olan ABD’nin hâlâ şehitler vermemize ilgisiz kalması, sınırlarımızda silah kaçakçılığı, mayınlı saldırılar birbirinden kopuk değil, birlikte değerlendirilmelidir. 15. Munzur Festivali’nden sonra kolluk güçlerine saldıranlar, Diyarbakır Mardin Kapısı Polis Karakolu’nda bekçinin şehit edilip polisin yaralanması, Hakkâri’de TNT ile desteklenmiş mutfak tüplerinin yola döşenmesi aynı kaynaktan gelen uluslararası destekli kötülüklerin yenileridir. Irak’ta 40 bine yakın sivilin öldüğü unutulmamalıdır. Irak’ın işgalini destekleyenler niçin susuyor?

6. Trafik kazalarının boyutu herkesi yürekten yaralamaktayken hâlâ demiryollarına olumsuz yaklaşılmaktadır. Demiryollarını “Komünist işi” gören kafanın yakınları akıl hocalığına soyununca bu iktidardan başka şey beklenemez. Gerçekte demiryollarını ihmal, ülkeye ihanettir. Ama kadrolaşmaya öncelik ve ağırlık veren siyasal iktidar her şeyi kullandığı gibi demiryolu olayını da aldatmacaları kapsamına almıştır. Trafik kazaları ülkemizin acı kaynağı olmuştur.

7. Avrupa Birliği Anayasası’nı hazarlayan konvansiyonun Başkanı, önceki Fransa Cumhurbaşkanlarından Valéy Giscard D’Estaing’nin Türkiye’nin AB üyeliğine karşıtlığını açıklarken Yunan gazetesine söyledikleri ilginçtir. Avrupalıların ikiyüzlülüğüne değinerek onları yalan söylemekten vazgeçmeye çağırması bizim yalancıları da uyarmalıdır. Avrupalıların tutumu giderek açığa çıkmaktadır.

8. İran’ı “kendi evi” gibi ziyarete giden Recep Tayyip Erdoğan’ın doğalgaz bedelinden indirim sağlayamadığı bellidir. Gaz anlaşması değiştirilememiştir. Başka olumlu değişmelerde sağlanamamıştır. Erdoğan’la geziye katılan bayan gazetecilerin sıkmabaş kullanmaları ülkemize gelen İran’lı gazetecilere açıkbaş koşulu konulmamasıyla ağır bir çelişkiyi vurgulamaktadır. Ödün veren Türkiye, öğüt alan Türkiye, ölen Türk, övülen iktidar. Bu tersliği çözmedikçe aydınlığa çıkılamaz.

9. Enflâsyon rakamlarıyla kamuoyu yanıltılmaktadır. Alım güçlüğü çekilirken, işçi, memur, emekli büyük sıkırtılar içindeyken ekonomik komikliklerden çekinilmemektedir. Kimileri ya da kimi kesimler için kolaylık, bolluk, eğlence, vur patlasın-çal oynasın düzeni söz konusu ise de işsizlik, iflâslar intiharlar, gelir dağılımında ve ücretlerdeki adaletsizlik ve dengesizlik ayyuka çıkmıştır. Bunları görmezdenlikten gelerek tersini savumak masal anlatmaktır. Kanımızca iktidar iç ve dış hiç bir konuda başarılı olamamıştır. Neyi iyi yaptı? Kayseri’deki toplu temel atma olayı da bir siyasal şovdur. Aynı anda atılmış sayılan 139 temel iktidara destek kampanyasıdır.

Besleme ve yalaka medya kesiminin çabalarıyla hiçbir kara ak olamaz. Kendileri ve yandaşları için çıkardıkları açık, vergi bağışı yasası mı? Eve dönme yasası mı? Hizbullahçıların salıverilmesi mi? Kadrolaşma mı? Köprü ücretlerine zam mı? Asgari ücretin iki yılda bir belirlenmesiyle zaten düşük olan ücretlerin eflasyon karşısında büsbütün erimesi mi? Sık mabaş dayatmasıyla eğitim-öğretim düzenin bozulması mı? Silâhlı Kuvvetler’e, üniversiteye, Yargıya kafa tutularak, Cumhurbaşkanı’na saygısızlık yapılarak kabadayılık taslama mı? Saltanat düğünleriyle sırıtan gövde gösterisi mi? Yabancı etkisinin artması, işbirlikçilerin şımarması, gerici sermayenin güçlenmesi mi? Fethullan Gülen’in ABD’nde konuk olması, İstanbul saldırılarının sorumluları gericilerden kaçanların yakalanmaması, Kıbrıs, Ege, Ermeni sorunlarının aleyhimize gelişmeleri mi? Daha niceleri. Esnafın kepenk kapatması, gazilerin, emeklilerin aylıkları, canakıyma olayları, fuhuş patlaması, aftan çıkanların cezaevine dönmesi, kapkaç, gasp, sıfır alan öğrenci sayısı, ırza geçmekten rüşvete kadar işlenen suçlar mı?

10. Urla’da yüzme bilmeyen kızlarını erkeklerin kurtarmasına sözde inanç nedenleriyle karşı çıkan tutumunun nerelerde olduğumuzu, ilkelliğin ve bağnazlığın nelere malolduğunu gösterirken Başbakan İran’lılara özgürleşme ve liberalleşme öğüdünde bulunuyor. Güler misiniz, ağlar mısınız? AİHM’nin kararına karşı sıkmabaşı savunan, devlet protokolüne taşıyamayınca evsahiplerinin nezaketini kötüye kullanıp kendi düzeyindeki uluslararası protokola sokan Başbakanın bu konuda sözlerine kim inanır? Urla olayının en acı yanlarından biri de ölüme neden olan aileler hakkında kovuşturma açılmamış olmasıdır. Kaçak Kur’an kursları, gizli kurslarda yakalanan küçük yaştaki çocuklar ülkemizin nereye çekilmek istendiğinin kantılarından kimileridir.

11. Terörün dini, imanı, milliyeti olmadığını yıllardan beri söyleyip yazdığımızda bizi suçlayanlar, savunup koruduğumuz lâiklik ilkesi nedeniyle bize saldıranlar şimdi bizim gibi konuşmaya başladılar. Köktendinci terörü söz ve davranışlarıyla, tutum ve dolaylı destekleriyle kışkırtanlar bunlar değil miydi? Şimdi yakınmaya hakları var mı? Demokrasiyi amaçlayan cumhuriyeti karalayıp kötüleyenler, numaralayarak aşağılayanlar, gerçekleşmesini engelleyenler demokrat olabilir mi? Sözle, defterlere yazmakla, ileti yayımlamakla demokrat olunsaydı şimdiye kadar çektiklerimizin hiçbirini yaşamazdık.

Utanma, arlanma kalmamış. Yüzleri de kızarmıyor. Olanları nasıl içlerine sindirebiliyorlar. Nasıl başlarını yastığa koyabiliyorlar? Vicdan sızını ancak vicdanı olan duyar. Ulusal kimliği yadsıyan yurttaş olamaz. Yurttaş olamayan kul-köle kalır. Cemaat yapısı tebaalığa dayanır. Cumhuriyetle kazanılan düzeyin dışında kalanlar bağımlılardır.

13. İnsanlarımızın dine bağlılıklarının yanında din bilginlerinin olmamasından yararlanan inanç sömürücüleri arasında kimi politikacı gençler de katıldı. Oy almak, iktidara gelmek ve iktidarda kalmak için sıkbaşı savunan, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarını gözardı ederek şeriat simgesine açılım isteyenler ne olduklarını ortaya koyuyorlar. Siyasetin çocuk işi olmadığını anlayıncaya kadar azgınlıkların önlenmesi güç boyuta vardığını görecekler. Böyle ne dediğini, ne yaptığını bilmez duruma düşen heveslilerin yanında yıllarca yurtdışında çalışmış bilimadamları için de lâikliğe karşı çıkanlara rastlanmaktadır. Lâiklik karşıtlarına araç olma düzeyine inenler ne dediklerinin ve ne yaptıklarının farkında olmayanlardır. Lâiklik zaten yozlaştırılıyor, uygulanmıyor, şeriat baskısıyla saptırılıyor. Bu durumuyla bile toplumsal barışın, inanç ve düşünce özgürlüğünün güvencesi, ulusal birliğin dayanağı olma, çağdaşlaşmanın öncülüğünü yapma özelliğini taşıyor. Ülkenin dün nasıl bugün nasıl olduğunu bilmeyenler, anlamayanlar, anlamak istemeyenler, şeriat özlemcilerinin yurt içinde ve dışında yaptıklarını yadsıyanlar sağlık denetiminden geçmelidir. Hayallerle, oyunlarla, kumar ve falla, mucize öyküleriyle oyalananlar, sosyetik parıltılarla gözleri kamaşanlar kendilerini sorgulamalıdır. Yansızlık, bilimselliğin onurudur. Siyasetçilere hoş görünmek için ödün verilemez.

14. Demokratikleşme çabalarının getirdiği yükler de gözetilmelidir. AİHM’nin Türkiye’ye kestiği para cezaları 45 trilyon TL.na ulaşmıştır. Yanlı kararlardan çekinmeyen AB organları Türkiye’ye yüklenmektedir. 2003 yılına kadar 9729 başvurudan 219’u dostane çözüme bağlanarak sonuçlanmıştır. 

Eğitim giderlerimiz düzeyimizin göstergesidir. GSMH’da 76. sırada olan ülkemiz eğitim harcamalarında 110. sıradadır. Birleşmiş Milletler İnsani Kalkınma Raporu’nun bu acı gerçeği iktidarın akıl yerine inancı geçirme çabasına koşuttur. Şimdilerde sözde ermeni soykırımı için ABD’nde yargının sigorta şirketlerini ödeme zorunda bırakan kararıyla Türkiye’ye yönelik tazminat ve toprak istemleri gündeme gelecektir. Başbakan soru soran gazetecileri azarlayacağına bu tür olumsuz gelişmeleri önleme çalışmalarını başlatmalı, başlamış sürüyorsa daha etkin kılmalıdır. Dincilik dayanışmasıyla güçlükler aşılamaz. Dincilikle bireysellik de bağdaşamaz.

Çok dikkat çekicidir. Belçika’da doğalgaz sızmasıyla ölen 15 kişi için bayraklar yarıya inerken Türkiye’de tren kazasında ölen 39 kişi için benzer bir uygulama dan kaçınılmıştır. Töre cinayetleri ile kan ve toprak dâvalarının sürdüğü ülkemizde hukukla kavgaya tutuşulduğu gözlenmektedir. Anayasa’ya, yargıya karşı bir iktidar kendi ağını örmek için herşeyi göze almaktadır.

15. Cumhurbaşkanı yeni yasaları çok haklı nedenlerle bir kez daha görüşülmesi için TBMM’ne geri göndermiştir. Aravermeyi Eylül ayının ikinci yarısında keserek Türk Ceza Yasası Tasarısı’nı görüşeceği öğrenilen TBMM’ne geri çevrilenler yanında hangi tasarıların getirileceği bugün bilinmemekteyse de iyi-kötü kestirilmektedir. YÖK Yasası değişikliği getirilecektir. Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin budanacağı, süresinin kısaltılacağı Anayasa değişikliği, Anayasa Mahkemesi üyelerinin gereksiz yaşsınırını artırma önerisiyle birlikte başka sözde yeniliklerle gündeme gelebilecektir. Sayıştay’ın yetkilerini artıracak tasarı da gündeme alınabilecektir.YAŞ kararlarına karşıoy vermeyi kabadayılık gösterisi durumuna getiren iktidarın yeni gösterilere girmesi de olasıdır. Anayasa’da YAŞ kararlarının yargı denetimi dışında tutulması kuralı varken kararlara karşıoy koymanın hiçbir anlamı yoktur. Anayasa kuralı değişikliğine çalışmaları, onu başarırlarsa ona karşın alınacak olumsuz kararlara karşıoy koyabilirler. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri’nin sivillerden atanmasıyla iktidarın etkisine girecek kurulun geleceği de tartışılacaktır. Başbakana bağlı sivil, asker kadar bağımsız ve özgür çalışacaktır.

Faşistler

Geçmişte ülke-ulus yararına aykırı tutum ve davranışlarıyla tanına kimileri şimdilerde çıkarları için gerici iktidarların yandaşı olmayı yeğledi. Bir insan kurumu olarak ülkeyi ve ulusu kapsayan devletten, devletin kurucusu ve koruyucusu Türk Silâhlı Kuvvetleri’nden, demokrasiden, insanlıktan, hukukun üstünlüğünden yana olmak yön ve yol değiştirenler için faşistlikle suçlanma nedeni ve gerekçesi oldu. Oysa gerici iktidarların goygoyculuğuna soyunmakla, Stalin komünizminin kursaklarında kalmasıyla çılgına dönen bu dönekler ve sapkınlar, asıl faşistlerin kendileri olduğunu unutturmak, gözlerden kaçırmak istemektedirler. Irkçı-turancı damgalı faşistleri, bunların desteklediği ve bunlarla birlikte davranan şeriatçıları, numaracıları, çıkarcıları bırakıp, demokrasiyi amaçlayan bağımsızlıkçı, özgürlükçü, ulusal egemenlikçi cumhuriyeti, varlığımızın temeli olan ilkeleri savunan, küresellşme adıyla gündeme getirilen tekelci emperyalizme, işgallere, işkencelere, haksızlık ve yolsuzluklara karşı çıkanları suçlayanlar en koyu, en kötü faşistlerdir. Bizim hiçbir sakıncalı akımla ve yandaşlarıyla ilgimiz, bağlantımız yoktur. Uyduruk sol, bizim dışımızdadır. Yurtseverlikle ülke sorunlarının gerçekçi çözümleri için çalışıyor, hiçbir şey beklemeden, karşılık istemeden, para-pul almadan, patron emrinde olmadan üzerimize düşeni yapmak çabamızı içtenlikle sürdürüyoruz. Atatürkçülere faşist diyenlerin kim olduklarını tanıyanlar bilir. Kem söz sahibinin dir. Demokrasinin disiplin olduğunu bilmeyenler, bir zamanlar solcu geçinip şimdi kökten dincilere destek olanlar yeni faşistlerdir.

Yineleme

Bir kez daha, son olması dileğiyle, yineliyorum.Atatürkçü Düşünce Derneği için yalnızca örgütün sağlıklı geleceği amacıyla görüşlerimi açıklıyor, kimseyi desteklemiyor, yan tutmuyor, kişisel hiçbir şey istemiyor ve beklemiyorum. 1998-2000 döneminde Genel Başkanlığı gelir fazlasıyla bıraktım ve oybirliğiyle aklanarak görevden ayrıldım. Aynı Genel Kurul’da 2000-2002 dönemi için en çok oyu alarak seçilmeme karşın Genel Başkanlığı kabul etmeyip geride kalmayı uygun buldum. 2 Haziran 2002 Genel Kurulu’nda da Tüzüğün öngördüğü süre bitince tümüyle görevden ayrıldım. Yine yöneticilerle birlikte oybirliğiyle aklandık. Genel Başkanlığım sırasında bir kez yol giderim sağlanarak İstanbul’da temsili bir törene gidip geldim. Bunun dışında hiçbir giderim olmadı, hepsini kendim karşıladım. Hattâ başkalarınınkini bile ben ödedim. Derneğin herhangi bir borcuyla hiçbir ilgim yoktur. Bunun dışındaki sav tümüyle gerçekdışıdır. Benim ve benimle birlikte çalışanların neler yaptığı dergilerde, Genel Kurula sunulan çalışma raporlarında yazılıdır. Belleği tozlananlar, küllenenler, bozulanlar, sakatlananlar varsa buna bir şey diyemem. Geçmişi konuşmak beceri değildir. Onu aşmak, yeni kazanımlar sağlamak önemlidir. Parti kurmayı 168 Şube Başkanı istedi. Oluşunca karşı çıkanlar onları suçlamalıdır. Atatürkçü partiyi karalayıp Atatürk karşıtlarıyla işbirliğine girmek, Atatürkçülüğü sulandıranlar dan adaylık istemek, birlikteliğe çalışmak çelişkidir. “Derneğe siyasetçi girer, siyaset giremez” ilkesini gözardı etmek, gençleşmeyi, yenilenmeyi bırakıp kişiler için Tüzük değiştirmek, hukuka aykırı oluşumları övmek, bunlar için bildiri yayımlatıp dağıttırmak sorgulanmalıdır. Ben üstüme düşen sorumluluğun gereği söylemem zorunlu olanları söyledim, yazdım. Bundan sonrası benim dışımdadır. Anlayacaklar için yeterli sunuşları yaptım. Gayri meşru (geçersiz) duruma düşülmemesi için gösterdiğim çabayı değerlendiremeyip aykırılıkların etik olduğunu savunanlar İçişleri Bakanlığı’nın kararını iyi okumalıdır. Tüzük Kurultayı’nda alınan kararlar Olağan Kurultay’ın onayına sunulmaz. Kaldıki böyle bir şey olmamıştır. Olsa da geçersizdir. Bunun tersini savunup örgüte yaymak aldatmacadır. Derneğe asla yakışmayan bir tutumdur. Kimlerin kimleri listelere, nelere taşıdıklarını bilmeyenler yanlış bildikleriyle gerici medyaya malzeme sağlayanlar, Atatürkçülük karşıtlarını sevindiren gelişigüzel yazıp suçlamaya, yargı kurmaya kalkışırlarsa gülünç olurlar. Kişiliklere değinmek bir ölçüsüzlüktür. İş buraya varırsa söylenecek çok söz olur. Derneği adına ve onuruna yaraşır durumdan, düzeyden, çizgiden uzaklaştırıp kişisel egemenliğe ve siyasal parti etkilerine açmak en ağır kusurdur. Dernekte kimse kimseye Atatürkçülük öğretmeye yeltenmemeli, kalkışmamalı, Atatürkçülüğün gereklerinin yerine getirildiğini çalışmalarla kanıtlamalıdır. Her şey ortadadır. Öz ve özveri birbirini tamamlar. Özveri göstermeyenler yararlı ve yaraşır olamazlar. Derneği kullanmak ve kullandırmak bağışlanamaz. Benim ne yaptığımı merak eden ya da kötü niyetli anlatımını ölçmek isteyen 5.4.2002’de 082621 no.lu makbuzla yaptığım bağışı, düzenli ve eksiksiz yatırdığım ödentileri, başka sağladıklarımı öğrenmeli, örnek almalıdır. Şerefli ve namuslu insanlar yalan söylemezler.

Terörün dini, imanı, milliyeti olmadığını yıllardan beri söyleyip yazdığımızda bizi suçlayanlar, savunup koruduğumuz lâiklik ilkesi nedeniyle bize 
saldıranlar şimdi bizim gibi konuşmaya...

http://www.turksolu.com.tr/62/


***

7 Eylül 2018 Cuma

IRAK KÜRT BÖLGESİNİN JEOPOLİTİĞİNE İLİŞKİN STRATEJİK ÖNGÖRÜLER. BÖLÜM 5

 IRAK KÜRT BÖLGESİNİN JEOPOLİTİĞİNE İLİŞKİN  STRATEJİK ÖNGÖRÜLER. BÖLÜM 5


Suriye’nin BOP’a karşı çıkması ve 12 Aralık 2003’te “Suriye Sorumluluk Yasası”nın ABD Kongresinde kabul edilmesi ile Suriye üzerinde ABD baskısı artmış, kimi yorumcular bu durumu ABD dış politikasının “İsrailleştirilmesi” olarak tanımlamışlardır.163

 Irak’ın üçe bölünmesi, bağımsız bir Kürt Devleti olasılığını geri döndürülemez bir noktaya getirecektir. Bu noktaya, Irak’ta bir iç savaş çıkması-çıkarılması ve Kerkük gibi petrol bölgelerinin Kürtlerin kontroluna verilmesiyle gelinebileceği mümkündür. Bu nedenle Irak’ın toprak bütünlüğüne tüm bölge ülkeleri önem vermektedir. Irak’ta iç savaş olasılığı, bölünme olasılığını, bölünme olasılığı, bağımsız bir Kürt Devleti olasılığını gündemde tutmaya devam etmektedir. Bağımsız bir Kürt Devleti olasılığı, ABD’de Yahudi lobilerinin yönetim üzerindeki ağırlığının devam etmekte olduğu şeklinde olarak yorumlanabilir.164 ABD’nin Türkiye’yi PKK terörüne karşı yalnız bırakması, Kürt Devleti olasılığının hala devam etmekte olduğunun veya Kürt kartının Türkiye’ye karşı kullanılmasının bir göstergesidir. Bu esnada Dünyada165 bölgede, ve Türkiye’de ABD karşıtlığı 
artarak devam etmektedir.166 ABD’nin “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” olasılığı 167 yani, ABD, Avrasya’yı hakimiyeti altına 
almaya giderken, elindeki Ortadoğu’yu kaybetme olasılığı168 bulunmakta dır.169 

Türkiye’de sağ, sol ve liberal kesimler, ABD politikalarına karşı bir araya gelmektedirler. Türk kamuoyunda ABD karşıtlığı % 90’lara varmaktadır. 
Bölgede Türkiye, İran, Suriye ABD politikalarına karşı bir araya gelebilmektedirler. İKÖ, islam ülkelerinin haklarını korumakta etkinliğini 
artırmaktadır. Bütün bu gelişmeler, halkları kendi içinde bir araya getirirken, ülkeleri de birbirlerine yakınlaştırmaktadır.170 

Bir Kürt devleti kurulması, ABD’ için yaşamsal önem taşımazken, İsrail için aynı hususu söylemek kolay değildir.171 İsrail, bekası için Kürt Devletinin kurulmasına önem vermektedir. Bağımsız bir Kürt Devletinin kurulmasında belirleyici olacak husus, ABD yönetiminde Yahudi etkinliğinin sürüp sürmeyeceğidir.172 

ABD’de tartışılmaya başlanan ABD’nin çıkarları ile İsrail’in çıkarları aynı-farklı tartışmasının sonuçları, ABD tarafından Kürt Devleti kurulmasına yakılacak 
ışığın rengini belirleyecektir. 

ABD, Ortadoğu’da ve Avrasya’da öncelikli politikasını, öncelikle ABD halkının çıkarlarına mı, yada ABD halkı ile birlikte İsrail’in çıkarlarına mı göre
oluşturacaktır? ABD ile İsrail’in çıkarlarının örtüşmediği ise kamuoyunda her geçen gün yüksek sesle dile getirilmekte, tartışılmaktadır.173 Bu eleştirileri
başlangıçta “Yahudi düşmanlığı” suçlaması ile önlemeye çalışan Yahudi lobileri, tartışmaların kesilmesini engelleyememişlerdir. ABD’deki dış politika
tartışmalarına emekli generallerinde174 katılması, yönetimdeki Yahudi etkisinin zayıflatılması üzerine mücadelenin sürdüğünü göstermektedir.175

Zaman, Kürt Devletinin kurulması yönünde çalışmakta, İsrail’in çıkarlarıyla örtüşmektedir. Kürt Devletin kurulması yönünde zamanın çalışması ABD’nin 
çıkarları ile örtüşmekte midir?176  

ABD Başkanı G.W.Bush, İran’ın nükleer silah sahibi olmasının Türkiye tarafından öncelikli tehdit olarak değerlendirileceğini ve Türkiye’nin ABD yanında 
saf tutacağını beklediği demeçlerinden anlaşılmaktadır. ABD’nin Teröre karşı mücadelede takındığı iki yüzlü tutum, Türkiye’de Amerikan karşıtlığının ve 
ulusalcılığın yükselmesine neden olmaktadır. Zaman, Kürt Devleti kurulmasına çalışanların lehine işlerken, Ortadoğu’da ABD karşıtlığının tırmanması ile 
başlayan sürecin ABD çıkarlarının aleyhine işlediği söylenebilir.177 

Ortadoğu’da Arapları ve Acemleri karşısına alan ABD, Türkleri de karşısına almak üzeredir.178 Irak’ın bölünme süreci, Bağımsız Kürt Devleti sürecini tetiklerken, Kürt Devleti kurulma sürecine paralel şekilde Türkiye’de ABD karşıtlığı sürecide devam etmektedir. ABD, Amerikan Halkının ve İsrail’in çıkarlarını birlikte maksimize etmenin mümkün olamayacağını görmek ve karar vermek zorunda kalacaktır. İsrail Başbakanı, İsrail’in sınırlarını çizmediğini, 2010’da kesin sınırlarını açıklayacağını söylemektedir. ABD halkı ABD yönetimine, gerek Ortadoğu, gerekse Dünya kamuoyunu sürekli karşısına alarak, hukuku ve bütün değerleri çiğneyerek ve güç kullanarak politikalarını sürdüremeyeceğini, söylemektedir.179 ABD’nin yarın bedel ödemek zorunda kalacağı ihtimal dahilindedir.180 Adil olmayan yönetimlerin, iktidarlarını uzun süre sürdüremedikleri ve tarih sayfalarındaki yerlerini aldıkları bilinen bir gerçektir. 

Amerika’nın Kürt politikasında değişiklik olduğu, Irak’ın Kuveyt’i işgali ile gözlenmektedir.181 1992’de ABD’li yetkililerle görüşme yapmak üzere 
Washington’da bulunan Celal Talabani ve Barzani’nin önderlik ettikleri Irak muhalefeti, 29 Temmuz 1992’de ABD Dışişleri Bakanı James Baker ile bir 
araya gelmişlerdir. Başkan Bush tarafından kabul edilmeseler de, Kürt liderler, Washington’da ilk defa bu kadar üst düzeyde kabul edilmekteydiler. 
Kürtlerle dolaylı görüşmeler yapmış olan ABD, Kürtlerle ilk defa doğrudan temas kurmuş olmaktadır. Yinede ABD, temas kurmak için bazı şartlar ileri sürmüştür. Bu şartlar; Kürtler, ne kadar yerel halkı temsil ettiklerini göstermeleri ve özellikle Türkiye’nin bu temastan kaynaklanacak kaygılarının da giderilmesi gerekiyordu.182 

Tüm Irak muhalif grupları içeren Irak Ulusal Kongresi, 27 Aralık 1991’de ABD ve İngiltere’nin teşvikiyle toplanması sağlanmıştır. ABD, Türkiye’nin ve Irak’lı Şii muhalefet lideri Bekir el-Hakim’in olası tepkilerini göz önüne alarak bu toplantıyı gündeme taşımamıştır. Mayıs 1992 seçiminden sonra Irak Ulusal Kongresi Viyana’da toplanmış, aralarında Barzani ve Talabani’nin bulunduğu sekiz kişilik heyetin Washington’a gitmesi kararlaştırılmıştır. 

ABD Dışişleri Bakanı Albright, Irak’ta olası bir yönetim değişikliği durumunda, müttefiklerle ve dostlarla işbirliğine hazır olduklarını ve yeni Irak’ın bağımsız, üniter ve bölgesi için tehdit oluşturmayan bir yapıda olmasını arzuladıklarını bildirmekteydi. Sürgündeki Şii lider Ayetullah Muhammed Bekir el-Hakim, ABD’nin Irak muhalefetine 1991 ve 1995’te iki kere ihanet ettiğini açıklamaktaydı.183 

Clinton döneminin Ulusal Güvenlik Komitesi Dışişleri sorumlusu Martin Indyk tarafından 18 Mayıs 1993’te bir toplantıda “Çifte Muhasara” politikası fikir olarak gündeme getirilmiştir. Ortaya atılan bu politikanın esası, Irak ve İran’ın uluslararası ekonomik ve siyasi hayatta yalnızlığa itilerek çökmeye bırakılmasıdır. 184 

Avustralya’da doğan, İsrail’de başbakanın danışmanlığını yapan, ABD’ye yerleşerek Yahudi lobisinde çalışmaya başlayan Martin Indyk “Washington Instıte for Near East Policy” yi 1985’te kurmuştur. Yönetim kurulundaki 11 üyeden altısının Yahudi olduğu kuruluşta çalışmaya başlayan Martin Indyk, oradan Beyaz Saray’a Ulusal Güvenlik Konseyi Ortadoğu işleri sorumluluğuna geçmiştir. Çifte Muhasara politikası ile Irak’ın hem çökertilmesinden hem de toprak bütünlüğünden bahsedilmesinin çelişki oluşturduğunu dile getiren Martin Indyk, ABD’nin Irak’ın toprak bütünlüğünü savunan politikalarını eleştirmektedir. Tarih, 23 Kasım 1992’dir. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton I.Abromowitz’de, 1993 yılında yazdığı bir makale ile Kürtleri korumakla, Irak’ın toprak bütünlüğünü muhafaza etmek arasındaki politikalardan birini tercih etmek zorunda kalınacağını ileri sürmektedir. 185 

ABD yönetimi Irak muhalefetine Saddam’a karşı harekete geçmelerini önermiş, bir süre sonrada 18 Ağustos 1992’de, 32. paralelin güneyinde kalan hava sahasının Irak uçaklarına kapatıldığı ilan edilmiştir. Kuzeyde 36.paralelin kuzeyinin, güneyde 32. paralelin güneyinin Irak hava sahasına kapatılması, güvenlik gerekçeleri örtüsü altında bir başka çarpıcı sonucu doğurmaktadır; Irak üçe bölünmektedir.186

 Osman Öcalan’ın 20 Aralık 1992’de Hürriyet gazetesinde yayımlanan açıklamasında Kuzey Irak’ta etkin olan KDP ve KYB’nin kendi iradeleri ile 
hareket eden güçler olmadıklarını, başta ABD olmak üzere çeşitli uluslararası güçlerin inisiyatifin de hareket ettiklerini söylemektedir.187

 Amerika’nın dışişleri bakanlığında çalışan Dr. Henry Barkey; “Birleşik Devletler için Kuzey Irak ve bölgenin Kürt halkı, hem insani görevi, hem de anti-Irak politikanın bir aracı ” olduğunu söylemektedir.188 

Bir zamanlar CIA görevlisi olan Ortadoğu uzmanı Graham Fuller, 1997 İlkbaharında yayımlanan bir dergide yer alan yazısında, “Etnik azınlıklarını 
tatmin edemeyen devletler parçalanmak zorundadır. Gelecekteki uluslararası düzenin temelini oluşturacak olan unsur şimdiki milli devlet değil, kendi 
kendisini tanımlayan etnik grup olacaktır..”demektedir.189 

ABD’de bulunan “The Washington Kurdish Instite” ismli Kürt enstitüsünün direktörü Mike Amittay , Yahudi Lobisinin eski başkanı Morris Amittay’ın oğludur. Morris Amittay, ABD’de yayımlanan bir gazetede çıkan makalesinde; “...Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Rusya’ya yayılmış olarak yaşayan 20 milyon kadar Kürt, bağımsız devletlerini kurma imkanını bulamamışlardır...Kürtler’e kendi siyasi kaderlerini tayin edebilme hakkı tanınmadıkça, Ortadoğu’da huzursuzluğun ve isyanların devamı kaçınılmazdır.” demektedir. 190

 Ümit Özdağ, “Türkiye, Kuzey Irak ve PKK” adlı eserinde, ABD’nin Kuzey Irak politikasında Yahudi lobisinin belirleyici bir gücü olduğunu, Kürt sorununun gündeme taşınmasında ve her geçen gün Türkiye’yi de içine çekmesinde, Yahudi lobisinin gayreti ve desteği olduğunu öne sürmektedir.191 

Eylül 1998’de ABD, Irak’lı muhaliflerden Barzani ve Talabani’yi Washington’da bir araya getirerek aralarındaki çatışmayı çözümlemiştir. 
Saddam’a karşı ortak işbirliği sonucunun nereye kadar gideceği konusu başta Türkiye’yi endişelendirmiş ve Türkiye’nin PKK liderini barındıran Suriye’ye karşı askeri harekatı gündeme gelmiştir. Bunun üzerine PKK lideri Suriye’yi terketmiştir. Bu esnada, ABD Kongresi, Irak Ulusal Kongresine 97 milyon dolarlık askeri yardım yapılmasını Ekim 1998’de onaylamıştır.192 

ABD’nin Kürt grupları ile yakınlaşması, Kürt kartını bölge ülkelerine karşı çok dikkatli ve sürekli kullanacağı anlamını taşımaktadır. 
Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt devleti bir takım yararlar sağlasa da, Amerika bunu yaparak Irak’a, Türkiye’ye, İran’a ve hatta Suriye’ye karşı sürekli kullanacağı bir kozu elinden çıkarmak istemeyecektir. ABD, Kürtlere güç aktararak bağımsızlık yolunda ilerlemelerini teşvik etmekte, “Büyük 
Kürdistan” hayallerini canlı tutarak bölge ülkelerine baskı yapmaktadır. Böyle bir devletin kurulması durumunda, bölgedeki önemli müttefikleriyle ilişkilerinde sorunlar yaşayacağı muhakkaktır. ABD, önemli müttefiklerini de karşısına almaktan kaçınacaktır.193 

Önemli oranlarda Şii nüfus barındıran Kuveyt ve Suudi Arabistan, Irak tehdidinden kurtulmak istemekle beraber, Irak’ın parçalanması olasılığı 
sonucu Şii İran nüfuzunun sınırlarına dayanmasından da çekinmektedirler. Irak’ın toprak bütünlüğü başta Türkiye olmak üzere Ürdün, Suriye ve Mısır 
tarafından da desteklenmektedir. İran’ın genişlemesini ve bölgede nüfuzunu artırmasını ABD’nin de istemeyeceği muhakkaktır. Irak’ı çevreleyen komşularının tamamının Irak’ın toprak bütünlüğünü istemesine rağmen bağımsız bir Kürt devletinin zorluğu görülmektedir. ABD’nin muhtemel politikası, Kürt devleti kuracakmış gibi bir kartı bölge ülkelerine karşı devamlı elinde tutmak şeklinde olacaktır. 

ABD’nin bağımsız bir Kürt Devleti kurulmasını şu aşamada istemediği ileri sürmek gerçekçi olacaktır. Ortadoğu’nun sosyo kültürel karmaşık yapısı, 
üç büyük dinin merkezinin bu bölgede bulunması, petrol ve İsrail devletinin işgalci politikalarının varlığı, ABD’nin Ortadoğu politikalarını uygulamada 
yeterince zorlamaktadır. Bir “Bağımsız Kürt Devleti “ , Büyük Kürdistan hayallerinin üzerine benzin dökmeye benzeyecektir. Irak’ta istediği başarıyı 
sağlayamayan ABD, Ortadoğu’da kontrolü kaybetme riskiyle karşılaşabilecektir. Bağımsız bir Kürt Devleti, Ortadoğu’da, Hazar Denizi’nin doğu, batı ve güneyinde ve Orta Asya’ya uzanan bölgede zincirleme olaylara ve sınır değişikliklerine yol açabilecektir. 

2.2. İsrail’in Kuzey Irak Kürt Politikası 

Konumu itibarı İsrail, kendisini Araplar tarafından kuşatılmış olarak ve tehdit altında hissetmektedir. Yaşamsal çıkarları gereği, yakınındaki Arap olmayan uluslarla sıkı işbirliği içersinde bulunmak stratejisini benimsemiştir. Stratejisi ile düşman rejimleri istikrarsız hale getirmeyi hedeflemiş, bu nedenle civarındaki ülkelerin azınlıklarını destekleme politikasını geliştirmiştir. 

Araplar dışındaki en yakın ülkeler olan Türkiye, İran ve Etiyopya ile yakın ilişkiler kurmaya çalışmıştır. İsrail bu strateji doğrultusunda, Araplarla sorunu 
olan her unsura yakınlık göstermiş, ilişkilerini geliştirmiştir. 

Siyonistlerin Kürtlerle temasa geçmeleri 1930’lu yıllarda başlamış, 1960’lı yıllarda en üst seviyeye çıkmıştır. İsrail’in Kürtlerle ilişkileri, İsrail Başbakanı Manachem Begin tarafından 1980 yılında resmi olarak, Kürtlere insani yardımın yanında askeri danışmanlar ve silah yardımı yapıldığı açıklanmıştır.194 

İsrail’in Kürtlere verdiği destek 1991 Körfez Savaşında artarak devam etmiş,195 2003 Irak Savaşı ile doruk noktasına ulaşmıştır. Bir taraftan Türkiye ile ilişkilerinin zarar görmemesini isteyen İsrail, diğer taraftan da Kuzey Irak’a her tür desteği vermektedir. Türkiye’nin güvenlik ve ulusal çıkarları nedeniyle, Kuzey Irak’a girmesi, durumunda karşı koyacaklarını söyleyen Kürtlere Askeri malzeme ve eğitim veren İsrail’dir. Türkiye’nin rahatsızlığını dile getirmesi karşısında, İsrail’de, Türkiye ilişkilerinin yeniden ele alınması vaktinin geldiğine dair yorumlar yapılmaktadır. 

İsrail’in Kürtlerle olan ilişkileri, sadece İsrail tarafının isteği ile olmamakta, Kürtlerinde İsrail’e karşı sempatileri bulunmaktadır. İsrail’in Irak Kürtlerine ilgi göstermesi, Kuzey Irak Kürtlerinin Irak yönetimi ile sorunlar yaşamasının yanında “Yahudi Kürtleri” ne olan ilgisinden dolayıdır. İsrail yöneticileri, Yahudi kökenli Kürtlerin büyük kısmını 1950 yıllarında İsrail’e taşımışlardır. Kürtler, sorunlarına karşı kayıtsız kalan Araplardan intikam almak istemekte, ilerde kurulacak bağımsız Kürt devletinin kurulmasında İsrail’in kendilerine yardım edeceğine inanmaktadırlar.196 

PKK Terör örgütünün verdiği güvenlik zararları gerekçesi ile Türkiye’nin Kuzey Irak’ta güvenlik kuşağı oluşturma girişimine İsrail olumlu yaklaşmıştır. Türkiye ile ilişkilerin stratejik ortaklık seviyesine çıkmasıyla aynı döneme gelen, bölgede güvenlik kuşağı oluşturma girişimi ile İsrail’inde çıkarlarına hizmet edecek hususlar şu şekilde değerlendirilmiştir 197; 

-Güvenlik kuşağı oluşturulması sayesinde İsrailli uzmanların Türkiye’ye girme fırsatı olacaktır, 
-İsrail’e Kuzey Irak’ta bulunma fırsatı sağlayacaktır. Irak’taki merkezi otoritenin zayıflamasına ve Irak’ın çözülmesine, Irak’ın çözülmesi ise İran, Suriye, Türkiye ve Körfez’in ve Arap Dünyasının çözülmesine ve paylaşılmasına zemin hazırlayacaktır. 
-İsrail, küresel sermaye ve gelişmiş silahlı gücü sayesinde güvenlik konseptlerinde Orta Asya’ya uzanan planlarını uygulayacak zemin bulacaktır, 
-Güvenlik kuşağı ile Irak’a darbe vurma fırsatı yakalanacaktır. 
-Refah Partisinin yükselişe geçmesi üzerine, Refah Partisini içerde ve dışarıda sıkıntıya sokmak için laik Türk Ordusunun dış politikalarını desteklemiştir. 
-Türkiye, İranlı muhalifleri destekleyerek, Kuzey Irak’ta çatışmaya sebep olabilecek alanlar yaratmaya başlamıştır. Tahran, güvenlik kuşağının 
kendi güvenliğine tehdit oluşturabileceğinden endişe etmiştir. Güvenlik kuşağı oluşturma düşüncesi, bir çok MOSSAD ajanının Türk istihbarat birimleri ile toplantılar yapmasına projede etkin rol almalarına ve İsrail’in Kuzey Irak’a adım atmalarına yol açmıştır.198 

ABD’nin Irak’a girmesi ile birlikte MOSSAD’ ın binlerce deneyimli ajanı Irak’ta faaliyet göstermişlerdir. Kitle imha silahlarına ait bilgilere ulaşmak, Irak’ın yetişmiş beyin gücünden yararlanmasını199, başka Arap ülkelerinin eline geçmesini engellemek için bir dizi operasyonlar icra edildiği basına 
yansımıştır.200

 Amerikalı gazeteci Seymour Hersh’in “Plan B” isimli makalesinde, İsrail’in Irak’ta demokrasi ve istikrarın kurulamayacağına inanarak, Irak’ın 
Kuzeyindeki Kürtlerle olan ilişkilerini korumak ve geliştirmek amacıyla yarı özerk Kürt bölgesinde, bir varlık oluşturmaya ve bu varlığın güvenliğini sağlamaya karar verdiğini belirtmektedir. Hers’e göre, İsrailli uzmanlar Kürt komando birliğine eğitim vermekte, Suriye ve İran’daki Kürt bölgelerinde gizli  operasyonlar yapmaktadırlar. Kürt komandoları, güneydeki Şii milisleri kontrol etmek kadar, Sünni Baas gücüne karşıda hazırlanmaktadır. Şii ve Sünni direnişçilerin liderlerini öldürmek, istihbarata bilgi toplamak Kürt komandoların faaliyetleri arasındadır.201 

Alman asıllı güvenlik uzmanı Dr. Müller, İsrail’in Irak’taki varlığının sadece Irak’ın Kuzeyi ile ilgili olmadığını, Irak genelinde İsrail’in yedi istasyonu bulunduğunu, Irak’ta ekonomik amaçlı bulunan firma ve şirketlerin çalışanları maskesi altında ajanların faaliyet gösterdiğini, faaliyet alanlarının petrol yanında akademik ve bilimsel araştırmalara kadar uzandığını belirtmektedir. 202

 Türkmen kaynakları da, İsrail’in Irak’taki faaliyetlerine dönük olarak, İsrail’in, Suriye sınırından başlayarak, Tel’afar ve Musul’dan geçen 200 km’ lik arazi aldıklarını belirtmektedirler. Tel’afar’ın konumu hassastır. Kuzey Irak’ta bulunan Kürt grupların Suriye’deki Kürt grupları ile temas kurabilmeleri bir Türkmen kenti olan Tel’afar tarafından engellenmektedir. Ovaköy’den açılacak bir sınır kapısı, Kürt bölgesine girmeden, kestirmeden Bağdat’a giden bir güzergah sunmaktadır. İsrail’in satın aldığı bildirilen araziler, hem Kürtlerin Suriye irtibatını sağlayacak, hem de Türklerin Araplarla olan irtibatını kesebilecek bir konum sergilemektedir. ABD ve İsrail, bu bölgeye stratejik önem vermektedirler. El Riyad Gazetesine göre; İsrail, Tel’afar bölgesinde araziler satın alarak 150 kadar Yahudi aile yerleştirmiştir. Yahudi aile sayısının 150 bin olması hedeflenmektedir. Yahudi Ajansıda, Iraklı Yahudi göçmenlerin Irak’a geri dönmelerini sağlamaya çalışmaktadır.203

 Ocak 2004’te İsrail’de petrol, turizm, ve altyapı alanlarında faaliyet gösteren şirketlerden oluşan heyetler Irak’ın Kuzeyine gizlice giderek, 50 milyon dolarlık bir dizi kalkınma ve pazarlama projeleri imzalanmıştır.204 

El Hayat Gazetesi, Irak’taki ABD askerleri arasında 1000 kadar İsrailli subay ve er bulunduğunu, ABD birliklerine şehir savaşı konusunda deneyimlerini aktarmakla birlikte, gerçekte İsrailli askerlerin savaşın başlamasından önce belirlenen vizyon içersinde, Irak’ı bir tehdit olmaktan çıkaracak konularla ilgilendiklerini, Kerkük, Musul ve Erbil’de arazi satın aldıklarını ve Irak’lı bilim adamlarını ortadan kaldırdıklarını belirtmektedir.205 

T. Yılmaz, Irak’taki İsrail varlığının nedenlerini şöyle sıralamaktadır; 
-Körfez bölgesinde istihbarat ağı oluşturmak, 
-İran’ı izlemek , nükleer çalışmalarını sabote etmek, 
-Irak’taki eski Yahudi mirasını elde etmek, bu amaçla araziler satın alarak Irak’ta kalıcı olmak, 
-Ekonomik çıkarları gereği Musul-Hayfa petrol boru hattını açmak, Türkiye karşı çıkarsa, Kerkük-Hayfa petrol boru hattını inşa etmek,  Bazı kaynaklar, İsrail’in Kuzey Irak’ta arazi almalarının stratejik amaçları bulunduğunu ileri sürmektedir ler.206 
-Kurulması düşünülen Kürdistanın sınırlarını Musul’a kadar genişletip, etnik ve dini farklılık gösteren bu bölgeyi çatışma alanı haline getirmek ve buradan İran, Suriye gibi ülkelere yapılacak operasyonlara çıkış noktası yapmak, 
-Suriye sınırına yakın alınan araziler ile Suriye’ye baskı oluşturmak ve Suriye Kürtlerini ayaklandırarak, ilerde Irak Kürdistan federasyonunun sınırlarını genişletmek, 
-Irak’ın doğusuna doğru toprak alarak ABD ve İngiliz güçlerine geri destek üssü olmak, 
-Irak’ın Kuzeyini kontrol eden İsrail, Musul’un kuzeyinden geçen Dicle Nehri vasıtasıyla güneydeki Şiileri baskı altına alma olanağına kavuşmak, 
-İsrail’in bölgedeki varlığının bir başka sebebi de, Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını kontrol altına almaktır. Söz konusu hattın güvenlik maliyetleri açısından karlı olmadığını gösterip, petrolün İsrail üzerinden Akdeniz’e ulaşmasını sağlamaktır. İran, İsrail açısından bakıldığında bir tehdit unsurudur. İsrail, İran’ın desteklediği Hizbullah’ın baskısını, Kürt militanları destekleyerek misillemede bulunma imkanına kavuşabileceği, bu nedenle Kuzey Irak’ta bulunmaya önem verdiği düşünülmektedir.207 

Suriye’de bulunan Kürt yerleşimi Kamışlı’da şiddet olayları patlak vermiş, Şam yönetimi, birkaç kilometre ilerdeki Amerikan işgal kuvvetlerinin olaylarda etkili olduğu belirterek , sınırdan sızmalar olduğunu resmen teyit etmiş ve bu durumu protesto etmiştir. Basında yer alan haberlere göre, Türkiye’den de bir takım Kürt unsurlar Kamışlı’ya geçmiş ve kışkırtıcılık yapmışlardır. Kamışlı olaylarında MOSSAD’ın parmağı olabileceği ihtimal dahilindedir. Irak’ın etnik ve dini temele dayalı olarak bölünmesi ve Kürt devleti kurulması yönündeki projelerin İsrail tarafından seslendirilmesi, Türkiye ve İsrail ilişkilerinde gittikçe artan bir gerilemeye yol açmaktadır. Türkiye, İsrail’in Irak’ın Kuzeyindeki faaliyetlerinden rahatsız olmuş ve bunu bildirmiştir. Bu rahatsızlık, Tel Aviv’deki Türk Büyük elçisi ve Kudüs’teki Türk konsolosun çağrılmasına kadar varmıştır. Hersh’in makalesinde yer alan ABD’li eski bir istihbaratçının sözleri anlamlıdır; 208

 “...İsraillilerin Kürdistan ile bağları,Türkiye ile büyüyen ittifakından daha büyük değere sahip olacaktır...” 

Aynı makaleye göre İsrailli eski bir istihbarat görevlisi de şunları söylemiştir; 

“...Türkiye’yi seviyoruz, fakat İran’ı baskı altında tutmalıyız. Kürtler Irak’ta ABD’ye en yakın gruptur. Tek sorun, Türkiye ile onların nasıl uyumlu hale 
getirileceğidir....” 

İsrail, ya Kürtlerle ittifakın sağladığı potansiyel getirileri tercih edecek ve Irak’ın Kuzeyinde faaliyetlerini Türkiye’ye rağmen artıracak ya da Türkiye ile geliştirdiği stratejik ilişkilerin devamını tercih edecektir. Türkiye’nin güvenlik kaygıları, İsrail’i bir tercihe zorlayacaktır. Ortadoğu’nun yeniden yapılandırıldığı, İran’a karşı bazı yaptırım veya askeri seçeneklerin gündemde olduğu bir zamanda, gerek ABD, gerekse İsrail için Türkiye’nin yanlarında yer almamasının maliyetinin yüksek olacağı taraflarca bilindiği değerlendirilmektedir. İsrail’in, İran’ın tehdit olmaktan çıkarıldığı ve Kürt devletinin güvenliğini sağlayabildiği anda Türkiye ile ilişkilerini geliştirmek için gerekli gayreti göstermeyebileceği öngörülmektedir. 

2003’te Irak’ın işgal edilmesiyle İsrail en kuvvetli düşmanlarının birinden kurtulmuştur. Irak Savaşı, İsrail’in çıkarları ile örtüşmüştür.209 Irak’ta 
her geçen gün etkinliğini artırmakta, Kürtlerle ilişkilerini geliştirmektedirler. Filistin direnişini destekleyen Saddam’ın devrilmesi ile Filistinliler en önemli 
destekçilerini kaybetmişlerdir. Ortadoğu’da etkinliğini artıran İsrail, bir diğer düşmanı İran’ı daha yakından kontrol etme olanağına kavuşmuştur. 

Irak’ta devam eden karışıklıklar esnasında, İsrail gizli servisinin 350 civarında Irak’lı bilim adamı ve akademisyeni öldürdüğüne dair haberler basında yer almaktadır.210 Cinayetlerin kime yarayacağı konusunda tahmin yürütülebilir. Nükleer enerji ve silahlara ait bilgilerin, diğer Arap ülkelerinin eline geçmesinin ve Irak halkına önderlik yapabilecek fikir ve liderlerin ortaya çıkmasının önlenmesi, Irak’ın tarihini talan edenlerin ve Irak’ın bölünmesini isteyenlerin işine yarayacaktır. 

2.3 Türkiye’nin Kuzey Irak Kürt Politikası 

Irak, yüzyıllarca Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğinde kalmış bir bölgedir. İmparatorluğun yıkılması ile kurulan yeni Türk Devletinin sınırları belirlendiğinde, Musul yeni kurulan devletin sınırları içersinde kabul edilmiştir. Musul Şehrinin hangi sınırlar içinde kalacağına dair anlaşmazlık, Cemiyet-i Akvam’a götürülmüş, Cemiyet-i Akvam 16 Aralık 1925 yılında Musul’un Irak’a ait olduğuna dair karar vermiştir. Bu kararı kabullenmek istemeyen Türkiye, başlangıçta tepki göstermiş, bilahare İngiltere ile 1926’da imzaladığı antlaşma ile Brüksel Hattı olarak tanınan sınır, Türkiye-Irak sınırını oluşturmuştur. 

Türkiye’nin jeostratejik önemi, İran ve Irak’ın toplam jeostratejik önemiyle eşit ağırlıkta görülmektedir. Bölgede 21-24 milyon civarında olduğu tahmin edilen Kürt nüfusun ve coğrafyasının yarısı Türkiye’dedir. Kürt bölgelerinin %30’u İran’da, %15’i Irak’ta ve kalanı Suriye ve diğer bölge ülkeleri topraklarında bulunmaktadır.211 

Irak’ın 1990 yılında Kuveyt’i işgal etmesi, başta ABD olmak üzere uluslararası ortamda tepkiye yol açmış, ABD önderliğinde kurulan koalisyon güçleri, Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkarmıştır. II. Körfez savaşı olarak adlandırılan savaş esnasında Kürtlerin tutumlarını cezalandırmak isteyen Saddam, Kürtleri Türkiye sınırına doğru sürmüş ve bölge dışı güçlerin duruma müdahale etmesine yol açmıştır. 

Çöl Fırtınası harekatından sonra, uçuşa yasak bölgenin getirdiği otorite boşluğu, bölgede PKK güçlerinin sayısında önemli bir artışa ve Türk Hükümetinin kaygılanmasına ve çözüm arayışına neden olmuştur. Türkiye Kuzey Irak’taki otorite boşluğundan yararlanarak ve PKK güçleri ile mücadele gerekçesi ile askeri varlığını sürdürmek istemiştir. Ambargolarla güçsüzleşen Bağdat yönetimi, Türkiye’nin politikalarına ciddi tepki verememiştir. PKK terör 
örgütü ile mücadele enstrümanını kullanarak Kuzey Irak’ta askeri güç bulundurma siyasetini benimseyen Türkiye, sorununu uluslararası alana 
taşımakla aslında kendisi için hayırlı bir politika izlemediği, Türkiye’nin gelecekteki uzun vadeli stratejik çıkarlarının ABD ve İsrail’in yanında değil, 
Arap ve Müslümanların yanında olduğunu görmediği veya görmek istemediği ileri sürülmektedir.212 

5 Nisan 1991’de BM Güvenlik Konseyinin 688 sayılı kararı (Birinci Huzur harekatı) ile sığınmacıların geri dönmeleri sağlanmıştır. Bu harekatın askeri birliğine “Çekiç Güç” adı verilmiştir. 15 Temmuz 1991’de sona eren Birinci Huzur harekatından sonra, İkinci Huzur harekatı ile; çok uluslu güç oluşturulmuş ve 36 ncı paralelin kuzeyi uçuşa yasaklanmıştır. 213 

Kürtlerin 36 ncı paralelin kuzeyinde koruma altına alınması ile Irak’ın bölgedeki gücü zayıflamıştır. Zayıflayan Irak, bölgenin güç dengelerinde boşluğa neden olmuştur. Birinci boşluk, İran,Türkiye ve Irak üçgenindeki güç dengelerindeki boşluktur. İkinci boşluk, Amerika-İsrail cephesinin karşısında yer alan Arap-İslam cephesinde meydana gelen kuvvet boşluğudur. 36. Paralelin kuzeyinde oluşturulan güvenli Kürt bölgesinde, 19 Mayıs 1992’de parlamento seçimleri yapılmış, 4 Ekim 1992’de Kürt Federe Devleti ilan edilmiştir. Bütün bu adımlar, “Irak’ın toprak bütünlüğünün” gözetileceğini vurgulayan politikaların sonucunda atılmıştır. 

Kürt Devleti gerçeği sindirilince, ardından Irak’ın parçalanmasının kaçınılmaz olabileceği sonucuna gelinmiştir. Bu gelişmeler, Türkiye’nin de Kürt gerçeği ile 
yüzleşmesi gerektiği söylemlerini gündeme taşımıştır. Bu konuda ABD’li uzmanların Türkiye’ye önerileri, Türkiye’nin federal bir yapıya geçmesidir. 
Türk hükümetinin Kürtlere hem Türk hem Kürt olma izni verebileceğidir. Bu verilenler Kürtlere yetmezse, federalizme gitmek söz konusu olabilecektir. 
Hatta, başarılı bir ayaklanma sonucunda Türk toprakları üzerinde bağımsız bir Kürt devleti ihtimalinden bahsedilmektedir.214

 Türkiye, sınırları yakınında kurulacak bir Kürt devletini milli çıkarlarına ve güvenliğine aykırı bulmuş, daima engellemeye yönelik politikalar geliştirmiştir. Kuzey Irak’ta oluşturulan ve Türkiye’nin kabul etmek zorunda kaldığı “Güvenli Bölge” nin Irak’ın toprak bütünlüğü içersinde kalmasına gayret göstermiştir. PKK terör örgütünün Kuzey Irak’a yerleşmesi ve Türkiye’yi tehdit etmeye başlaması üzerine, politikasında önceliği PKK’nın Kuzey Irak’tan sökülmesi ve imha edilmesi üzerine vermiştir. Bu maksatla, KDP ve KYB ile işbirliği yapmış ve geliştirmiştir. Ankara’nın Kuzey Irak’taki gelişmelerden rahatsızlığı ve güvenlik endişeleri artarak sürmüştür. 
Askeri ve siyasi elitler arasında, karar mekanizmalarında bulunanlar da ABD’nin ve İsrail’in PKK-Kuzey Irak sorununa ilişkin niyet ve politikaları konusunda sürekli bir şüphe taşımışlardır.215 

Ağustos 1996’da Ankara’nın politikası, Barzani’nin Irak’ın toprak bütünlüğünü koruyacak şekilde Saddam‘la işbirliği yapmasını, ABD çizgisindeki KYB’ye yakınlaşmamasını ve bu arada PKK ile mücadele etmesini istemek şeklindedir. Ekim 1996’da ABD, Türkiye, KDP ve KYB’nin Ankara’da yaptığı toplantıda Türkiye, o güne kadar izlediği politikayla uyum göstermeyecek farklı kararları kabul etmiştir. Irak’ın toprak bütünlüğünü korumak amacıyla Türkmenleri gündeme getirmeyen Ankara, Kuzey Irak’ta Türkmenlerinde bulunduğunu sonuç bildirisine koydurmuştur. 

Ayrılıkçı terör örgütünün eylemlerinden sonra Kuzey Irak’a kaçması, kamplar tesis etmesi, Türk Ordusunun bu bölgeye sıcak takip adı altında girmesine yol açmıştır. Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesinden sonra Türk Ordusu bu operasyonlarını gerçekleştirememektedir. 

Irak, dün, petrolünü satabilmek için Türkiye’ye ihtiyaç duymuştur. Üç parçalı federasyonun gündeme geldiği Irak’ta, gelecekte Kerkük petrollerinin 
satılabilmesi için de Türkiye’ye ihtiyaç duyulacağı değerlendirilmektedir. 

Türkiye’nin Kuzey Irak ile ilgili politikasının üç sabit unsuru bulunmaktadır. Bir, PKK terör örgütünü kesinlikle ve ne pahasına olursa olsun yok etmektir. İki, Bölgede bir Kürt Devletinin oluşumunu engellemektir. Üç, Tarihten gelen haklarını gündeme taşımaktır. Değişken unsur olarak; Kürtleri Bağdat’a yönlendirmek ve sınırdaki PKK kamplarını kapatmalarını sağlamak, Kuzey Irak Kürtleri ile PKK’ya karşı mücadelelerinin sonucuna göre her iki durumda da işbirliği yapmaktır.216 

Bugün itibari ile gelişmeler değerlendirildiğinde, bu yaklaşımda doğruluk payı bulunmaktadır. Kuzey Irak’taki otorite boşluğu PKK gücünün artmasına, bir Kürt Federe Devletinin oluşumuna neden olmuş ve Türkiye’nin en yakın müttefiki, Kuzey Irak’taki PKK Terör örgütü mensuplarına dokunmamıştır. 

Türkiye, PKK terör örgütü ile mücadelesi yoğunlaştıkça, güvenlik gerekçelerini ileri sürerek Kuzey Irak’ta 5-15 Km. lik güvenlik kuşağı kurma siyasetini yüksek sesle dile getirmeye başlamıştır. 1997’de, ABD’nin yeşil ışık yakması ile Türk yetkililer Arap ve komşu ülkelerin olası itirazlarına rağmen güvenlik kuşağının oluşturulacağını açıklamışlardır. O dönemde İsrail-Türkiye ilişkilerinin stratejik ortaklık seviyesine çıkması, ABD’nin Türkiye’nin bölgede oluşturacağı güvenlik kuşağı oluşturmasını anlayışla karşılaması, 

İsrail’inde Kuzey Irak’ta faaliyet göstermesi anlamına geliyordu. Kimi uzmanlar, güvenlik kuşağı oluşturma projesine Türkiye’yi İsrail’in teşvik ettiğini ileri sürmektedirler. Çünkü, İsrail’in bir takım çıkarları böylece karşılanabilecektir.217 

ABD, Türkiye’ye PKK terörü konusunda muhatap olarak Irak Hükümetini adres göstermektedir. Artan terör saldırıları ve Irak’ın Kuzeyinde hükümet otoritesinin bulunmayışı, TSK’nin Irak sınırı boyunca tertiplenmesine ve teröristlerin sızmasına karşı önlemler almasına yol açmaktadır. ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın 25 Nisan 2006 da Ankara’yı ziyaretinde, Türk Dışişleri Bakanının ”Irak kendi sınırlarını kontrol edinceye kadar Türkiye bu önlemleri almaya devam edecektir.” demeci 218, ABD ile kapalı kapılar ardında varılan bir anlaşma sonucunu veya Türkiye’nin ABD’ye rağmen toprak bütünlüğünden taviz vermeyeceği kararlılığını göstermektedir. 

ABD’nin İran’a karşı olası yaptırımlarının konuşulduğu bir sırada, Türkiye’nin, askeri gücünün büyük bir kısmını Irak sınırına yığmasına eş zamanlı olarak İran’ın, Kuzeybatısındaki Kürt bölgelerine askeri harekat düzenlemesi, Kandil’de bulunan PKK kamplarını vurması, İran ile Türkiye arasındaki işbirliğinin açık bir göstergesidir.219 Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulmasından kaygı duyan Türkiye ve İran’ın askeri operasyonlarının süresi ve boyutu, Kuzey Irak’taki Kürt oluşumunun uykularını kaçıracak bir mahiyet taşımaktadır. 

Irak’ta önlenemeyen terör ve direniş Irak’ın geleceğine dair belirsizler taşımaktadır. Bu durum, Kürtlerin merkezi yönetimle olan federasyon bağlarının zayıflamasına ve ayrılma yönünde düşüncelerini artırmalarına yol açmaktadır. Kerkük’ün askeri güçle de olsa Kürt bölgesine katılması bu çerçevede olasılıklar arasındadır.220 

    Türkiye’nin tarihten gelen bağları, Türkmen nüfusun varlığı ve petrol kaynaklarının başka güçler eline geçmesi olasılıkları Kerkük’ü özel bir 
konuma taşımaktadır. Ankara, Kerkük’te yaşanacak bir oldu bittiye izin vermeyeceğini bir çok kereler deklere etmiştir. Başbakan Erdoğan, 25 Nisan 
2006’da ABD Dışişleri Bakanına, " Irak küçük bir Ortadoğu, Kerkük’de küçük bir Irak’tır. Nasıl Irak’ta istikrar sağlanmadan Ortadoğu’da sağlamak mümkün 
değilse, Kerkük’te de istikrar sağlamadan Irak’ı bir arada tutmak mümkün değildir. Kerkük’ün bu özelliğini unutmamak gerekir. Bu nedenle de Kerkük 
bir etnik grubun veya bir bölgenin idaresine bırakılmamalıdır. Kerkük’ün iç dengeleri bozulursa, bu Irak’ın dengelerini de etkiler. Türkiye bu konuda 
tarihten gelen özel bir konuma ve hassasiyete sahiptir.” 221 mesajını vermiştir. 

Türkiye’nin yaklaşımı şu şekilde özetlenebilir; Kerkük özel bir statüde olmalıdır. Etnik bir gruba üstünlük sağlayacak çabalardan uzak durulmalıdır. 
2007’de planlanan referandum ile bir oldu bitti yaratılması önemli sıkıntılar doğuracaktır.222 
Saddam sonrası Irak hükümetinde temsil edilmek isteyen 26 Türkmen grubunun koalisyonundan oluşan Irak Türkmen Cephesi'nin Ankara temsilcisi, "Biz Kerkük’ün kontrolünü ele alacağız, bizim savaşma sebebimiz budur" diyerek, Kerkük’ten vazgeçmeyeceklerini açıklamışlardır.223 


6 CI BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.

***

16 Ocak 2018 Salı

Rice: Türkiye Savaşa Girmesin diye yalvardım,

Rice: Türkiye Savaşa Girmesin diye yalvardım,



Rice: Türkiye için yalvardım

ABD eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, "En yüksek onur" isimli kitabında Türkiye'ye yer verdi.

29.10.2011 - 09:32..

Vatan gazetesinde yer alan habere göre Eski ABD Başkan George Bush'a en yakın isimlerden biri olan Condoleezza Rice'ın önümüzdeki hafta piyasaya çıkacak "En yüksek onur" isimli kitabında Türkiye'yle ilgili çarpıcı detaylar yer aldı.
Rice'ın Türkiye notları:

KÜÇÜK ÇAPTA BİR SAVAŞ ÇIKABİLİRDİ,


Irak'ta şartlar az da olsa düzeldi ama bu kez de sınırda Kürtler ve Türkler arasında yeni bir fırtına koptu. 17 askerin ölümü sonrası Türk meclisinden sınırötesi operasyon tezkeresi geçmişti. Bu, henüz çok genç olan Irak hükümetinin bağımsızlığını tehdit altına alacak tehlikeli ve provaktif bir hareketti. Hatta büyük ihtimalle KDP'nin silahlı kanadı bu tür bir saldırıya karşı koymak isteyeceğinden küçük çapta bir savaş olasılığı bile vardı.

TÜRKLER HAKLIYDI AMA SÖYLEMEDİM,


Bu son PKK saldırısı sonrası Türkiye'nin "kontrol altına alınıp alınamayacağından" emin değildim. Başbakan Recep Erdoğan'ı arayarak operasyonu ertelemesini istedim ve ABD'nin müttefik Kürtlere baskı yaparak militanlara karşı harekete geçirmeye çalışacağına dair söz verdim. Mesud Barzani'yi aradım ve zamanın bitmek üzere olduğunu söyledim. Ya harekete geçmesini ya da Türklerin bu işi yapacağını söyledim. Bence Türkler haklıydı. Basına bu konuşmayı aktardım ama Türklerin haklı olduğu bölümü atlayarak...

PKK'YI ORTAK DÜŞMAN İLAN ETTİM,


Ankara'yı yatıştırmak gerektiğine inanıyordum ama Erdoğan'a K. Irak işgali için neden vermek istemiyordum. Ankara'ya indiğimde halkın kızgınlığı açıktı. Milliyetçi pankartlar her yerdeydi. Genç Dışişleri Bakanı Ali Babacan ile basın toplantısında ABD'nin tüm gücüyle PKK'yı çökertme girişimlerini destekleyeceğini ve PKK'nın ortak düşman olduğunu açıkladım. Ali'nin, PKK terörünü ABD'nin Irak'ı işgaline bağladığını farkedince şaşırdım ve kibarca Türkiye'nin PKK terörü ile yıllardır savaştığını ve bunun 2003'de başlamadığını hatırlattım.

GÜL VE ERDOĞAN ŞİDDET İSTEMİYORDU

Erdoğan ve Gül ile görüşmelerimizde Türklerin şiddet istemediğini ama kamuoyu tepkisiyle buna zorlandıklarını gördüm. Onlar söylemese de Türk ordusunun çatışmayı istediğini anladım. Türkiye ile nazik diplomasimiz Kongre nedeniyle raydan çıkıyordu. Güçlü Ermeni lobisi yıllardır Osmanlı dönemindeki geniş çaplı ölümleri soykırım diye adlandıracak bir yasa için uğraşıyordu. Ölümler 1915'teydi ama Türkiye ilişkilerini etkiliyordu.

TÜRKİYE İÇİN YALVARDIM,


Konuyla ilgili ilk tecrübem 1991'de George Bush için Beyaz Saray'da çalışırken olmuştu. İlk Körfez savaşında çok önemli olan Türkler, Osmanlı zamanındaki olaylarla özdeşleştirilmelerine çok kızmışlardı. 1991'de ve sonra başkanlar ve dışişleri bakanları soykırım tasarılarını durdurdular. Trajik ölümleri kimse reddetmiyordu. Ama buna siyasetçiler değil tarihçiler karar vermeliydi. Türkiye-Irak sınırındaki tansiyonun tam ortasında Temsilciler Meclisi Dışilişkiler Komitesi tasarı lehinde oy kullandı. Meclis Başkanı Pelosi'ye oylamayı meclis gündemine almaması için yalvardım ama "Bir şey yapamam" dedi. Savunma Bakanı Gates ile basına tasarıya karşı olduğumuzu yineledik ve Irak'taki komutanlarımızın Türkiye'deki kritik üsleri kaybetme ihtimalini ifade ettiklerini söyledik.

ABDULLAH GÜL BİR GÜREŞÇİYİ ANDIRIYOR,


Türklere böyle bir oylamayı durdurmaya söz verdik ve nitekim de sonunda durdurduk. Daha da kızdırıcı olan Ermeni hükümetinin dahi bu konuyla fazla ilgilenmemesiydi. Tam tersine, Türkiye ile ilişkileri geliştirmek isteyen Ermenilerin böyle bir tasarıya ihtiyacı yoktu. Güçler ayrılığı ilkesi her zaman ABD'nin çıkarına çalışmadı. Daha sonra Cumhurbaşkanı olacak Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, bir güreşçiyi andıran vücut yapısı ve akıcı ama aksanlı İngilizce'ye sahipti. Her ne kadar yabancı bir meslektaşın kişiliğini göz önünde bulundurarak hareket etmek her zaman için kaçınılması gereken bir durum olsa da Gül ile kimyamız hemen uyuşmuştu.

EŞİNİN BAŞÖRTÜSÜNDEN DOLAYI ELEŞTİRİLMESİNDEN ACI ÇEKİYORDU
Gül, Türkiye'deki kendi siyasi akımlarının da sonunda Almanyadaki Hristiyan Demokratik Birliğe benzer şekilde bir evrim geçireceğini savunuyordu. Gül, "Zaten onlar da artık çok Hristiyan değil" dedi. Eşi başörtüsü taktığı için insanların eleştirmesinden dolayı acı çekiyor gibiydi. Bunun kişisel seçim olarak algılanması gerektiğini söyledi. Ailesinde de başörtülü ve örtüsüz akrabaları olduğunu belirtti. Sonra Kürt azınlık konusuna döndü ve onlara önceki hükümetlerden daha iyi davranarak onların Türk kimliklerini uyandırmak arzusunu belirtti. Herşeye bakıldığında bugüne kadar meslekdaşımda hoşlanmadığım bir yön yoktu. Bugün de aynı görüşlerim hala geçerlidir.

ERDOĞAN OKUMASI ZOR BİR İNSANDIR


Erdoğan okuması biraz daha zor bir insandır. Ağır kırmızı perdelerle karanlığa çalan ve Atatürk'ün resimleriyle donanmış ofisinde otururken Türkiye'nin gerçekten de tam olarak Avrupalı olmadığı düşüncesine anlık olarak kapıldım. Gerçi başbakan, demokrasi ve İslamın bir arada yaşanabileceği konusunda çok doğru şeyler söylemesine rağmen, onun AKP'yi savunması Gül'ünkine nazaran daha politik geldi bana. Konuşmamız 2003'te Türkiye'nin ABD'ye tezkere izni vermemesine geldiğinde ben Başkan Bush'un o olayı geride bıraktığını söyledim. Ortak noktaları çabucak bularak AB konusuna geçtik. ABD'nin bu konuda çok ciddi gayretleri olduğunu ama AB'nin üyesi olmadığını ve yapabileceklerinin bir sınırı olduğunu söyledim.

TÜRKLERİ SEVDİM OLDUKÇA GÜÇLÜ İNSANLAR


Esprili tarafını göstererek "Biz AB üyesi olduğumuzda size de üyelik başvurusu imkanı tanıyacağız" dedi. Ben ayrılırken Erdoğan da Kudüs'e gitmek üzere hazırlanıyordu. Türkiye ziyaretimden oldukça memnun oldum. Türkleri sevdim, oldukça güçlü insanlardı. Türkiye NATO üyesiydi ve AB'ye girmeye çalışıyordu. Ama Avrupalılar 70 milyon Müslümanı entegre edebileceklerine inanmıyorlardı. Birçok Avrupalı Türkiye'nin gerçekten Avrupa'ya ait olmadığını düşünüyordu. Bu yaklaşım Huntington'ın kehanetlerini gerçekleştirecekti. Müslüman Türkiye ve Hristiyan Avrupa'nın arasında fark olduğunda ısrar edecek bir AB'nin büyük bir stratejik hata yaptığına inandım. Ankara'ya Türkiye ile ilişkilerimizi güçlendirmek için gittim.

ORTADOĞU VE AVRUPA ARASINDA TÜRKİYE BİR KÖPRÜ


Türk liderler ülkenin değişen Ortadoğu'nun demokratik değerleri sahiplenen merkezi olabileceklerini ve terörü yenecekleri inancımı kuvvetlendirdiler. Bush ikinci döneminde özgürlüğü dış politikasının merkezine oturtmuştu. Özgürlük gündeminin nesilleri kapsayacak bir iş olacağını biliyorduk. Yine de kısa dönemde bazı somut delillere de ihtiyacımız vardı. Irak'ın geleceği örnek olmak için çok belirsizdi. Türkiye istikrarlı, değişmekte olan, demokrasi ve İslam'ın beraber yaşayabileceğini gösteren delilleri taşıyordu. Coğrafyası ve tarihiyle de Ortadoğu ve Avrupa arasında bir köprü olması nedeniyle de Türkiye önemliydi. "Medeniyetlerin Çatışması'' teziyle evrensel değerler olmadığını savunan Samuel Huntington 11 Eylül'den sonra peygamber gibi görülüyordu.


***