3 Aralık 2015 Perşembe

27 MAYIS DARBESİ VE TALAT AYDEMİR, Yassı ada duruşmaları ve Yazılamayanlar 4





27 MAYIS DARBESİ VE TALAT AYDEMİR,   
Yassı ada duruşmaları ve Yazılamayanlar 4


27 Mayıs ve Kürtler

TARIK ZİYA EKİNCİ'DEN


CHP'liler ve kimi sol çevreler Türkiye'ye demokrasi getirdiği savıyla 27 Mayıs'a ve onun anayasasına yıllarca övgüler düzdüler. Oysa, 27 Mayıs Anayasası demokratik nitelikte kimi biçimsel yeniliklerine karşın özünde militarist bir rejim inşa etmişti. 

Tarık Ziya EKİNCİ 
İstanbul - BİA Haber Merkezi
24 Mayıs 2010, Pazartesi 

27 Mayıs Askeri Darbesi Türkiye'nin Batısında ve Doğusunda farklı şekilde karşılandı. Batı'da Demokrat Partililerin (DP) suskunluğuna karşın, CHP'nin öncülüğünde ve kimi aydınların desteklediği bir bayram havası içinde karşılandı.
Oysa Doğu'da yıllarca devlet-ordu baskısını yaşayan halkın tümü 27 Mayıs Darbesi'ni korku ve endişeyle karşıladı. Kürtlerin 27 Mayıs'ta yaşadıkları korkulu günleri ve darbe sürecinde atlattıkları tehlikeleri anlayabilmek için Cumhuriyetin ilk yıllarına ve tek parti döneminin uygulamalarına kısaca değinmek gerekir.

Mustafa Kemal'in iğvasına kapılan Kürt feodalleri Kurtuluştan sonra özerk konumlarının devam edeceğine inanmışlardı. Oysa Saltanatın ilgası, Cumhuriyetin kurulması, Hilafetin kaldırılması, medreselerin yerine devlet okullarının ikamesi Kürt feodalleri için özerkliğin sonu olmuştu. Feodaller bu akıbetin farkına varıp direnişe geçince öncülük ettikleri köylü yığınlarıyla birlikte ağır bedeller ödediler.

Cumhuriyetin ilanını takiben ilk olarak 1925'te Şeyh Sait Ayaklanması, 1936'da Ağrı Direnişi ve 1937-38'de Dersim Tedip ve Tenkil Olayları yaşandı. Başkaldırılar, yakmalar, yıkmalar, yerinde infazlar ve yığınsal sürgünlerle ağır şekilde bastırıldı.

Örneğin, yüz civarında uçağın ve 100 bine yakın askerin katıldığı Ağrı Direniş sürecinde yalnız Zilan Deresi'nde iki bin cesedin üst üste yığılı olduğu o günü yaşayanların naklettiği acılı bir manzaradır.
Tek parti döneminde Şark Islahat Planı, Takriri Sükun Kanunu ve Mecburi İskan Kanunu gibi yasal önlemler alınarak ordu korkusuna dayanan yoğun bir devlet terörü estirildi. Bölgede 1950'ye kadar devam eden bir mezar sessizliği hakim oldu. Fırat'ın doğusu yasak bölge ilan edildi. Eski Başbakanlardan Ferit Melen o yılları şu sözlerle tanımlıyor:

"...Devletin söylenmeyen politikası (Kürtler) 'zenginleşmesinler, okumasınlar' şeklindeydi. Örneğin, yüksek rütbelere pek çıkmazlar, devlet dairelerinde belli bir düzeyin üstüne katiyen ulaşamazlardı. (...) 1950'lere kadar büyük bir baskı dönemi yaşandı. Jandarma kimseye gözünü açtırmazdı. Onların her şeyi jandarma onbaşısıydı. Zaten Güneydoğu Anadolu 'memnu bölge' durumuna getirilmişti. Kimseler gitmez, kimseler geçmezdi."1

27 Mayıs askeri darbesine karşı Kürtlerin ilk tepkileri

27 Mayıs günü, 25 yıl boyunca büyük acılar çeken Kürtler, tek parti döneminin sürgün ve baskı politikalarının geri geleceği endişesine kapıldılar. 27 Mayıs Hareketi Kürtler tarafından büyük korku ve panik içinde karşılandı. Çünkü, halk askeri darbelerin söylenmeyen gerekçesinin Kürt sorunu olduğunu biliyordu.
Türkiye'de ne zaman bir askeri darbe olsa ya da sıkıyönetim ilan edilse okkanın altına giden hep Kürtler olmuştur. Nitekim, darbeyi izleyen aylarda oluşturulan Milli Birlik Komitesi'nin (MBK) Kürtleri hedef alan uygulamaları, aldığı kararlar ve Kürtler için öngördüğü önlemler bölgede yaşanan korku ve tedirginliğin haklı nedenlere dayandığını açıklıkla ortaya koyuyordu.

Milli Birlik Komitesi'nin (MBK) attığı ilk adımda Kürt düşmanlığı ortaya çıkmıştı. Nitekim, 27 Mayısçılar demokrasi dışına çıktığı söylenen DP'yi tasfiye etmek ve demokrasiyi inşa etmek için darbe yaptıklarını öne sürmüşlerdi. Darbeden hemen sonra siyasi tutukluların tümünü serbest bırakarak bir iyi niyet gösterisinde bulundular. Buna karşılık Menderes hükümetinin Kürtçülük komplosuyla tutukladığı 49 Kürt öğrenci ve aydınları tahliye edilmedi. Harbiye tabutluklarında işkence altında acılı yaşamlarını sürdürdüler.

27 Mayıs darbecileri, her kargaşada olduğu gibi darbenin söylenmeyen gerekçesi olarak Kürtçülük tehlikesinin varlığını düşünüyorlardı. Nitekim, MBK'nın yaptığı ilk icraatlardan biri, Kürtçülük yaptıkları iddiasıyla 550 Kürt ağa ve aydınını hiçbir gerekçe göstermeden ve mahkeme kararı olmadan Sivas'ta bir kampta enterne etmek oldu. 

Bu uygulamanın hiçbir zaman kanıtlanmayan resmi gerekçesi, yakalananların 27 Mayıs Hareketi'ne karşı örgütlü bir ayaklanma başlatacakları iddiasıydı. Nitekim, herhangi bir soruşturma ya da yargılama yapılmadan bunlardan 495'i altı ay sonra serbest bırakıldı.

Kalan 55 kişi de MBK'nın çıkardığı bir kanunla Kürtçülük suçlamasıyla Batı illerine sürüldü. Anılan sürgün yasası ancak dört yıl sonra 1964'te Üçüncü İnönü Hükümeti döneminde koalisyon ortağı Yeni Türkiye Partisi'nin (YTP) dayatmasıyla kaldırılabildi.

27 Mayısçılar ayrıca, Kürtleri asimile etmek için ret ve inkar politikasını benimsediler. Başta Devlet Başkanı Cemal Gürsel olmak üzere MBK üyeleri Doğu illerinde sık sık geziler yapıyor ve halka hitap ederken "sizler öz ve öz Türksünüz, Kürtlüğü kabul etmeyin, reddedin! Size Kürt diyenlerin yüzüne tükürün" tarzında açıklamalar yapıyorlardı.

Ülkü Kültür Birliği -bir faşist örgütlenme girişimi

27 Mayıs Askeri Darbesi'nin Kürtleri ve demokratik rejimi hedef alan ama uygulanması son anda engellenen en önemli girişimlerinden birisi Ülkü Kültür Birliği projesiydi.

MBK üyeleri arasında bir düşünce birliği mevcut değildi. Komitede dışarıdan desteklenen farklı siyasal eğilimde iki grup vardı. Bu gruplardan biri seçim yanlısı >Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) etkisi altındaydı. Biran evvel demokrasiye geçmeyi istiyorlardı. Bunlar 'Demokrasi Grubu' olarak anılıyordu. Diğeri de başını Alparslan Türkeş'in çektiği 'Milliyetçiler Grubu' idi. Bunların da üniversitelerde ve basında yandaşları vardı. Keza bunlar, ülkede uzun yıllar kalacak köklü reformlar yapılmadan seçimlere gedilmesini ve iktidarın seçimle gelecek siyasi partilere bırakılmasını istemiyorlardı.

Milliyetçiler Grubu bakanlık yetkilerine sahip bir 'Ülkü Kültür Birliği Genel Müdürlüğü' kurmak istiyordu. Amaçları, Alparslan Türkeş'in hazırladığı Ülkü Kültür Birliği programını komiteden geçirip kanunlaştırmaktı.

Projeye göre, Ülkü Kültür Birliği Genel Müdürlüğü'nün yönetilmesi için sivil yargı, Genelkurmay, askeri yargı ve rektörlerden oluşan bir komitenin saptayacağı üç aday Cumhurbaşkanına sunulacak ve bunlardan biri Genel Sekreter olarak atanacaktı.

Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü, Basın Yayın Genel Müdürlüğü ile Devlet Radyosu Genel Müdürlüğü vb., kurumlar bu Genel Sekreterliğin çatısı altında toplanacaktı. Korporatif bir yapılanma olan Ülkü Kültür Birliği Genel Müdürlüğü orduyla irtibatlı bir örgütlenme olacaktı.
Birliğin söylenmeyen temel politikası, ülkede faşist ideolojiyi egemen kılmak ve Kürtleri topyekun asimile etmek ya da Kürt sorununu uygun bir yöntemle köktenci biçimde çözmekti. Bu örgütün resmi belgedeki amaçları ve eylem planı şöyleydi: 

o Birlik, zararlı ideolojiler, yurtdışındaki Türkler, köylüler, işçiler, ordu vb. 11 alan/kesimle ilgili daireler şeklinde örgütlenecek ve etkinlik gösterecektir. 

-Birlik, ulusun kültürünü arttıracak, ilerici ve medeni bir Türk ulusu oluşturacak şekilde bütün enerjisiyle belli meseleler üzerinde çalışmayı görev olarak benimseyecek. ("Belli meseleler üzerinde çalışma" ifadesi, Türkiye'de Türkçülüğü ve faşist düşünceyi egemen kılmak, Kürt sorununu ortadan kaldırmak ve her türlü ilerici düşünceyi yasaklama biçiminde okunmalıdır. TZE) 
-Ulusu tembellikten, gerilikten kurtarmak, baskı ve müdahalelerden uzak gerekli bütün tedbirleri almak olacaktır. (Bunu da, zorunlu çalışma yönteminin kullanılacağı biçiminde anlamak gerekir. TZE) 

O dönemde CHP Diyarbakır İl Yönetim Kurulu Sekreteri olarak aktif siyaset yapıyordum. Arkadaşlarımla birlikte basına yansıyan bu girişimden büyük rahatsızlık duymaya başladık.

Ülkü Kültür Birliği programıyla Kürtler üzerinde baskı kurulacağından ve asimilasyoncu bir terör politikası uygulanacağından endişe ediyorduk. Bu örgütlenmeyle faşist bir diktatörlüğün ön hazırlığı yapıldığı inancındaydık. Birliğin amaçları, CHP Diyarbakır İl Örgütü'nün endişelerini haklı çıkaracak nitelikteydi.

İl Başkanımıza konunun İl Yönetim Kurulu'nda görüşülmesini ve endişelerimizi belirtecek bir kararın Genel Merkez'e iletilmesini önerdim. Endişelerimizi belirten karar metni merkeze iletildikten kısa bir süre sonra CHP Genel Merkez'i projeye karşı tepki vermeye başladı.

CHP'de de, Ülkü Kültür Birliği projesinin yaşama geçirilmesiyle seçimlerin geciktirileceği ve MBK'nın faşist bir diktatörlüğe dönüşeceği endişesi açıkça egemen olmuştu. İnönü'nün önerisiyle Ulus Gazetesi'nde Ülkü Kültür Birliği aleyhine bir kampanya başlatıldı.

CHP'ye yakın üniversite gençliği ve aydınlar da tepkilerini ortaya koydular. Özellikle CHP'nin açık tavır alması ve kamuoyunda yaygınlaşan tepkiler karşısında tasarının komitede ele alınmasından vazgeçildi. Böylece, Türkiye büyük bir badireden kurtulmuş oldu. 

14'lerin tasfiyesi ve faşizm tehlikesinin önlenmesi
Ülkü Kültür Birliği girişimi ve buna karşı gösterilen tepkiler MBK'daki görüş ayrılıklarını aleniyete çıkardı. Artık herkes MBK'nın ortak bir politikaya sahip olmadığını ve varolan gruplar arasında sürekli bir tartışma olduğunu öğrenmişti.

Devlet Başkanı Gürsel, "gruplar arasındaki tartışmalar toplantılarımızı bir savaş alanına dönüştürmüştü. Bir sorunu tartışarak karar almak imkansız hale gelmişti. Yeni bir düzenleme şarttı" diyerek komitedeki görüş ayrılıklarını sonradan ortaya koydu.
Komitedeki çalkantıları yakından izleyen CHP yöneticileri seçimlerin yapılmayacağı endişesindeydi. 

Duruma müdahale ederek seçimlerin biran evvel yapılması girişimini başlattı. Bunun için İnönü, demokrasiden yana olan komite üyelerini eski milletvekilleri, tanınmış gazeteciler ve bürokratlar aracılığıyla sürekli telkin altında tutarak biran evvel seçime gitmelerini sağlamaya çalıştı.

Çalışmalar etkili oldu. Önce, Devlet Başkanı Gürsel, komitede etkin bir konumda bulunan Alparslan Türkeş'in Başbakanlık Müsteşarlığı'ndan ayrılmasını sağladı. Bu karara meşruiyet sağlamak için komite üyeliği yanında ikinci görevleri olan diğer üyeler de ek görevlerini bırakmak zorunda kaldılar.
Çatışma halindeki bu iki gruptan birinin diğerini tasfiye etmesi kaçınılmazdı. Başka türlü MBK'nın görev yapması, karar alması ve toplumu selamete çıkarması mümkün değildi. Bu çatışmada elini çabuk tutan grup başarı sağlayacaktı. Nihayet, Gürsel'in başkanlığındaki çoğunluk grubu, büyük bir ihtimalle İnönü'nün de bilgisi tahtında, 14'ler diye adlandırılan Türkeş'in başkanlığındaki radikal grubu gafil avlayarak 13 Kasım 1960 sabahı erkenden toplayarak etkisiz hale getirdi.

Bunların MBK'daki görevlerine son verildi ve her biri ayrı bir ülkeye gönderilerek pasifize edildi. Ülkeye dönmeleri yasaklandı. Gönderildikleri yabancı ülkelerdeki elçiliklerde müşavir konumunda oldukları için memur statüsüne sahiptiler. Maaşlı sürgün muamelesi görüyorlardı.

Yeni anayasanın kabul edilmesi, siyasi partilerin kurulması ve 1961 seçimlerinin yapılmasından sonraki 1963 tarihli koalisyon hükümeti döneminde sürgün yaşamları sona erdi. Ülkeye dönen eski MBK üyeleri arasında bir bağlantı kalmamıştı. Bir bölümü Alparslan Türkeş'in Genel Başkanlığı'na seçildiği Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne (CKMP) katıldılar. Diğerleri de çoğunluğu CHP'de olmak üzere başka partilerde aktif siyasete girdiler.

MBK'nın "Kürt Raporu"

27 Mayıs Darbesi'yle birlikte korku ve tedirginlik içine giren Kürt halkı arasında, İttihat-Terakki'nin sürgün kararnamesi, Cumhuriyet döneminin Şark Islahat Planı ya da Mecburi İskan Kanunu'na benzer yeni bir mevzuat çerçevesinde toplu sürgünler yapılacağı söylentileri yaygındı.
Nitekim, uzun yıllar sonra Ecevit'in özel belgeleri üzerinde çalışmalar yapan gazeteciler Can Dündar ve Rıdvan Akar tarafından bulunarak kamuoyuna açıklanan bir rapor bu endişeyi doğruluyordu. Bulunan belgeden anlaşıldığına göre MBK tarafından Devlet Planlama Teşkilatı içinde, uzmanlardan oluşan ayrı bir 'DOĞU GRUBU' kurulmuştu.

Bu grup Kürtlerin nasıl asimile edileceğine ilişkin yol ve yöntemleri gösteren bir rapor hazırlamış ve kanunlaşması için MBK'ya göndermişti. Ancak, seçimler yaklaştığından raporun kanunlaşması için zaman kalmamıştı. Uygulanması bütçe olanaklarını zorlayan ve süreklilik isteyen bu planın seçimlerden sonra kurulacak hükümete bırakılması uygun görülmüş ve I. İnönü Hükümeti'ne havale edilmiştir.

Doğu Grubu'nun hazırladığı Kürt raporu büyük ölçüde Şark Islahat Planı ile Mecburi İskan Kanunu'nun hükümlerini içermektedir. MBK'nın Kürtleri asimile etmek için hazırlattığı rapor, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında aynı amaçlı hazırlanan mevzuatın 1960 dönemi koşullarına uyarlanan bir versiyonu niteliğindedir. Raporun kapsadığı hükümler şöyledir: 

- Bölgenin kendisini Kürt sananların nüfus strüktürü Türkler lehine değiştirilecek, 

-Bunun için Karadeniz sahilindeki fazla nüfusla, yurtdışından gelen Türkler bu bölgeye yerleştirilecek, 

- Bölgede kendilerini Kürt sananlar bölge dışına göç ettirilecek (sürgün edilecek TZE), 

-Göç ettirilenler Türk çoğunluğun bulunduğu yerlere yerleştirilecek, 

- Kendilerini Kürt sananların kamusal alanda, çarşıda, pazarda ve topluluklar içinde kendi dillerinde konuşmaları yasaklanacak, 

- Türkiye'de kendilerini Kürt sananlar ile İran ve Irak'taki Kürtlerin irtibatını kesmek için bölge iskan sahalarına ayrılacak (eski Umumi Müfettişlikler benzeri uygulama amaçlanıyor TZE), 

- Bölge okulları, köy okulları ve meslek okulları aracılığıyla kız ve erkek misyonerler yetiştirilecek, 

- Dünya entelektüel muhitine Türkiye'de bir Kürt meselesi olmadığı anlatılacak, 

- Bir üniversiteye bağlı Türkoloji Enstitüsü kurulacak ve kendilerini Kürt sananların menşelerinin Türk olduğu ispatlanarak yayınlanacak, 

- İslam Ansiklopedisi'ndeki Kürt maddesi tashih edilerek Kürtlerin dağlı Türkler olduğu yazılacak, 

- Bölge halkından kabiliyetli ve küçükken asimle edilen gençlere yüksek tahsil imkanı sağlanacak, 

- Kürtlere ırk bakımından Türk siyasal düzeninin en elverişli, en emin, en çok imkan sağlayan bir düzen olduğunu telkin eden (radyo vb., araçlarla) yayınlar yapılacak, 

- Doğuya atanan memurların 6 seneden fazla aynı görevde kalmaları önlenecek (asimle olma ihtimalleri düşünülmüş olmalı TZE), 

14'lerin tasfiye edilmesi ve askeri yönetimin sürekli ya da uzun vadeli bir yönetime dönüştürülememiş olması başta Kürtler olmak üzere tüm Türkiye için bir şanstı. Aksi halde, Türkiye'de 'Ülkü Kültür Birliği' ve Kürtlerin radikal önlemlerle asimile edilmesi projeleri uygulanacak ve ülkede kalıcı bir faşist yönetim kurulacaktı.

CHP'nin müdahalesi ya da MBK'daki görüş ayrılığından kaynaklanan nedenlerle komitenin bölünmesi ve biran evvel seçimlerin yapılması Türkiye'nin kalıcı bir faşizmden kurtulması açısından yararlı olmuştur.

27 Mayıs ve İhbarcılık

27 Mayıs sürecinde bölgede kapitalizmin başat üretim biçimi olmasına karşın, feodal değer yargıları devam etmekteydi. Rekabet içindeki toprak ağaları ekonomik güçlerini siyasal güçle takviye etmek amacıyla karşılıklı olarak DP ve CHP'de örgütlenmişlerdi.

DP'nin iktidar yıllarında DP'li ağalar CHP yandaşlarına baskı yapıyor ve devlet olanaklarından yararlanmalarını engelliyorlardı. 27 Mayıs'ta ise bu kez CHP'liler kapatılan DP mensuplarından intikam almak için ihbarcılığa giriştiler.

Hasımlarını müfrit DP'li ya da MBK'ya karşı ayaklanma hazırlığı içinde olmakla suçlayarak şikayet ediyorlardı. Sivas'ta enterne edilen 550 Kürt'ün bir bölümünün bu ihbarlara dayanarak gözaltına alındıkları söylentileri yaygındı. Diyarbakır'da da bu eğilimde olan CHP sempatizanları vardı. Bunu sezinleyerek ilk günden itibaren önlem almanın gerekli olduğuna inandık.

27 Mayıs'ta radyodan askeri darbenin yapıldığını öğrendiğim anda CHP İl Yönetim Kurulu'nu acil olarak toplantıya çağırdım. Her türlü ihbarın karşısında olduğumuzu karara bağladık. Bu karar doğrultusunda önlem almak için ilçe örgütlerimizi yazılı olarak uyardık.

Ayrıca, İl Başkanımızın Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Danyal Yurdatapan'la görüşerek bölgenin özelliğini anlatması ve yapılacak ihbarlara itibar edilmemesini hatırlatması da saptadığımız önlemler arasındaydı. İl Başkanımız bu görevi yerine getirdi.

Böylece Diyarbakır'da muhtemel ihbarların önüne geçebildik. Buna karşın MBK'ya resmen yapılan kimi ihbarlar sonunda müfrit DP'li oldukları gerekçesiyle Diyarbakır'da sadece 3 kişi yakalanarak Sivas'ta 6 ay kampta tutuldu. Sonradan suçsuz bulunarak serbest bırakıldılar.

27 Mayıs Anayasası ve Demokrasi

Başta CHP'liler olmak üzere kimi sol çevreler Türkiye'ye demokrasi getirdiği savıyla 27 Mayıs rejimine ve onun anayasasına yıllarca övgüler düzdüler. Oysa, 27 Mayıs Anayasası demokratik nitelikte kimi biçimsel yenilikler getirmiş olmakla birlikte özünde militarist bir rejim inşa etmişti.
Türkiye'de birbirini izleyen askeri darbelere hukuksal zemin hazırlamıştı. Bu anayasanın oluşturduğu Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve bu kurulun genel sekreterliği orduyu rejime yön veren en üst devlet organı haline getirmiştir.

Keza bu anayasa daha önce Milli Savunma Bakanlığı'na bağlı olan Genelkurmay Başkanını sadece Başbakana karşı sorumlu olan, ama ona bağlı olmayan, özerk bir konuma getirmiştir. Böylece ordunun ve Genelkurmay başkanlarının sivil hükümetlerin her türlü tasarrufuna müdahale etmelerine ve yön vermelerine hukuksal zemini hazırlanmıştır.

27 Mayıs Anayasası'nın temellerini kurduğu bugünkü askeri vesayet rejimi Türkiye'de çağdaş anlamda ileri bir demokrasinin kurulup işletilmesine ve Kürt sorununun çözümüne engel oluşturduğu 50 yıllık uygulamayla ortaya çıkmıştır. Artık, 27 Mayıs Anayasası'nın çağdaş, ilerici ve demokratik nitelikli bir anayasa olduğu iddiası geçerliliğini tümden yitirmiştir.

Türkiye'nin demokratikleşmesi bağlamında 1961 Anayasası'nın en uygun belge olduğu savını öne sürenlerin ciddiye alınması mümkün değildir. Bugünkü nesnel koşullarda Türkiye'nin demokratikleşmesi için geçerli olan bir anayasa eşit haklı vatandaşlığı temel alan, çoğulcu, katılımcı, antimilitarist, hukukun üstünlüğüne bağlı ve yerinden yönetim ilkesini benimseyen bir anayasa olmalıdır. (TZE/EK)

* Yazı, Tarık Ziya Ekinci'nin Heinrich Böll Stıftung Derneği Türkiye Temsilciliği, Habervesaire ve Helsinki Yurttaşlar Derneği'nce 27 Mayıs Darbesinin 50. Yıldönümü ve Türkiye Siyasetine Etkileri" sempozyumunun ikinci günü “Kurumlar ve Kimlikler” adlı panelde yaptığı konuşmanın metnidir. 
ÜMİT FIRAT yazdı


27 Mayıs, Kürtler ve Şark Islahat Planı Kararnamesi

Şark Islahat Planı'yla başlayan uygulamalar 1960'la yeniden gündeme geldi. Milli Birlik Komitesi, darbeden sonra 485 Kürt şahsiyeti gözaltına alıp sürgün kampında topladı. MEB, Kürtlerin inkarını amaçlayan bir "Kitap" yayınladı...

Ümit FIRAT 
İstanbul - BİA Haber Merkezi
26 Mayıs 2008, Pazartesi 

27 Mayıs darbesi olduğunda ortaokul üçüncü sınıftaydım ve henüz Türkiye'de olup biten şeyleri, nedenlerini vs. sorgulayıp değerlendirecek durumda değildim. 
Ama fazla zaman geçmeden ve günlük hayatımızdaki bazı değişikliklerle nedenlerini kavrayamasak da sonuçlarını görmeye başladık. 

Bu darbeyle Kürtler için bir hayli "yenilik" ve uygulamalar da getirildi. İsyan ve ayaklanmalar sonrası uygulanan etkili ve sert politikalara bir süre ara verilmiş; bir süredir biraz da olsa sakinleşmiş olan bölgede bazı kıpırdanmalar olabileceğine dair algılar gelişmişti. Ülkeyi bir uçurumun kenarından kurtaran kurtarıcılar böyle hissediyorlarmış. 

1925 Şark Islahat Planı Kararnamesi 

İlk olarak 24 Eylül 1925 tarihli ve "Gayet mahremdir" ibaresi taşıyan Şark Islahat Planı Kararnamesi ile iki madde uygulamaya kondu: 
"Aslen Türk olup Kürtlüğe mağlup olmaya başlayan bervech-i âtî Malatya, Elaziz, Diyarbekir, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişgezek, Ovacık, Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Behinsi (Besni), Arga (Akçadağ), Hekimhan, Birecik, Çermik, vilayet ve kaza merkezlerinde hükûmet ve belediye dairelerinde ve sair mücessesat ve teşkilâtta, mekteplerde, çarşı ve pazarlarda Türkçeden maada lisan kullananlar evâmir-i hükûmete ve belediyeye muhalif ve mukavemet cürmile tecziye edilirler." (Madde 13)
"Fırat garbındaki vilayetlerimizin bazı akvamında dağınık bir surette yerleşmiş olan Kürtlerin Kürtçe konuşmaları behemahal men edilmeli ve kız mekteplerine ehemmiyet verilerek kadınların Türkçe konuşmaları temin olunmalıdır." (Madde 16)
Nitekim bu takıntı 12 Eylül 1980 darbecilerinde de devam etmiş, bu kez de 19.10.1983 tarih ve 2932 sayılı "Türkçe'den Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun"un 2. maddesinde de "Türk Devleti tarafından tanınmış bulunan devletlerin birinci resmi dilleri dışındaki herhangi bir dilde düşüncelerin açıklanması, yayılması ve yayınlanması yasaktır" hükmü konulmuştu. 
"Vatandaş Türkçe Konuş" 
Tekrar konumuza dönersek, bu hükümlerde de açıkça belirtilmesine rağmen başaramadıkları ve her nasılsa 1930'lu ve 40'lı yıllarda akıl edemedikleri bir şeyleri hemen uygulamaya koydular ve bu kez "Vatandaş Türkçe Konuş" kampanyası ile cadde, sokak, kapı, duvar v.s. ne bulurlarsa her tarafa afişler yapıştırdılar. 
Köy ve mıntıka isimlerinin Türkçe olmayanları, "Milli kültürümüze, ahlak kurallarına, örf ve adetlerimize uygun düşmeyen, kamuoyunu inciten adların değiştirileceği" hakkında 1587 sayılı bir kanun çıkarıldı. Sonra da her nasılsa Türkçe olan belki birkaçı hariç olmak üzere, hemen hemen tümünün isimleri değiştirilerek uydurulan bir takım Türkçe adlarla değiştirildi. 
Keza aynı kararname Madde 14'te de "Aslen Türk olan fakat Kürtlüğe temessül etmek (benzemek) üzere olan bulunan mevkide ve Siirt, Mardin, Savur, gibi ahalisi Arapça konuşan mahallerde Türk Ocakları ve mektep açılması ve bilhassa her türlü fedakârlık iktiham olunarak (gösterilerek) mükemmel kız mekteplere rağbetlerinin suveri adîde (fazla miktarda) ile temîni lazımdır. Hassaten Dersim, tercihan ve müstacalen (acil olarak) leyli iptidailer (yatılı ilkokullar) açılmak suretiyle Kürtlüğe karışmaktan bir an evvel kurtarılmalıdır." 
Bu hükümden de beklenen netice alınamamış olmalı ki bu kez bölgedeki Kürt çocukların daha hızlı ve sistemli bir asimilasyona sokulabilmesi için 5 Ocak 1961 tarihli ve 22 sayılı bir yasa çıkarılarak 60 civarında Yatılı Bölge İlkokulu açıldı. 

27 Mayıs'ın ürünleri 

Yine 27 Mayıs askeri darbe döneminin ürünü olarak 1961 Anayasası ile Türk, Türk Milleti, Türk Devleti gibi kavramlar birçok maddede öne çıkarılmış; önceki Anayasada "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" hükmü Madde 4 ile "Egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletinindir" biçiminde değiştirilmiş; Madde 54'te ise vatandaşlık tanımında da "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür" gibi tanımlamalar getirilmiştir. 
Darbe sonrasında "Doğu'daki vaziyetin çığırından çıktığı" iddia ediliyordu. Demokrat Parti (DP) içersinde bir Kürdistan Hükümeti tesis etmek üzere çalışmalar yapılıyormuş. 27 Mayıs sabahında Silvan'da ilk iş olarak bir evin çatısına Türk bayrağı çekilmiş ve bunu da "Biraz daha geç kalsaydık, Türk vatanı elden gidecekti" diye açıklamışlardı.
Milli Birlik Komitesi, 1 Haziran 1960'ta yani darbeden sadece dört gün sonra birçoğu çevrelerinde saygınlık kazanmış ve aralarında Faik Bucak'ın da bulunduğu 485 Kürt şahsiyetini gözaltına alıp Sivas'ta bir sürgün kampında topladı. 
19 Ekim 1960'ta da bir sürgün kanunu çıkararak bu 485 kişiden kendileri için daha tehlikeli görülen ve yasal olarak hiçbir suça karışmamış olan 55'ini Sivas'tan alarak, Antalya, Burdur, İzmir, Muğla, Afyon, Isparta, Manisa, Çorum, Denizli vilayetlerinde sürgüne tabi tuttu. 

Bakanlık Kürtleri inkar eden bir kitap yayımladı 

Milli Eğitim Bakanlığı, M. Şerif Fırat'ın "Doğu İlleri ve Varto Tarihi" isimli, hiçbir bilimselliği olmayan ve sadece Kürtlerin inkarını amaçlayan "kitabı" Cemal Gürsel'in "Sunuş" yazısı ile yeniden yayınladı. 
Cemal Gürsel yazdığı Sunuş'ta "…Bugün Milli Eğitim Bakanlığımızca ikinci baskısı yapılan bu eserin, bütün Türk aydınları tarafından okunması büyük faydalar sağlayacaktır. Çünkü bu eser, Doğu Anadolu'da oturan, Türkçe'ye benzemeyen bir dil konuştukları için kendilerini Türk'ten ayrı sayan, bilgisizliğimiz yüzünden bizim de öyle sandığımız vatandaşlarımızın, su katılmamış Türk olduklarını bir kere daha ispat etmektedir. Hem de inkarına imkan olmayan delillerle." 
Muhafazakar çevreler darbeyi alenen kendilerine karşı olması nedeniyle onaylamazken, solcu ve Kemalist çevreler çevreyi desteklediler. Eski sol anlayış ve değerlendirmelerden uzaklaşan ve son yıllarda hiçbir askeri darbenin meşruiyet ve haklılığı olmadığını savunan insanların giderek artıyor olması Kürtler açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. 

"27 Mayıs'ı Maaşını az bulan Subaylar yaptı" 

Dolayısıyla, 27 Mayıs darbesini yapanların "Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgalarına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresini eline almıştır" biçimindeki darbe gerekçelerini ciddiye alınacak hiçbir dayanağı yoktur. 
Darbeyi, silahlı kuvvetler içersinde değişik rütbeli subaylarca kurulmuş bir çetenin iktidar gaspı ve askeri vesayet rejiminin kurumlaşması olarak değerlendirmek gerekir. 
Tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık'a göre ise, "27 Mayıs'ı, maaşını az bulan subaylar yaptı". (ÜF/GG) 


31 Mart Yobaz İsyanı (Emin Çölaşan)


1908 yılında Padişah Abdülhamid . Bütün ülkede özgürlük rüzgarları esiyor, baskı yönetiminden bunalan İttihat Terakki yanlısı aydın subaylar Rumeli `de Abdülhamid`e karşı ayaklanıp dağa çıkıyor. Padişah korkuyor ve Meşrutiyet yönetimini ilan edip uzun yıllar önce kapattığı Meclis `i yeniden açmak zorunda kalıyor. Fakat bir süre sonra, bunu hazmedemeyen yobazlar (31 Mart 1909) İstanbul `da ayaklanıyor. `Din elden gidiyor, şeriat isterük` naralarıyla sokaklara yayılan asiler yolda gördükleri subayları, sivilleri, milletvekillerini öldürmeye başlıyor. Ayaklananların çoğu Rumeli taraflarından getirilen, Meşrutiyet rejimini koruma görevi verilen ve şeriatçı Volkan Gazetesi tarafından kışkırtılan avcı taburları. İmparatorluğun başkentinde kan gövdeyi götürüyor. Yobazlar İstanbul `u ele geçiriyor. İrtica isyanını bastırmak için Selanik `ten yola bir ordu çıkarılıyor ve adına `Hareket Ordusu ` deniliyor. Ordu trenlerle ve isyandan 10 gün sonra İstanbul `a ulaşıyor. İsyan bastırılıyor, asiler tepeleniyor. Türk ordusu o günlerde bile yobazlara karşı mücadele veriyor. Ordunun ilerici niteliği günümüze kadar hiçbir zaman bozulmuyor. İşin ilginç yanı, 31 Mart isyanını bastıran Hareket Ordusu `nun kadrosu. Burada size isimlerden bazılarını vereceğim. Ülkemizin geleceğini yaratan muhteşem bir kadrodur, lütfen dikkatle okuyunuz. 

***

İşin başında Mahmut Şevket Paşa . Daha sonra Sadrazam oldu, 1913 yılında İstanbul `da suikast sonucu öldürüldü. Kurmay Başkanı Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal (Atatürk ). Binbaşı Fethi (Okyar ), Cumhuriyet döneminde başbakan. Kurmay Yüzbaşı İsmet (İnönü ). Kurmay Yüzbaşı Hafız Hakkı. Enver Paşa `nın sağ kolu. Doğu cephesinde tifüs hastalığından öldü. Yarbay Cemal . Sonraki yılların ünlü Cemal Paşa `sı. 4. Ordu komutanı, Suriye genel valisi . 1922 yılında Ermeniler tarafından Tiflis `te şehit edildi. Kurmay Yüzbaşı Süleyman Askeri . Sonra Teşkilat -ı Mahsusa (İstihbarat örgütü) başkanı, silahşor. Irak cephesinde şehit oldu. Yüzbaşı Ohrili Eyüp Sabri . İttihat Terakki kurucularından, hürriyet kahramanı. Cumhuriyet döneminde milletvekili. Piyade Yüzbaşı Resneli Niyazi . Abdülhamid`e karşı dağa çıkanlardan hürriyet kahramanı. Arnavutluk `ta öldürüldü. Üsteğmen Yakup Cemil . İttihat Terakki `nin bir numaralı silahşoru ve tetikçisi. 1916 yılında Enver Paşa `ya karşı hükümet darbesi hazırladığı iddiasıyla idam edildi. Süvari Yüzbaşı Mümtaz . Enver Paşa `nın meşhur yaveri. Üsteğmen Ömer Naci . İttihat Terakki `nin konferansçısı. Birinci Dünya Savaşında İran `da tifüsten öldü. Jandarma Yüzbaşı Sarı Efe Edip . Rumeli `de İttihatçı komitacı. Milli Mücadele kahramanlarından. Atatürk `e karşı düzenlenen İzmir suikastına karıştığı için idam edildi.

(Hareket Ordusu ile Selanik `ten İstanbul `a gelip isyanı bastıranlardan Hilmi , Şükrü , Abdülkadir , doktor Abidin , İsmail Canbolat beyler de İzmir suikastına katıldıkları gerekçesiyle, İstiklal Mahkemesi `nde yargılanıp idam edildiler.)
Piyade Yüzbaşı Ali (Çetinkaya ). 1919 yılında Yunan ordusuna Ayvalık `ta ilk kurşunu atanlardan. Cumhuriyet döneminde bakan, İstiklal Mahkemesi başkanı. Kurmay Yüzbaşı Kazım (Özalp ). Cumhuriyet döneminde Meclis Başkanı. Kurmay Yüzbaşı Ali İhsan (Sabis ). İstiklal Harbi `nde ordu kumandanı, sonra milletvekili. Kurmay Binbaşı Muhtar. 31 Mart irtica ayaklanmasında asiler tarafından şehit edildi. İstanbul `daki Şehit Muhtar Caddesi onun ismini taşır. 

***

Şu görkemli kadroya bakınız. İmparatorluk çökme aşamasına gelmişken Selanik `ten yola çıkıp İstanbul `a geliyorlar ve 31 Mart irtica isyanını bastırıyorlar. Bir Hareket Ordusu ki, içinde kimler var! Atatürk `ten İnönü `ye, Yakup Cemil `den Sarı Efe Edip `e, Cemal Paşa `dan Fethi Okyar `a inanılmaz bir kadro. Bazıları daha sonra Birinci Dünya Savaşı `nda ölen, kurşuna dizilen, bazıları İstiklal Harbi `nde kahramanca savaşan, Cumhuriyet dönemine damgasını vuran subaylar… Ve bazıları 1926`da İzmir `de Atatürk `e suikast girişiminde bulunduğu için idam edilenler… 31 Mart irtica isyanı, tarihimizin bir kara lekesidir. İsyan Türk ordusu tarafından bastırıldı, suçlular idam edildi. Hemen ardından Abdülhamid tahttan indirilip Selanik `e sürgün gönderildi. 1912 yılında Balkan Savaşı patlayıp Rumeli elimizden çıkmaya başladığında, düşmanın eline geçmesin diye yine İstanbul `a getirildi. Padişah Abdülhamid isyanı destekledi mi? Bu sorunun yanıtı bugün bile bilinmiyor. Bilinen tek şey: İrtica geçmişte açıktan tavır koyar, isyan ederdi. Günümüzde ise irtica `demokrasi` kavramının ardına sığınarak devletin kurumlarına, belediyelere ve özellikle eğitime çöreklendi. Din bezirganlığı ve din tüccarlığı, devlete ve ülke yönetimine açıkça egemen kılındı. Hortumların ve cukkaların çoğu artık -ne acıdır- dinimiz kullanılarak yapılıyor. Aradan 97 yıl geçmiş, bu kadarcık fark olmasin mi?


27 Mayıs Toplumun ve siyasetin çöküşü

46 yıl önce bugün, sabah erken saatte radyodan okunan `ihtilal bildirisi` ile Askeri Cunta hükümeti devirerek yönetime el koydu. 38 kişiden oluşan Cunta`nın içinde 8 yüzbaşı, 10 binbaşı, 7 yarbay, 8 albay ve çoğunlukla sonradan işe dahil edilen 5 gen

MÜMTAZ`ER TÜRKÖNE

46 yıl önce bugün, sabah erken saatte radyodan okunan `ihtilal bildirisi` ile Askeri Cunta hükümeti devirerek yönetime el koydu. 38 kişiden oluşan Cunta`nın içinde 8 yüzbaşı, 10 binbaşı, 7 yarbay, 8 albay ve çoğunlukla sonradan işe dahil edilen 5 general bulunuyordu. Bu subaylar, uzun bir süre önce darbe kararı almışlar, bunun için planlar yapmışlar ve emirlerindeki askeri birlikleri bu iş için kullanmışlardı. Bildiri, darbenin gerekçesini `Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgalarına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresini eline almıştır.` ifadesi ile temellendiriyordu. Bu gerekçelerin tamamı `bahane` idi. Bahsedilen `son müessif hadiseler`, nisan ayı içinde DP iktidarının kurduğu tahkikat komisyonunun başlattığı tartışmalarla, CHP`nin sokağa inmesinden ibaretti. Bugünün CHP Genel Başkanı Deniz Baykal`ın da genç bir CHP`li olarak katıldığı bu olaylar, gerginliği tırmandırmıştı. Ama, darbe yapanlar bu işe son olaylar üzerine değil, aylar öncesinde karar vermişti. Ortada CHP aracılığıyla halka yayılan mide bulandırıcı söylentiler vardı. Üniversite gençlerinin öldürüldüğü, mezbahalarda kıyma makinesinden geçirildiği, bir kısmının da gömüldükten sonra üzerine beton ve asfalt döküldüğü söyleniyordu. Amaç infial yaratmak olunca, akıl ve mantık sınırları dışına çıkan söylentileri, birilerinin niyeti bozduğu şeklinde anlamamız gerektiğini, 27 Mayıs bize öğretmiş oldu. Nitekim 27 Mayıs sonrasında mezbahalarda araştırmalar yapıldı, asfaltlar sökülerek altında ceset arandı. 27 Mayıs öncesinde yaşananların hepsi, Cunta`nın yönetime el koymasının bahanesi olduğuna göre soru şu olmalı: Gerçek sebep neydi? 27 Mayıs, TSK`yı yaralayan bir sapma halidir Büyük tarihçimiz Halil İnalcık, 27 Mayıs`ı, maaşını az bulan subayların yaptığını söylüyor. İnalcık`ın iddiası, Yassıada duruşmalarında geçen bir sahne ile doğrulanıyor. Bir gün duruşmaya sadece subaylar geliyor ve ön sıraya oturuyorlar. Amaç Menderes`i yuhalatmak. Mahkeme Başkanı Başol da subaylara dönük bir şova girişiyor ve Menderes`i muaheze ediyor: `Şu kadar yıl ülkeyi yönettiniz, köylüye, tüccara şu hizmetleri yaptınız, milyonlarca para harcadınız, şu şerefli subaylar için bir şey yapmadınız. Bu subaylar ya çatı katlarında ya bodrum katlarda ağır şartlar içinde yaşadılar. Bu güruha yaptığınız hizmetleri bu şerefli insanlara yapsaydınız bunlar başınıza gelmezdi.` diyor. Mahkeme zabıtlarında ve hatıralarda yer alan bu sahne, 27 Mayısçıları`Ulufe isteriz.` diye ayaklanan Yeniçerilere benzetse de, mesele bu kadar basit olmamalı. Öncelikle şu hükmü vermeliyiz: 27 Mayıs bir kurum olarak Türk Silahlı Kuvvetleri`nin marifeti olan bir askeri darbe değildir. Genelkurmay Başkanı Şükrü Erdelhun ile, bir önceki Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Tunaboylu`nun, teğmenler tarafından tekmelenerek sıraya konduğu, birçok generalin tutuklandığı ve emekliye sevk edildiği bir teşebbüsü, kimse Ordu`nun kurumsal kimliğine mal edemez. Kore kahramanı Tahsin Paşa`nın rütbeleri sökülerek hakaretlere maruz kalması gibi sayısız örnek, Silahlı Kuvvetler`in bir kısmının diğer kısmına, aşağıdakilerin yukarıdakilere karşı giriştiği ve maalesef başarılı olduğu bir teşebbüsü yansıtır. 27 Mayıs, Türk Silahlı Kuvvetleri`nin tarihten gelen geleneklerini, disiplinini ve kimliğini onulmaz bir şekilde yaralayan, sarsan bir sapma halidir. Generallerin yüzbaşılar önünde hazırolda durduğu sahneler ancak, Birleşmiş Milletler`e kaydını yeni yaptırmış kabile devletlerinde görülebilirdi. 27 Mayıs bu yüzden Silahlı Kuvvetler`in çivisini çıkartmış, hiyerarşi ve disiplinini yaralamış, akabinde Talat Aydemir olayı gibi cuntacı örgütlenmelerin önünü açmıştır. 27 Mayıs sonrasında Silahlı Kuvvetler`in kurumsal hiyerarşisi, yurdu koruma görevinin yanında cuntalara engel olmak gibi bir görevle de karşı karşıya kalmıştır. 84 yıldır savaşmayan, bu arada dört darbeyi, herhangi bir engelle karşılaşmadan gerçekleştiren Ordu, biraz da `cunta` sorunlarını çözmek için rejim sorunlarına el atmak zorunda kalmıştır. Türkiye`de rejim tartışmalarının bel kemiğini sivillerin değil de askerlerin oluşturmasının sebebi de budur. Laiklik, başörtüsü, irtica gibi tartışmalar sivil siyasete müdahalenin araçları olarak, cuntaların bahanelerini de hiyerarşinin tekeline aktarmaktadır. Halkın sorun çözme yeteneğine darbe 27 Mayıs, askerin siyaset içindeki ağırlığının normal kabul edildiği bir geleneğin, bize özgü bir tarihselliğin ürünü değildir. 27 Mayıs`ı da, akabinde gelen darbeleri değerlendirirken de düşülen en büyük hata budur. Türk ordusunda çeteleşme, Balkan dağlarında komitacı kovalayan İttihatçı subaylar tarafından başlatılmıştır. Komitacı, yani çeteci yöntemleri ile iktidara el konulmuş; akabinde bu yöntemlerle koskoca imparatorluk batırılmıştır. Kurtuluş Savaşı, Meclis eliyle yürütülmüştür. Kurtuluş Savaşı`nı yürüten Meclis`in ilk elden savaştığı güç, yine asker rütbesini taşıyan ama diğer kanatta yer alanlardır. Osmanlı Ordusu`nun içinde Yunan işgalini sona erdirmeye çalışan Ankara`ya karşı örgütler (Atatürk Nutuk`ta uzun uzun bunları anlatır) çıkmıştır. Bu yüzden Atatürk, Cumhuriyet`le birlikte askeri siyasetin uzağında tutmak için çok katı düzenlemeler getirmiştir. 27 Mayıs`ın ilham kaynağı bizim tarihimiz değil, nevzuhur devletlerin cuntalarıdır. Nitekim 27 Mayıs`ı yapanlar şablon olarak Mısır`daki Albay Cemal Abdülnasır`ı taklit etmişlerdir. Nasır Cuntası`nın emekli olan General Necib`i devlet başkanı yapması gibi, 27 Mayısçılar emekli olan Cemal Gürsel`i aynı koltuğa oturtmuşlardır. 27 Mayıs için seçilen `Ak Devrim` ibaresi bile kopyadır. 27 Mayıs, zengin tarih tecrübesi, birikimi, gelenekleri olan bir toplumu köksüz ve dengesiz bir topluma dönüştürmüştür. Devleti topluma yabancılaştırmış, devletin sağlam geleneklerini yok etmiştir. Devletin seçkinleri arasında rekabete konu olan iktidar mücadelesi, tarih içindeki örneklerde olduğu gibi halkın dışında sürmekte idi. İlk defa elinde silah bulunduranlar, ellerindeki silahı kullanarak iktidarı halktan aldılar. Demokrasinin olgunlaştırdığı, özgürleştirdiği, yeteneklerini geliştirdiği ve medenileştirdiği halkın elinden iktidar, bir kaba güç tarafından gasp edilerek alındı. Bu olayın tarihimizin en acıklı kırılmalarından biri olduğunu kaydetmemiz gerekir. Bu kırılma demokrasiyi, toplumsal yaşamın bütün kurallarını, halkın kendisini perişan etmiştir. Elinde silah olanın, elindeki silah ile ülkeyi yönetebildiği, halkın seçtiği başbakanı idam edebildiği bir ülke, ancak ilkel ve geri bir ülke olabilir. 1960`lı yıllarda başlayan ve 70`li yıllarda hızlanan hızlı sosyal değişmelerle, toplumun kendi anlam dünyası içinde baş edememesinin, artan şiddetin arkasında 27 Mayıs`ın tahrip ettiği dengeler vardır. Daha önce kullandığım bir benzetmeyi tekrarlayayım: Fidelerin yeni boy verdiği bir bahçeye destursuz bir fil sürüsü girmiş ve ortalığı viraneye çevirmiştir. 27 Mayıs`ın vicdanını yaraladığı, hak ve meşruiyet duygusunu zedelediği toplum, fillerin ayakları altında posası çıkmış bir toplumdur. Bu kırılma, toplumu sahte bir dünyanın içine hapsetmiştir. Halkın gücünün, tercihinin sonuçta işe yaramadığı ortaya çıkınca, güçsüzlüğünden emin olan toplumun sığınacağı şizofrenik dünya karşılaştığı sorunları çözme yeteneğini de yok etmiştir. Adnan Menderes`in darağacında sallandığı meşhur resmin, siyasetçilere gözdağı vermek için sık sık kullanıldığı söylenir. Gerçekte gözdağı halka verilmektedir. Seçtiği başbakan bile darağacında sallandığına göre, sıradan insanları güç sahiplerinden koruyacak olan nedir? 27 Mayıs`ın hukuku mu? Farklı olana tahammülsüzlüğün egemen olduğu, hukuka inancın sarsıldığı, kaba gücün ve silahın tek çözüm göründüğü 60`lı ve 70`li yıllar, 27 Mayıs`ın yol açtığı kırılmalar üzerine inşa edilmiştir. `Halka karşı devlet` ve topallayan siyaset Siyasi alana gelince. 1837`deki Eyalet Meclislerine, 1876 Parlamentosu ve Anayasası`na, 1908 sonrası çok partili hayat tecrübesine ve tarihinin en zor kader aralığını, Kurtuluş Savaşı`nı her farklı düşüncenin serbestçe dile getirildiği bir Meclis eliyle yürütmesine, kısaca arkasında devasa bir demokrasi tecrübesi bulunmasına rağmen, aynı fil sürüsü bu birikimi de 27 Mayıs`ta yerle bir etmiştir. 27 Mayıs olmasaydı, yapılacak seçimlerle Türkiye`nin, iktidarın iki parti arasında el değiştirdiği iki partili sisteme oturması ve istikrarlı bir yönetimin ortaya çıkması mümkündü. Tek Parti iktidarına göre tasarlanmış 1924 Anayasası, bu sisteme uygun şekilde değiştirilir, kuvvetler ayrılığı prensibi yerleştirilir, parlamenter sistem pekiştirilirse tam anlamıyla işleyen, istikrarlı ve güvenli bir demokrasiye sahip olabilirdik. 27 Mayıs asıl desteğini aldığı sol siyaseti zayıflattı. Devlet ile halk arasında sıkışıp kalan ve tercihini `halka karşı devlet`ten yana koyan, `Devlet Partisi` hüviyetini benimseyen CHP siyasi yelpazenin işgal ettiği bölümünü mefluç hale getirdi. Sol kanadı topallayan siyaset ise dengelerini kendi içinde kuramadığı için dışardan gelecek müdahalelere karşı savunmasız kaldı. Bugün bile siyasi alana demokrasi dışı müdahalelerin CHP üzerinden yapılması tesadüf değildir. Cunta kelimesi İspanyolcadan gelmektedir. Ülkeyi ellerindeki silahlı güce dayanarak yöneten asker gruba `cunta` denmektedir. Cuntalar başlangıçta çetelerdir. Önce bir çeteleşme ortaya çıkar. Bu çete, uygun araçlara sahip olup, yönetime el koyduğu zaman cuntalığa terfi eder. Bizim tarihimizde `çete`, İttihatçı komitacılar (çeteler) eliyle sahne almıştır. Sonra bu çeteler devlete el koymuş ve ortada devlet kalmamıştır. 1919`dan itibaren Yunan işgaline karşı ilk direniş, Kurtuluş Savaşı`nın `Çete Harbi` denen kısmında, Kuvva-yı Milliye eliyle yürütülmüştür. Çetecilik, devletin vazgeçilmez hukukunu bir gerekçe ile iptal ederek, hukuk dışına çıkmaktır. 27 Mayıs darbesini yapanlar da bir çetecidir. Darbe başarılı olduğu için biz onları `cunta` diye anıyoruz. Bugün, elinde silah bulunduranların ellerindeki silahı ve yetkilerini akıllarına estiği gibi kullanmaya kalkmalarının arkasında 27 Mayıs`ın açtığı kanal vardır. Bir kere olmuş ve başarıya ulaşmış örnek her zaman tekrarlanabilir demektir. O yüzden 27 Mayıs ile hesaplaşmak, çetelerle hesaplaşmak demektir. Tarih bir toplumun hafızasıdır. 27 Mayıs, bu hafızanın kirli bir sayfasıdır. Bu kirli sayfayı unutarak, yaşadığımız çetecilik gibi sahte dünyaların ürettiği hastalıkların üstünü örtemeyiz. Ders çıkartılmayan tarih kendini tekrarladığına göre; kolektif bir hafıza onarma işlemine ihtiyacımız var demektir. 27 Mayıs tarihimize, toplumumuza hatta bizden sonra gelecek nesillere karşı bir çetenin işlediği ağır bir suçtur. Vicdanlarda, tarihte ve hukuk önünde mahkum edilmesi gerekir.
2006-05-27 Zaman 

http://www.zaman.com.tr


http://tohumvetoprak.tr.gg/27-MAYIS-DARBES%26%23304%3B-VE-TALAT-AYDEM%26%23304%3BR.htm


5.Cİ  BÖLÜMLE DEVAM EDECEK.

.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder