Suudi Arabistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suudi Arabistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2020 Pazartesi

ABD NİN İSLAM POLİTİKASI., BÖLÜM 2

ABD NİN İSLAM POLİTİKASI., BÖLÜM 2 



Fuller Raporunda: 

“... İslamcılığın komünizme benzemediğini, yönü ve merkezi bir planı bulunmadığını, İslamcı politikanın direkt olarak mahalli geleneksel 
kültür çerçevesinde oluştuğunu belirterek İslamcı hareketlerin çok çeşitlilik gösterdiğine dikkati çekiyor. Anti-demokratik olma İslamcı hareketin doğasında yok ve demokratikleşme zamanla hareketin içinde gelişiyor diyen Fuller, gelecek yıllarda İslamcı hükümetlerin çeşitli şekiller alarak Orta Doğu ülkelerinde çoğalacağına işaret ederek onlar Batı ile: Batı, İslamcılarla yaşamayı öğrenecektir...” demektedir. 

Fuller, 
Cezayir’deki İslamcı rejimin ABD’nin tüm özel yatırımlarını kabul edeceğini ve ABD ile ticari ilişkilere girebileceğini açıklıyor.9 

Fuller, İslamcılar’ın Pazar ekonomisine “doğal bir eğilimleri” belirterek, İslamcılar’ın Amerikan Arco petrol şirketiyle kurdukları ilişkiye dikkati 
çekiyor. Sünni olan Cezayirliler’in diğer Arap müttefikler gibi Şii İran’a karşı ABD’nin yanında yer alacakları Fuller’in tahminleri arasında. 

Cezayir’in İslamcı yönetimi diğer Arap ülkeleri gibi uluslararası İslam bankalarının ağından faydalanacak.  Al-Baraka uzun zaman Sudan’daki 
İslamcılar’a para sağlayarak Sudanlılar’ı müttefik gruba çektiklerini ve Cezayir’in de bu grubun içine çekilebileceğini söyleyen Fuller, Cezayir İslamcı yönetiminin diğer bir faydasının Arap dünyasındaki İslamcı hareketlere karşı dengeleyici bir rol oynayabileceğini ileri sürerek 

NATO’nun güney komutasının doğu Akdeniz’deki buhran noktalarına Cezayir İslamcılığını kullanarak daha rahat müdahale edebileceğini söylüyor. 

Cezayir İslamcıları’nın yurt dışında yaşayan başkanı Anuar Haddam’la Middle East Quarterly dergisinin yaptığı mülakatta kendisine Amerikan yönetiminden kimselerle görüşüp görüşmediği sorulduğunda, Anuar Haddam bu gibi kimselerle görüşmesinin kendi görevi gereği olduğunu söylüyor. 

Dergi bir başka sorusunda Cezayir’de yüzlerce Batılı’nın yaralanıp öldüğünü ancak hiçbir Amerikalıya zarar gelmediğini söylediğinde, Anuar Haddam,

 “ Amerikalılar’ın iyi İstihbaratı var. Cinayetleri kimin işlediğini biliyorlar ve belalı alanlara gitmiyorlar”, 
diyor. 

   ABD’nin Cezayirli İslamcılar’a karşı politikası 1998 yılında değişmeye başlamıştır. Cezayir’in askeri yönetimi bu tarihlerde ABD’ye yaklaşarak ülkenin güneyinde bulunan yeni petrol ve doğal kaynaklarını Amerikan petrol şirketlerine açmıştır. NATO güney Avrupa kuvvetleri komutanı Joseph Lopez Ağustos 1998’de Cezayir Ulusal Halkçı Kuvvetleri komutanı’nı ziyaret ederek Cezayir’le ABD arasında yeni bir süreç başlatmıştır. Bu yeni süreci bazı yazarlar ABD’nin Afrika’ya açılma stratejisine bağlamaktadırlar. 

Amerikan diplomasisi birden bire Angola’da Marksist Dos Antos rejimini desteklemeye başlamıştır. Güney Sahra’da bağımsızlık isteyen Polisario gerillalarına Cezayir’in yardım ettiğini bilerek Polisario gerillalarına destek vermeye başlamıştır.11 

   ABD’nin 1998’de İslamcılar’a karşı değişen politikalarında Amerikan musevi lobisinin etkisini de gözönüne almak gerekmektedir. 

Musevilerin sünni İslam’a karşı tavır almalarında bazı önemli gelişmeler vardır. Bilindiği gibi İsrail kendilerine karşı silahlı çatışmaya giren Filistin Kurtuluş Örgütü’ne karşılık Fuller tipi bir İslamcı-uyuşmacı gelişme gösteren Müslüman Kardeşler’in bir ürünü olan Hamas’ı ve Hizbullah’ı desteklemiştir. 1990’larda Filistin Kurtuluş Örgütü’yle barış görüşmeleri yapılırken Hamas’ın aşırı İslam’a kayarak İsrail’e karşı çatışmaya girmesi ve Şii Hizbullah Örgütü’nün İran etkisine geçerek İsrail’le çatışmaya girmesi İsrail’in “yumuşak İslam” konusundaki fikirlerinin değişmesine yol açmıştır. İsrail’in fikir değiştirmesindeki ikinci önemli husus İtzak Rabin’in bir Musevi tarafından katlinden sonra iktidara gelen Netanyahu’nun aşırı sağı temsil eden politikasının “ Barış için Güç ” sloganına dayanmasıdır. Dış çevre güvenliği açısından 1996’da erken seçime zorlanan Netanyahu hükümeti düşmüş, yerine sosyal demokrat Ehud Barak hükümette iş başına gelmiştir. Amerikan politikasını değiştiren üçüncü faktör Rusya Federasyonu’nun İslamcılar’a karşı güttüğü ısrarlı savaş politikası olmuştur. 1994’de ilerde anlatacağımız şekilde ABD ve Batılılar Afganistan’dan sonra Çeçen bağımsızlık hareketine İslami güçlerin katılmasına izin vermişlerdir. 

   1996 yılında Rusya Federasyonu Çeçenler karşısında zor durumda kalarak General Lebed’le geçici bir barış anlaşması imzalamışlardı. 

Rusya’nın Orta Asya’da ve kendi içinde zor duruma düşmesi bu defa Çin’den korkan ABD’nin tekrar Rusya’yı desteklemesine yol açmıştır. 

Yeltsin’in yerine gelen Putin’le Çeçen savaşı kızışmıştır. Ancak bu defa Çeçenler’e İslami çevrelerden yardım gelememiştir. Öte yandan Putin 
Kafkaslar’da ve Orta Asya’da Rusya’nın elini güçlendirecek eylemlere girişmiştir.

 Amerikan Başkanı Clinton’un Putin’i ziyareti, Rusya Federasyonu Duma’sında konuşması Rusya’nın Orta Asya’da elini güçlendirmiş ve müttefiki Türkiye’nin Kafkas politikasına önemli bir darbe indirmiştir. Artık İslami güçleri Ruslar’a karşı kullanmanın sonuna gelinmiştir. Diğer Şii İslami güç İran ise zaten Rusya 
Federasyonu’nun yanında yeralmıştır. ABD’nin amacı Rusya’nın nükleer güçlerini azaltarak 1972’de imzaladıkları nükleer silahları sınırlandırma anlaşmasına kendi koruyucu kalkanını kabul ettirme olarak görülebilir. 

Bu hususta dördüncü faktör Amerikan desteğiyle gelişen çatışmacı İslami güçlerin Afganistan içinden Afrika’ya, Sudan’a, Mısır’a, Lübnan’a el atmaları ve gerek Suudi Arabistan içinde gerekse Afrika’da Amerikan elçiliklerine karşı eylemlere girişmeleridir. 1998’de Nairobi’de ve Dar es-Salam’daki saldırılar Amerikan politikasını etkilemiş olmalıdır. Washington mecbur kalarak Sudan ve Afganistan’daki bazı hedefleri bombalamak zorunda kalmıştır. Kendi yarattığı Frankestein patronunu ısırmaya başlamıştır. 

III- Ussama Bin Ladin Faktörü 

New York Federal mahkemesinin uluslararası tutuklama kararı verdiği bir numaralı halk düşmanı Ussama Bin Ladin’in geçmişini incelemek bize Amerikan politikaları konusunda gerekli açıklamaları getirecektir. 43 yaşındaki Suudi Arabistan’lı bir milyarderin oğlu olan bin Ladin kendisi de dolar milyarderidir. 7000 kişilik bir orduya komuta eden ve uluslararası bir mali imparatorluğun başında olan kişi için hikaye Sovyetler Birliğine karşı “kutsal savaşın” Afganistan’da verilmesiyle başlamaktadır. Ussama bin Ladin, diğer bir ifade ile kariyerine ABD adına Arap savaşçıları askere alarak başlamıştır. 1994 yılında Suudi vatandaşlığından çıkmasına karşılık Suudi Arabistan gizli servislerinin başı Türkibin Faysal ile ilişkileri olan Ussama, Sudan ve Yemen’de savaştıktan sonra dostları Talibanlar’ın yanına sağınmış. 

Ussama Bin Ladin’in Londra’da kurduğu Danışma ve Reformasyon Komitesinin başkanı Halit el-Fevaz kendisiyle konuşan bir gazeteciye şunları söylüyor: “... Eğer Bosna’da, Çeçenistan’da, Sudan’da, dünyanın herhangi bir yerinde bir kardeşiniz varsa, onun sorunları için elinizden geleni yaparsınız. Yiyecek verirsiniz, biraz gücünüz varsa silah gönderirsiniz veya silahlı adamlarla yardımına gidersiniz. Biz müslümanlar böyle düşünüyoruz...”12 

Halit, Londra’nın ABD ile Arap dünyası arasında bir ilişki çizgisi olduğunu belirterek Ussama Bin Ladin’in özel jetiyle 1995 ve 1996 yıllarında İngiltere’ye geldiğini doğruluyor. Bugün Afganlıların giriştiği eylemlerin arkasında Bin Ladin’in izni var. 

Bin Ladin mühendis babasıyla birlikte Arap ülkelerinde önemli inşaatlar yapmışlar. En çok para kazandıkları ise cami inşaatları. Bin Ladin bu zenginlik çemberinden kaçarak İstanbul’a gelmiş. Burada İran’dan kaçmış zengin İranlı tüccarlarla tanışmış. Bin Ladin’in İstanbul’da Amerikan servisleriyle tanıştığı sanılıyor. ABD’nin Afgan mücahitlerine yardımı ve silahlı mücahitleri İstanbul’dan sevkettiği iddia ediliyor.13 

1980’ lerde Bin Ladin, gönüllülerle birlikte - takma adı Abu Abdullah-Afganistan’a geliyor ve Pesavar’daki CİA görevlisiyle birlikte taraftarlar evi” diye bir örgüt kuruyor. 

Bu örgüt Pakistan-Afganistan sınırındaki onaltı İslami gerilla kampını yönetece tir. Afgan gerillalarına Amerikan silahları verilmeyeceği için Washington, Rusların Mısır’a sattığı silahları Mısır’dan alıp yenileyerek Suudi Arabistan üzerinden Afganistan’a sokacaktır.14 

Gönüllüleri Pakistan gizli servislerinin himayesinde olan Hikmetyar yapmaktadır. Bin Ladin, Hikmetyar’ın hayranı olarak dini ve siyasi eğitimini Pakistan’da tamamlayacaktır. 1989’da Ruslar Afganistan’dan çekilince Amerikan Dışişleri Bakanlığı aşırı uçtaki İslamcıları desteklemenin Afganistan’da kendilerine karşı İran gibi bir rejimi doğuracağını hissederek Afgan dini gruplarına yardımını azaltma yoluna gitmiştir. 

Burada Amerikan Dışişleri Bakanlığıyla CİA arasında bir anlaşmazlık olduğu anlaşılmaktadır. Afgan mücahitlerinin önemi konusunda çıkan anlaşmazlıkta CİA’nin Bin Ladin-Hikmetyar ilişkisinin desteklenmesi, Pakistan’ın Taliban’a verilen desteği sürdürmesi ve bölgede ABD’nin etkinliğinin artması konusundaki fikirlerinin baskın çıktığı anlaşılmaktadır. 

Ussama Bin Ladin 1990’da Sudan’a gitmiş ve orada Ulusal İslami Cephenin başkanı Dr. Hassan el Turabi ile tanışmış ve 1992’de Kartum’a yerleşmiştir. Bin Ladin Afganistan’a silah satışlarına ek olarak Gülbettin Hikmetyar ile başlattığı afyon satışları hattını Sudan’da kurmuştur. Bu satışlardan önemli bir servet yapan Bin Ladin, Sudan’da bu paralarla lüks inşaat, anayollar, köprü ve havaalanları inşaatına girişmiştir. Daha sonra Kartum’da El-Şamal bankasını kurmuştur. 

1992’de Afganistan’da Necibullah rejimi çökünce Hikmetyar ve Taliban grupları arasında iç savaş başlamış ve Afganların bir kısmı Sudan’da Hassan el-Turabi’nin yanına gelmiştir. Diğer Afgan-Arap savaşçıları Cezayirlilere katılmışlar ve önemli bir kısmı Mısır’daki Gama’a grubuna girmişlerdir. Suriye ve Libya’daki militan İslami gruplara katılanlar olmuştur. Bu Afganlaşmış Arap savaşçılarının bir kısmı uyuşturucu kaçakçılığı sayesinde Arap dünyasının iş alemine girmişlerdir. 

Necibullah’ın Afganistan’da iktidardan düşmesi üzerine militan İslami gruplara yardımı kesen Suudi Arabistan 1994’de Ussama Bin Ladin’den rahatsızlık duyarak onu vatandaşlıktan çıkarmıştır. 1994’den sonra Mısır ve Suudi Arabistan’ın baskısıyla Sudan yönetimi Bin Ladin’i ülke dışına sürmek durumunda kalmıştır. Sudanlılar terörist Carlos’u Fransa’ya vermeleri gibi Bin Ladin’i Suudiler’e vermeyi önermişlerdir. 

İstihbarat başkanı Türki buna karşı çıkmıştır. 1996’da Bin Ladin Afganistan’da arkadaşı Hikmetyar’ın yanına dönmüştür. 

Bin Ladin Sudan’ı terk ettiğini ispat için CNN televizyonuna artık adil olmayan ABD ile mücadele edeceği konusunda bir demeç vermiştir. 

Ancak, Bin Ladin’in Körfez savaşında ABD’ye nasıl çalıştığını bilen hiçbir Batı ülkesi bu demeci ciddiye almamıştır. 
Taliban’la iyi ilişkiler kuran Bin Ladin onların işgal ettiği uyuşturucu yollarını gene Talibanların desteğiyle kullanıma açmıştır. 

1996’da Londra’da toplanan İslamcı gruplar Trafalgar meydanında gösteri yaparak düşmanlarını Batı ve demokrasi olarak ilan etmişlerdir. 

Militan konuşmacılar İngiliz polisinin gözü önünde Amiral Nelson heykeline “Allahü Ekber” yazılı bir pankart asmışlardır. 1996’dan sonra Suudi Arabistan’ın militan İslam’ı desteklemesi azalırken Sudan, Mısır ve Pakistanlı İslamcıların İslami hareketlere desteği artmıştır. 

Bin Ladin’in kurduğu mali şirketler dünyanın dört bir yanında İslami hareketi desteklemişlerdir. 
1997’lerde Bin Ladin Afgan uyuşturucu sevkiyatının başı olarak Taliban’ların vazgeçemeyeceği bir kimse durumuna gelmiştir. 

Bin Ladin Afganistan’daki çalışmalarının yanı sıra Yemen’de çatışmalar içinde yeralmıştır. 1998 sonlarına doğru Bin Ladin’in emrinde; Yemenli, Suudi ve Mısırlı Afganlar olmak üzere 5.000’in üstünde militan müslüman bulunmaktadır. Ancak Bin Ladin’in faaliyetleri Kral Fahd’ın yerine geçen yetmiş beş yaşındaki Prens 
Abdullah’ı rahatsız etmiştir. Samar kabilesinden gelen Prens’in kabilesi Irak, Suriye ve Ürdün’e yayılmış durumdadır.15 

Prens aynı zamanda 40.000 Bedevi’den oluşan ulusal muhafızların başkanıdır. Ussama Bin Ladin’in Yemen’de Suudiler’e karşı olan kabileleri desteklemesi, ilerde Suudi rejimini sarsabileceğinin düşünülmesi Ladin’in terörist ilan edilmesine neden olup, Ladin de intikam almak için Nairobi ve Suudi Arabistan’daki Amerikan elçilik ve üslerini kendisine bu kadar hizmet karşılığı ihanet edildiğini düşünerek bombalamış mıdır? 

Bunu belki asla Öğrenemeyeceğiz. 

Bilinen Ladin’in terörist ilan edilip Sudan ve Afganistan’daki üslerinin ABD tarafından bombalanmaya çalışılmasıdır. 

III- Amerikan Dış Politikasında İslam., 

Bir yazar Amerikan dış politikasını milföy pastasına benzetiyor. Bu pasta içinde Amerikan gizli servisleri ile ortak çalışan ve karar verme mekanizmasını etkileyen “think tank”lar de var. Dışişleri, Ulusal Güvenlik Konseyi üyeleri, Savunma Bakanlığı, CIA, FBI gibi kuruluşlar var. Ancak Amerika Başkanı’nın dış politika kararlarında etkinliği büyük. Son sözü O söylemektedir. Amerika Başkanı’nın eşiti tek örgüt ise Amerikan Kongresi. Amerikan Kongresi ise etnik grupların etkisi altında birçok katmanlara ayrılmış durumda. Bazen CIA bürokrasisi, yürütme gücünü atlatarak “İrangate skandalı” gibi olayları kendi başına yaratabiliyor. 

CIA’nin bu cesurluğu bu örgütün başının sık sık değişmesine neden olabiliyor. Etnik, ekonomik, tematik ve dinsel lobiler ABD kongresinde cirit atıyorlar. 

Son dönemlerde ABD’nin dış politikasında Latin Amerika ve Asya önemli bir yer tutuyor. Bu bölgelerin dış politika da önemli yer tutmalarının nedeni Latin Amerika’nın geniş tüketici pazarı ve Asya’nın petrol ve gazı. Amerikan Musevi lobisi ekonomik çıkarların önemini iyi bildiği için Türkmenistan, İran ve Türkiye arasındaki enerji ilişkilerini bozacak bir tavır sergilemekten kaçınıyor. Özellikle doğal gazı taşıyacak Amerikan petrol şirketlerini karşısına almamayı yeğliyor. Öte yandan, İran’ı düşman ilan eden Musevi lobisi, eski Yugoslavya savaşında müslümanları destekliyor ve Bin Ladin’in İranlı militanlarının Bosna’ya sızmasına ses çıkarmıyor. 

Bütün bu davranışlar uluslararası politikanın normal olan davranışlarıdır. 

Demokrasiyi savunan Amerikan basının ise ABD’nin uluslararası alana askeri müdahalelerini destekliyor. Bütün bu değişken ve belirsiz yapılanma içinde ABD’nin siyasal İslama ve genel olarak İslam ülkelerine karşı politikasını belirleyen iki önemli konferans vardır. 

Bu konferanslardan birincisi Dışişleri Bakanı yardımcısı Ermeni asıllı Edward P. Djerejian’ın 1992’de Washington’daki Meridian House’de verdiği “Amerika Birleşik Devletleri, İslam ve Değişen Dünya’da Yakındoğu”adlı konferans. İkinci Konferans Ortadoğu’dan sorumlu Dışişleri Bakanı Robert Pelletreau’nun 1994’de verdiği “İslam ve Amerika Birleşik Devletleri” adlı konferans. 

Bush yönetiminin Yakındoğu sorumlusu olan Djererian’ın yukarıda adı geçen konuşması ABD’nin militan İslam karşısındaki ilk kez görüşlerini yansıtması açısından önemliydi. Djererian, konuşmasında Cezayirli İslamcıları kastederek: “...demokratik süreci yıkanlara karşı temkinliyiz.. tek kişi tek oy ilkesine inanıyoruz, ancak tek kişi, tek oy, ancak bir defa oy kullanılmasını desteklemiyoruz.” demiştir.16 

Bush yönetimi Cezayir’de gelişen durumu askerlerin olaya hakim olmaması karşısında yeniden değerlendirmişti. Askeri çözümün olasılığı ve şiddetin büyümesi karşısında ABD rejim tarafına ve İslamcılara uzlaşmalarını tavsiye etmiştir. ABD’nin 1992’deki amacı Arap-İsrail çatışmasını bitirmek ve İran Körfez petrolüne erişmektir. Djererian, Meridian House’deki konuşmasında İslam’ı Batı’yı rahatsız eden bir “izm” olarak algılamadıklarını, İslam’ın dünya barışını tehdit etmediğini belirtmiştir. Djererian İran’ı ve Sudan’ı kastederek militan İslamcı grupların ortak davrandıklarını ama ılımlı İslamcıların bir örgütlenme içinde olmadıklarını söylemiştir. ABD’nin mücadele ettiği dini grupların aşırılık, 
şiddet, zorlama, terör, korkutma uygulayan gruplar olduğunu belirten Djererian ılımlı rejimlere karşı “haçlı seferlerinin” artık sona erdiğini kapalı olarak açıklamıştır.17 

1992’de Meridian House’da yapılan konuşma ABD’nin siyasal İslam karşısındaki politikalarına bir açıklık getirmemiştir. Örneğin, Bush yönetimi, yapılan serbest seçimlerin sonucunda İslamcılar’ın seçimi kazanmalarının kendilerini nasıl etkileyeceğini belirlememiştir. ABD, Mısır ve Cezayir’de İslamcı hükümetleri kabul etmeye hazır mıdır? Militan İslam ve ılımlı İslam arasındaki fark belirsizdir. Djererian’ın ifadesinden anlaşılan tek şey aşırı uçta olmanın, İslamcı veya Laik, ABD’nin kabul etmediği bir husus olmasıdır. Ancak, Bush yönetimi siyasal İslam’dan rahatsız olmuştur. 1992’de Mısır, İsrail ve Türkiye’ye silah akışı devam ederken ABD, İran ve Sudan’ın terörist faaliyetler içinde olmalarını ve Arap-İsrail barış sürecinde karşı durmalarını kınamamıştır. 

Bush’un politikaları Clinton’u etkilemiştir. Clinton’un ilk döneminde Djererian Ortadoğu sorunlarından sorumlu devlet görevlisi olarak işine devam etmiştir. Bill Clinton 1994 yılında Ürdün Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada özetle; “bazı kimselerin inançlarımız ve kültürlerimiz nedeniyle İslam’a çatışacağımızı söylemektedir. Ancak, onların yanlış söylediklerine inanıyorum. 

Medeniyetlerimizin çatışmasını reddediyorum. İslama karşı saygılıyız.” demiştir.18  

Clinton ilk yıllarında zaten Körfez Savaşı’yla sarsılmış olan Arap ülkelerini üzerine gitmemiştir. Zaten, Clinton ilk yıllarında iç politika gelişmeleri ile meşgul olmuş ve dış politika düzenlemelerini Warren Christofer, Dışişleri Bakanı yardımcısı Strobe Talbott Lake gibi bürokratlara bırakmışlardır. Yeniden seçilen Clinton bu sefer Dışişleri Bakanlığı’na Madeleine Albright, Savunma Bakanlığına William Cohen, Ulusal Güvenlik Danışmanlığına Samuel Berger ve Strobe Talbott’u getirmiştir. Clinton’ın personel değişikliği dış politikada temel bir değişiklik yerine bir stil değişikliği getirmiştir. Clinton son üç yılda dış politikaya eğilmeyi yeğlemiştir. 

Ortadoğu konusuna gelindiğinde ABD’nin politikası Arap-İsrail barış sürecinin gelişmesi, Arap yarımadasından petrol akışının sağlanması şeklindedir. Ancak, ABD’nin amaçları İran’dan ve Sudan‘dan destek alan aşırı İslamcıların eylemleri yüzünden sarsılmıştır. Öte yandan Clinton yönetiminin izlediği demokrasinin yaygınlaşması ve pazar ekonomilerinin gelişmesi politikaları kuzey Afrika ve Arap ülkelerinde yankı bulamamıştır. Ortadoğu’da ABD’nin çıkmazı otoriter askeri rejimlerdeki değişiklikleri gerçekleştirmek için ayaklananların İslamcılar 
olmasıdır. ABD bir ihtilalci militan İslam’ın kendisine karşı dünya çapında bir üçüncü güç oluşturmasından korkmuştur. İslamcıların Mısır, Cezayir, Filistin, Tunus, Libya, Ürdün, Suudi Arabistan, Endonezya, Malezya, Pakistan gibi ülkelerde status quo’yu zorlamaları karşısında Clinton yönetimi Dışişleri Bakanlığı içinde bir grup kurarak İslam ve İslamcılık üzerinde politikalarını incelemeye almıştır. 

Bu grubun kararları hala gizli tutulmaktadır.19 

İsrailli yazar ve araştırmacılar ABD’nin İslamın bir kısmını kendi yanına çekme politikasına karşıdırlar. Örneğin bir İsrailli araştırmacı ABD’nin iyi ve kötü İslam modeli ortaya koyarken ılımlı İslamcılar’dan ne anladığını iyi belirlememesinden şikayetçidir. Bu yazara göre ABD köktenci İslam’ı iyi bilmemekte ve İslamcılığı bir reform hareketi olarak görmektedir. Bu düşünce tarzı gelecek on yıl içinde Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı tehlikeye atacaktır.20 

ABD’nin İslam’a ve militan İslam’a karşı politikasının oluşmasında zaman zaman ABD Musevi lobisi ve İsrail önemli bir rol oynamıştır. 

     Bir İsrailli yazara göre Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Orta Doğu barış süresinde İsrail’in karşısında yeralan İslamcı köktencilik yaşamsal bir düşman olarak görülmüş, Avrupa ve ABD’nin kamuoyu İsrail’in yanına çekilmeye çalışmıştır.21 İsrail’in öldürülen Başbakanı Yitzak Rabin “İslamcı Tehdide” dikkati çektikten sonra İran’ın, Moskova’nın eskiden olduğu gibi önemli bir tehdit oluşturduğunu söylemiştir.22 

İsrail eski Başbakanı Şimon Peres bu konuda daha açık konuşarak: “komünizmin çöküşünden sonra İslamcı köktencilik zamanımızın en büyük tehdidi olmuştur. 23” demiştir. Yapılan araştırmalarda bazı Dışişleri memurları ABD’nin yalnızca kendi çıkarlarını takip ettiğini ifade ederken bazıları Dışişleri’nin algılamaların geniş ölçüde Musevi lobisinin görüşlerinden etkilendiğini belirtmişlerdir. Clinton’un Irak ve İran’a uyguladığı “çifte çevreleme” politikası ve 1995’de İran’a ticaret ambargosu uygulaması, bir yazara göre Musevi lobisinin etkisidir.24 
    ABD’nin Musevi lobisi İran, Irak ve Suriye içindeki İslami gruplar için aynı çabaları göstermiştir. Özellikle aşırı sağcı Netanyahu hükümeti sırasında Ortadoğu barışı için güç politika öneren bir politikası güden İsrail’in anti-İslamcı argümanlarında artış olmuştur. Ancak, İsrail de ABD gibi Ortadoğu barış sürecine karşı olan İran, Irak’a ve Suriye’ye yüklenmiş, Pakistan, Afgan Talibanları ve Suudi Arabistan konusunda herhangi bir propaganda yapmamıştır. 

SONUÇ 

Pelletrau‘nun bir konuşmasında belirttiği gibi Ortadoğu’daki değişik yapılardaki devletlere karşı ABD değişik politikalar izlemektedir. 

1994’lerden başlayarak Amerikan hedeflerinin bazı saldırıları ABD’nin desteklediği Sünni Afgan grupları tarafından gerçekleştirilmiş olsa bile 
ABD, Rusya’ya karşı Afganistan’da ve Çeçenistan’da kullandığı bu gruplara karşı bir davranış uygulamak istememektedir. ABD’yle işbirliği yapan Sünni İslam ABD’nin yeni dünya düzenini Ortadoğu ve Asya’ya yaymasında etkili olmuştur. Destabilize olan alanlara ABD gelerek denge sağlayıcı rolünü oynamaktadır. Yeni yükselen pazarlar Türkiye dahil Ortadoğu ve Asya bölgesindedir. ABD’nin yüklendiği ülkeler İsrail’in yoğun etkisiyle Ortadoğu Barış Sürecine karşı olan İran, Irak, Libya ve daha az bir biçimde Suriye gibi ülkelerdir. Şii köktenciliğinin 
uyuşmazlığını karşısına almış olan ABD, Bin Ladin gibi kendisinin yarattığı Frankesteinlere karşı nispeten son dönemlerde sesini çıkarmaya başlamıştır. 

ABD’nin kendi çıkarlarına göre sık sık değişen politikaları İslam’a karşı tutumu Türkiye ve Mısır gibi laik ülkelerin iç politikalarında zorluklar yaratmaktadır. 

Ortadoğu’da Petrol ve Köktenci İslam olduğu müddetçe bu bölge büyük güçlerin oyunlarına sahne olmaya devam edip halkları ızdırap çekecektir. 

DİPNOTLAR;

1 Michael A, Sheehan; Sheehan Testimony on Counterterorism and South Asia, US Department of State, 
   International Information Programs, Washington File, 17 Temmuz 2000. 
2 Sheenan, a.g.m., s. 2 
3 Louis, Blin, Le Petrole du Golfe, guerre et paix au Moyen-Orient, Maison-Neuve et Larose, 1996; Jacques 
   Benoist-Mechin, Faycal roi d’Arabie, Albin Michel, 1975 
4 David Holden and Richard Johns, The House of Saud, Pan Books, London, 1981, s. 137. 
5 Richard Labeviere, Les Dollars de la Serreur: Les Etas-Unis et les İslamistes, Grasset, Paris 1999, s. 40. 
6 Eric Rouleau, Jean Francis Held, Simonne et Jean Lacouture, Israel et Les Arabes, le 3e Combat, Le Seuil 1967, s. 116. 
7 Richard Labeviere, a.g.e., s. 46. 
8 Benjamin R. Barber, Jihad vs. MaWorld, Time Books, 1995, ss. 16-54. 
9 Graham E. Fuller, Algeria, The Next Fundamentalist State?, RAND, Santa Monica, U.S., 1995. 
10 Middle East Quarterly, Eylül 1996: bilgi açısından Cezayir Petrol bölgelerinde 7.000’den fazla ABD linin 
    yaşadığını belirtelim. Bu petrol bölgelerine Cezayirli İslamcıların şimdiye kadar hiçbir saldırıda bulunmadıkları bilinmektedir. 
11 Richard Labeviere, a.g.e., ss. 203-204. 
12 Richard Labeviere, a.g.e., s. 105. 
13 Labeviere, a.g.e., s. 107. 
14 Pentagon’da özel izinle bir sene kadar çalışarak kendisine verilen belgelerle ABD’nin Sovyetler birli¤ini nas›l 
    çökerttiğini anlatan "Zafer" adlı eserinde yazar Mısır’dan alınan Sovyet silahlarının kalitesizliğine karşılık 
    Afgan gerillalarının nasıl iyi çarpıştıklarını anlatıyor. Daha sonra ABD, Sovyetlerin helikopter taarruzlarına karşı 
    "stinger" füzelerinin Afganlara verilmesiyle Sovyet ordusunun nasıl çöktüğünü anlatıyor. Bkz.: Victory: The 
    Reagan Administration’s Secret Strategy That Rastened The Collapsa of the Soviet Union, New York, 1994 
    by Peter Schweizer, ss. 9-10. 
15 Jean-Michel Foulquier, Arabie Saoudite-La Dictature Protegee, Albin Michel, Paris, 1995, s. 56-7. 
16 Edward P. Djererian, "One Man, One Vote, One Time, "New Perspectives Cuarterly, No. 3, Yaz 1993, s. 49. 
17 Gene Bird, "Administratıon Official Assures Middle East the "Crusades Are Over" Washington Report on 
    Middle East Affairs, Temmuz 1992, s. 29. 
18 Başkan Clinton’un Ürdün Parlamentosundaki Konuşması 26 Ekim 1994. 
19 Pelletrau’nun görüşleri için bkz.: Symposium: Resurgent ‹slam, Washington, 1994, ss. 2-3. 
20 Martin Kramer, "İslam Versus Democracy" Commentary, Ocak 1993, s. 39. 
21 Haim Baram, "The demon of ‹slam" Hiddle East İnternational, Aral›k 1994, s. 8. 
22 New York Times, 23 Şubat 1993. 
23 Nw York Times, 21 Ocak 1996. 
24 Arthur Lowrie, "The Campaign Against İslam and American Foreign Policy, Middle, East Policy, Eylül 1995, ss. 215-216. 



***

ABD NİN İSLAM POLİTİKASI., BÖLÜM 1

ABD NİN İSLAM POLİTİKASI., BÖLÜM 1 




ABD’NİN İSLAM POLİTİKASI 
Prof. Dr. Hasan KÖNİ* 
* Ankara Üniversitesi. S.B.F.Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi. 
AVRASYA DOSYASI.,

Giriş: 


     Sovyetler Birliği çökene kadar, Siyasal İslam konusunda uluslararası ilişkilerde pek araştırma, makale, kitap yayınlanmaz dı. 

Sovyetlerin çöküşünü gerçek olarak 1985 civarında kabul edersek siyasal İslam konusunda yoğun yazıların bu dönemden sonra başladığı ortaya çıkar. Siyasal İslam’ın önemini ortaya çıkaran iki önemli olay bulunmaktadır. Bunlardan birincisi Orta Doğu’daki İsrail-Arap çatışmasıdır. 1948 yılından beri süre gelen bu çatışma Arap ülkelerinde reaksiyoner İslami grupların oluşmasına yol açmıştır. 

    Ancak, Sovyetler Birliği’nin varlığı ve komünizm Batılı ülkeleri daha çok ilgilendirdiği için İslam’ın siyasi yüzüyle müslüman ülkeler ve genellikle bu ülkelerin askeri bürokrasileri uğraşmak zorunda kalmışlardır. 

    Siyasal İslam’ı sıçratan olay, 1979 yılında Sovyetler’in İran Devrimi’nin tepkilerini önlemek üzere Afganistan’a girmesiyle başlamıştır. 
İran Devrimi’nden çok daha önceleri Gürcü asıllı Fransız yazar Helene Carrere D’Encause’un, Türkçe’ye, “Çatlayan İmparatorluk” adı ile çevrilen eserinde yazar, Sovyet İmparatorluğu’nda Orta Asya Türk müslümanları ile Rusların iyi geçinmediği ve bu imparatorluğun çökmekte olduğu yönünde iddialar ortaya atmıştır. 

1979 Orta Doğu ve Yakındoğu müslüman ülkelerinin tarihi için dönüm noktası olmuştur. Amerikan elçiliğini basıp 400 elçilik mensubunu bir sene kadar rehine tutan İran bu hareketini Irak’la sekiz sene kadar savaşarak ödemiştir. Irak’ın savaşa girmesinde Suudi Arabistan ve Kuveyt paralarıyla, Fransa, Rusya, ABD, Almanya silah ve cephaneleriyle etkili bir rol oynamışlardır. İran-Irak savaşı daha sonra Körfez savaşının kapısını açacaktır. Hem İran-Irak savaşı hem Körfez savaşı ise Türkiye’nin karşısına PKK ve Kuzey Irak sorununu çıkaracaktır. 

    1979 yılının ikinci olayı ise Sovyetler Birliği’ne karşı ABD’nin Afganistan’daki İslami grupları desteklemesi olmuştur. Bu destek, aşağıda anlatacağımız gibi ABD, Suudi Arabistan, Pakistan ve hatta Çin’den gelmiştir. 1989 yılında Ruslar Afganistan’dan çekilirken Afganistan’da silahlı çatışma konusunda yetişmiş müslüman ülkelerin hepsinden gruplar oluşmuştur. Bu gruplar, Çeçenistan’da, Bosna’da Somali’de Sudan’da, Mısır’da Batılı dostlarının yanında ve karşısında dövüşmüşlerdir. 
Afgan militanları Batının yarattığı bir Frankeştein olmuştur. 

Batı’nın Yakın Doğu’da yarattığı militan İslam Orta Doğu’da varolan militan İslam’ı denetimine almış-Hizbullah grupları gibi-ve etkinliğini Güneydoğu Asya’ya yaymaya başlamıştır. Amerikan Teröre Karşı Koyma Grubunun Başkanı elçi Michael A. Sheehan terörizme karşı koyma ile ilgili olarak Senato önündeki ifadesinde, İran, Suriye, Libya ve Irak’ın gözetim listesinde olmasına karşılık, bu ülkelerin terörizme direkt destek vermelerinde gerileme olduğunu belirterek asıl Pakistan’ın içindeki terör kaynaklarına dikkat çekmiştir.1 

Elçi Sheenan’a göre terörizmde ikili bir gelişme görülmektedir. Bunlardan ilki terörist gruplar iyi örgütlenmiş, mahalli ve bazı devletler tarafından desteklenme yerine belirgin örgüt yapısı olmayan yeni bir uluslararası bağla oluşmuş gruplara dönüşmüşlerdir. İkincisi terör eylemleri Orta Doğu’dan Güney Asya’ya kaymıştır. 

Sheenan’a göre terörizmin Güney Asya’ya kaymasındaki başlıca neden Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgalinden sonra ve bunu takip eden on seneyi aşkın iç savaşın Afganistan’da hükümeti ve sivil toplumu yok etmesi olmuştur. Dünyanın her tarafından gelen savaşçılar ve silahlar bu bölgede dengeyi yok etmiştir. Afganistan’daki savaşlar Orta Doğu’daki diğer çatışmalara destek sağlanmasını doğurmuştur. 

Nihayet Taliban, Kuzey İttifakı’na karşı savaşmaya devam etmekte ve ülkenin her yerinde güç kazanmaktadır. Güney Asya, Kafkaslar’a ve Orta Doğu’ya destek sağlamaktadır.2 

Orta Doğu barış görüşmelerinden ümitli olan Orta Doğu devletlerinin teröristlere karşı tutumunu değişirken terörizm de coğrafya değiştirmiştir. 

ABD terörizmin mali desteğini kırmaya çalışmaktadır. Bu konuda en çok şikayet edilen kimse bir zamanlar Afgan savaşında ABD adına çalışmış olan Suudi Arabistanlı Ussame Bin Ladin’dir. Washington, daha önceleri desteklediği Taliban’dan artık şikayet etmektedir. Taliban’ın Keşmir’de, Mısır’da ve Cezayir’de radikal İslamcı militanlara destek verdiği belirtilmektedir. 

Sheenan’ın ifadesi resmi bildiriler ile gizli devlet eylemlerinin ne kadar çeliştiğini göstermektedir. Şimdi bazı belgelere dayanarak asıl durumu ve nedenlerini ortaya koymaya çalışacağız. 

I - Arabistan-ABD İlişkisi., 

Petrol, II. Dünya Savaşı sonrasında Amerikan toplumunun bir sosyal olayı durumuna gelmişti. Yalta Konferansı’ndan önce Roosevelt Senatör Landis’in hazırladığı petrol ve Orta Doğu’da Amerikan çıkarları adlı raporu okumuştu. 
   Bu metin daha sonraları Araplar ile Washington arasında kabul edilmiş bir manifesto durumuna gelecekti. Yalta dönüşünde kısa süre Mısır’da duraklayan Roosevelt Cidde’deki ABD’nin Konsolosu’na Suudi Arabistan Kralı ile bir randevu ayarlaması için emir vermiştir. Bu buluşma 14 Şubat 1945 günü ABD’nin kurvazörü Quincy’de gerçekleşmiştir.3 İki devlet adamı arasındaki konuşmalar bugün Quincy Paktı diye bilinen bir anlaşma ile sonuçlandı. Bu anlaşma beş önemli konu üzerinde kurulmuştu. 

a) Suudi Krallığı’nın dengesi ABD için hayati bir çıkar taşıyordu. Krallık ABD’ye sürekli Petrol sağlayacaktı. Bunun karşılığında Washington Suudi Arabistan’a kayıtsız şartsız güvence sağlıyordu. 1991 yılında ABD’nin Suudi’lerin yanında savaşa girmesi Quincy Paktı’nın bir sonucuydu. Petrolü araştıracak olan şirketler toprağın sahibi olmayacaklardı. 

Araştırdıkları alanları 60 seneliğine Kiralayacaklardı. 

Anlaşmanın sona ereceği 2005 yılında kuyular ve üzerindeki materyel Suudi Arabistan’a geri verilecekti. Kraliyete ödenecek para varil başına 21 cent olarak saptanmıştı. Aramco şirketine verilen araştırma alanı  1.500.000 kilometre kare idi. 

b) ABD sadece Suudi Arabistan’ın değil Adap yarımadasının güvenliğini de sağlayacaktı. Böylece ABD İran Körfezi’nin güvenliğinden sorumlu oluyordu. Zaten Suudi Arabistan bu bölgede başat güçlerden biriydi. 

c) İki ülke arasında Ekonomik, Ticari ve mali bir ortaklık kurulmuştu. 

    ABD silah satışları karşısında petrol alımlarını arttırıyordu. Suudiler bu anlaşmaya uygun olarak Amerikan devlet bonolarına zaman içinde 400 
milyar dolar yatırmışlardır. 

d) Bu yatırımlar karşılığında insan haklarını ileri sürerek bütün dünyayı sıkıştıran Washington, Suudi Arabistan’ın iç işlerine karışmayarak İslami rejim ihraç eden bu ülkeyi rahatsız etmemiştir. 

Gerçekte Suudi Arabistan Krallığı bir Devrin İran’ı gibi, Ahlaki açıdan savunula bilir bir ülke değildir. 

e) Quincy Paktı’nın üzerine düşen tek gölge Filistin sorunu olmuştur. 

Kral’a Musevilerin Almanlar karşısında çektikleri ızdırabı anlatan Roosvelt’e karşı İbni Suud, Musevilere onlara baskı yapan Almanların evlerini ve topraklarını vermesini önermiştir. Fakir Filistin’e Musevilerin yerleşmesini bir türlü kabul etmemiştir.4 
ABD, Arap yarımadasının yönetiminde Suudilere dayanmasına karşın İsrail-Filistin sürecinde Suudilere bundan böyle çok dar bir manevra alanı bırakacaktır. Bu dar alan içinde Suudiler İslamcı eylemlere destek verebilmektedirler. 

Bu anlaşma bölgede İngiliz Hegemonyasına son verecektir. 

ABD diğer Avrupa Devletlerini dışarıda bırakarak Orta Doğu’ya yerleşecektir. 
Bu anlaşmanın diğer yönleri de bulunmaktadır. Bunlardan birincisi Suudi Arabistan kullanılarak bölgede laik milliyetçi Arap devletlerinin ortaya çıkmaları denetlenecektir; ikincisi ise Suudi Arabistan korunarak İsrail’in güvenliği de sağlanmış olacaktır.5 

II- Arap İslamcıları Arap Milliyetçilerine Karşı 

1950’li yıllar Mısır’da genç subaylar hareketiyle Arap Milliyetçiliğinin ve daha sonra Pan-Arabizmin doğduğu yıllar olmuştur. 

Arap milliyetçiliği Batı emperyalizmine karşı olmuştur. 

1948’de İsrail’in kurulması, Arapları bağlantısızlık hareketine itmiştir. Türkiye’nin İngilizlerin baskısıyla Bağdat Paktı’nı kurması pek başarılı bir girişim olmamış tır. 

Paktaki tek Arap ülkesi Irak’tır. 1956 savaşı İngilizleri Orta Doğu’ya geri döndürememiştir. Washington Mısır’ın yanında yeralmıştır. Ancak, 
Sovyetler’in Mısır’ın yanında yeralmaları, ABD’nin Asuan barajına mali yardım vermeyi reddetmesi ve Johnson’un Beyaz Saray’da Kennedy’nin yerini alması Mısır-Amerikan ilişkilerini geriletmiştir. 1966 yılında ABD’ye çağrılan Faysal, Amerikan yönetimini Sovyet taraftarı Nasır’a karşı uyarmış ve Yemen’de 1962’den beri solcu Cumhuriyetçilere yaptığı yardıma dikkate çekmiştir. 

   Suudi Arabistan kralcıları desteklerken Nasır 68.000 kişilik bir ordu ile Albay Sallal’i desteklemiştir. Arap dünyasında Mısır, Irak, Suriye, Tunus ve Cezayir gibi solcu laik rejimler gelişmiştir. 

1970’lerde Pan-Arabizmin yanında Arap sosyalizminden bahsedilir olmuştur. 

   Nasır tutucu Arap rejimlerini ve onların içinde yeralan emperyalist üsleri ortadan kaldırmaktan sözetmektedir. 

Bu durum karşısında İsrail’liler tutucu Araplarla ilişki kurmayı tercih etmişlerdir.6 

    1967 Arap-İsrail savaşından sonra batıdan ithal edilen laik, milliyetçi modelin bu savaşlara neden olduğu Doğu ve Batı Arap ülkelerinin omuz omuza savaştığı ileri sürülmüştür. 

    1967 savaşından sonra İslamcı Araplar siyasal sahneye büyük bir gürültü ile gireceklerdir. Bu Arapların, derneklerin, birliklerin arkasında Müslüman Kardeşler Örgütü vardır. Hassan el-Banna ve Sayed Kutb’un kurduğu Müslüman Kardeşler Örgütü hak ve hukukun birleştiği ‘tevhid’ ilkesi üzerine dayanmaktadır. 

Suudilerin desteğiyle Kardeşlik Örgütü, ‘Özel Düzen” adı altında gizli bir ordu kuracaktır. Kardeşler, Milliyetçi Nasır’a karşı Kral Faysal ve Amerikan gizli servislerince desteklenecektir.7 

Bu destekle güçlenen Müslüman Kardeşler bugün Sudan, Yemen, Ürdün, Suriye, Filistin, Tunus, Cezayir ve Fas’ta kollar bulundurmakta ve Latin ABD, Siyah Afrika ve Güney Doğu Asya’daki İslamcı hareketlerin temelini oluşturmaktadır. 

Müslüman Kardeşler’in ideolojik babalığını yaptığı İslamcı hareketlenme çok değişik ve hetorojen bir yapılanma göstermiştir. 

Genel olarak İslamcı ideoloji reformu örgütlenmelere benzemektedir. 

Bu örgütlenme içinde İslamın temellerini Arap-Müslüman halkların sorunlarına bir çözüm olarak göstermektedirler. Böylece dünyadaki aşırı dinci gruplar kendi sektlerinin yaşamı üzerine yoğunlaşmakta çok sıkıştırıldıklarında siyasi şiddete veya terörist girişimlere başvurmaktadırlar. 

Soğuk Savaş sırasında ve 1989 Lübnan savaşının sonuna kadar İslamcı ideolojiye sahip bu topluluklar kendi uluslararasına uygun stratejiler geliştirmeye çalışmışlardır. Bu stratejiler kendilerinin ülke rejimlerine karşıdırlar. 1990’dan itibaren İslamcı gruplar Orta Doğu’da çabalarını kabileler, büyük Arap aileleri veya savaşçılarının etki alanlarında ve etnik yapılarda yoğunlaştırmaya başlamışlardır. İslamcı ideoloji, taktik olarak alternatif bir ulusal alan göstermemektedir. Ulusal alan göstermedikleri için müslüman devletleri belirli sınırlar içinde yöneten bütün rejimler meşruiyetlerini kaybetmektedirler. 

Böylece belli bir toprak alanında milliyetçiliğe dayanan Kemalist, Nasirist ve Baasçı rejimler anti-müslüman komploları olarak görülmektedir. 

Ulusçu fikirler, inancı olmayanların ümmetin bütünlüğünü bölmek için kullandıkları şeytani bir fikir olarak kabul edilmektedir. Ulusçu olmayan 
yapılanmalar yeni uluslararası düzende Batı’nın işine gelen bir konum oluşturmuştur. Ulus devletin direnişi olmadan geniş pazarlar Batı’nın 
mallarına açık olacaktır. İngiltere bu gerçeği daha I. Dünya Savaşı öncesi keşfetmiştir. Orta Doğu’da etkin bir rol oynayan İngiliz istihbaratı 1915’de Çanakkale’yi geçememiştir ama Osmanlı İmparatorluğunu Orta Doğu’da yenerek çökertmiş, kendisine karşı ayaklanan Hindistan’ın müslüman kısmını Pakistan ve daha sonra Bangladeş diye ayırarak zayıflatmış ve İngiliz tekstil endüstrisine karşı çıkan Gandi’den intikamını almıştır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD durumu farkederek müslüman ülkelerle; Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, İran ile Sovyetler Birliğini çevrelemiştir. Ruslar’ın Vietnam’ına karşı Afganistan müslümanlarını kullanarak, doğuda Sovyetlerin işini bitirmiştir. 

Afganistan’daki savaş günümüzde Ruslar’ın geri çekilmesine karşın yeni bir stratejiyle canlanmış bulunmaktadır. 

   Bu yeni Strateji Zbigniew Brzezinski “Satranç Tahtası” adlı kitabında geliştirmiştir. 

   Brzezenski’ye göre enerji sahaları ve doğal kaynakları nedeniyle önümüzdeki bin yılda ABD’nin birinci derecede ilgi alanı içindedir. 

Bu alan Balkanlar’ı Orta Asya ve Çin’i kapsamaktadır. Avrasya alanı içinde merkezi bir yer tutan Türkiye’nin yeniden güç kazanması için çabalar ancak 1996 yıllarında başlayacaktır. Yeni Avrasya stratejisi bu defa komünizme karşı değildir. Karşı olunan Ruslar’ın 19. yüzyılda olduğu gibi sıcak denizlere inmesini önlemektir. Bu stratejide önemli olan Türk, Suudi ve Pakistan’ın ve ilerde İran’ın etki alanlarının sağlamlaşmasıdır. 

Bu arada İslamcı ideolojide de ilerlemelidir. Brzezinski ideolojik İslamı “belirli bir İslamcı kimlik” olarak tanımlamaktadır. 

Eğer bu belirgin İslamcı kimlik gelişmezse Orta Doğu’da bir kaos ortamı yaşanacaktır. İslamcı kimliğe önem verilmesinin nedeni bölgenin bu kimlik altında küresel ekonomik yapının içine çekilmesi modeliydi. İslami kimlik bölgede etnik çatışmalar ve siyasal dengesizlikler yaratacak ve Orta Asya bölgesine ABD tam olarak yerleşecekti. Türkiye’yi menteşe devlet, bölgesel güç olarak öven Brzezinski aslında “İslami kimliğin” babasıydı. 

Brzezinski’nin Amerikan Güvenlik Konseyine kabul ettirdiği amaç Rusya’nın Orta Asya’dan silinmesiyle ilgiliydi. 

Bu nedenle Basra Körfezi Krallıklarında bastırılan binlerce Kuranı Kerim silahlarla birlikte Özbekistan’a, Tacikistan’a ve Türkmenistan’a sokuldu. ABD İslam kaldıracını kullanarak ilerisinin bu önemli alanına siyasi dengesizlik sokuyordu. Siyasi dengesizlikleri Amerikan gücü çözecek ve bu bölgeye Orta Doğu’da yaptığı gibi çözüm üretici olarak oturacaktı. Orta Doğu’da olduğu gibi Orta Asya’da ulusçu orta sınıflar var olmadığı için orta ve uzun dönemde Amerikan yatırımlarıyla mücadele edecek Washington’a göre İslam kapitalizm içinde eriyebilir di, İslam, milliyetçi hareketlerin anti-dozunu oluşturuyordu ve sosyalizmin geri dönüşüne karşı bir kaleydi; kısacası İslam yeni liberal düzenin kaçınılmaz müttefikiydi. 

“Cihad’a karşı McWorld” yani Cihad’e karşı Macdonald’s dünyası adlı eserinde bir yazar Cihad ve Macdonald’s dünyasının ortak bir noktası olduğunu söylüyor. Yazara göre her ikisi de ulus devletin egemenliğine ve demokratik kurumlarına karşı ortak savaş veriyorlar. Sivil toplumu yeriyorlar, demokratik vatandaşlığa karşılar ama söylediklerinin karşısında alternatif demokratik kurumlar önermiyorlar. Ortak noktaları sivil özgürlüklere karşı olmaları.8 

ABD’nin Militan İslam’a karşı tutumunu yansıtan en iyi araştırmalardan birisi eski CİA ve Rand Corporatıon araştırıcısı Graham Fuller. 

   Füller 1995’te bütün Avrupa büyükelçiliklerine gönderilen: “ Cezayir Geleceğin İslam Devleti olacak mı? ” adlı raporun yazarı. 

   Fuller’in analizlerinin 1996 yılına kadar Orta Doğu bölgesinde ABD’nin politikasını yönelttiğini belirtmekte yarar olduğu kanısındayız. 

2. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***

5 Eylül 2018 Çarşamba

Yüzyılın Komplosu

Yüzyılın Komplosu

Ağustos 2018, Ribat

   Donald Trump’ın ABD başkanlığına seçilmesi en çok siyonist lobinin işine yaramıştır. Bunu Amerika’daki siyonist lobi de çok iyi tahmin ediyordu. O yüzden, Hillary Clinton’un kazanması ihtimalini de göz önünde bulundurarak onunla bağları koparmamak için bir yandan ona da destek veriyormuş gibi görünmesine rağmen gerçekte perde arkasından Trump’ı destekliyordu. Çünkü onun siyonistlere vaatlerinde gerçekçi ve samimi olduğunu, kazanmasının uluslararası siyonizmin her bakımdan lehine olacağını biliyordu.
Trump başkanlığa seçilmesinden sonra Filistin davasını tamamen tarihe gömmek ve işgalci siyonist devleti rahatlatmak amacıyla bir plan üzerinde çalışmaya başladı. Bu planla ilgili çalışmaları takip etmesi için de yahudi asıllı damadı Jared Kushner’i görevlendirdi. Bu amaçla damat Kushner’i en üst derecede müsteşarlık görevine getirdi.
Gayrimenkul ticaretiyle uğraşan yani bir iş adamı olan yahudi damat Jared Kushner'in diplomatik alanda bir bilgi ve birikimi yoktu. Kayınpederi Trump'a müsteşarlık yapması da işgal ettiği makamın gerektirdiği bilgi ve tecrübeye sahip olmasından değil Başkana yakınlığından kaynaklanıyordu.
Filistin meselesiyle ilgili görüşmeleri organize edebilmesi için diplomatik tecrübenin yanı sıra bu meselenin alt konularını ve kimin ne düşündüğünü, meseleye nasıl yaklaştığını da bilmesi gerekiyordu. Ancak bizim tahmin ettiğimize göre bu konuyla ilgili birikimi sadece yahudi kimliğinden kaynaklanan çok genel bilgilerden ibaretti. Meselelerin arka planı, tartışmalar, tarafların talepleri hakkında bir bilgi ve birikimi yoktu. Fakat onun bu konudaki eksiğinin meselelere vakıf bazı diplomatların ve özellikle ABD büyükelçisinin yanında dolaştırılması suretiyle giderilmesine çalışıldı.
Trump’ın, Filistin davasını tarihe gömmek amacıyla hazırlanmasını istediği planın şekillendirilmesi ve uygulamaya konması için bazı Arap ülkeleriyle işbirliğini artırması gerekiyordu. Bunun için de birinci derecede Suudi Arabistan’dan yararlanmak istedi. Trump, başkanlık koltuğuna oturmasından sonra ilk yurt dışı seyahatini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdi. Bu ziyaretin Arap dünyasına dönük çeşitli planların hayata geçirilmesiyle irtibatı vardı. Ancak en önemli amaçlarından biri de siyonist işgal devletinin başını ağrıtan meselenin kesin bir şekilde tarihe gömülmesi planında Suudi Arabistan’dan yararlanılmasıydı. O yüzden Trump, damadı Kushner’in de bu ziyarete iştirak etmesini istedi.
Kushner, kayınpederinin Suudi Arabistan ziyaretine iştirak edebilmek için, uçağının Şabat (Cumartesi) tatiline denk gelen bir vakitte kalkacağından dolayı hahamdan özel izin çıkardı. Bu da hahamların ayrı bir özelliği. Kendilerini adeta Rab yerine koyarak onun yasakları veya emirleri üzerinde keyiflerine göre oynama yapabileceklerini, istedikleri için yasağı kaldırabileceklerini düşünüyorlar.
Trump bu ziyaretinde Suudi Arabistan yönetiminden şimdiye kadar perdenin arkasında yürüttüğü ilişkileri artık perdenin önüne taşımasını istedi. Bununla kastettiği ise siyonist işgal rejimiyle ilişkilerini normalleştirmesi, açıktan yürütmesi ve perdenin arkasında yürütmeye gerek görmemesiydi.
Trump’ın bu ziyaretinin hemen ardından başlatılan Katar’a yönelik ablukanın önemli bir boyutunu da Filistin meselesi oluşturuyordu. Katar’ın Filistin konusunda Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır dörtlüsüyle aynı yerde durması, Filistin’deki direnişin siyasi kanadının ileri gelenlerini sürgün etmesi, Filistin direnişine tamamen kapıları kapatması ve Gazze’ye yönelik yardımlarını tamamen durdurması isteniyordu. Katar’ın kendisinden istenen siyasi tutumu sergilemesi halinde, Trump’ın hazırladığı plana da engel çıkarmayacağı böylece bu plan konusunda Arap dünyasında bir ittifak sağlanması için zeminin oluşturulması mümkün olacaktı. Ancak Katar’ın dayatmalara boyun eğmemesi üzerine ona karşı abluka kararı alındı.

Trump’ın talimatları doğrultusunda Katar’ı kıskaca alan dörtlü bir yandan da diğer Arap ülkelerinin kendilerinin yanlarında yer almalarını sağlamak için onlara baskı yaptılar. Baskı yaptıkları ülkelerden biri de Ürdün’dü. Çünkü Ürdün’ün sergileyeceği tutum Filistin davasını tarihe gömme planında etkili olacaktı. Ürdün işgal altındaki Filistin topraklarıyla en geniş sınırlara sahip ve nüfusunun yarıdan çoğu da Filistinlilerden oluşan bir ülkedir. Ancak Ürdün, Katar’la ilişkilerini tamamen kesmedi, sadece seviyesini düşürdü. Bunun üzerine Suudi Arabistan ve BAE, Ürdün’e yardımlarını büyük ölçüde kesti. Bu yardımların kesilmesi Ürdün’ü ekonomik yönden sıkıntılara soktu. Çünkü Ürdün kendi ayakları üstüne durabilen bir ülke değildir. Dış yardımların kesilmesi üzerine içerideki kaynakları artırmak amacıyla IMF’nin verdiği reçeteyi uygulayarak yeni vergi yasası tasarısı hazırladı. Bu tasarı da ülke halkının tepkisine ve meydanlara çıkmasına neden oldu. Bu olaylar üzerine Ürdün Kralı II. Abdullah, Hani el-Mulki’nin başkanlığındaki hükümetin istifasını istedi. Ürdün’de siyasi istikrarın bozulmasının hem diğer Arap ülkelerini hem de siyonist işgal rejimini etkileyeceğini fark eden Suudi Arabistan Kralı Selman, Ürdün kralını davet ederek yardım vaadinde bulundu. Fakat bu yardım karşılığında ondan, damat Kushner’in gözetiminde hazırlanan ve dediğimiz gibi Filistin davasını tümüyle tarihe gömmeyi amaçlayan anlaşmaya destek verme sözü aldığını yapılan görüşme sonrasında vuku bulan bazı gelişmeler ve Ürdün Kralı II. Abdullah’ın yaptığı bazı açıklamalar gün yüzüne çıkardı.

Peki nedir bu anlaşma planı?

Bu plan ABD’nin “ Yüzyılın Anlaşması ” olarak yutturmaya çalıştığı sinsi bir oyundur. Henüz tam olarak metni ortaya çıkmamış olan bu anlaşma planının üç temel amacı bulunmaktadır. Bunların birincisi Kudüs’ün doğusuyla batısıyla tamamen siyonist işgal rejimine bırakılması, Filistin tarafının bu şehirle ilgili bütün iddialarından vazgeçmeleri ve buranın artık işgal rejiminin başkenti olarak kabul edilmesi için bütün tavizleri vermelerinin sağlanmasıdır. ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasının amacı da siyonist işgalin bu şehrin tümü üzerinde meşrulaştırılmasını sağlamaktı. İkincisi Filistin devletinin sadece Gazze ile Batı Yaka’nın A ve B kategorisine giren toprakları üzerinde kurulması, C kategorisine giren yani yahudi yerleşim merkezlerinin bulunduğu toprakların ise siyonist işgal rejimine bırakılmasıdır. Üçüncüsü de toplam Filistin nüfusunun yarıdan çoğunu oluşturan, vatanlarından çıkarılmış Filistinli mültecilerin yurda dönüş haklarının tamamen iptal edilmesi, onların artık hiçbir şekilde yurda dönüş talebinde bulunmamalarıdır.
Burada görünüşte Filistin halkının lehine gösterilebilecek tek şey şeklen bir Filistin devletinin kurulmasıdır ki bu devlet de tamamen siyonist işgal rejimine mahkûm olacaktır. Görünüşte bağımsızlığını ilan etse de gerçek anlamda özgür ve bağımsız olamayacaktır. Böyle bir devlet karşılığında ise Trump yönetimi Filistinlilerden, Kudüs’ten tamamen vazgeçmelerini, onu tümüyle siyonist işgal rejimine bırakmalarını, Batı Yaka bölgesindeki C kategorisine giren topraklardan vazgeçmelerini, buralarda işgalin devam etmesine razı olmalarını, yurtlarından çıkarılmış mültecilerin yurda dönüş haklarından da temelli vazgeçmelerini istiyor. Böyle bir anlaşmanın gerçekte bir tuzak, Filistin davasını satmak ve ihanet olacağını Filistin gerçeğini görebilen herkes dile getiriyor. O yüzden bu planla ilgili haberlerde ve yorumlarda bundan “ Yüzyılın Anlaşması ” olarak değil “ Yüzyılın Komplosu ” veya “ Yüzyılın Satışı ” olarak söz ediliyor.
Başını Suudi Arabistan’ın çektiği, Arap dünyasındaki ihanet cephesi Filistin Yönetimi’nin bu anlaşmayı kabul etmesi için baskı yapmaya Kasım 2017’den itibaren başladı. Kasım 2017’nin başında Suudi Arabistan yönetimi Filistin Başkanı Mahmud Abbas’ı Riyad’a davet etti. Bu davet esnasında yapılan görüşmelerde Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Selman’ın ona ya Kushner’in gözetiminde hazırlanan anlaşmayı kabul etmek ya da istifa etmek zorunda olduğunu söylediği haber kaynaklarında dile getirildi.
Aslında Mahmud Abbas’ın Filistin davasına sahip çıkma konusunda yeterince hassasiyet sahibi olmadığı, koltuğunu korumak için halkına zarar verecek büyük tavizler vermekten çekinmeyeceği, şu anda işgal rejimi hesabına Gazze’ye uyguladığı yaptırımların da onun gerçek tavrını gözler önüne serdiği söylenebilir. Ancak zikrettiğimiz üzere anlaşma çok büyük tavizleri gerektirmektedir ve buna Filistin halkından büyük tepkiler geleceği tahmin edilmektedir. Abbas’ın tereddütlü davranmasının sebebi de işte bu tepkilerden çekinmesidir. Abbas böyle bir anlaşmaya onay vermesi durumunda kendini büyük bir hain olarak Filistin tarihine yazdıracağını biliyor.

Anlaşmaya tamamen karşı olan Filistin direnişinin iyice kıskaca alınması için de, ABD ve işgal yönetimiyle işbirliği içinde olan cephe yoğun bir faaliyet yürütüyor. Bunların en ilginçlerinden biri Suudi Arabistan Müftüsü Abdülaziz bin Abdullah Âl-i Şeyh Et-Temimi'nin verdiği ve Filistin direnişini hedefe yerleştiren siyasi fetvadır. Suud müftüsü söz konusu fetvasında Filistin İslâmî Direniş Hareketi'ni yani Hamas'ı terör örgütü olarak nitelendirirken siyonist işgal rejimiyle savaşmanın da caiz olmadığını iddia etmişti. Suud rejiminin de Filistin direnişine Arap dünyasından yardımların tamamen kesilmesi için ABD ve İsrail hesabına gözlemcilik yaptığı biliniyor.

Ancak bu planın başarılı olması mümkün görünmemektedir. Çünkü Suudi Arabistan ve onunla birlikte ihanet cephesinde yer alan ülkeler Filistin meselesinde Filistin halkını temsil konumunda olan bir taraf değildir. Filistin meselesinin tarafları siyonist işgal rejimiyle Filistin halkıdır. Suudi Arabistan ve onunla birlikte ihanet cephesinde yer alanlar ise işgal rejimi hesabına Filistin direnişine ve halkına baskı yapmakla işgal rejimiyle aynı tarafta yer almış durumdadır. Bu durumda Suud rejimiyle işgal rejiminin ittifakı, aynı tarafın kendi içindeki anlaşması anlamına gelir. Meselenin tarafları arasında bir anlaşma anlamına gelmez.

Suud cephesi ve işgal rejimi bundan kaynaklanan sorunu aşmak amacıyla Mahmud Abbas yönetimini anlaşmayı kabul etmeye zorluyor. Abbas yönetiminin böyle bir anlaşmayı onaylaması ise Filistin davası açısından ciddi anlamda bir tehlike oluşturur. O yüzden Filistin direnişi Abbas yönetiminin böylesine tehlikeli bir anlaşmaya imza atmaması için yoğun çalışma yapıyor. Suud tarafı ise baskı gücünü kullanmaya çalışıyor. O yüzden her hal ü kârda Filistin davası açısından tehlikeli bir oyun oynandığını dile getirmek zorundayız. Fakat bu tehlikeli oyun Filistin halkının ve direnişinin davasından ve taleplerinden vazgeçmesi gibi bir sonuca götürmeyecektir.

http://www.vahdet.info.tr/filistin/dosya8/2219.html


***

22 Mart 2018 Perşembe

Suudi Arabistan kulvar değişiyor,

Suudi Arabistan kulvar değişiyor


Suudi Arabistan Prensi Muhammed bin Salman, Türkiye’yi neredeyse bir yüzyıl önce Osmanlı İmparatorluğu'nun çöktüğü zaman ortadan kalkmış olan İslami Hilafet'i geri getirmek için çaba sarf etmekle suçlamaya başladı. Belli ki Türkiye, Suudi Arabistan’ın Arap dünyasındaki liderliğini sallamaya başlamış.

Suudi Arabistan yönetiminde güçlü bir yeri olan Prens Muhammed bin Salman, Mısır Al-Sorok gazetesine verdiği demeçte,  İran’a verip veriştirdi, arkasından da, Türkiye’yi İran’ın yanında İslami örgütlerin de içinde bulunduğu “şer üçgeni”nde yer almakla ve bu şer üçgenine destek vermekle suçladı. Salman’a göre şer üçgeninin bir köşesinde İran, bir köşesinde İslami Örgütler, diğer köşesinde de Türkiye bulunmakta.

Bu yorumlar, Suudi Arabistan'ın diğer bazı Körfez ülkeleri ile olan çatışmasında Türkiye’nin kendi yanında değil, Katar’ın yanında yer alması nedeni Suudi Arabistan’ın Türkiye’den duyduğu endişeyi ve derin şüpheyi yansıtıyor.

Türkiye’nin, geçtiğimiz bir kaç ay içinde Suudi Arabistan'ın Ortadoğu'daki büyük rakibi olan İran'la birlikte, Kuzey Suriye'deki savaşları azaltmak için çalışması, İranlı ve Türk askeri yetkililerin geçtiğimiz yıl resmi olarak görüşmeleri ve birbirlerine yaptıkları ziyaretler, Suudi Arabistan’ın ve ağabeyi ABD’yi pek hoşnut etmemiş anlaşılan.

ABD’nin bölgedeki en büyük düş kırıklığı, 1952 yılından sonra Orta Doğu’yu İngilizlerden devr aldıktan sonra Orta Doğu’da kurduğu ve 21ci yüzyılın başına kadar sürdürdüğü “Yat Arap, Kalk Arap” sistemine Türkiye’nin çomak sokmuş olması. Türkiye’yi son 60 yıldır, kendinin köle bir eyaleti olarak yönetmesinin son bulması, ABD’nin bölgedeki stratejilerini değiştirmiş durumda.

Strateji değişikliğinin başında Suudi Arabistan’ın başına ABD hayranı ve kölesi bir kişiyi getirmek ve Orta Doğu’yu Suudi Arabistan liderliğinde ve önderliğinde yönetmek var. Bu nedenle de Suudi Arabistan’da büyük bir tasfiye operasyonu gerçekleştirildi son bir yıl içinde.

Prens, geçen yıldan bu yana yurtdışına yaptığı ilk seferinde Kahire’yi ziyaret etti ve Suudi tahtının halefi olarak Mısır gazetelerinin yöneticileriyle önemli bir toplantı yaptı. Bu özel toplantıda Şer üçgeni tanımlamasının yanında Katar uyuşmazlığının 60 yıl önce Küba'ya uygulanan ABD ambargosuyla süreceğini söylemesi, gelecekte nelerin yaşanacağının habercisi.

Suudi Arabistan’ın, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Bahreyn ile birlikte geçtiğimiz Haziran ayında Katar ile diplomatik ve ticari ilişkileri kesmesi, dünyanın en büyük sıvılaştırılmış doğal gaz ihracatçısı olan ve dünyanın en büyük ABD askeri üssüne ev sahipliği yapan Katar’a hava ve deniz yollarını kapatması,   Suudi Arabistan ile Katar’ın yakında kanlı bıçaklı olacağının habercisi.

Suudi Arabistan’ın dış politikasındaki bir başka değişiklikte İsrail ile olan ilişkilerinde.

Suudi Arabistan yönetiminin, daha doğrusu Prens Salman’ın verdiği tarihi olan ve Arap dünyasında köşe taşı olacak bir kararla 1948 yılından beri diplomatik ilişkileri sürdürmediği İsrail’e bazı koşullarda hava sahasını açması. Bundan sonra İsrail’den kalkan ve İsrail’e gidecek uçaklar Suudi Arabistan hava sahasını kullanabilecek. Şimdilik bu uygulama gizli tutuluyor ve İsrail yetkilileri ile Suudi yetkililer güya “haberimiz yok” diyorlar ama uygulama başladı bile.

Suudi Arabistan'ın İsrail'in bile ancak fark ettiği bu kararı, Riyad ve Tel Aviv'in İran'ın daha geniş bölgedeki nüfuzu konusunda endişe duyduğunu ve Ortadoğu'daki iki ana müttefik, Suudi Arabistan ve İsrail arasındaki ikili ilişkilerde bir iyileşme olduğunu işaret ediyor.

Belli ki Trump yönetimi, İkinci Dünya savaşından sonrasında kurduğu dengelerin değişmesi sonrasında elinden kaçırmak üzere olduğu Orta Doğu’ya son bir gayretle müdahale ediyor. Sonrası ise belli ki tufan olacak….

Prof. Dr. Ata ATUN
KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı
e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com
http://www.ataatun.org  
Facebook: AtaAtun1

***


4 Mart 2017 Cumartesi

ORTADOĞU’DAKİ ÇATIŞMALARA DEVLETLERİN VE DEVLET DIŞI AKTÖRLERİN ETKİLERİ BÖLÜM 2



ORTADOĞU’DAKİ ÇATIŞMALARA DEVLETLERİN VE DEVLET DIŞI AKTÖRLERİN ETKİLERİ.,
 BÖLÜM 2



İsrail

Ortadoğu’daki çatışma ortamını körükleyen ülkelerden birisi de İsrail’dir. İsrail kurulduğu 1948’den bu yana bölgede kendisine güvenli bir coğrafya oluşturma 
çabasında olduğu için, bugüne kadar bölgede birçok defa çatışma ve savaş yaşamıştır. Kurulduğu yıllarda bölgede hiçbir ülke ile diplomatik ilişkisi olmayan ve tüm Arap komşuları tarafından düşman olarak kodlanan İsrail, zaman içerisinde bölgede kendisine bir yaşam alanı oluşturmuştur. Hatta günümüzde tehdit olarak artık bölgedeki devletleri değil, devlet dışı aktörleri (Hamas, Hizbullah gibi...) algılar bir pozisyona gelmiştir.

İsrail’in dış politikalarında en önemli belirleyici unsur güvenlik endişesidir. Nüfusu az olmasına karşın, bölgede önemli bir askeri güç olmasının arkasında da bu güvenlik endişesi yatmaktadır. Bu konuda ABD, stratejik ortağı olan İsrail’e her yıl milyarlarca dolarlık askeri yardım yapmaktadır ve bu sayede İsrail’in son derece modern bir ordusu bulunmaktadır. Yine güvenlik endişelerinin bir tezahürü olarak sayısı az da olsa İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğunu belirtmekte fayda var.

İsrail’in dış politikasında, aynı İran ve Suudi Arabistan’da olduğu gibi, din önemli bir belirleyici unsurdur. Şii İran, Selefi-Vahhabi Suudi Arabistan’ın yanında 
İsrail’de Musevilik dininin radikal bir yorumu olan Siyonizm devlet politikalarında etkili bir unsurdur. Siyonizm, İsrail’in kimliğinin doğal bir parçasıdır ve bilindiği 
üzere, tarihsel olarak belli bir toprak parçasını, Yahudilerin vaat edilmiş toprakları olarak kabul etmektedir (Efegil, 2013a, s. 57). Dünyanın birçok farklı coğrafyasında yaşayan Yahudilerin 19. yüzyılın sonlarından itibaren bu vaat edilmiş topraklara toplanması ve sonra zaman içerisinde burada kendi devletlerini kurmaları, hem burada yaşayan Filistin halkı açısından, hem de nüfuslarının büyük bir çoğunluğu Müslüman olan komşu ülkeler için kabul edilebilir bir durum olmamıştır. İsrail’in kuruluşu ve bölgede önce tutunma, ardında da kendisine güvenli bir harita oluşturma çabaları, bölgede bugüne kadar birçok savaşa neden olduğu gibi, hiç kuşkusuz bundan sonra da birçok çatışma ve hatta savaşa neden olacak gibi görünmektedir. 

1948’den bu yana Arap devletlerinin oluşturduğu bir koalisyona karşı savaş içerisinde olan İsrail’in, 1956 yılında Süveyş Savaşı, 1967’de Altı Gün Savaşı, 1969-70 yıllarında Yıpratma Savaşı, 1973 Yom Kippur Savaşı ile 1978 ve 1982 Lübnan işgallerinin sonrasında tehdit algısında devletlerden ziyade devlet-dışı aktörler ön plana çıkmış ve Lübnan’da 

Hizbullah ve Filistin’de Hamas ve İslami Cihad gibi yapılanmalar İsrail’in güvenlik dünyasını şekillendiren unsurlar olmuşlardır (Çiçekçi, 2015, s. 15).

İsrail’in, güvenliğine tehdit olarak kabul ettiği devletler, ya ikili ilişkilerin bir şekilde tesis edilmesiyle (Camp David sonrası Mısır ile kurulduğu gibi), ya da bu 
devletlerin yaşadıkları iç karışıklıklar neticesinde İsrail için tehdit olmaktan çıkması gibi yollarla (Irak ve Suriye gibi) bertaraf edilmiş ve tehdit olmaktan çıkarılmışlardır. 

Bölgede son yıllarda Irak ve Suriye topraklarında yaşanan iç savaşın belki de en kârlı tarafı, İsrail’dir. Zira bu ülkeler, iç savaş öncesinde İsrail için önemli bir tehdit olma potansiyeline sahip iken, artık kendi toprak bütünlüklerini dahi sağlayamaz bir duruma gelerek bölünmenin eşiğine gelmişlerdir.

İsrail’in dış politikası iki düzlemde, yani küresel ve bölgesel düzlemde ele alınabilir. Küresel düzlemde İsrail’in ABD ile stratejik ortaklığı ve uluslararası tanınma gayreti dikkat çekerken; bölgesel düzlemde öncelikle güvenlik konusu ve bunun ardından da bölgedeki diğer ülkeler tarafından tanınmak, onlarla ekonomik işbirliği içerisine girmek ve bu sayede de oluşacak bir karşılıklı bağımlılık (Efegil, 2013b, ss. 53-61) ile bölgede daha rahat tutunma gayretleri dikkat çekmektedir.

II. Dünya Savaşından bu yana, Ortadoğu coğrafyasında sürekli büyüyen ve yaşanan hemen her olaydan ve sıcak çatışmadan kârlı çıkan taraf, hep İsrail olmuştur. Geçmişte İsrail’e tehdit unsuru olan devletler ise teker teker ekarte edilmiş, bu açıdan bölgedeki İran gibi diğer güçlü devletler doğal olarak sıranın kendilerine de geleceğini düşünerek buna göre hazırlık yapmaya başlamışlardır. İran’ın nükleer silah edinme gayretini bu açıdan değerlendirmek gerekir.


IŞİD/DAEŞ

2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra Irak’ta devletin tasfiye edilmesi ile çok ciddi bir otorite boşluğu yaşanmış ve bundan sonra istikrar bir türlü sağlanamamıştır. Aynı şekilde Suriye’de de son yıllarda yaşanan iç savaş neticesinde bölgede oluşan otorite boşluğu ve savaş ortamı, radikal düşünceye sahip gruplara hareket meydanı doğurmuştur (Pirinççi, Orhan ve Duman, 2014, s. 7). 

İşte Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD/DAEŞ) olarak da isimlendirilen örgüt bu ortamın bir meyvesidir.4

4 Örgütün adlandırılması konusunda değişik kullanımlar mevcuttur. “Islamic State in Iraq and Levant” kısaltması olan “ISIL”; “Islamic State in Iraq and Syria” kısaltması olan ”ISIS”; “İslam Devleti (Islamic State)” kısaltması olan “İD”; “Irak-Şam İslam Devleti” kısaltması olan “IŞİD” veya bu çalışmada da kullanılacağı üzere “ad Davla fil-‘Irak ve eş-Şam” kısaltması olan “ Daesh ” / ” DAEŞ ” ifadeleri kullanılmaktadır.


Ortadoğu’daki Çatışmalara Devletlerin ve Devlet Dışı Aktörlerin Etkileri


Kökeni Irak el-Kaidesi’ne dayanan örgüt, ilk olarak 1999 yılında Ebu Musab el Zerkavi tarafından Afganistan’da, Tevhid ve Cihad Örgütü adıyla kurulmuş 
(Clarion Project, 2014) daha sonra ABD’nin Irak’ı işgali sonrasında Irak’a geçerek burada koalisyon güçlerine karşı mücadeleye girişmiştir. 
Özellikle Saddam Hüseyin’in devrilmesi ve sonrasında Irak ordusunun tasfiyesinden sonra, daha önce Saddam için savaşan birçok askerin işsiz kalması, DAEŞ’in askeri gücünü biranda artıran önemli bir faktör olmuştur. 5

Genel olarak Selefi-Vahhabi ideolojiyi benimsemiş radikal eğilimli bir örgüt olan DAEŞ, birçok farklı ülkeden gelen radikal savaşçının katılımıyla kısa sürede 
büyümüş ve bölgede önemli bir toprak parçasını kontrolü altına almıştır. Özellikle Şii halka ve yakaladığı Batılılara karşı uyguladığı işkence ve infazlar sayesinde bir anda tüm dünyanın dikkatini üzerine çeken ve bu uygulamaları sayesinde bölgede büyük bir korku yaratan DAEŞ, kontrolü altında tuttuğu bölgedeki petrol kaynakları sayesinde de önemli gelirler elde etmektedir.

DAEŞ, bölgede adeta bir katalizör görevi gören bir devlet dışı aktördür. Zira hem Irak’ın, hem de Suriye’nin toprak bütünlüklerini tehdit etmektedir. 
Bu sürecin sonunda, yıllardır dile getirilen bölgede bazı ülkelerin haritalarının yeniden çizilmesi6 tartışmaları da muhtemelen gerçekleşmiş olacaktır. 
Böylesi bir durum ise hiç kuşkusuz başta bölgeyi elinde tutmaya çalışan ABD ile bölgede kendine güvenli bir coğrafya yaratmaya çalışan İsrail’in işine yarayacaktır.

DAEŞ’in bölgedeki hareket tarzı incelendiğinde, ortaya çok ilginç bir tablo çıkmaktadır. Bölgede İsrail, Suudi Arabistan hariç hemen herkese karşı düşman olan DAEŞ, özellikle de Kürtler ve Şiiler’e karşı savaşmaktadır. Bu durum ise, -hali hazırda öyle olsa da- yakın bir gelecekte resmi olarak Irak’ın Kürtler, Sünniler ve Şiiler şeklinde üç parçaya ayrılmasını netice verecektir. 
Suriye’nin de aynı şekilde Kürtler, Sünniler ve Esed’in yönetiminde kalan Suriye şeklinde bölüneceği bir senaryo söz konusudur.

5 Bu konuda detaylı bilgi için bkz. Gause, F. G. III. (2009). The International Relations of the Persian Gulf, New York,:Cambridge University.
6 ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice 7.8.2003 tarihinde Washington Post gazetesinde yayınlanan “Ortadoğu’yu Dönüştürmek” 
( “Transforming The Middle East–Ortadoğu’yu Dönüştürmek ” ) adlı makalesinde “Ortadoğu bölgesinde Fas’tan Suriye’ye kadar bulunan 22 devletin rejiminin, 
sınır ve haritalarının değiştirileceğini” ifade etmiştir. 
https://www.washingtonpost.com/archive/opinions/2003 /08/07/transforming-the-middle-east/2a267aac-4136-45ad-972f-106ac91e5acd/  Erişim Tarihi: 15.12.2015


Günümüzde özellikle İslam dinini bilmeyen toplumlarda İslam denince akla terör gelir olmuştur. Bunda –sözüm ona- İslam adına yapıldığı söylenen terör 
eylemlerinin çok büyük katkısı olmuştur. Kendisini bir “İslam Devleti” olarak tanımlayan bu terör örgütünün adı içinde “İslam” kelimesinin geçiyor olması da 
aslında birçoklarına göre İslam dinini karalama amaçlı bir algı operasyonudur. 

Hizbullah

İran’da şah rejimine karşı 1973 yılında kurulan Hizbullah örgütü, İran İslam devrimi sonrasında Ortadoğu coğrafyasına ihraç edilen bir örgüttür. 
Özellikle nüfusunun %27’si Şii olan Lübnan’da diğer Şii örgütlerini saf dışı bırakarak öne çıkmış ve ülke çapında önemli bir aktör haline gelmiştir. İsrail’e karşı direnişte elde ettiği başarı ve Filistin davasını sahiplenmede gösterdiği hassasiyet sayesinde başta Lübnan olmak üzere birçok Ortadoğu ülkesinde sempati ile karşılanan bir örgüttür (Bozkurt, 2014, ss. 599-627). 

(https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/le.html) 


Ancak Suriye iç savaşına müdahil olmasından sonra Sünni Ortadoğu nüfusunun sempatisini kaybetmiş olduğu da bir gerçektir. 

Ortadoğu’daki devlet dışı aktörler arasında en önemlilerinden bir tanesi olan Hizbullah, İsrail, ABD ve Batı dünyası tarafından terörist bir örgüt olarak kabul 
edilmektedir. İsrail güvenlik uzmanlarına göre, orta ve uzun vadede Hizbullah’ın sahip olduğu yetenekler, devlet-dışı aktörler arasında İsrail’in güvenliğine yönelik en önemli tehdidi oluşturmaktadır (Çiçekçi, 2015). Ancak tersine Filistin, Lübnan ve bölgedeki diğer halklar tarafından zaman zaman kahraman gibi kabul edilen bir örgüttür. Şii tabanlı olması nedeniyle Selefi-Vahhabi çizgideki Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri tarafından da düşman olarak kodlanan örgüt, İran, Suriye (Esed yönetimi) ve bölgedeki diğer Şiiler tarafından desteklenmektedir.

Bölge Dışı Aktörler

Ortadoğu, kaderi kendi eline bırakılamayacak kadar önemli bir bölgedir. Tarihin hemen her döneminde bölgede dış güçler etkili olmuştur. Özellikle Sanayi Devrimi sonrasında artan enerji ihtiyacı, Ortadoğu’yu daha önce hiç olmadığı kadar önemli bir hale getirmiştir. Bu bağlamda 20. yüzyılda dünya genelinde yaşanan Doğu-Batı bloku ayrışması, kendisini Ortadoğu’da da göstermiştir. Bu Soğuk Savaş döneminde bir yanda 

ABD, diğer yanda ise Sovyetler Birliği bölgedeki ülkeleri kendi saflarına çekme gayreti göstermişlerdir. Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1990 sonrası dönemde bölgeyi ABD adeta tek başına domine etmişse de, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından yaklaşık on yıl sonra Rusya’da iktidara gelen Putin’in izlediği politikalar neticesinde, özellikle son dönemde bölgede Soğuk Savaş dönemindekini andıran bir bloklaşmaya doğru gidildiği gözlenmiştir.

ABD

Ortadoğu, zengin enerji kaynakları, ticaret yollarının kesiştiği yer olması gibi nedenlerle, hegemon olma iddiasında olan gücün kontrolünde olması gereken bir bölgedir. Buraya hâkim olan -adeta- dünyaya da hâkim olmaktadır. Geçmişte Roma, Osmanlı, İngiliz imparatorlukları bunun örneğidir. Günümüzde ise ABD, 
rakipsiz olarak çıktığı Soğuk Savaş döneminden sonra, Ortadoğu’ya bizzat girerek burayı kontrol etmiştir. Bugün de bölgede en önemli aktör olarak - bölge dışından da olsa- ABD gösterilebilir.

Dünyanın bir numaralı enerji tüketicisi konumundaki ABD, hem ülkesi içinde kurmuş olduğu ucuz enerjiye dayalı ekonomiyi sürdürebilmek için, hem Ortadoğu’daki zengin enerji kaynaklarını dünyaya pazarlayarak buradan çok büyük miktarlarda gelir elde etmek için, hem de bölgeyi boş bırakıp başkalarının eline geçmesini engellemek için Ortadoğu bölgesine tam anlamıyla hâkim olmak zorundadır. Ayrıca bölgedeki en önemli stratejik ortağı olan İsrail’in güvenliğini sağlayabilmek için de burada olmak zorundadır. Zira ABD desteğinden yoksun bir İsrail’in bölgede tutunması çok zor olacaktır.

ABD’nin Soğuk Savaş yıllarında o dönemki tehdit olan Sovyetler Birliği’ni çevreleme politikası yerini günümüzde Sovyetler Birliği’nin mirasına talip olan Rusya’yı çevreleme şeklini almıştır. Eski Sovyet toprakları olan, bir bakıma Rusya’nın arka bahçesi de denebilecek Doğu Avrupa, Kafkaslar ve Ortadoğu toprakları bu stratejinin uygulamaya geçirildiği alanlardır. 

1991 yılından bu yana ABD, Ortadoğu’da bizzat bulunmanın ekonomik, siyasi ve insani maliyetini gördüğünden, 2000’li yıllarla birlikte bölgeyi stratejik ortaklar 
ve müttefikler vasıtası ile kontrol altında tutmaya çalışmıştır. Bölgede İsrail, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri, Türkiye ve Mısır ABD’nin en önemli ortaklarıdır. Son dönemde Türkiye ve Mısır’da yaşanan gelişmeler her ne kadar bu ortaklığın sorgulanmasına neden olsa da, bu ülkeler ABD için çok önemli ortaklardır. Buna karşılık bölgede İsrail’in karşısında yer alan İran ve Suriye’deki Esed yönetimi, ABD’nin en önemli tehdit algılarıdır. Bu ülkeleri Rusya’nın (ve onun da arkasında Çin’in) destekliyor olması, Ortadoğu’yu küresel bir mücadele alanına çevirmektedir.

Bölgedeki enerji kaynakları kısa vadede bitmeyeceğine ve İsrail’in başka bir yere taşınması ihtimali olmadığına göre, ABD’nin bölgeden çıkma gibi bir tercihi 
bulunmamaktadır. Bu da bölgenin bundan sonra da küresel bir mücadele alanı olmaya devam edeceği anlamına gelmektedir.

ABD 11 Eylül 2001 sonrasında Bush doktrini çerçevesinde Ortadoğu’ya bizzat gelerek burada hakimiyetini perçinlemiştir. Ancak bunun sürdürülebilirliğinin 
madden ve manen bedelinin yüksek olması, Obama döneminde ABD’nin bölgeye daha farklı bir yaklaşım sergilemesini netice vermiştir. 

2008 yılında Başkan seçilen Obama döneminde diplomasiyi öne çıkaran ve güç kullanmayı en son tercih olarak seçmeyi öngören bir doktrin çerçevesinde hareket eden ABD, bu yaklaşımı Ortadoğu’da da sergilemiş ve buradaki askerlerini kademe kademe geri çekmiştir. (Akgün, 2012, s. 11) 


Bu dönemde ABD bizzat bölgeye müdahil olmak yerine bölgede vekâlet savaşlarını canlandırmaya yönelik politikalar izlemeye başlamıştır. Suriye ile başlayan bu vekâlet savaşları süreci, bölgede yükselen Şii-Vahhabi gerginliğinde de akıllara bu gerginliğin bir sıcak çatışmaya dönüşme ihtimalini getirmektedir.

Rusya

Rusya, çarlık döneminden bu yana geleneksel olarak sıcak denizlere inme politikasını her dönemde gerçekleştirmeye çalışmıştır. Son dönemde Putin yönetiminde Sovyetler Birliği’nin eski coğrafyasında yeniden etkili olmaya çalışan Rusya, bu coğrafyada ABD ve NATO ile, Ukrayna ve Gürcistan örneklerinde olduğu gibi yeri geldiğinde doğrudan müdahale etmek suretiyle mücadele etmektedir. Kafkaslar ve Doğu Avrupa’dan sonra bu alanda üçüncü cephe Ortadoğu olmuştur. Son dönemde Rusya’nın Suriye’ye müdahalesini bu açıdan değerlendirmek gerekir. Rusya, Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin etki alanını genişletmesi sonucu ortaya çıkan bu mücadeleyi kendisi için en büyük ulusal güvenlik tehdidi olarak görmektedir 
(http://www.bbc.com/turkce/haberler/2014/12/141226 _rusya_askeri_doktrin).

Rusya’nın Ortadoğu politikalarına son dönemde yön veren en önemli husus, Suriye’de yaşanan çatışmalardır. Zira Rusya’nın bölgedeki en önemli müttefiklerinden bir tanesi Suriye’dir ve yine bölgedeki tek askeri üssü olan Tartus üssü de bu ülkede bulunmaktadır. Şam rejiminin yıkılması, hem Rusya’yı bir müttefikinden edecek, hem de bölgede var olan tek üssünü kaybetmesi anlamına gelecektir (http://www.21yyte.org/tr/arastirma/rusya/2013/05/27/7013/rusya-suriyedeneden -direniyor).

Rusya’ya göre ABD’nin Ortadoğu’daki nihai hedefi İran’ı ele geçirmek ve İran’daki enerji kaynaklarına Batı tarafından ulaşılacak bir sistem oluşturmaktır 
(Onay, 2015, s. 19). Böylesi bir durum, Rusya’nın Ortadoğu’dan çıkarılması demektir ve oyunun bundan sonra Rusya’nın yakın çevresi olan Orta Asya’ya kaymasıanlamına gelmektedir. Böylesi bir şeyi Rusya’nın kabullenmesi mümkün değildir.

Rusya, ABD’nin bölgedeki hamlelerine karşı boş durmayıp, özellikle son dönemde bölgedeki etki alanını İran ve Suriye’nin dışına da taşımaya çalışmaktadır. Mısır’da geçtiğimiz yıllarda bir darbe ile yönetime gelen Sisi ile ve ABD askerlerinin ülkeden ayrılması sonrasında yönetime Şiilerin hâkim olduğu Irak ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır. 

Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi, bölgede yapılacak planlarda kendisinin göz ardı edilmemesi gerektiği mesajını taşıyan bir hamledir. Zira Rusya göz ardı edilerek 
bölge üzerinde yapılacak planlar, ortaya çok daha büyük çatışmaların çıkmasına da neden olabilir.

Sonuç

Ortadoğu coğrafyası, tarihin her döneminde çatışmalara ve savaşlara sahne olmuş, talihsiz bir bölgedir. Özellikle bölgenin çok zengin enerji kaynaklarına sahip olduğunun anlaşılmasından sonra önemi artmıştır. Bundan sonra ise bölgenin kaderi, burada yaşayan insanların iradeleri ile değil, küresel güçlerin çıkar çatışmaları ile belirlenmeye başlamıştır.

Bölgedeki çatışmaların görünürdeki gerekçesi Suudi Arabistan, İran ve İsrail devletlerinin güvenlik endişeleri ve küresel çıkar çatışmaları olmakla birlikte, esasen temelde Selefi-Vahhabi, Şii ve Siyonist yaklaşımların etkili olduğu görülmektedir. Bu noktadan ABD ve Rusya gibi küresel aktörlerin, zaten çatışmaya meyilli bir ortamda hızlandırıcı bir etkileri olduğundan bile bahsedilebilir. 

Ortadoğu’da yaşanan olayları güvenlik ve güç temelli izah etmeye çalışmak, yeterli değildir. Bölgede etkili olan aktörlerin sahip olduğu iç dinamiklerin iyi anlaşılması, sorunların daha iyi anlaşılmasında etkili olacaktır. Sözgelimi son dönemde yaşanan Suudi Arabistan-İran gerginliğini anlayabilmek için, Selefi-Vahhabi düşünce ile Şii düşüncenin nasıl ortaya çıktıkları ve tarihsel süreç içerisinde hangi aşamalardan geçerek günümüze ulaştıklarının iyi bilinmesi gerekir. 

Her biri ayrı ve birbirine zıt ideolojiler ile yönlendirilen üç devletten Suudi Arabistan ile İsrail bugün için aynı safta yer alıyor gibi gözükseler de, onları aynı safta tutan unsur küresel güç olarak ABD ile aynı safta yer almaları ve İran’a karşı “düşman birliği” etmeleridir. İran ise her iki devleti de kendisine tehdit olarak görmekle beraber, özellikle İsrail düşmanlığı üzerinden bir söylem yürüterek bölgedeki Şii olmayan halklar nezdinde de sempati uyandırma çabasındadır. Ortadoğu’nun son yıllarda yapılan yüksek askeri harcamalar sonucunda adeta bir silah deposuna dönüşmesi, son dönemde yaşanan Şii-Vahhabi gerginliği, bu gerginliğe bağlı olarak bölgede yaşanan vekâlet savaşları, Obama doktrini çerçevesinde ABD’nin bölgeye dolaylı olarak müdahale etmesine karşılık bölgede çıkarlarını doğrudan güç kullanarak korumayı tercih eden Rusya’nın bölgedeki varlığı, İsrail’in güvenlik endişeleri gibi nedenler, bölgede yakın zamanda yaşanabilecek bir savaşın adeta habercisidir. 

ABD güdümündeki tek kutuplu dünya düzeninin sorgulandığı bu dönemde, geçmişte olduğu gibi belki de en önemli mücadele alanı olmaya aday bölge Ortadoğu’dur. 

Bölgeyi elinde tutarak konumunu korumak isteyen ABD, doğal olarak buna yönelik tehditleri ortadan kaldırmak istemektedir. Bu açıdan bakıldığında, son dönemde Suriye ve Irak’ta yaşanan gelişmeler, belki de bundan sonra aynı kaosun İran’a da sıçrayacağının bir habercisi olabilir. ABD’nin -ve tabii bölgedeki müttefiklerinin-hareketleri, bölgedeki tehdit olarak görülen Suriye, İran ve onların arkalarındaki Rusya’nın çıkarlarına zarar vermektedir. Bu durum ise belki de boyutu bölgeyi aşacak daha büyük çatışmaların zeminini hazırlamaktadır.

Kaynakça / References

“Rusya’da yeni askeri doktrin: En büyük tehdit NATO” 
http://www.bbc.com/turkce/haberler/2014/12/141226_rusya_askeri_doktrin, 
Erişim tarihi: 15.10.2015. 
Akgün B. (2012). ABD’nin Suriye Politikası, Suriye Krizinde Bölgesel ve Küresel Aktörler 
(Perspektifler, Sorunlar ve Çözüm Önerileri). Stratejik Düşünceler Enstitüsü, SDE Uluslararası İlişiler Program Koordinatörlüğü.
Askeroğlu, S. (2015). Rusya Suriye’de Neden Direniyor. 
http://www.21yyte.org/tr/arastirma/rusya/2013/05/27/7013/rusya-suriyede-neden-direniyor, 
Erişim tarihi:15. 10.2015. 
Balcı, Ç. (2012). İran, Pragmatizm ve PKK. UPA, Uluslararası Politika Akademisi, 
http://politikaakademisi.org/iran-pragmatizm-ve-pkk/, 
Erişim tarihi:15.10.2015.
Bodur, H. E. (2003). Vahhabi Hareketi ve Küresel Terör. KSÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2(2), ss. 7-20.
Bozkurt, A. (2014). Hizbullah’ın Lübnan’da Kuruluşu ve Popülaritesinin Sebepleri. Tarih Okulu Dergisi (TOD), 7(17), ss. 599-627.
Bozkurt, M. İ. (2015). İnhiraf –Kırılma- 2: İslam Mezheplerinin Analizi. 2. Baskı, Bursa: Revizyon Medya.
Büyük, H. F. (2015). Balkanlar’ı Saran Tehdit: IŞİD. 
http://www.usak.org.tr/analiz_det.php?id=17&cat=365366695#.VjDE_rfhAy4, 
Erişim tarihi: 15.10.2015.
Clarion Project. (2014). The Islamic State. 
http://www.clarionproject.org/sites/default/files/islamic-state-isis-isil-factsheet-1.pdf, 
Erişim tarihi: 15.10.2015.
Çiçekçi, C. (2015). İsrail’in Güncel Güvenlik Habitatı. Orsam Bölgesel Gelişmeler Değerlendirmesi, No.24.
Doster, B. (2012). Bir Bölgesel Güç Olarak İran’ın Ortadoğu Politikası. Ortadoğu Analiz, 4(44).
Efegil, E. (2013a). İsrail’in Dış Politikasının Belirleyicileri. Ortadoğu Analiz, 5(49).
Efegil, E. (2013b). Suudi Arabistan’ın Dış Politikasını Şekillendiren Faktörler. Ortadoğu Analiz, 5(53).
Gause, F. G. III. (2009). The International Relations of the Persian Gulf. New York: Cambridge University Pres,
Gause, F. G. III. (2011). Saudi Arabia in the New Middle East. Council Special Report No. 63, New York: Council on Foreign Relations (CFR).
http://www.21yyte.org/tr/arastirma/rusya/2013/05/ 27/7013/rusya-suriyede-neden-direniyor, 
Erişim tarihi: 15.10.2015.
http://www.bbc.com/turkce/haberler/2014/12/141226_rusya_askeri_doktrin, 
Erişim tarihi: 15.10.2015.
https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/sa.html, 
Erişim tarihi: 15.10.2015.
https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/wfbExt/region_mde.html, 
Erişim tarihi: 15.10.2015.
http://www.hurriyet.com.tr/suudi-arabistan-ordusu-bahreyne-girdi-17267951, 
Erişim 
http://www.tradingeconomics.com/saudi-arabia/population, 
Erişim tarihi: 15.10.2015.
IMF Data, (2014). World Economic Outlook Database. 
https://www.imf.org/external/pubs /ft/weo/2014/02/weodata/index.aspx, Erişim tarihi: 15.12. 2015. 
Metz, H. C. (1992). Saudi Arabia: A Country Study. Washington: GPO for the Library of Congress.
Onay, Y. (2015). Rusya’nın Orta Doğu Politikasını Şekillendiren Parametreler. Bilge Strateji, 7(12).
Philips J. A. (1995). İran’ın Kuşatılması. çev. İ.Çakmak, C.Ekiz, Avrasya Dosyası, 2(1) İlkbahar.
Pirinççi F. Orhan, O. ve Duman, B. (2014). ABD’nin IŞİD Stratejisi ve Irak ile Suriye’ye Olası Yansımaları. ORSAM Rapor No: 191, Ankara.
Rice, C. (2003). “Transforming The Middle East”. The Washington Post, 
https://www.washingtonpost.com/archive/opinions/2003/08/07/transforming-the-middle-east/2a267aac-4136-45ad-972f-106ac91e5acd/ 
Erişim tarihi:15.12.2015.
SIPRI. (2015a). Yearbook, 
http://www.sipri.org/yearbook/2015/downloadable-files/sipri-yearbook-2015-summary-pdf, 
Erişim tarihi: 15.10.2015.
SIPRI. (2015b). FactSheet, 
http://books.sipri.org/product_info?c_product_id=496, 
Erişim tarihi: 15.10.2015.


*** Bu çalışma 21-22 Ekim 2015’de Uludağ Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü tarafından organize edilen, VII. Uludağ Uluslararası İlşkiler Konferansı’nda bildiri olarak sunulmuştur.
Yıldırım DENİZ / 
Ortadoğu’daki Çatışmalara Devletlerin ve Devlet Dışı Aktörlerin Etkileri
TESAM Akademi Dergisi / Turkish Journal of TESAM Academy

****