Zahide UÇAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zahide UÇAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2020 Çarşamba

BANA YALAN SÖYLEYEN YILLAR., YAZI SERİSİ BÖLÜM 3

BANA YALAN SÖYLEYEN YILLAR., YAZI SERİSİ BÖLÜM 3



Diktatöre…

Bekir Coşkun.,

Seni anlayabiliyorum aslında…
İki kişi konuşurken, bir kişinin daha orada olduğunu düşünüyorsundur…
Bu bakımdan cümleleri anlaşılmaz hale getirerek söylüyorsundur; “Onu da öyle yapınca, bakalım şeyi de nasıl olsa oraya koymamız lazım” gibi…
*
Ben sana söyleyeyim…
Şu odandaki saksı…
Dikkat et…
*
Saksıya kötü kötü bakıyorsun…
Dinleyebilir seni çünkü…
Kimse yokken usulca yaklaşıp arkasına göz attın… Sonra “r” harfi pozisyonunda boynunu uzatıp içine baktın, eminim…
Böcek var mı?
Arkasından işaretparmağını uzatıp toprağını eşeledin…
Birisi geldiğinde, zıplayıp geri çekildin… Parmağının çamurunu görmesinler diye elini cebine soktun…
Biliyorum…
Gözünü şüpheli saksıdan ayıramadın…
Yalnız kalınca yine yavaşça saksıya…
*
Eşine, çocuklarına tembih ettin:
“Her şeye koyarlar… Şimdi bakıyorsun sanki yok… Ama burada öyle söylersin, o gider bakarsın öte yana bildirmiş… Ne söyleyeceksen gideceksin beriye…”
Nereye?..
Bizler on yıldır yaşadık, biliriz yani…
*
Şüphelendiğin şeyler:
Priz, abajur, tablo, çerçeveler, portmanto, sehpa, kalemlik, masa, koltuklar, duvar…
Evet, duvarlardan dahi şüpheleniyorsundur, yıktırma sakın…
*
Biliriz…
Sabahları her kapı çalındığında irkildi Atatürkçü yurtseverler…
Arkadaşlarımızı alıp götürdüler… Sözünü ettiğin o “devletin içindeki çete” sana çalışıyordu o zamanlar… Ve günahsız insanlar düzmece kanıtlarla götürüldükçe, şöyle diyordun:
“Yargı bağımsız, götürmüş, soracak tabii…”
Şimdi iş sana ve çocuklarına dönünce…
*
Ama yurtseverler götürüldüler…
Kimisi orada öldü… Kimisinin yaşamının en güzel yılları alındı elinden… Kimisi hâlâ hücrede…
Yuvalar söndü, çocuklar babasız kaldılar…
Annelerin, sevgililerin gözyaşları geceler boyu dinmedi…
Karanlıkta çığlıklar yankılandı sabahlara kadar…
*
Sıra sende…
Çünkü sahip çıktığın, barındırdığın, kullandığın o ahlaksız tuzağın dostluğu olmaz…
*
Seni izleyen kendi günahındır o…
Saksıya dikkat et…


***********

Şunları Söyledi;

Ahmet Takan

3 Kasım 2002’den sonra;

Başbakan Recep Erdoğan;

“Millet adına savcıyım. Çünkü kim kimlerin avukatlığına soyunmuş bunlar çok önemli. Biz kendimize hiçbir vasıf tayin etmemişken bize de savcılık görevini sağ olsun onlar veriyor. Bu da güzel bir şey. Niye savcı millet adına vardır, iddia makamı millet adına ordadır, biz de millet adına evet hakkı aramanın hakkı savunmanın gayreti içindeyiz, eğer bu anlamda savcılık ise evet savcıyım.” (15 Temmuz 2008)

Başbakan Recep Erdoğan;

“Eğer bugün hâkimlerimiz, savcılarımız hiçbir baskı ve tehdide boyun eğmeden görevlerini yapabiliyorlarsa, güven verici bir gelişmedir. Bundan kim neden rahatsız olabilir? Bunu kim, neden engellemeye çalışabilir? Bakınız ortada son derece ağır, son derece vahim iddialar var. Anayasamıza, yasalarımıza göre suç teşkil eden ithamlar var. Bırakalım yargı işlesin, bırakalım hukuk işlesin. Bırakalım ak ile kara ortaya çıksın. Süreci bulandırarak, hâkimleri, savcıları tehdit ederek hiç kimse bir yere varamaz.” (21 Nisan 2009)
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç;
 “Emekli orgenerallere ait ses kayıtları ortaya çıktı. Neler konuşmuşlar, neler söylemişler. Allah’a çok şükür ediyorum ki Türkiye bunların zamanında bir savaşa falan girmemiş. Neler var neler... Konuşuldukça bu ülkede neler varmış, kimler ne yapmış, kimler kimlerle işbirliği yapmış, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü kimler dinamitlemiş... AK Parti iktidarı bütün bunlara karşı nasıl dimdik ayakta kalmış bunu görüyoruz.”  (12 Mart 2009)

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik;

“Sayın Türkân Saylan, bazı kız çocuklarına Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği faaliyetleri kapsamında burs verdiği için bu soruşturmaya konu değil. Sayın Haberal organ nakli yaptığı için, iyi bir cerrah olduğu için içeri alınmıyor. Netice itibariyle kimse sorgulanmaz, hesap sorulmaz, dokunulmaz konumda değildir.” (17 Mart 2011)

Başbakan Recep Erdoğan;

“Son günlerde bazı iddialarla ilgili başlatılan yargı sürecini biz de dikkatle izliyoruz. Emekli ve muvazzaf bazı askerlere yönelik bir süreç başlatıldı. Bu süreç yargının tasarrufu altında ilerliyor. Ak ile karanın ortaya çıkması; sürecin hassasiyetle ilerlemesi, kamuoyuna tatmin edecek kararların verilebilmesi için herkesin bu noktada yargıya ve yargı süreçlerine saygı duyması şart. Bu konuda duyarlı, hassas olması herkes için geçerli. Bu işleri hükümetle ilişkilendirenler, kusura bakmasınlar hezeyan içindedirler. Birileri yargıya, siyasi müdahalelerde bulunmaya, davalara yön vermeye alışık olabilir. Bizim de böyle yaptığımızı düşünebilir veya birileri böyle bir temenni içinde olabilirler. Bizim yürütme olarak görevimiz bellidir, yetkimiz bellidir. Kimse hükümeti bu tür spekülasyonlara alet etme yanlışına düşmesin. Başta ana muhalefet partisinin genel başkanı olmak üzere, herkesi bu noktada sağduyulu ve özellikle de sorumlu davranmaya davet ediyorum. Yargının işleyişini güçleştirecek, yargıyı töhmet altında bıraktıracak, çalışmasını engelleyecek girişimler adaletin tecellisine katkı sağlamayacağı gibi, şüphelerin aydınlığa kavuşmasını da engelleyecektir.” (15 Şubat 2011)

Başbakan Recep Erdoğan;

 “Ergenekon’da verilmiş karar nihai karar değildir. Ergenekon Davası ile ilgili kanaatimde sapma söz konusu değil. Temenni ederiz ki adalet hakkıyla tecelli eder. Gerek ana muhalefetin, gerek diğer muhalefetin bu süreçle ilgili yaptığı açıklamalar çok çirkin. (Yargı organı istediğim kararı verdiği zaman iyi, istemediğim kararı verdiği zaman kötü) gibi bir niyet olmaz. Muhalefet partisinin genel başkanının yaptığı açıklamalar suç teşkil etmektedir. (Bu mahkemelerin hakimlerini savcıları tanımıyoruz) gibi ifadeler yargıya müdahale gibi bir anlayışın içerisine girmektedir. Türkiye’de siyaset yapmanın edebinin ne noktaya geldiğini gösteriyor bu. Bu şekilde bir siyaset yapılamaz.” (8 Ağustos 2013) 
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç;

“Allah o savcılardan razı olsun ki hiçbir tehdide aldırış etmeden, hiçbir şeyden korkmadan soruşturmalarını çok güzel bir şekilde yaptılar, mahkemeler de incelemelerini yaptı, yargı kararını verdi. Biz şimdi hiçbir şeyden korkmuyoruz.Hükümet sadece siyasi olarak bu işin arkasında durdu. Çünkü başka hiçbir insan, savcı olsun hâkim olsun bunları yargılama gücü veremezdi.” (3 Eylül 2012)

(E) Adalet Bakanı Sadullah Ergin;

“Yeni yasa (HSYK) ile kurul, bağımsız bir yapıya kavuşuyor. Görev ve yetkilerini kullanırken hiçbir organ, makam, merci veya kişi, bu kurula talimat veremeyecek. Adalet, tarafsızlık, doğruluk, tutarlılık, eşitlik ve liyakat çerçevesinde görev yapacak” (10 Aralık 2010)

AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ (Y. Adalet Bakanı);
“HSYK’nın çaycısı, bütçesi, oturacağı koltuğu bile yoktu, her şeyiyle göbeğine kadar Adalet Bakanlığı’na bağlıydı. Artık Adalet Bakanı karışamayacak, görüş serdedemeyecek.” (10 Aralık 2010)
17 Aralık 2013’ten sonra;
Başbakan Recep Erdoğan;
“HSYK’yı yargılarım...” 
“Bu savcı kimin savcısı?.. Bu nasıl savcı...” 
“O savcıyla daha işimiz var...” 
“Orada bu savcı iş takip ediyor...” 
Ve 30 Aralık 2013 sabahı gelinen nokta; Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, HSYK’nın yetkisini elinden aldı, “Tek ben açıklama yapacağım” dedi.
Meşhur bir Türk sözü gündeme nasıl da cuk oturdu. Değil mi?
“Eskiden yediğin hurmalar, şimdi sizleri tırmalar...” 


****************

İki Ucu Pisli Değnek

Zahide Uçar

Rezilliğin, sefaletin ülkeyi sardığı şu günlerde F Çete ile AK Çete en aşağılık yöntem ve söylemle birbiriyle savaşıyor. Ortakların kurduğu Kırk Harami Düzeni AK Yolsuzluk üzerinden çatladı. O çatlaktan ülkenin üzerine ahlaksızlık, yalan, pislik akmaya başladı.
AK Çetenin başı aklını yitirmiş bir deli gibi saldırıyor. 
“Sesiniz çok yüksek çıkıyor Tayyip Bey; sesinizin herkesten çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir.“
Ne demiştiniz Davos’da Perez’e? “Sesin çok yüksek çıkıyor. Benden yaşlısın, biliyorum ki sesinin benden çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir.“ 
Şimdi siz bas bas bağırıyorsunuz. Gözleriniz yuvalarından fırlamış, gürültü kirliliği yaratacak kadar çok bağırıyorsunuz. Sesinizin herkesten çok yüksek çıkması, bir suçluluk psikolojisinin gereği midir(!)?..
İttifak çatladı.
Bu milletin kavgası olmayan bir kavga… Küresel çetenin oyun sahası haline getirilen ülkemde kartlar yeniden karılıyor. 
11 Yıllık devr-i zulmün hukuk katili AK Çetenin başı, kendi elleriyle katlettiği yargıdan şikayet ediyor(!).. Oysa Adalet Bakanlığı bürokratlarını Yargıtay’a yerleştirmek için ne tezgahlar kurmuşlardı. 12 Eylül 1980 Darbesini kullanarak sivil bir 12 Eylül darbesi yapmışlardı. İstedikleri yargı değişikliğinden sonra yeni yargı mensuplarının altına özel arabalar bile çekmişlerdi.
Biz iki ucu boklu bu değneğin hiçbir ucuna taraf olmayacağız. Kimin koynunda gebe kaldılarsa, çareyi orada arayacaklar.
Bizi ilgilendiren kısım;

Ülkemizin düşürüldüğü utanç verici durumdur.

11 Yıldır soyulup soğana çevrilen ülkemizdir. Ordusundan polisine, milli eğitiminden diyanetine, sağlıktan tarıma çökertilen kurumlarımızdır. Yok edilen hukuktur, yargıdır. Talan edilen milli varlıklarımız, yok edilen sınırlarımız, işgal edilen adalarımızdır.
Erdoğan ve çetesi dış müdahaleden şikayet ediyor. Oysa “Tayyip Erdoğan ve ekibinin, AKP'yi kurma aşamasında ABD Büyükelçiliğinde görevli üst düzey mason, müsteşar Lawrence ile sık sık görüştükleri ve yine Abdullah Gül'ün İngiltere Büyükelçisi Sir David Logan'ı makamında ziyaret edip parti çalışmaları hakkında bilgilendirdiği” basına sızmıştı.
 Tayyip Erdoğan'ın AKP'yi kurmadan önce “18 Temmuz 2001'de İsrail büyükelçisi David Sultan'la bir görüşme yaptığı” ve Büyükelçiye "yeni oluşacak partinin İsrail ve ABD politikalarına asla ters düşmeyeceği" yolunda garanti verdiği yazıldı. David Sultan, uzun yıllar İsrail ordusunda görev yaptıktan sonra dışişleri kadrosuna alınan azılı bir İslam düşmanıydı...
Bilderberg’ci Fehmi Koru; “Verilecek askeri istihbarat karşılığı Paşaların ve ABD muhaliflerinin tutuklanması kararı Erdoğan-Bush görüşmesinde alındı.” Demişti. Bugüne kadar yalanlanmadı.
Ergenekon soruşturması gelecekte üniversitelerde “ibret olsun diye” ders olarak okutulması gereken bir iddianamedir. 
Tezgahın piyasaya verildiği günlerde soruşturma ve tutuklamalar bir kısım medya ile birlikte yürütülüyor kanaati oluşmuştu. Sanıklar mahkemeye çıkmadan suçlu ilan ediliyordu. İçeri alınanlar ve o insanlarla konuşan herkesin kimliği, telefon numaraları, açık ev adresleri Zaman ve Sabah gazetelerinin internet sayfalarından yayınlanarak bu insanlar adeta hedef haline getirilmişti. Bu iddianame aynı zamanda bir fişleme halini almıştı. O dönemin İçişleri ve Adalet Bakanı bu rezilliği seyretti.
Taraf Gazetesi Ergenekon yargılamaları için; “1923'te kuruldu, 2008'de arınıyor." başlığı attı. Taraf'a devlet reklamları veriliyordu.
Yandaş medya aylarca büyük bir şehvetle tam tam dansları yaptı. “Yıllarca sürecek süreç” diye yayınlar yaparak aba altından sopa gösterildi. Ortaçağ zihniyetinin cadı avcıları gibi muhalif avcılığı yapıldı. İsim vererek; “onu da al, onu da al” diye hedef gösterip yargıya baskı yaptılar. Hukuk, adalet, insanlık katlediliyormuş, kimin umurunda? Hukuksuzluğun bir gün kendilerini de vurabileceğini görmekten acizler.(16.12.2008- Bir Gören Var mı? Başlıklı yazımdan)
AKP’nin 11 yıldır işlediği hukuk cinayetlerinden kısa örnekler verelim: 

1-Başvekil Cem Uzan hakkında konuşuyor. Söylediği söz tüyler ürpertici. Ne diyor Başvekil? ‘’İstediğin kadar dava kazan, ben sağ olduğum sürece hiçbir şeyi geri alamayacaksın’’. İşte hukuk devletini sırtından bıçaklamak budur. Demek ki Uzan davasını kişiselleştirmiş. (Yazık Bu Ülkeye başlık yazımdan.. 17.07.2007)
2-Ve olayın kodları aslında Bakan Şahin’in sözlerinde gizlidir. Ne diyor Bakan Şahin?

“-Son operasyon birilerine ders oldu”. 

Bir operasyonun ders olsun diye yapıldığını da ilk defa duyuyorum(!). Hem de bir bakan ağzından. (İkisi Fazla, Bir Asena Yeter başlıklı yazımdan… 30.01.2008)
Not: Şimdi kendisine soruyorum:
Bu yolsuzluk operasyonları da size ders oldu mu?
3-AKP ‘ye kapatma davası açıldı ya? AKP’li vekiller Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisi (AKPM) başkanı Puig’den medet umuyor. Ve kapatma ile ilgili beyanat vermeleri için AKPM sözcüsünden hiç utanmadan ricada bulunuyorlar... Vatansızlık demek ki böyle bir şey... (28.04.2008)
4-Yargısız infaza uğrayan Rahmetli Okkır’ı soran CHP’li vekile AKP'li Bakan ne cevap vermiş? "Siz de Ergenekoncu musunuz? " (14.07.2008)
5-Cargill İznik gölü civarında bulunan tarım arazisine kanunsuz olarak fabrika kurdu. Bursa 2. idare mahkemesi firmaya yapı ruhsatı verilmesine ilişkin kararı 2 defa durdurdu. Ve Erdoğan Bush'un ricası ile mısır şekerine olan kotanın kaldırılması ve Toprak Koruma Ve Arazi Kullanımı Kanunu'na ek madde ilave ederek (27-06-2006) günü jet hızı ile geçirip Cargill işini halletti. ABD'ye gittiğinde Türkiye'ye bile gelmeye sabredemeden ABD'den Bakanına "Cargill işini çözün" talimatı verdi.
6-Milli Eğitim Bakanı Çelik’i üniversitede yuhaladılar. Çelik; “Bunların ağa babaları içeride(!)” dedi.. Ergenekon sanıklarını çoktan mahkum etmişler. Bunlar hukuksuzluğu kendilerine şiar edinmişler. (Eylül 2008)
7-Dava başladığında, yani tutuklanmalarından bir yıl sonra avukatların eline 2500 sayfalık "ayrıntıları ile binlerce sayfalık" iddianame tutuşturuldu. Gazeteci Saygı Öztürk; "İddianame daha yayınlanmadan ve hazır denmeden önce Tuncay Güney bana gönderdi” dedi.
8-Can Ataklı’nın bir yazısına göre Türk Devletini terörist ülke yapan ve devlet sırrı olan bir belgeyi Savcı Bey yayınlamakta bir beis görmüyor. Belge Susurluk olayının başkahramanı Abdullah Çatlı ile ilgili. “Kutlu Savaş’ın raporunda devletin 1983 yılında Abdullah Çatlı’ya Fransa’da görev verdiği ve Çatlı’nın iki yılda Hollanda ve Fransa topraklarında 20 bombalama eylemi yaptığı” belirtiliyordu. Raporun bu bölümü “çok gizli devlet sırrı” olduğu gerekçesiyle hiç açıklanmadı. Ama Ergenekon Savcısı bu belgeyi internet üzerinden herkesin ulaşabileceği şekilde davanın dosyasına koymakta bir sakınca görmedi.
9-Gazi Güder kendine gelen bir elektronik postayı rahmetli Kuddisi Okkır’a gönderdi diye 14 ay içeride yatmış. Yaşasın AKP adaleti, vicdanı ve yitirilen insanlık(!)… 
10-Erdoğan Deniz Feneri, Zahit Akman gibi konularda taraf olmuştur. Taraf olmakla kalmamış, deniz fenerini gündeme taşıyanlar tehdit edilmiştir. "Yargıya güvenin" diyen Başbakan, dokunulmazlıklar söz konusu olunca “yargıya güvenmediğini” ifade ediyor.(23.01.2009)
Deniz feneri hakkında dava açılmasını önleyemediler. Dava açan yargıçları yargıladılar. Yargıçlar beraat etti.
11-Arınç Ordu mensuplarına düzenlenen bir (F-CİA+AKP) operasyonu için; “Arı kovanına çomak soktuk” demişti.
12-KCK operasyonunda tutuklanan eski DEP’li Hatip Dicle mahkemede; Bakan Atalay’ın, 15 Ekim’de görüştüğü DTP’nin Genel Başkanı Ahmet Türk’e “Müsteşarımı Diyarbakır’a gönderdim. Hakim ve savcılar ayarlandı, gelen PKK’lılar geldiği gibi geçecek” dediğini iddia etti. Bu beyan aslında bilinenin teyidi idi. Kandilden gelenler “önderliğimiz Sayın Öcalan’ın isteği ile geldik, pişman değiliz” dediler, Savcı ve Hakim pişman oldular diye yazdı(!).. PKK formaları ile geldiler, Savcı ve Hakim “barış elçileri” olarak anladı. “Gezici Mahkeme” olarak yargı tarihine geçtiler. (Ayarlı Hakim-Savcı; Ayarsız Hakim-Savcı(!).. yazımdan-15.02.2010)
Bu kısa hatırlatmalardan sonra gelelim günümüze:
Kartlar yeniden karılıyor. Sorumlu bir iktidar, sorumsuz bir yapı olan F Çete kullanılarak eritiliyor.
Emniyetten yargıya, üniversitelere, ekonomiden medyaya ülkenin üzerine karabasan gibi çöken hizmet maskeli F Çete, efendisinden izin almadan ortağına savaş açabilir mi? Açamaz. Pensilvanya’da rehin tutulan hoca maskeli şahıs, kukladan başka bir şey değildir.

O zaman hesap ne?

F Çete yer altına gömülecek olabilir mi? Olabilir. Bu ihtimal Türkiye için büyük bir tehlike arz ediyor.
Üniversiteler F Çete elinde kalitesizlikte dip yaptı. İnanın birçok üniversite sadece diploma dağıtır durumdadır. Üniversiteler gizli işsizliğin örtüsü haline getirilmiştir.
Türkiye’de kobilerin %70’i bu çetenin elinde. 
Beyinleri gösterilen hedefe kilitlenmiş. Sorgulamayan, düşünmeyen robotlar… Ahlaki hiçbir değerlerinin olmadığını Ümraniye, Balyoz, casusluk gibi davalarda çok net gördük. En ahlaksız tuzakları nasıl kurduklarını, kendi iftiralarını kendi basınlarında gerçek gibi nasıl yayınladıklarını utanarak, tiksinerek izledik. Takip ettik.
Türk Ordusu içine sızmış olmalarına rağmen, kontrolü tam ele geçiremedikleri için Türk askerine duydukları nefrete şahit olduk.
Engin Alan Paşa F Tipi savcılar için;
“Yunan subayı gibi sorgulandık, nefretle bakıyorlardı” derken ürperten bir gerçeğe parmak basıyordu.
AKP kukla da olsa bir parti olduğu için seçim kaybeder, gider. Peki F Çete nasıl gider? Çok zor. Adı var, resmi bir konumu yok. Ülkenin can damarlarına sızmış bir örgüt. Kurgulanmış davalarda CİA ile birlikte çalıştığı açık olmuş bir çete. Bu çete tehlikelidir. Bütün bu operasyonların bir amacı da çeteyi yer altına çekerek 12 Eylül 1980 öncesi Türkiye’sinde kullanılan gladyonun rolü verilebilir.
Abdullah Gül, F Çete, Y-CHP koalisyonu kurulursa;
Türk Devleti’nin son çivisi de sökülebilir.
Abdullah Gül Amerika ile 2 sayfa, 9 maddelik gizli anlaşmayı yapan kişidir. Dışişleri Bakanlığı döneminde nerede ise Mançurya bile sözde soykırım iddiasını tanımıştır.
Abdullah Gül İngiltere EXETER ajan okulu mezunudur. Gül’ün Kraliyet nişanı… Fethullah Hoca’nın İngiltere Lordlar Kamerasından aldığı paye…
 Gül, Dışişleri Bakanı’yken PKK’nın manifestosunu yazan, Atatürk’e diktatör diye dil uzatan Hollandalı Türkoloğa ödül verdi. 
Aynı Gül Almanya’da Fuarda KDP’nin standında Türkiye’nin bölünmüş haritası için bir tepki vermediği gibi, “geçmişte Kürtler’e haksızlıklar yapılmıştır” diyerek Türk Devleti’ni tarihe not düşürecek bir şekilde mahkum etti. En yüksek makamdan söylenen bu söz hiç kuşkunuz olmasın ki, gelecek yıllarda bu milletin önüne gelecektir.     
Gül zaten Erdoğan sonrası için hazırlanıyordu. 
Türk Halkı bu oyunu bozmalıdır. 
Erdoğan mı(!)?
2008 yılında Türk Milletini utandıran bir konuşması vardı: “Bir sıçarsın, iki sıçarsın…” diye konuştuğunda kulaklarıma inanamamıştım ama aynı sözleri şimdi kendisi için kullanabilir…
AKP’nin icadı olan “vergide bağış” sistemi var ki, bu soygun sistemini akıl edenleri şeytan bile kıskanmıştır.
AKP iktidarı 02.01.2004 ve 31.12.2004 tarihinde vergi usul kanununda bir değişiklik yaparak; 
Vergi usul kanuna 40/10 maddesini ekledi ve VERGİDE BAĞİŞ SİSTEMİ’ni getirdi . Bu sisteme göre bir gelir vergisi ve kurumlar vergisi mükellefi isterse vergisini devlete vermez bu vergiyi bünyesinde gıda bankacılığı bulunan derneklere verebilir hem de %100 ünü. 
Bu dernekler içinde Deniz Feneri, Kimse Yok mu Yardımlaşma Ve Dayanışma Derneği, Kepez Deniz Yıldızı Derneği var… “Bu konuyu Sabahattin Önkibar detayı ile yazmıştı.” Vergide bağış sistemiyle vergi ödeyenler ve alanlar incelenirse altından acaba neler çıkar(!)?
Bu hükümet yolsuzluk, yoksulluk, dalavere, ihanetin kitabını yazdı. Şimdi olanlar ne destekli olursa olsun 11 yıldır yazılan suç kitabının okunması ve kitaba;
“Suç ve ceza” maddesinin eklenmesinden ibarettir.
Diyor ya “faiz lobisi”… Diyor ya “dış mihraklar”… Üstelik bu sözleri Obama’ya telefonda; “sesini özledim” diyebilecek kadar dış mihrak aşığı bir zat söylüyor. 
Türkiye’nin başında bir faiz lobisi var, doğru…
Türkiye’nin başında bir komplo ekibi var, doğru…
Türkiye’nin başındaki dış merkezli en büyük komplo zaten Erdoğan ve çetesidir.
Gül, Gülen, Erdoğan zaten başlı başına birer dış komplodur. Bu ülkeye en büyük komplo 2002 yılında kuruldu. Bir seçim kılıfıyla Turuncu Darbe yapıldı. 
Nokta!!.
Günün sözü: Meşruiyet dışında meşruiyet ararsan, bir gün o arka sokaklarda yok edilmen kaçınılmazdır.
Son söz: Ters trene bindiyseniz, koridorda ters tarafa yürümenin faydası yoktur. ( Diettich Bonhoeffer)


****

Dürüst Ol, Dürüst

Rifat Serdaroğlu.,

Başbakan Erdoğan’ı ve ekibini çok iyi tanıdığımızdan, belediyeci badem takımının geçmişlerini iyi incelediğimizden, bunların yeteneksizliklerini bildiğimizden sürekli olarak eleştirir ve Türk Milletini bunların yalan ve iftiralarına karşı uyarmaya gayret ederiz.

Bu gün tam aksini yapıp, Başbakan Erdoğan’a içine düştüğü “Yolsuzluk Kuyusundan” çıkabilme yolunu göstereceğiz. Eğer bizi dinler ve dediklerimizi yaparsa, hakkındaki tüm iddialar anında çürüyecek ve Erdoğan partisinin adı gibi “AK” hale gelecektir. Ondan sonra Cumhurbaşkanlık yolu da, Başkanlık yolu da, isterse Halife-Sultan olmasının yolu da kendisine açılacaktır!
Erdoğan ikide bir gerek siyasi rakiplerine, gerekse kendisini eleştirenlere “Dürüst Ol Dürüst” diye bağırır. Şimdi biz kendisine aynı şekilde sesleniyoruz; “Dürüst olduğunuzu iddia ediyorsanız, bizim dediklerimizi yapacaksınız.”
Aksi takdirde size daha önce hatırlattığımız Anadolu deyişini haklı çıkaracaksınız; “Yamuk ağaçtan düz baston çıkmaz…”
Hadi bizi yanıltın ve ne kadar dürüst bir adam olduğunuzu tüm dünyaya gösterin lütfen.

Yapacağınız iş çok basit.

*Önce siz, eşiniz-oğullarınız-kızlarınız- dünürleriniz-gelinler ve damatlarınız müşterek bir basın toplantısı düzenleyeceksiniz.
*Hemen yan masaya bir Sayın Noter ve ekibini oturtacaksınız.
*Emekli olmuş, devletle-parayla-pulla-mevki ile ilgisi kalmamış ve görevleri süresince hiçbir soruşturma geçirmemiş;
“Hazine Müsteşarı- Maliye Bakanlığı Müsteşarı- Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı-Gümrük Müsteşarı-MİT Müsteşarı- Emniyet Genel Müdürü- MASAK Başkanı- Hesap Uzmanları Kurulu Başkanından” oluşan bir “Akil ve Namuslu İnsanlar” komitesi kurduğunuzu açıklayacaksınız.
*Bu Komiteye siz-eşiniz-çocuklarınız- dünürleriniz ve tüm Bakanlarınız “Tam Yetkili Vekâletname” vereceksiniz.
*Bu komite sizlerin yurt dışında ve yurt içindeki tüm nakit-banka hesapları- gayrimenkullerinizi varsa araştırıp, bulacak.
*Siz TC Başbakanı olarak, bu komiteye İstanbul ilinde 1994 yılından beri (sizin Başkan olduğunuz mübarek yıl) yapılan “İmar değişikliklerini” inceleme görevi vereceksiniz.
*Siz TC Başbakanı olarak, Almanya’da görülüp karara bağlanan “Deniz Feneri e.V” davasında belgelenen ve Türkiye’ye gönderilen paraların kimlere gittiğini araştırma görevini de bu komiteye vereceksiniz.
*Bu dürüst kişiler yapacakları çalışma sonucunu rapora bağlayıp Türk Milletine açıklayacaklardır.
*Bu ekibin tüm masrafını, bizler yani “Sizin ve ailenizin dürüst olduğuna inanmak isteyen” kişiler, yani Türk Milletinin diğer %50’ si karşılayacağız.
Sayın Erdoğan;
Gördüğünüz gibi AK olmanız çok basit. Yapacağınız iş, dürüstlükleri tüm
Türk Milleti tarafından kabul edilen bu emekli bürokratlara bir vekâletname vermekten ibaret.
Sayın Erdoğan,
Bildiğiniz gibi benim rahmetli babam Demokrat Parti Milletvekili idi. Ben TC Bakanı olarak görev yaparken siz Belediye Başkanı idiniz. Yani sizden istediğim bu basit işi, sizin de benden isteme hakkınız var. Ben size hem kendi ailem, hem de birinci-ikinci-üçüncü derece tüm akraba- dost ve arkadaşlarımdan dilediğiniz kişinin vekâletini vermeyi peşin-peşin taahhüt ediyorum…
Hadi Sayın Erdoğan;
Siz cesur adamsınız, dürüst adamsınız, sizin ve ailenizin boğazından tek lokma haram geçmedi. Lütfen şu dediğimi yapın da, hem siyasi rakiplerinizin, hem size ihanet eden eski yol arkadaşınız, TV canlı yayınında “Okyanus ötesine selam-sevgi-bağlılık” gönderiyorum dediğiniz şom ağızlıların, ağızları mühürlensin, yele-yeksan olsunlar, inşallah.
Hadi delikanlım, göster kendini, Kükre ve dürüst ol, dürüst…

4. CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,


****

BANA YALAN SÖYLEYEN YILLAR., YAZI SERİSİ BÖLÜM 2

BANA YALAN SÖYLEYEN YILLAR., YAZI SERİSİ BÖLÜM 2



Gel Artık

Mustafa Mutlu

Bir yılın daha son günündeyiz, “özlem”im.
Ahmed Arif’in dediği gibi; bu yıl da aç kaldım, susuz kaldım.
Yine hayın, yine karanlıktı gece!
Can garip, can suskun, can paramparçaydı yine...
Ve ellerim hep kelepçedeydi.
Tütünsüz uykusuz kaldım, “özlem”im;
Yine de terk etmedi sevdan beni...

***
Bugün yılın son günü... Siz henüz bilmiyorsunuz ama ben her yılın son gününde sadece “özlem”imi yazarım!
İyiye, güzele, doğruya duyduğum özlemdir bu...
Ve sanırım ki yazınca özlemim bitecek...
Tecrübeyle sabit: 
Biten biz oluyoruz; özlem ise olduğu yerde duruyor!

***
“Özlem”, yaşanmışlıklara yönelik bir duygudur aslında...
Yaşamadığınız şeyi özleyemezsiniz çünkü!
Ama... Nasıl olduysa bu kurt, yıllar önce düştü içime; ben yaşamadıklarımı da özlüyorum artık!
İnsanların birbirlerini ciddiye aldıkları bir dünyayı özlüyorum örneğin!
“Açlık sınırları”nın bilinmediği...
Maden işçilerinin ekmek parası için kör kuyularda can vermediği...
Gencecik çocukların polis kurşunuyla katledilmediği  bir dünyayı...
Gazetecilerin, yazarların, akademisyenlerin, aydınların; sırf savundukları görüşler yüzünden yılbaşı gecelerini soğuk koğuşlarda hüzün içinde geçirmedikleri bir ülkeyi özlüyorum.
Terörle mücadele etmiş komutanların, yakaladıkları teröristlerin verdiği ifadelerle, “terör” suçundan içeri tıkılmadığı.. 
Dinin ve etnik kökenin siyasete ve ticarete alet edilmediği bir ülkeyi...
Yönetmenin; “bağırmak, hakaret etmek, dalga geçmek”, siyaset yapmanın ise “yalan söylemek” olmadığı bir ülkeyi...
İnsanların koltuk ve para için vücutlarını ve beyinlerini satmaya ihtiyaç duymadıkları...
Emeğin hakkının verildiği...
Çevrenin talan edilmediği...
Güçlülerin güçsüzleri ezmediği bir ülkeyi özlüyorum.

***
Kısacası... Değerleri olan bir ülkeyi özlüyorum.
Bizi biz yapan kavramların iğdiş edilmediği... 
Bu ülke için ölen atalarımızın ruhlarının yerlerde süründürülmediği...
Aşkların doyasıya yaşandığı...
Hakkını arayanların dövülmediği, işkenceden geçirilmediği; tam tersine, yüceltildiği bir ülkeyi...
Bölünmenin değil, birleşmenin kutsandığı...
Yoksulluk ve cehaletten beslenen siyasetin tarihe karıştığı...
“Kadınlara eşitlik” söyleminin bile, aslında kadınlara hakaret sayıldığı bir ülkeyi özlüyorum!
Ve bir yılı daha bu “özlem”lerle bitirirken, önümüzdeki yıl bugün yayınlanacak olan yazımda, özlemlerimin azaldığını göreceğime inanmak istiyorum.

***
Ben her yılın son gününde sadece “özlem”i yazarım!
İyiye, güzele, doğruya duyduğum özlemdir bu... Ve sanırım ki; yazınca özlemim bitecek...
Tecrübeyle sabit: 
Bitmiyor!
Mutlu yıllar...

OPERASYON! 

Nurhan Gül isimli bir ev kadını, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Akhisar mitingi sırasında, evinin balkonundan ayakkabı kutusu göstermiş!
Sen misin bunu yapan?
Bir yandan Başbakan’ın korumaları, diğer yandan Çevik Kuvvet polisleri azılı katil yakalar gibi Nurhan Hanım’ın evini basmış ve yaka paça karakola götürmüş!
Savcı, eline hırsızların listesini verecek; Başbakan’a yakınlar diye birini bile alıp adliyeye getiremeyeceksin ama... Sırf Başbakan’ı protesto ettiği için, bir kadının evine “operasyon” düzenleyeceksin!
İktidar tarafından, kendi halkına karşı “maşa” gibi kullanılan Türk polisi...
Seni, bu durumlara düşürenler utansın!

YILIN SORUSU

Yolculuk sırasında kalp krizi geçiren ve öleceğini anlayan bir kaptan, aralarında sizin de olduğunuz yolcularıyla birlikte gemisini batırmaya kalkışıyorsa... Ve onu bu kararından vazgeçiremiyorsanız... Sorum size:
Ne yaparsınız?
Allah aşkına... Bir kez de
oyları değil, ‘erdem’i sayın!
AKP Genel Sekreteri Haluk İpek, dün bir açıklama yapmış ve partilerine yönelik yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun, oylarını daha da artırdığını iddia etmiş...
İpek’e göre AKP’nin oy oranı bugün için yüzde 50’ymiş!

***
Haluk İpek’in verdiği oran doğru olabilir.
İyi de bu, Başbakan’ın, bakan çocuklarının, bakanların, bürokratların, siyasetçilerin, partiye yakın işadamlarının isimlerinin çok ciddi yolsuzluklara karıştığı gerçeğini değiştirir mi?

Haluk Bey’in partisine oy verenlerin bir bölümünün, “Başbakan’ın bilmem neresinin kılı” olduğunu biz söylemedik; kendileri meydanlarda itiraf ettiler...
Yetmedi; onun için öleceklerini bile söyler oldular.
Böyle bir “büyü” ortamında, oyların düşmemesini anlarım elbette...
Ancak Haluk Bey’in ve başta Başbakan olmak üzere AKP’nin diğer üst düzey yetkililerinin, “Biz asla yolsuzluk yapmadık” diyememelerini     anlayamam...

***
Kısacası Haluk Bey sizin için bir önemi olur mu bilmem ama...
 Önemli olan, oran değil; erdemdir!

YILIN İSYANI!

İsyanım, oğlunu “şüpheli” sıfatıyla ifade vermeye davet eden Cumhuriyet Savcısı’nı, “Dur bakalım, seninle daha işimiz var” diye tehdit eden Başbakan’a: Sen de dur bakalım; burası babanın çiftliği değil!



*********

2013’ü Çok Arayacak

Emin Çölaşan .,

“Oradaki bir savcı iş takip ediyor…”
“Fatih Belediye Başkanıma iftira atıyorlar…”
“Bu iftiraları atanlar vatana ihanet içindedir…”
“Yolsuzluğu babamın oğlu yapsa izin vermeyiz…”
“Bu savcı kimin savcısı? Bu nasıl savcı? Başsavcı ondan dosyayı istedi diye feryat ediyor beyefendi… Marjinal örgütlerin militanı gibi. Daha dur bakalım savcı efendi, senle işimiz var…”
“Gezi dediler, cam çerçeve indirdiler. Şimdi de yolsuzluk şu bu diyorlar, yine cam çerçeve indirmeye gayret ediyorlar…”
“Faiz lobisi…”
“Kimin kimle işbirliği içerisinde olduğunu da deşifre edeceğiz, ortaya koyacağız…”
“Ne zaman ki çıkarları zedelendi, bize saldırı düzenlediler…”

* * *

Bir haftayı geçti, aynı sözleri ezberlemiş, papağan gibi tekrar edip duruyor. Yeni hiçbir şey yok. Bir günde bindirilmiş kıtalarıyla bazen üç miting yapıyor, ezberlediği sözleri okuyor.
Üstelik yargıyı, yargı mensuplarını tehdit ediyor.
Savcı Muammer Akkaş bu sözlerinden sonra Tayyip’e her konuşması için bir tazminat davası açsa tazminat zengini olur ve köşeyi döner.
“Bunlar milleti hiçbir zaman adam yerine koymadılar” diye bağırıyor.
Dün ak dediğine bugün kara, dün kara dediğine bugün ak diyor.
Çelişkiler içinde bocalıyor, emrindeki devlet gücünü kullanıyor.
2013 yılında ruhsal durumu iyice bozuldu.
2014’te 2013 yılını çoook arayacak.
“Meğer ben ne mutluymuşum da değerini bilmemişim” diyecek.

Kutu kutu!

Cumartesi günü Tayyip Manisa, İzmir ve Akhisar gezisinde… Yine kürsüde, yine herkese saldırıyor, tehdit ediyor.
Sağlığı ve sinir sistemi iyice bozuldu ya, bağırıp çağırarak biraz olsun rahatlamayı, yandaşlarından aferin almayı umuyor.
Akhisar’da nutuk atarken, meydanın hemen yanıbaşında bir ev… Orta yaşlı bir kadın evinin balkonuna çıkmış, eline rüşvet paralarının simgesi olan ayakkabı kutusunu almış, sallamaya başlıyor.
En doğal demokratik hakkını kullanıyor, ayakkabı kutusuyla sessiz bir gösteri yapıyor.
Aradan 10 dakika ya geçiyor ya geçmiyor, polisler ve Tayyip’in koruma ordusu, Nurhan Gül’ün evini basıyor.
Önce ev araması yapılıyor, ayakkabı kutusundan başka suç unsuru (!) bulunamıyor.
Bu durumda polisler Nurhan Hanım’ı yaka paça karakola götürüyor. Karakolda ifade vermesi isteniyor. Şunları söylüyor: (İfade tutanağından aynen.)
“Meydanda Başbakan konuşuyordu. Ben kendi ikametimde terasta oturduğum sırada yanımda bulunan boş ayakkabı kutusunu salladım ve daha sonra indirdim. Herhangi bir kelime veya söz söylemedim.
Balkonda oturduğum sırada daire kapısının önüne polisler geldi ve bana ayakkabı kutusu sallayan kişinin kim olduğunu sordular. Ben kendilerine ben olduğumu söyledim.
Ayakkabı kutusunu sallamamdaki sebep, almış olduğum 690 TL emekli maaşımın düşük olmasından dolayıdır. Buna, yolsuzun ve hırsızın peşine düşülmektense savcının ve polisin peşine düşülmesinin sebep olduğunu düşündüğüm için protesto ettim. Benim söyleyeceklerim bundan ibarettir dedi. 29 Aralık 2013 saat 13.30.”
Emekli ev kadını Nurhan Gül şimdi savcılığa sevk edilecek, savcı eylemde suç görürse hakkında dava açılacak!
İşte size Türkiye’nin durumu.
Siz siz olun elinize ayakkabı kutusu almayın, alırsanız balkondan sallamayın, ama içinde 4.5 milyon dolar varsa çaktırmadan eve götürün!

* * *
Bir başka ayakkabı kutusu olayı İstanbul’da AKP’li Beykoz Belediyesinde geçti. Belediye Zabıta Müdürlüğü tarafından zabıta memuru Mehmet Özgül’e yapılan 28 Aralık 2013 tarihli tebligat:
“23 Aralık Pazartesi günü saat 11.45 ile 12.00 saatleri arasında elinizde şeffaf ve içi görülür poşet içinde ayakkabı kutusuyla Başkanlık giriş kapısından girerek memurlar odasına geldiğiniz ve çevrenizdeki görevlilere “Biz de artık alışverişimizi, aldıklarımızı ayakkabı kutusuna koyuyoruz. Günümüzde moda buymuş” gibi sözler sarf ettiğiniz görülmüştür.
Ülkemizin gündemi olan bir soruşturmada medya tarafından partilerin siyasi amaçla kullandıkları simgeleri (ayakkabı kutularını) kamu görevi esnasında kamu binasında yaptığınız anlaşılmaktadır. (Türkçeye bakın!)
Konu ile ilgili savunmanızı 7 gün içerisinde vermeniz rica olunur.”
Sayın zabıta kardeşim Mehmet Özgül, ilk bölümde yazdıklarım senin için de geçerlidir.
Almışsın eline ayakkabı kutusunu, girmişsin belediye binasına…
Ne işin var senin ayakkabı kutusuyla? Bundan sonra seni o AKP belediyesinde biraz zor tutarlar!

* * *
Dün iki tanışımız için iki çift yılbaşı hediyesi terlik almıştım. Mağazada terlikleri iki ayrı ayakkabı kutusuna koyduklarını görünce işkillendim…
“Kutuya koymayın onları, kağıda sarıp poşete koyun!”
“Niçin efendim?”
“Eve gidene kadar yakalanırsam başıma iş açılır. Biri ihbar eder, sonra iki kutu yüzünden karakol, savcılık, mahkeme, uğraş dur!..”
Para uğruna
Pazar akşamı oynanan Fenerbahçe-Kayserispor maçında on binlerce seyirci “Hırsız vaar” diye bağırıyor, hükümeti protesto ediyor, “Hükümet istifa” sloganları atıyordu.
Maçın hemen ardından eski futbolcu Rıdvan Dilmen’in NTV Spor’da programı var, maçı yorumlarken birdenbire işi siyasete döküyor:
“Sayın başbakanımızın protesto edilmesi çok ayıptır, kendisine karşı yapılan bir saygısızlıktır. Çok ciddi hizmetleri olan ülkenin başbakanına haksızlık yapılıyor. Bu haksızlığı kınıyorum…”
Maç yorumu programında bu kadarını Hakan Şükür bile söylememişti. O halde Rıdvan bu olaya niçin soyundu?
Kendiliğinden soyunmadı.
Patronu istedi…
“Uyar şu Fenerbahçe seyircisini de bundan sonra sayın başbakanımıza saygısızlık etmesinler” dedi!
NTV ve NTV Spor kanallarının sahibi Ferit Şahenk, Tayyip döneminin yükselen yıldızı! Türkiye’nin en büyük zenginlerinden biri, Tayyip’in en başta gelen yandaşı.
NTV’nin de Aydın Doğan’ın CNN-Türk’ü gibi iktidar yağcılığına nasıl soyunduğunu bilirdik de, spor kanalına bile yandaşlık sokacağını düşünmezdik.
Bunu da yaptılar, Rıdvan’ı kullandılar. Daha doğrusu, Rıdvan o kanaldan aldığı yüksek ücret nedeniyle kendini kullandırdı.
Yazık etti.


****************

2013’ün Son Rüyası

Orhan Bursalı.,

Yılın son günü ne yazılır? Aslında o kadar çok yazılacak şey var ki... 
Mesela Yargıtay’ın İmamı üzerine Mehmet Ali Şahin’in “karar vermek için Pensilvanya’ya gönderiyorlar davayı” açıklamasını mı? Başbakan’ın artık köfte olmuş yenip bitmiş, kendini durmadan yineleyen lakırdılarını mı? Şu sıralarda Cemaat-Başbakan arasındaki üç günlük ateşkesin, enerji biriktirmeye enerji/ cephane doldurmaya yönelik niteliğini mi? Seçimlere kadar neler olabilir üzerine birtakım spekülatif görüşlerimi mi? 

Yoksa Başbakan ve adamlarının Cemaat için hazırladıkları devlet içinde illegal yapılanmaya nereden başlayacakları ve başlamaları gerektiği üzerine nesnel olayları mı?

Evet bu sonuncu çok önemli... Bu illegal yapılanma konusunda delil bulmakta hiç zorlanmazlar... Eğer isterlerse... Odatv, Balyoz, Ergenekon ve benzeri davalar, devlet içinde, Emniyet-istihbarat-savcı-özel yetkili mahkemeler arasındaki yasadışı işler çevirmek, olmayan belgeler uydurarak insanları yıllarca içeri atmak, sahte CD’ler üretmek... konusunda yüzlerce delil bulurlar...
Bu davaların neden adil görülmediği konusuna bir girseler, oooo, devlet içinde yasadışı örgütlenme, anayasayı ortadan kaldırmak, yasaları hiçe saymak, keyfi yargılama yapmak konularında bir soruşturma açmaya kalkışsalar, yeri göğü inletirler ve devlet içindeki yapılanmayı, en alttan en tepeye kadar siler süpürürler... 
Evet, yeter ki istesinler... 
Büyük çatışmalar büyük oynamayı gerektirir... 
Yoksa büyük çatışmalar kazanılamaz... 
Ama ben bu konuda yazmayacağım, yılın son günü!
Ülkemizde milyonlarca insanın gördüğü kötü rüyalardan birini, bu ülkenin yaşadığı kâbuslardan birini yazacağım...

***
Rüya gerçek. Kızım gördü. Tarih, polisin son Taksim saldırısının gecesi... 
“Bir adaya gidiyoruz, tatil vs. gibi bir zaman. Ama adaya giden bizler beyaz adamlarız. Karşı adada ise çıldırmış gibi ayin yapan, öyle sandığımız ya da ne yapıyorlarsa işte, bir kabile var.. O kadar çoklar ki bizi görünce denize atlayıp bizi yakalamaya geliyorlar... Çok hızlı yüzüyorlar... 
‘Savages on strike’ (Vahşiler) filmi gibiydi.
T. de vardı rüyada; T, her şey iyi güzel olacak korkma, filan gibi şeyler söylüyor ama vahşiler çok hızlı ve saldırganlar.. Öldürmeye geliyorlar ve ama hepsi hiç düşünmeden bıçak kullanarak sürekli adam öldürüyorlar. 
Suyun içine saklanıyorum, ölü taklidi yapıyorum, ama bir tanesi suda beni görüyor, parmağını gözüme filan batırıyor, ama ben buna rağmen renk vermiyorum ölü taklidimi sürdürüyorum... 
Yanımda iki kişi daha var taklit yapan, nefeslerimizi tutmuşuz, gıdım hava almıyoruz. 
Tansu, saldırı bitti sanıp tekneyi suya indiriyor. 
Adamlar görür görmez yeniden atlıyorlar suya. 
Ben koşarak kaçıyorum.. Bir de B’yi görüyorum, yanımda. 
Sonra kendimi bir vahşinin evinde buluyorum ve ben saklanıyorum, saçlarım kahve sarı tonunda ve uzun...
Bir masanın altına gizlenmişim, B. bana siper olmuş, evin patronu ise bir zenci kadın ve B’yi koruyor.
Kadın beni fark etmiyor. 
Gözümün önünde kaç kişi gitti, öldü, geçti... nasıl kurtulduk anımsamıyorum şimdi... 
Bir de, bir köyden geçiyoruz bir araçla, kalabalığız... O köyde ise barışçıl zenciler var, bazıları giyimli... 
Bize dua ediyorlar, arkamızdan Sünniii Sünniii diye bağırıyorlar... 
Her şey çok acayipti... 
Çok korktum ya...”

***
Kızım bu rüyayı anlattıktan sonra bize, sabah olan bitenlere baktım internet sitelerinde... 
Şu vahşeti gördüm.. Polis, makineli tüfeğiyle plastik mermi sayıyor durmadan, yürüyerek hiçbir şeye aldırmadan ve doğrudan kitleleri hedef alarak... 
Yurttaşların, ne yapıyorsun sen, ikazlarına hiç aldırmadan.. 
Şu adresten bakın: 
www.cumhuriyet.com. tr/video/23461/Polis_kendini_kaybetti_.html 
Recep Tayyip Erdoğan, ülkeye kâbuslar yaşatan ve durmadan yeni kâbuslar yaratan Başbakan’ın adı. 
Mutlu yıllar mı demeliyim?
Evet, bilinmezlik içinde yürüyorsak da, bu yıl mutlu yıllar diyeceğim okurlara ve bu kâbuslarla uyanan milletime... 
Çünkü bu kâbusların eninde sonunda sonu gelecek..
Mutlu yıllar! 
Herkes kendine iyi baksın; sevgi, mücadele azmi, umut, geleceğe güven eksik olmasın kimseden... Bunlar yoksa biz de yokuz!


*****************

2015’E BİR KALA…

Şahap Osman ARAS (*)

Pek de hayırla anamayacağımız 2013 yılını geride bıraktık. Türk Silahlı Kuvvetlerine ve özelikle de Deniz Kuvvetlerimize büyük zararlar veren davalar vatandaşlarımızı derinden üzmekte iken, yıl sonunda ortaya çıkan vahim iddialar, iktidarı oldukça sarsmış bulunmaktadır. “İleri Demokrasi” söylemiyle yola çıkan Başbakan Erdoğan, ülkemizde adeta bir korku imparatorluğu yaratmıştır. Maalesef, herkes telefonunun dinlendiğinden kuşkulu, başına gelebilecek iftiralardan korkuludur. Ancak, bu kuşku ve korkulara sebebiyet verenler, şimdi kendileri çok daha büyük kuşku ve korku içindedirler. Beş yıl önce “Ergenekon” ve “Balyoz” operasyonlarına övgüler düzenleyen yandaş medya ve iktidar, şimdi tam tersini yaparak, sövgüler yağdırmaktadır.
2013 yılında dış politikamız fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Güney komşumuz Suriye’de ateş, kan ve gözyaşı sona ermiyor. 200 binden fazla Müslüman yaşamını yitirmiş; iki milyon Suriyeli vatanlarını terk etmek zorunda kalmıştır. Bu bahtsız insanlar, İzmir-İstanbul gibi büyük şehirlerimizde merhamet dilenerek, çetin kış koşullarında hayatta kalmaya çalışıyorlar. Onları gördükçe insanın yüreği parçalanıyor. “Erdoğan-Davutoğlu” ikilisinin yanlış politikası yüzünden, Suriye’de savaş tırmandıkça tırmanmış; bir çıkış yolu arayan Esad Yönetimi, tamanen Rusya’nın nüfuzu altına girmiştir. Ortadoğu’da Rus ve Çin varlığına tahammülü olmayan AB-D siyaseti, “Erdoğan-Davutoğlu” ikilisini terk ederek, Beşer Esad’la uzlaşma yollarını aramaktadır.

Kan ve gözyaşı sadece Suriye’de değil, ne yazık ki, tüm Ortadoğu’da dinmek bilmiyor. Irak’ta her gün bombalar patlıyor. Nice masum insanlar yaşamını yitiriyor veya yaralanıyor.  Mısır’da ve Libya’da kardeş kavgası sürüp gidiyor. Batılılar Ortadoğu’daki bu felakete “Arap Baharı” diyor. Bunun neresi Arap Baharı? Müslümanlar birbirini boğazlarken, emperyalizm, petrol ve doğalgazı hortumluyor. Halen uygulanmakta olan BOP senaryosunun Ortadoğu’daki halkları olabildiğince parçalanmaya götürdüğü; böylece, emperyalizmin bölgedeki etkinliğini artırdığı ve de İsrail’i güçlendirdiği apaçık görülüyor. Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz yatakları, ABD ve Rusya arasındaki fay hattını oluşturmaktadır. Her an tetiklenerek, küresel bir bunalıma dönüşebilir. İran krizine gelince…Suriye’de beklenen sonucun kısa zamanda alınamaması, ABD ve İsrail’in “İran” operasyonunu şimdilik ertelemiş bulunmaktadır.

GELELİM 2015 YILINA

2015, Ermeni “soykırım” iftirasının 100. Yılıdır. Ermenistan ve diaspora, dünyayı başımıza sarmak için, elinden geleni yapacaktır. Bizde ise, 2014 ve 2015 “seçim yılı” olduğu için, tüm dikkatlerin iç politikada yoğunlaşması, dış politikamızı zafiyete uğratabilecektir. Bu nedenle, ”soykırım” iftirasına karşı, muhalefet ve sivil toplum kuruluşlarının hükümetle uyum içinde olarak, milli bir strateji izlemesi yararlı olacaktır. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün önderliğinde kurulan ve 90 Yılı geride bırakan Türkiye Cumhuriyeti uluslararası antlaşmalarla kurulmuştur. Bu bağlamda, TBMM Hükümetinin imzaladığı ilk antlaşma, 2 Aralık 1920 tarihinde Ermenistan’la imzalanan Gümrü Antlaşmasıdır. Bunun ardından 16 Mart 1921’de Sovyet Rusya ile Moskova Antlaşması imzalanmıştır. Sakarya Zaferimizin ardından, Sovyetler Birliğinin önerisiyle Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan ile 13 Ekim 1921’de Kars Antlaşması imzalanarak; daha önce imzalanan Gümrü Antlaşması bir kez daha teyit edilmiştir. Cumhuriyetin ilanından 3 ay  önce ise, sorunlu olduğumuz bütün devletlerle 24 Temmuz 1923 günü Lozan Antlaşması imzalanmıştır. Önceki antlaşmalarla birlikte Lozan Barış Antlaşması, Çağdaş Türkiye Cumhuriyetinin küresel tapu senedidir.Yukarıda adı geçen bütün antlaşmalarda konu edilmeyip, 100 yıl sonra üzerimize yıkılmak istenen “soykırım” iddiası,  iftira değildir de nedir?

“Soykırım” kavramı ve bunun insanlığa karşı işlenen bir suç olduğu kararı Birleşmiş Milletlerde (BM) İkinci Dünya Savaşından sonra, 1948 yılında kabul edilmiştir. Yani,1915 yılındaki olaylar için, “soykırım” iddia etmenin Devletler Hukuku açısından bir dayanağı yoktur. İngiltere, ABD’nin Birinci Dünya Savaşına katılmasını sağlamak için, “Mavi Kitap (Blue Book)” adıyla bir propaganda dokümanı yayınlamıştı. Ermeni konusundaki iftiralar, ilk kez, bu dokümanda öne sürülmüştür. İtilaf Donanması 13 Kasım 1918 günü Osmanlı Başkentini denetimi altına aldıktan sonra, işgalciler kendilerine hizmet edecek ihanet mahkemeleri kurdurarak, Ermen Tehcirinden sorumlu gördüklerini tutuklattılar. Ancak, Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Beyin idamına İstanbul halkı büyük tepki gösterince; geri adım atarak, İttihat Terakki önderlerini Malta Adasına sürdüler. Ancak, orada da onları suçlayabilecek herhangi bir kanıt bulamadılar. İstanbul’daki ihanet mahkemesinde 17 Mayıs 1919 günü duruşmaya çıkarılan merhum Ziya Gökalp kendisini ve Aziz Milletimizi şu veciz ifadesiyle savunmuştur: “Milletime İftira etmeyiniz ! Türkiye’de bir Ermeni kırımı değil, Türk Ermeni vuruşması (mukatele) yaşanmıştır. Bizi arkadan vurdular, biz de onları vurduk!”

Ermenistan ve Ermenistan sınırları dışında ABD ve Fransa’da yoğunluklu olarak yaşayan Ermeni diasporası “Soykırım” konusunu, hak aramaktan ziyade bir kan davası ve  ticari kazanç kapısı olarak,  gündemde tutmaktadır. Emperyalizm ise, bu konuyu Türkiye üzerinde baskı aracı olarak kullanmaktadır.Ancak, onların bu çabalarına rağmen, sağduyulu kararlar alabilen bazı uluslararası kuruluşlar da vardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) 17Aralık 2013 tarihli kararı, bunun bir örneğidir. AİHM; soykırım iddialarının emperyalist bir yalan olduğunu savunduğu için, Lozan Mahkemesince cezalandırılan Sayın Doğu Perinçek’in 2008 yılında yaptığı itirazı haklı bularak, 17 Aralık 2013 günü aldığı kararla, İsviçre’yi mahkum etmiştir. AİHM’nin bu kararı, yaklaşık 6 yıldır Silivri’de tutuklu olan Sayın Perinçek için olduğu kadar, Türkiye Cumhuriyeti için de büyük önem taşımaktadır. Çünkü AİHM; “soykırım iddiasının tarihçilere bırakılmasını” önermiştir. Böylece diplomasimiz, 2015 yılında tezgahlanacak haksız ve çirkin propagandaları göğüslemek için, yeni bir hukuki avantaj daha kazanmış bulunmaktadır.


3. CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,

***

27 Kasım 2015 Cuma

Suriye Türkmenleri Meselesi: Sap-Saman Birbirine Karıştı




Suriye Türkmenleri Meselesi: Sap-Saman Birbirine Karıştı




Resim


















Türkiye’de Irak Türkleri, İran Türkleri, Yunanistan Türkleri ve dünyada var olan Türk devletleri yıllarca konuşuldu, Yazıldı, çizildi ama Suriye Türkleri ile ilgili bir bilgilendirmesi yapılmadı. Yapıldıysa da halka mal olmadı.

2014 yılında Yalova’da Türk Dünyası Yazarlar Buluşmasında tanıştığım “Suriye Oğuz Boyları Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği” Kurucu ve Onursal Başkanı Av. Ali Öztürkmen ezberimizi bozdu. Öztürkmen Ortadoğu’da ilk kurulan Türk Devletinin Abbasi Hilafet zamanında Ahmet Bin Tolun tarafından Mısır’da kurulduğunu, bu devletin hâkimiyetinin Suriye, Antakya ve Mersin’e kadar ulaşıp, 38 yıl hüküm sürdüğünü anlattı. Konuyu incelemek isteyenler verdiğim linkten okuyabilir.

http://www.gazetesivilinisiyatif.com/ka ... #/6/zoomed


Ali Öztürkmen Suriye nüfusunun %14’ünün Türk olduğunu, Türklerin Suriye’de en cahil bırakılan kesim olduğu; yaşadıkları sıkıntılar, sürgünler, rejim ve Arap milliyetçiliğinin Türk düşmanlığı, hapisler, el konulan mal varlıkları gibi yüzlerce konuyu gündeme getirdi. Golan tepelerinde bile Türk köyleri olduğunu Ali Bey’den öğrendik. 

Bu ön bilgiden sonra gelelim asıl konuya;

Ortalıkta kıyamet kopuyor. Bayır Bucak Türkmenleri katlediliyor diye ülkücüler yürüyüş yapıyor. Ülkücü kökenli yazarlar “Suriye Türkmenleri katlediliyor” diye yazıyor. Burada bir tuhaflık var. Şöyle ki;

Türkmen katliamı diye ayağa kalkanlar, Suriye’de savaş öncesi 3.500.000 Türkmen yaşadığını, Erdoğan’ın Türkmenleri hedef haline getirip Esad’a “bizim orada soydaşlarımız var” dedikten sonra Humus’ta 4-5 köyde katliam yapıldığını, Bephumur’da 50 bine yakın Türkmen öldürüldüğünü, narenciye alanlarının yakıldığını biliyorlar mı acaba? Bugün yürüyenler, yazanlar o gün neredeydi? Sınırımızdan Ermeniler, Kürtler, Araplar içeri alındı. Türkmenler alınmadı. Kış günü sınırda bekletilen ve içeri alınmayan 50 Türkmen çocuğu donarak öldü. Bu yürüyenler o gün neredeydi? Gözleri kör, kulakları sağır, vicdanları devre dışı mıydı? Sizlere 11 Ağustos 2014 yılında yazdığım “Katil” başlıklı yazımdan bir bölümünü yeniden yazayım:

“Şimdi sözü Türkmen gençlerimize bırakalım

-Türkiye Türkmen yerlerini IŞİD’e verdi. Suriye’de IŞİD’in başında Türkiye’den gelen Türkler var. IŞİD Türkmen köylerini boşalttı. Sadece yaşlılar kaldı. Gençler öldürüldü, boğazlandı. Eşi ölen kadına el koydular. Humus Türkmen’i 150 aile Kargamış karşı, Celal Bus’da katliama uğradı. Kızlar muta nikahı ile el değiştiriyor. Türkiye Arapları, Ermenileri, Kürtleri içeri aldı, Türkmenleri almadı. Türkmenler dokuz ay sınırda bekledi. 50 çocuk karda soğuktan öldü. Erdoğan bizi hedef yapmasaydı biz de başımızın çaresine bakardık.

Türkiye’de YTB(Yurt Dışı Akraba Türk Toplulukları)’ye Türk asıllı öğrenciler burslu okumak için müracaat etti. YTB Türk dışında her ülkeden öğrenci getiriyor. Suriye PKK’sı, Somali ve diğerleri... Suriye Türkmen Heyeti şimdi başbakanlık Müşaviri olan dönemin YTB Başkanı Kemal Yurtnaç’a Suriye Türkmen öğrencilere kontenjan ayrılması için müracaat ettiğinde Yurtnaç Suriye Türkmen Heyetine; ‘gidip Araplaşın’ diye cevap verdi.

Antep Üniversitesinde 250 Türkmen öğrenci var dediler. Araştırdığımızda üç Türkmen öğrenci çıktı. Gaziantep Üniversitesinde 700 Arap öğrenci okuyor. 100 Türkmen öğrenci Antep’te işsiz geziyor. Eğitim’e müracaat eden Türkmen öğrenci kabul edilmiyor. Para vererek Arap öğrenci giriyor. Arada üniversite simsarları var.

Türkmenler içeri alınmıyor, en fazla misafir kağıdı veriliyor. Ermenilere, Araplara vatandaşlık veriliyor. ÖSO militanları Kilis’te Türk bayrağını indirdi. Suriye bayrağı dikmeye kalktı. IŞİD militanlarından bazılarının Antep içinde silahları ile gezdiğini gördük. Kendilerine muhalif olup Türkiye’ye kaçmış olanları Türkiye’de bulup infaz ediyorlar.

TİKA 2008-2009 yıllarında Suriye ile ortak bakanlar kurulu toplantısı yaptı. Suriyeli Türkmen gençleri bir ay bedava çalıştırdı. Arap ve Ermenileri işe aldı.”


Ahmet Takan Yeniçağ Gazetesinde ki “Sınırımıza helikopterle asker indirdiler”..başlıklı köşe yazısında konuyu Mehmet Şandır’a sorduğunu, Şandır’ın Bayır Bucak Türkmenlerine yapılan katliamı doğruladığını yazıyor. Şandır adını okuduğumda acıyla gülümsedim. Çünkü Mehmet Şandır 2002 yılına kadar Suriye Türkmenleri için Türkiye Üniversitelerinde açılan kontenjanlara yerleştirilecek öğrencileri seçen kişidir. Şandır Türkmenlere verilen kontenjan hakkının bir kısmını Arap ve diğer etnik gruplara kullandıran, Suriye Türkmenlerinin sevmediği bir isimdir. Şandır Suriye Türkmen platformu kurulduğunda platforma kendi adamlarını yerleştirmiş, yerleştirdiği adamlar AKP politikalarına hizmet etmiştir.

Bu bilgiler doğrultusunda bir değerlendirme yaparsak; bugüne kadar Türkmen katliamını görmeyen gözler, sızlamayan vicdanlar birden insafa mı geldi(!)? Yoksa AKP’nin Türk kanı üzerinden sürdürdüğü BOP projesine su mu taşınıyor?

Bu şüphelerimin cevabını bulmak için Av. Ali Öztürkmen’i aradım. Durumu sordum. Bayır Bucak bölgesine El Nusra’nın hakim olduğunu, orada bir Türkmen varlığının pek kalmadığını söyledi. “Suriye’de beş yıldır Türkmen katliamı yapılıyor. İŞİD Türkmen katliamı yaparken, ÖSO Türkmen katliamı yaparken, Esad’ın ordusu Türkmen katliamı yaparken şimdi yürüyenler nerede idi? Türkmenleri düşünen yok. Olmadı da. Türkmen cephesi diye bir cephe yok zaten. Uydurma. Türkmenler maalesef kirli bir savaşa malzeme yapılıyor.”Diyerek de haklı bir sitemde bulundu. 

G20 Zirvesinden sonra ABD Dışişleri Bakanı John Kerry; “Türkiye ile birlikte operasyona giriyoruz” açıklaması yaptı. AKP ve BOP Eşbaşkanı Suriye ile sıcak savaşa girmek için sadece muhalefeti değil, kendi tabanını da yıllardır razı edemedi. Anlaşılan o ki AKP seçim başarısı(!)na yapılan katkılarının bedelini ABD’ye ödeme sözü verdi. Esad’ı düşürmek için Suriye ile savaşmaya ikna edilemeyen Türk Halkı, Türkmenler üzerinden Suriye’ye girmek için ikna edilmeye çalışılıyor olabilir mi?. OLABİLİR!!.

Türkiye Irak Türkmenlerini Barzani’nin zulmüne terk etti. Irak Türkmen bölgesi Türkiye için kırmızıçizgiydi. Kırmızıçizgiler silindi. Irak Türkmenlerine Türkiye AKP siyasetiyle ihanet etti. Türkmen lider ve öncülerinin Barzani’nin hapishanelerine tıkılmasına göz yumuldu. AKP’lilere ne oldu da Türkiye’ye sokmayıp, dokuz ay sınırda beklettikleri Türkmenlere sahip çıkar oldular(!)? Ya ülkücü camia… Telafer’de Türkmen katliamı yaşanırken susan ülkücüler, 50 Türkmen çocuk sınırda kar üzerinde bekletilip soğuktan donarak öldüğünde nerelerdeydi?

ABD 57 hükümet döneminde Irak’a girmek için Türkiye ile pazarlığa girdiğinde rahmetli Ecevit hastalığına rağmen ikna edilemedi. Ecevit’in ABD’lilere; “Biz Irak’a sizlerle değil kendi başımıza girer, Türkmen bölgesini korumaya alırız” dediği basında yazıldı. 57. Hükümet Derviş vasıtasıyla operasyona uğradı. Gayri milli medya operasyona yardım etti. Ulusalcıların bir kısmının pek sevdiği Çölaşan Ecevit’in yıkanamadığını bile yazdı. Bahçeli koalisyonu bitirme kararı aldı. AKP’nin yoluna asfalt döşendi.

Şimdi de Bahçeli ülkücüler üzerinden AKP’nin ABD ile bir operasyona girmesine yardım mı ediyor?

Türkiye Irak Türkmenlerine de, Suriye Türkmenlerine de sahip çıkmalıydı. Çıkmalıdır. Bunun yolu ABD ile operasyon yapmak değildir. Ecevit’in dediği gibi, kendi başına ülke çıkarlarını ve Türk varlığını koruma kararlılığıdır. AKP gayri millidir. Türk adını anayasadan ve vekil yemininden bile çıkarmaya kalkan bir parti Türkmenler için kılını bile kıpırdatmaz. 13 yıldır yaptıkları gayri milli uygulamalar, bundan sonra yapacaklarının da cevabıdır. AKP 13 yıldır Ortadoğu’da İsrail ve ABD çıkarlarını korumak için politikalar geliştirmiştir. İzledikleri politikalar Türkiye ve Türk dünyasının aleyhine olmuştur. 

Eğer AKP’liler ve görevli trolleri “Türkmen katliamı” diye bağırıyorsa konuyu 100 soru işaretiyle düşünmek lazım. İşin içine AKP’ye yedek lastik olan Bahçeli ve Mehmet Şandır gibi isimler de giriyorsa, bir yerlerden düğmeye basılmış demektir.

NOT: Bir de Esad’a karşı savaşan Suriye Türkmenlerini suçlayan ulusalcı ve milliyetçilere bir sözümüz var.

Bir Kızılderili atasözü der ki; “beni yargılamadan önce benim makosenlerimle üç gün yürü.”

Biz Irak’a olduğu gibi Suriye’ye de dış müdahalenin yapılmasına karşı çıktık. Bu karşı çıkışın anlamı Saddam çok iyi, Esad çok iyi demek değildir. Her ülke problemlerini kendisi çözmelidir. En kötü yönetim bile işgalden çok daha iyidir. Irak işgalinden sonra bu durum çok açık bir şekilde görüldü. Suriye parçalanırsa Suriye halkı da Esad’ı mumla arar. Çünkü Suriye Afganistanlaştırılırken Türkiye Pakistanlaştırılıyor. Biz tablonun bütünü üzerinden görüş belirttik. Esad’ın ülkesine karşı yapılan saldırıya karşı ülkesini savunma savaşına destek verdik. Haklı olan Esad idi. Haklının yanında yer aldık. Suriye Türkmenlerine gelince, onların bizim penceremizden bakmasını kimse beklemesin. Baba Esad ve oğul Esad yönetiminde Türkmenlere yapılan baskıları, işkenceleri biliyor musunuz? Osmanlının parçalanmasından sonra ortaya çıkan ülkelerin hepsinde Türk düşmanlığı vardır. Türkiye ile sınır olan ülkeler içlerindeki Türk nüfusu daima potansiyel bir tehlike olarak algılar. Türk varlığını Türkiye’nin kendi ülkeleri içinde ileri bir karakolu, askeri olarak görür. Ve bu varlığı sürekli ezer. Suriye hapishanelerine girip çıkamayan, mal varlıklarına el konan Türklerin sayısını biliyor musunuz? Onca yıl ezilen, itelenen, hor görülen, yakınları Esad ailesinin zindanlarında kaybolan insanların olaylara sizlerin gözüyle bakmasını beklemeniz insafsızlıktır. Türkmenlerin Suriye’yi vatan olarak görebilmesi için yönetimin de onlara vatandaş muamelesi yapması gerekir değil mi? Türkmenler bu kirli savaşta neler olduğunu artık anlıyor ama onlar için herşey çok daha zor.

Zahide UÇAR, 22 Kasım 2015



http://www.guncelmeydan.com/pano/suriye-turkmenleri-meselesi-sap-saman-birbirine-karisti-zahide-ucar-t40736.html


..