Açık İstihbarat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Açık İstihbarat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2019 Cumartesi

AKP'nin Şapkadan Çıkaracağı Kıbrıs Tavşanı : KKTC İlimiz, Bahçeli Milli Valimiz -

AKP'nin Şapkadan Çıkaracağı Kıbrıs Tavşanı : KKTC İlimiz, Bahçeli Milli Valimiz - 


Açık İstihbarat
www.acikistihbarat.com
07.07.2017

 
İsviçre'nin Crans-Montana kasabasında BM gözetiminde başlayan Kıbrıs konferansı, tarafların anlaşamaması sonucu dün masanın çökmesi ile sonuçlandı. Esasen KKTC'nin, Türkiye'nin, Rum yönetimi ve BM'nin tahmin etmediği bir sonuç değildi bu. Taraflar eski pozisyonuna geri çekilirken, milli konulardaki tutumu her zaman tartışma götürmüş olan AKP, kabul etmek gerekir ki buradan da cebine "Kıbrıs'ta taviz vermeyen iktidar" payesini koyarak çıktı. 

Bu sonucun iç siyasete tevil edileceği günler gelecektir.Türkiye iki büyük seçime hazırlanırken "milli duruşun" seçmen nezdindeki "oy" değerini kavramış olan Tayyip Erdoğan, uzun süredir kamuoyunun gündeminden uzaklaşmış olan bu milli davadan çok önemli postlar çıkarmaya hazırlanıyor.

Açık İstihbarat olarak, İsviçre'deki zirvenin devam ettiği günlerde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet'inde nabız tuttuk. Kıbrıs'a gidip gözlem yapan herkesin ilk tespit ettiği şeyi yazının başında biz de tekrarlayalım:

Kıbrıs Türk'ü yorgun, bıkkın ve umutsuz. Yılların ihmal edilmişliği, hizmette yaşanan sorunlar, altyapının yetersizliği halkı siyasetten soğutmuş. Bu bıkkınlık Kıbrıs halkının bir kesiminde "Rumlarla birleşelim de ne olursa olsun" tavrına dönüşürken, bir kesimi de "Türkiye'nin vilayeti olalım, buraya bir vali atansın, hiç değilse hizmet gelir" fikrine yönelmiş.

Bu ikinci tutumdan yana olanlar çoğunlukta görünüyor.

Bunların içinde  "Burayı Tayyip Erdoğan düzeltebilir. Onun gibi astığı astık, kestiği kestik biri lazım" diyenlerin sayısı hiç de az değil. Bu zemini iyi etüd ettiği anlaşılan AKP'nin Kıbrıs  teşkilatları da propaganda anlamında hiç boş durmuyor. 

Gelelim, İsviçre'deki görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra Tayyip Erdoğan'ın şapkadan çıkarmaya hazırlandığı büyük tavşana.

Daha doğrusu, İsviçre konferansından çok önceye dayanan bir plan bu.

Plan bir taşla üç kuş vurmayı hedefliyor:

1) Son seçimlerde AKP'ye verdiği destek ile iyice işlevsizleşen Bahçeli'yi yeni bir misyonla diri tutup AKP'ye eklemlenen bazı ülkücü tabanın  kopuşunu engellemek

2) 2019 Başkanlık seçimlerinde AKP'ye yönelik Ulusalcı/Milliyetçi muhalefetin içinin yağını eritecek bir formülle muhalefeti zayıflatmak

ve en önemlisi...

3) Sonrasında Barzani ile Oturulacak Konfederasyon projesinin bir prototipini KKTC ile gerçekleştirerek, "bakın istenirse oluyor" mesajı ile Barzanistan ile konfederasyon projesine zemin hazırlamak.

Bu üç kuşu vuracak plan raftan indirilmeye hazır.

Hazır İsviçre Masası da devrilmişken AKP için Kıbrıs şapkasından tavşan çıkarma zamanı geldi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun dün İsviçre'de yaptığı"Artık BM'nin parametreleri ile Kıbrıs sorununa çözüm aranamaz.Türkiye'ye dönünce Cumhurbaşkanı, Başbakan ve KKTC yetkilileri ile görüşüp ne yapılacağına karar vereceğiz"açıklamasıyla da bu planın ilk işareti verildi.

Sözü uzatmadan Tayyip Erdoğan'ın heybesindeki büyük turpu açıklayalım:

2019 yılında yapılacak bir referandum ile Kıbrıs 82. vilayet ilan edilecek ve Devlet Bahçeli Kıbrıs'a vali tayin edilecek!
 

Devlet Bey'in öyle banka hesabına para yatırılarak ihyâ edilecek siyasetçilerden olmadığını en iyi Tayyip Erdoğan bilmektedir.

Devlet Bahçeli, MHP'yi bile feda ettiğine göre karşılığında daha büyük bir milli misyonun başına geçmelidir ki tarih kendisini  "Türk milliyetçiliğini AKP'ye satan adam" olarak yazmasın. O misyon,  rahmetli Rauf Denktaş'ın boş kalan misyonudur. Üstelik, rahmetli Denktaş'tan esirgenen imkân ve destekler kendisinden esirgenmeyerek..

(Bahçeli formülünün sekteye uğraması durumunda, ikinci ve üçüncü alternatiflerin hazır olduğunu da not olarak ekleyelim)

Böyle bir "Kıbrıs açılımına" itiraz edecek vatansever var mı? Yok..

Üstelik, "AKP Kıbrıs'ı Satacak" derken tam ters köşe olunacak..

Şimdi, " Bu iş nasıl olacak? ", " Diğer Garantör devletler ne diyecek? " , " Dünya ayağa kalkmaz mı? " gibi sorular sorulacaktır.

Birincisi, böyle milliyetçi bir çıkışın ardından bu soruları sorana, "Hani Kıbrıs'ı satacağımızı söylüyordunuz? Şimdi dünya ve garantörler adına endişe duymak size mi düştü?"karşı sorusu sorulacak ve susmak zorunda kalınacaktır. 

İkincisi; Batı ve  garantör devletler, Barzani ile konfederasyon projesinin devreye alınması karşılığında KKTC'nın Türkiye ile birleşmesine sadece sözde muhalefet edip, arka planda ana küresel planın  devreye alınmasının sevinci ile ellerini ovuşturacaktır.

Tayyip Erdoğan, 2019'ta siyasi hayatının  en önemli seçimine hazırlanırken, dünyanın Kıbrıs konusunda Türkiye'nin üstüne çullanması, onun halk desteğini arttırmaktan başka bir şeye yaramaz.

Ve biliyoruz ki Tayyip Erdoğan böyle büyük riskleri almayı seven bir politikacıdır..

Tabii bunların sadece kaba milliyetçi duygularla atılacak adımlar olamayacağını, hazırlığının ve alt yapısının daha gerçekçi temeller üzerinde yürütüldüğünü söyleyelim.

Örneğin, 43 yıldır elde pazarlık kozu olarak tutulan kapalı Maraş bölgesi Rumlar'ın işletmeciliğine terk edilebilir.

Buna Kıbrıs Türklerinin de fazla itirazı yok. Bunun yanı sıra Maraş'ın halen Türk yerleşiminde olan açık bölgeleri ve özellikle Magosa sahil şeridi bir "Türk Rivieria'sına" dönüştürülerek muazzam turizm yatırımları yapılabilir. 

Bu değerli sahiller şu an bomboş beklemekte ve Tayyip Erdoğan'ın yatırımcıları şimdiden buralarda arsa bakmaktadır. 7 yıldızlı oteller inşa edebilecek zindelikte  yandaş sermayedarların kulağına şimdiden "hazır olun" denilmiştir.

Bunun yanı sıra, Lefkoşa-Magosa hattında çok değerli arazilere oturmuş olan Türk askeri varlığı içerilere çekilerek bu bölgeler de dev yatırımlara açılacaktır. Bu planın etüdleri KKTC yetkilileri ile birlikte şimdiden yapılmaktadır. 

KKTC'ye yönelik bu büyük siyasi ve ekonomik hamlenin en önemli kilidi haline gelecek olan Milli valimiz" Devlet Bahçeli,  Erdoğan üzerindeki "nüfuzunu" kullanarak Kıbrıs'a çok büyük fonlar akmasını sağlayabilir.

Hem Kıbrıs Türk'ü fakirlikten kurtulmuş, hem 40 yıllık milli dava mutlu sona bağlanmış, hem Devlet Bahçeli'nin sarsılan karizması düzeltilmiş, hem de Tayyip Bey 2019 seçimine elinde böyle büyük bir kozla girerek özellikle mevzi kazanmasından korktuğu Meral Akşener ve MHP muhalefetini tarihe gömebilir. 

Ortaya  çıkacak büyük ranttan Devlet Bahçeli'nin çevresindeki ülkücülerin nasıl âbâd edileceğini de unutmayalım...

"Kıbrıs halkı Bahçeli'yi  kabul eder mi?" sorusunun cevabını da yaptığımız temaslara dayanarak verelim: 

Kıbrıslılar, kendilerini izolasyondan, ekonomik sıkıntıdan kurtaracak her türlü çözüme hazırlar. Hele de bu çözüm Türkiye'den geliyorsa "Yine Rum'un eline kaldık" demeden  yaşamlarının iyileşecek olmasına hiç bir itirazları olamaz. 

İş sadece bir referanduma bakıyor...

Tayyip Erdoğan, bir buçuk yıl sonra kendisini "Milli Şef" ilan edecek partili Cumhurbaşlanlığı seçimine işte böyle bir kozla hazırlanıyor. 

Kendisini siyaset sahnesinden indirmeyi amaçlayan bilimum muhalefetin şimdiden bu hamleyi görüp, KKTC 'yı Türkiye'ye bağlarken  aynı zamanda Güneydoğu'nun Türkiye'den koparılması projesini (Bkz: Barzanistan ile konfederasyon) boşa çıkaracak karşı hamleyi düşünmesinde fayda var.

Bizden duyurması...

Açık İstihbarat


***

3 Kasım 2018 Cumartesi

Gecikmiş Bir Ders..,

Gecikmiş Bir Ders..,

Ali İhsan Gürcihan
Açık İstihbarat
17 Temmuz 2008 

 Sevgili Oğlum, ERGENEKON İddianamesi ile ilgili daha önce basın tarafından verilen bilgiler, dün bir şekilde resmi olarak açıklandı. Esasta bir değişiklik yok. Kısacası beklemeye devam ediyoruz. 

 Bir kısım basında dava sonuçlanmış gibi İDAM kararları açıklansa da, Devlet’e ve Hukuk’a saygımız nedeni ile ortaya atılan maksatlı yalanlar karşısında bile, sadece susma hakkımızı kullanıyor ve kendimize kahrederek bekliyoruz.

 Biz mağdur olarak susarken, bu işlere sevinenler ve seni hedef alıp demokrasiyi kurtardığını iddia edenler istediklerini söyleme ve saptırma özgürlüğünü pervasızca kullanmaya devam ediyorlar.

 Saldırganlar sahte demokrasi söylemleri ile tüm özgürlükleri katlederken, mağdur olan sen ve bizler ne yazık ki kendi özgürlüğümüze bile sahip çıkamıyoruz. Özellikle basın olmak üzere hiç kimse gerçeği anlamaya ve bu çirkinliği önlemeye gayret göstermiyor.

 Sanki sen ve bizler demokrat değilmişiz gibi, hazır bulanık su bulmuşken cumhuriyetle hesaplaşmaya söz vermiş olanlar demokrasi çığlıkları ile ulusalcı ve milliyetçi yaklaşımları ezmeye devam ediyorlar.

 Neyse, bugün seninle esas paylaşmak istediğim konu bu değil. Dün Ergenekon açıklamasının ardından yani aynı gün akşamı basında “Bugün en çok neler konuşuldu” köşesine baktım da, rüya aleminde ve sessizce de olsa onları sana ileteyim dedim.

 Devletin dört duvarı arasında da olsan, uğruna mücadele ettiğini düşündüğün ülkende insanların en çok ilgilendiği konulardan sen de mahrum kalma istedim;

-Televizyon starları birbirlerine küfretmiş. 

-Ünlü bir şarkıcı Mardin’de onarımı yapılan bir kiliseyi açmış ve adı orada bir sokağa veriliyormuş.

-Abdüllatif ŞENER, beyin takımı oluşturuyormuş, dürüst insanlara kapıları açıkmış.

-Madonna’nın erkek kardeşi ablasının eşcinsel olduğunu iddia etmiş.

-Venezuella 5 nci kez Kainat Güzeli çıkarmış.

-Borsada senetler 2.34 değer kazanmış.

-Artist ve zengin Jolie-Pitt çiftinin ikizleri olmuş, tek kare pozları 11 milyon dolara satılmış.

-Fenerbahçe, Carew’i takıma almak için “Çok gizli bir operasyon” yürütüyormuş.

-Ve maalesef sıradan hale gelen kimsenin de fazla umursamadığı son bir habere göre de, Silopi’de operasyon sırasında iki Askerimiz daha şehit olmuş.

-Benim “çeteci” oğlum, daha doğrusu hukuki olarak yapılan açıklamaya göre “terörist” denilen oğlum, bu çok önemli haberleri okuyunca kendi kendime düşündüm de, biraz kendime biraz da sana kızdım;

- Artist değilsin ki bir sokağa adın verilsin

- Kabiliyetin yok ki şamata ile insanları televizyon başında tutup uyutamazsın.

 - Paran yok ki borsada oyun kuranların arasına katılıp vurgun yapamazsın. 

- İstedikleri gibi bir beyin değilsin ki, parti kadrolarına giremezsin. 

 Anladık bunları yapamazdın da… Ülke sorunlarına çözüm bulacağım diye düşünüp yazmak, mücadele etmek, 2023 yılında Türkiye dünyanın 7 nci ülkesi olmalı diye platform kurmak yerine, bugün bu şartlarda nasıl ve kimlerle köşeyi dönerim diye bir şeyler de mi beceremezdin? Gemiler, yatlar, katlar alacak fırsatlardan birini yakalayamaz mıydın? Birkaç ton kabak da ithal edemez miydin ? Hadi bunları da bırak ama, orman arazilerinden birine önce bir gecekondu daha sonra bir villa da mı konduramazdın?

 Tamam bu ülkeyi ve insanlarını her şeyden önde ve yüce tutmayı sana biz öğrettik de, bizi dinlemen şart mıydı? Gerçeklerin farkına varıp anamın babamın kafası bu işleri anlamaz diye kendi bildiğini okuyamaz mıydın? Ülke adına diye yutturup, aslında kendi çıkarın için bir şeyleri beceremez miydin be oğlum? Tahsilin sonrası AMERİKA’lıların isteğine uyup Büyük Orta Doğu projesi ve Ilımlı İslam adına oralarda kalamaz mıydın ve bir haltlar yapamaz mıydın be oğlum? 

 Neyse oğlum, yine de şükürler olsun ki, ülke adına kendince yaptığın bunca çabadan sonra Devlet’in duvarları arasında üç kişilik bir odaya hem de kira vermeksizin kapağı atmayı becerdin.
 Canın sağ olsun oğlum… Annen de, ben de çok iyi biliyoruz ki hatanın büyük kısmı, belki de tamamı biz de. Hatamızı kabul ediyoruz ve senden özür diliyoruz.

 Evet Oğlum, kanun maddesi gibi tanımlarsak bana göre suçumuz aynen şöyle; 

“ Ülke sorunlarına ve insani değerlere duyarlı bir evlat yetiştirmek ve mücadele de onu yalnız bırakmak.”

Ya Cezası ;“Bir ömür kahır ve vicdan azabı. Kuyruğumuzu dik tutup önemli saymasak dahi ciddi bir iş kaybı ve maddi zarar.”

Ya Sonrası Canım oğlum ;

“ Bin kere dünyaya gelsek doğru olduğuna inandığımız aynı şeyi yapardık. Ama seni hiçbir yerde ve hiçbir konumda yalnız bırakmadan.”

Kaynak: Ali İhsan Gürcihan-Açık İstihbarat 
 17 Temmuz 2008 

http://siyah.co/konu/beh%c4%b0%c3%87-g%c3%9crc%c4%b0handan-mektup-var-bir-me%c3%a7h%c3%bbl%c3%bcn-elinde-tutsa%c4%9f%c4%b1m.270765/

***

Türk Ordusunun Kök Hücresi Teğmen’i Harcarsan


Türk Ordusunun Kök Hücresi Teğmen’i Harcarsan

Behiç Gürcihan.,
1 Ekim 2008 Çarşamba

2004 yılında; cuntacılığını tespit ettiklerini huzura çağırıp, artık günlüklere dökülmüş faaliyetleri hakkında içi boş uyarılar yapmak yerine, askeri yargıyı devreye sokar, mensubunu o gün yargılarsın. O gün yargılamadıklarının bugün kimlerin önüne malzeme olacağını ve bunun Türk Ordusu’nun aleyhine nasıl kullanılacağını bilirsin.

Hukukçuysan Bilirsin, Askersen haydi haydi bilirsin.

Derdin, Türk Ordusu’nun alenen aşağılanmasının önüne geçmekse zamanında ve yerinde hareket edersin. Mensuplarını da Ergenekon operasyonuna yem etmezsin.

Dünyanın en zor, en tehlikeli trapezinde yürür. Hem asker, hem hukuk adamıdır. Belli sınırlar çerçevesinde astın üste tabi olduğu bir meslekte sadece yasalara, aklına ve vicdanına tabi olması gereken bir alanda icra eder faaliyetlerini. O ince çizgide varolmak şeref meselesidir ve hatta yükselmek dünyanın en zor zanaatıdır; en eskisi olmasa bile.
Genelkurmay Adlî Müşavirliği o yüzden devletimizin en sıcak odalarından biridir. Bu odanın icraatlarını takip etmek, bağırsakları düğüm düğüm olmuş devletimizin çektiği sancıları teşhis etmek adına çok önemlidir.

Şahit Olduklarınız, Bu odada yaşananların TSK’ya yansımasıdır.

Söz konusu 3-5 bin kişinin okuduğu bir internet sitesine “alenen aşağılamak” suçlamasıyla dava açmak olduğunda iş kolaydır.

“Türkiye’nin en iyi ihraç malı ordusudur” diyerek Mehmetçik’in kanını ve terini metalaştıran küresel tefeci ve kara para aklayıcısı Soros’a dava açmak ise güven, özveri ve tecrübe ister.

Herkesin gittikçe daralan bir piramidin tepesine tırmanmaya çalıştığı hiyerarşik, disiplinli ve kapalı camialarda “cunta faaliyetleri” çok geçmeden tespit edilir.

Cuntaya karşı harekete geçmek,ASKER ile HUKUKUN en rahat dansedebildiği alandır. Askeri hukukta da, askerlik mesleğinde de cuntacılık en ağır askeri disiplin suçudur. Sivil yargıdan önce askeri yargıyı ilgilendirir.
Adı milyon avroluk yolsuzluk skandalına karışmış adamını bile adalete teslim etmeyen bir partinin oyununa alet etmeden; Türk Ordusu’nun Paşa’sını kelepçeleyerek elaleme afişe etmeden de hem hukukun hem askerliğinin gereğini yerine getirebilirsin.

Çok Basit.

2004 yılında; cuntacılığını tespit ettiklerini huzura çağırıp, artık günlüklere dökülmüş faaliyetleri hakkında içi boş uyarılar yapmak yerine, askeri yargıyı devreye sokar, mensubunu o gün yargılarsın. O gün yargılamadıklarının bugün kimlerin önüne malzeme olacağını ve bunun Türk Ordusu’nun aleyhine nasıl kullanılacağını bilirsin.

Hukukçuysan bilirsin, askersen haydi haydi bilirsin.

Derdin, Türk Ordusu’nun alenen aşağılanmasının önüne geçmekse zamanında ve yerinde hareket edersin. Mensuplarını da Ergenekon operasyonuna yem etmezsin.

İstediğin zaman bunu yapabileceğinin örnekleri çoktur.

Senin nutuğunu çektiğin “Atatürkçü Düşünce Sistematiğini” içselleştirdikleri için, ülke adına samimi kaygılarla yanlış yapan teğmenlerinin medyaya malzeme edildiği günlerde Diyarbakır’da sonuçlanan dava bunun kanıtıdır.

Diyarbakır’da yine aynı şekilde sivillerle beraber ihalelere fesat karıştıran albay ve yarbayını nasıl askeri mahkemede yargılayıp medyaya malzeme etmiyorsan; teğmenlerini de askeri bir suçla yargılayıp medyaya malzeme etmekten kurtarabilirsin.

Kaleme aldığı hukuk abidesi iddianamede ağzınıza pelesenk, duvarınıza tablo yaptığınız Atatürk’ü ve düşünce sistematiğini açıkça “terörizm” ve “terörle” benzeştirmeye çalışan savcının önüne o teğmenleri çıkarmazsın.

Askersen yapmazsın, hukukçuysan hiç yapmazsın.

Teğmenlerin yanına verdiğin askeri inzibat, altlarına verdiğin askeri araçla “her şey kontrol altında” imajı verdiğini zannedip, bizi de keriz yerine koymazsın.
İşin ilginci…

Çürük raporu çürük çıkan YARSAV Başkanı Eminağaoğlu’nun çürük raporunu sağlama almak için saatlerce toplantı yapıp, “sağlam” çürük raporu alması için GATA’nın kapılarında generallerin karşılamasını sağlarsın ama 5 teğmeninin çürük medyaya yem olmaması için aynı çabayı göstermezsin.

Anlaşılıyor ki sen, Türk ordusunun namusunu yolsuz yarbaylar ve çürük raporlu bürokratlar söz konusu olunca hatırlar, “ülke elden gidiyor” kaygısı gençliğine kurban giden çakı gibi teğmenlerin söz konusu olunca unutursun.

Ondan sonra da Fethullah Gülen’in baş sempatizanı John Espozito’lu demeçler verip; karşında mum gibi eriyen, “ Şamil Bey, sizi iknâ edebildim mi?” cümlesinin üzerine köşe yazan bakan üniversitlere o çok manidar talimatı verirsin:


Bana Paşa demeyin

Allah aşkına biraz izan…

   “Bu Ülke Bağımsızlığını kaybedecekse bunun vebali Subaylara ait olacaktır ” (1920, Afyon Kolordu Karargâhı)
diyen Mustafa Kemal’in Paşa olduğu bu memlekette, size kim “ Paşa ” der ki artık? 
   Teğmenin teröristle çatıştığı dağdan iner inmez “terörist” yaftasıyla gözaltına alındığı bir memlekette; paşalardan vaz geçtik biz, Türk Ordusu’nun kök hücresi Teğmen’in derdindeyiz. (Bkz. İyi ki Şehit Düştün Teğmenim” yazısı)


Kaynak: Behiç Gürcihan-Açık İstihbarat

http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7855

http://ulusal-birlik.blogspot.com/2008/10/trk-ordusunun-kk-hcresi-temeni.html


***

Kahramanlığa Bak : PKK'ya Rağmen Barzani ile Görüşecek.,

Kahramanlığa Bak : PKK'ya Rağmen Barzani ile Görüşecek.,

Selcan Taşçı


Ta 1966’da
"İstiklal davamızı bir gün muhakkak kazanacağız. ’Kürdistan’haritasını dünya milletlerine kabul ettireceğiz.

 Irak’tan sonra ikinci mücadele cephemiz Türkiye olacaktır.

 Fakat bu mücadele için zaman çok erkendir" diyerek, eski ABD Başkanı Woodrow Wilson’un 1920 tarihli haritasına bağlılığını ortaya koyan Molla Mustafa Barzani’nin; Türkiye’yi, "PKK’ya dönük operasyonlarını durdurmazsa Diyarbakır ve diğer kentlerine karışmakla" tehdit eden oğlu Mesut Barzani, meğer "terörle mücadelemizdeki müttefikimiz"miş! 

— 
Kahramanlığa Bak : PKK'ya Rağmen Barzani ile Görüşecek 

Selcan Taşçı - Yeniçağ


Başbakan’ın Danışmanı Yalçın Akdoğan bir tür "önleyici müdahale"de bulunarak 

"Erdoğan-Barzani  Buluşmasının Diyarbakır’da olmasına negatif anlamlar yüklenmesinin haksızlık olacağını" söylüyor.
Yarası olan gocunur.

Akdoğan, Öyle bir Barzani profili çiziyor ki, hiç tanımasak, bilmesek mahallenin "Fahriye Abla"sı sanacağız ;

Ne Güzel, Ne Şirin, ne vefalı komşumuzdun sen!..

 Ta 1966’da 

 "İstiklal davamızı bir gün muhakkak kazanacağız.
’Kürdistan’haritasını dünya milletlerine kabul ettireceğiz.
 Irak’tan sonra ikinci mücadele cephemiz Türkiye olacaktır.
 Fakat bu mücadele için zaman çok erkendir" diyerek, eski ABD Başkanı Woodrow Wilson’un 1920 tarihli haritasına bağlılığını ortaya koyan Molla Mustafa Barzani’nin; Türkiye’yi, "PKK’ya dönük operasyonlarını durdurmazsa Diyarbakır ve diğer kentlerine karışmakla" tehdit eden oğlu Mesut Barzani, meğer "terörle mücadelemizdeki müttefikimiz"miş!

İnsanın aklıyla, zekasıyla dalga geçmeyin bari;

 Çok değil 2006 senesinde, aynı Barzani’ye "aşiret şeyhi, postal öpücü, terör destekçisi" diyen siz değil miydiniz?

 Peki ya, çok değil 2007 senesinde aynı Barzani için "muhatabımız olamaz, terör örgütüne yataklık yapıyor" diyen?

 "Telekinezi" marifetiyle söylemediniz herhalde bu sözleri!

 ***
 En Garabet Tutum, Erdoğan’ın 

" Bir parçası Türkiye’den koparılarak kurulması hayal edilen Büyük Kürdistan’ın başkenti varsayılan Diyarbakır’da, ’Büyük Kürdistan projesi’nin taşeronu Barzani ile buluşmasından, ’Bu buluşma Öcalan’ı, PKK’yı kızdırma pahasına gerçekleşiyor’ diye bir kahramanlık(!) hikayesi çıkarmaya" 
çalışmaları!

Pardon ama;

1" Kürt sorunu"nu Kim icat etti?

ABD!

 CIA Başkanı Stansfield Turner’ın isteğiyle hazırlanan 20 Ağustos 1979 tarihli raporun başlığı "The Kurdish Problem in Perspective". "Derinlemesine Kürt Sorunu"nun ele alındığı bu raporun hemen akabinde, ABD Ankara Büyükelçiliğinden Washington’a giden kripto şöyle:

"Türkiye’nin bölünme süreci, Kürtlerin ayrı bir etnik topluluk olduğunu kabulden geçiyor!"

2. PKK’ya Kim yol verdi?

ABD!

 1980’lerin başında, "ABD’nin gücünü tüm dünyaya ispat etmek ve hegemonyasını hâkim kılmak" üzere iktidara gelen neo-conlar, SSCB’nin İran’la beraber Körfez bölgesine müdahalesini engellemek için, Türk askerini SSCB birliklerinin dibine konuşlandıracak bir tehdit üretti:

 PKK Bekaa’ya yerleştirildi.

3.Körfez işgali sırasında Irak’ı 36.Paralelin güneyine hapsederek, "Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi" nin temelini atan ve Barzani’yi "siyasi lider"e dönüştüren kim peki?

Aaa yine ABD!

 Mazileri ta "baba Barzani"ye kadar uzanıyor da, "oğul Barzani"nin kaderi şüphesiz Yahudi kökenli "neo-con"ların işbaşı yapması ve Irak Kürtleri ile İsrail’in "ortak çıkarları"nı keşfi ile değişti.

 ABD ile Irak arasında "diplomatik ilişki"nin bulunmadığı 1983 yılında Bağdad’daki Belçika Büyükelçiliği’nin Amerikan görevlisi William Eagleton, Barzani kamplarında PKK’lılar ile "iyi ilişkiler" geliştiriyordu.

 PKK ile Irak Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) arasında imzalanan "dayanışma protokolü" ile PKK "Irak-Türkiye geçişi"ne kavuştu.

 1991’de Irak’taki otorite boşluğunu fırsat bilen KDP, Irak ordusuna ait silah ve mühimmatı PKK’ya aktardı.

PKK " Aba altındaki sopa", Barzani "siyasi kukla" kılığında; ama nihayetinde ikisi de ABD’nin elinde kullanım sıraları konjonktüre göre değişen birer siyasi maşa!

İktidar bu "kumalık yarışı" ndan medet umacak kadar düştüyse; vah bize, vahlar bize!

Açık İstihbarat @ 2013 

http://acikistihbarat.com/Goruntule.aspx?id=10434


***

15 Kasım 2017 Çarşamba

" Bahoz Erdal Öldürüldü " Oyunu ile Gerçek Suikasti Kim Önledi?



" Bahoz Erdal Öldürüldü " Oyunu ile Gerçek Suikasti Kim Önledi?


BEHOZ ERDAL ÖLDÜRÜLDÜ HABERİ  İLE KİMLER KORUNDU.,
Açık İstihbarat
www.acikistihbarat.com
14 07 2016 
15.07.2016

Bahoz Erdal için ülkenin gündemi ilk kez karıştırılmıyor. Bir öncekini hatırladınız mı?

Uludere vakası.

Onlarca vatandaşımızın ölümü ile sonuçlanan bu vahim olayda PKK'lı olduğu zannedilen bir kaçakçı kafilesi bombalanmış ve 34 vatandaşımız hayatını kaybetmişti.

Olay sonrası bu hatanın kaynağında kafilenin içinde Bahoz Erdal'ın olduğu yolundaki bir istihbaratın gelmesi ve bunun üzerine harekete geçilmesi olduğu yazılmıştı.

"Paralel", "KÖZ", "Otokratik Kilik", "Milli Damar" derken damar damar üstüne binen Devlet içindeki klikler savaşı Bahoz Erdal'ın hayatını kurtarırken onlarca masumun canına mal olmuştu.

Bahoz Erdal'ın PKK denklemindeki ağırlığı ve Suriye kuzeyinde yükselen yeni konjonktürde ABD-Rusya-İsrail üçgenindeki değerini ayrıca irdelemeye gerek yok.

Onca "Analistin"  cirit attığı ekranlarda sorulmayan bir soruyu sormak lazım:

Bahoz Erdal 'ı " öldürme " senaryosu ile kim esas suikastten korudu?

Bu sorunun cevabı Devlet içinde yeni bir alan kavgasının kamuoyu kıyısına vuran dalgalarından okunabilir mi?

Uzun zamandır Devlet içinde dengelerin TSK lehine tekrar evrilmesi ve RTE'nin bu çerçevede yeni bir zemine kayması ile birlikte  RTE'yi özellikle Özel Kuvvetlerle özel pozlar verirken görüyoruz. 

Bu arada Suriye politikasındaki U dönüşü ile birlikte MİT'te Hakan Fİdan'In günlerinin sayılı olduğu iddiaları ile birlikte eski bir Özel Kuvvet Albayı Levent Göktaş'ın isminin MİT müsteşarlığı için konuşulduğu günlerden geçiyoruz.

Ekranlarda MİT referanslı "uzmanlarla", TSK / Özel Kuvvetler referanslı "uzmanların" birbirine ince dokundurmaları da gözlerden kaçmıyor değil.

Velhasıl bu uzaklıktan bile belli, bu sefer " Ergenekon " yerine "Paralel" masalları altında Devlet çarşısının altan alta YİNE karıştığı.

Suriye politikasında U dönüşü yapılırken birilerinin RTE'nin üzerlerine yıkacağı dosyalardan sıyrılması veya minimum zararla atlatması gerekmekte.  Ve tabi Suriye'de kullanılan ve ittifak yapılan onca çetenin bu süreçte kimin tarafında kalacağı dengeleri belirlemeye aday.

Bu denge oyunları sürecinde satranç tahtasında feda edilecek ve harcanacak taşlar mevcut. Bahoz Erdal birileri açısından feda edilemeyecek kadar değerli, diğerleri için ise harcanması gereken taşlardan biri.

Ve tam bu noktada bir haber ajansından çok bir Devlet organının uzantısı gibi çalışan A.A 'da Bahoz Erdal'ın öldürüldüğü haberi yayınlanıyor.

Günlerce teyit edilemeyen bu haber A Haber ve Ömer Turan gibi araçlar aracılığı ile köpürtülerek Bahoz Erdal'in Suriye'de Tel Hamis isimli bir grup tarafından öldürüldüğü , bir aracın patlama görüntüleri ile birlikte servis ediliyor.

Bu görüntünün daha sonra eski bir patlama görüntüsü olduğu ortaya çıksa da; ElCezire muhabirinin Erdal'le sesli röportajı günler sonra yayınlansa da bu kiralık kalemler Erdal'in öldürüldüğü konusunda ısrarcı.

Burada özellikle Ömer Turan'ın yazılarında iki vurgu dikkati çekiyor.

1) Yanlış olduğunu bal gibi bildiği halde Tel Hamis'in Arapça'da Beş tepe anlamına geldiğini vurgulayarak suikastte okları RTE'ye çeviriyor.

2) Ve konu ile ilgili yazılarında araya hep

"aslında bu işi yapabilecek bir kişiyi ve ekibini  tahmin ediyorum"
cümlesini sıkıştırıyor.

Şimdi bir an için Ömer Turan'ın MİT'in kalemi olduğunu , sözettiği ekibin de özel kuvvetler orjinli bir ekip olduğunu varsayalım.

Ve Türk Devleti'nin son 30 yıllık tarihinde Öcalan'ı öldürmek isteyenlerle, onu koruyan kliklerin en az 3 kez karşı karşı karşıya geldiğini bir kere not edelim.  

Bu durumda Devlet içindeki NATO kliğinin Erdal'ı korurken daha bağımsız bir kliğin de Erdal'ı hedefe koymuş olabileceği çok da uzak bir ihtimal değil.

Peki bu durumda adamınızı suikastten nasıl korursunuz?

Suikast planı yapan ekibi deşifre ederek.

Tabi bu deşifrasyonu sözkonusu ekibi kahraman konumuna oturtmadan yapamayacağınıza göre daha dolambaçlı bir yola ihtiyacınız var.

İşte bu yol son günlerde gözümüzün önünde sergilenen "Bahoz Erdal Öldürüldü" oyunudur.

Bu oyunu adım adım açalım...

1) Rakip kurumun korumanız altındaki Bahoz Erdal'i öldürmek için bir timi sahaya sürdüğünü haber alırsınız.

2) Bu suikast gerçekleştiği takdirde sadece sahadaki en kritik adamlarınızdan birini kaybetmekle kalmayacak aynı zamanda rakip kurumun Devlet içindeki ağırlığı tartışılmaz bir noktaya ulaşacaktır. Bu sizin tasfiyenizi de kolaylaştıran bir adım demektir.

3) Bunun yerine sahte bir ölüm haberini medyada patlatırsınız ve bu noktada adamınız haberin mesajı yerine ulaşana kadar ortadan kaybolur. Haber ne doğrulanır ne de yalanlanır bir noktada belli bir süre havada asılı kalır.

4) Bu sırada sizin  kiralık kaleminiz olduğu herkesçe bilinen isimlere içi mesaj yüklü yazılar yazdırırsınız.

5) Bu yazılar aracılığı ile rakip kuruma "Tel Hamis" (Beştepe) emri ile sahaya özel bir tim saldığınızı biliyoruz , oyununuzu gördük" mesajını verirsiniz.

6) Oyun bozulur , adamınız haberdar olur ve çevresindeki önlemleri arttırır ve tabi rakip kurum işi yüzüne gözüne bulaştırmış olur.

7) Zamanında Suriye'de onca girişime rağmen bir türlü öldürülemeyen "Öcalan"'ı birileri nasıl son anda kurtardı ise, yine Suriye merkezli bir NATO-katilinin hayatı küresel dengeler adına uzatılmış olur.

Şimdi Uludere'de Bahoz Erdal kaçakçıların arasındaydı istihbaratını kimin verdiği tartışmalarını...

Ve tabi "MİT'in başına RTE'ye yakın özel kuvvetlerden albayı geçirecekler", "Fidan gitti gidiyor" haberlerini tekrar hatırlayın.

Bu haberleri U dönüşü yapılan Suriye politikasını arka plana alarak tekrar canlandırın.

Sizce Bahoz Erdal'ı kim öldürmeye çalıştı, kim korudu?

Açık İstihbarat

http://acikistihbarat.com/Haberler/10601-Haberler-"Bahoz%20Erdal%20Öldürüldü"%20Oyunu%20İle%20Gerçek%20Suikasti%20Kim%20Önledi?%20-%20Açık%20İstihbarat#

***


29 Temmuz 2017 Cumartesi

“Kandil bitirilmeden, Türkiye’de PKK bitmez”


 “Kandil bitirilmeden, Türkiye’de PKK bitmez”



10/1/2017

Özel Kuvvetler Komutanlığı denilince akla ilk gelen isimlerden biri Engin Alan'dır. Kumpaslar sonucu o da “ Balyoz Soruşturması ” sonucu cezaevine konuldu. Onu tutuklayanlar da, seminerin yapıldığı dönemde Engin Alan'ın Kuzey Irak'ta operasyonda olduğunu biliyordu. Buna rağmen, bazı makamların isteği doğrultusunda cezaevine konuldu. Cezaevinde hiç ağlamadı, hiç sızlanmadı ve orada bulunuşunu da hep “Bu da bir vatan görevi” sözleriyle açıkladı.
PKK terör örgütüyle bağlantılı olduğu gerekçesiyle tutuklanan Sebahat Tuncel, cezaevindeyken milletvekili seçilmiş, seçildikten sonra da tahliye edilmişti. Engin Alan da cezaevindeyken milletvekili seçilmesine rağmen tahliye edilmemişti. Örgüt bağlantılı olanın tahliye edilmesi, örgütle mücadele edenin ise cezaevinde tutulması çok ağrına gidiyordu. Cezaevindeyken yazdıklarını “Bölünmeye Çeyrek Kala” kitabında topladı ve önemli uyarılarda bulundu. Yazdıklarının hepsi gerçekleşti. Yeni kitabı “40 Yılın İhaneti: Terör ve PKK”yı da yayımladı ve önümüzdeki cumartesi ve pazar günü Adana Kitap Fuarı'nda imzalayacak.
“Efsane komutan” emekli Korgeneral Engin Alan,
Türkiye-Irak yakınlaşması, Kuzey Irak ve Suriye'deki gelişmeleri SÖZCÜ'ye şöyle değerlendirdi:


KANDİL'İ BİTİRMEK İÇİN


Başbakan Binali Yıldırım'ın Irak ziyareti önemliydi. Gerek Irak merkezi hükümeti, gerekse Irak Bölgesel Yönetimi'yle işbirliği içerisinde PKK'nın, Irak'ın kuzeyindeki varlığı sonlandırılmalı. Kuzey Irak olmadan, PKK varlığını asla ve asla devam ettiremez. Kuzey Irak, PKK'nın hayat sahasıdır. PKK'nın Kuzey Irak'ta bitirilmesi, ülkemizde de bitirilmesi anlamına gelir.
Burada önemli olan Kuzey Irak'ta bulunan Kandil bölgesidir. Kandil'e de merkezi hükümet ve Kuzey Irak yönetimi, İran'la ortak ilişki ve müşterek operasyona kesinlikle ihtiyaç var. Bunlarla işbirliği, koordinasyon, ortak hareket olmazsa, Kandil orada durmaya ve PKK varlığını orada sürdürmeye devam eder.


İŞİ ZORLAŞTIRAN NEDENLER


Suriye'deki terör, Türkiye'nin güvenliği açısından tehdit daha farklıdır. Suriye harekat alanında bizim için temel mesele, PKK'nın Suriye kolu olan PYD'nin, Fırat Nehri'nin doğu ve batısını birleştirmek suretiyle sınırımıza bitişik alanda bütüncül bir Kürt bölgesi yaratılmasını önlemektir.
Suriye ile Irak arasında çok önemli fark var. Suriye harekat alanında, her birinin çıkar ve amaçları birbirinden farklı çoklu (ABD, Rusya, Türkiye. İran, Suriye rejimi) bir yapının bulunmasıdır. İşi zorlaştıran da budur. Son gelişmeler de bizim bu tespitimizi doğruluyor.


HER ÜLKENİN HESABI AYRI


PYD'nin silahlı gücü YPG'nin arkasında duran, eğiten ABD, El Bab'da bize destek olmuyor. Suriye, ABD için Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında kendi amaçları doğrultusunda yeniden şekillendirilmesi gereken bir ülkedir.

Rusya, Doğu Akdeniz'deki varlığını, ancak Suriye'de bulunmakla sağlayabilir. İran ise Suriye'nin elden çıkması ve parçalanması halinde Şiileri korumaya çalışıyor. Ülkemiz ise hem IŞİD hem de Suriye'deki PKK olan PYD ile mücadele ederek hem de sınır güvenliğini sağlamaya, homojen bir Kürt bölgesi oluşturulmasını önlemeye çalışıyor. ‘Fırat Kalkanı' harekatının ana nedeni de budur. Suriye Devlet Başkanı Esad'ın tek derdi ise rejimi korumaktır.


ASKERİMİZİ YENİ TEHLİKELER BEKLİYOR


Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen ‘Fırat Kalkanı' harekatı biraz geç kalınmış olsa da, yerinde ve doğru bir karardır.
El Bab'ın teröristlerden temizlenmesi oldukça zaman alacak ve risklere de açık görülüyor. El Bab'ın merkezine girdikçe Silahlı Kuvvetlerimizi el yapımı patlayıcılar (EYP), bubi tuzakları, canlı bomba, patlayıcı yüklü araçlarla eylemler, keskin nişancı gibi yeni tehlike ve tehditler bekleyecektir diye düşünüyorum. Bu konuda ciddi tedbirler alınmalı ve geliştirilmeli.


RUSYA'NIN DESTEĞİ ALINMALI


El Bab'dan sonra söylendiği gibi Münbiç'e bir harekat düşünülüyorsa, bunun için mutlaka Rusya'nın desteği alınmalı. ABD'ye özellikle dikkat edilmeli. En azından olaya müdahil olmaması yani YPG'ye destek olmaması için ABD ikna edilmeli.
Şayet Suriye rejim güçleri Halep'ten sonra İdlib'e bir harekata niyetlenirse, bunun ülkemiz açısından ne getirip ne götüreceği konusunda ön alınarak değerlendirilmeli. Çünkü, İdlib'de başta Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) olmak üzere rejim muhalifleri var. İdlib'e yapılacak harekat ülkemiz için güvenlik riskleri, yeni bir göç dalgası gibi sorunlar da yaratabilir.
Şimdi sınır ötesinde bulunan, zor iklim ve arazi koşullarıyla da mücadele eden silah arkadaşlarımıza Allah'ın yar ve yardımcı olmasını niyaz ediyorum.”

Fotoğraflar için :
http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/saygi-ozturk/kandil-bitirilmeden-turkiyede-pkk-bitmez-1613134/



http://www.saygiozturk.net/default.asp?haberid=1433&haber=%93kandil-bitirilmeden-turkiye%92de-pkk-bitmez%94

28 Temmuz 2016 Perşembe

O Üniforma, İçindeki " Nikah Şahidini " Niye Taşıyamadı?






O Üniforma, İçindeki "Nikah Şahidini" Niye Taşıyamadı?  



Fatma Sibel Yüksek 
Açık İstihbarat

17 MAYIS 2016 


En az beş ölü subay ve yüzlerce mesleğinden, işinden, ailesinden, temiz isminden, çoluk çocuğundan, sağlığından olmuş asker
sığdırabilmeyi başarmış bir "Başkumandan"dır Recep Tayyip Erdoğan..
Ve böylesine ağır bir suçun ne siyasi, ne hukuki, ne de vicdani bedelini ödemeyi aklından bile geçirmemekte; "Kandırıldım" beyanının kendisini vebalden  kurtardığına inanmaktadır.
Öyle bir "Başkumandan"dır ki Recep Tayyip Erdoğan, "askerleri" en akıl ve ahlak dışı iftiralar altında zindanlarda yaşam savaşı verirken, onların can düşmanı terör örgütü ile masaya oturmuş; PKK'lı bir katilin gizli tanıklığıyla generallere ağır cezalar verilmesine göz yummuştur...
www.acikistihbarat.com


Bir Genelkurmay Başkanı'nın, bir Cumhurbaşkanı kızının düğün törenine katılmasında, hatta yeni evlilerden birinin nikah şahidi olmasında ne sakınca var?
Böyle bir durum toplumun önemli bir kesimini neden rahatsız eder?
Neden o derece büyük bir rahatsızlık ortaya çıkar ki Genelkurmay Başkanı, uzun açıklamalar yapmak zorunda kalır?
Öyle tarihe filan gitmeyeceğim; daha yakına bakıp düşünelim:
Meselâ İsmail Hakkı Karadayı, Süleyman Demirel'in bir yakınının düğününde nikah şahidi olsaydı bu kadar gürültü çıkar mıydı?
Veya Ahmet Necdet Sezer'in oğlunun nikah defterine Hilmi Özkök imza atsaydı?
Kuşkusuz, üst düzey siyasi magazin değeri taşıyan bir haber olarak gazete sayfalarını süsler, istihza yapan bir kaç yazar-çizer de bulunurdu.
Cumhurbaşkanlarının anayasaya göre "Başkumandan" oldukları da düşünüldüğünde, bugün ortaya çıkan ve Genelkurmay Başkanı'nın bir gazete vasıtasıyla uzun uzadıya kendini savunmasına kadar uzanan bir olay olarak tarihte yer bulamazdı.
Kendisini eleştirenlere Milliyet gazetesi aracılığıyla cevap veren Hulusi Akar da çok iyi biliyor ki, bu olayda sorun ne Cumhurbaşkanı'nın, ne de Genelkurmay Başkanı'nın anayasa ve toplum nazarındaki konumudur.
Burada sorun, Genelkurmay Başkanı'nın kim olduğu da değildir..
Sorun, Cumhurbaşkanı'nın kim ve "ne"olduğu sorunudur.
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, on dört yıllık iktidarının en az 6 yıllık bölümünde (kendisi kabul edilemeyecek bir "kandırıldım" gerekçesi ortaya atsa da) Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı en yıkıcı operasyonların  siyasi sorumlusu sıfatını taşıyan Recep Tayyip Erdoğan'ın kızının düğününde nikah şahidi olmuştur.
Öyle ağır bir süreç ki, Hulusi Akar'ın (eğer öyle görüyorsa) onlarca "silah arkadaşı mesleğinden, kariyerinden, hayatından, onurundan, özgürlüğünden oldu...
Hulusi Bey'in bugün sığınmaya çalıştığı "Genelkurmay Başkanı, Başkumandan ile uyumlu çalışmalıdır" ilkesi doğru bir ilkedir. Darbe dönemlerini saymazsak, Genelkurmay Başkanları bu ilkeye hep sadık kaldılar ancak bu ilkeyi en ağır biçimde ihlal eden bir tek "Cumhurbaşkanı" çıktı ki o da Recep Tayyip Erdoğan'dır.
On dört yıllık siyasi kariyerine, "terörist" suçlamasıyla tutuklanmış bir Genelkurmay Başkanı, biri merdivenden düşerek sakat kalmak üzere beş kuvvet komutanı, onlarca orgeneral ve tümgeneral;
En az beş ölü subay ve yüzlerce mesleğinden, işinden, ailesinden, temiz isminden, çoluk çocuğundan, sağlığından olmuş asker
sığdırabilmeyi başarmış bir "Başkumandan"dır Recep Tayyip Erdoğan..
Ve böylesine ağır bir suçun ne siyasi, ne hukuki, ne de vicdani bedelini ödemeyi aklından bile geçirmemekte; "Kandırıldım" beyanının kendisini vebalden  kurtardığına inanmaktadır.
Öyle bir "Başkumandan"dır ki Recep Tayyip Erdoğan, "askerleri" en akıl ve ahlak dışı iftiralar altında zindanlarda yaşam savaşı verirken, onların can düşmanı terör örgütü ile masaya oturmuş; PKK'lı bir katilin gizli tanıklığıyla generallere ağır cezalar verilmesine göz yummuştur...
Herkes elbette istediği düğüne gider, istediği kişinin nikah şahitliğini yapar, ancak o kişi Hulusi Akar değildir. Hulusi Akar, önce elini vicdanına koymak, sırtında taşıdığı üniformanın ağırlığını hissetmek ve aynaya bakarak son sekiz yılda olup bitenleri düşünmekle yükümlü bir devlet yetkilisidir.
Yine de biz her şeye rağmen, bir an için Hulusi Akar'ın içinde bulunduğu durumla empati kuralım ve kendimizi onun yerine koyarak düşünelim.
Milliyet'ten Serpil Çevikcan,  Hulusi Bey'in başka bir subay vasıtasıyla aldırdığı notları, kendi cümlelerine dönüştürerek şöyle anlatıyor:
"Aldığım bilgilere göre, Hulusi Akar nikaha yetişebilmek için cenazeden hemen sonra hızlıca İstanbul’a gidebilmek için eşiyle birlikte doğrudan Etimesgut’taki askeri havaalanına gitmiş. Evine uğrama şansı olmadığı için üniformasını burada değiştirerek, sivil kıyafetlerle İstanbul’a hareket etmiş."
(Aslında nikah şahitliğinden daha vahim karşılanması gereken bir durumu burada hemen not edelim. Bazı davetlilerin düğüne askeri uçaklarla götürüldüğü iddia edilmişti. Çevikcan'a yazdırılan açıklamalar arasında bu konuya hiç yer verilmemiş. Anlaşılan ne soru sorulmuş, ne de cevap verilmiş. Acaba Genelkurmay Başkanı ve eşini nikaha götüren askeri uçakta başka siviller de var mıydı? Veya düğün servis aracı olarak başka askeri uçaklar da kalktı mı?)
Özetle, General kendisini şöyle savunuyor:
"Cumhurbaşkanı aynı zamanda başkumandandır, ben bir Genelkurmay Başkanı olarak özel sebeplerle yapılmış da olsa, böyle bir davete icabet etmekten başka bir seçeneğe sahip değilim."
"Neden nikah şahidi?" sorusunu da  Serpil Çevikcan'ın aktardığına göre  şöyle yanıtlıyor Hulusi Akar:
"Davet hem gelin, hem damat tarafından geldi. Bayraktar ailesi ile uzun yıllara dayanan bir hukukumuz var. "
Bayraktar ailesi, yerli, silahsız-silahlı insansız hava aracı üretimi konusunda uzun yıllardır çalışıyor. Bu çalışmaların başında ise Sümeyye Erdoğan ile evlenen Selçuk Bayraktar var. Bayraktar ailesinin şirketi tarafından yapılan silahsız İHA’lar TSK tarafından kullanılıyor, silahlı İHA’ların ise testleri yapılıyor.
Asker, riskli bir alan olarak değerlendirilen insansız hava araçları konusunda çalışan Selçuk Bayraktar’ı yakından tanıyor ve çalışmalarını da yakından izliyor. Bayraktar’ın, TSK’ya 5 ila 10 yıl içerisinde büyük fayda sağlayacak bir alanda elini taşın altına koymuş nadir isimlerden biri olduğunu düşünüyor.
Yerli İHA’ların üretiminin TSK’ya sağladığı fayda dışında Türkiye’nin büyük devletler nezdinde büyük itibar kazanmasını sağladığı, bunun da ötesinde yüzlerce askerin yaşamını kurtardığı inancını taşıyor.Akar’la Bayraktar’ın İHA’larla ilgili çalışmalar ve sosyal temasları kapsamında çekilmiş çok sayıda görüntüsü de var.
"Bütün devlet erkanının katıldığı bir nikahta bulunarak şahitlik yapmanın ve TSK’nın gücünü artırmak için çaba gösteren genç bir mühendise bu yolla askerin teşekkürünün iletilmesi insani bir görev ve vicdani bir sorumluluktur"
Bunun da doğru olduğunu kabul edelim... Bayraktar ailesinin milli silahlar üretebilen önemli bir mühendis ailesi olduğunu zaten biliyoruz. 

Baba Özdemir Bayraktar,Tayyip Erdoğan'ın Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığından da önce ulusalcı-Atatürkçü çevreler ve üst düzey askerler tarafından tanınan, sevilip sayılan bir şahsiyettir.
Hatta üste şunun da gözümüzden kaçmadığını belirtelim:
Bayraktar ailesi belli ki nikah töreninin "olabildiğince" sade ve gösterişten uzak bir şekilde yapılması için kendilerince çaba göstermiş. Katar'dan gelen onlarca hediye yüklü uçak için bir şey yapamasalar da, nikahın ayaküstü denebilecek bir şekilde, eğlencesiz gerçekleşmesi için ağırlıklarını koymuşlar. 

Hulusi Akar'ın şahit olmasını talep ederek de oğlan tarafının "askere yakın" olduğu mesajını vermek istemişler...
Ama bütün bunlar, daha 24 saat önce toprağa düşmüş gençleri unutturmuyor.
Tıpkı Tayyip Erdoğan'ın Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde "Ben bu davanın savcısıyım"demesini; ahlaksız bir medyanın ve savcı görünümlü etki ajanlarının en ahlaksızca iftiralarını eline mikrofon alıp miting meydanlarında bağırmasını unutturmadığı gibi...
Tıpkı Oslo'daki o ihanet fısıltılarını unutturmadığı gibi;
Tıpkı Yarbay Ali Tatar'ı, Yüzbaşı Olgun Ural'ı,Deniz Yüzbaşı Doğan İlhan'ı, Albay Murat Özenalp'i, düz vatandaş Kuddusi Okkır'ı unutturmadığı gibi...
Hulusi Akar, vicdan sahiplerini bütün bu olup biten acı olayları olmamış sayıp, kendisine anlayış  göstermelerini bekleyemez..
Beklememelidir.
O nedenle,
"Eleştirilerin temelinde TSK’nın yıpratılması maksadını vardır. İnsani, ahlaki, vicdani olmaktan uzak eleştiriler yapılmaktadır" 

gibi her ucuz siyasetçinin başvurduğu bir argümanı hiç referans almadan,
"Öncelikle bu olaydan incinen vatandaşlarımızın duygularını anlıyorum" diye başlamalıydı söze. "Belli ki yaralar henüz sarılmamış" diye devam edebilmeliydi..
Sekiz şehidin geldiği kara bir günde nikah şahidi olmayı ise, eğer isteseydi çok kolay bir şekilde başından atabilirdi.
Madem Bayraktar ailesi ile eskiye dayanan bir hukuku var, baba Bayraktar'dan durumun hassasiyetinden dolayı özür dileyebilirdi. Aralarında halledebilirlerdi bu meseleyi...
Görüldüğü gibi ülkenin en büyük Maraz'ı haline gelen şahsiyeti görmezden gelerek, normalmiş gibi davranarak, en saçma isteklerini bile emir telakki ederek hiç bir şey çözülemiyor, aksine her şey giderek daha da kördüğüm oluyor.
Vicdanlar susmuyor, akıl soru sormaktan vazgeçmiyor...
Toplum olanları unutamıyor, kabullenemiyor, yok sayamıyor...

..

8 Nisan 2016 Cuma

Balbay Gibi Tayyar'ın da Genelkurmay Görüşmeleri Ortaya Çıkarsa?



Balbay Gibi Tayyar'ın da Genelkurmay Görüşmeleri Ortaya Çıkarsa? 


Açık İstihbarat
Tarih:28/11/2013 
Türü:İç Politika 


 Bir gazetecinin akreditasyon meselesini görüşmek üzere Genelkurmay'da görüşme ayarlamasında bir sorun yok. Eğer görüşme bundan ibaretse. Mustafa Balbay, Genelkurmay'da yaptığı görüşmeler nedeni ile "darbecilik" suçlaması ile içeri  atıldıysa, kamuoyunun Şamil Tayyar'ın Genelkurmay'da Ergin Saygun'la neler görüştüğünü de bilmeye hakkı var.

Ergin Saygun'da bu görüşmenin ayrıntılarının olduğuna eminiz.

Kitabında yazmasını bekledik ama AB savunuculuğu ve bildik "biz bu adaletsizlikleri haketmedik" serzenişleri dışında pek bir şeye rastlamadık.

Halbuki Ergin Saygun'un aşağıdaki soruya cevap vermesi lazım ki , kendisini içeri tıkan sürecin mihmandarlarının gerçek yüzü kamuoyu önünde deşifre olsun..

29.11.2011

Tayyip Erdoğan'ın asabiyeti sadece ülkeyi değil küpünü de yıprattı ve iktidar kazanı her yerinden çatlamaya başladı.

Dershane görüntüsü altında sürdürülen bu iktidar içi savaş , yıllardır iktidar yorganı altında birbirini ısıtan tarafların da birbirine girmesine vesile oldu. 

Medyada konuşlandırılmış çetenin iftiraları ile hayatları kararmış insanlar; bu iftira çetesinin birbirini iftiracılıkla, sahte belge üretmekle suçlamasına tanık oldu.

Daha düne kadar " Askeri vesayet " rejimine karşı birlikte mücadele ettiklerini savunanlar , birbirlerini yeni vesayetçilikle suçlayıp, analı-kızlı küfürleşmelere giriştiler. 

28 Şubat'ta Çevik Bir'in bile tarikatlar hakkında edemeyeceği lafları edip, Çevik Bir'i bile çırak çıkartabileceklerini kanıtladılar. 

İlahi adaletin bu nüktedan galasını özellikle twitter alemi üzerinden takip etmenizi isteriz. 

Erdoğan vekili Şıh Şamil Tayyar ile "Ergenekon" sürecinde polisin vakanüvisliğini  yapan Mehmet Baransu arasında yaşananlar bu ilahi adaletin en traji-komik sahnelerini oluşturuyor. 

Seviyesini Mehmet Baransu'nun karısına iftira atmaya kadar vardıran Şıh Şamil Tayyar'ın bu kontrol dışı öfkesinin altındaki temel gerçeklerden biri , patronunun ayağının iktidardan kayması ile birlikte bugüne kadar birilerinin eteği altında yaşadığı konforun tehlikeye girecek olması.

Halbuki , hayatı iktidarlara yanaşmaya çalışmakla geçen ve sonunda AKP ile muradına eren Şıh Şamil Tayyar'ın ağzına pelesenk ettiği kavramlarla uzaktan yakın alakası yok. 

Sizlerle daha önce, bu Erdoğan vekilinin, 28 Şubat sürecinde "dinci" gözükmemek için " Şıh Şamil Tayyar " olan ismini nasıl mahkeme kararı ile değiştirdiğinin belgesini sunmuştuk.

***

(Bkz: Şamil Tayyar'ın Karakterinin Belgesi ) 

Şamil Tayyar'ın Karakterinin Belgesi : Şıh'tı Şahbaz Oldu 
Açık İstihbarat Özel
Tarih:19/11/2011 
Türü:Medya 


   Ve bu hedefine ulaşmak için Şamil Tayyar hep gerekeni yapmaya hazırdı ama onun kıymetini eski iktidarlar değil AKP bildi. 

Şıh Şamil Tayyar'ın bu uğurda isminden bile vazgeçmeye hazır olduğu ortaya çıktı. Bugün AKP gibi "dinci" bir iktidarı "demokrat" diye pazarlayarak residence tepelerine çıkan  Şamil Tayyar'ın, 28 Şubat sonrası o kesif "laikçi" dönemde  ismini değiştirmek için mahkemeye başvurduğunu biliyor musunuz? 

Peki ismini hangi gerekçe ile değiştirmek istediğini biliyor musunuz?
İşte belgesi:

18.11.2011

En az üç ayaklı bir "derin devlet" yapılanmasında, "devleti dönüştürürken" ve güya bunla bağlantılı "temizlik" operasyonları yapılırken, ayaklar arası çatışmanın bataklığında güller türer. Birilerinin bu güllere,  hedef saptırmak, bütün resmi gizlemek ve cambaza bak oynamak için ihtiyacı vardır. İşte "Ergenekon" sürecinin en önemli güllerinden biri Şamil Tayyar.

Bugünlerde Öcalan'ın geçmişiyle ilgili doğru yönde bir deşifrasyonun kapısını aralarken, diğer ayakların rolünü es geçiyor. Yeni Vesayet rejiminin Emniyet subapları  Rasim Ozan - Nagehan Alçı çifti  üzerinden bir kaç ay önce yapılan yayınlarda, Cem Ersever cinayetinin sadece Jitem'e yıkılıp, MOSSAD-CIA ayaklarının perdelenmesi gibi. 

Şamil Tayyar, " Ergenekon " süreci  boyunca kamuoyunu bir "1 Numara" efsanesi etrafında oyalayıp, onlarca kişiyi  iftiralarla lekeledikten sonra hizmetlerinin karşılığı olarak AKP'den milletvekili yaptırıldı. Gelen haberler AKP içinde de çok sevilmediği ve sıkı kontrol altında tutulmaya çalışıldığı yönünde. Millete attığı iftiralar yüzünden onlarca tazminat davasında mahkum olan sonra da kendini utanmadan  "demokrasi kahramanı" olarak pazarlayan bu AKP gülü dokunulmazlık zırhı altında emeline kavuştu.

Bu iktidar hastalığı Şamil Tayyar'da yeni nükseden bir rahatsızlık değil.

Aslında Şamil Tayyar'ın hayatı hep iktidarlara yakın olmaya ve onlardan milletvekili olmaya çalışmakla geçti.

Şamil Tayyar'ın 2000'lerin başında nasıl MHP ve hatta DSP'den aday olmaya çalıştığı biliniyor.

Ve bu hedefine ulaşmak için Şamil Tayyar hep gerekeni yapmaya hazırdı ama onun kıymetini eski iktidarlar değil AKP bildi. 

Şıh Şamil Tayyar'ın bu uğurda isminden bile vazgeçmeye hazır olduğu ortaya çıktı. Bugün AKP gibi "dinci" bir iktidarı "demokrat" diye pazarlayarak residence tepelerine çıkan  Şamil Tayyar'ın, 28 Şubat sonrası o kesif "laikçi" dönemde  ismini değiştirmek için mahkemeye başvurduğunu biliyor musunuz? 

Peki ismini hangi gerekçe ile değiştirmek istediğini biliyor musunuz?

İşte belgesi:

2001/127 Esas nolu, 27.03.2001 tarihli, Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesinin kararı.

Davacı : Şıh Şamil Tayyar
Davalı : Nüfus Müdürlüğü

Şamil Tayyar, dini bir sıfat olan "şıh" ismini kullanmak istemediğini ve bu yüzden değiştirilmesini istediğini mahkemeye beyan ediyor. 

O zamanlar siyaset sahnesinde AKP yok. O zamanlar siyaset sahnesinde, bugün Şıh Şamil Tayyar'ın "vesayet dönemi" diye eleştirdiği iktidarlar var ve Şamil Tayyar'ın o zamanlar bu "dinci" isminden pek hazetmediği anlaşılıyor.

İsminden utanmayan adam, ismini değiştirir mi?

Anlaşılan " Şıh " Şamil, o zamanlar bu ismin, onun "laik" iktidarlar nezdinde zor durumda bırakacağını düşünüyor ve bu uğurda mahkemeye başvuracak kadar kararlı. 

Mahkeme " Şıh " Şamil Tayyar lehine karar veriyor ve nüfus cüzdanındaki " Şıh " ismi kaldırılıyor.

Nüfus cüzdanındaki fotoğrafta bir diğer ayrıntı önemli.

O zamanlar MHP'ye yanaşmaya çalışan Şamil Tayyar'ın bıyıkları ülkücü bıyığı. 

Aşağıda resmini göreceğiniz mahkeme kararı ile, o günlerin "laik" ortamında şansını arttırmak isteyen Şıh Şamil Tayyar'ın "şıh" isminden kurtulduğu anlaşılıyor.

Günümüze gelindiğinde "şıh" ismi Şamil Tayyar için utanılacak değil, hizmet ettiği parti nezdinde prim yaptıracak bir isim. Belkide, Şamil Tayyar, bir başka dava ile eski ismine dönmek isteyebilir.

İsminden "dinci" çağrıştırma yaptığı için utanan bir adamın, "dinci" iktidara yakın durmak adına başka nelere imza attığının belgeleri zamanla çıkmaya devam edecektir. 

Biz bu belgeyi Şıh Şamil Tayyar'ın karakterinin belgesi olarak kamuoyunun dikkatine sunuyoruz. 

Kendini " Demokrasi Kahramanı " , " Namuslu Gazeteci " olarak pazarlayan bu iktidar gülünün kumaşının kalitesi bu belge ile açıkca ortaya çıkıyor.

AKP'ye bu belge batmayabilir. Ne de olsa bünyelerinde Şamil Tayyar ayarında onlarcası var.

Ama bu belge Türkiye'de medya-iktidar ilişkisinin ve bu yolda nelere imza atılabildiğini göstermesi açısından tarihi ve ibretlik bir belgedir.

Aslına bakarsanız; kalemi yelken bir rüzgar gülünün isminin Şıh olmaması, arkasında binlerce yıllık bir kültürel doku bulunan Anadolu'ya özgü "Şıh"lık müessesesi açısından hayırlı olmuştur. 

Gazeteci sıfatını da Şamil Tayyar gibilerden kurtarabildiğimiz gün, Şıhlık müessesesi gibi gazetecilik müessesesi de arınmış olacaktır.

Açık İstihbarat

http://www.acikistihbarat.com/haberdetay.aspx?id=9835


****

Yazımıza devam edelim,

Zamanın ruhuna uymak için isminden vazgeçen bu şahsın "askeri vesayetin tasfiyesi" olarak pazarlanan "Ergenekon" sürecinde oynadığı rol ortada. Kitaplarında iftira attığı insanların açtığı davalar sonucunda yediği cezalar sonrasında kendisini "demokrasi kahramanı, mağdur gazeteci" olarak pazarlayan Tayyar'ın daha bir kaç sene önce Genelkurmay'da yaptığı özel bir görüşme ise bu zatın kumaşını bir kez daha ortaya koyuyor. 

Sene 2006.

Genelkurmay 2. Başkanı Ergin Saygun

O dönemde Star gazetesinin Ankara temsilcisi Şamil Tayyar

O dönemde Alev Er Star Genel Yayın Yönetmeni.

Star grubunun sahibi Sancak grubu gözüküyor. Mahkemeye sunulan "Ergenekon" şemasında üst düzey yönetici olarak gözüken Ethem Sancak'ın patronu olduğu grup. "Ergenekon"' mahkemelerinde yaşanan rezillikleri savunan Tayyar, o sıralar, bizzat o mahkemeye sunulan belgede "Ergenekon" örgütünün üst düzey yöneticisi olarak gösterilen Ethem Sancak'a çalışıyor. 

Ortalıkta dolaşan iddialar gazetenin gizli ortakları arasında İhsan Arslan'ın da olduğu yönünde.

Bu dönemde Tayyar, bir akreditasyon meselesini görüşmek üzere Ergin Saygun'dan randevu alır.

Bir gazetecinin akreditasyon meselesini görüşmek üzere Genelkurmay'da görüşme ayarlamasında bir sorun yok. Eğer görüşme bundan ibaretse. Mustafa Balbay, Genelkurmay'da yaptığı görüşmeler nedeni ile "darbecilik" suçlaması ile içeri  atıldıysa, kamuoyunun Şamil Tayyar'ın Genelkurmay'da Ergin Saygun'la neler görüştüğünü de bilmeye hakkı var. 

Ergin Saygun'da bu görüşmenin ayrıntılarının olduğuna eminiz.

Kitabında yazmasını bekledik ama AB savunuculuğu ve bildik " Biz bu Adaletsizlikleri haketmedik " serzenişleri dışında pek bir şeye rastlamadık. 

Halbuki Ergin Saygun'un aşağıdaki soruya cevap vermesi lazım ki , kendisini içeri tıkan sürecin mihmandarlarının gerçek yüzü kamuoyu önünde deşifre olsun..

1) Şamil Tayyar , sizinle yaptığı görüşmede sizden hangi konularda destek istedi?

2) " Star Gazetesi " Kürtçülerin, İslamcıların" eline geçti; bana destek verin gazeteyi kontrol altına alayım" İsteğinde bulundu mu?

 Bu soruların cevabı; bugün askeri vesayeti sona erdiren kahramanlar olarak ortalıkta dolaşanların gerçek yüzünü ortaya çıkaracak nitelikte. 

28 Şubat'ta İslamcı gözükmemek için adını değiştirmekten , AKP'ye yatay geçiş noktasına gelen Tayyar gibiler AKP iktidarının ne kadar kaygan bir zeminde olduğunu gösteriyor. 

Gücün her türlü ahlaksızlığı örtebileceği yolundaki tez tarih önünde bir kez daha çuvallamaya mahkum. 

Açık İstihbarat


http://acikistihbarat.com/Sayfalar/haberdetay.aspx?id=10437


.