9 Nisan 2017 Pazar

HAZAR’DA TEHLİKELİ OYUNLAR: AVRASYA DOSYASI BÖLÜM 1


HAZAR’DA TEHLİKELİ OYUNLAR: AVRASYA DOSYASI  BÖLÜM 1

Statü Sorunu, Paylaşılamayan Kaynaklar ve Silahlanma Yarışı 
Sinan OĞAN
* ASAM, Rusya-Ukrayna Araştırmaları Bölümü Başkanı
Avrasya Dosyası, Türkmenistan Özel, Yaz 2001, Cilt: 7, Sayı: 2, s. 143-.144 
SİNAN OĞAN / HAZAR’DA TEHLİKELİ OYUNLAR:... 


Sovyetler Birliği’nin dağılması dünya üzerinde yeni ülkelerle beraber çıkar mücadelesi alanlarını da ortaya çıkarmıştır. 
Hazar bölgesi, Sovyetler sonrası ortaya çıkan yeni jeopolitik denklemde bölgesel ve uluslararası güçlerin en çok nüfuz mücadelesine giriştiği bölgelerin başında gelmektedir. Zira bu bölge zengin hidrokarbon kaynakları ile büyük petrol oyununun yeni coğrafi mekanı niteliğini almıştır. Hazar’daki bu büyük oyun içerisinde, Başta Rusya olmak üzere beş kıyıdaş devletin yanısıra diğer uluslararası aktörler; Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Çin ve Türkiye de ciddi bir etkiye sahip olmaya çalışmaktadırlar. 

Hazar, Doğu-Batı Enerji Koridoru çerçevesinde şekillenen Batı politikası ile petrol ve doğal gaz rezervleri üzerindeki 70 yıllık hakimiyetini kaybetmek tehlikesiyle karşılaşan Rusya’nın, bölgedeki etkinlik mücadelesinin en önemli merkezi konumuna gelmiştir. 
Bu yeni jeostratejik mekandaki sorun, nitelik itibariyle bir statü ve zengin kaynakların paylaşımı tartışmaları şeklinde yansısa da, aslında sadece bunlardan ibaret değildir. Sorunun temelinde yatan ana sebep bölgede "jeopolitik üstünlük" uğrunda yapılan mücadeledir. Hazar’ın statüsü ise bu mücadelede sonuca ulaşmak için kullanılan önemli araçlardan birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. 
Zira Hazar’daki bir çok yatağın geleceği "statü" sorununun nasıl çözüleceğine bağlıdır. 

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla beraber Hazar bölgesi enerji kaynakları dünyanın en büyük üçüncü hidrokarbon rezervi olarak ön plana çıkarken, bu bölgede bağımsızlığına kavuşan üç yeni cumhuriyetle (Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan) beraber Hazar Denizi iki yönlü ilişkilerden çok yönlü bir ilişkiler denizine çevrilmiştir

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasına kadar Hazar, mevcut askeri güç ve petrol sanayisi ile tam anlamıyla bir Sovyet denizi niteliğindeydi. İran, Hazar’ın sadece güneyinde küçük bir kısmını kontrol eden önemsiz bir ortak durumundaydı. Ancak Sovyetlerin çöküşü ve bölgede İran’a nispeten daha güçsüz devletlerin ortaya çıkmasıyla bu ülke, bölgede yeni jeopolitik kazanımlar elde etmek için çok zorlu bir mücadeleye başladı. İran, bu mücadelesini genelde diplomatik kanallarla sürdürse de, 23 Temmuz 2001’de ki olayda görüldüğü üzere bazen de askeri baskılarla bu büyük oyun içerisinde kazanımlar elde etmeye çalışmaktadır. 

Hazar’ın kıyısındaki yeni bağımsız aktörler Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakistan mevcut jeopolitik konumları sebebiyle herhangi bir uluslararası suya çıkışı olmayan birer kara devletidirler. Karasal nitelikleri sebebiyle ortaya çıkan uluslararası taşıma ve koridor sorunları, bu ülkelerin gündeminde petrol ve doğalgaz boru hatlarını ön plana çıkarmıştır. Dolayısıyla Hazar’a kıyıdaş olan ülkeler Hazar sorununu "milli güvenlik" sorunlarının önemli bir parçası olarak algılamaktadırlar. Bu durum ise Hazar’ın statüsünü daha da önemli kılmaktadır. 

Türkiye açısından bakıldığında, bu sorunun birkaç yönü bulunmaktadır. Türkiye bir yandan kardeş cumhuriyetlerin bekası üzerinde önemli neticeler verebilecek "statü" sorununda bu ülkelerin pozisyonlarını savunurken, diğer yandan da bölgedeki enerji projelerindeki iştirakleri ve boru hatları güzergahları dolayısıyla bir "enerji havuzu ve geçiş ülkesi" olma üstünlüğünü yakalamaya çalışmaktadır. Hazar Denizi’nin statüsünün özellikle "karasuların sınırları" ile ilgili yanları sebebiyle de Hazar-Ege paralellikleri de kurulabilecektir. Yukarıda sayılan doğrudan ve dolaylı neticeleri itibariyle de Hazar sorunu sadece kıyıdaş ülkeler için değil, Türkiye için de birincil dereceden önem arzetmektedir. 

Hazar bölgesinde tahminen 40 milyar varillik bir petrol rezervi vardır. 

Önümüzdeki yıllarda araştırmaların kesinlik kazanmasıyla bu rakamın 100 ilâ 200 milyar varil civarında bir seviyeye çıkması beklenmektedir. Basra Körfezi’nde Batılıların uğruna savaşmayı göze aldıkları Kuveyt’teki toplam petrol rezervinin 97 milyar varil olduğu düşünülürse, bölgenin uluslararası rekabet ortamında gün geçtikçe neden daha fazla önem kazandığı anlaşılabilir.2 

Hazar’ın Coğrafyası 

Avrasya bölgesinin en önemli "yeni coğrafî" mekanı olan Hazar Denizi’nin hukuki statüsünü incelerken, statü sorununu doğrudan etkileyecek olan coğrafî özellikleri de tarif etmek gerekmektedir. Zira, tartışılan konu her şeyden önce bir coğrafî mekândır ve bu coğrafî mekanın statüsünü belirleyecek olan en önemli unsurların başında da coğrafî özellikleri gelmektedir. Hazar’ın coğrafyasını bilmeden, ona kıyıdaş ülkelerin jeopolitik argümanlarını anlamak mümkün değildir. Coğrafya ile beraber burada belki de zikredilmesi gereken ikinci önemli konu da bölgenin kısa tarihçesidir. Zira, doğru yargı ancak tarih 
ve coğrafyanın ahenk içerisinde algılanması ile elde edilebilecektir. 

 < Zira, doğru yargı ancak tarih ve coğrafyanın ahenk içerisinde algılanması ile elde edilebilecektir. >

1991 yılına kadar Sovyetler Birliği ve İran arasında bölünen Hazar, SSCB’nin yıkılmasından sonra Dağıstan (Rusya Federasyonu), Azerbaycan, İran, Türkmenistan ve Kazakistan tarafından çevrelenen yeni bir coğrafî statü almıştır. Hazar, coğrafya kitaplarında ve çeşitli ansiklopedilerde "dünyanın en büyük (tuzlu su) gölü" olarak tanımlansa da, tarih boyunca hep bir "deniz" olarak algılanmış ve bu şekilde isimlendirilmiştir. 


Güneydoğu Avrupa ile Asya’nın birleştiği bölgede, 47.07-36.33 kuzey paralelleri, 45.43-54.20 doğu meridyenleri arasında yerleşen Hazar Denizi’nin toplam sahası 376 bin km2 ve su hacmi ise 76,700 km3’tür.3 Kuzeyden güneye 1.200 km. Uzunluğunda ve batıdan doğuya 320 km genişliğindedir. Hazar’da ortalama derinlik 184 metredir. Suyun en derin noktası Azerbaycan’a ait Lenkeran bölgesinde 1.200 m. ve en sığ noktası ise kuzeyde Volga (İdil) Nehri’nin döküldüğü alanda 5 m. civarındadır. Hazar’ın en geniş yeri 554 km ve en dar yeri ise 200 km’dir. Hazar sahillerinin toplam uzunluğu 7.010 km’dir. Kazakistan’ın 2.340 km, Rusya Federasyonu’nun 1.930 km, Türkmenistan’ın 1.200 km, Azerbaycan’ın 800 km ve İran’ın 740 km uzunluğunda Hazar’a kıyısı bulunmaktadır.4 

Hazar, içerisinde Avrupa’nın en büyük ırmağı olan Volga Nehri’nin de bulunduğu 130’dan fazla, çeşitli ölçeklerdeki akarsular tarafından beslenmektedir. 
Volga, Hazar’a dökülen nehir sularının yüzde 82’sini karşılamaktadır. Geniş bir deltayla Hazar’a dökülen Volga’nın akıttığı büyük miktardaki su, ırmakla denizin birleştiği bölgede deniz suyunu içilebilecek kadar tatlandırır. Don ve Volga nehirleri arasındaki bağlantı kanalı ile Hazar Karadeniz’e bağlanmaktadır. 

Hazar Denizi derinliğine ve su sirkülasyonuna göre üç kısma ayrılarak incelenir. Kuzey kısmı toplam yüzey alanının yüzde 28’ini kaplar ve bu alanda ortalama su derinliği 6,2 m’dir. Bu kesimde su sirkülasyonu saat yönündedir. Orta kısmı yüzde 36’lık bir alanı kaplar ve ortalama 176 m su derinliğine sahiptir. Güney kısmı ise diğer yüzde 36’lık alanı kaplar ve ortalama 325 m, maksimum 1000 m su derinliğine sahiptir. Bu alanda ve orta alanda su sirkülasyonu saat yönünün tersidir.5 

Hazar Havzası Enerji Kaynaklarına Kısa Tarihsel Bakış 

Hazar bölgesindeki petrol ve doğal gaz kaynaklarının keşfi ve bölge halkı tarafından kullanımının tarihçesi milattan önceki devirlere rastlasa da, denizden petrol ilk defa 16. yüzyılda çıkarılmıştır.6 Özellikle Azerbaycan sahillerinde petrolün aktif bir şekilde üretilmesi ve dünya piyasalarına sürülmesiyle 19. yüzyılda Batılı petrolcülerinin akınına uğrayan bölge 1900’lü yılların başında tek başına dünya petrol üretiminin yarısını karşılamaktaydı. Hazar Denizi’nin Sovyetler Birliği’nin işgaline uğramasından sonra, ilk petrol çıkarılma işlemi 1922’de Azerbaycan kıyılarında Bibi Heybet bölgesindeki İliç körfezinde yapıldı. Ancak, Hazar’da asıl petrol macerası 7 Kasım 1949’da, Azerbaycan’ın 
"Neft Taşları" yatağının işletime açılmasıyla başladı.7 Yeni keşfedilen bu yataklarla Hazar’da en büyük üretici konumunda olan Azerbaycan, 
1986 yılına kadar SSCB’nin denizden çıkardığı petrolün yüzde 60’ını tek başına karşıladı. 

Azerbaycan, Hazar bölgesinde önemli altyapı ve nitelikli petrol mühendislerine sahip olması sebebiyle bu coğrafyada birbiri ardınca yeni yataklar keşfetmeye başladı. Hazar’ın Azerbaycan sektörü ile Türkmenistan sektörü arasında yerleşen ve bugün iki ülke arasındaki en önemli sorun haline gelen Kepez/Serdar yatağını da 1959’da Azerbaycan jeologları keşfetmiş ancak, ilk petrol üretimi 1989’da 
yapıldı. Bu arada Rusya Federasyonu, Kazakistan ve Türkmenistan’da kendi ulusal sektörlerinde petrol ve doğal gaz arama çalışmalarına hız verdiler. Hazar’da kıyıdaş ülkelerin bağımsızlıklarını kazanmaları ve bunu takiben her keşfedilen yeni yatak ile beraber statü ve paylaşım sorunu, kıyıdaş ülkelerin gündeminde daha çok yer almaya başladı. 

Hazar’ın Statüsü Sorunu 

Türkistan ve Kafkasya, Çarlık Rusya’sına "sıcak denizlere inme" idealini kazandıran ve bu amaç doğrultusunda 1723’te Bakü’yü işgal ettiren Çar Petro’nun Kafkasya bölgesini işgaliyle Batılı bir gücün etkisi altına girdi. Bu olaylardan sonra, bölge ilk defa uluslararası alana taşınmış oldu.8 Hazar Denizi, 16 Şubat 1828 Türkmençay Anlaşması ile St. Petersburg ve Tahran (Kaçar Devleti) arasında bölündü ve bu bölünmeyle Hazar Denizi’nin hukuki statüsüne ilk defa bir anlaşma metninde yer verildi.9 İran ile Çarlık Rusyası’nın Hazar’da sınırlarının çizildiği Türkmençay Anlaşması ile İran’a Hazar’da donanma bulundurma yasağı getirildi ve Hazar Denizi, Çarlık Rusyası dışındaki ülkelerin deniz gücüne kapatıldı. 

Rusya Federasyonu, Türkmençay Anlaşmasına göre 1828’den itibaren Hazar üzerinde tam hakimiyetini sürdürmekteydi. Bununla birlikte, 1921 yılında Rusya içerisinde bulunduğu siyasi şartlar sebebiyle Hazar’da İran’a kullanım hakkı verdi. İran, bu hakkını 1953 yılına kadar pek kullanmadı ve bu tarihe kadar Hazar’da esas inisiyatif SSCB’de olmuştu.10 

1920’lere kadar Çarlık Rusyası egemenliğinde olan Hazar Denizi konusunda, İran ile Rusya arasında 26 Şubat 1921’de "Dostluk ve İşbirliği" Anlaşması imzalanarak daha önceki imzalanan tüm anlaşmalar iptal edilmiş ve her iki ülkeye seyrüsefer (navigation) serbestisi getirilmiştir. İran bu yeni anlaşmayla, Hazar’da kendi bayrağı altında seyrüsefer hususunda Rusya ile eşit haklara sahip olmuştur. Bu anlaşmadan sonra kurulan SSCB, 1 Ekim 1927’de İran’la yeni bir anlaşma daha imzalamış ve Hazar Denizi resmen "Sovyet-İran denizi" olarak kaydedilmiştir.11 SSCB ve İran arasında bölünen Hazar Denizi’nin bu bölünmüşlüğü böylece hukukî bir kimlik kazanmıştır. 

27 Ağustos 1935’te Sovyetler Birliği ve İran arasında imzalanan "Ticaret, Gemicilik ve Meskunlaşma Hakkında Anlaşmanın" ardından 25 Mart 1940’ta imzalanan "Ticaret ve Seyrüsefer Anlaşması" ile Hazar Denizi’nin hukukî statüsüne biraz daha açıklık getirilmiştir. 1940 Anlaşması, genel olarak 1935 anlaşmasını tekrar etmenin yanısıra kıyıdaş ülkelere (İran ve SSCB) off-shore sularda 10 deniz millik12 bir alanda (karasularında) serbest balıkçılık yapma hakkı tanımıştır.13 Ayrıca 1935 ve 40 Anlaşmalarında Hazar’ın, SSCB ve İran’a ait kapalı bir "Sovyet-İran denizi" (enclosed sea) olduğu vurgulanmış ve Hazar’ın iki ülkenin ortak egemenliğinde (joint sovereignty) olduğu ve bu durumun 
hayati önem taşıdığı belirtilmiştir.14 SSCB ve İran’ın, Hazar’ı "sadece iki ülkeye ait bir su parçası" olarak tanımlamalarındaki esas amaç Hazar’ı dış müdahalelere kapamak olmuştur. 

SSCB ve İran arasında, Hazar Denizi’ne ilişkin bir çok anlaşma bulunmasına rağmen bu anlaşmaların hiçbirinde denizin statüsü tam olarak belirlenmediği gibi, iki ülke sınırlarına da bir netlik getirilme-miştir. Bu durum iki ülke ilişkilerinde karışıklıklara sebep olmuştur. Bu sebeple 1935’de Stalin, gizli bir emir vererek İçişleri Komiseri Henri Yagod’dan SSCB-İran sınırını belirlemesini istedi. 
Yagod’un, yapmış olduğu çalışmalar neticesinde, SSCB’nin güneyde İran sınırındaki en uç noktaları olan Astara (Azerbaycan) ve Hasan Kuli (Türkmenistan)  arasında bir hat çekerek İran ile Hazar’daki sınır oluşturuldu.15 Bu bölünme ile Azerbaycan-İran sınırındaki Astara’dan Türkmenistan-İran 
sınırındaki Hasan Kuli bölgesinin kuzeyinde kalan Hazar’ın yüzde 88’lik kısmı, SSCB’nin ulusal sektörü olarak kabul edildi.16 İran ise güneyde kalan yüzde 12 ile yetinmek durumunda kaldı.17 Tamamıyla bir "Sovyet denizi" görüntüsünde olan Hazar’da Astara-Hasan Kuli hattı Sovyet askerleri tarafından SSCB’nin sınırları olarak korunmuştur. 

Şüphesiz ki, bu karar Sovyetler Birliği’nin tek taraflı bir kararıydı ve İran’a danışılmadan alınmıştı. İran ise ne Stalin döneminde ne de daha sonra, SSCB karşısında hiçbir zaman bu sınırlara itiraz etme cesaretini kendinde bulamamış tır. Ancak SSCB’nin dağılması ile kuzeyde ortaya çıkan yeni ve nispeten zayıf bağımsız devletler karşısında İran, Hazar’daki sınır sorununu yeniden gündeme getirmiştir. 

Sovyetler Birliği, Hazar’da çizdiği bu sınırın ardından, 1949 yılından itibaren 10 millik sınırının ötesindeki kendi ulusal sektörü içerisinde İran’a danışma ihtiyacı 
bile hissetmeden petrol arama faaliyetlerine başladı. Bu çalışmalar 1949’da neticesini verdi ve SSCB, Hazar’ın Azerbaycan sektöründe "Neft Taşları" olarak bilinen büyük petrol yataklarını işletime açtı. İran ise buna cevap olarak 1950’de kendi sahillerinde (Enzeli) petrol arama faaliyetlerine başladı. 

Ancak İran hiçbir zaman Hazar’ın kendisine ayrılan sektöründe, ekonomik anlamda önemli bir çalışmada bulunmadı. 1970 yılına gelindiğinde SSCB Petrol ve Gaz Bakanlığı (Minneftgaz CCCR) Hazar’da giderek arttırdığı petrol arama ve işletme faaliyetlerini teknik olarak bir düzene sokmak ve işleri sistemin mantığına uygun olarak daha planlı yapabilmek için Hazar’ın "Sovyet" sektörünü dört Sovyet cumhuriyeti (Rusya SSC, Azerbaycan SSC, Kazakistan SSC ve Türkmenistan SSC) arasında bölgesel sektörlere böldü. 

1970 yılına gelindiğinde SSCB Petrol ve Gaz Bakanlığı (Minneftgaz SSSP) Hazar’da giderek arttırdığı petrol arama ve işletme faaliyetlerini teknik olarak bir düzene sokmak ve işleri sistemin mantığına uygun olarak daha planlı yapabilmek için Hazar’ın "Sovyet" sektörünü dört Sovyet cumhuriyeti (Rusya SSC, Azerbaycan SSC, Kazakistan SSC ve Türkmenistan SSC) arasında bölgesel sektörlere böldü.19 

Ancak zaman içerisinde, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla, Hazar’da Rusya dahil dört yeni kıyıdaş cumhuriyet ortaya çıktı. Bu ülkeler, başta Rusya Federasyonu olmak üzere, tabiatıyla kendilerini Sovyetler Birliği’nin doğal mirasçısı olarak gördüler. 21 Aralık 1991’de (eski) Sovyet cumhuriyetleri Kazakistan’da bir araya gelerek "Almata Deklerasyonu"nu imzaladılar ve kendilerini SSCB’nin ortak mirasçısı kabul ettiler.20 Bu anlaşmayla aynı zamanda kıyıdaş ülkeler İran ile SSCB arasında imzalanan 25 Mart 1940 tarihli Ticaret ve Gemicilik 

Anlaşması’nı ve SSCB-İran sınırını oluşturan Astara-Hasan Kuli hattını da hukuki olarak kabul etmiş oldular. Ortak mirasın bir diğer sonucu da kıyıdaş ülkelerin 1970’te yapılan iç bölümlemeyi yavaş yavaş kendi "ulusal sektörleri" olarak tanımaya başlamalarıydı. 

Aslında Gorbaçov’un 1985’de iktidara gelmesi ve dışa açılma politikaları uygulamasıyla Hazar bölgesinin zengin hidrokarbon kaynakları daha Sovyetler Birliği dağılmadan Batılı sermayenin ilgisini çekmeye başladı. İlk olarak 1989’da Kazakistan SSC Devlet Başkanının, SSCB Neftgazprom’un başkanı Viktor Çernomırdin’i ikna etmesi neticesinde "Chevron" şirketiyle "Tengiz" yataklarının kullanımı konusunda görüşmeler başlatıldı.21 Bu görüşmeler o tarihe kadar bir Sovyet-İran denizi sayılan Hazar’a ilk yabancı sermaye çekme girişimleriydi. Diğer yandan, 18 Ocak 1991 tarihinde Azerbaycan SSC Bakanlar Kurulu (Başbakanlık) ve SSCB Petrol ve Gaz Sanayi Bakanlığı ortak bir karar 
alarak, Azerbaycan’ı kendi sektöründe çıkarılan petrolün sahibi olarak tanıdı. Günümüzde "Çernomırdin hattı" olarak bilinen bu anlaşmayla Azerbaycan aynı zamanda Türkmenistan SSC ile sınırlarını belirlemiş oldu.22 

Hazar Denizi’ne kıyıdaş olan ve yeni bağımsızlığını kazanan cumhuriyetler, hem kazandıkları bu bağımsızlıklarını korumak, hem de gerekli reformları yapabilmek için ellerindeki önemli araçlardan birisi olan petrol ve doğal gaz yataklarını Batı sermayesine açabilmek için ciddi çabalara giriştiler. 

Bu ülkeler içerisinde en aktif çabayı gösteren Azerbaycan, uzun süren görüşmeler ve içeride yaşanan karışıklıklardan sonra 20 Eylül 1994’de23 literatüre "asrın anlaşması" olarak geçen "Hazar Denizi’nin Azerbaycan Sektöründe Azeri, Çırak ve Güneşli Petrol Yataklarının Ortak Kullanımı ve Bölümü başlıklı Uluslararası Anlaşmayı”24 imzalayarak Batılı25 şirketlerin bu ülkenin enerji sektörüne ciddi miktarlarda yatırım yapmalarını sağladı. Bu girişim, Azerbaycan petrol sanayisinde yeni bir çağı başlatırken, Hazar’da aslında 1992’den itibaren gündemde olan statü sorununu da yeniden alevlendirdi. Kıyıdaş ülkelerin her biri bu konuda kendi tezlerini ortaya koyarken, aynı zamanda bu tezlerine paralel olarak zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarının paylaşım kavgasını da vermeye başladılar. 

Başlangıçta statü tartışmalarının bölgeye yapılan yatırımları engelleyebileceği tahminleri yapılmaya başlanmıştı. Ancak, beklentilerin aksine bu tartışma ve anlaşmazlıklar bölgeye yönelik yatırımları yavaşlatmadı. Şirketler, imzalanan anlaşmaların bir tür güvence olduğunu düşündüler.26 Yirmiden fazla ülke, yaklaşık 4 trilyon dolar olarak hesaplanan Hazar havzası petrol ve doğal gaz rezervleri27 için bölgede önemli miktarlarda yatırımlar yaptılar ve yeni keşfedilen yataklarla bu yatırım miktarı gün geçtikçe daha da artmaktadır. 

Deniz mi, göl mü? 

Sovyetler Birliği zamanında da zaman zaman gündeme gelen "statü" sorunu Sovyet hukuk araştırmacıları tarafından her zaman Sovyet-İran anlaşması kapsamında ele alınarak Hazar Denizi’nin kapalı deniz28 olduğuna karar verilmiş, konunun uluslararası boyutu mümkün olduğunca gizlenmeye çalışılmıştır. Dolayısıyla bu konu 1980’li yılların sonlarına kadar pek tartışılmamıştır. 

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Hazar’ın kıyısında bir anda dört yeni cumhuriyetin ortaya çıkması dünyanın bu kendine münhasır ve benzeri olmayan su havzasındaki paylaşım ve statü sorunlarını da beraberinde getirmiştir. Hazar, Çarlık Rusya’sı ve daha sonrada SSCB, zamanında diğer kıyıdaş ülke olan İran’ın pratikte yok sayılarak tamamiyle bir Rus-Sovyet denizi konumundaydı. Ancak Hazar’ın "Sovyet sektörü", şimdi bu yeni dönemde artık beş kıyıdaş ülkenin ortak malıydı ve her bir devlet hidrokarbon kaynaklarıyla zengin bu devasa 
su havzasından kendi payına düşeni fazlasıyla almak istiyordu.29 Zira kıyıdaş ülkeler ayrı kara sınırlarının yanında ayrı bir deniz sınırı da istemekteydiler. 
Azerbaycan ise deniz sınırları ile beraber hava sınırlarının da belirlenmesini istemekteydi. 

Bağımsızlık sonrası, Hazar konusunda ilk somut adım "Almatı Deklârasyonu"nu ile atılmıştı. Yeni bağımsız cumhuriyetler imzaladıkları bu deklarasyon ile kendilerini SSCB’nin ortak mirasçısı olarak kabul etmişlerdi. Ancak, ortak miras aynı zamanda kendi içerisinde bir bölünmenin, bir paylaşımın mantığını da barındırıyordu. Yeni statü belirleme yolunda çabalar gecikmedi. 

Bu konuda ilk toplantı 17 Şubat 1992’de Tahran’da yapılmış ancak bu toplantıdan bir sonuç elde edilememiştir. Hazar’ın statüsünü tespite 
yönelik görüşmeler çeşitli seviyelerde devam ettirilmiştir. Kasım 1996’da Aşkabat’ta kıyıdaş ülkelerin dışişleri bakanlarının katılımı ile gerçekleştirilen toplantı ise Hazar Denizi’nin statü sorununun çözümünde önemli bir safha olmuştur.30 Zira bu toplantıda, Hazar’ın statüsünün belirlenmesine kadar mevcut rejimin korunmasına yönelik bir bildiri kabul edilmiştir.31 

SSCB’nin dağılması ile başlayan statü tartışmalarında toplantıların sayısının her geçen gün artmasına rağmen ciddî bir netice elde edilememekteydi. 

Bunun yanısıra bu tür toplantılarda kıyıdaş ülkelerin bu konuda aslında birbirlerinden ne kadar farklı düşündükleri ve çıkarların ne derece çatıştığı da ortaya çıkmamıştır. 

Statü ve paylaşım tartışmaları zaman içerisinde bir coğrafî olguya dönüşmüş ve tartışma konusu ilk zamanlar bu su havzasının deniz mi, yoksa göl mü olduğu üzerinde yoğunlaşmıştır. Gerçekten de literatüre dünyanın en büyük gölü olarak geçen, ancak günlük kullanımda hep deniz olarak algılanan ve 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde de teknik olarak bir kapalı/iç deniz (enclosed sea) olarak nitelendirilen Hazar’ın coğrafi manada hangi statü içerisinde olduğu tartışma konusunun temelini oluşturmuştur.32 

Hazar her ne kadar sahip olduğu coğrafî özellikleri ve ekonomik kaynakları itibariyle dünyada eşsiz bir yapıya sahipse de, dünyanın bir çok bölgesinde Hazar ile benzer nitelikteki su havzaları, bir çözüme kavuşturulmuştur.33 

Zaman içerisinde aşağı yukarı bütün kıyıdaş ülkelerin Hazar konusundaki temel tezleri değişikliğe uğramış ve değişen şartlara göre nitelik değiştirmiştir. Hazar konusunda kıyıdaş ülkelerden sadece Azerbaycan değil, Kazakistan ve Türkmenistan ile beraber Rusya ve İran da daha önce savundukları görüşlerin çoğundan vazgeçmişler ve yeni görüşler ortaya atmışlardır. 

Hazar’ın statüsünü belirleme tartışmaları sürerken, Hazar Denizi’nin yasal statüsünü tanımlama konusunda üç genel yaklaşım söz konusudur: 

• Birinci görüşe göre Hazar Denizi, diğer göllere ve denizlere benzemeyen bir havzadır ve onun çoğu özellikleri mevcut uluslararası yasal normlar ve uygulamalara konu olamaz. Bu sebeple Hazar Denizi’nin yasal statüsünü ayrıntılı bir şekilde düzenleme sürecinde gelenek dışı yaklaşımlara başvurulabilecektir.34 

Hazar, bazen sınır gölü (border lake), bazen de açık deniz (open sea) olarak tanımlanmaktadır. Sınır gölü yaklaşımına göre Hazar, uluslararası kara sınırlarının ortay hatta (median line) kadar denize uzatılması yoluyla oluşturula cak ulusal sektörlere bölünmeli, kıyıdaş devletler kendi sektörlerindeki su yüzeyi, deniz ulaşımı, biyolojik kaynakların kullanımı ve deniz dibi üzerinde mutlak egemenliğe sahip olmalıdır. Açık deniz yaklaşımına göre ise Hazar’ın BM’nin, 1982 Deniz Hukuku sözleşmesine tabi olarak, 12 millik kara sularını ve ortay hattı ihlal etmeyecek şekilde 200 mile kadar "münhasır ekonomik bölgeler" belirlenmelidir. Karşılıklı tavize dayalı oluşturulan bu görüşü savunan Rusya Federasyonu, Kazakistan ve Azerbaycan, Hazar’ın ortay hat prensibi ile ulusal sektörlere bölünmesi hususunda ortak bir görüşe varamamışlardır.35 

• İkinci yaklaşımda 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi esas alınmaktadır. Bu görüş sahipleri, birinci görüşe daha yakın olsalar da Hazar Denizi’nin yatağının kıyı ülkelerine bağlı bölümlerinin eşit bir şekilde bölünmesi gerektiğini ifade etmektedirler. Bu görüşü savunan Türkmenistan, her bir kıyıdaş ülkenin 12 millik ulusal karasularının ve 35 millik münhasır ekonomik bölgesinin olması gerektiğini ve geri kalan bölgenin ise bütün kıyıdaş ülkelerin ortak kullanımında olması gerektiğini savunmaktadır. Ancak Türkmenistan’ın sık sık karar değiştirdiği de bilinmektedir. Türkmenistan, İran ile ortak bir pozisyondan hareket etmesine rağmen, Azerbaycan ile karşılıklı tavizler vererek anlaşabilmesi durumunda ortay hattı savunan ülkelere yakınlaşması muhtemeldir. 

• Üçüncü yaklaşıma göre, Hazar Denizi, bir sınır gölü olarak tarif edilebilir ve buradan hareketle, Hazar kıyı devletleri arasında eşit alanlara ayrılmak durumundadır (deniz yatağı ve su yüzeyi de dahil olmak üzere). Sadece İran, Hazar’ın yüzde 20 prensibi ile beş eşit parçaya bölünmesi veya tamamıyla ortak kullanıma açılması gerektiği yönünde ısrar etmektedir.36 

İran tarafından teklif edilen "ortak sahiplik" (condominium) veya Hazar’ın beş eşit parçaya (yüzde 20) bölünmesi teklifinin kabul görme şansı oldukça azdır. Zira Hazar Denizi’nin yaklaşık yarısına sahip olan Kazakistan ve Rusya bu teklife sıcak bakmamaktadırlar.37 Zaten Azerbaycan da Hazar’ın ulusal sektörlere bölünmesindeki ısrarlarını sürdürmektedir. Hazar’da sadece Kazakistan’ın payı yüzde 20’nin üzerindedir; İran dışındaki diğer kıyıdaş ülkelerin (Rusya, Azerbaycan ve Türkmenistan) payları yüzde 20’nin altındadır.38 İran ile sınırı olan kıyıdaş ülkeler (Azerbaycan ve Türkmenistan), kendi paylarından güneyde İran’a verdikleri takdirde, bunu yerine, kuzeyde Kazakistan’dan pay alamayacaklarının farkındadırlar. Bu sebeple de İran’ın bu teklifine hiçbir ülke sıcak bakmamaktadır. 

Hazar Denizi’nin ulusal sektörlere bölünmesi durumunda; 

Kazakistan yüzde 29.6 (111.296 km2), 
Azerbaycan yüzde 19.5 (73.320 km2), 
Rusya yüzde 18.7 (70.312 km2), 
Türkmenistan yüzde 18.4 (69.14 km2), 
İran yüzde 13.8’lik (51.888 km2) bir paya sahip olacaktır.39 

Görüldüğü gibi beş kıyıdaş ülkeden dördünün payı yüzde 20’nin altındadır. İran’ın şimdiki "ortay hat" prensibini kabul etmesi durumunda SSCB döneminden kalma yüzde 12’lik payı yüzde 2 daha artarak (belki de biraz daha fazla) yüzde 14’e ulaşabilecektir. 


2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,



***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder