Zeytin Dalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zeytin Dalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2020 Salı

Amerikan Raporlarında Kürt Ayrılıkçılarına Rusyanın Desteği

Amerikan Raporlarında Kürt Ayrılıkçılarına Rusyanın Desteği 






Mehmet A. KANCI*
www.bilgesam.org
*TRT Haber Editörü

Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarına Barış Pınarı’nı eklemesiyle beraber Suriye’nin kuzeyinde bir terör yapılanmasına yaslanarak kurulmak istenen devlet görünümlü terör koridoru akamete uğratıldı. 

Barış Pınarı Harekâtı sürecine Türkiye’nin sahip olduğu askeri imkân ve kabiliyetler kadar diplomasi cephesindeki mücadelesi de damgasını vurdu. ABD ve Rusya ile varılan mutabakatlar Fırat Nehri’nin hem batısında hem de 
doğusunda statüko haline getirilmek istenen durumu kökünden değiştirdi, haritanın yeniden tanzim edilmesini beraberinde getirdi. 

Peki her iki süper güç ile varılan mutabakatlar, Türkiye’nin güney sınırlarındaki bu tehdidi kalıcı olarak ortadan kaldırmayı garantileyecek mi? Hem Beyaz Saray hem de Kremlin yönetimleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren özellikle İran ve Irak’taki Kürt toplumlarının, sınırları içerisinde yaşadıkları üniter yapıları hedef alan silahlı kalkışmalarına birden fazla defa destek vermiş, bu ülkelerde uzun yıllar sürecek istikrarsızlıklara yeşil ışık yakmışlardı. 

Emperyal güçlerin, Orta Doğu’daki Kürt sorununa bakış açılarını, yaklaşımların daki değişimleri ve tarihi dönüm noktalarını, özellikle ABD kaynaklı bir dizi rapor üzerinden gözlemlemek mümkün. Bu yazıda, kritik öneme sahip, ABD’deki karar vericileri Kürt sorunu hakkında yönlendiren bazı raporlara yakından bakacağız. İlk sıradaki raporumuz akademisyen William Linn Westermann tarafından kaleme alınan 1 Temmuz 1946 tarihli rapor. Dışişleri Bakanlığı’nın talebi üzerinde yazıldığı anlaşılan raporun başlığı: 

“Kürt Bağımsızlığı ve Rus Yayılmacılığı” 

Westermann’ın bu raporunun, 2. Dünya Savaşı sırasında müttefikler ile ikmal yolu tesis etmek için İran’ın kuzeyini işgal eden SSCB’nin desteğiyle Gazi Muhammed ve Molla Mustafa Barzani tarafından kurulan Mahabad Cumhuriyeti’ nin bölgedeki jeopolitik etkilerini belirlemek amacını taşıdığını söylemek mümkün. Westermann, SSCB’nin bu Kürt devletini desteklemek ile 
maksadının Kafkaslar’daki nüfuz alanını daha güneye yaymak, İran petrollerine hâkim olmak ve Hazar Denizi’ni SSCB’nin bir iç denizi haline getirmek olduğuna işaret eder. Westermann, 1945 yılının Nisan ayında, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kuruluşuyla sonuçlanan 

San Francisco Konferansı sırasında “Kürt Birliği” adına konferans katılımcılarına ulaştırılan bir mektuba ve beraberinde “Kürt Sorunu” başlıklı memoranduma dikkat çeker. 1919 yılında, 1. Dünya Savaşı’nın ertesinde Paris’teki Barış Konferansı’na da ABD adına katıldığı anlaşılan Westermann, San Francisco’daki mektup ve memorandumun büyük ölçüde 26 yıl önceki konferansta Kürt temsilcilerin dağıttığı broşür ile benzerlikler taşıdığına işaret etmektedir. Ancak bu mektup ve memorandum’daki Kürtlerin özerlik taleplerinin hem gülünç hem de abartılı olduğu yine Westermann tarafından ifade edilmektedir. 

Westermann’a göre San Francisco’daki Kürt talepleri, Sovyet kontrolündeki Mahabad, Beyrut ve Irak Komünist Partisi’nin ürünüdür. Westermann Raporu’nda bölgedeki Kızılordu güçlerinin, Mahabad Cumhuriyeti’ne propaganda çalışmaları için matbaa makinesinin yanısıra 20 tank, 4 kamyon ve havan topları tedarik ettiği belirtilirken Rus subaylarının da Mahabad Cumhuriyeti’nin silahlı gücü haline gelen Barzani’nin savaşçılarına eğitim verdiği kaydedilmekte. 
William Linn Westermann, daha sonraki yıllarda ABD’nin resmi kurumları tarafından gündeme getirilen soruları ilk kez burada ifade ediyordu: “Kürtler kimdir? Neden isyan etmektedirler? Ne istiyorlar? Bağımsız bir devlet kurma argümanları gerçekçi midir? 

Bunu başarsalar bile, bu devleti hayatta tutacaklarına inanabilir miyiz?” 

2020 yılının eşiğine geldiğimiz bu günlerde Westermann’ın bu sorularının geçerliliğini koruduğunu söylememek mümkün değil. Westermann, Kürtlerin isyan sebeplerine gerekçe olarak bağlı oldukları yönetimlere vergi vermeme ve askerlik hizmetine katılmayı reddetmeyi kronik bir sorun olarak işaret ediyor. 

Bu tespit 1990’lı yıllarda 1. Körfez Savaşı’nın ardından bir başka Amerikan raporunda daha kendisini gösterecekti. Lozan Anlaşmasının imzalandığı 1924 
yılından, Molla Mustafa Barzani’nin Irak’ta 1942 başlattığı isyana kadar Türkiye iki, İran ve Irak’ta üçer ayaklanma yaşandığına işaret eden Westermann, bu silahlı kalkışmaların gerçek bir Kürt birliği ve milliyetçiliği bilinciyle gerçekleştirildiğini söylemenin mümkün olmadığını ve sonunda devlet kurma arzusunun da bulunmadığını belirtmektedir. Westermann’ın Sovyetlerin 
yayılmacı emellerine odaklı olarak Kürt ayrılıkçı hareketlerini değerlendirdiği raporunda, Kafkaslar’daki Kürt nüfusunun, Suriye’dekinden fazla olması da dikkat çekici bir başka noktadır. Raporda, Kürt grupların ayrılıkçı hareketlerinin Batılı bir güç tarafından kaderiyle başbaşa bırakılmasının ilk örneğine de değiniliyor. 

1943 yılının Kasım-Aralık aylarında düzenlenen Tahran Konferansı’nda Roosevelt-Churchill ve Stalin arasında İran’ın toprak bütünlüğünün korunmasına dair varılan uzlaşma, SSCB’nin İran Kürtlerinin ayrılıkçı hareketlerine verdiği desteği kesmesini de beraberinde getiriyor. Ancak savaş sonunda değişen dengeler, SSCB’nin İran’daki Kürt kartını yeniden masaya sürmesini ve Mahabad Cumhuriyeti’nin kuruluşunu da beraberinde getirdi. 

Westermann, bölgede bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını engelleyecek bir başka faktör olarak ise Kürtler, Süryaniler ve Ermeniler arasında yaşanmış katliamlara işaret ediyor. Amerikalı akademisyen 19. yüzyılın sonlarında bölgede Katolik Ermenilerin Gregoryen Ermeniler tarafından, Kürtlerin Ermeniler ve Ermenilerin Kürtler tarafından, Süryanilerin ise diğer tüm etnik ve dini gruplar tarafından katledildiği olayları hatırlatıyor. Rapordaki bir başka dikkat çekici 
nokta ise SSCB’nin İngiltere ile anlaşarak Nazi sempatizanı İran Şahı Rıza’yı sürgüne göndererek İran topraklarını paylaştıkları sürece dair bir gelişme. SSCB’nin ilk icraatlarından biri, kendi nüfuz alanına bırakılan Tebriz’deki İranlı polisleri silahsızlandırıp yerlerine, Ermenistan Sovyet’inden Ermenileri getirerek güvenlik gücü olarak görevlendirmeleri. SSCB’nin Orta Asya Cumhuriyetleri’ne hâkim olduğu yıllarda, Türk nüfusun yoğun olduğu bölgelerdeki bürokratik 
yapıyı Ermeni memurlar ağırlıklı olarak tasarlamasının bir örneği işgal yıllarında İran Azerbaycanı’nda da görülmüş. Westermann, raporunun sonunda, Türkiye ve Irak’taki üniter yapıların bölgede bir Kürt devleti kurulmasına müsaade etmeyeceğine işaret ederken, SSCB’nin ayrılıkçı Kürt hareketlerine destek vererek Çarlık döneminden kalma tehlikeli bir oyun oynadığı uyarısı yapılıyor. 



Türkiye’den Washington’a İlk Rapor

Sıradaki rapor ise 1952 yılında ABD’nin Ankara Büyükelçiliği tarafından hazırlandı. Rapor Büyükelçilik görevlisi E. N. Waggoner’in 3 hafta süren Güneydoğu Anadolu gezisi neticesinde oluşturularak 882.41/12-852 kayıt numaralı rapor ile 1952’nin Aralık ayında Büyükelçiliğin Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşarı Livingston Satterwhite imzasıyla Washington’a gönderildi. 
20 daktilo sayfası uzunluğundaki raporda “Türk hükümeti sürekli olarak Türkiye’nin bir Kürt sorunu olmadığını söylüyorsa da, ülke sınırları içerisinde yaşayan yaklaşık 1-1,3 milyon Kürtçe konuşan insan Türk hükümeti için problem yaratacak nitelikte” ifadesi yer alıyordu. Amerikalı görevlinin bu gezide Başkale gözlemleri en ilgi çekici kısımlardan biri. Amerikalı diplomatın 1952’de ilgi gösterdiği Başkale 1992 yılında PKK’nın en aktif olduğu yerlerden biri haline gelecekti. 

Aradan geçen yıllarda Mahabad Cumhuriyeti’nin yıkılmasıyla SSCB’ye sığınarak Kızılordu Generali rütbesi alan Molla Mustafa Barzani Irak’a döner. Albay Abdülkerim Kasım’ın, Irak’taki darbesi dengeleri değiştirmiş Bağdat’ta SSCB yanlısı bir yönetim ortaya çıkmıştı. Ancak, Kasım’ın liderliği istikrar getirmedi. Barzani liderliğindeki Irak Kürtleri yeniden ayaklandı. 

SSCB bir yandan Barzani’ye bir yandan Bağdat’taki hükümete destek veriyordu. Ancak SSCB, Saddam Hüseyin’i kendisine yeterince bağımlık kıldığına karar verdiği 1972’de Irak ile dostluk anlaşması imzaladı ve Barzani bir kez daha açıkta kaldı. Irak’taki ayrılıkçı Kürt hareketi bu defa hiç güvenmediği İran Şahı’na dümen kırdı. Bu, dönemin ABD Başkanı Nixon’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Kissinger için Amerikan dış politikasının iplerini ele almak için bir 
fırsattı. Kissinger, ABD Dışişleri Bakanlığı’nı devre dışı bırakacak, “Kırklar Komitesi” ve CIA aracılığıyla yürüteceği Orta Doğu politikası için harekete geçti. Molla Mustafa Barzani Washington’da aradığı müttefiki bulmuştu. Kissinger’in sağladığı anlaşma ile ABD, İran toprakları üzerinden Barzani hareketine silah ve para yardımı yapmaya başladı. İsrail’de aynı dönemde eş zamanlı olarak harekete geçmiş, Barzani’ye para ve askeri eğitim desteği tedarik ediyordu. Washington’da organize edilen bu trafik o kadar gizli işliyordu ki Tahran’daki 
ABD Büyükelçisinin dahi olup bitenlerden haberi yoktu. Barzani, Beyaz Saray’a ulaşmasını sağlayan Kissinger’dan o kadar memnundu ki ona hediye olarak 3 halı göndermiş, Amerikan Ulusal Güvenlik Danışmanının düğününde ise eşine bir inci bir altın kolye hediye etmişti. 

Bu hediyeler, ilerleyen yıllarda diplomatik skandalın göbeğine oturacak ancak Kissinger’ı yıkmaya yetmeyecekti.

Washington-Tahran-Hac Umran trafiği başarıyla işliyor, başta Irak’ın petrol geliri olmak üzere para ve insan kaynağı ayrılıkçı Kürt hareketi vasıtasıyla yıpratılıyor, Irak istikrarsızlaştırılıyor ve İsrail için bir tehdit haline gelmesi engelleniyordu. Saddam Hüseyin artık bu çatışmanın yükünü kaldıramayacak hale gelince 1975’te Cezayir’deki OPEC Zirvesi’nde İran ile masaya oturdu. İran ile Irak arasındaki anlaşmanın en önemli şartı Kürtlere verilen desteğin kesilmesiydi. Molla Mustafa Barzani ve binlerce yandaşı 10 gün içerisinde bir kez daha kendilerini 

  “ 1943 yılının Kasım-Aralık aylarında düzenlenen Tahran Konferansı’nda Roosevelt-Churchill ve Stalin arasında İran’ın toprak bütünlüğünün korunmasına dair varılan uzlaşma, SSCB’nin İran Kürtlerinin ayrılıkçı hareketlerine verdiği desteği kesmesini de beraberinde getiriyor. Ancak savaş sonunda değişen dengeler, SSCB’nin İran’daki Kürt kartını yeniden masaya sürmesini ve Mahabad Cumhuriyeti’nin kuruluşunu da beraberinde getirdi.”

“ Kissinger daha sonra Pike Komitesi danışmalarından birine neden Kürtlere 
yardım etmediklerinin açıklamasını yaparken şu ifadeyi kullanacaktı: Gizli 
operasyonlar ve faaliyetler misyonerlikle karıştırılmamalıdır. Pike Raporu, 
Irak’taki ayrılıkçı Kürt hareketinin en başından itibaren, SSCB yayılmacılığı 
ve Saddam Hüseyin’e karşı piyon olarak kullanıldığını belgeliyordu.”

<  İran ve Türkiye sınırlarına kaçmaya çalışırken buldular. Iraklı Kürtler bir kez daha bir süper güç tarafından terk edilmişti. Kissinger ve yeni ABD Başkanı Carter, Barzani’nin mektuplarına yanıt vermiyordu. Barzani, 1976’da ABD’ye gitmeyi başardı ancak, girdiği mücadeleyi halkı nezdinde aklayacak bir Beyaz Saray ziyareti yapma fırsatı bulamadan 1979’da yaşama veda etti. >

İşte Barzani’nin son dramı ve Kissinger’ın gizli operasyonları 1976 yılında ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi’nin yayımladığı “Pike Raporu”nun konusu olacaktı

ABD’nin Karanlık Operasyonlarının Faturası: PIKE RAPORU

Bu rapor aslında ABD’nin 1965-1975 yılları arasında küresel ölçekte yürüttüğü tüm gizli operasyonları kapsıyordu. Rapora göre, Molla Musfata Barzani verdiği destek karşılığında Irak Kürtlerinin ABD’nin 51. Eyaleti olmaya gönüllü olduklarını neredeyse her konuşmasında tekrarlıyordu. Kissinger’a Barzani tarafından gönderilen hediyeler ise bizzat Beyaz Saray’ın emriyle ABD Hazine Bakanlığı’na beyan edilmemiş gizlenmişti. Bu hediyelerin beyan edilmesinin 
yürütülen gizli operasyonu ortaya çıkarmasından endişe ediliyordu. Hediyelerin gizlenmesi talimatını alan Bret Scowcroft, Baba Bush döneminde 1. Körfez Savaşı’nın kararını veren Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak bir kez daha sahneye çıkacaktı. ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi’nin raporunda, operasyonun en başından itibaren Nixon ve İran Şahı’nın Kürtlerin devlet kurmaması ve Saddam Hüseyin rejiminin devrilmemesi konusunda hem fikir olduklarına işaret ediliyordu. Barzani ve yandaşlarına sağlanan yardımın tek amacı başta Irak olmak üzere bölgenin istikrarsızlaştırılmasıydı. Bu bir sosyo-ekonomik yıpratma savaşıydı. Kissinger daha sonra Pike Komitesi danışmaların dan birine neden Kürtlere yardım etmediklerinin açıklamasını yaparken şu ifadeyi kullanacaktı: Gizli operasyonlar ve faaliyetler misyonerlikle  karıştırılma malıdır. Pike Raporu, Irak’taki ayrılıkçı Kürt hareketinin en başından itibaren, 
SSCB yayılmacılığı ve Saddam Hüseyin’e karşı piyon olarak kullanıldığını belgeliyordu. 

Kürdistan Demokratik Partisi ve PKK’nın 1984 yılından itibaren Hafız Esad’ın desteğiyle Suriye sınırında ve Irak’ın kuzeyinde hareket imkânı bulması bölgedeki Kürt Sorununu yeni bir aşamaya taşıdı. PKK terör örgütü Türkiye topraklarına saldırılar düzenlerken, Washington’da Türkiye’nin Kürt nüfusuna bakış da değişiyordu. Bu değişim ilk olarak 1988 yılında yayımlanan ABD Dışişleri Bakanlığı’nın İnsan Hakları Raporu’nda kendisini gösterdi.

ABD’nin Türkiye’ye ve Kürt Sorununa Bakış Açısındaki Değişim

Bu raporda o güne kadar iki ülke ilişkilerinde Türkiye’yi hedef alan alışılmamış bir dil kullanılmıştı. ABD Dışişleri Bakanlığı ilk kez Türkiye’deki Kürtlerden “azınlık” olarak bahsediyordu. 
Ayrıca Kürtlerin, azınlık gruplarının sahip olduğu haklara bir an evvel kavuşması 
gerektiğine işaret ediliyordu. 1 yıl önceki raporda da Türkiye’nin güney doğusunda bir ayaklanmadan söz ediliyordu. 1988’de ise etnik bir azınlığın ayaklandığına işaret ediliyor ve Lozan Anlaşması’nın hükümlerine dikkat çekiliyordu. Türkiye’nin tepkisi Washington’da pek dikkate alınmıyor, Bakanlığın İnsan Haklarından Sorumlu Bakan Yardımcısı Richard Schiffer basın toplantısında Türk gazetecilerin şiddetli eleştirilerine hedef olurken ABD’nin Türkiye’deki Kürtlere yönelik kısıtlamalardan dolayı kaygılı olduğunu söylüyordu. Basın toplantısındaki bir cümlesi ise şu şekildeydi: İnancımız o dur ki, Lozan Antlaşması’nda yer almamakla birlikte, uluslararası alanda kabul gören standartlara göre Kürtler ulusal bir azınlık olarak, bu hakların 
tanınmasına ve bunlara saygı gösterilmesine hak kazanmaktadır. 

Schiffer’in kime göre hangi standartlardan bahsettiği o günlerde de anlaşılamamıştı. 1988 yılı ABD’de Ermeni Soykırım Tasarısı konusunda en hararetli dönemlerden biriydi. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in ziyareti bu tasarı nedeniyle ertelenmiş ilişkilerdeki sıkıntıya bir de bu rapor eklenmişti. Cumhurbaşkanı Evren’in ziyareti öncesinde Washington Büyükelçisi Şükrü 
Elekdağ bir rapor hazırlayarak, Washington’da değişen iklime dikkat çekmişti. “ABD’de Kürt Sorunu” başlıklı bölümün birinci maddesinde, Türkiye’nin Batılı ülkelerde ve ABD’de yoğun bir Kürtçülük propagandasıyla karşı karşıya olduğu vurgulanırken, bu propagandanın Türkiye’de suni bir azınlık sorunu yaratılmasını hedeflediği ifade edilmekteydi. Elekdağ’ın raporuna göre, Helsinki İzleme Komitesi’nin Türkiye’de İnsan Hakları konulu raporu da Washington tarafından ciddiye alınmıştı. Şubat 1988’de yayımlanan raporun 43 sayfalık bölümü 
Türkiye’de Kürt sorununa ayrılmıştı. Jeri Laber ve Lois Whitman isimli Amerikalıların hazırladığı raporda Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde bir isyan olduğu, dolayısıyla Türk hükümetinin sivillere, harp hukukuyla ilgili 1949 Cenevre Sözleşmesi uyarınca muamele etmesi gerektiği gibi ifadeler yer almıştı. Türkiye, PKK terörüne karşı yürüttüğü mücadelenin uluslararası platformlarda aleyhine kullanılarak Birleşmiş Milleler Barış Gücü’nün 
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine yerleştirilmesine yönelik teşebbüslerle 2015-2016 yıllarındaki Hendek Operasyonları sırasında karşılaşacaktı. 

<  1980’lerin sonunda ABD’nin Kürt sorunu kapsamında Türkiye’ye yönelik değişen bakış açısı Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle Ortadoğu’da değişen dengelerle yeni bir boyuta geçiş yaptı. 1. Körfez Savaşı’nı takiben Irak’ın kuzeyinde Kürtlerin güneyinde ise Şiilerin başlattığı isyanların desteklenip desteklenmemesi konusu Beyaz Saray’ı karmaşık problemlerle karşı karşıya bıraktı. Bu dönemde ortaya çıkan “Pelletiere Raporu”, ABD Başkanı Bush’un ( Baba Bush ) Kürtlere yönelik 
siyasetinde belirleyici oldu. >

“ PELLETIERE RAPORU: Kürtler ve Ağalar ”

16 Eylül 1991’de yayımlanan raporu Profesör Stephen C. Pelletiere ABD Savaş Akademisi’nin Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü için hazırladı. Bu rapor, ABD’nin 1. Körfez Savaşı sonrasında Irak’ın kuzeyindeki Kürtleri korumak için askeri müdahalede bulunmasında geri adım atmasına yol açtı. “THE KURDS AND THEIR AGAS / KÜRTLER VE AĞALARI” başlıklı 35 sayfalık raporun önsözünü Stratejik Çalışmalar Enstitüsü’nün Direktörü Albay Karl W. Robinson yazdı. Albay Robinson’un önsözde şu ifadeyi kullanması dikkat çekiciydi: Rapor bizim subaylarımızı, kendi görevleri dolayısıyla ortaya çıkabilecek muhtemel tehlikeler 
konusunda uyarıyor ve genelde Kürt sorununun, basının çizdiği şekilde iyi huylu bir tümör gibi olmayıp, patlamaya hazır unsurlarla dolu olduğunu gösteriyor.

Pelletiere raporunda, öncülü Westermann gibi, Irak’taki Kürt toplumunda hala feodal ilişki düzeninin hâkim olduğuna dikkat çekiyor ve kısa vadede bağımsız bir devletin mümkün olmadığına işaret ediyordu. Pelletiere göre feodal yapıyı kontrol eden ağalar, ABD varlığının veya tehdidinin, onların yasadışı faaliyetlerine bölgeyi açacağı ümidiyle Amerikan ordusuna yanaşıyorlardı. 
Mesud Barzani ve Celal Talabani gibi siyasi liderler ise Amerikalı akademisyen 
göre, 1960’lı yıllarda toprak reformunu kenara iten siyasetleri nedeniyle aslında güçlerini yitirmişlerdi. Pelletiere’in bu tespitleri yönetimin çeşitli kesimlerinde rahatsızlığa neden oldu. Ancak tespitler reddedilecek gibi değildi. Profesör Pelletiere, 1970’li yıllarda defalarca Barzani ile sohbet toplantılarına katılmıştı. Ulusal Güvenlik Dairesi’nden Richard Haas rapordan etkilendi. 
Raporu Beyaz Saray’da elden ele aktararak pek çok yetkili tarafından okunmasını da sağladı. Pelletiere Raporu’nun finalindeki şu ifadeler Beyaz Saray’ı Irak’ın kuzeyine doğrudan bir askeri müdahalede bulunmaktan caydırıyor, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın baskısı ve insani durumun felakete dönüşmesi nedeniyle Çekiç Güç seçeneğine yöneltiyordu. 

Raporun sonuç kısmı şu şekildeydi: 

Kürt liderlerin bugün yaptıkları, Kürtlerin yüzyıllardır yaptıklarından farklı değildir. Kürtler tarihleri boyunca yabancı çıkarlarına paralı askerler olarak hizmet etmişlerdi. Onlar kiralık silahlardır ve kiralık silahlar bir siyasi hareket oluşturamaz. 

ABD’nin Irak’ın kuzeyindeki Kürt isyanına doğrudan müdahalesinden vazgeçilmiş ancak Türkiye’de üslenen Çekiç Güç vasıtasıyla KDP ve KYB’nin bölgedeki hâkimiyeti pekiştirilmişti. Kürtler, Ankara ve Washington’dan mahalli seçimler görünümü altında aldıkları onayla 1992 baharında seçimlere gitmiş ve parlamentolarını da oluşturma fırsatı bulmuşlardı. İşte 1992’nin Temmuz ayında hazırlanan bir rapor etkisi bugüne kadar gelen olayların habercisiydi.

“ FULLER RAPORU ” 

Rapor, CIA’nın uzman analisti RAND düşüncü kuruluşu üyelerinden Graham Fuller ve Paul Henze tarafından Pentagon için 1992 yılının Temmuz ayında hazırlandı. Raporda özet olarak, Türkiye’nin Kürtlere yönelik liberal politikalar çerçevesinde attığı adımların, Kürtleri kendi kaderlerini belirleme hakkından alıkoymak için geç kalmış olduğu ifade ediliyordu. Fuller ve Henze ikilisine göre Türkiye, tarihi açıdan geri döndürülemeyecek bir hareketi durdurmaya çalışırsa 
ortaya çıkacak kaos ve bunun maliyeti korkunç olacaktı. Raporda, ayrılıkçı Kürt hareketinin Irak’ta gelişmesinin durdurulamaz bir yörüngeye oturduğu da iddia edilmekteydi. Fuller raporunda ayrıca Kürt sorununda yaşanacak gelişmelerin Türkiye’de yeni bir darbenin altyapısını oluşturabileceğine de dikkat çekilmekteydi. 

Fuller’e göre Türkiye, 1992’deki Nevruz olaylarının da etkisiyle Kürt sorununda kontrolü kaybetmeye başlamıştı ve dönüşü olmayan bir yola girilmişti. Fuller’e göre Özal, Körfez Savaşı sürecinde uyguladığı politikalarla “Pandora’nın kutusunu” açmıştı. Raporu hazırlayan Graham Fuller, 1999 yılında Suriye’yi terk eden terör örgütü elebaşı Öcalan ile Roma’da buluşmaya çalışan, bağımsız bir Kürt devletinin ABD yönetimindeki savunucusu eski Büyükelçi Peter W. Galbraith’e eşlik edecekti. Fuller’in başka hatırda kalıcı özelliği ise FETÖ elebaşı Gülen’in ABD’ye yaptığı Yeşil Kart başvurusundaki tavsiye mektubunu imzalayan kişi olmasıydı.

< “ Kürt liderlerin bugün yaptıkları, Kürtlerin yüzyıllardır yaptıklarından farklı değildir. Kürtler tarihleri boyunca yabancı çıkarlarına paralı askerler olarak hizmet etmişlerdi. Onlar kiralık silahlardır ve kiralık silahlar bir siyasi hareket oluşturamaz.”  >

Sonuç

ABD’nin Kürt politikasındaki tüm iniş ve çıkışların göstergesi olan bu raporlar, hala Beyaz Saray’ın bölgeye yönelik net bir politikası olup olmadığına dair ipucu vermeye yetmiyor. Ancak Irak’ın ardından bugün Suriye’deki üniter devletin PKK’nın uzantıları ile parçalanma girişimi ve İran üzerindeki baskılar gözönüne alındığında, Beyaz Saray’daki değişen isimlere rağmen, zamana yayılmış bağımsız bir Kürt devleti hedefinin adım adım inşa edilmek istendiği yadsınamaz 
bir gerçek. Kuzey Irak’taki Bölgesel Yönetim’in 2017 yılındaki referandum ile bağımsızlık kartını cebine koyduğunu unutmayalım. 

Irak’ta Ekim ayının ilk günlerinde patlak veren toplumsal olaylar, Suriye’de varılan mutabakatlara rağmen PKK/YPG’nin mevzilerini terk etmemesi hatta petrol bölgelerine ABD’nin desteğiyle daha da kuvvetli şekilde tutunması ve İran üzerinde rejim değişikliğini hedefleyen ekonomik ve askeri kuşatmanın vardığı nokta, 1. Dünya Savaşı öncesinde Orta Doğu’nun sınırlarını çizmeye yönelik  uygulamaya konan planların yeni tasarımlarının yürürlükte olduğuna işaret ediyor. 

BİLGESAM Hakkında

BİLGESAM, Türkiye’nin önde gelen düşünce kuruluşlarından biri olarak 2008 yılında kurulmuştur. 
   Kar amacı gütmeyen bağımsız bir sivil toplum kuruluşu olarak BİLGESAM; Türkiye’deki saygın akademisyenler, emekli generaller ve diplomatların katkıları ile çalışmalarını yürütmektedir. Ulusal ve uluslararası gündemi yakından takip eden BİLGESAM, araştırmalarını Türkiye’nin milli problemleri, dış politika ve güvenlik stratejileri, komşu ülkelerle ilişkiler ve gelişmeler üzerine yoğunlaştır  maktadır. BİLGESAM, Türkiye’de kamuoyuna ve karar alıcılara yerel, bölgesel ve küresel düzeydeki gelişmelere ilişkin siyasal seçenek ve tavsiyeler sunmaktadır.

Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM) 
Mecidiyeköy Yolu Caddesi, No:10, 34387 Şişli -İSTANBUL 
www.bilgesam.org 
www.bilgestrateji.com 
bilgesam@bilgesam.org 
Tel: 0212 217 65 91 - 
Fax: 0 212 217 65 93
© BİLGESAM Tüm hakları saklıdır. İzinsiz yayımlanamaz. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. 





2 Mart 2017 Perşembe

Turgut Özal’ın Ekonomi Odaklı Dış Politikası BÖLÜM 2



Turgut Özal’ın Ekonomi Odaklı Dış Politikası BÖLÜM 2


  Nitekim Özal, tedrici yaklaşımın öngörülerine uygun olarak, önce bir iyi niyet 
hamlesinde bulunacak ve toplumlar arası etkileşimin önünü açacak bir 
adım atarak Türkiye’nin Yunan vatandaşlarına uyguladığı vizeyi tek taraflı 
olarak kaldıracağını açıklayacaktır.45 Özal’a göre, Türkiye’nin vizeleri kaldırması 
ile çok sayıda Yunan vatandaşı alışveriş için Türkiye’ye gelecek ve bu 
durum, iki ülke halkları arasında yakınlaşmaya katkı sağlayacaktır. Böylece, 
liderler düzeyinde bir diyalog kurulmadan önce halklar arasında ılımlı bir 
ilişki sağlanacak, geçmişin menfi izlerinin silinmesi için önemli bir adım 
atılmış olacaktır. 

Ancak, Özal’ın diyalog ve barış amacıyla uzattığı “zeytin dalı”na mevkidaşı 
Andreas Papandreou’nun yaklaşımı çok daha mesafelidir. Yunan Başbakanı 
11 Ocak 1984’teki açıklamasında Özal’ın sorunların çözümüne ilişkin kullandığı 
“hakkaniyet” sözünü eleştirmiş, Ege’de sorunların sadece uluslararası 
sözleşmelere göre çözülebileceğini belirtmiştir.46 Bu ifadeler aslında, iki 
tarafın soruna ilişkin pozisyonlarını da resmetmektedir. Yunanistan konuyu 
hukuki bir sorun olarak görüp uluslararası hukuk zeminine çekmeye çalışırken, 
Türkiye soruna siyasi bir mesele olarak bakıyor ve siyasi müzakereler ile 
çözmek istiyordu. Ancak bu ilk tepki dahi ilişkilerin geliştirilmesinin siyasi 
sorunların müzakeresi ile çözümünün ne kadar zor olduğunu gösteriyor ve 
Özal’ın ekonomik işbirliği öncelikli yaklaşımını destekliyordu. Özal, gelen 
ilk olumsuz tepkilere rağmen “zeytin dalı” diplomasisini sabırla sürdürecektir. 
Nisan ayında bir Yunan gazetesine verdiği demeçte siyasi sorunları 
bir kenara bırakıp, ticari ilişkileri geliştirmeyi konuşma teklifini yineleyen 
Özal, bir başlangıç adımı olarak Papandreou ile tanışma buluşması yapmak 
istediğini dile getirmiştir.47 Bu aşamada iki lider yüz yüze gelemese de Kasım 
ayında BBC Radyo yayınına katılmışlardır. Programda Özal, daha önce 
dile getirdiği görüşlerini yinelerken; Papandreou, “Türkiye’nin Ege adaları ve 
Batı Trakya’da gözü var” diyerek ve Kıbrıs ve Ege sorunlarının birlikte çözülmesi 
gerektiğini söyleyerek Özal’ın yaklaşımından çok uzakta olduğunu 
göstermiştir.48 

İkili ilişkilerde olumlu gelişmeler beklenirken ortamı yeniden geren olay, 
Yunanistan’ın Limni adasının silahlandırılması doğrultusundaki adımlarıydı. 
Bilindiği gibi, Lozan’a göre, Limni ve Semadirek silahtan arındırılmış 
adalardı. Yunanistan, Limni’yi silahlandırıp buradaki kuvvetlerini NATO 
emrine tahsis etmek istiyordu.49 Bu hamlesiyle Atina, NATO çatısı altında 
müttefiki olan Ankara’yı zor bir tercih yapmaya mecbur bırakmak istiyor ve 
NATO menfaatleri parametresinin baskısı ile adanın silahlandırılmasına razı 
etmeyi amaçlıyordu. Özal -her ne kadar uzlaşmacı bir profil çizmeye çalışsa 
da- Türkiye’nin Ege’ye ilişkin süregelen çıkar tanımlamalarını değiştirmek 
ve bir “oldu bitti”ye razı olmak niyetinde değildi. En azından, atılacak her 
geri adım, ekonomik ve kültürel işbirliğinin gelişmesi sonrasındaki ılımlı 
iklimde yapılacak pazarlıklara bağlı olmalı idi. Bu konuda Cumhurbaşkanı 
Evren, Başbakan Özal ile Dışişleri, Milli Savunma Bakanları ve Genelkurmay 
Başkanı’nın katılımıyla 17 Kasım’da Köşk’te bir toplantı yapılmış 
ve toplantıda Yunanistan’a karşı tavizsiz davranılması kararı alınmıştır.50 Bu 
doğrultuda, Özal, 23 Kasım’da yaptığı açıklamayla konuya ilişkin tavrını ortaya 
koymuş, “NATO içinde gerekli tavrımızı koyarız” diyerek veto yetkisine 
işaret etmiş ve Yunanistan’ın tavrını “açıkgözlülük” olarak tanımlamıştır.51

Gerilimin nispeten soğumasından sonra Özal, “Papandreou ile el sıkışmalıyız” 
sözleriyle görüşme çağrısını tekrar edecektir.52 Yunan mevkidaşı ise 
“Sayın Özal zeytin dalı sunarken buna bir dizi davranışın eşlik etmesi gerekiyor. 
Yoksa Yunanistan’da zeytin çoktur” diyerek Kıbrıs öncelikli olmak 
üzere Türkiye’den siyasi sorunlarda taviz beklentisini vurgulamıştır.53 Özal, 
Yunan tarafının sadece ekonomik işbirliği çağrısı ile sınırlı kalınmayıp siyasi 
konularda da adım atılması yönündeki beklentisine cevap vererek “zeytin 
dalı” politikasını kısmi bir revizyona tabi tutacaktır. Bu doğrultuda, Özal, 
Nisan ayındaki Washington ziyareti sırasında tarafları önce birbirine sınır 
güvencesi vermeye, sonrasında ekonomik işbirliği adımları atmaya ve siyasi 
sorunların görüşüleceği tartışma toplantıları başlatmaya davet edecek 
ve Papandreou’ya “Gel tarih yaratalım” diye bir daha seslenerek görüşme 
önerisini yineleyecektir.54

4. DAVOS SÜRECİ

Özal’ın ısrarlı çağrılarının sonuç verdiği ve iki liderin ilk kez ele ele sıkışarak 
kameralara poz verdiği görüntü Şubat 1986’daki Davos zirvesinde yaşanmıştır. Papandreou, bu aşamada baş başa görüşmeyi uygun bulmadığını 
ve Türkiye’den Kıbrıs konusunda adım beklediklerini söyleyerek klasik yaklaşımını tekrar etse de, “Sizin iyi niyetinize inanıyorum. Aslına bakarsanız 
Türk-Yunan diyaloğunda yarar görüyorum” ifadeleriyle gelecek için iyimser 
bir havanın oluşmasını sağlamıştır.55 1986’nın Nisan, Mayıs ve Haziran ayları 
Limni ve Ege’deki hava koridoru konuları ilişkilerde tansiyon yükselmesine 
yol açmıştır. Ne var ki Özal, 1987 başında bir adım daha atarak ilişkilerin 
olumlu bir havada gelişmesine zemin hazırlamaya çalışmıştır. AET’de 
Türkiye-Yunanistan uyum anlaşması görüşmeleri sırasında Ankara, ülkede 
Rumlara ait varlıklara ilişkin sınırlamalar getiren 1964 tarihli kararnameyi 
kaldırmaya söz vermiştir.56

Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde tarafları bir araya getiren husus ise, iki ülkeyi 
savaşın eşiğine getiren Ege’deki gerilimdi. Mart 1987’de Ege’deki kıta 
sahanlığı sorunu etrafında yaşanan ihtilaf, iki ülke askeri güçlerinin alarm 
durumuna geçmesine yol açtı. Papandreou’nun “Türkiye, Ege’de bir girişimde 
bulunursa, Balkanlar alt üst olur”57 açıklaması durumun vahametini 
görmek için yeterliydi. Sadece iki ülkede değil NATO ülkelerinde de büyük 
bir endişeye yol açan kriz, iki müttefikin çatışmasını asla istemeyen ABD ve 
İngiltere’nin devreye girmesiyle ve tarafların tahrik gelmedikçe kendi karasuları 
dışına çıkmayacaklarını açıklamaları ile yatıştı.58 

Başbakan Özal, yaşanan gerilim ve iki tarafta da oluşan savaş endişesini, 
uzunca bir süredir oluşturmaya çalıştığı diyalog ve işbirliği ilişkisini tesis 
etmek için bir fırsat olarak gördü. İki ülkeyi neredeyse savaşacak duruma 
getiren bir gelişme aradaki buzları daha da kalınlaştırabilir, bekleyen pek çok 
mevcut sorunun yeniden alevlenmesi söz konusu olabilirdi. Özal’a göre, bu 
hadise, ilişkilerin geliştirilmesinin ne kadar gerekli olduğunu gösteriyordu; 
iki ülke ya ekonomik ve kültürel alanlardan başlayarak işbirliğine yönelerek 
sorunlarını çözecek ya da kronik sorunlar tarafları her an bir silahlı çatışmaya 
götürebilecekti ki bunun sonuçları çok dramatik olacaktı. Şimdiye kadar 
Özal’ın diyalog ve işbirliği çağrılarına mesafeli yaklaşan Papandreou’nun 
bundan sonra diyalog sürecine daha olumlu bakmasında da Ege’deki krizden 
bu yönde sonuçlar çıkarmış olması belirleyiciydi.59 Özal, krizin yatışmasının 
hemen ardından Atina Büyükelçisi Nazmi Akıman’ı Papandreou’ya iki kez 
göndererek bu düşüncelerini içeren mesajlarını iletti.60 Yunan Başbakanı, 
Özal’ın mesajlarına Türk tarafının sorunları Lahey Adalet Divanı’na götürmeyi 
kabul etmesi şartıyla olumlu karşılık vereceğini açıkladı.61 Papandreou 
da göreli bir yumuşama gözlense de Yunan tarafının konuyu bir hukuki sorun 
olarak değerlendiren bakışından taviz vermek istemediği belliydi. 

Türkiye, tam bu günlerde, AET’ye tam üyelik başvurusunu yapmaya 
hazırlanmaktaydı. Papandreou, Türkiye’nin başvurusu karşısındaki tavırlarını 
AET Komisyonu ile görüşmeleri sonucunda belirleyeceklerini açıklıyor ve 
pek çok AET üyesi ülkenin de “şimdilik Yunanistan’ın arkasına saklandıklarını” 
ifade ediyordu.62 Yani, farklı nedenlerle Türkiye’nin üyeliğine karşı olan 
Avrupalı devletler, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların arkasına 
sığınacaklardı. Özal, bu durumun farkındaydı ve Türkiye’nin Topluluk üyeliğinin 
önünü açmak için Yunanistan’la ilişkilerin düzeltilmesi, en azından 
sorunların alevlenmesine fırsat verilmemesi gerektiğini düşünüyordu. Ocak 
1988’de yapılacak Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu bunun için iyi bir vesile 
olacaktı. Özal, Kasım 1987’de yeni bir çağrıda bulunarak Yunan mevkidaşı 
ile bu kez “gündemsiz” olarak görüşmeyi önerdi.63 Papandreou hükümeti 
de özellikle ilk dönemlerinde izlenen popülist politikalardan uzaklaşma ve 
silahlanmaya ayırdığı harcamaları kısma eğilimindeydi, bunun için de Türkiye 
ile var olan gerilimin düşürülmesi gerekiyordu.64

İki liderin de kullandığı özel kişiler aracılığıyla altyapısı hazırlanan görüşme 
nihayet 30-31 Ocak 1988’de Davos’ta gerçekleşti.65 Liderler arasındaki iki 
farklı görüşmenin sonunda ortak bir bildiri yayımlanarak başbakanlar düzeyinde 
yılda iki kez bir araya gelineceği, siyasi ve ekonomik konuları görüşecek 
iki komisyon kurulacağı ve iki başkent arasında doğrudan telefon hattı 
çekilmesi kararları ilan edildi.66 Özal, bu adımın sorunların bittiği anlamına 
gelmediği gerçeğinin farkında olarak, bildirinin açıklanmasından sonra Türk 
gazetecilerle yaptığı toplantıda “Meseleler çözülmüş değildir. Ama meselelerin 
çözümü için oluşturulan altyapı üzerinde çalışmalar yürütülecektir” 
diyerek şu aşamada beklentileri yükseltmemeye özen gösteriyor ve bundan 
sonraki sürecin önemine dikkat çekiyordu. Papandreou ise ortak bildiriyi 
bir “savaşa hayır” anlaşması olarak tanımlıyordu. Bu ifadeler, Mart 1987’de 
Ege’de yaşanan gerilimin diyalog ve işbirliği sürecine yönelmede ne denli etkili 
olduğunu gösteriyordu. Yunanistan Başbakanı’nın “Özal’ın bu denli içten 
ve açık görüşlü olduğunu buraya gelmeden önce bilmiyordum”67 sözleri, iki 
lider arasında bundan sonra sürdürülecek ilişkiler için ümitleri artırıyordu. 

Sürecin devamıyla ilgili ilk “jest” yine Özal’dan geldi ve bir yıl önce verdiği 
sözü yerine getirerek Yunan uyruklu vatandaşların malları üzerindeki haklarını 
sınırlandıran kararnameyi kaldırdı.68 İki lider arasında Davos’tan sonraki 
buluşma, Mart ayında Brüksel’deki NATO zirvesinde gerçekleşti. Zirvedeki 
görüşme sonucunda Ege’deki tatbikatlar ve uçuşlarla ilgili düzenlemelere 
dair diplomatlar ve asker uzmanlardan oluşacak komitenin bu ay içinde 
çalışmaya başlaması, NATO’daki vetoların karşılıklı olarak kaldırılması ve 
Yunanistan’ın AET uyum protokolünü 25 Nisan’daki Ortaklık Konseyi toplantısından önce imzalamaya söz vermesi gibi kararlarla işbirliği konusunda 
somut adımlar atılmaya başlanıyordu. Ne var ki Ortaklık Konseyi toplantısı 
gündemine Kıbrıs sorununun da dâhil edilmesi Türkiye’nin ciddi tepkisini 
çekti. Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz, bunu “Davos ruhuna indirilmiş bir darbe” 
olarak tanımlasa da69 Özal, tüm bu gelişmelere rağmen daha önceden 
planlanan ve Davos’ta başlayan sürecin devamı niteliğinde olan Atina ziyaretini 
iptal etmeyeceğini duyurdu. Özal, 13 Haziran’da 80 işadamının da yer 
aldığı 170 kişilik kalabalık bir heyetle Yunanistan’a gitti.70 Özal’ın Atina ziyareti 
Kıbrıs ve Ege sorunlarının gündeme geldiği ortamlarda yer yer gerilime 
sahne oldu, ancak bu ziyaret, iki liderin Davos ruhunu sürdürme niyetlerini 
göstermesi bakımından önemliydi. Özal, “Birbirimize güvenmemiz ve önyargılı 
düşüncelerden vazgeçmemiz gerekiyor. Bu sert çizgileri ve sert yürekleri 
yumuşatmalıyız” derken, Papandreou “Diyaloğumuzu sürdüreceğiz. 
Bu yol bizi, savaşmazlık durumundan tam anlamıyla bir barışa götürecektir” 
ifadeleriyle karşılık veriyordu.71 Bu süreçteki başka bir olumlu gelişme de 
Davos’ta karar verilen siyasi ve ekonomik komitelerin çalışmalarına başlamasıydı. 
Siyasi komite kronik sorunlara ilişkin belirgin bir ilerleme kat edemezken; 
ekonomik komite ticaret, bankacılık, turizm ve tarım alanlarında 
işbirliği kararına vardı.72 

Bu doğrultuda 1988 içinde iki ülke arasındaki Deniz Taşımacılığı Anlaşması’nın 
ilk taslakları hazırlandı ve Türk-Yunan İş Konseyi kuruldu.73 
Türkiye, 1990’da Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşması’nı 
hazırlayarak Yunanistan’a sundu. Özal’ın ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi 
doğrultusundaki çağrıları ve attığı adımlara rağmen bu dönemde ikili 
ticaretteki artış sınırlı ölçekte gerçekleşmiştir. İlk Özal hükümetinin 
kurulduğu 1983 yılında iki ülke arasındaki toplam ticaret hacmi 78 milyon 
dolarken bu rakam Davos ruhunun inşası ve yaşatılmaya çalışıldığı yıllarda 
sırasıyla 1986’da 153 milyon dolar, 1987’de 185 milyon dolar, 1988’de 178 
milyon dolar ve nihayet 1989’da 225 milyon dolar olacaktır.74 Söz konusu 
rakamların iki ülke arasında karşılıklı bağımlılık ilişkisi oluşturmaktan çok 
uzak olduğu açıktır. Ancak Özal’ın barışçıl yaklaşımlarının Yunan muhatap larından geç de olsa karşılık bulması ile birlikte ortaya çıkan uzlaşmacı dil 1996’daki Kardak krizine kadar büyük bir krizin yaşanmasına engel olmuş 
ve 1999’da iki ülke dışişleri bakanları İsmail Cem ve Yorgo Papandreou’nun 
önderlik ettikleri diyalog sürecine zemin oluşturmuştur. Şüphe yok ki eğer 
Cem ve Y. Papandreou ilişkileri Özal ve A. Papandreou’nun devraldıkları tarihsel 
miras ile alsalar diyalog zeminin başlaması çok daha zor olurdu. Davos 
sürecinde yaşanan tecrübe iki dışişleri bakanı için iyi bir başlangıç noktası 
olmuştur. Öte yandan ilişkilerin gelişmesi için kurulan komiteler ve İş Konseyi 
ile imzalanan anlaşmalar 1999’dan sonra hızla gelişen ticari ilişkiler için 
de yapısal bir altyapı hüviyetindedir. Tüm bu öncü girişimler, 1999 sonrasında 
ekonomik ilişkilerin gelişmesi biçiminde meyvesini verecektir. İki ülke 
arasındaki dış ticaret hacmi 1999’da 868 milyon dolara, 2003’de 1,348 milyar 
dolara, 2007’de 3,212 milyar dolara ve nihayet 2013’de 5,644 milyar dolara 
ulaşacaktır.75

SONUÇ 

Türk dış politikasında 1983 sonrasında öne çıkan ekonomi odaklı dış politika 
yaklaşımın temelinde Özal’ın ülke ekonomisini düzeltme ve bu doğrultuda 
komşulardan başlayarak farklı ülkelerle iyi ilişkiler geliştirme düşüncesi yatmaktadır. 
Bu açıdan Türk dış politikasının siyasi ve güvenlik konularını önceleyen 
geleneksel yaklaşımından uzaklaşmanin kökeninde Özal belirleyici 
bir konumdadır. 

Özal’ın ekonomi odaklı dış politikasının önemli bir boyutunu oluşturan 
karşılıklı bağımlılık yaklaşımının bu dönemde ne ölçüde başarıya ulaştığını 
anlamak için öncelikle, Özal’ın Yunanistan’a yönelik “zeytin dalı” politikası 
ile neleri amaçladığını tespit ederek başlamak gerekir. Birincisi, Özal, iç ve dış 
siyasette barış ve istikrar olmadan ekonomik kalkınma planını uygulamaya 
koyamayacağının farkındaydı. Bu nedenle öncelikle, en azından mevcut 
sorunları bir kenarda dondurup alevlenmelerine engel olmayı amaçlıyordu. 
Bu dönemde Yunanistan ile özellikle Ege sorunlarından kaynaklı olarak bazı 
gerilimler yaşansa da, Özal’ın yapıcı ve tansiyonu düşürücü tutumu bunların 
çatışma seviyesine ulaşmasını engelledi. Mevcut krizlerin çatışmaya dönüşme 
potansiyelinin görülmesi tarafları yapıcı yaklaşıma iten önemli bir neden 
oldu. Bu açıdan Özal’ın ilk hedefini gerçekleştirdiği söylenebilir. İkinci olarak, 
Özal, taraflar arasında bir diyalog ortamı sağlamak ve tarafları çatışmacı 
dilden uzaklaştırmak istiyordu. Birbiri ile görüşmeyen halklar ve liderler 
arasında düşmanca duyguların daha da artması kaçınılmazdı. Türkiye’nin 
Yunanistan’a uygulanan vizeyi kaldırması ve ülkedeki Yunan malları ile ilgili 
kısıtlayıcı hükümlerin kaldırılması halklar arasındaki yakınlaşma bakımından 
önemli adımlardı. Özal’ın devletler arası ilişkilerdeki diyalog çağrısı ise Yunanistan tarafından başlangıçta olumlu karşılık bulmamış, Yunan ta
rafının tavrının değişmesi için Ocak 1988’deki Davos zirvesine beklemek 
gerekmiştir. İki liderin Davos’ta buluşması ve sonrasında ilerleyen süreç, 
işbirliğinin geliştirilmesi ve sorunların çözümü amacıyla kurulan komiteler 
devletler arasındaki diyaloğun da sağlandığını gösteriyordu. Sonuç olarak, 
Özal’ın diyalog ortamını tesis etmek hedefi başarıya ulaşmıştır. 

Özal döneminde yakalanamayan iki hedef ise ekonomik işbirliği girişimlerinin somutlaşması ve siyasi sorunlara kalıcı çözüm bulunmasıdır. 

Özal’ın başbakanlığı döneminde Davos sürecinin bir parçası olarak ekonomik 
işbirliğinin zeminin oluşturan önemli gelişmeler yaşanmıştır. Lakin bunların 
ticaret rakamlarına yansıması için 1990’ların sonu ve 2000’leri beklemek 
gerekecektir. Özal döneminde ticari ilişkilerde kayda değer bir artış 
sağlanamasa da ikili anlaşmalar ve kurulan komiteler gibi altyapı çalışmalarını 
takdir etmek hakşinaslığın gereğidir ve bu adımlar 1999 sonrası yaşanan 
hızlı gelişmenin önünü açmıştır. Özal kalıcı çözüm konusunda ise, tedrici 
yaklaşıma uygun olarak, beklentileri baştan beri düşük seviyede tutma 
gerçekçiliği içinde hareket etmiştir. 1980’lerde ikili ticarette kayda değer bir 
artış yaşanmadığı için iki ülke arasında karşılıklı bağımlılık ilişkisinin gerçekleştiği de söylenemez. 1980’lerin en önemli katkısı, tarafların çatışmacı 
dilinin yumaşaması ve diyalog ortamının tesisidir. Özetle, 1980’lerde yaşanan 
süreç 1999 sonrası yakınlaşma için güzel bir başlangıç noktası oluşturmuştur. 
Özal’ın barışçıl dili, krizleri diyalog ve yapıcı yaklaşımla çözme ısrarı ve ekonomik işbirliği için oluşturduğu kurumsal altyapı yakınlaşma döneminin öncüsü olmuştur. Bu açıdan Özal dönemi gelişmelerini kalıcı işbirliği doğrultusun da izlenen tedrici sürecin ilk ayağı olarak değerlendirmek gerekir. Ancak, 1990’ların sonu ve 2000’ler boyunca ticari ilişkilerdeki ciddi artışa rağmen siyasi konularda kalıcı bir çözüme ulaşılmış değildir. Öniş ve Yılmaz’ın dediği gibi,76 kalıcı işbirliğinin sağlanması için taraflar temel siyasi sorunlara “kazan-kazan” anlayışı ile yaklaşmalı ve “yüksek politika” alanına giren ana sorunları kararlı ve kapsamlı biçimde masaya yatırmalıdırar. Günümüzde dahi iki ülke siyasi konuların kriz çıkarmayacak düzeyde tutmayı tercih etmektedirler. Son dönemde Kıbrıs konusunda yapılan müzakereler ise gelecek için ümit vadedicidir. Kıbrıs müzakerelerinde başarı sağlanırsa kalıcı işbirliği için önemli bir aşama katedilmiş olacak ve diğer siyasi sorunların çözümü için uygun bir ortam ve ivme yakalanacaktır. 

DİPNOTLAR;

1 Mustafa Cüneyt Özşahin, “Barışın Ekonomi Politiği: Uluslararası İlişkilerde Liberal Kuram ve Ticari Liberalizm,” Uluslararası Hukuk ve Politika 9, No. 35 (2013), 92-93. 
2 Robert O. Keohane ve Joseph S. Nye, Power and Interdependence, (New York: Harper Collins Publishers, 1989), 24-29.
3 Bu iddiayı destekleyen ampirik çalışma örnekleri için bkz. John R. Oneal, Bruce Russett ve Michael L. Berbaum, “Causes of Peace: Democracy, Interdependence 
and International Organizations, 1885-1992,” International Studies Quarterly 47, No. 3 (2003), 371-393 ve Yuan-Ching Chang, “Economic 
Interdependence and International Interactions: The Impact of Country Size on Political Conflict and 
Cooperation,” Australian Journal of Political Science 39, No. 3 (2004), 605-623.
4 Özşahin, Barışın Ekonomi Politiği, 99.
5 Nitekim 1980 öncesinde Türkiye’nin komşusu Yunanistan ve SSCB ile ilişkilerinde işbirliği girişimlerinin cılız kaldığı, korku ve güvensizlik havasının daha belirleyici 
olduğu görülmektedir. Detaylar için Melek Fırat, “Yunanistan’la İlişkiler (1960-1980)”, Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar 
Cilt 1: 1919-1980 içinde (Ed.) Baskın Oran, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2005), 716-768 ve Erel Tellal, “SSCB’yle İlişkiler (1960-1980)”, Türk Dış Politikası Kurtuluş 
Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar Cilt 1: 1919-1980 içinde (Ed.) Baskın Oran, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2005), 769-783. 
6 Bkz. Nora Fisher Onar, “Crisis or Opportunity? Turkey, Greece and the Political Economy of South 
East Europe in the 2010s,” Southeast European and Black Sea Studies 13, No. 3 (2013), 407-420; 
Mustafa Kutlay, “A Political Economy Approach to the Expansion of Turkish-Greek Relations: Interdependence 
or Not?,” Perceptions 14, No. 1-2 (2009), 91-119; Dimitris Tsarouhas, “The Political 
Economy of Greek-Turkish Relations,” Southeast European and Black Sea Studies 9, No.1-2 (2009), 
39-57; Constantine A. Papadopoulos, “Greek-Turkish Economic Cooperation: Guarantor of Détente 
or Hostage to Politics?,” Oxford Southeast European Studies Occasional Paper, No. 8/08 (2008), 
1-40 ve Ziya Öniş ve Şuhnaz Yılmaz, “Greek-Turkish Rapprochement: Rhetoric or Reality?,” Political 
Science Quarterly 123, No. 1 (2008), 123-149.
7 Mustafa Aydın, “Cacophony in the Aegean; Contemporary Turkish-Greek Relations,” Turkish 
Yearbook of International Relations, No. 27 (1997), 109-140; Ekavi Athanassopoulou, “Blessing in 
Disguise? The Imia Crisis and Turkish-Greek Relations,” Mediterranean Politics 2, No. 3 (1997), 
76-101 ve Nüzhet Kandemir, “Turkey-Greece Relations,” Fordham International Law Journal 19, No. 5 (1995), 1851-1856.
8 Andrew Bennett ve Alexander L. George, “Case Studies and Process Tracing in History and Political 
Science: Similar Strokes for Different Foci,” Bridges and Boundaries: Historians Political Scientists 
and the Study of International Relations içinde (Ed.) Colin Elman ve Miriam Fendius Elman 
(Massachusetts: The MIT Press, 2001), 152.
9 Bent Flyvbjerg, “Five Misunderstandings about Case-Study Research”, Qualitative Inquiry 2, No. 2 (2006), 225 ve 231.
10 Hüseyin Şahin, Türkiye Ekonomisi: Tarihsel Gelişimi-Bugünkü Durumu (Bursa: Ezgi Kitabevi, 2009), 184.
11 Yakup Kepenek ve Nurhan Yentürk, Türkiye Ekonomisi (İstanbul: Remzi Kitabevi, 2009), 175.
12 Şahin, Türkiye Ekonomisi, 186.
13 Yavuz Donat, Yavuz Donat’ın Vitrininden 3: Özal’lı Yıllar 1983-1987 (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1987), 13.
14 Turgut Özal, 6 Kasım 1983 Seçimi Öncesi Basın Mensuplarıyla 25 Ekim 1983 Tarihinde TRT’de Yaptığı Açık Oturum (Ankara: Semih Ofset, 1983), 5-21.
15 Turgut Özal, Başbakan Turgut Özal’ın Konuşma, Mesaj, Beyanat ve Mülakatları (Ankara: Başbakanlık Basımevi, 1984), 14 ve 16.
16 Kenan Evren, Kenan Evren’in Anıları 4 (İstanbul: Milliyet Yayınları, 1991), 151.
17 Kepenek ve Yentürk, Türkiye Ekonomisi, 199-209.
18 David Barchard, Turkey and the West (Londra: Routledge & Kegan Paul, 1985), 35-36.
19 Mehmet Barlas, Turgut Özal’ın Anıları (İstanbul: Birey Yayıncılık, 2001), 184.
20 Cengiz Çandar, “Turgut Özal Twenty Years After: The Man and the Politician,” Insight Turkey 15, No. 2 (2013), 27-36.
21 Aytekin Yılmaz, “Türk Bürokrasi Geleneği ve Özal,” Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet içinde (Ed.) İhsan Dağı ve İhsan Sezal (İstanbul: Boyut Kitapları, 2003), 96-97.
22 Zeki Duman, Türkiye’de Liberal-Muhafazakâr Siyaset: Turgut Özal (Ankara: Kadim Yayınları, 2010), 190.
23 Mustafa Erdoğan, “Türk Politikasında Bir Reformist,” Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet içinde (Ed.) İhsan Dağı ve İhsan Sezal (İstanbul: Boyut Kitapları, 2003), 22.
24 Nevra Y. Laçinok, “Turgut Özal,” Türk Dış Politikasında Liderler içinde (Ed.) Ali F. Demir (İstanbul: Bağlam Yayınları, 2007), 555.
25 Özal, Başbakan Turgut Özal’ın Konuşma, Mesaj, 98.
26 David Barchard’la 23 Mart 2014 tarihinde Nevşehir’de yapılan röportaj.
27 Duman, Türkiye’de Liberal-Muhafazakâr Siyaset, 318.
28 Özal, Başbakan Turgut Özal’ın Konuşma, Mesaj,385.
29 Hasan Cemal, Özal Hikâyesi (İstanbul: Doğan Kitap, 2004), 126-127.
30 Özal, Başbakan Turgut Özal’ın Konuşma, Mesaj, 94.
31 Hasan Cemal, “Özal’ın En Kritik Beş Yılı,” Cumhuriyet, 6 Temmuz 1984.
32 Ali Bozer’le 28 Nisan 2014 tarihinde Ankara’da yapılan mülakat.
33 Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1996), 267.
34 Samim Lütfü, “Dış Politikanın Gerçekleri”, Cumhuriyet, 24 Ocak 1985, 3.
35 Hale Gönültaş, Mehmet Keçeciler: Merkez Siyasetin Perde Arkası (İstanbul: Hayy Kitap, 2014), 201.
36 Cemal, Özal Hikâyesi, 316-317.
37 Hüseyin Fidan, 1920-2010 Türk Siyasi Tarihi (Ankara: Nobel Yayın, 2010), 261.
38 Mehmed A. Birand, “A Turkish View of Greek-Turkish Relations,” Journal of Political and Military Sociology 16 (1988), 173.
39 Evren, Kenan Evren’in Anıları 4, 470.
40 Kenan Evren, Kenan Evren’in Anıları 5 (İstanbul: Milliyet Yayınları, 1991), 37.
41 Melek Fırat, “Yunanistan’la İlişkiler (1980-1990)”, Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar Cilt 2: 1980-2001 içinde (Ed.) Baskın Oran, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2006), 105.
42 Kemal Kirişçi, “The ‘Enduring Rivalry’ between Greece and Turkey: Can Democratic Peace Break it?,” Alternatives 1, No. 1 (2002), 39-41.
43 Özal, Başbakan Turgut Özal’ın Konuşma, Mesaj,135.
Bilge Strateji, Cilt 8, Sayı 15, Güz 2016
44 Öniş ve Yılmaz, Greek-Turkish Rapprochement, 125.
45 “Özal: Baskılar, Kıbrıs’ta Çözümsüzlük Getirir”, Cumhuriyet, 1 Nisan 1984.
46 “Papandreou Özal’ın İşbirliği Çağrısını Soğuk Karşıladı”, Cumhuriyet, 12 Ocak 1984.
47 “Özal: Papandreou ile Tanışma Buluşması Yapmak İstiyorum”, Cumhuriyet, 26 Nisan 1984.
48 “BBC, İki Başbakanı Radyo Programında Bir Araya Getirdi”, Cumhuriyet, 9 Kasım 1984.
49 “Limni Krizi”, Cumhuriyet, 18 Kasım 1984.
50 Evren hatıratında konuyla ilgili görüşünü şöyle ifade eder: “Mademki ortada uluslararası bir antlaşma var [Lozan’a atıfta bulunuyor, EE], o antlaşma da halen yürürlüktedir, o halde bunu yok farz etmek suretiyle orada antlaşmalara aykırı olarak konuşlandırılmış kuvvetler NATO emrine tahsis edilemez.” Bkz. Evren, Kenan Evren’in Anıları 5,143.
51 “Özal: NATO’da Veto Olabilir”, Cumhuriyet, 24 Kasım 1984.
52 “Özal: Papandreou ile El Sıkışmalıyız”, Cumhuriyet, 13 Mart 1985.
53 “Papandreou: Önce Kıbrıs Sonra Diyalog”, Cumhuriyet, 3 Nisan 1985.
54 “Özal’dan Papandreou’ya Dostluk Çağrısı: Gel Tarih Yaratalım”, Cumhuriyet, 4 Nisan 1985. 
55 “Papandreou’dan Özal’a: Diyalogda Yarar Görüyorum”, Cumhuriyet, 4 Şubat 1986.
56 “AET’de Atina’ya Türk Jesti”, Cumhuriyet, 24 Ocak 1987.
57 “Papandreou: Balkanlar’ın Altı Üstüne Gelir”, Cumhuriyet, 28 Mart 1987.
58 “Kriz Donduruldu”, Cumhuriyet, 29 Mart 1987.
59 C. W. Mccaskill, “U.S.-Greek Relations and the Problems of the Aegean and Cyprus”, Journal of Political and Military Sociology 16 (1988), 222.
60 “Özal’ın Diyalog Mesajı Atina’da”, Cumhuriyet, 2 Nisan 1987.
61 “Atina Yokluyor”, Cumhuriyet, 7 Nisan 1987.
62 A.g.e.
63 “Papandreou ile Gündemsiz Görüşelim”, Cumhuriyet, 2 Kasım 1987.
64 Fırat, “Yunanistan’la İlişkiler (1980-1990)”, 111.
65 A.g.e., 114.
66 “Diyalog İçin Üç Olumlu Adım”, Cumhuriyet, 1 Şubat 1988.
67 A.g.e.
68 “İlk Jest Özal’dan”, Cumhuriyet, 2 Şubat 1988.
69 “AT’ye Kıbrıs Kilidi”, Cumhuriyet, 27 Nisan 1988.
70 “Atina Randevusu”, Cumhuriyet, 13 Haziran 1988.
71 BBYEGM, Dış Basında Başbakan Turgut Özal’ın Atina Ziyareti (Ankara: 1988), 82-83. 
72 “Davos Ruhu Atina’da Kıpırdadı”, Cumhuriyet, 8 Eylül 1988.
73 Kaşif Eryalçın, “Türkiye ile Yunanistan Arasındaki Ticari ve Ekonomik İlişkiler”, 2014, http://www.
mfa.gov.tr/turkiye-ile-yunanistan-arasindaki-ticari-ve-ekonomik-iliskiler.tr.mfa (Erişim: 11.10.2014)
74 https://biruni.tuik.gov.tr/disticaretapp/disticaret.zul?param1=4&param2=0&sitcrev=0&isicrev=0&
sayac=5808 (Erişim: 10.06.2016)
75 T.C. Atina Büyükelçiliği Ticaret Müşavirliği,“Yunanistan Ekonomisi: Gelişmeler, Beklentiler ve Türkiye ile Ticareti”, 2009, http://www.counsellors.gov.tr/upload/gr/yunanekonomibilginotu.
doc+&cd=1&hl=tr&ct=clnk&gl=tr (Erişim: 11.10.2014) ve T.C. Ekonomi Bakanlığı, “Yunanistan: Türkiye İle Ticaret”, http://www.ekonomi.gov.tr/portal/faces/oracle/webcenter/portalapp/pages/content/
htmlViewerUlkeler.jspx?contentId=UCM%23dDocName%3AEK-161044 (Erişim: 11.10.2014) 
Bilge Strateji, Cilt 8, Sayı 15, Güz 2016
76 Öniş ve Yılmaz, Greek-Turkish Rapprochement, 144-145.


KAYNAKÇA

Ali Bozer’le 28 Nisan 2014 tarihinde Ankara’da yapılan mülakat.

Athanassopoulou, Ekavi. “Blessing in Disguise? The Imia Crisis and Turkish-
Greek Relations,” Mediterranean Politics 2, No. 3 (1997): 76-101.

Aydın, Mustafa. “Cacophony in the Aegean; Contemporary Turkish-Greek 
Relations,” Turkish Yearbook of International Relations, No. 27 (1997): 109-
40.

Barchard, David. Turkey and the West. Londra: Routledge & Kegan Paul, 
1985. 

Barlas, Mehmet. Turgut Özal’ın Anıları. İstanbul: Birey Yayıncılık, 2001.

BBYEGM, Dış Basında Başbakan Turgut Özal’ın Atina Ziyareti, Ankara: 
1988. 

Bennett, Andrew ve George, Alexander L. “Case Studies and Process Tracing 
in History and Political Science: Similar Strokes for Different Foci,” Bridges 
and Boundaries: Historians Political Scientists and the Study of International 
Relations içinde (Ed.) Colin Elman ve Miriam Fendius Elman, Massachusetts: 
The MIT Press, 2001.

Birand, Mehmet A. “A Turkish View of Greek-Turkish Relations.” Journal of 
Political and Military Sociology 16 (1988): 173-83. 

Cemal, Hasan. Özal Hikâyesi. İstanbul: Doğan Kitap, 2004.

Cemal, Hasan. “Özal’ın En Kritik Beş Yılı”, Cumhuriyet, 6 Temmuz 1984.

Chang, Yuan-Ching. “Economic Interdependence and International Interactions: 
The Impact of Country Size on Political Conflict and Cooperation.” 
Australian Journal of Political Science 39, No. 3 (2004): 605-23.

Çandar, Cengiz. “Turgut Özal Twenty Years After: The Man and the Politician.” 
Insight Turkey 15, No. 2 (2013): 27-36.

David Barchard’la 23 Mart 2014 tarihinde Nevşehir’de yapılan mülakat.

Donat, Yavuz. Yavuz Donat’ın Vitrininden 3: Özal’lı Yıllar 1983-1987. Ankara: 
Bilgi Yayınevi, 1987.

Duman, Zeki. Türkiye’de Liberal-Muhafazakâr Siyaset: Turgut Özal. Ankara: 
Kadim Yayınları, 2010.

Erdoğan, Mustafa. “Türk Politikasında Bir Reformist”, Özal: Siyaset, İktisat, 
Zihniyet içinde (Ed.) İhsan Sezal ve İhsan Dağı, İstanbul: Boyut Kitapları, 2003.


Eryalçın, Kaşif. “Türkiye ile Yunanistan Arasındaki Ticari ve Ekonomik İlişkiler”, 
2014, http://www.mfa.gov.tr/turkiye-ile-yunanistan-arasindaki-ticari-
ve-ekonomik-iliskiler.tr.mfa (Erişim: 11.10.2014)

Evren, Kenan. Kenan Evren’in Anıları 4. İstanbul: Milliyet Yayınları, 1991. 

Evren, Kenan. Kenan Evren’in Anıları 5. İstanbul: Milliyet Yayınları, 1991. 

Fırat, Melek. “Yunanistan’la İlişkiler (1960-1980)”, Türk Dış Politikası Kurtuluş 
Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar Cilt 1: 1919-1980 içinde 
(Ed.) Baskın Oran, İstanbul: İletişim Yayınları, 2005. 

Fırat, Melek. “Yunanistan’la İlişkiler (1980-1990)”, Türk Dış Politikası Kurtuluş 
Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar Cilt 2: 1980-2001 içinde 
(Ed.) Baskın Oran, İstanbul: İletişim Yayınları, 2006. 

Fidan, Hüseyin. 1920-2010 Türk Siyasi Tarihi. Ankara: Nobel Yayın, 2010.

Flyvbjerg, Bent. “Five Misunderstandings about Case-Study Research”, 
Qualitative Inquiry 2, No. 2 (2006): 219-45.

Gönültaş, Hale. Mehmet Keçeciler: Merkez Siyasetin Perde Arkası. İstanbul: 
Hayy Kitap, 2014.

https://biruni.tuik.gov.tr/disticaretapp/disticaret.zul?param1=4&param2=0&
sitcrev=0&isicrev=0&sayac=5808 (Erişim: 10.06.2016)

Kandemir, Nüzhet. “Turkey-Greece Relations,” Fordham International Law 
Journal 19, No. 5 (1995): 1851-56.

Keohane, Robert O. ve Nye, Joseph S. Power and Interdependence. New 
York: Harper Collins Publishers, 1989.

Kepenek, Yakup ve Yentürk Nurhan. Türkiye Ekonomisi. İstanbul: Remzi Kitabevi, 
2009.

Kirişçi, Kemal. “The ‘Enduring Rivalry’ between Greece and Turkey: Can 
Democratic Peace Break it?,” Alternatives 1, No. 1 (2002): 38-50.

Kutlay, Mustafa. “A Political Economy Approach to the Expansion of Turkish-
Greek Relations: Interdependence or Not?,” Perceptions 14, No. 1-2 (2009): 
91-119.

Laçinok, Nevra Y. “Turgut Özal”, Türk Dış Politikasında Liderler içinde (ed.) 
Ali F. Demir, İstanbul: Bağlam Yayınları, 2007.

Lütfü, Samim. “Dış Politikanın Gerçekleri”, Cumhuriyet, 24 Ocak 1985.

Mccaskill, C. W. “U.S.-Greek Relations and the Problems of the Aegean and 
Cyprus.” Journal of Political and Military Sociology 16 (1988): 215-33.

Onar, Nora Fisher. “Crisis or Opportunity? Turkey, Greece and the Political 
Economy of South East Europe in the 2010s,” Southeast European and Black 
Sea Studies 13, No. 3 (2013): 407-20.

Oneal, John. R., Russett, Bruce ve Berbaum, Michael L. “Causes of Peace: 
Democracy, Interdependence and International Organizations, 1885-1992.” 
International Studies Quarterly 47, No. 3 (2003): 371-93.

Öniş, Ziya ve Yılmaz, Şuhnaz. “Greek-Turkish Rapprochement: Rhetoric or 
Reality?,” Political Science Quarterly 123, No. 1 (2008): 123-49. 

Özal, Turgut. 6 Kasım 1983 Seçimi Öncesi Basın Mensuplarıyla 25 Ekim 1983 
Tarihinde TRT’de Yaptığı Açık Oturum. Ankara: Semih Ofset, 1983.

Özal, Turgut. Başbakan Turgut Özal’ın Konuşma, Mesaj, Beyanat ve Mülakatları. 
Ankara: Başbakanlık Basımevi, 1984.

Özşahin, Mustafa C. “Barışın Ekonomi Politiği: Uluslararası İlişkilerde Liberal 
Kuram ve Ticari Liberalizm.” Uluslararası Hukuk ve Politika 9, No. 35 
(2013): 85-113.

Papadopoulos, Constantine A. “Greek-Turkish Economic Cooperation: Guarantor 
of Détente or Hostage to Politics?,” Oxford Southeast European Studies 
Occasional Paper, No. 8/08 (2008): 1-40.

Şahin, Hüseyin. Türkiye Ekonomisi: Tarihsel Gelişimi-Bugünkü Durumu. 
Bursa: Ezgi Kitabevi, 2009.

T.C. Atina Büyükelçiliği Ticaret Müşavirliği. “Yunanistan Ekonomisi: Gelişmeler, 
Beklentiler ve Türkiye ile Ticareti”, 2009, http://www.counsellors.
gov.tr/upload/gr/yunanekonomibilginotu.doc+&cd=1&hl=tr&ct=clnk&gl=tr 
(Erişim: 11.10.2014)

T.C. Ekonomi Bakanlığı. “Yunanistan: Türkiye İle Ticaret”, 2014, http://
www.ekonomi.gov.tr/portal/faces/oracle/webcenter/portalapp/pages/content/
htmlViewerUlkeler.jspx?contentId=UCM%23dDocName%3AEK-161044 
(Erişim: 11.10.2014)

Tellal, Erel. “SSCB’yle İlişkiler”, Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşı’ndan 
Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar Cilt 1: 1919-1980 içinde (Ed.) Baskın 
Oran, İstanbul: İletişim Yayınları, 2005. 

Tsarouhas, Dimitris. “The Political Economy of Greek-Turkish Relations,” 
Southeast European and Black Sea Studies 9, No.1-2 (2009): 39-57.

Yavuzalp, Ercüment. Liderlerimiz ve Dış Politika. Ankara: Bilgi Yayınevi, 
1996.

Yılmaz, Aytekin. “Türk Bürokrasi Geleneği ve Özal”, Özal: Siyaset, İktisat, 
Zihniyet içinde İhsan Sezal ve İhsan Dağı, İstanbul: Boyut Kitapları, 2003.


Turgut Özal’ın Ekonomi Odaklı Dış Politikası:Yunanistan’a Yönelik “Zeytin Dalı” Diplomasisi Örneği
Bilge Strateji, Cilt 8, Sayı 15, Güz 2016







***