22 Mayıs 2019 Çarşamba

OPERASYON BÖLÜM 1

OPERASYON BÖLÜM 1 



Yazan: Tuncay ÖZKAN, 


Yayın hakları: © Doğan Kitapçılık AŞ 
1 . baskı / şubat 2000 / ISBN 9 7 5- 6 7 70 - 6 2- 7 
Kapak tasarımı : Dipnot 
Baskı: Şefik Matbaası 
Doğan Kitapçılık AŞ Hürriyet Medya Towers , 34544 Güneşli-İSTANBUL 
Tel. ( 212) 677 06 20 - 677 07 39 F ak s ( 212) 6770749 


Operasyon 
Tuncay Özkan 


Babam Ziya Özkan’ ın Aziz hatırasına . . . 

Birinci Bölüm 

Ankara 

Ankara soğuk rüzgâra teslim olmuştu. Kentin üzerindeki sis, rüzgârın etkisiyle dağılırken, Ankara Kalesi’nin burçları güneşi yutmaya başlamıştı. 
Akşam oluyordu. 
Günlerden Perşembeydi. 4 şubat 1999 akşamı, olağan gibi gözüken her şey, az sonra gerçekleşecek randevuyla, bambaşka bir boyuta taşınacaktı. 
Amerikan gizli servisi CİA’ nın Ankara temsilcisi, Yenimahalle’de bulunan, Türk gizli servisi MİT’in resmî konutundaki randevusuna tam saatinde geldi. 
İki gizli servis mensubu karşılıklı nezaket sözcüklerinin sonrasında iş konuşmaya başladılar. Amerikalı casus, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’a çok önemli 
bir teklifte bulunuyordu. 
CİA yetkilisi, MİT Müsteşarı’na, PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’ın ortak gerçekleştirilecek bir operasyonla yakalanmasını ve Türkiye’ye 
getirilmesini öneriyordu. 
Saat 21.15 sularıydı. Şenkal Atasagun olayla ilgili biraz daha bilgi istedi. CİA yetkilisi ne istendiğini anlamıştı. 
Amerika, Türkiye’ye Abdullah Öcalan’ı teklif ediyordu. Ama şartı neydi? Amerika Öcalan’ı niye Türkiye’ye verecekti? 

Amerika’nın şartı Açıktı: 

“Operasyonu Amerikan ve Türk ekipleri gerçekleştirecek. Ancak ne olursa olsun Abdullah Öcalan Türkiye’ye sağ olarak getirilecek, mahkemede adil olarak yargılanacak ve öldürülmeyecekti.” 
Açıkça istenilen buydu. Ama sonradan yaşananlar olayın getirdiği olumlu rüzgârların Amerika’nın Usame Bin Laden, Saddam Hüseyin ve İran’a karşı girişeceği operasyonlarda MİT’in verdiği desteğin bu istek kadar önemli 
olduğunu ortaya koydu. 

Amerika’nın Şartı 

Amerika şart olarak, Abdullah Öcalan’ın sağ olarak Türkiye’ye getirilip, yargılanması ve öldürülmemesi konusunda garanti ve güvence istiyordu. Onlara göre en önemlisi buydu. Türkiye’nin Öcalan’ı yok etmek konusundaki daha önce gerçekleştirdiği operasyonlardan haberdar olan Amerikan yönetimi, Öcalan’ın sağ ele geçirilmesinde ısrarlıydı. 

Şenkal Atasagun, Amerikalı temsilcinin sözlerini dikkatle dinledi. Bu konudaki kararı tek başına vermesinin mümkün olmadığını aktardı. 

Atasagun, Başbakan Bülent Ecevit’e ulaştı. Ecevit o sırada Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in verdiği bir yemek nedeniyle Çankaya’da Başbakanlık Konutu’nun hemen altında bulunan Dışişleri Konutu’ndaydı. Konu çok özeldi ve hemen görüşmek gerekiyordu. Ecevit, ”gelin” dedi. Atasagun’a başbakanlık konutunda randevu verdi. 
Saat 22.45’de Başbakan Ecevit ile MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun başbaşa görüşmeye başladılar. Ecevit, CİA yetkilisinin aktardıklarını duyunca, Cumhurbaşkanı’na bilgi vermek gerektiğini söyleyip, Süleyman Demirel’i aradı. 
Çankaya Köşkü 4 şubat 1999 perşembe gününü yorgun geçirmişti. Cumhurbaşkanı Demirel’in “devlet günü” dediği günlerden biriydi. Sabah 09.00’dan, akşam 20.00’ye kadar yoğun bir şekilde çalışılmıştı. Saat 17.30’da MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, 18.00’de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, 19.00’da ise Başbakan Bülent Ecevit 

Çankaya Köşkü’ne gelerek brifing dosyalarını anlatmışlardı Demirel’e. Kapıda bekleyen gazeteci ordusu, bu haftalık ve olağan geçen görüşmelerden bir şey çıkmayacağını çok iyi biliyordu. 

Ama Başbakan Ecevit’in telefonuyla sarsılan Çankaya Köşkü’nde az sonra gerçekleşecek zirve, hepsinden farklıydı. Saat 23.10’da olağanüstü zirveye kapılarını açmıştı Köşk. 
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Bülent Ecevit ve MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun konuyu tartışmaya başladıklarında Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu da toplantıdaki yerini aldı. Kapıda gazeteciler yoktu. 
Toplantıdan bakanların dahi bilgisi olmamıştı. Ankara’da çıt çıkmıyordu. 

MİT VE CİA’nın gizli protokolü 

Atasagun kendisine iletilen teklifi aktardı. Amerika’nın şartı kabul edilebilir bulunuyordu. Öcalan, sağ olarak ele geçirilirse, Türk gizli servisinin elemanları kendisini “sağ ve sağlıklı” olarak Türkiye’ye getirecekler ve adalete teslim 
edeceklerdi. 

Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu, Öcalan’ın “teslim edilebilirliği konusuna çok güvenmediğini” belli ediyordu. Ama bu operasyona girilmeliydi. 

Operasyonun bütün sorumluluğu Şenkal Atasagun’a verildi. Operasyon başından sonuna kadar MİT’e ve müsteşarına teslim edildi. Atasagun’un isteği üzerine Genelkurmay İstihbarat Dairesi’nin başında bulunan General Fevzi Türkeri de, çalışmaya dahil edildi. Ankara soğuktu. Işıklar içindeki kentin manzarası üzerinde dumanlar vardı. Büyük sırrı saklayacak olan zirve konukları Çankaya Köşkü’nden ayrı ayrı çıktılar. Ayrı kapıları kullandılar. Sırlarıyla beraber kentin buz tutmuş yollarında gözden kayboldular. 
Atasagun, Çankaya Köşkü’nden ayrıldıktan sonra yeniden konutuna, kendisini beklemekte olan CİA yetkililerinin yanına döndü. 

“Tamam” dedi, “Abdullah Öcalan sağ olarak getirilecek ve yargıya teslim edilecek. Bağımsız Türk yargısı kendisini en adil bir şekilde yargılayacak.” 

Asrın gizli servis operasyonu işte bu sözlerle başlamış oluyordu. İki gizli servis arasında hemen oracıkta bir kâğıt üzerinde basit bir protokol yapıldı. Protokol içinde şunlar yazıyordu: 

“Abdullah Öcalan’ın ele geçirilerek Türkiye’ye getirilmesinde Türk gizli servisi MİT ile Amerikan gizli servisi CİA birlikte ve ortak bir operasyon yapacaklardır. Öcalan sağ olarak ele geçirilip adil bir şekilde yargılanacaktır.” 

Oturulup bir hazırlık planı yapıldı. Her şey bir anda gelişti. Öcalan, operasyonuna ad bile konmadı. 

Amerikan Çelmesi 

Türkiye’nin Öcalan’ı ele geçirme isteği malumdu. Peki ama Amerika, Abdullah Öcalan gibi bir büyük kozu, masadaki en önemli Kürt kartını neden Türkiye’ye veriyordu? Aslında sonunun Amerikalıların elinden olacağını bilmeden, bu sorunun yanıtını yakalanmadan az önce, Özgür Politika gazetesinde Abdullah Öcalan şöyle veriyordu: 
‘‘Doğrudan ABD tarafından yönlendirilen komployla ulusal kurtuluş çizgisinin tamamen tasfiyesi amaçlanmaktadır. Kuzey Iraklı Kürt liderlerin katıldığı Washington Deklarasyonu süreci tasfiyemiz üzerinde kuruldu. 
Mesut Barzani ile Celal Talabani’nin Ankara’ya gidişleri bu çerçevededir. Kimse kendini aldatmasın.’’ Öcalan yakalandıktan sonra toplanan PKK’nın VI. Kongresi Öcalan’ın yakalanmasının Amerika’nın bölgesel etkinliklerinin yeni dizaynı içinde değerlendirilmesi gerektiğine inandığını açıkladı. 
PKK’nın VI. Kongresi 1999 ocak-şubat döneminde Kuzey Irak-İran sınırında Kandil Dağları bölgesinde toplandı. Kongre sonrasında alınan kararlar PKK’nın yayın organı Özgür Politika gazetesinde 5 mart 1999 tarihinde yayımlandı. “Zafer Kongresi Uluslararası Komploya Yanıttır” başlıklı bildiride şöyle denildi: 
“ABD emperyalizmi, İsrail Siyonizmi ve Türk faşizminin tüm uluslararası güçleriyle, Kürt ihanetini de kullanarak gerçekleştirdiği 9 ekim 1998 komplosu, hiçbir uluslararası hukuk kuralına, ahlak kuralına ve insanlık ölçülerine bağlı 
kalmaksızın sürdürülmüş, parti önderliğimizin yüksek öngörülü ve kararlı mücadelesine rağmen 15 şubat 1999 günü korsanlık eylemiyle yeni bir aşamaya ulaşmıştır.” 

“İkiyüzlü Avrupa” 

“Parti önderimizin oldukça ölçülü olan mücadele çizgisi ve Kürt sorununa siyasî çözüm bulma arayış ve çabasının böyle alçakça bir yöntemle karşılaşması, tarihin oldukça derinlikli bir olayı olarak karşı karşıya olduğumuz düşman 
gerçeğini, Kürt halkının haklarının karşısındaki dünya gerçeğini, ABD entrikacılığı ile Avrupa ikiyüzlülüğünü açıkça ortaya koymuştur.” 

PKK bazı şeyleri anlıyordu, ama anlaması için Türk-Kürt 30 000 kişinin ölmesi ve Türkiye’nin tam yüz milyar dolarlık bir kayba uğraması gerekiyordu. Ama PKK, içindeki canavarın kan isteğine gem vuramaz bir haldeydi. Bu yüzden de terör batağında çırpınıp duruyordu. Dünya onu dışlayalı çok zaman olmuştu. Özellikle Amerikan yönetimi terör raporlarında PKK için özel bölümler açmaya başlamıştı. 

Başka bir deyişle PKK’nın ve Abdullah Öcalan’ın Amerika için bir önemi kalmamıştı. Washington’da hem de Türk Büyükelçiliği’nin yanı başında yıllardır bürosu olan PKK, Amerika’dan tokat yemeden gerçekleri anlamayacak kadar 
kötü bir durumdaydı. 

Amerika için Türkiye her zamankinden daha fazla önem kazanmıştı. Bunu anlamak ve algılamakta PKK çok gecikti. Arkasındaki büyük güç Avrupa’ya güvenmekle ne kadar yanıldığını sonradan gördü. Amerika, Türkiye’yi 
Avrupa’dan daha farklı bir konumda görüyordu. Bu konum daha sonra “stratejik müttefiklik” olarak adlandırıldı. 

Amerika’nın Türkiye Planı 

Türkiye, Amerika için ne ifade ediyor? Bu sorunun yanıtı PKK’nın neden Amerika tarafından pasifize edildiğinin de göstergesi. Bu aynı zamanda Amerika’nın bugüne kadar Türkiye’nin başına bela olan PKK’yı neden kolladığının da cevabı. Türkiye, Amerika açısından vazgeçilmez bir üs. Ekonomik, insanî ve fizikî coğrafyası Türkiye’yi Amerika’nın vazgeçilmezi yaptı. Bunu bir strateji uzmanı dostum “Amerika, Washington’dan vazgeçer, ama Türkiye’den vazgeçemez” diye tanımladı. 

Kafkas enerji yatakları ve buradaki Türk kökenli uluslar, Ortadoğu’daki dengeler, Balkanların çatışmalara gebe durumu, Asya’ya uzanan yeni yapılanmalar, İsrail’in yeni dengeler içindeki arayışları ile Amerika’yla girdiği güç çatışmaları ve Rusya’nın belirsizliği bu ilişkilerin vazgeçilmez noktalarını oluşturuyor. 
Şangay beşlisi olarak adlandırılan Çin, Rusya, Kazakistan, Türkmenistan ve Hindistan ittifakı, bölgesel güç dengesi yaratarak, Amerika karşısında potansiyel güç arayışıdır. Yani dünyanın patronluğunu tek başına Amerika’ya bırakmama 
mücadelesinin önemli bir adımıdır. 

Çünkü Amerika yeni dünya düzeni stratejisini, bu bölgelerdeki çokkültürlü, çokuluslu, egemen ama küçük olan, “demokrasi”yle yönetilen devletçikler oluşturmak üzerine kurmuş durumda. Nüfuz alanı üzerindeki büyük devletleri de iç çatışmalar veya ekonomik kontrolle yönetebilir veya yönlendirebilir olmak istiyor. 

En önemli ilişki noktalarından biri ise Çin’e karşı Amerika’nın geliştirdiği stratejiler içinde Türkiye’nin önemidir. 
Komünizmini yenileyen, sürekli gelişen ve büyüyen Çin, Rusya ve Kafkaslar’daki Türk kökenli devletlerle çevrelenmiş durumda. Sincan Özerk Bölgesi ve buradaki ayrılıkçı faaliyetler Çin’in başını ağrıtan başlıca sorun. Çin Doğu Türkistan 
sorunu nedeniyle ciddi bir tehdit altında olduğunu dile getiriyor. Bu sorunun zaman zaman MİT’in kışkırtmalarına dayandığı Çin tarafından iddia edilmektedir. Türkiye’de bölgenin ayrılıkçı liderlerinin ve militanlarının etkin olduğu da 
gözlenmektedir. 

Çin ile Türkiye arasında özellikle silah sanayii konusunda gelişen ilişkiler, öncelikle bu sorunun Türkiye tarafından sahiplenilmemesi üzerine kurulu bulunuyor. PKK’ya karşı verdiği mücadelede Avrupa ve Amerika’nın silah 
ambargolarından bunalan Türkiye’nin alternatif olarak Çin’e yöneldiği biliniyor. Çin’i memnun etmek isteyen Türkiye, Doğu Türkistan sorunuyla ilgili olarak bir üs gibi kullanılmasını önleyecek düzenlemeler yaptı. Ancak bu konuda ne 
kadar dayanabilecek, bunu kestirmek güç. Ayrıca, Afganistan ve Tacikistan’ın iç durumları ve yönetimlerindeki şeriatçı güçler, Çin karşısında Amerika’yı 
Türkiye’ye yönlendiriyor. Büyüyen bir dev olarak Çin “tehdidi” karşısında, Amerika’nın en etkin kozu Türkiye. Sadece Çin mi? Hayır. Türkiye, Amerika’nın Balkan politikalarının en etkin gücü. Amerika’ya ve var olan NATO’ya rağmen, silahlı bir ordu kurma kararı alan Avrupa’nın ekonomik çıkarları karşısında Amerika’nın kozu yine Türkiye. Ortadoğu ve Kafkas enerji politikalarının da belirleyeni Türkiye’dir. İran, Irak, Suriye’yle sorunları olan Amerika, bölgesel etkinliğini Türkiye’yle pekiştiriyor. 

Türkiye’nin bugünkü paylaşım dengeleri içinde sorunlu, ama geleceğin büyük ekonomi merkezleri durumunda olan ülkelerle coğrafî, tarihî ve fiilî ilişkileri var. Bu ilişkiler önümüzdeki yüzyılın kaderini belirleyecek. Bunlar, Kafkasya’nın Türk ulusları. Ayrıca Türkiye ekonomik pazar olarak var olması gereken bir ülke. Bölgenin en istikrarlı ve gelişen ülkesi olduğu gerçeği inkâr edilemez. Potansiyeli de ortada. Türkiye dünyanın en gelişmiş 16. Ekonomisi. 

Araştırma geliştirme yatırımlarına en çok bütçe ayıran 17. ülke. Yetişmiş insan gücü, Batı tipi kurumları ve “Laik Cumhuriyet” sistemi Türkiye’yi vazgeçilmez kılıyor. Amerika’nın 1960 sonrasında Türkiye’de izlediği ılımlı İslam modelini geliştirme politikaları, 12 Eylül müdahalesiyle tuttu. Yani Türkiye Amerika’nın istediği kıvamda. Amerika bundan sonra Türkiye’yi bir pazar ülke ve Amerikalıların ifade ettiği “stratejik müttefik” lik konumunda görmek istiyor. 
Çünkü mallarını pazarlayacağı bir ülke olarak Türkiye önemlidir. Amerika, Türkiye’de kaybederse, dünyadaki konumunda büyük gedikler açılmasını engelleyemeyecektir. 

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder