TERÖR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TERÖR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2021 Çarşamba

O Caniyi Yasalara Saygılı Hale Getirin

O Caniyi Yasalara Saygılı Hale Getirin.


06 Mayıs 2008

ÖZCAN YENİÇERİ 

"Türkiye’deki kanlı terörü örgütleyen adamı tutmuş kafese tıkmışsınız. Onun için bir de şahsa özel ada tahsis etmişsiniz. Onca güvenlik görevlisi ve yetkili görevlendirilmişsiniz."

Adam buna rağmen içeriden dağdaki terörünü ve teröristini yönetiyor. Kendisini ziyarete gelen avukatları vasıtasıyla rutin olarak dağdaki canilerine ve ovadaki uzantısı olan siyasilere talimatlarını ulaştırıyor.

İmralı Kandil İle Bağlantı Halinde!

Bu yüzden bu cani, avukatları aracılığıyla dağdaki teröristlere talimatlar verdiği için yedinci kez hücre cezasının çarptırılıyor.

Şu hale bakar mısınız? Daha önce 6 kez 20'şer günlük hücre cezasına çarptırılan Öcalan, 20 gün boyunca tek kişilik odasında kalmaya devam ediyormuş. Bu arada muhterem (!) kitap, gazete ve radyodan mahrum ediliyormuş. Bu cani bu defa 7. kez hücre cezasına çarptırılmış. Yani sizin anlayacağınız, bu hücre cezaları adamı kesmiyor. Kandil ile İmralı'nın bağlantısını kopartmak bu mantık ve yaklaşımla mümkün olmuyor.

"Sabret az kaldı" mesajı!

İmarlı'daki katil, bu ceza üzerine oldukça pişkin bir biçimde bir de şu açıklamayı yapıyor: "Bu cezayla PKK'den, özgürlükten, Kürtlükten vazgeçmemi istiyorlar. Böyle şey olur mu, ben nasıl özgürlükten vazgeçebilirim". Hâlâ bu adam böyle konuşuyorsa onun dışarıdan daha çok içeride sırtını dayadığı bir yerler olduğunu gösterir. Hücre cezası adamı kesmiyor. Ödül gibi verilen cezalar hiçbir zaman caydırıcı olmaz! Leyla Zana'nın "2010 yılında aramızda" söylemini bu çerçevede düşünmek gerekir. Bu, İmralı canisine"sabret az kaldı!"mesajıdır.

Sonuçta Bay caninin, avukatları vasıtasıyla ulaştırdığı terör talimatlarıyla Mehmetçikler şehit ediliyor, masumlar katlediliyor, mayınlar döşeniyor ve gösteriler yapılıyor. Bu adam talimatlarını da sözde hukuk adamı (!) olan avukatlar aracılığıyla ulaştırıyor. Anlayacağınız caninin kuryeleri okumuş yazmış olmanın ötesinde bir de avukattır.

Terörün avukatları icrayı sanat ediyorlar!

İşte bu terör kuryesi avukatlar AİHM'de Öcalan'a verilen hücre cezasının kendilerine bildirilmemesini, daha önce AİHM'de Öcalan'ın cezaevi koşullarının "tecrit" olduğu iddiasıyla açılan davaya da delil olarak sunmuşlardı. Bütün olup bitenler, "hırsız yeğin olursa ev sahibini bastırır" sözünü hatırlatıyor.

Bu katil başını dağa talimat ulaştıramaz hale getirirsek AİHM ne der? AB nasıl karşılar?

AB'ye babalar gibi tam üyelik sürecimiz nasıl etkilenir? Korkusundan yetkililer bu caniye karşı ciddi önlemler almaktan kaçınıyor. Taksim'de bayram kutlaması yapmak isteyen işçilere karşı gösterilen yasal güç, İmralı söz konusu olunca buharlaşıyor!

AB ne der? ABD nasıl karşılar?

Terörist başı ve avukatlarının yaptıklarına karşı yasalar ancak bu zatı 20 günlük hücre cezasına çarptırabiliyor. Yani bu caniyi içeriden dışarıya talimat ulaştırmasını engelleyecek etkili yasa yok. Bir de ardında AB ve ABD olunca ek tedbir almak da iktidarın işine gelmiyor. İktidar 301. maddeyi değiştirerek "Türklüğe hakaretten" yargılananları, yargının pençesinden kurtarmakla meşgul olurken, terörist başı ve yandaşları giderek ülkeyi terörle mücadele edemez duruma getirmektedirler.

Döktüğü kandan gurur duyuyor!

Kandil ile İmralı'nın bağlantısını kesmek en az Kandil'i bombalamak kadar önemlidir. Türk milleti, Apo'nun döktüğü kandan gurur duymasını değil, o kanda boğulmasını istiyor. Bunun için ne gerekirse o yapılmalıdır. Yasaları değiştirmek gerekirse değiştirin!

O caniye dağdaki terörü idare etme hakkı vermeyiniz! Caniyi yasalara uyar hale getiriniz! AB olmasa da bu vatan için toprağa düşmüş şehitler toprağın altından sizden bunu bekliyor!


O Caniyi Yasalara Saygılı Hale Getirin (21yyte.org)


***

28 Aralık 2020 Pazartesi

Edip Başer Paşa'nın Görevden Alınması.,

Edip Başer Paşa'nın Görevden Alınması.,





Edip Başer Paşa'nın Görevden Alınması

Yazan  Alaettin Parmaksız 

24 Mayıs 2007


AKP hükümeti, emekli orgeneral Edip Başer’i terörle mücadele koordinasyon görevinden aldı ve yerine büyükelçi Rafet Akgünay’ı atadı.

AKP hükümeti, emekli orgeneral Edip Başer'i terörle mücadele koordinasyon görevinden aldı ve yerine büyükelçi Rafet Akgünay'ı atadı. Türk halkının hiç benimsemediği, devlet kuruluşlarının kerhen kabul ettikleri bir Amerikan teklifinin sonucu olan bu makam ağır tepkileri üzerinde topladı. Bu makamın görünürdeki görevi PKK'nın Irak'taki varlığına yönelik Amerikan-Türk politikalarını koordine etmekti. Ancak gerçekte bu mekanizma Türkiye'nin Kuzey Irak'taki PKK kamplarına yönelik askeri müdahalesini ertelemek, durdurmak amacını ifa etti.

Aradan geçen süre içinde Amerikalılar Türk tarafından gelen tepkileri azaltmak için koordinasyon mekanizmasının oluşturulması ile hiç ilgisi olmayan PKK'nın Avrupa'daki para kaynakları gibi konularda bazı yardımlar üreterek vakit geçirdiler. Edip Başer Paşa ise Türkiye'de yükselen tepkileri üzerinde topladı. Sanki bu mekanizmanın sorumlusu, PKK'nın eylemlerini durduramayan adam imiş gibi ağır bir şekilde suçlandı. Oysa, AKP hükümetinin koordinatörlük ile ilgili ABD teklifini kabul etmesinden sonra birisinin bu görevi Türkiye adına üstlenmesi gerekiyordu. Edip Başer, Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın isteğini kırmadı ve özünde inanmadığı bir görevi kabul etti. Belki de hayatı boyunca hiç yıpranmadığı kadar son bir yıl içinde yıprandı.

Edip Başer'in kendisini ve çok inanmadığı koordinatörlük kurumunu korumak için kamuoyu önüne çıkarak sık sık açıklamalar yapması, PKK'nın K. Irak'taki varlığı dışındaki konularda da açıklamalar yapması Edip Başer Paşa'nın belki de daha fazla yıpranmasına neden oldu. Ne toplumu ikna edebildi ne de yıpranma sürecini durdurabildi aksine daha fazla yıprandı.

Kafasında taşıdığı istifa eğilimini değişik vesilelerle kamuoyu önünde dile defalarca getirdi. Artık kararını vermişti. AKP adına nezaketten yoksun görev değişimi E. Başer'in koordinasyon mekanizmasının artık çalışmadığını ve kendisinin bu görevden Haziran 2007'de istifa ederek ayrılmayı düşündüğünü açıklamasından bir gün sonra gerçekleşti. AKP Hükümeti, Başer'in yaptığı açıklamaların koordinatörlük kurumuna darbe vuracağı gerekçesi ile görevden alındığını açıkladı. Peki Erdoğan, Lübnan ziyareti sırasında koordinatörlük makamının işe yaramadığı açıklamamış mıydı?

Edip Başer Paşa'nın görevden alınmasının arkasında başka hesaplaşmaların olduğu anlaşılıyor. Her şeyden önce AKP hükümeti, Edip Başer'in Haziran 2007'de koordinasyon mekanizmasının işe yaramadığını söyleyerek bu görevden istifa etmesinin seçimler öncesinde kendisine ağır darbe vuracağını düşünerek onu görevden aldı. Bir anlamda AKP, Başer'e siyaseten ön almış oldu.

Ayrıca, MGK Genel Sekreterliği konusunda AKP hükümeti ile Genelkurmay Başkanlığı arasında yeni genel sekreter konusunda ihtilaf olduğu, Genelkurmay ve Cumhurbaşkanı'nın AKP'in istediği yeni isme sıcak bakmadığı için MGK'nın halen vekaleten yürütüldüğü ifade edilmektedir. İşte bu noktada Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın önerdiği Edip Başer'i görevden alarak ve muhtemelen Genelkurmay Başkanlığının görüşünü almadan büyükelçi Rafet Akgünay'ı koordinatörlüğe atayarak, AKP hükümeti "rövanş" alıyor.

Sonuç olarak, koordinatörlük mekanizması ABD'nin Türkiye'ye kurduğu bir tuzaktı. Bu tuzağı etkisizleştirmenin yolu, bu mekanizmayı şartlı ve süreli olarak kabul etmekti. Yani Ankara, Washington'a "terör koordinasyon mekanizması üç ay süreli bir mekanizma olmalı ve üç ay içinde şu adımlar atılmalı" diyerek mekanizmayı kabul etmeli idi. Böylece ABD'nin elinden "Türkiye bütün diplomatik mekanizmaları kullanmadı" gerekçesi alınmış ve PKK'ya karşı önlemler hızlandırılmış olacaktı. En azından Türkiye daha hızlı ve etkili önlemler alma konusunda bağımsız olacaktı.


https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/terorizm-ve-terorizmle-mucadele/edip-baser-pasanin-gorevden-alinmasi


***

7 Ekim 2020 Çarşamba

11 EYLÜL ÖRTÜSÜNDE, ABD NİN ZORA DAYALI ORTADOĞU POLİTİKASINDA SÖYLEMSEL BİR DEĞİŞİM., BÖLÜM 4

 11 EYLÜL ÖRTÜSÜNDE, ABD NİN ZORA DAYALI ORTADOĞU POLİTİKASINDA SÖYLEMSEL BİR DEĞİŞİM.,  BÖLÜM 4


ABD Irak hükümetinin terör örgütleriyle işbirliği yaptığı, kitle imha silahlarının bulunmadığından emin olunması ve Saddam yönetiminin devrilerek yerine demokrasinin yerleştirilmesi gibi gerekçelerle müdahalesini başlatmıştır. Bunula birlikte, pek tabii ABD’den bazı yetkililer dâhil pek çok kişi petrol kaynaklarının kontrolünü de gerekçe olarak göstermiştir (Çakmak, vd. 2011: 355).Uluslararası toplumun operasyonun durdurulması yönündeki taleplerini dikkate almayan ABD ve İngiltere, Afganistan’da olduğu gibi Irak’ta da benzer şekilde özgürlük getirmekten çok uzak kalmışlardır (Arı, 2012: 469). Operasyon nedeniyle çok sayıda sivil hayatını kaybetmiş ve tüm dünyanın tepkisine neden olan ağır insan hakları ihlalleri yapılmıştır. Üstelik ABD’nin iddia ettiği gibi demokratik bir rejim de tahsis edilememiştir. Ayrıca bu savaş sonuçları itibari ile ABD için de sansasyonel olmuştur. Zira savaştan sonra kitle imha silahlarının izine rastlanamamış ve dahası kitle imha silahlarının varlığına dair istihbaratların yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Irak’ta kurulan ve sadece kararları onaylama yetkisi verilen geçici karma hükümete Irak bankalarının dış denetime açılması, kamu kurumlarının özelleştirilmesi ve neredeyse bütün ticari sınırlamaların kaldırılması gibi neoliberal düzenlemeler dayatılmıştır (Juhasz, 2004: 27-37). Bu nedenlerle ABD’nin politikalarının meşruiyeti hem ABD’li bazı yetkililer hem de dünyanın neredeyse tamamı nezdinde sorgulanmıştır (Okur, 2012: 255).

ABD iki başarısız operasyonuna ek olarak bölgeye angajmanını devam ettirmek için, henüz Irak Savaşı devam ederken 2004’te Büyük Ortadoğu Projesi ya da Genişletilmiş Ortadoğu Projesi fikrini ortaya atmıştır. ABD demokrasiyi yerleştirilmek ve ekonominin liberalizasyonunu gerçekleştirmek amacıyla siyasal olarak bölgeyi yeniden modellediğini iddia etmiştir (Lacoste, 2008: 83). ABD bu proje ile bölgeye yönelik pek çok hedef belirlemiştir: ABD’nin değerlerinin yurtdışında savunulması, bölge halklarının diktatör yönetimlerden ve kısıtlamalardan korunması, ekonomik kalkınmayı ve açık toplumu sağlayacak stratejilerin geliştirilmesi, İslami kaynakları referans gösteren teröre karşı bölge ülkeleriyle kapsamlı bir koalisyon oluşturulması, kitle imha silahlarının geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasının engellenmesi (Kongar, 2012: 60). Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında söz konusu projenin bir uygarlık projesi ya da İslam dünyasını çağdaşlaştırma ve demokratikleştirme projesi olarak görülmektedir (Kongar, 2012: 61). Ancak bununla birlikte, reel politikte Afganistan ve Irak operasyonlarında olduğu gibi ciddi sapmaların olma ihtimali çok yüksektir. Ek olarak, ABD’nin bu projeyi uygulamasına yönelik olarak, sahip olduğu kötü imaj nedeniyle bölge halkı direnç göstermektedir. Zira Endonezya’dan Türkiye’ye kadar olan bölgede yapılan bir araştırmaya göre, bu ülkelerde yaşayan kişilerin üçte ikisi Amerika’nın kendilerine saldırmasından korkmaktadır (Kongar, 2012: 59). Fakat bölge halkının yaşadığı mağduriyet ya da sahip oldukları olumsuz tutum gibi etkenler, dış politika pratiklerini sadece çıkarları doğrultusunda tanzim ABD’nin bölgeye yönelik ilgisini azaltmaya yetmeyecektir.

SONUÇ

ABD kuruluşundan itibaren önce ulusal bütünlüğünü ve güvenliğini sağlayarak gücünü arttırmaya odaklanmıştır. Bunu gerçekleştirmeye çalışırken de hem kıta üzerinde hem de kolonyal güçlere karşı zora dayalı yöntemlere başvurmuştur. Gücünün artmasına paralel olarak dış politik tutumu da değişmeye başlamış ve şiddet kullanımı derinleşmiştir. ABD önceleri sadece kıtası üzerinde hâkimiyet sağlamaya çalışırken, 1898 İspanya Savaşı’yla dışarı açılmaya başlamıştır. Dolayısıyla ABD’nin zora dayalı dış politikası aslında bu tarihlerde başlamıştır, zira kolonileştirme faaliyeti köleleştirme, katliam ve asimilasyon gibi tamamı yapısal veya fiziksel şiddet içeren birtakım eylemler silsilesi ile uygulama bulmaktadır. Ancak bu süre zarfında ABD tüm dünyaya kendi çıkarlarını dayatacak güçte değildir ki zaten kuruluşundan itibaren benimsediği izolasyonist politika nedeniyle böyle bir önceliğe de sahip değildir.

ABD’nin bir dünya hegemonu olma yönündeki gücü ilk olarak I. Dünya Savaşı’nda kendini belli etmiştir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın dünya üzerindeki etkisinin azalmaya başlaması, ABD’nin daha fazla izolasyonist politikasını sürdüremeyeceği izlenimini yaratmıştır. Nihayetinde II. Dünya Savaşı’nın yaşanması bu izlenimleri haklı çıkarmıştır. Bu savaş sonrasında ABD yine geleneksel politikasına dönmek istemişse de bu dönüş Soğuk Savaş nedeniyle mümkün olmamıştır. Bu dönemde ABD izolasyonist karakterinin aksine, tüm dünyayı komünizm tehdidinden koruyacak bir jandarma görevini üstlenmiştir. Bu bağlamda II. Dünya Savaşı sonrasında ABD dış politikasında bir dönüm noktası oluştuğu aşikârdır. Bu dönüşüm çıkarları gereğince sınırlı bölgelerde zora başvurmak yerine şiddetini istediği her bölgeye götürmek yönünde radikal bir duruşu içermektedir. Ancak bu tarihi izleyen dönemlerde buna benzer başka bir büyük kırılma daha yaşanmamıştır. Nitekim Soğuk Savaş bittikten sonra da ABD, Yeni Dünya Düzeni sloganıyla tüm dünyada etkili olmaya devam edeceğini, dolayısıyla hegemonyasını ilan etmişti. Bu ilandan sonraki dış politika çıktılarının şekli ve söylemi değişmekle birlikte temelde motivasyonunda bir değişiklik olmamıştır.

Bu bağlamda bir kırılmaya neden olduğu şeklinde geniş bir kanı oluşturan 11 Eylül saldırıları esasında ABD’nin dış politikasında ciddi bir değişiklik yaratmamıştır. Öncelikle 11 Eylül saldırıları, Soğuk Savaş’tan sonra ABD’nin ortadan kalkan ideolojik düşmanının yerine bir yenisini getirmiştir: Terör (Chomsky, 2003: 21). Bu görünmez düşman üzerinden geliştirdiği söylem ve sloganlarla ABD dünyanın herhangi bir yerinde yapacağı çıkarları için gerekli müdahalelerini meşrulaştırmaya çalışmıştır. Zira ABD’nin küresel bir meşruiyete sahip olmadan dünyaya hükmetmesi ve kendi iradesini kabul ettirmesi tepki çekecektir (Yılmaz, 2012: 418). Bu nedenle ABD 11 Eylül saldırılarının ardından, bu saldırıların asıl nedenini anlamak için ciddi bir öz eleştiri yapmaktan ziyade, sorunun kaynağını terör ve haydut devletler gibi söylemler ile izah etmeyi tercih etmiştir. Dolayısıyla 11 Eylül olaylarını hegemonyasını pekiştirmek için kullanmıştır. Bir anlamda 11 Eylül saldırılarının ABD’nin çıkarlarını Ortadoğu’ya tahkim etmesi açısından elini rahatlatan bir söylem haline gelmiştir.

Benzer şekilde, 11 Eylül sonrasında güvenlik algılamalarında merkezi bir kavram olarak ortaya çıkan demokratikleşme kavramı ve özgürleşmeye dair yapılan geleneksel atıflar da ABD’nin reelpolitiği için ideolojik bir araç görevinde olmuştur. Edward Said’in belirttiği gibi “demokrasi ve özgürlük gibi hayati kavramların rehin alındığı akıl almaz bir suçtur işlenen; bu kavramlar talanın, işgalin ve sömürünün maskesi haline gelmiştir” (Said, 2005:299). Bununla birlik, demokrasi ve özgürlük gibi kavramların araçsallaştırılması ABD’nin dış politikası açısından bir yenilik değildir. Demokrasinin teşviki Woodrow Wilson’un başkanlığından itibaren ABD’nin dış politika öncelikleri arasında her zaman yer almıştır. Sadece 11 Eylül sonrasında bu teşvikin yoğunluğu, ABD’nin çıkarları gereği, Ortadoğu coğrafyasında artmıştır.

Bu iddiaların gerçekliği özellikle Irak müdahalesinden sonra anlaşılmıştır. Bu müdahaleyi gerçekleştirirken ABD ne BM’nin gerçekleştirdiği denetleme eylemlerini ne de müdahaleye karşı olan uluslararası toplumun görüşlerini dikkate almayarak, tek taraflı bir tavırla hareket etmiştir. Savaştan sonra ise, ABD’nin tutumundan dolayı bu savaşın daha önceden Muhafazakâr elitlerce planlanmış olduğu ve teröre karşı bir müdahaleden ziyade stratejik bir hamle olduğu yönünde güçlü iddialar gündeme gelmiştir (Yılmaz, 2012: 418; Bozarslan, 2010: 328; Johnson, 2005: 248-252). Nitekim savaş öncesinde alındığı iddia edilen istihbaratların spekülasyon olduğunun ortaya çıkması bu iddiaları güçlendirmiştir.

Üstelik her iki müdahalede de demokrasinin konsolidasyonunun çok uzağında kalınmıştır. Örneğin Irak’ta kurulan geçici karma hükümete karar yapma ve değiştirme yetkisi verilmeyip sadece önceden yayımlanmış kararları onaylama yetkisi verilmiştir. Bu hükümetin getirdiği başlıca düzenlemeler is kamu kurumlarının özelleştirilmesi, yabancı şirketlerin Irak-Amerikan işletmelerinde mülkiyet haklarının tamamına sahip olması, Irak bankalarının dış denetime açılması, yabancı şirketlerin ulusal işlem görmesi, neredeyse bütün ticari sınırlamaların kaldırılması, bu düzenlemelerin ulaşım, medya, üretim, hizmetler, kamu hizmetleri, finans ve inşaat da dahil tüm ekonomiye uygulanmasıdır (Juhasz, 2004: 27-37). Geçici karma hükümetin Iraklı bir üyesi olan Ali Abdul-Amir Allawi, işsizliğe ve politik istikrarsızlığa neden olacak hızlı bir değişiklik olarak “serbest piyasa köktenciliğinin” zorla kabul ettirilmesini protesto etmiş fakat ABD’nin çıkarlarıyla uyumlu neo-liberal bir devlet aygıtı kurulmasına engel olamamıştır (New York Times, 14 October 2003).

Nihayetinde 11 Eylül Saldırıları bir kırılmayı temsil etmemektedir. Çünkü ABD’nin dış politika önceliklerinde, amaçlarında ve yöntemlerinde bir değişim yaratmamıştır. Temelde yine II. Dünya Savaşı’ndan sonra sinyallerini verdiği ve SSCB’nin dağılmasından sonra Yeni Dünya Düzeni adı altında ilan ettiği hegemonyasını tahkim etme motivasyonu ile hareket etmiştir. Kırılmanın aksine bu olay, “teröre karşı savaş” sloganı gibi meşrulaştırma amacı taşıyan söylemler için bir neden olmuş ve bu açıdan da sadece söylem bir değişim haline gelmiştir. Dolayısıyla 11 Eylül saldırıları, ABD’nin zora dayalı mevcut politikasını izlemesine zemin hazırlayan meşrulaştırma materyali olma noktasından öteye gidememiştir.


KAYNAKÇA


“9/11 Adress to the Nation”, American Rhetoric, 11 September 2001, http://www.americanrhetoric.com/speeches/gwbush911addresstothenation.htm (08.08.2017)

“Adress to Joint Session of Cougress Following 9/11 Attacks”, American Rhetoric, 20 September 2001,http://www.americanrhetoric.com/speeches/gwbush911jointsessionspeech.htm (08.02.2016)

“Bush Radio Adress Text”, CNN, 15 September 2001, http://edition.cnn.com/2001/US/09/15/bush.radio.transcript/ (08.08.2017)

“George Bush’s Speech To The UN General Assembly”, The Guardian, 12 September 2002, http://www.theguardian.com/world/2002/sep/12/iraq.usa3 (08.08.2017)

“Iraqi Official Urges Caution on Imposing Free Market”, New York Times, 14 October 2003, http://www.nytimes.com/2003/10/14/business/iraqi-official-urges-caution-on-imposing-free-market.html?mcubz=0 ( 20.08.2017)

“Preseden Bush Delivers Graduation Speech at West Point”, The White House, 1 June 2001, http://georgewbush-whitehouse.archives.gov/news/releases/2002/06/20020601-3.html (10.08.2017)

“President Bush Outlines İraqi Threat”, The White House, 7 October 2002, http://georgewbush-whitehouse.archives.gov/news/releases/2002/10/20021007-8.html (08.08.2017)

“Selected Speeches of President George W. Bush”, The White House, http://georgewbush-whitehouse.archives.gov/infocus/bushrecord/documents/Selected_Speeches_George_W_Bush.pdf (08.08.2017)

“Text of Bush’s Speech”, The Guardian, 21 September 2001,http://www.theguardian.com/world/2001/sep/21/september11.usa13 (08.08.2017)

“The 9/11 Commission Report”, 27 November 2002, http://www.9-11commission.gov/report/ (08.08.2017)

“The National Security Strategy”, The White House, 17 September 2002), http://georgewbush-whitehouse.archives.gov/nsc/nss/2002/ (08.08.2017)

“Vice President Speaks At VFW 103rd National Convention”, The White House, 26 August 2002,http://georgewbush-whitehouse.archives.gov/news/releases/2002/08/20020826.html (08.08.2017) 154

“Washington’s Farewell Adress”, US Printign Office, 2000,https://www.gpo.gov/fdsys/pkg/GPO-CDOC-106sdoc21/pdf/GPO-CDOC-106sdoc21.pdf (08.08.2017)

Ağır, B. S., (2007) “Bush Doktrini: Küresel Bir Hegemonik İstikrar Arayışı mı?”, Uluslararası İlişkiler, 3 (12).

Ahmed, E. (2001), Hayatımı İslam’ın İmajını Onarmaya Çalışmakla Geçirdim. Hepsi Boşuna Mıydı?, Sever, M. ve Kılıç E. (der.), Düşmanını Arayan Savaş, İstanbul Everest Yayınları.

Akçay, E. ve Akbal, Ö. (2013), ABD Güvenlik Politikasında Söylem ve Pratik, Yönetim Bilimleri Dergisi, 11 (22).

Allison, R. J. (2012), Amerikan Devrimi, Kocabaşoğlu, U. (çev), İstanbul: İletişim Yayınları.

Arı, T. (2009), Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika, Bursa: Mkm Yayıncılık.

Arı, T. (2012), Geçmişten Günümüze Ortadoğu Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Bursa: Mkm Yayınları.

Arı, T. ve Pirinçci, E. (2010), 11 Eylül’ün Gölgesinde Orta Asya’ya Yönelik Amerikan Politikası, Arı, T. (der.), Orta Asya ve Kafkasya, Bursa: Mkm Yayıncılık.

Ataman, M. ve Gökcen, E. (2012), Bush Dönemi Amerikan Dış Politikası: Bir Aşırı-Yayılmacılık Çağı, Akademik İncelemeler Dergisi, 7 (2).

Aydın, M. (2003), Amerika Dünyadan Ne İstiyor? ABD’nin Yeni Güvenlik Stratejisi ve Dış Politikası, Stradigma Aylık Strateji ve Analiz e-Dergisi, (4).

Bacık, G. (2007), Modern Uluslararası Sistem, İstanbul: Kaknüs Yayınları.

Benjamin, D. andKirby, A. (2006), TheEvolvingThreat Of Terrosism, Smith, J. andSanderson, T. (ed.), FiveYearsAfter 9/11 An Assessment Of America’sWar On Terror, Washington D.C.:TheCsisPress.

Bozarslan, H. (2010), Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi, Berktay, A. (çev), İstanbul: İletişim Yayınları.

Brzezinski, Z. (2005), Büyük Straç Tahtası, Türedi, Y. (çev), İstanbul: İnkılap Yayınları.

Byers, M. ve Nolte, G. (2007), ABD Hegemonyası ve Uluslararası Hukukun Temelleri, Denk, E. (çev. ed.), Ankara: Phoenix Yayınevi.

Chomsky, N. (2002), 11 Eylül ve Sonrası Dünya Nereye Gidiyor?, Doğan, T. vd. (çev), İstanbul: Aram Yayıncılık.

Chomsky, N. (2003), Amerikan Müdahaleciliği, Doğan, T. ve Zeren, B. (çev.), İstanbul: aram Yayıncılık.

Chossudovsky, M. (2005), America’s War On Terrorism, Canada: Global Press.

Cumhuriyet Gazetesi, 12 Eylül 2001.

Cural, A. (2011), Bush Doktrini ve Askeri Gücün Önalıcı ve Önleyici Savaş Kapsamında Kullanılması, Yayınlanmış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.

Çakmak, C.,v.d. (2011), Yakın Dönem Amerikan Dış Politikası Teori ve Pratik, İstanbul: Nobel Akademik Yayıncılık.

Çakmak, H. (2013), ABD’nin Askeri Müdahaleleri, İstanbul: Kaynak Yayınları.

Çelik, H. (2014), Oratadoğu’da ABD Politikaları ve Büyük Ortadoğu Projesi, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Ufuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.

Çiftçi, K. (2009), Soğuk Savaş Sonrasında AB: “Rıza”ya Dayalı “Hegemonya”dan “İmparatorluk” Düzenine, ZKÜ Sosyal Bilimler Fakültesi Dergisi, 5 (10).

Davutoğlu, A. (2002), Felsefi ve Stratejik Boyutlarıyla 11 Eylül Sonrası Dönem, Kürkçügil, M. (der.), Sahibini Arayan Barış, İstanbul: Everset Yayınları.

Dedeoğlu, B. (2008), Değişen Dünyada Yeni Dengeler, İstanbul: İlgi Kültür Sanat Yayıncılık.

Dorel, G. (2007), Amerikan İmparatorluğu Atlası, Altuğ, A. (çev), İstanbul: NTV Yayınları.

Erhan, Ç. (1996), Ortaya Çıkışı ve Uygulanışıyla Marshall Palnı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 5 (1).

Ertan, F. (2003), Amerika’nın Dönüşümü, İstanbul: Kızılelma Yayıncılık.

Fisk, R. (2011), Büyük Medeniyet Savaşı Ortadoğu’nun Fethi, Uyurkulak, M., İstanbul: İthaki Kitap.

Fukuyama, F. (2011), Tarihin Sonu ve Son İnsan, Dicleli, A. (çev), İstanbul: Profil Yayıncılık.

Galeano, E. (2001), İyi’nin ve Kötü’nün Tiyatrosu, Sever, M. ve Kılıç, E. (çev), Düşmanını Arayan Savaş, İstanbul: Everest Yayınları.

George W. Bush, “AddressBefore United Nations General Assembly”, Departmentof State, 8 October1990,http://dosfan.lib.uic.edu/ERC/briefing/dispatch/1990/html/Dispatchv1no06.html (08.02.2016)

Gerger, H. (2005), Kan Tadı: Belgelerle ABD’nin Kara Tarihi, İstanbul: Yordam Yayınları.

GoldschmidtJr., A. and Davidson, L. (2010), A Concise History Of The Middle East, Boulder: Westview Press.

Gönlübol, M. (2000), Uluslararası Politika, Ankara: Siyasal Kitabevi.

Gülmez, N ve Tahanvı, B. (2014), Soğuk Savaş Dönemi Çekişmemelrinden Bir Örnek: U-2 Uçak Krizi, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 14 (28).

Hook, S.W. ve Spanier, J. (2014), Amerikan Dış Politikası, Zihnioğlu Tanırlı, Ö., (çev.) İstanbul: İnkılap Kitabevi.

Huntington, S. P. (1993), TheClash of Civilization, Foreign Affairs, 72 (3).

Irmak, F. ve Kahya, Y. (2014), Amerika Birleşik Devletleri’nde Terörizm ve Terör Korkusu: 11 Eylül Terör Saldırılarının Öncesine ve Sonrasına İlişkin Bir Analiz, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 7 (33).

Johnson, C. (2005), Amerikan Emperyalizminin Sonbaharı, Kösebalaban, H. (çev), İstanbul: Küre Yayınları.

Juhasz, A. (2004), “Ambitions of Empire: The Bush Administration Economic Plan For Iraq (And Beyond)”, Left Turn Magazine, January 20.

Kalyon, L. (2010), Truman Doktrini Üzerine Bir Analiz, Güvenlik Stratejileri Dergisi, 6 (11).

Kandemir, E. (2011), ABD Başkanları G.W. Bush ve B. Obama Dönemlerinde Yayımlanan Ulusal Güvenlik Stratejilerinde İttifak Söylemleri ve S.Walt’un İttifak Teorisi, Savunma Bilimleri Dergisi, 10 (2).

Kantarcı, Ş. (2012), Soğuk Savaş Sonrası Uluslararası Sistem: Yeni Sürecin Adı “Koalisyonlar Dönemimi Mi?”, Güvenlik Startejileri, 8 (16).

Karaosmanoğlu, A. L. (1996), Nükleer Stratejinin İlk On Yılı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 5 (1).

Kenneth Weisbrode, “Üç Soğuk Savaşçı”, NATO Dergisi, 2006, http://www.nato.int/docu/review/2006/issue1/turkish/special.html (08.08.2017)

Kibaroğlu, M. (2004), NATO’nun Kuruluş Misyonu ve Türkiye’nin Rolü, 2023 Dergisi, Nisan.

Kissinger, H. (2006), Diplomasi, Kurt, İ. H. (çev), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.

Kongar, E. (2012), ABD’nin Siyasal İslam’la Dansı, İstanbul: Remzi Kitabevi.

Kurt, S. (2014), Soğuk Savaş Sonrası ABD’nin Ortadoğu Politikası, Tarih Okulu Dergisi, 7 (8).

Kurtbağ, Ö. (2007), Eleştirel Uluslararası İlişkiler Yaklaşımları Çerçevesinde Amerikan Dış Politikası’nın Analizi, Yayınlanmış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.

Lacoste, Y. (2008), Büyük Oyunu Anlamak, Akça, İ. (çev), İstanbul: NTV Yayınları.

LahurKırtunç, A. (2005), Kim Bu Amerikalı, Bu Yeni Adam?,Doğu Batı, 8 (32).

Lewis, B. (1990), TheRoots of MuslimRange, TheAtlanticMonthly, 266 (3).

Nevins, A. ve Commager, H. S. (2011), ABD Tarihi, İnalcık, H. (çev), Ankara: Doğu Batı Yayınları.

Okur, M. A. (2012), Emperyalizm, Hegemonya, İmparatorluk, Ankara: Ötüken Neşriyat.

Owen, R. (2006), Power and Politics In The Making Of The Modern Middle East, New York: Routledge.

Özerkemen, N. (2004), Terör, Terörizm ve Radikal İslamcı Terör, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakülte Dergisi, 44 (2).

Parla, T. (2002), 11 Eylül Yeni Birşey Mi? , Kürkçügil, M. (der.), Sahibini Arayan Barış, İstanbul: Everset Yayınları.

Polat, İ. (2006), 11 Eylül Terör Saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta.

Primakov, Y. (2010), Rusyasız Dünya, Esenkanova, A. (çev), İstanbul: Timaş Yayınları, 2010.

Robbins, J. (2011), The Cost Of Overreaction, Michael, B. and Godges, J. P. (ed.), The Long Shadow 9/11: America’s Response To Terrorism, Santa Monica: RAND Corporation.

Said, E. (2001), İslam ve Batı Yetersiz Bayraklardır, Sever, M. ve Kılıç E. (der.), Düşmanını Arayan Savaş, İstanbul: Everest Yayınları.

Said, E. (2005), Oslo’dan Irak’a ve Yol Haritası, Uyurkulak, M. (çev.), İstanbul: Agora Kitaplığı.

Sander, O. (2008), Siyasi Tarih 1918-1994, Akara: İmge Kitabevi.

Sander, O. (2009), Siyasi Tarih İlk Çağlardan 1918’e, Akara: İmge Kitabevi.

Selamoğlu, A. (2007), ABD’nin Büyük Ortadoğu Politikası ve Küresel Yansımaları, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Atılım Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.

Sontag, S. (2001), Katiller Korkak Değildi (Amerika Şokta: Yorumların Sahte Tek Sesliği), Sever, M. ve Kılıç E. (der.), Düşmanını Arayan Savaş, İstanbul Everest Yayınları.

Stein, K. W. (2002), The Bush Doctrin: SelectiveEngagement in theMiddle East, Middle East Review of International Affairs, 6 (2).

Sümer, G. (2008), Amerikan Dış Politikası’nın Kökenleri ve Amerikan Dış Politik Kültürü, Uluslararası İlişkiler, 5 (19).

Şahin, M. (2008), ABD’nin “Müslüman” Savaşçıları, Akademik Ortadoğu, 3 (1).

Taşkın, T. (2010), 11 Eylül Saldırıları Sonrası ABD Dış Politikasında Ortadoğu ve ABD-Türkiye İlişkileri, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Trakya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Edirne.

Tellis, A. J. (2004), AssessingAmerica’sWar On Terror: ConfrontingInsurgency, CementingPrimacy, NBR Analysis, 15 (4).

Toman, M. ve Akman, H. (2014), Tarihi Süreç İçerisinde Amerikan İmparatorluğu, Tarih Okulu Dergisi, 7 (20).

Ülker Erkan, A. (2010), Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında Amerikan Dış Politikası, Sosyal Bilimler Dergisi, 8 (1).

Yıldızoğlu, E. (2003), Hegemonya’dan İmparatorluğa, İstanbul: Everest Yayınları.

Yılmaz, A. (2012), Küresel Dünyada Uluslararası İlişkiler, Ankara: Kadim Yayınları.

Yılmaz, S. (2012), ABD, Monroe Doktrini’ne Dönebilir Mi?,Teori Dergisi, Aralık.

ALINTI

https://www.researchgate.net/publication/320256257


***

11 EYLÜL ÖRTÜSÜNDE, ABD NİN ZORA DAYALI ORTADOĞU POLİTİKASINDA SÖYLEMSEL BİR DEĞİŞİM., BÖLÜM 3

 11 EYLÜL ÖRTÜSÜNDE, ABD NİN ZORA DAYALI ORTADOĞU POLİTİKASINDA SÖYLEMSEL BİR DEĞİŞİM.,  BÖLÜM 3


11 Eylül Örtüsünde, ABD Zora Dayalı Ortadoğu Politikası, Afganistan,Irak,Suriye,Örnek,Enerji,Petrol,Doğalgaz,Şeyda GÜDEK,ABD, 11 Eylül Saldırıları, Terör, Dış Politika,Bush Doktrini,


II. 11 EYLÜL SALDIRILARI SONRASI ABD’NİN ZORA DAYALI DIŞ POLİTİKASINI GEREKÇELENDİREN SÖYLEMLER VE ÇIKTILARI.

11 Eylül terör saldırılarının ABD’nin dış politikasında önemli değişikliklere neden olduğu sıklıkla dile getirilmiştir. Her şeyden önce ABD’nin güvenlik algısı değişmiş, başlıca tehdit unsuru ya da düşman olarak, uluslararası terör görülmeye başlanmıştır (Irmak ve Kahya, 2014: 322). Bununla birlikte, terör saldırılarının El Kaide ile bağlantılı Müslüman simgeler taşıyan Ortadoğu kökenli kişiler tarafından yapılması nedeniyle radikal İslam da tehdit kaynağı olarak görülmüştür (Şahin, 2008: 48; Özerkmen, 2004: 257). Bu nedenle ABD bundan sonraki süreçte dış politikalarını (ya da dış politikasını meşrulaştırmak adına kullandığı söylemleri) bu unsurları merkeze alarak üretmiştir.

ABD, uluslararası alanda hiç bir tartışmaya izin vermeyecek kadar açık olan bu olay sonrasında, saldırıya uğrayan ülke durumu gereğince, bir meşru müdafaa hakkı ve bazı ayrıcalıklar kazanmıştır (Dedeoğlu, 2008: 82). ABD saldırıların doğrudan kendisini hedef aldığını belirtmekle birlikte, bu saldırının uygarlık ve özgürlük merkezine yapılması bakımından da aslında, tüm uygar ve özgür toplumlara yapıldığı şeklinde bir genellemeye gitmiştir (Dedeoğlu, 2008: 82). ABD’nin bu tutumu saldırılar sonrasında George Bush’un ifadelerinden açıkça anlaşılabilmektedir. Zira saldırıların hemen sonrasında yaptığı konuşmada, Bush aslında bu saldırıların ABD’ye açılmış bir savaş olduğunu ifade etmiştir (American Rhetoric, 11 September 2001). 15 Eylül’de yaptığı konuşmada ise Bush, teröristlere karşı çok daha güçlü ve etkili bir zafer için halktan sabırlı, güçlü ve azimli olmasını istemiştir (CNN, 15 September 2001). Bu konuşmada, teröristlerin ABD’ye saldırarak kendi yıkımlarına neden olacağını belirtmiş ve ayrıca terörist ülkelere kucak açan ve onları destekleyen ülkelere karşı da bir dizi kararlı eylemlerin icra edileceğini ifade etmiştir (CNN, 15 September 2001). Yine başka bir konuşmasında, Bush bu saldırıların özgürlüğün en parlak işaret ışığı olan Amerikan halkını korkutmak için yapıldığını, ancak başarılı olamadığını belirtmiştir (The Guardian, 21September 2001). Ayrıca bu saldırıların içlerini öfkeyle doldurduğuna da dikkat çekmiştir (The Guardian, 21September 2001). 148

  Bu doğrultuda ABD, sınırlarının muğlaklığı nedeniyleözellikle Ortadoğu bölgesinin geleceğini ipotek altına alacak olan, küresel ölçekte “teröre karşı savaş” ilan etmiştir (American Rhetoric, 20 September 2001). Bu savaşın nasıl yürütüleceğine dair çerçeve, 27 Eylül 2001 tarihli Kongre konuşmasında Bush tarafından çizilmiştir. Aynı zamanda bu konuşma daha sonra Bush Doktrini olarak anılacak stratejinin temel hatlarına dair ipuçları vermiştir. Bu konuşmada Bush teröre karşı izlenecek savaşın yol haritasını şöyle ifade etmiştir:

    “Emrimizdeki tüm kaynakları, her türlü istihbarat aracını, her türlü hukuki yaptırımı, her türlü mali etkiyi ve gerekli her türlü silahı, küresel terör şebekesini yok etmek ve ele geçirmek için kullanacağız. Teröristlerin mali kaynaklarını kurutacağız, onları birbirlerine düşüreceğiz, sığınacak ve dinlenecek bir yer kalmayıncaya kadar onları bir yerden başka bir yere takip edeceğiz. Terörizme yardım eden ve onu barındıran devletleri takip edeceğiz. Dünya üzerindeki tüm devletler şimdi bir karar vermek zorunda: Ya bizimlesiniz ya da teröristlerle. Bugünden itibaren, terörizme yataklık eden veya destek sağlamaya devam eden her devlet Birleşik Devletler tarafından düşman bir rejim olarak görülecektir. Milletimiz uyarılmalı. Saldırılardan muaf değiliz. Fakat Amerikalıları korumak için terörizme karşı savunma önlemleri alacağız”(Stein, 2002: 59).

Bundan sonra da Bush sürekli olarak terör ve terör kaynakları ile ilgili konuşmalar yaparak, özellikle savunma ve güvenlik konusunda yapacağı değişimleri meşrulaştırmaya çalışmıştır. Bu yaklaşım hem iç hem de dış politikada etkili olmuştur. Nitekim bu konuşmadan önceki gün terörle mücadelede artan izleme ve baskı yetkisi veren “Patriot Act” yasası yürürlüğe girmiştir. Bu konuşmalarla diğer taraftan da, hem ABD halkını hem dünyayı binlerce sivilin hayatını kaybedeceği Afganistan operasyonuna hazırlamaktadır. ABD artık, “teröre karşı savaş” sloganı ile kendi çıkarlarıyla çatışan odaklara yönelmeye, operasyonların çapını genişletmeye ve maruz kaldığı trajediyi stratejik ve ekonomik kazanımlara çevirmeye başlamıştır (Cural, 2011: 143).

Bu söylemlerden sonra uygulamadaki ilk somut adım, 7 Ekim 2001’de aceleyle başlayan Sürekli Özgürlük Harekâtı olmuştur. ABD El Kaide’nin Afganistan’da konuşlandığını düşündüğünden, ilk hedef doğal olarak burası olmuştur (Benjamin and Kirby, 2006: 1) . ABD Taliban lideri Molla Ömer’in, El Kaideli Usame bin Ladin ve diğer üyeleri teslim etmesini istemiş ve bunun gerçekleşmemesi üzerine, Taliban hükümetini El Kaide’yi desteklemekle suçlamıştır (The 9/11 Commission Report, 27 November 2002: 66-67). Fakat esasında ABD’nin bu konuda net bir kanıtı bulunmamaktadır ve hatta bugün bile bu konuya ilişkin bir konsensüs sağlanmış değildir (Chomsky, 2002: 96).

Bununla birlikte, hem NATO hem de BM bu harekâtın yanında ABD’yi desteklemiştir. 

Öyle ki, ABD öncülüğündeki operasyona NATO üyesi 40 ülke iştirak etmiştir.

7 Ekim günü hava saldırılarının başlamasından sonra, ABD ve İngiltere 51. madde gereğince bireysel ve ortak meşru müdafaa hakkını kullandıklarını belirttikleri bir mektupla BM’ye başvurmalarına rağmen, BM’nin bu harekâtı desteklemesi ilginçtir (Çamak, 2013:530). Ayrıca operasyondan önce ABD, Rusya’nın da aralarında bulunduğu pek çok ülke ile temasa geçerek onaylarını almıştır. Dolayısıyla uluslararası kamuoyunda harekâtın meşruiyeti büyük oranda sağlanmış gibi görünmektedir. Meşruiyetin sağlanması önemlidir, zira geleneksel yöntemlerle sürdürülemeyecek olan bu savaşın başarısı diğer devletlerle geliştirilen istihbarat paylaşımı ve diplomatik ilişkilere de bağlıdır (Hook ve Sapanier, 2014: 281-282).

7 Ekim’de başlayan operasyonun öncelikli hedefi El Kaide lideri Ladin’i ele geçirmek ve terör örgütünü etkisiz hale getirmektir. 

Dolayısıyla ABD daha önce Sovyetler’in işgalinde CIA aracılığıyla eğitip desteklediği ve komünizme karşı “özgürlük savaşçıları” olarak gördüğü El Kaide üyelerini, şimdi terörist olarak aramaktadır (Galeano, 2001:174). Ayrıca ABD bu operasyon ile demokrasiyi tesis edeceğini de belirtmiştir. 

Ancak resmi olarak 31 Aralık 2014’te nihayet biten savaş uygulamada söylendiği gibi olmamıştır. İşgalci güçler “meşru müdafaa” haklarını, vakum bombası ve halı bombardımanı gibi orantılılık ilkesine dayanmayan hukuk dışı yöntemler ile aramışlardır (Polat, 2006: 105). Çok sayıda sivilin hayatını kaybettiği bu operasyonda aynı zamanda işkence ve tecavüz gibi çok sayıda başka insan hakları ihlalleri de yapılmıştır (Ertan, 2003: 367).Üstelik bütün bunlara rağmen 

El Kaide lideri Ladin’i ele geçirmek uzun bir süre sonra, 2011 yılında mümkün olabilmiştir.

Bu operasyonun seyrindeki ve sonuçlarındaki tüm olumsuzluklara rağmen, Bush’un benzer yöndeki ifadeleri gittikçe sertleşerek devam etmiştir. 

Bu anlamda Bush’un 1 Haziran 2002’de West Point (Kara Harp Okulu) mezuniyet töreninde yaptığı konuşma önemli olmaktadır. Bu konuşmada kısa süre sonra açıklanacak olan Ulusal Güvenlik Stratejisinin ipuçlarını vermiştir. Konuşması boyunca sık sık 11 Eylül olaylarına ve terörizmin tehlikesine değinen 

Bush, Soğuk Savaş döneminde uygulanan çevreleme ve caydırıcılık gibi stratejilerin hala bazı durumlarda uygulanabilir olduğunu, fakat yeni tehditlere (yani teröre karşı) yetersiz kaldığını ifade etmiştir. Bush’a göre muhtemel düşmanların kullanacakları silahların yaratacağı yıkımın büyük olması nedeniyle somut bir saldırı beklemek yerine, savaşları o devletlere götürmek gerekmektedir. Dolayısıyla hâlihazırda bir saldırı yokken potansiyel tehditlere karşı önleyici olarak reaksiyon geliştirilmelidir. Bunu yaparken de gerekirse tek taraflı olabileceğinin sinyallerini vermiştir. (The White House, 1 June 2002)

Nihayetinde Bush’un bu politik söylemlerini somutlaştıran ve Bush Doktrini’ni teşkil eden belge ABD’nin 2002 Güvenlik Strateji Belgesi olarak vücut bulmuştur. 

Söz konusu belge dokuz ana başlık ve bir giriş belgesinden oluşmaktadır. Belge’nin içeriği ve ana hatları Bush’un imzasını taşıyan giriş bölümünde yer almaktadır. Bu bölümde Bush daha çok ABD’nin üstünlüğüne, üstü kapalı bir biçimde “öteki” olarak tanımlanmış İslam ülkelerinin özgürleştirilmesine, diğer devletlerle işbirliği ve ittifakların geliştirilmesine dikkat çekmiştir (The White House, 17 September 2002).

Bush Doktrini temelde Amerika’nın üstünlüğünün yararları ve ülkenin algılanan tehditlere karşı ön alıcı savaş açma hakkı olmak üzere iki ayak üzerine 

kurulmuştur. İlk olarak Amerika’nın üstünlüğünden, Soğuk Savaş’tan zaferle çıkan ABD modeli kastedilmektedir. Buna göre ABD özgürlük, demokrasi ve serbest girişimle temellenen modelini dolayısıyla da hegemon konumunu sürdüreceğini ifade etmektedir (Hook ve Spanier, 2014: 288). ABD bu amacı insan özgürlüğünü koruyan bir güç dengesi ile biçimlendirerek, evrensel çıkarlara hizmet etmek için gerçekleştireceğini belirtmiştir (Hook ve Spanier, 2014: 288). Doktrinin ikinci ayağı olan önleyici savaş, yakın zamanda ABD’ye zarar vermeye potansiyel ya da kararlı düşmanlara karşı önceden vurma çağrısını içermektedir (Aydın, 2003: 5). Burada da büyük oranda tek taraflılık dikkat çekmektedir (Kandemir, 2011: 137).

Bush yönetimi uluslararası sistemdeki diğer aktörlerin varlıklarını ve tercihlerini dikkate alan bir hegemonyada ziyade ABD’nin kendi çıkarları etrafında şekillenen ve tek taraflılığı ön plana çıkaran küresel tek merkezli hegemonik istikrar arayışında olmuştur (Ağır, 2007: 72). Bu arayışın temel amacı ise, ABD hegemonyasına rakip olabilecek potansiyel aktörleri mutlak bir denetim altına almak ve uluslararası sistemi ve gündemi kendi önceliklerine ve tercihlerine göre şekillendirmektir. Dolayısıyla ABD’nin önceliği ya da temel problematiği terörizm ve onun neden olduğu sorunlar olmamış, terörle mücadeleyi amacına ulaşmak için araçsallaştırmıştır.

Bush Doktrini’ne göre, ABD’nin başlıca amacı karşı karşıya olduğu en ciddi güvenlik tehdidi olan terörle mücadele ederek hem kendinin hem de müttefiklerinin güvenliğini sağlamaktır (Kandemir, 2011: 134). Bu nedenle teröre karşı savaş ilan etmiş ve aynı zamanda terörü destekleyen ülkeleri de bu kategori içine almıştır. Ayrıca ABD diktatör yönetimlerle de mücadele ederek, dünyanın her yerinde özgür ve açık toplumları yaygınlaştıracaktır, çünkü terörün başlıca kaynağı olarak buradaki otoriter rejimler görülmektedir (Dedeoğlu, 2008: 86-87). ABD’nin Ulusal Güvenlik Belgesi’nin ilk cümlesi, özgürlük ve totalitarizm arasındaki 20. yüzyılın büyük mücadelesinin, özgürlük güçlerinin kesin zaferi ile sona erdiğini ve ulusal barış için tek bir modelin kaldığını ve bu modelin de özgürlük, demokrasi ve serbest girişim kavramları etrafında oluştuğunu belirtmektedir (The White House, 17 September 2002). Dolayısıyla Bush Doktrini “tarihin sonu”nun geldiğini belirterek Batı tarzı demokrasilerin yer kürenin geneline yayılmasını bir görev olarak telakki etmektedir. Devletlerin demokratikleşirken ABD değerlerini paylaşacakları ve bunun neticesinde de dış politika ve güvenlik konularında ABD ile işbirliği yapmaya yaklaşacakları düşünülmektedir. Demokratik barış teorisi olarak adlandırılan bu paradigmaya göre iç politik faktöler barışın tesisindeki temel belirleyicilerdir ve bu nedenle uluslararası alanda liberal demokrasiler yaygınlaştırılmalıdır.

Fakat demokratik barış teorisinin uygulama bulacağı yer olarak daha çok Ortadoğu’nun öne çıktığı görülmektedir. 

Aslında Ortadoğu devletlerinin demokratikleştirilmesi söylemi ABD dış politikası için yeni bir kavram değildir, yeni olan bu amaca ulaşmak için kendisine iç işlerine müdahale etme serbestisi tanımış olmasıdır (Primakov, 2010: 37-38). 

Bush’a göre Ortadoğu bölgesinde demokratik rejimlerin olmayışı birtakım sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlara neden olmaktadır. Mevcut rejimler halkların özgürlük taleplerini ve küreselleşmenin gereklerini yerine getirememektedir. Bu kötü ekonomik, siyasal ve sosyal koşullar da aşırılığa ve ABD düşmanlığına neden olmaktadır. Bu nedenle Bush yönetimi saldırgan bir tarzda uygulanacak olan demokratik barış teorisinin terörizme koruma ve destek sağlayan devletlerin oluşmasını önleyeceğini düşünmüştür. Zira demokratik rejimlerin kurulması istikrarlı bir düzenin oluşmasına yardımcı olacaktır.

Bush ayrıca terörle mücadele ederken, diğer büyük güçlerle (Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti) ilişkiler kurmayı, ittifakları güçlendirmeyi ve bölgesel çatışmalara son vermek için diğer ülkelerle (Hindistan, Pakistan ve Japonya gibi bölgesel çatışmaların uzlaştırılmasında önemli devletler) işbirliği yapmayı da amaçlamıştır (Dedeoğlu, 2008: 85; Cural, 2011: 146). Bu sayede, terörün başka bölgelerde de ortaya çıkması önlenerek daha etkili bir savunma sağlanacaktır (Tellis, 2004: 16). Bununla birlikte, ABD düşmanlarının kendisini kitle imha silahlarıyla tehdit etmesini engellemek için radikal grupların bölgeyi kullanmasının önüne geçmek istemektedir (Arı ve Pirinçci, 2010: 300). Bu nedenle bu silahların yayılmasının önüne geçilmelidir. ABD bu amaçlarına ulaşmak için askeri güç kullanabileceğinin de sinyallerini vermiştir.

Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde dikkat çeken bir diğer husus, Bush’un “ya bizimlesiniz ya da bizim karşımızda” diyerek dünyayı bir ayrıma tabi tutmasıdır (Chomsky, 2002: 18). Bu durumda dünya, ya ABD’ye katılması ya da kesin bir ölüm ve yıkım olasılığıyla yüzleşmek arasında tercih yapmak zorunda olacakları, katı bir seçime itilmiştir (Chomsky, 2002: 18). Bu baskı devam ederken Bush “haydut devlet” olarak nitelendirdikleri bazı devletleri bu seçimde bir taraf olarak ilan etmiştir bile (Çelik, 2014: 34). Bush, kitle imha silahlarına sahip oldukları ve teröre destek verdikleri gerekçesiyle Irak, Kuzey Kore ve İran’ı “şer ekseni” olarak anmıştır (Robbins, 2011: 15). Dolayısıyla önleyici savaş eylemi daha çok bu devletler ile terörist grupları hedefine oturtmaktadır (Chossudovsky, 2005: 267-268).

Diğer taraftan bu belgenin yayınlanmasıyla birlik, Afganistan işgalinden sonra gündeme gelmeye başlayan Irak’ın kitle imha silahları programına dair iddialar sıklaşmaya başlamıştır. Aslında 2002 Ağustos’undan itibaren art arda gelen beyanlarla hem kamuoyu hazırlanmaya çalışılmış, hem de BM’den işgali meşrulaştıracak bir karar çıkartması için çalışmalar yürütülmeye başlanmıştır (Okur, 2012: 249).

Başkan Yardımcısı Cheney 26 Ağustos 2002’de yaptığı bir konuşmasında Irak yönetiminin kimyasal ve biyolojik silahlar alanındaki çalışmalarını geliştirmekte olduğunu belirtmiştir. Saddam Hüsseyin’in nükleer silah elde etmeyi hedefleyen girişimlerinden haberdar olduklarını söylemiştir. Ayrıca ona göre bu silahların elde edilmesi için sadece biraz daha zamana ihtiyaç vardır (The White House, 26 August 2002).

Bush, 12 Eylül 2002’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Irak’ın terörizme ve terörist gruplara destek olduğunu ve bunun tüm dünyayı tehdit ettiğini belirtmiştir. Bununla birlikte, Bush kitle imha silahları konusuna değinmiş ve Irak’ın bu konuda çalışmalar yapmak için gerekli malzemeleri elde etmeye çalıştığını söylemiştir. Ayrıca bu girişimlerinin kayıtları ve nükleer materyallerinin dökümü gibi konuyla ilgili önemli belgelerin ellerinde olduğunu da eklemiştir (The Guardian, 12 September 2002).

Yönetimin bu yöndeki konuşmaları Irak müdahalesi başlayana kadar devam etmiştir 

(The White House, 7 October 2002; The White House, Selected Speeches...). 

    Bu arada BM nezdinde yürütülen çabalar sonucunda 8 Kasım 2002’de alınan 1441 Sayılı kararla Irak’ta kitle imha silahlarının denetimi ve imha edilmesi ön görülmüştür (Arı, 2012: 468). Bu karara bağlı olarak 7 Aralık’ta Irak, 27 Ocak’ta ise Uluslararası Atom Enerjisi Başkanı ve BM Özel Komisyonu silah denetçileri BM’ye konuyla ilgili bir rapor sunmuşsa da bu ABD’yi tatmin etmeye yetmemiştir. 

Üstelik özellikle BM tarafından hazırlanan raporda, Irak’ta kitle imha silahlarının varlığına işaret eden herhangi bir bulguya rastlanmadığını ve dolayısıyla ABD’nin olası bir müdahalesini haklı çıkaracak bir kanıtın bulunmadığı belirtilmiştir. Bu rapordan dolayı Güvenlik Konseyi üyeleri de ABD’nin müdahalesine karşı bir tutum benimsemişlerdir (Arı, 2012: 468). Diğer taraftan Irak’ta Yaptırımlara Karşı Kampanya adlı sivil toplum örgütünün web sitesinde yayınlanan ve BBC tarafından doğrulanan BM raporuna göre olası bir müdahalenin bilançosu çok ağır olacaktır (Yıldızoğlu, 2003: 203). 

Bu Rapora göre, Dünya Sağlık Örgütü’nün hesaplamalarına dayanarak, savaş Irak’ta 100 bini ölü ya da ağır yaralı en az 400 bin zayiat yaratacaktır (Yıldızoğlu, 2003: 203). Üstelik Afganistan örneğinden anlaşıldığı üzere, böyle bir savaştan sonra Irak’ta demokratik bir yönetimin kurulmasına imkân yoktur (Yıldızoğlu, 2003: 204). Fakat tüm muhalefete rağmen ABD Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu adı altındaki müdahalesine 20 Mart 2003’te başlayarak tek taraflı hareket etmiştir (Chomsky, 2003: 13).

4. CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***


11 EYLÜL ÖRTÜSÜNDE, ABD NİN ZORA DAYALI ORTADOĞU POLİTİKASINDA SÖYLEMSEL BİR DEĞİŞİM., BÖLÜM 2

 11 EYLÜL ÖRTÜSÜNDE, ABD NİN ZORA DAYALI ORTADOĞU POLİTİKASINDA SÖYLEMSEL BİR DEĞİŞİM.,  BÖLÜM 2



I. ABD DIŞ POLİTİKA GELENEĞİNİN OLUŞUMU VE ÇERÇEVESİ

I. I. Kuruluşundan II. Dünya Savaşı’na Kadar ABD Dış Politika Yaklaşımı

4 Temmuz 1776 tarihinde İngiltere’ye karşı yayınladığı Bağımsızlık Bildirgesi’yle bağımsızlığını kazanan ABD, devletleşen tüm diğer koloniler gibi oldukça zayıf bir şekilde uluslararası sahneye çıkmıştır (Allison, 2012). 

Fakat bununla birlikte, ABD’yi diğer tüm devletlerden ayıran şahsına münhasır özellikleri de vardır. Öncelikle ABD’nin siyasal bir felsefeyle kurulmuş olması, onu herhangi bir değer içermeyen dış politikadan farklı kılmıştır (Sümer, 2008: 122). Bununla birlikte din ABD’nin siyasal kültüründe çok önemli bir faktördür, zira ABD halkı kendilerinin Tanrı tarafından seçilmiş özel bir halk olduğun inanmaktadır (Sümer, 2008: 122-123). ABD’nin eşsiz olduğu inancı dış politikasına da yansımıştır. Nitekim bu yaklaşım, ABD’nin ilk başkanı George Washington’ın 1796 tarihli veda konuşmasında öne çıkmaktadır. Bu konuşmada, Washinton diğer ülkelerle ekonomik ilişkilerini mümkün olduğunca geliştirilmesi gerektiğini, fakat diğer taraftan, siyasi ilişkilerin asgari seviyede tutulması gerektiğinin altını çizmiştir (US Printing Office, 2000). Ona göre Avrupalı ülkelerin siyaseti ABD’ye yabancıdır ve bu nedenle Avrupalı devletlerle kalıcı ittifaklara girilmemelidir (US Printing Office, 2000). ABD bu nedenlerle ve kıtasal avantajı sayesinde uzunca bir süre izolasyonist kabuğuna çekilerek, önceliğini ulusal bütünleşmesine vermiştir. Ayrıca ABD’nin tüm dünyaya özgürlüğü yayması için Tanrı tarafından seçildiği inancı, ABD’nin kıta üzerindeki yayılmacılığını doğal görmektedir (Lahur Kırtunç, 2005:101).

Bu minvalde ABD, kuruluşundan itibaren uzunca bir süre bağımsızlığını tam olarak sağlayabilmek için kıta üzerindeki Avrupalı kolonyal güçlerin varlığına son vermek istemiştir. ABD, savaş veya toprak satın alma yoluyla kıta üzerindeki İngiltere, Fransa ve İspanya gibi dönemin kolonici güçleriyle karşı karşıya gelmiştir (Gerger, 2012: 28-30). Bununla birlikte ABD mücadeleyi sadece yabancı güçlere karşı değil, aynı zamanda egemenliğini tahkim etmek adına kıtanın yerlileri olan Kızılderililere karşı da vermiştir (Gerger, 2012: 31-32). Her ne kadar kıtasal sınırlar içerisinde gerçeklemiş de olsa ABD’nin dış politikasındaki güç kullanımı ilk sinyallerini burada vermeye başlamıştır. Bu güç kullanımı hem kıtanın yerli ve yerleşimcilerine hem de kolonyal güçlere karşı gerçekleştirilmiştir.

1800’lü yıllarda ABD, ulusal bütünlüğünü ve bağımsızlığı sağlama saikiyle hareket ederken, kıtasal anlamda savunmacı bir dış politika benimsemiştir. 1823 tarihinde Kongrede Başkan James Monreo tarafından deklare edilen Monroe Donktrini bu yaklaşımın kurumsal temelini oluşturmuştur. Bu doktrin ile bir anlamda, ABD kıta üzerinde hâkimiyetini ilan etmiştir. Nitekim doktrine göre, ABD Amerika kıtası üzerine yönelik Avrupalı güçlerin kolonyal girişimlerinin karşısında durmaktadır (Yılmaz, 2012: 1). Doktrinde ABD, Avrupa siyasetine karışmayacağını ifade ederek, buna karşılık Avrupalı devletlerin de Amerika siyasetine müdahil olmamalarını istemiş aksi takdirde, askeri müdahaleyi hak olarak görmüştür (Yılmaz, 2012: 1).

Monreo Doktrini, esasında ABD’ye izolasyonizmi ve emperyalizmi (dolayısıyla şiddeti) benimseyen bir dış politika yaklaşımı edindirmiştir. Zira bu doktrinin amacı, Amerika kıtasında, ABD için güvenlik koridoru oluşturan ve ticaretin gelişmesine imkân veren bir çeşit “kapalı deniz” oluşturmaktır. Zaten bu amacına 1867’de Rusya’dan Alaska’yı alarak ulaşan ABD, bundan sonra önemli oranda ekonomik gelişme kaydederek, 1896 yılına geldiğinde dünyanın en büyük ekonomik gücü olmuş ve ticaret dengesi fazla vermeye başlamıştır (Ataman ve Gökcan, 2012: 205). Ekonomideki bu gelişme ve kıtasal hakimiyetin sağladığı motivasyon ile, ABD bir kez daha yeni pazarların arayışına girmiştir. Ancak bu sefer kıtasının dışına adım atacaktır.

Bu bağlamda, 1898’de İspanya ile yaşanan savaş ABD için bir milat noktasına işaret etmektedir. Çünkü bu savaş koloniciliğe karşı kurulan ABD’nin, paradoksal bir biçimde, ilk kolonyal girişimi olmuştur (Gerger, 2012: 95). Dört ay süren savaş sonrasında ABD, açık askeri üstünlüğü sayesinde, Küba, Porto Riko, Guam ve Filipinleri ele geçirmiştir (Gerger, 2012: 98-100). Bu savaştan sonra ABD bu eğilimde devam ederek, yüzünü Pasifik’e dönmüştür. Buradaki genişlemeden sonra, Çin’e yönelik olarak uygulanan Açık Kapı politikası ile izolasyonist yaklaşımdan uzaklaşılmaya devam edilmiştir. ABD’nin, Çin’de diğer büyük güçlerle eşit imkânlarda ticaret yapabilme hakkına sahip olması anlamına gelen bu politika, ABD’nin Çin’in ekonomik kaynaklarını mümkün olan en az maliyetle elde etmesini sağlamıştır (Akçay ve Akbal, 2013: 11). Bu sürecin devamında 1914’te başlayan I. Dünya Savaşı ise izolasyonist gelenekten tam anlamıyla bir sapmaya neden olmuştur. Fakat belirtmek gerekir ki, Çin ve İspanya örneklerinde olduğu gibi, ABD izolasyonizmi, çıkarları gerektiğinde sınırlı biçimde müdahale etmeye, tehdit etmeye ve askeri güç kullanımına izin verecek ölçüde esnek tutulmuştur.

1914 yılında I. Dünya Savaşı başladığında, aslında ABD tercihini izolasyonist çizgiden tamamen ayrılmamak yönünde yapmıştır. Ancak Almanya’nın Fransa ve İngiltere’ye karşı açtığı denizaltı savaşının ABD’nin uluslararası ticaretini tehdit etmesi, Meksika’yı ABD aleyhinde savaşa girmeye teşvik etmesi ve bunun Amerikan basınında yer alması, Alman denizaltılarının Amerikan gemilerine saldırması ABD’nin bu duruşunu değiştirmiştir (Sander, 2009: 385-386). Bunun sonucunda da Amerikan Kongresi 6 Nisan 1917’de Almanya’ya savaş ilan etmiştir. ABD savaştan güçlü bir konumda çıktıktan sonra, BaşkanWoodrow Wilson, savaş sonrası düzene ilişik bağlaşıklarından farklı görüşlerini 14 ilke altında toplayarak ortaya koymuştur. Bu ilkeler savaş sonrasında toplanan barış konferansını etkilemiş ve iki savaş arası dönemde Avrupa’nın kolonici devletlerini zor durumda bırakan birtakım sonuçlar doğurmuştur. Fakat bu gelişmelere rağmen ABD’nin MonreoDoktrini’ne dönmesi uzun zaman almamıştır (Nevins ve Commager, 2011: 474-475). Bununla birlikte, savaş kısa süreli sonuçları itibariyle ABD’nin daha uzun süre izoloasyonist politika sürdüremeyeceğini ortaya koymuştur (Sander, 2009: 399).

Dolayısıyla ABD kuruluşundan itibaren II. Dünya Savaşı’na kadar olan süreçte, zaman zaman kopuşlar yaşamakla birlikte, genel anlamda izolasyonist bir dış politika yaklaşımı benimsemiştir. Ancak I. Dünya Savaşı’nın sinyallerini verdiği gibi, bu politikayı sürdürmek 20. yüzyılın sonlarında zorlaşmaya başlamıştır. Öyle ki, II. Dünya Savaşı’na taraf olduğu 1941 yılından sonra da izolasyonist politikaları ikinci plana atarak, küresel bir hegemon olmaya başlamıştır (Dorel, 2007: 19-20). Bundan sonraki süreçte, izolasyonist politikaların aksine, ABD dünyanın tüm alanlarına gittikçe daha fazla müdahil olan ve bunu yaparken de sık sık uluslararası hukuku göz ardı eden bir hegemon haline gelecektir (Byers ve Nolte, 2007: 221-226). Kuruluşundan itibaren dış politikasında farklı ölçülerde ve şekillerde etkili olan zora dayalı yöntemler bu tarihten sonra daha açık bir hal almaya başlamıştır.

II. II. Dünya Savaşı Sonrasında ABD Dış Politikasında Değişim: İzolasyonist Kabuktan Çıkış

BD II. Dünya Savaşı’ndan dünyanın en güçlü devleti ve nükleer silaha sahip tek gücü olarak çıkmıştır. Buna rağmen ABD savaştan hemen sonra yeniden geleneksel izolasyonist dış politikasına dönmek istemiştir (Gönlübol, 2000: 66). Fakat II. Dünya Savaşı’ndan sonra, dünya en az yirmi yıl kesin çizgileriyle ABD ve Sovyetler Birliği’nin çevresinde iki kutuplu bir nitelik kazanmıştır (Sander, 2008: 201). Soğuk Savaş olarak adlandırılan bu dönemde, ABD kaçınılmaz olarak bu sisteme göre şekillenen yeni bir dış politika yaklaşımı benimsemiştir. Bunun neticesinde de ABD, küresel hegemon olduğunu ilan ederek, dış politikası açısından yeni bir döneme giriş yapmıştır (Ataman ve Gökcan, 2012: 206).

Soğuk Savaş döneminin başında ABD 1949’da NATO’nun kurulmasına önderlik ederek izolasyonist politikasını terk etmiş ve bu dönem boyunca, Sovyet karşıtlığını merkeze alan bir dış politika geliştirmiştir (Gönlübol, 2000: 66). 

Bu politika, 1947 yılında Amerikalı diplomat George F. Kennan’ın kavramsallaştırdığı “Çevreleme Politikası” ile temellendirilmiştir (Weisbrode, 2006). 

Bu politikanın amacı Sovyetler Birliği’nin belirli sınırlar içine hapsederek yayılmasını engellemektir (Weisbrode, 2006). Bununla birlikte ABD’nin geliştirdiği yeni bir yaklaşım da “Caydırma Politikası”dır. Bu politika ile de ABD’nin hâkimiyetine meydan okuyan Sovyetler Birliği’nin ve onun gibi potansiyel devletlerin karşı duruşları önlenmeye çalışılmıştır (Ülker Erkan, 2010: 191). NSC-68 belgesi de bu noktada ayrıca öneme sahiptir. Bu belge ABD’nin komünizme karşı sonuna kadar mücadele edilmesini savunduğu bir manifesto niteliğindedir (Karaosmanoğlu, 1996: 335-336). Nihayetinde Soğuk Savaş dönemi boyunca, bu politikalar uyarınca pek çok eyleme doğrudan ya da dolaylı olarak iştirak edilmiştir. Örneğin, ABD Sovyet tehdidi altında olduğunu iddia ettiği ülkeleri, Truman Doktrini ve Marshall Planı gibi programlarla desteklemiş ve NATO ittifakında kurucu üye olarak yer almıştır (Kalyon, 2012: 10; Kibaroğlu, 2004:1; Erhan, 1996: 227).   

 Ayrıca bu dönemde Sovyetler Birliği ve ABD dünyanın pek çok yerinde birbirlerine karşı askeri güç kullanmaktan çekinmemişlerdir  (Gülmez ve Tahancı, 2014: 226-231). 

Bununla birlikte ABD, ilk defa özellikle Ortadoğu olmak üzere dünyanın geneliyle yakından ilgilenmeye başlamıştır   (Kurt, 2014: 168).

    1991 tarihinde Sovyetler Birliği’nin resmen dağılmasıyla birlikte Soğuk Savaş sonra ermiştir. 

Buna mukabil ABD’nin Sovyet merkezli politikaları anlamını yitirmiştir. Bu nedenle ABD oluşacak düzene yönelik olarak dış politika yaklaşımını yeniden gözden geçirmek zorunda kalmıştır. Zira ABD diğer aktörlere oranla nispeten güçlü de olsa, bu dönem devlet dışı aktörlerin belirginlik kazandığı, ideolojilerin ön plana çıktığı ve pek çok değişkenin etken olduğu bir istikrarsızlık ile karakterize edilmiş gibi görünmektedir (Arı, 2009: 174-177; Bacık, 2007: 327-331). Daha sonra ABD tarafından Yeni Dünya Düzeni adı altında yapılandırılmaya çalışılan bu sistemde, 11 Eylül terör saldırılarının bir kırılmaya neden olduğu şeklinde bir kanı oluşmuştur (Çiftçi, 2009: 208). 

Bu saldırılardan sonra genel anlamda dünyanın tamamında devletler gücünü arttırırken, ABD Bush Doktrini ile tek taraflı ve şiddet eğilimli, özellikle Ortadoğu’ya yönelik olarak, daha agresif ve antagonisttik bir dış politika yaklaşımı edinmiştir (Çiftçi, 2009: 216).

3. CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***


15 Eylül 2020 Salı

ABD NİN TEMELLERİ SARSILIYOR

ABD NİN TEMELLERİ SARSILIYOR


Prof.Dr. Sait Yılmaz 

 07 Haziran 2020 

 Giriş

 ABD‟de Trump başkan olduktan sonra devlet yönetimi içinde derin bir iç savaş başladı. Bu savaş, yönetim içinde ideolojik kırılmalar ve devletin karşılıklı paylaşımı şeklinde gelişirken, önce COVİD-19 sonra da Floyd olayı ABD‟yi çok önemli bir dönemece getirdi. Son yıllarda halk hareketleri sadece ABD‟de değil, tüm dünya ülkelerinde ortaya çıkmak için fırsat bekliyor. ABD‟deki son olaylar, ABD‟nin temellerini sarsabilecek bir özelliğe sahip. Salgın hastalık ile mücadelede savunmasız halk, son olayların katalizör olduğu bir kırılma ile devletin üstünde ve kuruluş felsefesinde önemli değişikliklere yol açabilir. Bunun küresel sonuçları da olacak çünkü yaşadığımız sorunlar birbiri ile bağlantılı. Zenginliğin ve fırsatların ülkesi olarak Amerikan Rüyası‟nın, ABD‟nin dünyaya liderlik etmek için özel bir ülke olduğu ütopyasına dayanan Amerikan İstisnacılığı‟nın, ABD başkanlarına göre dini referanslarına göre Tanrı Devleti‟nin artık sonu gelmiş olabilir. Eğer ABD, halen medyada pompalandığı gibi son olaylara sadece polisin nasıl reforme edileceği penceresinden bakarsa bu nihayetinde bir halk devrimine yol açabilir. Bu makalede, bir güvenlik ve polis devleti olan ABD‟nin aslında ne kadar kırılgan olduğu yani iç güvenliği hakkında konuşacağız. Önce ABD içindeki derin devletten, aşırı gruplar ve ırkçılıktan bahsedecek sonra konuyu komplo teorilerine ve ülkenin sarsılan temellerine getireceğiz.












ABD Derin Devleti.. ABD‟deki derin devleti açıklamak için kullanılacak doğru terim “derin devlet” ve onun da arkasındaki “daha derin devlet” olmalıdır. Derin devletin ana parçaları atanmış ya da daimi bürokratik tabaka ve 17 istihbarat teşkilatından oluşan İstihbarat Toplumu‟dur. Bunlarla daha derin arasında büyük iş dünyası ve Wall Street vardır1. Daha derin devleti; CFR, Üçlü Komisyon ve Bildelberg‟in ön cephede gözüktüğü “küresel sermaye” temsil eder. Bununla beraber, derin devletin deliği daha da derinlere uzanır. Bu deliğin arkasında daha gizli olan „Skull and Bones‟ ve „Bohemian Grove‟ gibi örgütler vardır. Kamu ve özel kuruluşlar arasında melez bir yapı, derin devlet olarak ülkeyi ve dünyayı yönetmeye çalışır. Wall Street ve Washington D.C.‟deki beyinler derin devletin en önemli düğüm noktalarıdır. Bütün bu kuruluş ya da örgütlerin anahtarı para‟dır. Para ve hırs ilişkileri iki düğüm noktasını birbirine bağlar. Wall Street‟in nakit para desteği derin makineyi yağlar ve ön tarafta aldatıcı bir kukla tiyatrosu oynanır. Eğer siyasiler çizgileri aşar ve statükoyu bozmaya kalkarsa, kiralanmış eller onlara kaybedeceklerini hatırlatmak için hazırda bekliyordur2. David Rockefeller, ölene kadar ABD‟deki „derin devletin arkasındaki derin devlet‟e yön veren ve merkez bankaları ile siyasi kuruluşları yöneterek kendi gündemini uygulayan ve gücünü geliştiren sistemin başı idi. Rockefeller ve Rothschild arasında uzun zamandır süren çekişme 2012 yılında çatışmaya dönüştü. Küresel hedef değişmese de planlar konusunda anlaşmazlık çıktı. Bunlar olurken derin devlet iki kutba ayrıldı ve ABD‟deki derin devletin Rothschild tarafı yeni başkan Trump‟ı öne sürdü. Ruslarla kirli işleri olan Trump‟ı yönlendirme işinde Siyonist küreselciler ve emekli şahin generaller öne çıktı. Hâlbuki Wall Street‟in başkanlık adayı gündemlerini kesintiye uğramadan sürdürecek olan Hillary Clinton idi. Clinton Ailesi‟nin Rothchild ailesi ile eskiye dayanan yakınlığı var. Ancak, herkes Hillary Clinton‟ın kazanacağını düşünürken son anda ortaya saçılan iddialar, seçim sürecinin Trump‟ın lehinde işlemesine neden oldu. Trump iktidarı, Wall Street tarafından değil ama petrol, gaz ve kömür endüstrileri tarafından satın alınmıştı. Bugünkü kutuplaşma, Trump‟ın başkanlığına karşı Obama-Clinton- Bush-Derin Devlet kampı şeklinde. Kimilerine göre bu kutuplaşma; sağ & sol, muhafazakâr & liberal, mavi devlet & kırmızı devlet, Amerikancı & Rus-Çin-İran yanlıları ya da vatansever & küresel elit şeklinde etiketlenmekte. Önceki makalemizde de belirttiğimiz gibi ülke yönetimi gerçekte bir demokrasi değil Plütokrasi yani zenginlerin çıkarlarını korumak için kurgulanmıştır. Ülkenin kaynakları (insan, para, malzeme) dışarıda küresel askeri maceralara, sonu gelmez savaşlara ve içeride polis devletinin dizginlerini sıkı tutmaya ve şirketlerin cebine gider. Amerikan hayali ve güzel bir ülke olduğu medyada sık sık vurgulanır ki açlık, yiyecek sıkıntısı, evsizlik ve yoksulluk içindeki halk durumunu sorgulamasın. ABD‟nin ülke çapında en büyük açlık örgütü Feeding America‟nın ülke genelinde 200 gıda bankası ve 60 bin yemek servis alanı var3. ABD atına binen yani ordusunu ve istihbaratını kullanan küresel elitin amacı tek dünya devletini kurmaktır. Ulus-devletlere düşmandır. ABD‟nin Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Yemen, Filistin, Zimbabwe, Somali, Venezüella, Küba, İran, Kore, Çin vd. ile olan çatışmasının arkasında ne var? Küresel sermayenin yani Beyaz Adam‟ın kibri; üstünlük duygusu ile sömürüye dayanan emperyalizm. Bu üstünlük hissinin sonucu; milyonlarca insanın hava kuvvetleri ile öldürülmesi, küresel izleme, milyonlarca göç, milyonlarca dul ve yetimdir. Yoksulluk ise dünyada milyarlar ile sayılıyor. ABD basını ise konuyu dağıtmak için sürekli Çin düşmanlığına yer veriyor. COVİD-19 nedeni ile Çin suçlanıyor. COVİD-19‟un suçu her ne kadar Çin‟in üzerin atılsa da asıl sorumlusu ABD‟deki birinci derin devlettir. Onların üstünlük merakı yüzünden evlere hapisiz, insanlarımız işsiz. Sadece sokaklardaki Amerikalılar değil, Londra‟da İngiliz halkı da aynı slogan ile bağırıyor; “Adalet Yok, Huzur Yok”. Bu aslında dünyadaki %99‟un sloganı. ABD’de Irkçılık.. Beyazlar, Kuzey Amerika topraklarına el koymak istediğinde milyonlarca yerli katledildi. Bulaşıcı hastalıklara maruz bırakıldı, kendi toprakları dışında rezervasyon bölgelerine mahkûm edilerek soykırıma devam edildi. Bunların arkasında Beyaz Adam‟ın üstün olduğu ve yağma hakkı varsayımı vardı. Sadece toprak değil, emek de bedava olmalıydı. Böylece Afrika‟dan yeni kıtaya köle taşındı. ABD, Avrupa‟nın bu kıtada kurduğu emperyalist ve sömürgeci düzenin yani soykırım ve köleliğin üzerine kuruldu. Köleler küçük düşürüldü, tecavüz edildi, işkenceye uğradı ve katledildi. Bu ABD tarihinin ilk bölümü idi ama ülkeyi kuranlar özgürlük ve insan haklarından bahsediyordu. Bugün ABD‟deki siyahlar büyük ölçüde bu ilk dönemde yaşayan kölelerin bakiyeleri ve hafıza hala canlı. ABD‟de ırkçılığın terör faaliyetine dönüşmesi, 1866 yılında zenci haklarının kabulü ve köleliliğin kaldırılmasına tepki olarak karşı Ku Klux Klan‟ın (KKK) kurulması ile başladı. Geçmişte çok büyük eylemleri olan KKK‟nın bugün yaklaşık 5.000 üyesi var. ABD‟nin kuruluşundan beri var olan Beyaz tarafın kurumsallaşmış barbarlığı bugün de dünyanın çeşitli yerlerinde devam ediyor. Üstelik dünyaya demokrasi, özgürlük, insan haklarından bahsediyor, ülkelerin karnelerini tutuyor, bunu sağlamak adına başka ülkeleri işgal ediyor, halklarını öldürüyorlar. Demokrasi‟den anladıkları ülkenizin egemenliğine sızmak için yollar bulmak, Serbest Piyasa‟dan bekledikleri ülkenizi sömürgeleştirmek için engelleri kaldırmak ve her şeyi özelleştirme ile ele geçirmek. İnsan haklarından hedefledikleri ise size baskı yaparak ülkenizdeki etnik grupları azdırarak “böl ve yönet” için federal sistemi dayatmak. Floyd‟un ölümü UNHCR ve insan hakları örgütlerinin iki yüzlüğünü de ortaya çıkardı; hala tek bir kelime bile söylemediler. Amerikalıların dünyaya hediyesi; bitmeyen savaşlar, işgaller, yaptırımlar, düzenli suikastlar, her şeyimizin gözetlenmesi ve kayıt altına alınması, kredi kartımızı her kullandığımızda ABD kesesine doğrudan para gitmesidir. Ülkenizdeki sözde büyük şirketler, ABD‟deki ejderhaların şubeleridir. 1960‟larda genellikle siyahların askere alınması kara ve deniz kuvvetlerinde isyana yol açmıştı. 1968‟de Martin Luther King‟in öldürülmesi Afrika-Amerikalı birlikleri daha da kızdırmıştı. Bu olayı Vietnam‟daki beyaz askerler Ku Klux Klan bayrakları ile kutladılar4. Temmuz 1969‟da siyah Deniz Piyadeleri Kuzey Carolina‟daki üs‟te ayaklandılar. Üç yıl sonra Kitty Hawk uçak gemisinde 308 siyahî denizci kendilerine iki sandviç verilmesi için ayaklandılar. ABD‟nin ilk ırkçı örgütü KKK‟ya daha sonra Beyaz Irkçı hareketler, sosyalist, anarşist ve azınlık milliyetçi grupların terör faaliyetleri eklendi. 1960 ve 70‟lerde ortaya çıkan Kara Panterler grubu siyah adamın silahlandığında ne kadar tehlikeli olduğunu göstermişti. ABD‟de en çok acı çekenler siyahlar, Latin kökenliler ve diğer göçmen gruplardır. Siyahlar, Amerikan sisteminde her zaman bir tehlike olarak görülmüş, düşmanlık gizlenmeye çalışılmıştır. Son olaylar ABD ordusu için de kötü sinyaller veriyor. Bugün ABD ordusu gönüllülerden kurulu, her ırk ve inançtan asker var ve 1960‟lara göre çok daha disiplinli. Ancak, Floyd‟un öldürülmesi sadece Afrika-Amerikalı askerleri değil diğerlerini ve komutanlarını da şok etmiş durumda. Trump, bu askerleri sivillerin üzerine sürerken bunca yılda sağlanan uyumu nasıl tehlikeye attığının farkında değil. Bu sadece Amerikan askerinin uyum ve moral sorunu değil, eski Genelkurmay Başkanı Michael Mullen‟in dediği gibi dış ülkelerdeki askeri maceralarının da sonunu getirebilir. ABD nüfusunun %13‟ünden az olmalarına rağmen polis silahı ile ölenlerin %30‟unu temsil ediyorlar5. ABD ıslah merkezlerindeki 6.7 milyon kişinin 2.2 milyonu hapiste ve muhtemelen siyahlar daha çok tutuklanıyorlar. ABD‟de hapishane işi büyük bir endüstri, eğer WASP yani Anglo Sakson Beyaz değilseniz, buralara uğrama şansınız yüksek. Sadece siyahları değil, tüm dünyayı kölesi gören, bunun adına da “Amerikan İstisnacılığı” diyen bir zihniyet ile karşı karşıyayız. ABD’de Aşırı Gruplar.. Amerika için en tehlikeli örgüt kökleri 1798‟e kadar geri giden ve pek çok ideolojinin bir araya geldiği Amerikan Yurtsever (Patriot) hareketidir. Örgüt inanışına göre kendileri Beyaz Aryan olarak Tanrı tarafından verilmiş özel bir görevleri vardır. Sağ kanat terör içinde ayrıca neo-Nazi bir motifte bulunmakta, bu diğer sağ örgütleri de desteklemektedir. Neo- Nazilerin CSA ve Güney Kaliforniya Beyaz Aryan Direnişi6 ile bağlantıları tespit edilmiştir. Yönetim karşıtı sağcı gruplar ise ırkçı olmaktan öte mevcut yönetim sistemine karşı örgütlerdir. Bugün Amerika‟da beş tip terör örgütü (Tablo 1) bulunmaktadır7; (1) Etnik bölücü ve göçmen örgütleri, (2) Sol kanat radikal örgütler, (3) Sağ-kanat ırkçı, yönetime karşı, yok olmamak için savaşan örgütler, (4) Dış terör örgütleri, (5) Sorun odaklı örgütler (çevreci aşırılar gibi). Sağ kanat terör örgütleri içinde ırkçılık, yönetim karşıtlığı ve düzene karşıtlık ile öne çıkmaktadır. Buna kürtaj yapan klinikleri bombalayan Hıristiyan gruplar da dâhildir. Irkçı saldırılar iç terörden ziyade dazlakların gangsterlik ya da organize suç örgütü faaliyeti olarak görülmektedir. Bazı ırkçı gruplar ise beyaz-siyah ya da anti-semitik olmaktan ziyade tarihi nedenlerle (topraklarına yapılan silahlı saldırılar, uygulanan kanunlar, vergiler vb.) hükümete düşman olan gruplardır. KKK, ABD‟nin güneyinde, bazı ırkçı gruplar orta-batı‟da (Amerikan Nazileri genellikle Şikago‟da) toplanmışlar, yönetim karşıtları ise ülke çapında yayılmışlardır. Klan hareketi gibi diğer bir ırkçı grup ise Amerikan Nazi Partisi ve çeşitli Aryan (Beyaz Aryan Kardeşliği, Aryan Ulusları gibi) gruplarıdır. Irkçı gruplar bunlarla da sınırlı değildir. Diğer bir sağ-kanat terör örgütü olan Düzen (The Order) ise diğer bir militan ırkçı grup olarak Hıristiyan Kimliği, Odinciler (İskandinav Tanrısı ve Neo-Nazi) gruplarından kişileri bir araya getirmektedir 8.
Tablo 1: Amerika’da Faaliyet Gösteren Terör Örgütleri Kaynak: Brent L.Smith, Kelly R. Damphousse, Two Decades of Terror Characteristics, trends, and porspects for the Future of American Terrorism, in the Future of Terrorism: Violence in the New Millenium, Edt. Harvey W.Kushner, Sage Publications, (London, 1998), p.136. ABD‟de öne çıkan bölücü gruplar; Alaska Bağımsızlık Partisi, Cascadia Bağımsızlık Projesi, Hawai Ulusu, Maine Askerleri, Özgür Devlet Projesi, New Hampshire Cumhuriyeti, Güney Ligi, Christian Exodus, İkinci Vermont Cumhuriyeti ve Teksas Birleşik Cumhuriyeti‟dir. 2007`de federal yönetimden bağımsızlık kararı alan Lakota Kızılderili Hareketi şimdilik sesini duyuramadı. Kuzey Batı Pasifik‟teki Cascadia Cumhuriyeti benzer girişimlerde bulundu9. Alaska, İngiliz Kolombiyası, Oregon, Washington ve Yukon gibi bölgelerdeki bağımsızlık taraftarlarını bira raya getiren Arcadia Birliği ayrılıktan siyasal reformlara kadar geniş bir yelpazede talepleri olanları temsil ediyor. Bu hareketlerin çoğu marjinal olsa da hemen hemen her eyalette sayısız bağımsızlık hareketi mevcuttur. Floyd Olayı Sonrası komplo Teorileri.. George Floyd‟un öldürülmesinden sonra olaylar 12. gününü doldurdu ve bu süre içinde milyonlarca insan sokağa döküldü, en az 11 kişi öldü ve 1 Haziran itibarı ile 4.440 kişi tutuklandı10. Washington D.C. dâhil 16 eyaletteki 100‟den fazla şehirde ulusal muhafız adı verilen ordu güçleri göstericiler ile karşı karşıya. Binalar ateşe veriliyor, dükkânlar yağma ediliyor ve araçlar imha ediliyor. Göstericileri organize eden ve olayları tırmandırma güçler araştırılıyor. Video kayıtlarında Boston‟da polislerin kendi arabalarını imha ettikleri de var. Başlangıçta barışçı gözüken protestocular polisler gelince her yeri ateşe veriyorlar. Minneapolis‟te oto galerisindeki arabaların sıra ile camlarını kıran Şemsiyeli Adam‟ın daha sonra Jacob Pederson isimli polis olduğu ortaya çıkıyor11. Hâlbuki (sivil) polisler bu olaylarda gösterilerin hızını kesmek ve casusluk yapmak için girerler. 2009‟da İngiltere‟deki G20 gösterilerinde de böyle olmuştu. 2016‟da Montreal‟da şirketlerin kurtarılmasını protesto edenlere karşı polis Siyah Blok isimli bir anarşist grup maskesi altında protestocuları kaçırtmıştı. ABD‟ye dönecek olursak polisin pek çok olayda şiddeti artıran bir rol oynadığını görüyoruz. Houston‟da atlı bir (süvari) polis, pasif yani seyirci bir bayanın üstüne atını sürerek olayları tetikler. New York‟ta arabaların protestocuların üzerin sürüldüğü videolar kaydedildi. New Yorklu bir polisin bir bayana saldırıp hakaret ettiği, kadının hastanelik olduğu kayıtlarda. Philadelphia‟da gaz saldırısına uğrayan ve yerde yüz üstü yatan kadın tekmeleniyor, Polis, gazetecileri hedef alıyor; Denver‟de bir muhabir yangına itiliyor, Minneapolis‟te gazeteci Linda Tirado‟nun bir gözü kör ediliyor. Hemen her eyalette plastik mermiler savruluyor. Polislerin olaylara provoke etmesi, bir sıkıyönetim getirme arayışının yöntemi de olabilir. Muhtemelen pek çok FBI çalışanı ve istihbaratçı, göstericilerin içinde yürüyor. 1960‟lardaki ADEX listesi gibi şu anda bir bozguncu listesi hazırlıyorlar12. Adalet Bakanlığı, çeşitli şehirlerde hapishane ayaklandırma timleri kullanıyor. Ülkedeki eyalet valilerinin yarısından çoğu Ulusal Muhafızları göreve çağırıyor. Alış veriş merkezleri artık salgına değil yağmaya karşı kilitleniyor. ABD, yabancı bir ülkenin örtülü faaliyeti ya da ajan provokasyonu ile değil kendi kendini yıkıyor. Ülke iç siyasi çatışma içinde girdaba giderken, dış etkilerin müdahalelerine sensörleri kapalı, farkında bile değiller. Şimdi ABD‟nin kendi içindeki komplo iddialarına gelelim. - Trump‟a göre kendisine karşı olan derin devletin başında Obama var. Trump, Rusya ve Ukrayna ile ilgili suçlamalardan ancak yargıyı ele geçirerek kurtulabildi. Trump ilginç bir şekilde seçim öncesinden bugünkü olaylara kadar başına gelen tüm olayların arkasında eski başkan Obama‟nın olduğunu iddia ediyor ve en büyük düşmanın “Obamagate” olarak niteliyor. - Amerikalı emekli asker dostlarımıza göre; Antifa, anarşist ve Neo-Nazilerin bir karışımı olayları organize ediyor. - Obama‟nın Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice ise ortada polis şiddeti olmadığını, yaşananların Rusların oyun kitabına uygun olduğunu iddia ediyor. - Soros, her ne kadar açıkça olaylar ile ilişkisini reddetmiş olsa da geçmişte Antifa provokatörleri ile kaos ve ayaklanma provaları yaptığı biliniyor. Nitekim şehirleri ateşlere verenlerin eyalet dışından gelenler olduğu tespit edilmiş13. ABD‟de yaşanan şiddet ve kargaşanın bir ucunda barışçı gösteriler diğer yanında yağma ve kundaklama ile olayları tırmandırmaya çalışan gruplar var. Polis tahrikleri ve çeşitli aşırı grupların faaliyetleri ikinci grup ile birlikte yürüyor. Gelişmeler Rockefeller‟in 2010 yılında yazdığı oyun planına uygun; küresel tedarik zinciri kesildi, insanlar işsiz kaldı, salgın çaresiz bıraktı, domino etkisi ABD‟den başlıyor ve sıra zorunlu aşıya gelecek. Tek tek insanların ve tüm para akışlarının tek bir merkezden dijital olarak kontrol edildiği bir düzene gidiyoruz. Bunların hepsi Pentagon‟un eğitim videosu Distopya 2030‟da var14. Senaryoya göre hükümet; suç örgütleri, yetersiz alt yapı, dini ve etnik gerginlikler, kitlesel yoksulluk ve işsizlik karşısında siyasi ve toplumsal yapıyı düzene koyma, ekonomik eliti koruma amacı ile sıkıyönetim ilan eder ve silahlı kuvvetler oyuna girer. Şu anda bu senaryonun işlediği görüşünde olanlar var. Ayaklanmanın sistemli hale gelmesi için devletin bozguncu kullandığına dair emareler var. Nitekim soğukkanlı bir katil polis olan De Chauvin, 46 yaşındaki bir siyahîyi herkesin gözü önünde kasten öldürür. Olay sosyal medyada hızla yayılır ve gösteriler başlar. Floyd‟un öldürülmesini kaydeden ve sosyal medyada paylaşan 17 yaşında siyahî bir genç kız. Başlangıçta barışçı olan gösteriler, yağma ve kundaklama ile ayaklanmaya dönüşür. Bundan önce de polis pek çok kişiyi öldürmüştür ama bu olay tetiklenir. Amerikan halkı zaten sürekli bir alarm durum hali içinde yaşamaktadır. Özetle, korona virus nedeni ile ekonomi çökmüş ve insanlar savunmasız iken birileri Trump‟ı göndermek, sonra aşı işini kurtarıcı gibi piyasaya sürmek mi istiyor sorusu gündemde. ABD’nin temelleri sarsılıyor.. Trump‟ın seçim öncesi gazinocu kültürü ile başkan olabilmek için karıştırdığı işler ABD istihbaratı tarafından kayıt altına alınmıştı ama seçimlerinden önce fazla bir sızıntı yapmadılar. Trump‟ın Ruslarla olan seçim işbirliği ABD demokrasisine zarar verebilir, Hillary‟nin seçim kampanyasını olumsuz etkileyebilirdi. Seçim döneminde sadece Hillary Clinton‟un mailleri FBI tarafından gündeme getirildi ancak daha sonra soruşturma konusu olacak bir şey bulunmadığı açıklandı. Ama Trump‟ın Rusya bağlantıları ile ilgili iddialar çok ciddi idi. Aslında olay sanıldığı gibi Rusların sadece ABD seçimlerinde Trump‟ın yanında yer alması değil, Michael Flynn yani başkanın ulusal güvenlik danışmanı olmuş bir kişinin Rus ajanı olması idi15. Ama Trump‟ın yargının başına getirdiği William Barr‟ın ilk işlerinden biri Trump‟ın Ruslarla bağlantısının kilit noktası olan ve işine son vermek zorunda kaldığı danışmanlarından Flynn ile ilgili soruşturmayı geçersiz kılması oldu. Hâlbuki Flynn‟in Rus elçisi ile ilgili ilişkileri konusunda yalan söylediği ispatlandı ve mahkemede kendisi de kabul etti. Üstelik bu işe Türkiye‟den aldığı paraların gizlenmesi karşılığı bulaştığını söyledi. Trump‟ın Ulusal İstihbarat‟ın başına getirdiği Richard Grenell ise hâlihazırda devlet kurumları içinde siyasi muhalifleri temizleme işini yapıyor. ABD yargısı artık Trump‟ın dostlarını korumak, düşmanlarını cezalandırmak, gerçekleri halı altına süpürmek, iktidarın ulusal güvenlik, kolluk işleri ve dış ülkelerle ilişkilerde kullandığı siyasi gerekçelere koltuk olmak için siyasi bir silah vazifesi görüyor. Özetle adalet olmadığı için devlet çeteye dönecek. Acımasız partizanlık ve Trump‟ın saldırgan taktikleri durumu kötüleştiriyor. Trump gitse bile durumu tamir etmek çok zor gözüküyor. Kapıda Trump ve Dışişleri Bakanı Pompeo‟nun taktiklerinin sonucu olarak Çin ile yeni bir soğuk savaş bekliyor. Ülke içinde partizanlığın en çok zarar verdiği kurumlar ulusal güvenlik ve yargı. Bürokrasinin siyasallaşması kurumlara olan güveni de yok ediyor. ABD artık kimseye; - Amerikan demokrasisi, - Hukukun üstünlüğü, - Ordunun sivil kontrolü, - Ayırımcılığa karşı olmak gibi temel ilkeleri dayatamaz. ABD‟nin bundan sonra ulusal güvenlik sistemi içindeki hasarları tamir etmesi uzun zaman alacak, Rusların ve diğer ülkelerin sistem içinde sızması daha ciddi boyutlara ulaşabilecek, casuslukla mücadele çok daha ciddi bir iş haline gelecek. İstihbarat, yargı, tayinler, kurumlar arası ilişkiler, devlet yönetimi her şey siyasallaşacak, prestijlerini ve etkinliğini yitirecek yani yetenekli insanlar buralarda çalışmayacak. Ordu da siyasallaşma tehlikesi yaşıyor ve son olaylarda askerlerin de kendi halkına karşı kullanılması buna pek alışkın olmayan ABD komutanları için kabul edilemez bir olgu. En üst komutanlar ve görevdeki Savunma Bakanı Mark Esper, ciddi tepki vermeye başladılar. İlk defa Ronald Reagan döneminde orduya muharebe dışı bir görev (uyuşturucu ile mücadele) verilmişti. ABD‟de iç savaştan beri askerlere karşı öyle bir siyasi güvensizlik vardır. Öyle ki 26 Temmuz 1948‟de yani 1775‟te ilk kurulduktan yaklaşık 175 yıl sonra ordunun parçaları Harry Truman tarafından birleştirildi. O zamandan beri ABD kendi ordusu için demokrasinin hizmetinde olma ilkesini sık sık tekrarlarken ordu içinde renk, ırk ve din uyumu en büyük endişe idi ve şimdi Trump bunu tehdit ediyor. ABD halkına bakacak olursak; ülke salgın hastalıkla yoğun mücadele içinde 3 Kasım‟daki seçime hazırlanırken, zaten ekonomik sıkıntı içinde olan halkın yaşadığı son olaylar durumu daha da ümitsiz hale getirdi. Dünya nüfusunun %4.2‟sine sahip olan ABD, korona virüsten enfekte olanların %31‟ini, ölümlerin ise %29‟unu temsil ediyor. Salgın ile birlikte 30 milyon kişi işini kaybetti, 100 binden fazla kişi hastanelerin acil yardım servislerinde. Yoksulluk ve borç sürekli artıyor. Son 30 yılda ülkenin borcu 3 trilyon dolardan 26 trilyon dolara çıkarken, şirketlere para pompalamak için 7 trilyon dolardan fazla para basılmış16. ABD halkı salgın sonrası iyice ağırlaşan sorunları karşısında sokağa çıkmaya hazırdı ve Floyd‟un katli sadece bir tetikleme oldu. Amerikan Polis Devleti.. Bugün Amerika‟yı yönetenleri gruplarsak ortaya şunlar çıkar; psikopatlar, düzenbazlar, casuslar, haydutlar, hırsızlar, gangsterler, gaddarlar, tecavüzcüler, soyguncular, ödül avcıları, savaş ganimetçileri ve soğukkanlı katiller. Bunların hepsi devletin içinde şiddeti kullanan bir yapıya entegre olmuşlar. ABD‟yi yönetenler kendi halkına para harcamaktansa küresel derin devletin maceralarına para harcar. Çokuluslu şirketlerin çıkarları doğrudan ABD‟nin çıkarlarıdır. Şirketler kendi iş gündemleri için devletin içini oyarken, onların diğer ülkelerdeki çıkarları milli güvenlik meselesi haline gelmiştir. Ülkede ekonomi batsa da, büyük krizler çıksa da şirketler bundan en karlı çıkar, fatura halka kesilir. 2019 yılında 732 milyar dolarlık bir savunma bütçesi vardı ve uzun yıllardır yaklaşık hep bu rakamlarda. Ülke dışında 800 kadar askeri üs‟te ve dünyanın her yerine yayılmış deniz ve hava kuvvetleri ile sözde ABD çıkarları korunuyor. Hobezyan dünyada devlet sandığınız gibi tarafsız değildir; zengin bir elitin çıkarlarına daha çok hizmet eder ve bu çıkar grubuna sanayiciler ile profesyonel bir aydın sınıfı toplumun sorun çıkarmadan razı olması için entegre olmuştur. Devlet şiddet tekelini elinde bulundurur, kolluk güçleri ve yargı bu tekelinde kullanılmasında devletin yanındadır. Sermeyenin elindeki medya susmak zorunda kalır ve halk gücünü ancak sokakta gösterebilir. Sokak gösterileri polisler tarafından enfekte edilir, kimin tehlikeli olduğuna, hapse gireceğine ya da mahkemeye gideceğine polis karar verir. SWAT Timleri gibi yapılar ülkede terör estirirler. George Floyd olayından önce de kim bilir aynı polisler kaç kere yargısız infaz yaptılar? Derek Chauvin, daha önce buna benzer pek çok vukuat işlemiş ama Amerikan hukuku kör davranmıştı. Amerikan polisi işlediği suçlardan kendini bağışık hisseden bir ruh içindedir. George Floyd, sadistçe katledildi ama bunun çok daha büyük bir sorunun parçası olduğu hala kabul edilmedi. Şimdi ise polis için önemli kısıtlamaların ve denetimin olduğu bir düzene geçiş umudu besleniyor. Ancak polisin içinde bu bağışıklığı kaybetmek istemeyen ve halka hala düşmanca bakan önemli bir kesim var. Polis, CNN ekibini tutukladı, BBC ekibine fiziksel saldırı gerçekleştirdi. Bugünlerde ABD‟de polis ve askerler suçlu ya da masum ayırımı yapmadan göstericilere düşman gibi davranıyor. Böyle giderse, kitlesel gösteriler ABD‟yi herhangi bir zamanda bir sona götürebilir. Fransa‟da Sarı Yelekliler‟in protestoları da aylarca sürdü ve ancak COVİD-19 durdurabildi. Trump‟ın ise çok fazla seçeneği yok. Önce eyaletlere federal birlikleri göndermekle tehdit etti. Ardından İsyan Kanunu‟nu uygulamak tehdidini savurdu. Şimdi polis ve ulusal muhafızlar birlikte gösterici avındalar. Donald Trump‟ın gösterileri bastırmada askerlere verdiği oyun kitabı belli, twitter da yazdı ama sonra sansürlendi17; “Yağma başlayınca, atış başlar”. Bunun aynısını 1960‟ların ortasında Miami‟de polisler yapmıştı. İsyanlar muhtemelen tüm yaz devam edecek. Yaz sonuna doğru bir çözüm bulunmadan Demokratlar, büyük mitinglerini Ağustos‟tan Temmuz‟a çektiler. ABD‟nin derin hastalığını gizlemek isteyen medya konuyu şu soru ile minimize ediyor; “Polis nasıl denetim altında tutulabilir?” Şimdi tartışılması gereken sadece polisin yetkileri, adaletin nasıl insan haklarına uygun bir şekilde sağlanacağı değil, devletin şiddet tekeli ve ülkeleri soyanlar yani elitlerin güvenliği ile toplumun güvenliği arasında bir dengenin nasıl kurulacağıdır. Bunun yolu zengini daha zengin etmek değil, serveti daha eşit paylaşmaktır. Ülkede düzeni ve kanunlara itaati ne sağlar, devlet toplum için nasıl var olur, koltuğa yapışanlardan nasıl kurtuluruz; bunları yeniden tartışmalıyız. Çünkü bu sorunlar insanlar bir arada yaşamaya başladığından beri karşı karşıya geldiğimiz çıkmazların genel çerçevesi. Devlet ve polis, ideolojik olarak ikiz kardeştir. Gerçek demokrasinin olmadığı ülkelerde, devlet; polisi kollar, polis ise devletin tehdit olarak gördüğünü ezer. Bu ilişki döngüsel olarak birbirini haklı kılan bir sistemdir. Savcılar burada nazik bir denge bulmaya çalışır. Ancak, polis ile devlet arasında bir kırılma noktası vardır; halkın kızgınlığının önünün alınmasının zorluğu anlaşılınca birden iktidarı elinde tutanlar yalnız kalır hatta birbirilerine en azılı düşman olurlar. Sonuç.. Gelişmelerin akademik boyutuna bakacak olursak şu soruyu sorabiliriz; ABD‟deki ayaklanmaları nasıl bir ideoloji ya da kuram içine sokmalıyız? Yıllardır terör dersleri veren bir hoca olarak „Terörizm‟ diyemeyeceğimizi söyleyebilirim. Çünkü terörün 363 ayrı tanımı içinde bir sosyal harekete „terör‟ diyebilmek için asgari iki şart aranır; (şiddet için) silah kullanmak ve siyasi bir amacı olmak. ABD‟deki gösterilerde bunlar yok. Devlet otoritesine karşı olmak gibi bir iddiaları olmadığı için „Anarşizm‟ de diyemeyiz. Geriye sadece „Nihilizm‟ yani „Hiççilik‟ kalıyor; göstericilerin çoğu barışçı idi, yağma ve kundaklama eylemi dışında bir şiddet eylemi yok ve devlet ile pazarlık yapma gibi bir felsefeleri de yok. Ancak, ihtiyacımız olan şey devlet sisteminde reform değil, bir devrim. Dünya insanları, sivil toplumlar siyasi kutuplaşma, ırkçılık, kabilecilik, terör ve devlet baskısı altında. Savaşlar, soykırım, kölelik, korku ve baskı yerine insan hayallerine uygun ve onurlu bir yaşamı nasıl sağlayabiliriz? Dünyanın pek çok ülkesinde yaşanan düzen, neo-feodalizm‟dir; yönetici-serf ilişkisi modern düzene uydurulmuş, polis devleti kendi halkını dizginliyor. Düzen, sadece bir grup zengin ve elitin çıkarlarını yani daha zengin olmasını garanti etmek için kurgulanmış. Bir siyahın ölümü bunları yani yoksulluğun bize kader gibi dayatıldığını tekrar hatırlamamıza neden oldu. Minneapolis, Washington D.C., New York City, Atlanta, Los Angeles ve diğer ABD şehirlerinde yüzbinlerce kişi şimdi bunun için yürüyor. Bu bir devrim değil; yakmak, yağmalamak, ayaklanmak ve şiddet için ancak „anti- devrim‟ terimi kullanılabilir. Ama yaşanan distopya artık yeni normal oldu ve bu normal hepimizin gerçeği yani işsizlik, fakirlik, sadaka ile yaşamak ve her türlü baskı hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu. Bu sadece kişi özgürlüklerinin değil, ulus-devletlerinin de akşamı, güneş batıyor. Özgür olarak yaşayan son insan nesliyiz. Güneş doğduğunda başka bir dünyada uyanacağız, isimlerimizin önemi olmayacak, ne düşüneceğimize karar verilecek çünkü düşüncelerimize nüfuz edilecek; işimize, zevklerimize ve neyi-ne kadar tüketeceğimize hatta evliliklerimize başkaları karar verecek. Kendi koltuklarını korusunlar diye, bunu da insanlığın iyiliğine, terörle mücadele için, sağlığımızı korumak üzere yaptıklarını iddia edecekler. Salgın ve ayaklanmalar sürerken bir yandan 5G ve paranızı tamamen kontrol altına alınacak dijital para için yeni küresel finansal düzenlemeler kurgulanıyor, prova ediliyor. 

 DİPNOTLAR; 

1 Alex Newman, Deep State: Follow the Rothschild, Soros, and Rockefeller Money, The New American, (Jan 08, 2018). 
 2 Sait Yılmaz, Amerikan Derin Devleti, Trump ve Siyonist Plan, academia.edu, (16 Mayıs 2018). 
 3 Stephen Lehman, Exponentially Rising Hunger in America, CRG, (June 02, 2020). 
 4 Dov S. Zakheim, Donald Trump Is Undermining Military Morale and Cohesion, (June 3, 2020). 
 5 Shali D. Waduge, George Floyd Murder Enflames US. America Is a Failed State, (June 2, 2020). 
 6 WAR: White Aryan Resistance. 
 7 Kevin Jack Riley, Bruce Hoffman: Domestic Terrorism A National Assessment of State and Local Preparedness, Rand Corporation, (Santa Monica, 1995), s.13. 
 8 Bruce Hoffman, Holly Terror: The Implications of Terrorism Motivated by a Religious Imperative, RAND Paper P-7834, (1993). 
 9 Bill Donahue, Ways and Means, The Washington Post. Bill (June 29, 2008). 
 10 Abayomi Azikiwe, World Solidarity Builds in the Struggle to End United States Racism, Pan-African News Wire, (June 3, 2020). 
 11 Alan MacLeod, Agents Provocateurs: Police at Protests All Over the Country Caught Destroying Property, Mint Press, (June 1, 2020). 
 12 Kurt Nimmo, George Floyd Endgame: Martial Law and a Police State, (June 02, 2020). 
 13 Joachim Hagopian, Floyd Murder Sparks Violent Protests in US – Citizens at Breaking Point with Police State Oppression? Global Research, (June 02, 2020). 14 John W. Whitehead, This Is Not a Revolution. It’s a Blueprint for Locking Down the Nation, The Rutherford Institute, (June 2, 2020). 
 15 Paul Pillar, National Security and the Lasting Damage of Ruthless Partisanship, (June 2, 2020). 
 16 Stephen Lendman, Rage Against the United States of Institutionalized Inequality and Injustice, CRG, (June 1, 2020). 
 17 Jonathan Cook, As US Protests Show, the Challenge Is How to Rise Above the Violence Inherent in State Power, (June 3, 2020).


 ***