FATMA SİBEL YÜKSEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FATMA SİBEL YÜKSEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2019 Cumartesi

AKP'nin Şapkadan Çıkaracağı Kıbrıs Tavşanı : KKTC İlimiz, Bahçeli Milli Valimiz -

AKP'nin Şapkadan Çıkaracağı Kıbrıs Tavşanı : KKTC İlimiz, Bahçeli Milli Valimiz - 


Açık İstihbarat
www.acikistihbarat.com
07.07.2017

 
İsviçre'nin Crans-Montana kasabasında BM gözetiminde başlayan Kıbrıs konferansı, tarafların anlaşamaması sonucu dün masanın çökmesi ile sonuçlandı. Esasen KKTC'nin, Türkiye'nin, Rum yönetimi ve BM'nin tahmin etmediği bir sonuç değildi bu. Taraflar eski pozisyonuna geri çekilirken, milli konulardaki tutumu her zaman tartışma götürmüş olan AKP, kabul etmek gerekir ki buradan da cebine "Kıbrıs'ta taviz vermeyen iktidar" payesini koyarak çıktı. 

Bu sonucun iç siyasete tevil edileceği günler gelecektir.Türkiye iki büyük seçime hazırlanırken "milli duruşun" seçmen nezdindeki "oy" değerini kavramış olan Tayyip Erdoğan, uzun süredir kamuoyunun gündeminden uzaklaşmış olan bu milli davadan çok önemli postlar çıkarmaya hazırlanıyor.

Açık İstihbarat olarak, İsviçre'deki zirvenin devam ettiği günlerde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet'inde nabız tuttuk. Kıbrıs'a gidip gözlem yapan herkesin ilk tespit ettiği şeyi yazının başında biz de tekrarlayalım:

Kıbrıs Türk'ü yorgun, bıkkın ve umutsuz. Yılların ihmal edilmişliği, hizmette yaşanan sorunlar, altyapının yetersizliği halkı siyasetten soğutmuş. Bu bıkkınlık Kıbrıs halkının bir kesiminde "Rumlarla birleşelim de ne olursa olsun" tavrına dönüşürken, bir kesimi de "Türkiye'nin vilayeti olalım, buraya bir vali atansın, hiç değilse hizmet gelir" fikrine yönelmiş.

Bu ikinci tutumdan yana olanlar çoğunlukta görünüyor.

Bunların içinde  "Burayı Tayyip Erdoğan düzeltebilir. Onun gibi astığı astık, kestiği kestik biri lazım" diyenlerin sayısı hiç de az değil. Bu zemini iyi etüd ettiği anlaşılan AKP'nin Kıbrıs  teşkilatları da propaganda anlamında hiç boş durmuyor. 

Gelelim, İsviçre'deki görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra Tayyip Erdoğan'ın şapkadan çıkarmaya hazırlandığı büyük tavşana.

Daha doğrusu, İsviçre konferansından çok önceye dayanan bir plan bu.

Plan bir taşla üç kuş vurmayı hedefliyor:

1) Son seçimlerde AKP'ye verdiği destek ile iyice işlevsizleşen Bahçeli'yi yeni bir misyonla diri tutup AKP'ye eklemlenen bazı ülkücü tabanın  kopuşunu engellemek

2) 2019 Başkanlık seçimlerinde AKP'ye yönelik Ulusalcı/Milliyetçi muhalefetin içinin yağını eritecek bir formülle muhalefeti zayıflatmak

ve en önemlisi...

3) Sonrasında Barzani ile Oturulacak Konfederasyon projesinin bir prototipini KKTC ile gerçekleştirerek, "bakın istenirse oluyor" mesajı ile Barzanistan ile konfederasyon projesine zemin hazırlamak.

Bu üç kuşu vuracak plan raftan indirilmeye hazır.

Hazır İsviçre Masası da devrilmişken AKP için Kıbrıs şapkasından tavşan çıkarma zamanı geldi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun dün İsviçre'de yaptığı"Artık BM'nin parametreleri ile Kıbrıs sorununa çözüm aranamaz.Türkiye'ye dönünce Cumhurbaşkanı, Başbakan ve KKTC yetkilileri ile görüşüp ne yapılacağına karar vereceğiz"açıklamasıyla da bu planın ilk işareti verildi.

Sözü uzatmadan Tayyip Erdoğan'ın heybesindeki büyük turpu açıklayalım:

2019 yılında yapılacak bir referandum ile Kıbrıs 82. vilayet ilan edilecek ve Devlet Bahçeli Kıbrıs'a vali tayin edilecek!
 

Devlet Bey'in öyle banka hesabına para yatırılarak ihyâ edilecek siyasetçilerden olmadığını en iyi Tayyip Erdoğan bilmektedir.

Devlet Bahçeli, MHP'yi bile feda ettiğine göre karşılığında daha büyük bir milli misyonun başına geçmelidir ki tarih kendisini  "Türk milliyetçiliğini AKP'ye satan adam" olarak yazmasın. O misyon,  rahmetli Rauf Denktaş'ın boş kalan misyonudur. Üstelik, rahmetli Denktaş'tan esirgenen imkân ve destekler kendisinden esirgenmeyerek..

(Bahçeli formülünün sekteye uğraması durumunda, ikinci ve üçüncü alternatiflerin hazır olduğunu da not olarak ekleyelim)

Böyle bir "Kıbrıs açılımına" itiraz edecek vatansever var mı? Yok..

Üstelik, "AKP Kıbrıs'ı Satacak" derken tam ters köşe olunacak..

Şimdi, " Bu iş nasıl olacak? ", " Diğer Garantör devletler ne diyecek? " , " Dünya ayağa kalkmaz mı? " gibi sorular sorulacaktır.

Birincisi, böyle milliyetçi bir çıkışın ardından bu soruları sorana, "Hani Kıbrıs'ı satacağımızı söylüyordunuz? Şimdi dünya ve garantörler adına endişe duymak size mi düştü?"karşı sorusu sorulacak ve susmak zorunda kalınacaktır. 

İkincisi; Batı ve  garantör devletler, Barzani ile konfederasyon projesinin devreye alınması karşılığında KKTC'nın Türkiye ile birleşmesine sadece sözde muhalefet edip, arka planda ana küresel planın  devreye alınmasının sevinci ile ellerini ovuşturacaktır.

Tayyip Erdoğan, 2019'ta siyasi hayatının  en önemli seçimine hazırlanırken, dünyanın Kıbrıs konusunda Türkiye'nin üstüne çullanması, onun halk desteğini arttırmaktan başka bir şeye yaramaz.

Ve biliyoruz ki Tayyip Erdoğan böyle büyük riskleri almayı seven bir politikacıdır..

Tabii bunların sadece kaba milliyetçi duygularla atılacak adımlar olamayacağını, hazırlığının ve alt yapısının daha gerçekçi temeller üzerinde yürütüldüğünü söyleyelim.

Örneğin, 43 yıldır elde pazarlık kozu olarak tutulan kapalı Maraş bölgesi Rumlar'ın işletmeciliğine terk edilebilir.

Buna Kıbrıs Türklerinin de fazla itirazı yok. Bunun yanı sıra Maraş'ın halen Türk yerleşiminde olan açık bölgeleri ve özellikle Magosa sahil şeridi bir "Türk Rivieria'sına" dönüştürülerek muazzam turizm yatırımları yapılabilir. 

Bu değerli sahiller şu an bomboş beklemekte ve Tayyip Erdoğan'ın yatırımcıları şimdiden buralarda arsa bakmaktadır. 7 yıldızlı oteller inşa edebilecek zindelikte  yandaş sermayedarların kulağına şimdiden "hazır olun" denilmiştir.

Bunun yanı sıra, Lefkoşa-Magosa hattında çok değerli arazilere oturmuş olan Türk askeri varlığı içerilere çekilerek bu bölgeler de dev yatırımlara açılacaktır. Bu planın etüdleri KKTC yetkilileri ile birlikte şimdiden yapılmaktadır. 

KKTC'ye yönelik bu büyük siyasi ve ekonomik hamlenin en önemli kilidi haline gelecek olan Milli valimiz" Devlet Bahçeli,  Erdoğan üzerindeki "nüfuzunu" kullanarak Kıbrıs'a çok büyük fonlar akmasını sağlayabilir.

Hem Kıbrıs Türk'ü fakirlikten kurtulmuş, hem 40 yıllık milli dava mutlu sona bağlanmış, hem Devlet Bahçeli'nin sarsılan karizması düzeltilmiş, hem de Tayyip Bey 2019 seçimine elinde böyle büyük bir kozla girerek özellikle mevzi kazanmasından korktuğu Meral Akşener ve MHP muhalefetini tarihe gömebilir. 

Ortaya  çıkacak büyük ranttan Devlet Bahçeli'nin çevresindeki ülkücülerin nasıl âbâd edileceğini de unutmayalım...

"Kıbrıs halkı Bahçeli'yi  kabul eder mi?" sorusunun cevabını da yaptığımız temaslara dayanarak verelim: 

Kıbrıslılar, kendilerini izolasyondan, ekonomik sıkıntıdan kurtaracak her türlü çözüme hazırlar. Hele de bu çözüm Türkiye'den geliyorsa "Yine Rum'un eline kaldık" demeden  yaşamlarının iyileşecek olmasına hiç bir itirazları olamaz. 

İş sadece bir referanduma bakıyor...

Tayyip Erdoğan, bir buçuk yıl sonra kendisini "Milli Şef" ilan edecek partili Cumhurbaşlanlığı seçimine işte böyle bir kozla hazırlanıyor. 

Kendisini siyaset sahnesinden indirmeyi amaçlayan bilimum muhalefetin şimdiden bu hamleyi görüp, KKTC 'yı Türkiye'ye bağlarken  aynı zamanda Güneydoğu'nun Türkiye'den koparılması projesini (Bkz: Barzanistan ile konfederasyon) boşa çıkaracak karşı hamleyi düşünmesinde fayda var.

Bizden duyurması...

Açık İstihbarat


***

6 Ocak 2016 Çarşamba

BALYOZ VE DREYFUS DAVASI BENZERLİĞİ ÜZERİNE..,Yargıtay'ı Beklerken





BALYOZ  VE  DREYFUS  DAVASI  BENZERLİĞİ  ÜZERİNE..,
Yargıtay'ı Beklerken..,




Merhabalar,
Silivri’nin demir parmaklıklarının ardından, beton duvarlarının içinden MEMLEKETİM Polatlı Ankara’ya kucak dolusu selamlar.
1980 yılında Hava Harp Okulundan, 1992 yılında Hava Harp Akademisinden mezun oldum. TSK ve NATO’ da çeşitli görevlerde çalıştıktan sonra 2006 yılında kendi isteğimle emekli oldum. Dedem; 7 yıl Birinci Dünya Savaşında Arabistan cephesinde ve İstiklal savaşında savaştığı için madalyalı İstiklal Savaşı gazisi, Babam; Kunuri savaşında katılmış madalyalı Kore gazisi, ben de Bosna Savaşının icra edildiği İtalya’da NATO Hava Harekat Merkezinde görev yaptım ama 11.02.2011 tarihinden beri kendi ülkemde tutsak edildim.
16.04.2013


Yargıtay'ı Beklerken - 

Y. Ziya Toker

Tarih:16/04/2013 
Okunma Sayısı:4250 
Türü:İstihbarat 

Türk adalet tarihinde hukuk dışı uygulamaları ile yerini alan Balyoz davası; bu davaları çağrıştırmakta ama bana göre en çok Dreyfus davasına benzemektedir. İmzasız sahte düzmece ve kendine gösterilmeyen bir belgeye dayanarak davanın açılması, özel yetkili mahkemede yargılamanın yapılması, bilirkişi heyetlerinin incelemesi, basının, devletin kurum ve yöneticilerinin tutumları karşılaştırılabilecek özellikleridir.

Dreyfus Davası


Asrın dijital komplosu “Balyoz”davasından tam 2 yıldır tutukluyum. 2003 yılında Kurmay Albay rütbesinde ve Hava Harp Akademisi Plan Program Şube Müdürü olarak, Akademi ders plan ve programlarını, giriş sınavlarını hazırlamaktan sorumlu Şube Müdürü olarak görev yapmaktaydım. 

Harp Akademilerinden; Kara Harp Akademisi ve Deniz Harp Akademisi Komutanı hariç, Komutan ve komuta kademesinin tamamı, Öğretim Elemanları ve öğrencilerden 25 karacı, 8 denizci, 15 havacı subay, 1 bayan sivil memur yargılanmış ve cezalandırılmıştır.
VARSAYIMLARA BAĞLI ASRIN DİJİTAL KOMPLOSU

İnsanlık tarihi boyunca unutulmayan büyük davalar vardır. Sokrates davası (M.Ö. 400 yıllarında), Galileo’nun yargılanması (1633 yılında), Dreyfus Davası (1894-1906 yılları) bunların en ünlüleridir.
Bu davalarda suçlananların uğradıkları haksızlıklar ve yaptıkları savunmalar, insanlık tarihinin belleğinde birer hukuk abidesi olarak yer almıştır. Onları suçlayan savcılar ve onları mahkûm eden özel mahkemeler ise olumsuz yönleriyle ve yaptıkları haksızlıklar ile ibret hikayesi olmuşlar ve lanetlenmişlerdir.
Türk adalet tarihinde hukuk dışı uygulamaları ile yerini alan Balyoz davası; bu davaları çağrıştırmakta ama bana göre en çok Dreyfus davasına benzemektedir. İmzasız sahte düzmece ve kendine gösterilmeyen bir belgeye dayanarak davanın açılması, özel yetkili mahkemede yargılamanın yapılması, bilirkişi heyetlerinin incelemesi, basının, devletin kurum ve yöneticilerinin tutumları karşılaştırılabilecek özellikleridir.
Dreyfus Davası
1894-1906 yılları arasında, Fransız kamuoyunun ikiye bölünmesine neden olan, hukuka aykırı siyasal bir davadır. Fransız gizli haber alma servisinin; çift taraflı ajan olarak çalışan bir bayanın, Paris’teki Alman askeri ataşesinin kâğıt sepetinde yaptığı öne sürülen bir araştırmada, “Fransız Milli Savunmasına ait gizli belgelerle ilgili imzasız bir mektup bulunduğunu”açıklamasıyla başlamıştır. 



Bir Fransız binbaşı konuyu araştırmakla görevlendirilmiş ve emrine “el yazısı”uzmanı iki kişi görevlendirilmiştir. Bu uzmanlar mektuptaki el yazısının“Dreyfus”un el ürünü” olduğuna dair rapor vermişlerdir. 

Bu imzasız kâğıttaki yazının, el yazısına benzerliği iddiasıyla Fransız ordusunda subay olan Yüzbaşı Dreyfus casuslukla ve vatana ihanetle suçlandı. 

1894’te Dreyfus’un rütbesi söküldü ve cezaevine konuldu. Genelkurmay Askeri Mahkemesi’nde yargılanan Dreyfus, kendisine gösterilmeyen belgelere dayanılarak ömür boyu hapisle cezalandırıldı ve bir adaya sürgüne gönderildi.

Ünlü Fransız yazarı Emile Zola, 1898 yılında Fransız Cumhurbaşkanı’na hitaben “Suçluyorum”başlığıyla yazdığı mektubu L’Aurore adlı gazetede yayımladı. 

Zola, kamuoyuna açık bu mektubunda, Dreyfus’u kanıt olmaksızın mahkûm ettiği için Genelkurmay Askeri Mahkemesi’ni ağır bir dille suçluyordu. Kamuoyunun baskısı sonucu Dreyfus’u suçlayan belge yeniden teşkil edilen bilirkişi heyetine gönderildi ve Dreyfus davasının esasını oluşturan, imzasız belgenin sahte olduğu ispatlandı. 

Bu sahte belgeyi düzenleyen Albay dayanamayıp intihar etti. Yargıtay davanın yeniden bakılmasına karar verdi. 

1899’da Dreyfus, Harp Divanı’nca yeniden yargılandı. Bu kez hafifletici sebeplerle, ömür boyu hapis cezası 10 yıl hapse çevrildi. Kamuoyu baskısıyla kısa bir süre sonra serbest bırakıldı, ancak hâlâ suçlu sayılıyordu. 

Fransa devleti Dreyfus’ a “AF”önerdi. Dreyfus kabul etmedi. 

Mahkemede aklanmak istediğini söyledi. Aydınların baskısı devam etti. 

1904’te Dreyfus davasının yeniden bakılması kararlaştırıldı ve 1906’da Fransız Yargıtayı tarafından Dreyfus’u mahkûm eden ilk karar iptal edildi. Dreyfus aklandı, bütün hakları iade edildi, yeniden orduya alınarak “Legion D’honneur”nişanı ile ödüllendirildi.

Bu davaya bakan ve Dreyfus’u haksız yere mahkûm eden mahkeme heyeti, sahte belgeyi düzenleyenler, taraflı bilirkişiler ve bilerek doğruyu söylemeyenler bütün dünyada lanetlendi.
Balyoz Davası
Bu dava; uzun saçlı kendisini emekli vatansever bir subay olarak tanıtan ancak kim olduğu araştırılmayan meçhul birinin bir bavulla bir gazeteye“darbe belgeleri”getirdiği iddiası ile başlamıştır. 




Söz konusu gazete, 20 Ocak 2010 tarihinde “Fatih Camii Bombalanacaktı”“Kendi Jetimizi Düşürecektik”manşeti ile belgelerin doğruluğunu araştırmadan kamuoyuna kara propagandayı başlatmıştır.

29 Ocak 2010 tarihinde bu gazetede çalışan bir gazeteci söz konusu belgeleri bavulla özel yetkili savcılığa teslim etmiş ve savcılık soruşturması başlamıştır.

Emniyet ve TUBİTAK’tan alınan teknik bilirkişi raporları eksik ve yanıltıcı olmasına rağmen, 20 Şubat 2010 tarihinde canlı TV yayını eşliğinde TSK personelinin evlerine, işyerlerine 20-25 kişilik polis baskınları yapılmıştır. 



Dalga-dalga tutuklamalar birbirini takip etmiş, taksit-taksit iddianameler hazırlanmıştır. 

“Geç gelen adalet, adalet değildir” özdeyişinin tam terside doğru çıkmış,“Hızlandırılmış adalet te, adalet olmamıştır”. Tamamen uydurma ve düzmece imzasız dijital verilerin dayanak yapılmasına, yeni görevlendirilen bilirkişilerin“bu dijital veriler sahtedir, 2003 yılında hazırlanması mümkün değildir”raporlarına, sanık ve tanıkların gazetede yayınlanmadan yani 2010 yılından önce “balyoz”diye bir plan duymadık demelerine rağmen yargılama tutuklu olarak devam etmiştir. 

Yargılamanın çok önemli bir safhası olan delillerin değerlendirilmesi safhası atlanarak 325 kişiye 16-18-20 şer yıl cezalar verilmiştir. 

Delillerin değerlendirilmesi safhası atlanmıştır, çünkü değerlendirilecek delil yoktur. Hatta söz konusu gazetenin basıldığı günkü birinci sayfada yayımladığı ve 2003 yılında bombalayacaklardı dediği camii ile ilgili bastığı şema 2007 programı ile hazırlanmıştır.

Temel İddialar
1 inci İddia; Sözde Darbe planları (BALYOZ, SUGA, ORAJ, SAKAL, ÇARŞAF, ORAK, TIRPAN, TESTERE) Ankara’daki Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıklarının haberi olmadan bir kısım Kara, Deniz, Hava, Jandarma personeli tarafından hazırlanmıştır. 

Hazırlanan bu planlar CD-11 ve CD-17 ye seminerden önce ( 5 Mart 2003) kayıt edilmiştir ve bir daha değişiklik yapılmamıştır.
2 inci İddia; Hazırlanan söz konusu darbe planları 1nci Ordu Komutanlığında 5-7 Mart 2003 yılında yapılan seminerde üstü örtülü olarak görüşülmüştür.
Hüküm; İmzasız dijital veriler karara esas alınmıştır. Bu iki iddia ispatlanmak zorunda değildir. Dijital deliller hiçbir şekilde çürütülemez. Tüm mahkum olan sanıklar darbe planları ve sonuçlarından haberdardır.
Yani; sanık 365 kişi, mahkum 325 kişinin “ilk defa 2010 yılında basında çıkınca darbe planlarını duydukları” yönündeki emniyet ve savcılıkta verdikleri ifadeleri anlamsız, mahkemede sundukları deliller ve savunmaları itibarsız, 31 tanığın ifadelerini lüzumsuz, yurt içi ve yurt dışından aldıkları 26 adet bilirkişi raporlarını geçersiz sayılmış, seminer ses kayıtlarını duymazdan hazırlanan yansıları görmezden gelinmiştir.
Seminerin yapıldığından haberi olmayan hatta çoğunluğu 1 nci Ordu Karargahına hayatı boyunca gitmemiş 273 kişi (ceza verilen kişilerin % 83 ü) seminerden önce BALYOZ, SUGA, ORAJ, ÇARŞAF, SAKAL gibi sözde planları hazırlayıp 1nci orduya gönderiyorlar ama seminere katılmıyorlar. 

Bunun yanı sıra, seminere katılan 110 kişi sözde darbeden bilgisi olmadan başka bir şey tartışıyor zannı ile seminerde fikir beyan etmiş, tartışmalara iştirak etmiştir. Hatta, seminerin bütün planlamasını yapan, ses kasetlerini dinleyip, sonuç raporunu hazırlayan plan subayları ve sivil bilgisayar memurları bile işin farkına varamamışlardır.
 

Örnek verirsek; 162 kişi spor salonuna gidiyorlar; 52 kişi basketbol maçı seyrederken aynı yerde bulunan 110 kişi futbol maçı seyrediyor zannıyla tartışmalara katılmıştır. 

2007 yılında kurulan bir takımın maçını 2003 yılında izlediklerini iddia edenlerden de hiç bahsetmeye gerek yok burada.
Bu 2 iddia doğru kabul edilerek;
Uydurma olarak hazırlanan sahte planların ek, lahika veya cetvellerinde imza satırında ismi olanlar, içerisinde ismi geçenler, oluşturan, değiştiren, son kayıt eden, dosya adı gibi üst verilerinde ismi veya soyadı veya eşinin adı olanlar suçlu yapılmış ve TSK’ nın emekli ve muvazzaf personelinden325 masum personeli en üst sınırdan cezalandırılmışlardır. 



Ancak ismi olanların tamamı suçlu yapılmadığı gibi bir kısmının hiç ifadesine bile başvurulmamıştır. 

Aynı hukuki duruma haiz sanıkların bir kısmı cezalandırılmış, bir kısmı beraat etmiş bir kısmının bu olaylardan haberi bile olmamıştır. 

Yani, Anayasa’ nın eşitlik ilkesi, Hukuk devleti olma ilkesi, Hukuk’un; Kesin delil ilkesi, şüpheden sanık yararlanır ilkesi, masuniyet karinesi ilkesi sadece görmezden gelinen temel ilkelerdir.

Mahkeme heyetinin “cami bombalanması” ve “ uçak düşürülmesi” ile ilgili tek soru sormayacağına dair duruşmalardan önce diğer dava arkadaşlarımla iddiaya girdim ve ben kazandım. 

Bu konularda “tek soru” sormadılar, soramadılar! 

Çünkü iddiaların saçma ve düzmece olduğu çok belliydi. 

Örneğin; Camilerin keşif planı olduğu ve 2003 yılında hazırlandığı öne sürülen belgede; camii etrafında 2006 yılında belediye meclisi kararı ile verilen sokak adları kullanılmış, 2007 yılında çıkan bilgisayar programı ile şema çizilmiş, olmayan yere metro hattı ve durağı konulmuş, 2010 yılında kullanılmaya başlanan emniyetli cep telefonunun kullanılması planlanmıştı.

Gerçeklerin üstü örtülemez.

Çanakkale savaşında öleceğini bile bile vatanını korumak için taarruz eden Mehmetçik gibi, emekli ve muvazzaf TSK personeli suçsuzluğuna o kadar inanıyordu ki tutuklanacağını bile bile Avrupa’dan, Asya’dan Afrika’dan Avustralya’dan kısaca dünyanın 4 kıtasından ilk uçakla mahkemeye geldi. 



Tutuklandılar da… Daha da acı olanı tutuklanma gerekçelerinde “kaçma şüphesinin”de bulunmasıydı.

Türk milleti tarafından gerçeğin öğrenilmesi amacıyla yargılamanın TV’lerde yayınlanmasını mahkemeden talep ettik ve imza kampanyaları yapıldı. Ancak yayınlanma izni alınamadı. 

Kamuoyu; gerçekleri dürüstçe yazan cesur birkaç gazeteci ve mahkemeye gelen dinleyiciler ile yavaş yavaş öğrenmeye başladı. Gerçekleri görenler gün gün çoğaldı. Görmek istemeyenlerin gözlerine ise sanki mil çekilmişti.

TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonuna “Balyoz Darbe Planının”da araştırılması için dilekçe verdik. Ancak kabul edilmedi. Hatta Komisyon üyesi olan bir milletvekilinin, eski bir Hava Generali olmasına rağmen. 

Üstelik söz konusu generalin 2003 yılında üs komutanı olduğu hava üssünde görevli 3 havacı kurmay pilot albayın; sözde ORAJ Hava Harekat Planı faaliyetleri nedeniyle 16 şar yıl hapis cezası almasına rağmen. Üs Komutanından habersiz 24 saat birlikte olan astları; üste yeni bir filo kurup, darbe planları yapabilir mi? 

Veya Kara Harp Akademisi komutanının haberi olmayan darbe planından, kaleminden başka silahı olmayan öğrencilerin haberi olması mümkün müdür? 

Ya da akademide sivil bayan bilgisayar memurunun haberdar olup bu çalışmalara katılması mümkün müdür? 

Yoksa böyle bir plan yeryüzünde yok mudur…

Türkiye’de ve Dünya’da tarafsız olanlar artık bu “davanın sahte ve 2007 yılından sonra hazırlanmış imzasız dijital verilere dayandığı” ve TSK’ nin ülke mukadderatında etkisizleştirildiği ve bir bölüm iyi yetişmiş yüksek eğitimli personelin tasfiye edildiği konusunda hemfikirdir.

Davanın başından beri savunma hakkımızın yok sayıldığı, adil yargılamanın yapılmadığı ve hukuki hiçbir talebimiz karşılanmadığı bu yargılamada, Avukatlarımız da çaresiz kalmış 3 Mart 2012 tarihinden itibaren duruşmalara katılmamışlardır. 

Bunun yanı sıra; hukuku cesurca savunan başta İstanbul Barosu ve İzmir Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri gibi memleketimizde hukuk devletine inanan, adaleti sağlamaya çalışan hukukçuların da olduğunu burada anmak istiyorum.


Bizler tarafından iğne ile kuyu kazılarak suç isnat edilen elektronik dijital verilerde 1957 adet hatalı, tutarsız, çelişkili zaman, mekan, olay ve kişi olgusu ortaya çıkarılmıştır. 

Dijital verilerin sahteliği konusunda, ABD ve Almanya adli bilişimcilerinden ve yurdumuzun saygın üniversitelerinden alınan yeni bilirkişi raporları mahkemeye sunulmuş ve iddiaların tamamı bilimsel olarak çürütülmüştür. Ama adalet, matematiksel gerçekleri ve bilimi dikkate almamıştır.


Diğer taraftan; 1nci Ordu Komutanlığından çalınan ve içinde gerçek savaş planlarını, devlet sırlarını barındırdığı bilinen ve bugüne kadar tahkikat açılmayan CD’ler vardır. Bu CD’leri kimler çalmıştır? 

Gazetede çoğaltılmış mıdır? Su anda kimlerin elindedir? 

İstanbul ve İzmir’de “casusluk”adıyla bilinen davalar açılmasına rağmen aynı araştırma bu dava için neden yapılmamıştır?


Sözde BALYOZ Güvenlik Harekat Planı
Davaya adını veren “Balyoz Güvenlik Harekat Planı”nın bizzat kendisi Microsoft Office 2007 özelliklerine sahip programla yazılmıştı. Yani 2007 yılında icat edilen programla yazılan bir planın 2003 yılında hazırlanıp görüşülmesi mümkün değildi.

Sözde darbe ile ilişkilendirilen belgelerin yaklaşık yarısı olan 76 adeti“CALİBRİ”ve “CAMBRİA” yazı tipi ile yazılmıştır. Gerekçeli karardan sonra 7 Şubat 2013 tarihinde alınan yeni bilirkişi raporu eski raporları desteklemekte ve “ sahtecilik yapılmadan bu dosyaların 2003 yılında mevcut olmayan 2007 yazı tiplerini ihtiva etmesi mümkün değildir”

Demektedir. Ayrıca, diğer 16 CD’nin aksine CD-11 ve CD-17 nin üzeri el yazısı ile değil makine ile yazıldığı bilirkişilerce tespit edilip mahkemeye sunulmuştur. Ancak bu gibi gerçeklere itibar edilmemiştir. 


Planın içeriği de sahteciliği kanıtlamaktadır. 

Örneğin sahte Balyoz Güvenlik Harekât Planının 5’nci maddesi "b" fıkrasında“Yedek Muhabere vasıtası”olarak Kral TV Mesaj Bant Sisteminin kullanılacağı belirtilmiştir.

Oysa "Kral TV Mesaj Bant Sistemi 2006 yılında faaliyete geçmiş olup, bu hususu kanıtlayan belge ilgili kurumdan alınarak mahkemeye sunulmuştur. 

Gerçek askeri bir planda özel sektöre ait bir TV istasyonunun kullanılamayacağının ötesinde, olmayan bir sistemin yedek muhabere sistemi olarak, bir askeri plana yazılması ve 2003 yılında görüşülmesi mümkün değildir.


Sözde Balyoz davasının ek ve cetvellerinde 2003 yılında olması mümkün olmayan hatalı 2004 ila 2009 yıllarına ait çelişkili binlerce bilgi mevcuttur. 

Bu bilgilerin bir kısmı 2003 yılından önce olmuş, bir kısmı ise hiç olmamış veya 2004-2009 yılları arasında meydana gelmiş olayları kapsamaktadır. 

CD-11’ e en son kayıt edilen bilgi 2009 yılında Trakya Üniversitesine kayıt olmuş bir öğrenciye aittir.
Sahte ORAJ Hava Harekat Planı
“Balyoz Güvenlik Harekat Planı” sahte olunca zaten onun türevleri otomatik olarak sahtedir. “Ağacın bir meyvesi zehirli ise bütün meyveleri zehirlidir.”
“ORAJ Hava Harekat Planı” nın da bizzat kendisi Microsoft Office 2007 özelliklerine sahip programla yazılmıştı. Yani 2007 yılında icat edilen programla yazılan bir planın 2003 yılında hazırlanıp görüşülmesi mümkün değildir.
Sahte ORAJ Hava Harekat Planında ve onunla ilişkilendirilen lahika ve cetvellerde adı olan toplam 43 havacı personel yargılanmıştır. Bir emekli kurmay albay yaşananlar sonucunda kendi hayatına son vermiştir. 

42 kişi ise 16-20 yıl ceza almıştır. Havacıların 17 kişi General rütbesinde ve çoğunluğu Hava Kuvvetlerinin geleceğinde söz sahibi olacak kurmay pilot albaylardır.

Hava Kuvvetlerinde cezalandırılan 2 kişi hariç her personele birer adet 2-3 satırlık sahte dijital veri konulmuştur. 

Farklı şehirlerde, ayrı kişilerce, değişik bilgisayarlarda hazırlandığı öne sürülen dijital veriler birbirinin virgülüne, noktasına kadar aynıdır. Bilirkişiye bile gerek yoktur. Üst üste koyup, cama tutup baksanız tek bilgisayarda hazırlandığını ve sahte olduğunu anlarsınız. Her bir suçlanacak personelin adına üretilen birer adet sahte dijital veriye ilave olarak bazılarının adları 2 ayrı listede de yazılmıştır.
Hava Kuvvetleri personelinden 36 kişinin adı soyadı sicili rütbesi ve görevini ihtiva eden basit bilgilere sahip 2 Liste “COK GİZLİ”gizlilik derecesinde ve listenin başlıkları çok özeldir.
1. 1nci Ordu Komutanlığı Sorumluluk Sahası Hava Kuvvetleri Personeli Özel Görev Yeri,
2. Sıkıyönetim Görevlerinde Kullanılacak Personel Listesi.
197 kişinin adı olan birinci listeden 21 kişi, 90 kişinin adı olan 2 nci listeden 15 kişi yargılanıp cezalandırılmıştır. 

Aslında bu 2 listede adının geçmesi de önemli değildir. Çünkü bu 2 listede de adı geçmeyen 6 kişi de cezalandırılmıştır. Listelerde adı olup ta ifadesi dahi alınmayan 244 kişi eğer merak edip listelere bakmamışsa darbeden hala haberi yoktur!
Söz konusu birinci liste “ CAMBRİA ”, diğer liste “ CALİBRİ ” yazı tipi ile yazılmıştır. Bu iki yazı tipi 2003 yılında henüz yoktu ve 2007 yılında icat edilerek kullanılmaya başlandı. Yani; 2007 yılında trafiğe çıkan bir otomobil ile 2003 yılında kaza yapıp cezalandırılmanız gibi bir durumla karşı karşıyayız.
Karşı delillerimiz bunlarla da sınırlı değildir.
Listeler incelenince içeriğinde 2003 yılında olması mümkün olmayan bilgilerin kullanıldığı görülmektedir. 



2003 yılından sonra gerçekleşen olayların kullanılması planların düzmece olarak yapıldığının en önemli kanıtlarıdır. Örneğin “ Devralınacak kamu kuruluşları ” sayfasında adları bulunan havacı subayların 2006, 2007 ve 2009 yılında meydana gelen sınıf değişiklikleri 2003 yılında olmuş gibi gösterilmiştir. Düzmece ve çelişkili bilgilerle dolu sözde El konulacak üniversiteler ” sayfasını inceleyelim;
Listede 1995 yılı Hava Harp Okulu mezunu olan ve sınıfı ve rütbesi Mühendis Üsteğmen olarak yazılan bir kişinin sınıfı 2003 yılında “Piyade”dir. Üniversitede gördüğü öğrenim sonrası 19 Ağustos 2009 yılında ise sınıf değiştirerek “Mühendis”sınıfına geçmiştir. Üniversitede öğrenim görerek 2009 yılında Mühendis sınıfına geçen birisinin 2003 yılında aslında var olmayan sınıfını yazmanın bir tek açıklaması vardır. Söz konusu personel listesi sahte olarak en erken 2009 yılında üretilmiştir. Örnek bir tane değildir. Yani sehven yapılmamıştır.
Listede sınıf ve rütbeleri Mühendis Üsteğmen olarak yazılan; Hava Harp Okulu 1995 mezunu Havacı Üsteğmenler;
Birisinin sınıfının 2003 yılında Uçak bakım olduğunu 2009 yılında ise sınıf değiştirerek Mühendis sınıfına geçtiğini, Diğerinin sınıfının 2003 yılında İkmal olduğunu 2006 yılında ise sınıf değiştirerek Mühendis sınıfına geçtiğini, Bir diğerinin sınıfının 2003 yılında Uçak bakım olduğunu 2007 yılında ise sınıf değiştirerek Mühendis sınıfına geçmiştir.
Yani bu planları hazırlayan komplocular tarafından 2006, 2007, 2009 yıllarında doğan çocuklara 2003 yılında nüfus kâğıdı çıkarılmıştır.
Bu bilgiler; Sözde ORAJ personel listelerinin 2003 yılından sonra üretildiğinin sayısız kanıtlarından birisidir. Eğer güncellenseydi söz konusu kişilerin rütbelerinin Üsteğmen değil Binbaşı olması gerekirdi. Doğru olsaydı 2003 yılında sınıflarının “ Mühendis ”değil  “ Piyade, Uçak bakım, İkmal ” olması gerekirdi. 



Diğer taraftan söz konusu listelerde adı geçen 287 kişinin rütbe ve garnizonları 2003 yılı bilgilerine aittir. Yani güncellenmemiştir. Halbuki ortalama olarak her yıl personelin %25 inin rütbesi terfi nedeniyle bir üst rütbeye yine %25 tayin nedeniyle garnizonun değiştiği bilinen bir gerçektir.
Yine söz konusu listede 2003 yılında Balıkesir ve Bandırmadaki Büyük Alışveriş Merkezlerinin Kontrolü ve Denetimi için personel planlaması yapılmıştır. Ancak 2003 yılında Balıkesir ve Bandırmada henüz büyük alışveriş merkezi açılmamış durumundadır. Balıkesir’deki büyük alışveriş merkezinin birisi 2010, diğeri 2011 yılında açılmış, Bandırma’da ise büyük alışveriş merkezi 2011 yılında açılmıştır.
Sayı olarak 1-2 tane değil 287 kişilik 2 Liste de 55 adet rütbe, ad, soyadı ve garnizon adı hatası tespit edilmiştir. Harekat planı hazırlayanların hele bir kurmay albayın 287 kişilik bir listede bu kadar çok hata yapması bununla da darbeye teşebbüs edilmesi mümkün değildir.
Hava Kuvvetleri personeli ile ilgili söz konusu listelerde; TSK’lerinde eğitimi en zor olan, zaman alan ve milletin kıt kaynakları ile yetiştirdiği, F-16, F-4 pilotları, kurmay subayları; İDO (İstanbul Deniz Otobüsleri), İMKB (İstanbul Menkül Kıymetler Borsası), Cezaevleri, Alış veriş Merkezleri, Üniversiteler, Tren İstasyonları, Oteller, Defin İşlemleri gibi uzmanlık alanları ile ilgisi bulunmayan havacıların fiilen yapmadığı, yapamayacağı görevlere adları yazılmıştır.
Yine ilginç olan Hava Harp Akademisinde görevli bilgisayarda yazı yazmaktan sorumlu Sivil Kadın Memuru da 16 yıl ceza almıştır. 

1nci Ordu Komutanlığının seminerde görevli plan subayları, CD’lerin hazırlandığı, arşivlendiği ve çıkarıldığı öne sürülen yerde görevli bilgisayar memurları darbeden haberdar olmayıp sanık olmazken Hava Harp Akademisinin bilgisayar memurunun darbeden haberdar olup cezalandırılması da ilginçtir. 

Yine tek sivil Mühendis havacılıkla ilgili olsa gerek HAVELSAN Genel Müdürü de 13.4 yıl ceza almıştır.
BALYOZ davasının tarihe geçecek en önemli boyutları
Balyoz davasının tarihe geçecek birçok hukuksal, siyasal, askeri ve kişisel boyutu vardır. Kanımca, gelecekte bugünlerin tarihini yazacak tarihçiler, hukukçular, siyaset bilimciler, askerler davanın çeşitli yanlarını inceleyeceklerdir. Bunlar;
· Sahte CD’ler ve içerisindeki imzasız delillerle varsayımlara dayalı yargılama yapılması,
· Bilirkişi raporlarındaki eksik, yetersiz ve çelişkili hususların çokluğu,
· Gerçek seminer bilgileri ve diğer belgeler kullanılarak, sahte planların hazırlanması ve harmanlanarak mahkemeye sunulması, mahkemenin ise delilleri değerlendirmemesi,
· Dalga-dalga tutuklamalar, taksit-taksit iddianameler, paket-paket yargı düzenlemeleri,
· Polis tutanaklarının hiç değişmeden iddianame ve iddianamenin de hüküm olması,
· En basit hukuk kurallarının uygulanmaması, bir gecede 163 TSK personelinin tutuklanması ve dünyanın 4 kıtasından uçarak gelenlerin dahi tutuklanarak, kaçacaklar diye hapse atılması,
· Tutuklanan subay sayısı dalga-dalga artırılarak bir daha bırakılmaması
· Genelkurmay Başkanı Orgeneral I.KOŞANER’in; çağdaş hukuk kurallarına uygun yargılama yapılmaması ile personelin hak ve hukukunu koruyamadığı gerekçesi ile istifa etmesi ve daha sonra Genelkurmay Başkanlığının olayları büyük bir sessizlik ve dikkatle televizyondan seyretmesi,
· TSK’nin 325 personeline yasanın belirlediği en üst sınırdan cezalandırılması, hatta babalık ve kocalık haklarının alınmasına yönelik hususların hükümde yer verilerek mahkemede özellikle okunması,
· TSK’lerinin kalifiye personelinin itibarsızlaştırılması ve tasfiye edilmesi, Hava Kuvvetlerinin pilotsuz, Deniz Kuvvetlerinin kaptansız bırakılması, Kara ve Jandarmanın kalifiye insan gücünün tasfiye edilerek, TSK’nın etkinliğinin ve bölgesindeki caydırıcılığının zayıflatılması,
· İstanbul Barosunun hukuk mücadelesi,
· Basının hukukun yanında yer alanlar ya da intikam alanlar olarak ikiye ayrılması,
· Ailelerin her türlü zorluklara rağmen asla mücadeleden vaz geçmemesi,
· Ama hukuki ve insani olarak en önemlisi davanın sanıkları olan hiçbirimizin suçu kabul etmemesi, mahkeme önünde diz çökmemesi ve boyun eğmemesidir. Çünkü masumduk. 16-18-20 yıl ceza almamıza rağmen İstiklal marşını, Harbiye marşını söyleyerek mahkeme salonundan ceza evine gittik. Bu husus en önemli olgu olarak tarihe geçecektir.
Türk hukuk tarihine geçen bu davadan kuşkusuz çıkaracağımız dersler vardır. Bunlar;
· Gerçeklere gözünüzü kapatamazsınız. Geçmişi bugünden geriye bakarak hatasız olarak kuramazsınız. Her geçen gün yalanın boyutları ortaya çıkar.
· Avrupa Birliği, Almanya, ABD dahil pek çok ülkenin adalet ile ilgili kuruluşlarının hazırladığı raporlarda “ Deliller Şüpheli ” görülmesine rağmen mahkemenin bu şüpheyi görmemesi,
· Özel yetkili mahkemeler, her türlü cezayı verebilirler ama haksızlık yaptıkları için vicdanlar bu cezaları kabul etmez. Sokrates’in, Galilei’nin, Dreyfus’ün, mahkemeleri gibi...
· Haksızlığa uğrayan masumlar, fütursuzca yargılananlar hukuk tarihinin başköşelerinde yerlerini alırlar.
· Sadece kanun yapmak yetmez, esas olan kanunların uygulanış biçimidir.
· En çok aileler mağdur olmuş, en büyük zararı TSK görmüş, en büyük yarayı adalet sistemi almıştır.
Devletin yöneticileri, kurumları ve yetkili kişilerin tutumları olumlu veya olumsuz olarak milletçe değerlendirilmiştir. Test edilmiştir. Bir bölümü ölmeden mezara gömülmüştür…

KATKI; 

Dreyfus Davası (1894-1906)



Dreyfus Davası 1894-1906 yıları arasında Fransız kamu oyunun ikiye bölünmesine neden olan,Hukuka aykırı siyasal bir davadır. ( Aynen bizdeki gibi ) Fransız Gizli Haber alma servisinin, çift taraflı Ajan olarak çalışan bir bayanın, Paristeki Alman Askeri Ateşesinin kağıt sepetinde yaptığı öne sürülen bir araştırmada, (Fransız Milli Savunmasına ait gizli belgelerle imzasız bir mektup bulunduğunu) açıklamasıyla başlamıştır.



Bir Fransız Binbaşı konuyu araştırmakla görevlendirilmiş ve emrine elyazısı uzmanı iki kişi görevlendirilmiştir. Bu uzmanlar mektuptaki elyazısının Dreyfusun el ürünü olduğuna dair rapor vermişlerdir. Bu imzasız kağıttaki yazının elyazısına benzerliği iddiasıyla Fransız Ordusunda Subay olan Yüzbaşı Dreyfus casuslukla ve vatana ihanetle suçlandı.1894 te Dreyfusun rütbesi söküldü ve cezaevine kondu.Genelkurmay Askeri Mahkemesinde yargılanan Dreyfus kendisine gösterilmeyen belgelere dayanılarak ömürboyu hapisle cezalandırdı ve bir adaya sürgüne gönderildi.


Ünlü Fransız yazar Emile Zola 1898 yılında Fransız Cumhurbaşkanına hitaben (Suçluyorum) başlığıyla yazdığı mektubu L'Aurore adlı gazetede yayımladı. Zola kamuoyuna açık  bu mektubunda Dreyfusu kanıt olmaksızın mahküm ettiği için Genelkurmay Askeri Mahkemesini ağır bir dille suçluyordu. Kamuoyunun baskıcı sonucu Dreyfusu suçlayan belge yeniden teşkil edilen Bilirkişi Heyetine gönderildi. ve Dreyfus davasının esasını  oluşturan,imzasız belgenin sahte olduğu ispatlandı.Bu sahte belgeyi düzenliyen Albay dayanamayıp intihar etti. Yargıtay davanın yeniden bakılmasına karar verdi.


1899 da Dreyfus Harp Divanınca yeniden yargılandı. Bu kez hafifletici sebeplerle ömür boyu hapis cezası 10 yıl hapse çevrildi. Kamuoyu baskısıyla kısa bir süre sonra serbest bırakıldı. Ancak hala suçlu sayılıyordu.Fransa Devleti Dreyfusa af önerdi. Dreyfus kabul etmedi. Mahkemede aklanmak istediğini söyledi. Aydınların baskısı devam etti. 1904 te Dreyfus davasının yeniden bakılması kararlaştırıldı. ve 1906 da Fransız yargıtayı tarafından Dreyfusu Mahküm eden ilk karar iptal edildi, Dreyfus aklandı. Bütün hakları iade edildi,yeniden orduya alınarak ( Legion D'honneur ) nışanı ile ödüllendirildi. Bu davaya bakan ve Dreyfusu haksız yere mahküm eden Mahkeme heyeti, sahte belgeyi düzenleyenler Taraflı bilirkişiler ve bilerek doğruyu söylemeyenler bütün dünyada lanetlendi.
Türk Yargısının ibret alacağı büyük bir dava  (DREYFUS DAVASI )

Selam ve saygılarımla.
Y.Ziya TOKER
5 No.lu CİK. C-10
S İ L İ V R İ,