19 Aralık 2019 Perşembe

Konvansiyonel Savaş Devri Geride mi Kaldı? BÖLÜM 1

Konvansiyonel Savaş Devri Geride mi Kaldı?  BÖLÜM 1





Yunus ÖZTÜRK* 
* Kurmay Binbaşı., ISCTE-Lizbon Üniversitesi Doktora Öğrencisi, yunozturk@gmail.com 
  Makalenin GelişTarihi:11.12.2015Kabul Tarihi: 12.03.2015 



Özet; 

Bu makalenin amacı, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile birlikte zayıflayan konvansiyonel savaş olasılığını etkileyen faktörleri incelemek ve konvansiyonel tehdit algısının gerçekliğini ve güncelliğini sorgulamaktır. 
Bu maksatla güvenlik ortamının Soğuk Savaş yıllarından bu yana geçirdiği dönüşüm incelenmiş ve küreselleşme süreci ile birlikte gelişen post modern tehditlerin, konvansiyonel tehditlerden ayrışma süreci üzerinde durulmuştur. Gelecek öngörülerinde konvansiyonel savaş olasılığının varlığını ve planlama cıların algılarını etkileyen faktörler olarak ulusal güvenlik stratejisi, tehdit, jeopolitik, bütçe ve teknoloji başlıkları ele alınmış, her birinin paradigmalar üzerindeki tesirleri analiz edilmiş ve bu kapsamda bazı ülkelerin ulusal güvenlik strateji belgeleri incelenmiştir. Makalenin temel savı, iki kutuplu sistemin dağılmasından bu yana güvenlik literatürü ve planlama süreçlerinin dışında 
kalmaya başlayan konvansiyonel savaş olasılığının varlığını koruduğu ve bu olasılığı dışlayan yaklaşımların gelecekte yüksek maliyetlerle yüzleşmek durumunda kalabileceğidir. 

Değişen Tarih, Değişmeyen Korku 

İki kutuplu sistemin çözülmesi ile birlikte güvenlik ve savunma kavramları 
güncellenmeye başlanmış ve bu köklü ‘paradigma’ (değerler dizini) değişiminin 
planlama, programlama ve tedarik süreçlerine kaçınılmaz yansımaları olmuştur. 
İki büyük dünya savaşının ardında bıraktığı toplumsal, ekonomik ve askerî yıkımlarla baş etmek durumunda kalan devletler, Soğuk Savaşın sona ermesi ile birlikte tehdit algılamalarını ve bu algılar üzerine inşa ettikleri güvenlik yapılanmalarını yeniden gözden geçirmeye koyulmuşlardır. Küreselleşmenin hız kazanması bu gayretlerin yoğunluğunu artırmıştır, çünkü bu defa Sovyet doktrinine cevap olarak hazırlanan orduları çok daha farklı görevler beklemiştir (Schnabel ve Krupanski, 2014: 119-137; Ankersen, 2014: 39-42; Knight, 2008: 15). Derin bocalamaların da yaşandığı bu geçiş süreci, modern devletler için yeni fırsatlar ve riskleri beraberinde getirmiş; geçiş sürecine süratle uyum sağlayan modern ordular, küresel güvenlik boşluklarında beliren yeni görevleri üstlenme becerisini gösterirken, güvenliğin kavramsal çerçevesini cephe anlayışı üzerinden çizmeye devam edenler yeni dönemin alışılmadık risklerini göğüslemekte zorlanmıştır. Konvansiyonel tehditlere karşı hazırlanan savunma yapısı ve güvenlik anlayışı, üst düzeyde sürat, uyumluluk ve esneklik gerektiren yeni görevler karşısındaki yetersizliğini, bizzat yaşayarak tecrübe etmiş ve bu pahalı tecrübe, teoride ve pratikte reorganizasyon sürecine kapı aralamıştır. Yakın geçmişte yaşanan Kosova, Bosna, Somali örnekleri bahse konu sürecin laboratuvarları olurken, Afganistan ve Irak örnekleri yeniden biçimlenen paradigmanın sürat, uyumluluk, esneklik üçgenine sığdırılmayacak ölçüde çok boyutlu olduğunu gözler önüne sermiştir. 

Belirsizlik-yoğun güvenlik ortamında filizlenen yeni tehditleri ulus devlet-küreselleşme bağlamında değerlendirenler Soğuk Savaş’ın esasen sona ermediği, iki kutuplu gerginliğin yerini çok kutuplu gerginlik sürecine bıraktığı teziyle geleneksel yaklaşımı sürdürmüşlerdir. Gerçekten de, İsen’in tespitiyle (2004: 310), sınırlar arasında egemen olan savaş korkusu, ironik bir biçimde, tüfek namlularından barut gazları yükselmesini geçici de olsa önlemiştir; daha da önemlisi, kitlesel ölümleri peşinden sürükleyecek türden çılgınlıkların hayal dünyasından çıkarak  gerçeklikler âleminde hayat bulmasına engel olmuştur. Öte yandan konvansiyonel tehditlerin sahneden çekildiğini düşünenler, bu görüşlerini “hantal ve kalabalık ordular beslemenin artık gereksiz ve imkansız olduğu” yönündeki teze dayandırmışlar dır. Kalabalık ordu konseptini idame etmenin bilhassa gelişmekte olan ülkelerde giderek güçleştiğini ortaya koyan demografik verilerin de etkisiyle, modern ordularda, savaş dışı harekâta doğru kayan yoğun bir ilgi gözlemlenmiş; paralel olarak, güvenlik ve savunma literatürü, bilhassa son 30 yılda savaş dışı harekâtı vurgulayan, konvansiyonel savaşı geri plana iten epeyce akademik çalışma biriktirmiştir. 

1990’lı yılların sonundan itibaren savunma ve güvenlik alanında üretilen 
akademik çalışmalar, geneli itibarıyla, düzensiz (irregular) ve asimetrik tehditlere vurgu yapmış ve planlamacıların dikkatini konvansiyonel savaş olasılığından uzak tutmuştur. 

1900-2015 yılları arasındaki küçük, orta vebüyük ölçekli çatışmalar incelendiğinde konvansiyonel nitelik taşıyan savaşların, bilhassa İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hızlı bir düşüş eğilimine girdiği, buna mukabil iç savaş, ayaklanma, terörizm gibi diğer çatışma türlerinin yoğunluğunu artırdığı görülmektedir. Heidelberg Enstitüsü’nün verilerine göre (2014: 16-17), 1945 yılında düşük, orta veyüksek yoğunluklu küresel çatışma sayısı 83 iken, 2014 yılında bu sayı 424’e yükselmiştir. 
Çatışma yoğunluğunun 1990’lı yılların başından itibaren önemli oranda arttığı 
ve devletler arası çatışmaların, yerini, devlet-içi çatışmalara bırakmaya başladığı tespit edilmiştir. 

Konvansiyonel savaş konsepti, 1945’ten itibaren ciddi anlamda zayıflamaya 
başlamıştır. 1945-2005 yılları arasını kapsayan bir araştırma (Creveld, 2005: 357358), dünya çapında meydana gelen yaklaşık 120 silahlı çatışmanın yüzde 80’inde aktörlerden biri veya her ikisinin devlet-dışı olduğunu ortaya koymuşsa da, konvansiyonel savaş olgusu varlığını tümden yitirmemiştir. Bu kapsamda örneğin İran-Irak Savaşı, teknolojinin yoğun olarak kullanılmadığı, bu yönüyle de Birinci Dünya Savaşını daha çok anımsatan konvansiyonel karakteriyle öne çıkmıştır. Nükleer güce dayanan korku dengesinin egemen olduğu dönemde ise ülkelerin nükleer silahlara sahip olma olasılığı, güçleri ile doğrudan ilişkili bir görünüm sergilemiştir. 

Gelişmiş ülkeler, güvenliklerini nükleer silahların yardımıyla ve üstelik daha az maliyetle sağlamaya çalışmışlardır. 

11 Eylül saldırıları ile birlikte yeniden biçim ve boyut değiştiren tehdit algısı, 
konvansiyonel tehditlerden ziyade kitle imha silahları ve terörizm gibi postmodern tehditleri esas alma konusundaki kararlılığı pekiştirmiştir. Bugün hemen her devletin konvansiyonel tehditleri esas alan harekât planlarını hazırda bulundurduğunu tahmin etmek zor değildir; ilaveten, konvansiyonel savaşa ilişkin taktik ve teknikler içeren doktrinler raflardaki, askerî eğitim kurumlarında konvansiyonel harp esaslarını içeren dersler de müfredattaki yerlerini muhafaza etmektedir. 
Müfredatın modern muharebelerin gereklerine göre güncellendiği farz ve kabul edildiğinde ve modern savaşların müdahale (intervention), istikrar kazandırma (stabilisation), normalleştirme (normalization) şeklinde bölümlenen safhalarının konvansiyonel tehditleri bütünüyle göz ardı etmediği düşünüldüğünde, söz konusu geleneksel yaklaşımın teorik arka planı  anlaşılabilir. 
Nitekim Berlin Duvarının yıkılmasından bu yana askerî planlamacılar, sözü edilen üç safhadan ilkinin yoğunluklu olarak konvansiyonel harp şeklinde, diğerlerinin ise savaş dışı harekât uygulamaları biçiminde icrasını tahayyül etme eğilimine girmiş ve bu tahayyül, çoğu küreselleşmenin etkilerinden kaynaklanan bazı anlaşılır nedenlerden dolayı, savaş dışı harekât uygulamalarını odak haline getirmiştir. Çift kutuplu paradigma ile yetiştirilen askerlerin bu geçiş sürecine uyumu sancısız olmamış, fakat uzun da sürmemiştir. 
Birbiri ardınca beliren küresel güvenlik boşlukları, asker ve sivillerin esneklik ve 
uyumluluk yeteneklerinin gelişmesine paha biçilmez katkılar sunmuştur. 

Caydırıcılığa sağladığı dolaylı katkı, görece düşük maliyeti ve bayrak gösterme 
gibi maksatlar, devletleri savaş dışı harekât ortamlarına gönüllü olarak sürüklemiştir. 
Modern ordularda görülen bu hareketlilikte, kamuoyunun savaşma konusunda 
giderek artan isteksizliği ve mali kaynaklardaki daralmaya bağlı olarak “tank-tereyağı” metaforunda tercihini ikinciden yana koymaya başlaması itici güç vazifesi görmüş, bu kapsamda her ne kadar genel bütçeden savunma harcamalarına ayrılan oran azalma eğiliminde olsa da, devletlerin silahlanma eğilimlerinde önemli bir sapma gözlenmemiş tir. 

Diplomatik kanalların çeşitlenerek güç kazanması, krizlerin muhtemel bir çatışma veya savaşa dönüşmeden önlenebilmesine katkı sunmuştur. Askerî diplomasinin ürünü olan ittifak ve paktlar, kendisine yönelik tehdit algısını diğerleri ile paylaşarak zayıflatmak isteyen ülkeleri bir yandan ortak şemsiye altına çekerken, diğer yandan güvenlik ve savunma paradigmalarındaki olası sapmaya engel olmakiçin üyelerini müşterek bir resim etrafında buluşturmayı hedeflemiştir. M.Ö. 492432 yıllarında Yunan site devletlerini bir arada tutan Delphi Ligi ile başlayan ortak savunma anlayışı, ortak tehdidin bütünleştirici etkisi ile birlikte konumunu güçlendirmiş; Pers tehdidinin tarih sahnesinden çekilmesi ile birlikte kaosa gömülen Delphi Ligi’ne mukabil, NATO aradan geçen süre zarfında konumunu ve etkisini muhafaza etmeyi başarmıştır. 

Varşova Paktı, NATO için konvansiyonel bir tehdit iken, günümüzün müşterek 
resmi daha karmaşık yapıdadır. Tehdit algısını da içerecek şekilde güvenlik politikaları; ulusal güvenlik stratejisi, hedef ve çıkarlar, jeopolitik, sosyolojik veriler, tarihsel ve kültürel birikimler gibi faktörlerin etkisiyle belirlenmektedir. Modern devletlerde sivil yönetimin ve kamuoyunun güvenlik ve savunma alanlarına yönelik denetleme/kontrol talebi, bahse konu alanları sadece askerlerin ilgi alanı olmaktan çıkarmış ve böylece sivil-asker ilişkilerinin kapsamı müşterek resmin tespitini de kapsayacak şekilde derinlik kazanmıştır. Clausewitz’in “Savaş, politikanın başka yollarla devamıdır.” ifadesinden bu yana çeşitlenen, kimi zaman boyut değiştiren sivil-asker ilişkileri, böylelikle, tehdit algısına yönelik paradigma dönüşümünde de söz sahibi olmuştur. Konvansiyonel savaşların ağır maliyetinden kaçınmak isteyen sivil kamuoyu, yeni paradigmanın gereksinimlerinin daha küçük ve daha az maliyetli bir savunma yapılanması ile karşılanabileceği kanaatiyle, tehdit algısında köklü değişiklikler öngören süreci kolayca benimsemiştir. Sivil-asker ilişkileri böylece yeni bir dönemece girmiştir. 

Günümüzde sivil-asker ilişkilerinin çerçevesini belirleyen faktörlerden birisi 
olarak güvenlik alanı, planlamacılara vaat ettiği belirsizliklerin yanı sıra, tartışmaların vazgeçilmez odağı olması yönüyle de güncelliğini muhafaza etmektedir. Planlama süreçlerinin ayrılmaz parçası olan belirsizlik faktörü, bazı temel soruları da bünyesinde barındırmaktadır: Eğer güvenlik, devletlerin yaşamsal gereksinimleri arasında yer almaya devam edecek ise, uçak gemisinden piyade tüfeği mühimmatına kadar tüm tedarik süreçlerini, modernizasyon planlarını, personel temin, tedarik ve eğitim sistemini doğrudan etkileyen tehdit algılarının gelecekte ne yönde değişmesi beklenmektedir? Konvansiyonel savaş devri geride mi kalmıştır? Makalede, bu soruların cevabı ulusal güvenlik stratejisi, tehdit, jeopolitik, bütçe ve teknoloji faktörleri çerçevesinde ele alınmış ve her bir faktörün, konvansiyonel savaş algı ve olgusunu ne yönde biçimlendirdiği tartışılmıştır. 

Konvansiyonel Savaş Algı ve Olgusu 

Endüstriyel savaş (Smith, 2006: 267), yüksek yoğunluklu savaş (Townshend, 
2005: 18-19), geleneksel savaş (Knight, 2008: 15) ve düzenli (regular)savaş (Gray, 2005: 168) olarak da nitelenen konvansiyonel savaş; simetrik harp silahları ile taktik ve tekniklerin düzenli (regular)yapıdaki unsurlar (devletler) tarafından, belirlenmiş bir hedef doğrultusunda (Dixit, 2010: 123) kullanımını öngörmektedir. 

A ülkesinin B ülkesine savaş ilan etmesi, şekillendirme kapsamında B ülkesine ait hedeflerin hava ve kara platformlarından ateş altına alınması, doktrine uygun olarak harbin gelişmesi, bu arada B ülkesinin kademeli savunma anlayışı içinde savunmasına derinlik kazandırması, taarruz eden tarafın öncelikle piyade ve 
mekanize piyade ile ilk savunma hattını yarması, müteakiben zırhlı birliklerin harekâta iştirak etmesi ve belirlenen hedeflerin ele geçirilmesi şeklinde özetlenebilecek olan konvansiyonel savaş, düzenli ve simetrik bir tehdidin bertaraf edilmesini esas almaktadır. Askerî birliklerin teşkilatlanması ve eğitimi, silah veteçhizat tedariki, personel temin ve yetiştirilmesi gibi hususlar bu paradigmanın çizdiği çerçeve içinde kalır. Smith (2006: 267-268) ve Moskos (2000: 15), Soğuk Savaş dönemi bloklarının ortadan kalkması ve konvansiyonel (endüstriyel) yapıdaki orduların “hükmünü yitirmesi” ile birlikte, söz konusu paradigmanın değişmeye başladığını belirtmekte ve askerleri bekleyen yeni tür görevlere (barışı koruma, insani yardım vb) işaret etmektedir. 

Savunma planlamacıları için paradigma ve algılar oldukça önemlidir. Her devlet 
bekasını sağlamak, ulusal çıkarlarının takipçisi olmak ve gerektiğinde hasmına 
isteklerini kabul ettirmek maksadıyla, belli bir süreç içerisinde oluşmuş değerler 
ve algılar temelinde hareket eder. Ulaşmak istediği sonuç, zorlamak ve/veya caydırmaktır. 

Caydırıcılık ve zorlayıcılık günümüzde, askerî olduğu kadar uluslararası 
ilişkiler literatüründe de yoğunluklu olarak yer almakta, kimi zaman da anlamdaş oldukları düşüncesiyle birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Halbuki Art’a (1997: 

20) göre iki kavram arasında önemli bir farklılık vardır; biri aktif, diğeri ise pasif 
güç kullanımıdır (Şekil 1.). Caydırıcı tehdidin başarısı, güç kullanmaya gerek bırakmaması ile, zorlayıcı tehdidin başarısı ise taleplerin, düşman tarafından ne kadar çabuk ve kolay kabul gördüğü ile ölçülür. Bazı dönemlerde her iki yöntemin de amacına ulaştığını gösteren örneklere rastlamak mümkündür. 

Örneğin, Soğuk Savaş yıllarında herhangi bir büyük savaş yaşanmaması, caydırıcılığın etkili olması ile ilişkilendirilir. Nitekim Jervis’e (1984: 57) göre savaş korkusu, caydırıcılık temelli psikolojik bir süreçtir; caydırıcılık ise önemli ölçüde algılara dayanır. Bu noktada algıların farklılaşan yapısına işaret eden Tuck (2014: 117-118), konvansiyonel savaşın düzensiz (irregular) savaş kavramı gölgesinde kalabildiğine işaret ederek; bu algının Hindistan ve Çin gibi ülkeler tarafından da paylaşılan genel bir kanı olmayabileceğini, daha ziyade Irak ve Afganistan tecrübelerinin etkisi altında kalan Batı kaynaklı bir perspektif olabileceğini savunmaktadır. 




Şekil 1.Zorlayıcılık ve Caydırıcılık (Art, 1997: 20) 

Soğuk Savaş perdesinin kapanmasından bu yana popülerliği giderek zayıflayan 
konvansiyonel savaş algı ve olgusu, bazı faktörler tarafından biçimlendirilir. Makalede bu faktörler ulusal güvenlik stratejisi, tehdit paradigması, jeopolitik, bütçe ve teknoloji olarak belirlenmiştir. Strateji, sivil yönetim ve askerî planlamacılar için genel çerçeveyi çizerken; tehdit algıları jeopolitik ile yakın ilişkide olarak çerçevenin içindeki yerleşimi düzenlemektedir. Bütçe ve teknoloji ise, planlamacıların paradigma içindeki hareket serbestisini belirlemekle yükümlüdür. Çalışmanın bundan sonraki bölümünde her bir faktörün, konvansiyonel savaş olgu ve algısını ne yönde biçimlendirdiği tartışılacaktır. 

Ulusal Güvenlik Stratejisi 

Ulusal menfaatler, bu menfaatlere yönelmiş tehditler ve bu tehditleri bertaraf 
etmek için gerekli yetenekler arasındaki etkileşimi gösteren ulusal güvenlik stratejisi, nelerin nasıl başarılacağını tanımlaması yönüyle güvenlik algısının bütününü şekillendiren bir kılavuz niteliğindedir. Bu kılavuz, bir yandan “politikanın başka hangi yollarla devamının” öngörüldüğünü ortaya koyarken, diğer yandan da yüz yüze bulunulan tehdit ve riskleri tanımlayarak planlama cıların önündeki sis örtüsünü aralamaya çalışır. Siviller ve askerlerin ortaya koyduğu müşterek resim, oluşturulan gelecek tahayyülü etrafında şekillenir ve konvansiyonel tehdit öngörüsü, böylece ulusal güvenlik stratejisinin satırları arasında netlik kazanır. 

Ülkelerin ulusal güvenlik stratejilerinin somut göstergeleri olan Ulusal Güvenlik 
Strateji Belgeleri; yerel, bölgesel ve küresel ölçekli gelecek tahayyüllerinin, tehdit algılarını ne yönde biçimlendirdiğine ilişkin kullanışlı ipuçları sunmaktadır. Bu ipuçlarına ulaşmak maksadıyla dokuz ülkenin Ulusal Güvenlik Strateji Belgeleri incelenmiş, bahse konu dokümanlarda hangi kavramların ön plana çıkarıldığı tespit edilerek, ulaşılan sonuçlar Tablo 1.’de sunulmuştur. Buna göre iki kutuplu sistemin çözülmesinden bu yana geri plana itilen konvansiyonel tehditler söz konusu strateji belgelerindeki yerlerini kısmen muhafaza etseler de, terörizm vesiber saldırılar gibi yeni tehditlerin ve barışı koruma, barış inşası gibi yeni görevlerin ağırlık kazandığı görülmüştür. Örneğin ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde konvansiyonel tehdit kavramına hiç yer verilmezken,terörizm kavramı farklı şekillerde 11 kez vurgulanmaktadır. Nicelik üstünlüğünü esas alan Soğuk Savaş paradigması yerine, nitelik üstünlüğünü hedefleyen ve tehdit veya riski mümkün olan asgari kuvvet sarfı ile bertaraf etmeyi hedefleyen eğilimin izleri bahse konu belgelerde açıkça görülmektedir. Yanı sıra, savaş dışı harekât ve demokratik gelişime katkı gibi görece yeni alanların, sivil yönetim ve askerî planlamacılar tarafından caydırıcılığa sağladıkları dolaylı katkı nedeniyle giderek daha fazla benimsendiği de tespit edilmiştir. 




Tablo 1.Bazı Ülkelerin Ulusal Güvenlik Stratejilerinde Yer Alan Vurgular 
(seçili sözcüklerin tekrar sayısı) 

Ulusal güvenlik stratejilerindeki değişimler askerî stratejileri ve görevleri yakından etkilemektedir. Ulusal değer ve çıkarlara yönelik tehdit algılarındaki değişimlerin yansıması, ulusal askerî stratejide, harekât planlarında, kuvvet 
yapılanmalarında, modernizasyon faaliyetlerinde, askerî yeteneklerde ve görevlerde yoğun olarak görülmektedir. Bu kapsamda, Kurtuluş Savaşı yıllarında “ulusal egemenliğe dayanan, tam bağımsız bir Türkiye kurmak” şeklinde biçimlenen Türkiye’nin ulusal güvenlik stratejisi, günümüze gelinceye dek “Yurtta sulh, cihanda sulh” özdeyişiyle somutlaşan barışçı bir seyir izlemiştir. Soğuk Savaş döneminin sayısal güç hesaplamalarını yansıtan 1987 tarihli Beyaz Kitap (o dönemki adıyla “Türkiye’nin Savunma Politikaları ve Silahlı Kuvvetlerin Yapısı”), büyük oranda, NATO’nun Varşova Paktı’na yönelik tehdit beklentilerine yer vermiş, özellikle kısa ve orta menzilli füzeler üzerinde yoğunlaşmıştır (1987: 1-24). 1993 yılında yayımlanan Beyaz Kitap’ta ise Varşova Paktı’nın yerine Bağımsız Devletler Topluluğu konularak sayısal mukayeseler sürdürülmüş, ancak bu defa bölgesel (Orta Doğu, Kafkasya, Balkanlar ve Karadeniz) gelişmelere de özel yer ayrılmıştır (Beyaz Kitap, 1993: 12). Türkiye’nin güvenlik ve savunma politikasını içeren Beyaz Kitap, en son 2000 yılında yayımlanmış ve bu belgede (2000: 36), Türkiye’nin bölgesinde barışçı ilkeleri kurmayı, istikrarı sağlamayı ve barış içindeki bir ortamda sosyoekonomik kalkınmayı gerçekleştirmeyi millî hedefler olarak saptadığına dikkat çekilmiştir. Caydırıcılığın, öncelikle nicelik yönünden üstün bir Silahlı Kuvvetler ile sağlanması düşüncesi, bölge ülkelerine nazaran büyük bir ordunun oluşmasına yol açmıştır. Savaş dışı harekâta son 30 yılda giderek daha fazla yer açan ulusal güvenlik stratejisi, diğer taraftan konvansiyonel savaş öngörüsünü de korumuştur. 

Tehdit 

En genel hatlarıyla, devletlerin değer, menfaat ve hedeflerini elde etme vekoruma çabalarına yönelen her türlü engelleme faaliyeti, tehdit olarak tanımlanmaktadır. 
Yetenek ve niyetin bir arada bulunmasını zorunlu kılan bu tanımlama, 
paradigmaları ve algıları sağlam bir zemine oturtur. Planlamacılar hangi tehditlere odaklanacaklarına karar verirken; ülkenin ulusal tercih ve hedefleriyle çatışan politikalar izleyen, bu politikaları hayata geçirebilecek askerî güce sahip olan ve ulusal çıkarları tehdit edebilecek eylemlerde bulunan/bulunabilecek olan potansiyel hasımlara öncelik verirler. Bu öncelik sınıflamasının genel geçer bir formülü yoktur; çünkü devletlerin ulusal çıkarları farklı olduğu gibi, yüz yüze kaldıkları ve karşılamak için önlem geliştirdikleri tehditler de çoğu zaman aynı değildir. 

Tehdit olgu ve algısı, aynı zamanda savunma ve güvenlik yapılanması için başarı ölçütlerini de ortaya koymaktadır. Şekil 2.’de konvansiyonel tehdit algısı temelinde yapılanan bir silahlı kuvvetlerin, ikaz süresi yetersiz de olsa, konvansiyonel tehditlere karşı belli bir ölçüde başarı göstererek başarı alanını genişletebileceği görülmektedir; çünkü bu tür görevlerin, büyük ölçüde geleneksel doktrinin öngördüğü şekilde cereyan etmesi beklenir. Ayrıca eğitim, teşkilat ve teçhizat, düşük ikaz süresinde dahi sürat le tertiplenmeyi mümkün kılabilmektedir. Öte yandan tehdidin niteliği konvansiyonel olandan asimetrik olana kaydıkça ve belirsizliğin sınırları genişledikçe, ikaz süresinin yeterliliği daha çok önem kazanır. Planlamacıların hedefi, her koşulda başarı alanının yüz ölçümünü artırmaktır; tehdit değerlendirmeleri, bu nedenle rasyonel öngörü ve senaryolarla desteklenmeli ve “keşke”lere alan bırakmamalıdır. 




Şekil 2.Başarı Ölçütü Olarak Tehdit Paradigması (Grafik hazırlanırken, Davis - 2002: 35)’ten istifade edilmiştir.

Türkiye’nin Milli Askerî Stratejisi’nin (TÜMAS) kapsadığı hususlar arasında 
“Türkiye’nin Güvenliğine Yönelik Tehdit Değerlendirmesi ve EnTehlikeli Durum” 
başlığının ayrı bir yeri bulunur. TÜMAS’ın hazırlanmasında temel doküman olan 
“Tehdit Değerlendirmesi” belgesi her ne kadar düzenli olarak değişip güncellense de belgenin “Temel Stratejiler” başlığı nispeten daha az değişime uğrar. Tehdit algısındaki değişimin yansımaları öncelikle güvenlik ve savunma yapılanmasındagörülür. Örneğin Soğuk Savaş’ın ardından dikkatlerin kuzey sınırından güney ve doğu sınırlarına kaymaya başlamasıyla, konvansiyonel ve asimetrik tehditleri karşılamak üzere, on yıldan kısa bir süre içerisinde bölgedeki askerî varlığın büyüklüğü beş katına çıkmıştır. Bu gelişmelerde, Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması’nın Türkiye’nin güneydoğusunu kapsam dışı bırakmasının önemli rolü olmuştur; zira bu sayede Türkiye’nin hareket kabiliyetinin kısıtlanmasının önüne geçilmiştir. Dönemin konvansiyonel ağırlıklı tehdit algısı, Kara ve Hava Kuvvetlerinin kuvvetli bir zırhlı birlik taarruzunu karşılamasını, müteakiben doğuda ve güneyde derinlikte savunma yapmasını, ayrıca Kara Kuvvetlerinin statik savunma ve çevik karşı koyma birlikleriyle muharebeye hazır bulunmasını öngörmektedir. 

Ancak bu durum 1998 yılında ileriden savunma stratejisinin kabul edilmesiyle 
değişmiş, muhtemel tehditlerin mümkün olan en kısa sürede belirlenmesi ve sınırların ötesinden düzenlenecek fiili bir saldırının ülke sınırları dışında tespiti, teşhisi ve engellenmesi ön plana çıkmış, terörizmle mücadele ise önemini korumayı sürdürmüştür. 

Soğuk Savaş devrinin kapanması Türkiye’ye yönelik tehditleri hafifletmemiş, 
aksine çoğaltmış ve çeşitlendirmiştir. Soğuk Savaş dönemi sonrasının tehdit ve 
risklerinin oldukça farklı olduğu belirtilen Beyaz Kitap 2000’de hem bölgesel duyarlılığın sürdüğü belirtilmiş, hem de tehdit kavramının bünyesine yeni katılan tehdit ve risklere yer verilmiştir. Bunlar; 

• Bölgesel ve etnik çatışmalar, 
• Siyasî ve ekonomik istikrarsızlıklar ve belirsizlikler, 
• Kitle imha silâhları ve uzun menzilli füzelerin yayılması, 
• Köktendincilik, 
• Uyuşturucu vesilâh kaçakçılığı, 
• Uluslararası terörizm (Beyaz Kitap, 2000) olarak sıralanmıştır. 

Jeopolitik 

Güvenlik stratejisi ve tehdit algılamasından bağımsız düşünülemeyecek olan 
jeopolitik, devletler ile coğrafya arasındaki etkileşimi ortaya koyan yönüyle konvansiyonel savaşa ilişkin projeksiyonlarda önemli yer tutmaktadır. Her ne kadar tehditlerin küreselleşmesiyle birlikte jeopolitiğin geçmişteki etkisini yitirmeye başladığı düşünülse de coğrafya, ulusal güvenlik stratejisi ve tehdit algılarının şekillenmesi sürecindeki ağırlığını korumaktadır. Bir ada ülkesinin askerî kuvvet yapılanmasında Deniz ve Hava Kuvvetlerine ağırlık vermesi beklenirken, yayılmacı stratejiler geliştiren komşu devletlerin savunma bütçesinde büyük çaplı bir küçülme beklenmemelidir. Benzer şekilde, doğal kaynaklar ve enerji arz güvenliği nedeniyle kritik önemdeki ülkelerin algıladıkları tehdit seviyesi ile herhangi bir jeostratejik üstünlük/ayrıcalık taşımayan ülkelerin tehdit değerlendirmeleri de farklılık gösterir. Genç ve dinamik nüfusa sahip ülkeler ekonomik ve askerî yönden bölgesel üstünlük sağlayabilirken, yetişmiş insan gücü ihtiyacını karşılayamayan ülkelerin savunma yapısı kırılganlık arz edebilir. 

Rousseau’ya göre savaş, devletler arası çıkar ilişkilerine yönelik bir mücadele den başka bir şey değildir. Bu tanımdan hareket edildiğinde, çıkar ilişkilerinin iç içe geçtiği, bazen örtüşüp bazen ayrıştığı bölgelerin jeopolitiği ayrı bir önem kazanmaktadır. 

Heidelberg Enstitüsü’nün verilerine göre (2015: 16), 2014 yılında meydana 
gelen farklı ölçeklerdeki toplam 324 çatışmanın yüzde 30’u Asya ve Okyanusya 
bölgesinde yer almış, bunu Orta Afrika ve Ortadoğu izlemiştir. Bahse konu 
bölgelerdeki güvenlik paradigmaları ve tehdit algılamaları, sözgelimi İskandinav 
ülkelerindeki algılardan büyük oranda ayrışır. Çünkü coğrafya; hem uluslararası 
ilişkilerin seyrini biçimlendiren bazı değişmez gerçekleri belirlemekte (Kaplan, 
2013:30), hem de savaşların kaderinde tayin edici rol üstlenmektedir (Winters, 
Galloway, Reynolds ve Ryhne, 1998: 1). Tüm bu yönleriyle coğrafya, devletlerin 
senaryo planlama süreçlerinde konvansiyonel bir öngörüye yer olup olmayacağı 
konusunda belirleyicidir. 

Türkiye’nin tehdit değerlendirmeleri, kuvvet yapılanması ve askerî yeteneklerin 
planlanma süreci üzerinde jeopolitik konumunun etkisi her zaman hissedilmiştir. 
Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile birlikte oluşan küresel güvenlik boşluklarının ortasında kalan Türkiye, bir yandan asimetrik tehditlerin etkisi altına girerken, diğer yandan jeopolitiğinin dayattığı konvansiyonel tehditlere karşı hazırlık seviyesini üst düzeyde tutmaya gayret etmiş, bu yönüyle askerî planlamacıların çalışmaları “Hangi tehdit için ne kadar yeterli?” sorusu etrafında yoğunlaşmıştır. Küreselleşen ve sınırları belirsizleşen tehdit ve riskler, karar vermeyi güçleştiren belirsizlik ortamını beslerken, niteliküstünlüğünü amaçlayan yeniden yapılanma faaliyetleri demografik ve ekonomik faktörlerin de etkisiyle hız kazanmış; fakat jeopolitiği, Türkiye’ye konvansiyonel savaş öngörüsünden tümüyle vazgeçme hakkı ve lüksünü tanımamıştır. 

2. Cİ BÖLÜMLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder