Fıratın Doğusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fıratın Doğusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2020 Pazartesi

Türkiye-ABD Arasında Güvenli Bölge Mutabakatı ve Fırat’ın Doğusu

Türkiye-ABD Arasında Güvenli Bölge Mutabakatı ve Fırat’ın Doğusu





Ali SEMİN.,
www.bilgesam.org
Türkiye-ABD Arasında Güvenli Bölge Mutabakatı ve Fırat’ın Doğusu
www.bilgesam.org
Suriye iç savaşı Türkiye’nin Orta Doğu bölgesine yönelik dış politikasında önemli odak noktası olduğunu söylemek mümkündür. Suriye’de yaşanan savaşın etkisinin artmasıyla beraber Ankara’nın da Esed rejimine karşı izlediği politikalar doğrultusunda bölgemizde çeşitli diplomatik ilişkileri de karmaşık hale getirmektedir. 

Bu bağlamda Suriye iç savaşındaki gelişmeler bölgeyi birçok bloka ayırdığı gibi küresel güçleri de aynı ayrışmaya sevk ettiği söylenebilir. 

Bu durum Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki (BMGK) daimi üyeler (ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya) arasında da güç mücadelesine dönüşerek uluslararası toplumu da etkilemektedir. Özellikle Esed rejiminin aleyhine alınmak istenilen karaları veto eden Rusya ve Çin gibi BMGK daimi üyeleri arasındaki rekabeti de gün ışığına çıkarmıştır. Bu bağlamda Türkiye’nin 2011 yılından bu yana Suriye iç savaşında izlediği politikalara bakıldığında, PKK/PYD-IŞİD gibi terör örgütleriyle mücadeleyi önceleyerek Esed’in devrilmesi, güvenli bölge-
uçuşa yasak bölgenin oluşturulması ve ılımlı silahlı Suriyeli muhaliflerin eğitilmesi gibi öneri / planlarını gündeme getirse de uluslararası güçlerce 
yeterince destek alamadığı ifade edilebilir.

Türkiye’nin önerdiği güvenli bölgenin, mevcut uluslararası güvenlik sisteminde BMGK’ nın kararlarının sonucunda oluşturulması ehemmiyet kazanmaktadır. Çünkü Irak’ın Kuveyt’i işgalinin ardından Saddam rejiminin kuzey Irak’a hava operasyonlarını engellemek amacıyla BMGK, 1991 yılında 688 no’lu kararını uygulayarak 36. paralelin kuzeyi ve 32. paralelin güneyindeki bölgeyi Irak uçaklarının uçuşunu yasaklamıştır. BMGK’ nın söz konusu kararıyla Kuzey Irak’ta güvenli bölge tesis edilmiştir. Şu noktaya dikkat çekmekte yarar vardır; başlangıçta Türkiye, güvenli bölge-uçuşa yasak bölge planı tamamen Esed rejiminin sivillere karşı düzenlediği saldırıları önlemek gayesiyle önermiştir. Türkiye’nin ilk kez gündeme getirdiği güvenli bölge planının Saddam döneminde Irak’ın kuzeyindeki uçuşa yasak bölge ilanına benzer bir planı olduğunun 
altını çizmek gerekir. Türkiye’nin başlangıçtaki planı oluşturulmaya çalışılan güvenli bölgenin Türkiye-Suriye sınırındaki Suriye toprakları içerisinde 
yer alan Azez-Cerablus hattı boyunca 98 kilometrekare uzunluğa ve 45 kilometre derinliğe sahip bir alanda inşa edilmesiydi. Türkiye bahse konu 
güvenli bölge planının 24 Ağustos 2016 tarihinde başlattığı Fırat Kalkanı Harekâtı ve Ocak 2017’deki Zeytin Dalı Harekatı (Afrin’i YPG’den temizlemesi) ile birlikte güvenli bölge planının boyut-kapsam ve jeopolitik alanın da değiştiğini söylemek mümkündür. Türkiye bilhassa oluşturmaya çalıştığı bölgenin sınırındaki PKK/PYD/YPG ve IŞİD terör örgütlerinden tamamen arındırılmış bir güvenli bir bölge planlamaktadır. 

Başka bir ifadeyle Türkiye’nin ikinci aşama olarak adlandıracağımız güvenli bölge planının Fırat’ın doğusunda ve Suriye’nin kuzeydoğusunda ABD ve müttefikleri nin kurduğu PKK/YPG terör örgütü kantonlarını ortadan kaldırmaktır. Bu durumda Türkiye Suriye ile olan sınırındaki terör tehdidinin önüne geçecektir.

   Aslında Türkiye, 24 Temmuz 2015’te PKK/YPG-IŞİD terör örgütlerine yönelik hava operasyonları başladıktan sonra ABD ile güvenli bölge planı görüşmelerini başlamıştır. Hatta IŞİD’e karşı mücadele edilebilmesi için ABD’nin isteği üzerine Türkiye, uluslararası koalisyona İncirlik üssünü Suriye’de güvenli bölge ve uçuşa yasak bölgenin ilan edilmesi karşılığında açmıştır. Ancak İncirlik üssünün uluslararası koalisyon güçlerinin kullanımına açılmasına Türkiye tarafından izin verilmesinden sonra ABD, güvenli bölge yerine IŞİD terör örgütünden arındırılmış bölgeler kavramını gündeme getirmiştir. 

   Bu bağlamda Ankara’nın Suriye’de inşa edilmesini istediği güvenli ve uçuşa yasak bölge şartlarına ilişkin, Washington’ın sürekli temkinli ve tereddütlü olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumun temel sebebi ise, ABD’nin askeri eğitim, danışmanlık, silah ve lojistik destek vererek Fırat’ın doğusunda ve Suriye’nin kuzeydoğusunda özerkliğe doğru ilerleyen PKK/YPG terör örgütünü koruma altına almak amacı yatmaktadır. 

Ankara-Washington Güvenli Bölge Planında Anlaşabilir mi? 

Fırat’ın doğusunda ve Suriye’nin kuzeydoğusunda güvenli bölge oluşturulması için 5-7 Ağustos 2019 tarihlerinde Ankara’da Türk ve ABD heyeti arasında oldukça kritik bir görüşme gerçekleşti. Görüşmede Türkiye’nin ABD ile vardığı mutabakatın üç aşamadan oluştuğu duyurulmuştu. 

Birinci Aşama Türkiye’nin güvenlik endişelerinin giderilmesi,

İkinci Aşama güvenli bölgenin tesisi için Türkiye-ABD ile birlikte Müşterek Harekat Merkezi’nin kurulması,

Üçüncüsü ise, Güvenli bölgenin bir barış koridor olarak yerinden edilmiş Suriyeli mültecilerin ülkelerine dönüşlerini sağlamak.

Yukarıda belirtilen mutabakatın Türkiye’nin endişelerini tamamen karşılamadığını söylemek mümkündür. Çünkü Türkiye’nin istediği PKK/YPG’den arındırılmış bir güvenli bölgedir. ABD’nin istediği ise Türkiye-Suriye sınırında 

   “Türkiye, 24 Temmuz 2015’te PKK/YPG-IŞİD terör örgütlerine yönelik hava operasyonları başladıktan sonra ABD ile güvenli bölge planı görüşmelerini başlamıştır. Hatta IŞİD’e karşı mücadele edilebilmesi için ABD’nin isteği üzerine 
Türkiye, uluslararası koalisyona İncirlik üssünü Suriye’de güvenli bölge ve uçuşa yasak bölgenin ilan edilmesi karşılığında açmıştır. ”

    PKK/YPG ile Türkiye arasında bir tampon bölgenin oluşmasıdır. Fakat Türkiye’nin istediği Fırat’ın doğusunda ve Suriye’nin kuzeydoğusunda 
oluşmakta olan PKK/YPG özerkliğinin sonlanmasıdır. Bu durumu Amerikalılar bulandırarak Türkiye’ye ağır silahları YPG terör örgütünün elinden almak veya Fırat’ın doğusunda Türk Silahlı Kuvvetleri ile ABD askeri unsurları arasında havadan ve karadan ortak devriyeye dönüştürerek zaman kazanmaya çalıştığı açıktır. 

   Aslında Türkiye özellikle 20 mil ve 32 km derinlikte Suriye-Irak sınırının Malikiye sınırına kadar uzanan 140 kilometrelik uzunlukta bir güvenli 
bölge kurmaktır. Bu nedenle ortak devriye gibi adımların atılması Türkiye’nin endişelerini giderecek tatmin edici bir yol haritası çizmemektedir. 

   Bu çerçeveden bakıldığında Amerikalıların Ankara’ya önerdiği güvenli bölge planı 5 km ile 15 km derinlikte bir alanda kurulmasıdır. Şayet Türkiye’nin Amerikalıların sunduğu planı kabul etmiş olursa YPG’liler tamamen Amerikalıların koruması altında kendi bölgelerinde şu andaki özerk ya da kanton bölge olarak oluşturdukları bölgeleri meşrulaştırmış olacaktır. Türkiye onun için bu tür planlara karşı çıkmaktadır. Peki Amerikalıların güvenli bölge konusunda tüm manevralarına rağmen neden Türkiye şuana kadar Fırat’ın doğusuna ve Suriye’nin kuzeydoğusuna yönelik herhangi bir adım atmıyor? Sorusu kafaları karıştırmaktadır. Bu sorunun esas cevabı şudur; Türkiye özellikle Amerikalıların samimiyetini test etmek istemesinden kaynaklanmaktadır. Bu sebeple Ankara ABD ile üç madde konusunda mutabık kaldıklarını açıkladılar. Şu hususa dikkat çekmekte yarar vardır; Türkiye daha önce de Amerikalılarla buna benzer bir mutabakatı somut bir örnek olarak Menbiç’te yapmıştı. Haziran 2018’de ABD ile Türkiye arasında Menbiç mutabakatı konusunda kentin etrafında ortak devriye gezmeleri ve Menbiç’teki YPG’lilerin çıkarılması gibi bir anlaşma sağlanmıştı. ABD Menbiç mutabakatını tamamen uygulanmasına yanaşmamıştır. Çünkü Menbiç mutabakatına göre kentin idari ve güvenlik yönetimi tamamen yerli halka verilecekti. Bütün bu sebeplerden dolayı Türkiye güvenli bölge mutabakatı konusunda daha temkinli davranmaktadır.

Yukarıda belirtilen hususlar doğrultusunda, Aslında Türkiye’nin A planı diplomatik yollarla Amerikalılarla anlaşmaya varıp, Fırat’ın doğusunda 
ve Suriye’nin kuzeydoğusunda tamamen güvenli bölge ilan ederek bölgeyi büsbütün YPG terör örgütünden temizlemektir. Türkiye’nin ABD ile vardığı mutabakat noktaları konusunda herhangi bir ilerleme kaydedilmezse Ankara’nın B planı tek taraflı sınırlı da olsa bir askeri operasyon olabileceğini söylemek mümkündür. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin zaten şu anda sınırda ciddi bir asker yığınağı mevcuttur. Bu nedenle eğer ki Amerikalılar Ankara ile varılan mutabakata sadık kalmazsa Türkiye B planını hayata geçirecektir. 
Türkiye’nin C planı ise Fırat’ın doğusunda ve Suriye’nin kuzeydoğusunda tamamen kontrol ettikten sonra güvenli bölgeye dönüştürüp Türkiye’de bulunan Suriyeli mültecilerin büyük bir kısmını bölgeye intikal etmesini sağlamaktır. 

    “ Türkiye 4 milyona yakın Suriyeli mültecilere 37 milyar dolar harcamıştır. 

Bu nedenle Türkiye Suriyeli mülteciler konusunda çok ağır yükün altındadır. Dolayısıyla Türkiye’nin bu mültecilerin en azından planlanan güvenli bölge 
oluşturulduktan sonra yüzde 60 ila 70’inin kurulan bölgeye geri dönmesini sağlamaktır.”

   Türkiye’nin Suriye’de 3 tane esas stratejisi var. Bunu A,B,C planı olarak değil temel stratejisi olarak nitelemek mümkündür. Bunlardan birincisi ve en önemlisi Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak, ikinci stratejisi, Suriye’deki terör örgütleri özellikle YPG/PKK terör örgütünün Suriye’nin kuzeyinden tamamen çıkarılması ve o bölgenin tamamen güvenli bölge ilan edilmesi, Üçüncüsü ise, Türkiye’de bulunan mültecilerin kurulacak güvenli bölgeye yerleştirilmesidir. Türkiye 4 milyona yakın Suriyeli mültecilere 37 milyar dolar harcamıştır. 

Bu nedenle Türkiye Suriyeli mülteciler konusunda çok ağır yükün altındadır. Dolayısıyla Türkiye’nin bu mültecilerin en azından planlanan güvenli bölge oluşturulduktan sonra yüzde 60 ila 70’inin kurulan bölgeye geri dönmesini sağlamaktır. Çünkü bu durum Suriyeli mültecilerin aynı zamanda Türkiye’deki 
iç kamuoyunda zaman zaman siyasi bir ihtilafa da yol açtığı görülmektedir. Ayrıca zaman zaman toplumsal bir krize dönüşüyor ve Türkiye bunun altından şu anda mümkün olduğu kadar kalkabiliyor, ancak ilerde ciddi toplumsal, güvenlik ve ekonomik sorunlara da yol açacağını bildiği için şu anda bu güvenli bölge planının üçüncü hedefi Suriyeli mültecilerin en az yüzde 60’ının ülkelerine geri dönmesini istemektedir. 

    Bu üç hedef doğrultusunda eğer ki, Türkiye ABD ile vardığı güvenli bölge mutabakatından herhangi bir somut sonuç elde etmezse kuvvetle muhtemel D planı olarak Suriyeli mültecilerin Avrupa’ya gitmesine göz yumarak Avrupa’ya mülteci akınını başlatabilir. Mülteciler Türkiye’nin elinde Avrupa’ya karşı önemli bir kart olduğu söylenebilir.

Sonuç itibarıyla ABD Türkiye’nin güvenli bölge planı yerine Türkiye-Suriye sınırında Türk Silahlı Kuvvetleri ile YPG terör örgütü arasında 5 ila 9 km derinlikte bir tampon bölgesinin kurulmasını benimsemektedir. Öte yandan Türkiye’nin öngördüğü güvenli bölgenin etnik ve mezhepsel yapısı da göz önünde bulundurulmalıdır. Bölgede bulunan Arap, Kürt, Türkmen ve diğer etnik grupların güvenli bölgedeki siyasi, askeri, idari ve mali yapılanmada ortak bir paylaşım içerisinde bulunmalarını sağlamak önemlidir. Suriye’den Türkiye’ye göç edenlerin sayısı Mart 2011’den bu yana 4 milyona yaklaşmıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin güvenli bölge planının temel amaçlarından biri olan oluşturulan bölgeye ülkede bulunan Suriyeli mültecilerin yerleştirilmesidir. Ancak 8 yıldır Türkiye’de yaşayan ve artık ülkeye adeta yerleşmiş gibi görünen Suriyeliler 
(kamptakiler hariç) güvenli bölgeye gitmeyi kabul etmeyebilir. Özetlemek gerekirse; ABD’nin Türkiye’nin planı doğrultusunda 32 kilometrelik derinlikte bir güvenli bölge kurulmasına ve YPG’lilerin kurdukları kantonların ortadan kaldırılmasına Ankara ile tam anlamıyla mutabık kalması mümkün görülmediği söylenebilir. 

“ ABD Türkiye’nin güvenli bölge planı yerine Türkiye-Suriye sınırında Türk Silahlı Kuvvetleri ile YPG terör örgütü arasında 5 ila 9 km derinlikte bir tampon bölgesinin kurulmasını benimsemektedir.”

BİLGESAM Hakkında

BİLGESAM, Türkiye’nin önde gelen düşünce kuruluşlarından biri olarak 2008 yılında kurulmuştur. 

Kar amacı gütmeyen bağımsız bir sivil toplum kuruluşu olarak BİLGESAM; Türkiye’deki saygın akademisyenler, emekli generaller ve diplomatların katkıları ile çalışmalarını yürütmektedir. Ulusal ve uluslararası gündemi yakından takip eden BİLGESAM, araştırmalarını Türkiye’nin milli problemleri, dış politika ve güvenlik stratejileri, komşu ülkelerle ilişkiler ve gelişmeler üzerine 
yoğunlaştırmaktadır. 
BİLGESAM, Türkiye’de kamuoyuna ve karar alıcılara yerel, bölgesel ve küresel 
düzeydeki gelişmelere ilişkin siyasal seçenek ve tavsiyeler sunmaktadır.

Yazar Hakkında
ALİ SEMİN.,
Mart 2011’de BİLGESAM Ortadoğu Araştırmaları Uzmanı olarak başlamış olduğu görevine, 1 Eylül 2015 tarihinden beri Araştırma Koordinatörü olarak çalışmaları na devam etmekte olan Ali Semin, Orta Doğu siyaseti, Türkiye’nin Ortadoğu politikası, Türk-Irak ilişkileri, Irak’ın iç ve dış politikası, kuzey Irak’ın siyasi yapısı, Türkmenler, Iraklı Kürtlerin bölgesel ve küresel güçlerle ilişkileri, Körfez 
ülke- leri, İran, Suriye, Libya, Mısır, Tunus, Filistin sorunu, Hizbullah ve Hamas konularıyla ilgilenmektedir. Semin, 2012 yılından itibaren Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler doktora programına devam etmektedir.




***

14 Ocak 2020 Salı

Amerikan Raporlarında Kürt Ayrılıkçılarına Rusyanın Desteği

Amerikan Raporlarında Kürt Ayrılıkçılarına Rusyanın Desteği 






Mehmet A. KANCI*
www.bilgesam.org
*TRT Haber Editörü

Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarına Barış Pınarı’nı eklemesiyle beraber Suriye’nin kuzeyinde bir terör yapılanmasına yaslanarak kurulmak istenen devlet görünümlü terör koridoru akamete uğratıldı. 

Barış Pınarı Harekâtı sürecine Türkiye’nin sahip olduğu askeri imkân ve kabiliyetler kadar diplomasi cephesindeki mücadelesi de damgasını vurdu. ABD ve Rusya ile varılan mutabakatlar Fırat Nehri’nin hem batısında hem de 
doğusunda statüko haline getirilmek istenen durumu kökünden değiştirdi, haritanın yeniden tanzim edilmesini beraberinde getirdi. 

Peki her iki süper güç ile varılan mutabakatlar, Türkiye’nin güney sınırlarındaki bu tehdidi kalıcı olarak ortadan kaldırmayı garantileyecek mi? Hem Beyaz Saray hem de Kremlin yönetimleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren özellikle İran ve Irak’taki Kürt toplumlarının, sınırları içerisinde yaşadıkları üniter yapıları hedef alan silahlı kalkışmalarına birden fazla defa destek vermiş, bu ülkelerde uzun yıllar sürecek istikrarsızlıklara yeşil ışık yakmışlardı. 

Emperyal güçlerin, Orta Doğu’daki Kürt sorununa bakış açılarını, yaklaşımların daki değişimleri ve tarihi dönüm noktalarını, özellikle ABD kaynaklı bir dizi rapor üzerinden gözlemlemek mümkün. Bu yazıda, kritik öneme sahip, ABD’deki karar vericileri Kürt sorunu hakkında yönlendiren bazı raporlara yakından bakacağız. İlk sıradaki raporumuz akademisyen William Linn Westermann tarafından kaleme alınan 1 Temmuz 1946 tarihli rapor. Dışişleri Bakanlığı’nın talebi üzerinde yazıldığı anlaşılan raporun başlığı: 

“Kürt Bağımsızlığı ve Rus Yayılmacılığı” 

Westermann’ın bu raporunun, 2. Dünya Savaşı sırasında müttefikler ile ikmal yolu tesis etmek için İran’ın kuzeyini işgal eden SSCB’nin desteğiyle Gazi Muhammed ve Molla Mustafa Barzani tarafından kurulan Mahabad Cumhuriyeti’ nin bölgedeki jeopolitik etkilerini belirlemek amacını taşıdığını söylemek mümkün. Westermann, SSCB’nin bu Kürt devletini desteklemek ile 
maksadının Kafkaslar’daki nüfuz alanını daha güneye yaymak, İran petrollerine hâkim olmak ve Hazar Denizi’ni SSCB’nin bir iç denizi haline getirmek olduğuna işaret eder. Westermann, 1945 yılının Nisan ayında, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kuruluşuyla sonuçlanan 

San Francisco Konferansı sırasında “Kürt Birliği” adına konferans katılımcılarına ulaştırılan bir mektuba ve beraberinde “Kürt Sorunu” başlıklı memoranduma dikkat çeker. 1919 yılında, 1. Dünya Savaşı’nın ertesinde Paris’teki Barış Konferansı’na da ABD adına katıldığı anlaşılan Westermann, San Francisco’daki mektup ve memorandumun büyük ölçüde 26 yıl önceki konferansta Kürt temsilcilerin dağıttığı broşür ile benzerlikler taşıdığına işaret etmektedir. Ancak bu mektup ve memorandum’daki Kürtlerin özerlik taleplerinin hem gülünç hem de abartılı olduğu yine Westermann tarafından ifade edilmektedir. 

Westermann’a göre San Francisco’daki Kürt talepleri, Sovyet kontrolündeki Mahabad, Beyrut ve Irak Komünist Partisi’nin ürünüdür. Westermann Raporu’nda bölgedeki Kızılordu güçlerinin, Mahabad Cumhuriyeti’ne propaganda çalışmaları için matbaa makinesinin yanısıra 20 tank, 4 kamyon ve havan topları tedarik ettiği belirtilirken Rus subaylarının da Mahabad Cumhuriyeti’nin silahlı gücü haline gelen Barzani’nin savaşçılarına eğitim verdiği kaydedilmekte. 
William Linn Westermann, daha sonraki yıllarda ABD’nin resmi kurumları tarafından gündeme getirilen soruları ilk kez burada ifade ediyordu: “Kürtler kimdir? Neden isyan etmektedirler? Ne istiyorlar? Bağımsız bir devlet kurma argümanları gerçekçi midir? 

Bunu başarsalar bile, bu devleti hayatta tutacaklarına inanabilir miyiz?” 

2020 yılının eşiğine geldiğimiz bu günlerde Westermann’ın bu sorularının geçerliliğini koruduğunu söylememek mümkün değil. Westermann, Kürtlerin isyan sebeplerine gerekçe olarak bağlı oldukları yönetimlere vergi vermeme ve askerlik hizmetine katılmayı reddetmeyi kronik bir sorun olarak işaret ediyor. 

Bu tespit 1990’lı yıllarda 1. Körfez Savaşı’nın ardından bir başka Amerikan raporunda daha kendisini gösterecekti. Lozan Anlaşmasının imzalandığı 1924 
yılından, Molla Mustafa Barzani’nin Irak’ta 1942 başlattığı isyana kadar Türkiye iki, İran ve Irak’ta üçer ayaklanma yaşandığına işaret eden Westermann, bu silahlı kalkışmaların gerçek bir Kürt birliği ve milliyetçiliği bilinciyle gerçekleştirildiğini söylemenin mümkün olmadığını ve sonunda devlet kurma arzusunun da bulunmadığını belirtmektedir. Westermann’ın Sovyetlerin 
yayılmacı emellerine odaklı olarak Kürt ayrılıkçı hareketlerini değerlendirdiği raporunda, Kafkaslar’daki Kürt nüfusunun, Suriye’dekinden fazla olması da dikkat çekici bir başka noktadır. Raporda, Kürt grupların ayrılıkçı hareketlerinin Batılı bir güç tarafından kaderiyle başbaşa bırakılmasının ilk örneğine de değiniliyor. 

1943 yılının Kasım-Aralık aylarında düzenlenen Tahran Konferansı’nda Roosevelt-Churchill ve Stalin arasında İran’ın toprak bütünlüğünün korunmasına dair varılan uzlaşma, SSCB’nin İran Kürtlerinin ayrılıkçı hareketlerine verdiği desteği kesmesini de beraberinde getiriyor. Ancak savaş sonunda değişen dengeler, SSCB’nin İran’daki Kürt kartını yeniden masaya sürmesini ve Mahabad Cumhuriyeti’nin kuruluşunu da beraberinde getirdi. 

Westermann, bölgede bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını engelleyecek bir başka faktör olarak ise Kürtler, Süryaniler ve Ermeniler arasında yaşanmış katliamlara işaret ediyor. Amerikalı akademisyen 19. yüzyılın sonlarında bölgede Katolik Ermenilerin Gregoryen Ermeniler tarafından, Kürtlerin Ermeniler ve Ermenilerin Kürtler tarafından, Süryanilerin ise diğer tüm etnik ve dini gruplar tarafından katledildiği olayları hatırlatıyor. Rapordaki bir başka dikkat çekici 
nokta ise SSCB’nin İngiltere ile anlaşarak Nazi sempatizanı İran Şahı Rıza’yı sürgüne göndererek İran topraklarını paylaştıkları sürece dair bir gelişme. SSCB’nin ilk icraatlarından biri, kendi nüfuz alanına bırakılan Tebriz’deki İranlı polisleri silahsızlandırıp yerlerine, Ermenistan Sovyet’inden Ermenileri getirerek güvenlik gücü olarak görevlendirmeleri. SSCB’nin Orta Asya Cumhuriyetleri’ne hâkim olduğu yıllarda, Türk nüfusun yoğun olduğu bölgelerdeki bürokratik 
yapıyı Ermeni memurlar ağırlıklı olarak tasarlamasının bir örneği işgal yıllarında İran Azerbaycanı’nda da görülmüş. Westermann, raporunun sonunda, Türkiye ve Irak’taki üniter yapıların bölgede bir Kürt devleti kurulmasına müsaade etmeyeceğine işaret ederken, SSCB’nin ayrılıkçı Kürt hareketlerine destek vererek Çarlık döneminden kalma tehlikeli bir oyun oynadığı uyarısı yapılıyor. 



Türkiye’den Washington’a İlk Rapor

Sıradaki rapor ise 1952 yılında ABD’nin Ankara Büyükelçiliği tarafından hazırlandı. Rapor Büyükelçilik görevlisi E. N. Waggoner’in 3 hafta süren Güneydoğu Anadolu gezisi neticesinde oluşturularak 882.41/12-852 kayıt numaralı rapor ile 1952’nin Aralık ayında Büyükelçiliğin Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşarı Livingston Satterwhite imzasıyla Washington’a gönderildi. 
20 daktilo sayfası uzunluğundaki raporda “Türk hükümeti sürekli olarak Türkiye’nin bir Kürt sorunu olmadığını söylüyorsa da, ülke sınırları içerisinde yaşayan yaklaşık 1-1,3 milyon Kürtçe konuşan insan Türk hükümeti için problem yaratacak nitelikte” ifadesi yer alıyordu. Amerikalı görevlinin bu gezide Başkale gözlemleri en ilgi çekici kısımlardan biri. Amerikalı diplomatın 1952’de ilgi gösterdiği Başkale 1992 yılında PKK’nın en aktif olduğu yerlerden biri haline gelecekti. 

Aradan geçen yıllarda Mahabad Cumhuriyeti’nin yıkılmasıyla SSCB’ye sığınarak Kızılordu Generali rütbesi alan Molla Mustafa Barzani Irak’a döner. Albay Abdülkerim Kasım’ın, Irak’taki darbesi dengeleri değiştirmiş Bağdat’ta SSCB yanlısı bir yönetim ortaya çıkmıştı. Ancak, Kasım’ın liderliği istikrar getirmedi. Barzani liderliğindeki Irak Kürtleri yeniden ayaklandı. 

SSCB bir yandan Barzani’ye bir yandan Bağdat’taki hükümete destek veriyordu. Ancak SSCB, Saddam Hüseyin’i kendisine yeterince bağımlık kıldığına karar verdiği 1972’de Irak ile dostluk anlaşması imzaladı ve Barzani bir kez daha açıkta kaldı. Irak’taki ayrılıkçı Kürt hareketi bu defa hiç güvenmediği İran Şahı’na dümen kırdı. Bu, dönemin ABD Başkanı Nixon’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Kissinger için Amerikan dış politikasının iplerini ele almak için bir 
fırsattı. Kissinger, ABD Dışişleri Bakanlığı’nı devre dışı bırakacak, “Kırklar Komitesi” ve CIA aracılığıyla yürüteceği Orta Doğu politikası için harekete geçti. Molla Mustafa Barzani Washington’da aradığı müttefiki bulmuştu. Kissinger’in sağladığı anlaşma ile ABD, İran toprakları üzerinden Barzani hareketine silah ve para yardımı yapmaya başladı. İsrail’de aynı dönemde eş zamanlı olarak harekete geçmiş, Barzani’ye para ve askeri eğitim desteği tedarik ediyordu. Washington’da organize edilen bu trafik o kadar gizli işliyordu ki Tahran’daki 
ABD Büyükelçisinin dahi olup bitenlerden haberi yoktu. Barzani, Beyaz Saray’a ulaşmasını sağlayan Kissinger’dan o kadar memnundu ki ona hediye olarak 3 halı göndermiş, Amerikan Ulusal Güvenlik Danışmanının düğününde ise eşine bir inci bir altın kolye hediye etmişti. 

Bu hediyeler, ilerleyen yıllarda diplomatik skandalın göbeğine oturacak ancak Kissinger’ı yıkmaya yetmeyecekti.

Washington-Tahran-Hac Umran trafiği başarıyla işliyor, başta Irak’ın petrol geliri olmak üzere para ve insan kaynağı ayrılıkçı Kürt hareketi vasıtasıyla yıpratılıyor, Irak istikrarsızlaştırılıyor ve İsrail için bir tehdit haline gelmesi engelleniyordu. Saddam Hüseyin artık bu çatışmanın yükünü kaldıramayacak hale gelince 1975’te Cezayir’deki OPEC Zirvesi’nde İran ile masaya oturdu. İran ile Irak arasındaki anlaşmanın en önemli şartı Kürtlere verilen desteğin kesilmesiydi. Molla Mustafa Barzani ve binlerce yandaşı 10 gün içerisinde bir kez daha kendilerini 

  “ 1943 yılının Kasım-Aralık aylarında düzenlenen Tahran Konferansı’nda Roosevelt-Churchill ve Stalin arasında İran’ın toprak bütünlüğünün korunmasına dair varılan uzlaşma, SSCB’nin İran Kürtlerinin ayrılıkçı hareketlerine verdiği desteği kesmesini de beraberinde getiriyor. Ancak savaş sonunda değişen dengeler, SSCB’nin İran’daki Kürt kartını yeniden masaya sürmesini ve Mahabad Cumhuriyeti’nin kuruluşunu da beraberinde getirdi.”

“ Kissinger daha sonra Pike Komitesi danışmalarından birine neden Kürtlere 
yardım etmediklerinin açıklamasını yaparken şu ifadeyi kullanacaktı: Gizli 
operasyonlar ve faaliyetler misyonerlikle karıştırılmamalıdır. Pike Raporu, 
Irak’taki ayrılıkçı Kürt hareketinin en başından itibaren, SSCB yayılmacılığı 
ve Saddam Hüseyin’e karşı piyon olarak kullanıldığını belgeliyordu.”

<  İran ve Türkiye sınırlarına kaçmaya çalışırken buldular. Iraklı Kürtler bir kez daha bir süper güç tarafından terk edilmişti. Kissinger ve yeni ABD Başkanı Carter, Barzani’nin mektuplarına yanıt vermiyordu. Barzani, 1976’da ABD’ye gitmeyi başardı ancak, girdiği mücadeleyi halkı nezdinde aklayacak bir Beyaz Saray ziyareti yapma fırsatı bulamadan 1979’da yaşama veda etti. >

İşte Barzani’nin son dramı ve Kissinger’ın gizli operasyonları 1976 yılında ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi’nin yayımladığı “Pike Raporu”nun konusu olacaktı

ABD’nin Karanlık Operasyonlarının Faturası: PIKE RAPORU

Bu rapor aslında ABD’nin 1965-1975 yılları arasında küresel ölçekte yürüttüğü tüm gizli operasyonları kapsıyordu. Rapora göre, Molla Musfata Barzani verdiği destek karşılığında Irak Kürtlerinin ABD’nin 51. Eyaleti olmaya gönüllü olduklarını neredeyse her konuşmasında tekrarlıyordu. Kissinger’a Barzani tarafından gönderilen hediyeler ise bizzat Beyaz Saray’ın emriyle ABD Hazine Bakanlığı’na beyan edilmemiş gizlenmişti. Bu hediyelerin beyan edilmesinin 
yürütülen gizli operasyonu ortaya çıkarmasından endişe ediliyordu. Hediyelerin gizlenmesi talimatını alan Bret Scowcroft, Baba Bush döneminde 1. Körfez Savaşı’nın kararını veren Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak bir kez daha sahneye çıkacaktı. ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi’nin raporunda, operasyonun en başından itibaren Nixon ve İran Şahı’nın Kürtlerin devlet kurmaması ve Saddam Hüseyin rejiminin devrilmemesi konusunda hem fikir olduklarına işaret ediliyordu. Barzani ve yandaşlarına sağlanan yardımın tek amacı başta Irak olmak üzere bölgenin istikrarsızlaştırılmasıydı. Bu bir sosyo-ekonomik yıpratma savaşıydı. Kissinger daha sonra Pike Komitesi danışmaların dan birine neden Kürtlere yardım etmediklerinin açıklamasını yaparken şu ifadeyi kullanacaktı: Gizli operasyonlar ve faaliyetler misyonerlikle  karıştırılma malıdır. Pike Raporu, Irak’taki ayrılıkçı Kürt hareketinin en başından itibaren, 
SSCB yayılmacılığı ve Saddam Hüseyin’e karşı piyon olarak kullanıldığını belgeliyordu. 

Kürdistan Demokratik Partisi ve PKK’nın 1984 yılından itibaren Hafız Esad’ın desteğiyle Suriye sınırında ve Irak’ın kuzeyinde hareket imkânı bulması bölgedeki Kürt Sorununu yeni bir aşamaya taşıdı. PKK terör örgütü Türkiye topraklarına saldırılar düzenlerken, Washington’da Türkiye’nin Kürt nüfusuna bakış da değişiyordu. Bu değişim ilk olarak 1988 yılında yayımlanan ABD Dışişleri Bakanlığı’nın İnsan Hakları Raporu’nda kendisini gösterdi.

ABD’nin Türkiye’ye ve Kürt Sorununa Bakış Açısındaki Değişim

Bu raporda o güne kadar iki ülke ilişkilerinde Türkiye’yi hedef alan alışılmamış bir dil kullanılmıştı. ABD Dışişleri Bakanlığı ilk kez Türkiye’deki Kürtlerden “azınlık” olarak bahsediyordu. 
Ayrıca Kürtlerin, azınlık gruplarının sahip olduğu haklara bir an evvel kavuşması 
gerektiğine işaret ediliyordu. 1 yıl önceki raporda da Türkiye’nin güney doğusunda bir ayaklanmadan söz ediliyordu. 1988’de ise etnik bir azınlığın ayaklandığına işaret ediliyor ve Lozan Anlaşması’nın hükümlerine dikkat çekiliyordu. Türkiye’nin tepkisi Washington’da pek dikkate alınmıyor, Bakanlığın İnsan Haklarından Sorumlu Bakan Yardımcısı Richard Schiffer basın toplantısında Türk gazetecilerin şiddetli eleştirilerine hedef olurken ABD’nin Türkiye’deki Kürtlere yönelik kısıtlamalardan dolayı kaygılı olduğunu söylüyordu. Basın toplantısındaki bir cümlesi ise şu şekildeydi: İnancımız o dur ki, Lozan Antlaşması’nda yer almamakla birlikte, uluslararası alanda kabul gören standartlara göre Kürtler ulusal bir azınlık olarak, bu hakların 
tanınmasına ve bunlara saygı gösterilmesine hak kazanmaktadır. 

Schiffer’in kime göre hangi standartlardan bahsettiği o günlerde de anlaşılamamıştı. 1988 yılı ABD’de Ermeni Soykırım Tasarısı konusunda en hararetli dönemlerden biriydi. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in ziyareti bu tasarı nedeniyle ertelenmiş ilişkilerdeki sıkıntıya bir de bu rapor eklenmişti. Cumhurbaşkanı Evren’in ziyareti öncesinde Washington Büyükelçisi Şükrü 
Elekdağ bir rapor hazırlayarak, Washington’da değişen iklime dikkat çekmişti. “ABD’de Kürt Sorunu” başlıklı bölümün birinci maddesinde, Türkiye’nin Batılı ülkelerde ve ABD’de yoğun bir Kürtçülük propagandasıyla karşı karşıya olduğu vurgulanırken, bu propagandanın Türkiye’de suni bir azınlık sorunu yaratılmasını hedeflediği ifade edilmekteydi. Elekdağ’ın raporuna göre, Helsinki İzleme Komitesi’nin Türkiye’de İnsan Hakları konulu raporu da Washington tarafından ciddiye alınmıştı. Şubat 1988’de yayımlanan raporun 43 sayfalık bölümü 
Türkiye’de Kürt sorununa ayrılmıştı. Jeri Laber ve Lois Whitman isimli Amerikalıların hazırladığı raporda Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde bir isyan olduğu, dolayısıyla Türk hükümetinin sivillere, harp hukukuyla ilgili 1949 Cenevre Sözleşmesi uyarınca muamele etmesi gerektiği gibi ifadeler yer almıştı. Türkiye, PKK terörüne karşı yürüttüğü mücadelenin uluslararası platformlarda aleyhine kullanılarak Birleşmiş Milleler Barış Gücü’nün 
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine yerleştirilmesine yönelik teşebbüslerle 2015-2016 yıllarındaki Hendek Operasyonları sırasında karşılaşacaktı. 

<  1980’lerin sonunda ABD’nin Kürt sorunu kapsamında Türkiye’ye yönelik değişen bakış açısı Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle Ortadoğu’da değişen dengelerle yeni bir boyuta geçiş yaptı. 1. Körfez Savaşı’nı takiben Irak’ın kuzeyinde Kürtlerin güneyinde ise Şiilerin başlattığı isyanların desteklenip desteklenmemesi konusu Beyaz Saray’ı karmaşık problemlerle karşı karşıya bıraktı. Bu dönemde ortaya çıkan “Pelletiere Raporu”, ABD Başkanı Bush’un ( Baba Bush ) Kürtlere yönelik 
siyasetinde belirleyici oldu. >

“ PELLETIERE RAPORU: Kürtler ve Ağalar ”

16 Eylül 1991’de yayımlanan raporu Profesör Stephen C. Pelletiere ABD Savaş Akademisi’nin Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü için hazırladı. Bu rapor, ABD’nin 1. Körfez Savaşı sonrasında Irak’ın kuzeyindeki Kürtleri korumak için askeri müdahalede bulunmasında geri adım atmasına yol açtı. “THE KURDS AND THEIR AGAS / KÜRTLER VE AĞALARI” başlıklı 35 sayfalık raporun önsözünü Stratejik Çalışmalar Enstitüsü’nün Direktörü Albay Karl W. Robinson yazdı. Albay Robinson’un önsözde şu ifadeyi kullanması dikkat çekiciydi: Rapor bizim subaylarımızı, kendi görevleri dolayısıyla ortaya çıkabilecek muhtemel tehlikeler 
konusunda uyarıyor ve genelde Kürt sorununun, basının çizdiği şekilde iyi huylu bir tümör gibi olmayıp, patlamaya hazır unsurlarla dolu olduğunu gösteriyor.

Pelletiere raporunda, öncülü Westermann gibi, Irak’taki Kürt toplumunda hala feodal ilişki düzeninin hâkim olduğuna dikkat çekiyor ve kısa vadede bağımsız bir devletin mümkün olmadığına işaret ediyordu. Pelletiere göre feodal yapıyı kontrol eden ağalar, ABD varlığının veya tehdidinin, onların yasadışı faaliyetlerine bölgeyi açacağı ümidiyle Amerikan ordusuna yanaşıyorlardı. 
Mesud Barzani ve Celal Talabani gibi siyasi liderler ise Amerikalı akademisyen 
göre, 1960’lı yıllarda toprak reformunu kenara iten siyasetleri nedeniyle aslında güçlerini yitirmişlerdi. Pelletiere’in bu tespitleri yönetimin çeşitli kesimlerinde rahatsızlığa neden oldu. Ancak tespitler reddedilecek gibi değildi. Profesör Pelletiere, 1970’li yıllarda defalarca Barzani ile sohbet toplantılarına katılmıştı. Ulusal Güvenlik Dairesi’nden Richard Haas rapordan etkilendi. 
Raporu Beyaz Saray’da elden ele aktararak pek çok yetkili tarafından okunmasını da sağladı. Pelletiere Raporu’nun finalindeki şu ifadeler Beyaz Saray’ı Irak’ın kuzeyine doğrudan bir askeri müdahalede bulunmaktan caydırıyor, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın baskısı ve insani durumun felakete dönüşmesi nedeniyle Çekiç Güç seçeneğine yöneltiyordu. 

Raporun sonuç kısmı şu şekildeydi: 

Kürt liderlerin bugün yaptıkları, Kürtlerin yüzyıllardır yaptıklarından farklı değildir. Kürtler tarihleri boyunca yabancı çıkarlarına paralı askerler olarak hizmet etmişlerdi. Onlar kiralık silahlardır ve kiralık silahlar bir siyasi hareket oluşturamaz. 

ABD’nin Irak’ın kuzeyindeki Kürt isyanına doğrudan müdahalesinden vazgeçilmiş ancak Türkiye’de üslenen Çekiç Güç vasıtasıyla KDP ve KYB’nin bölgedeki hâkimiyeti pekiştirilmişti. Kürtler, Ankara ve Washington’dan mahalli seçimler görünümü altında aldıkları onayla 1992 baharında seçimlere gitmiş ve parlamentolarını da oluşturma fırsatı bulmuşlardı. İşte 1992’nin Temmuz ayında hazırlanan bir rapor etkisi bugüne kadar gelen olayların habercisiydi.

“ FULLER RAPORU ” 

Rapor, CIA’nın uzman analisti RAND düşüncü kuruluşu üyelerinden Graham Fuller ve Paul Henze tarafından Pentagon için 1992 yılının Temmuz ayında hazırlandı. Raporda özet olarak, Türkiye’nin Kürtlere yönelik liberal politikalar çerçevesinde attığı adımların, Kürtleri kendi kaderlerini belirleme hakkından alıkoymak için geç kalmış olduğu ifade ediliyordu. Fuller ve Henze ikilisine göre Türkiye, tarihi açıdan geri döndürülemeyecek bir hareketi durdurmaya çalışırsa 
ortaya çıkacak kaos ve bunun maliyeti korkunç olacaktı. Raporda, ayrılıkçı Kürt hareketinin Irak’ta gelişmesinin durdurulamaz bir yörüngeye oturduğu da iddia edilmekteydi. Fuller raporunda ayrıca Kürt sorununda yaşanacak gelişmelerin Türkiye’de yeni bir darbenin altyapısını oluşturabileceğine de dikkat çekilmekteydi. 

Fuller’e göre Türkiye, 1992’deki Nevruz olaylarının da etkisiyle Kürt sorununda kontrolü kaybetmeye başlamıştı ve dönüşü olmayan bir yola girilmişti. Fuller’e göre Özal, Körfez Savaşı sürecinde uyguladığı politikalarla “Pandora’nın kutusunu” açmıştı. Raporu hazırlayan Graham Fuller, 1999 yılında Suriye’yi terk eden terör örgütü elebaşı Öcalan ile Roma’da buluşmaya çalışan, bağımsız bir Kürt devletinin ABD yönetimindeki savunucusu eski Büyükelçi Peter W. Galbraith’e eşlik edecekti. Fuller’in başka hatırda kalıcı özelliği ise FETÖ elebaşı Gülen’in ABD’ye yaptığı Yeşil Kart başvurusundaki tavsiye mektubunu imzalayan kişi olmasıydı.

< “ Kürt liderlerin bugün yaptıkları, Kürtlerin yüzyıllardır yaptıklarından farklı değildir. Kürtler tarihleri boyunca yabancı çıkarlarına paralı askerler olarak hizmet etmişlerdi. Onlar kiralık silahlardır ve kiralık silahlar bir siyasi hareket oluşturamaz.”  >

Sonuç

ABD’nin Kürt politikasındaki tüm iniş ve çıkışların göstergesi olan bu raporlar, hala Beyaz Saray’ın bölgeye yönelik net bir politikası olup olmadığına dair ipucu vermeye yetmiyor. Ancak Irak’ın ardından bugün Suriye’deki üniter devletin PKK’nın uzantıları ile parçalanma girişimi ve İran üzerindeki baskılar gözönüne alındığında, Beyaz Saray’daki değişen isimlere rağmen, zamana yayılmış bağımsız bir Kürt devleti hedefinin adım adım inşa edilmek istendiği yadsınamaz 
bir gerçek. Kuzey Irak’taki Bölgesel Yönetim’in 2017 yılındaki referandum ile bağımsızlık kartını cebine koyduğunu unutmayalım. 

Irak’ta Ekim ayının ilk günlerinde patlak veren toplumsal olaylar, Suriye’de varılan mutabakatlara rağmen PKK/YPG’nin mevzilerini terk etmemesi hatta petrol bölgelerine ABD’nin desteğiyle daha da kuvvetli şekilde tutunması ve İran üzerinde rejim değişikliğini hedefleyen ekonomik ve askeri kuşatmanın vardığı nokta, 1. Dünya Savaşı öncesinde Orta Doğu’nun sınırlarını çizmeye yönelik  uygulamaya konan planların yeni tasarımlarının yürürlükte olduğuna işaret ediyor. 

BİLGESAM Hakkında

BİLGESAM, Türkiye’nin önde gelen düşünce kuruluşlarından biri olarak 2008 yılında kurulmuştur. 
   Kar amacı gütmeyen bağımsız bir sivil toplum kuruluşu olarak BİLGESAM; Türkiye’deki saygın akademisyenler, emekli generaller ve diplomatların katkıları ile çalışmalarını yürütmektedir. Ulusal ve uluslararası gündemi yakından takip eden BİLGESAM, araştırmalarını Türkiye’nin milli problemleri, dış politika ve güvenlik stratejileri, komşu ülkelerle ilişkiler ve gelişmeler üzerine yoğunlaştır  maktadır. BİLGESAM, Türkiye’de kamuoyuna ve karar alıcılara yerel, bölgesel ve küresel düzeydeki gelişmelere ilişkin siyasal seçenek ve tavsiyeler sunmaktadır.

Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM) 
Mecidiyeköy Yolu Caddesi, No:10, 34387 Şişli -İSTANBUL 
www.bilgesam.org 
www.bilgestrateji.com 
bilgesam@bilgesam.org 
Tel: 0212 217 65 91 - 
Fax: 0 212 217 65 93
© BİLGESAM Tüm hakları saklıdır. İzinsiz yayımlanamaz. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.