Rifat SERDAROĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rifat SERDAROĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2020 Perşembe

Bayramlık Badem Şekerleri,

Bayramlık Badem Şekerleri,


Rifat Serdaroğlu

KEFİL OLAN OLANA

*
Cumhurbaşkanı, Vahhabi Suudi Kralının tüm sülalesine kefil. Kral Türkiye’ye geldiğinde onu Çankaya Köşkünde kabul edeceğine, bizimki koşa-koşa adamın oteline gidiyor. Kim daha büyük; Suudi Kralı mı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı makamı mı? İkisi mukayese edilir mi?
Türkiye de Cumhurbaşkanı olmak için seçim şarttır. Suudilerde ise kral olmak için, önceki kralın pipisinden düşmek yeterlidir!

Soru şu;

Kim kime kefil? Kendi ülkesinde Vahhabi ’nin ayağına tıpış-tıpış giden mi,

Abdullah Gül’ü kendi ayağına getiren mi? Kim kime kefil olmuş, deyin bakalım!

*
Başbakan Erdoğan, canlı televizyon yayınına çıktı ve “Ben Yasin Kadı’ya tüm mal varlığımla kefilim” dedi. Yasin Kadı ise El-Kaideye kefil olduğundan aranıyor! Oldu mu size “müteselsil kefalet.”

El-Kaide militanları Türkiye’nin güney sınırına yerleşip, oraları Peşaver Bölgesine çevirmekte haklılarmış. Adamlar alacaklarını istiyorlar. Kim dünyanın en zengin 8 siyasetçisinden biri ise, kim dünyanın en büyük tutardaki örtülü ödeneğini kullanıyorsa onun üstüne gidecekler. Sıkıysa verme, adamın ciğerini söküp yer bunlar!

*
Anayasa Mahkemesi Başkanı, “Yargıtay’daki arkadaşlarımızı tanırım. Donanımlı, bilgili ve tecrübelidirler. Başından beri de yıllardır bu dairede çalışmış, olaylara hâkim titiz ve tecrübeli bir ekiptir. Bu nedenle arkadaşlarımızın yanlış yapma ihtimali çok ama çok düşüktür” diyerek, Balyoz Davasına bakan Yargıçların tamamına kefil oldu.

Kefil olan kişi, “Aydınlık ve Baran” Dergilerinin yazdığı, Melih Aşık’ın da köşesinde yayınladığı üzere, gençliğinde İBDA-C Terör Örgütünün Yayın Organı “Gölge” Dergisinin Ankara temsilcisi ise, ömrü boyunca hiç “Hukuk Eğitimi” almadığı halde Anayasa Mahkemesinin başında oturuyorsa, çok önemli kişi demektir. O zaman soruları ona sormak gerekmez mi, soralım öyleyse;
-Dünyanın hangi ülkesinde ve davasında böylesine rezil bir şekilde “Gizli Tanık” kullanılmıştır?
-Balyoz Davasında “imzalı” tek bir belge var mıdır?
-Dijital Belgelerin bir tanesi olsun, sanıkların bilgisayarında bulunmuş mudur?
-Dijital delillerin doğruluğu-sağlamlığı araştırılmış mıdır?
-Bu delilleri Savcılığa getiren Gazeteci kimdir? ABD’de hangi kurumun emrinde çalışmıştır?
-Deniz Feneri Davasının yıllardır bir türlü sonuçlanmayan davasına bakan Yargıçlara da kefil misiniz?

*
Ethem Sancak, Başbakan Erdoğan’a âşık. Başbakan “Türk” kelimesinden nefret ediyor ve hiç kullanmıyor. 

   Ethem Sancak, “Ben Türk değilim. Bana Türk demeyin, hakaret sayarım” diyor. Ethem Sancak, Emine Erdoğan’ın yakını ve akrabası. Emine Hanım köken olarak “Arap” olduğunu söylüyor, Ethem de Arap. Arap-Arap’a kefil olmayacak da, bana mı kefil olacaklar?

Türkiye 1 Ekim’den itibaren “Akıllı Pos Cihazı” kullanmak zorunda. Bu işin tutarı yaklaşık 3,5 Milyar Dolar. Türkiye’ye Çin’den kim getirecek bu Pos makinalarını? Ethem Sancak’ın yeğeni Murat Sancak. Bir Pos Makinasının satış fiyatı Türkiye’de 590 AVRO. Pos Makinası nın Çin’deki alım fiyatı ne kadar; 20 AVRO. Kefalete bak arkadaş, tadından yenmez! Show TV ve Akşam Gazetesinin parası nasıl çıkarmış, anladınız mı?

*
Balyoz Davasında mahkûmiyetleri onanan Komutanların, üniformaları çıkarılacak ve rütbeleri geri alınacak. Milli Eğitim’in “Milli” kelimesinden nefret eden Bakanı, Sıkmabaş’ı öğretmenlere serbest bıraktı. Hızını alamayan bir öğretmen, “Sıkmabaş ne ki, ben kara çarşaf giyerim, artık özgürlük var”
dedi ve kara-kapkara çarşafa büründü. Bu öğretmen “Milli Andımızı” okuyan ilkokul çocuklarını, kafalarını duvara vura-vura cezalandırdı!
İşte böyle, Anayasasında “Lâik Cumhuriyet” yazan Türkiye’de, kahramanların üniformaları soyuluyor, öğretmenler kara çarşaf üniformalarını giyiyorlar. Devletin Valileri-Kaymakamları-Savcıları da trene bakar gibi bakıyorlar!

*
Türkiye’nin 780 bin kilometrekarelik yüzölçümünün her yerinde devlet hâkimiyeti vardır ve ben buna kefilim, diyen Başbakan Erdoğan’a PKK Narko-Terör örgütü bir güzellik yaptı.

PKK’nın silahlı kanadı HPG yaptığı yazılı açıklamada şunları söyledi.
“Kürdistan’ın doğal güzelliklerini ve canlılarını korumak temel ölçü ve ilkelerimizden olurken bugün hala Zağros Eyaletimizde, birçok alana avcılık yapmak amaçlı gelişler gerçekleşmektedir. Bu Kürdistan’daki doğal canlılara zarar vermektir. Avcılık amaçlı bu faaliyetler kesinlikle yasaktır ve
bu amaçla alanlarımıza girişler yapılmamalıdır.”

Bu açıklamanın üstüne ne söylenebilir ki; “Al eline koca bir kaya, nerene dayarsan daya.”

*
Seksi Açılım;

Açılımın her türlüsünün üzerine balıklama atlayan istihbarat örgütleri, çağ atlayarak bir ilk’e imza attılar; Havaların soğuması ile birlikte kış üslenmesi hazırlıkları yapan PKK’lılara, 30 Bin Dolar değerinde prezervatif ve doğum kontrol hapı gönderildi. Geçen sene sığınaklarda bulunan prezervatifleri imha eden güvenlik kuvvetlerinin bu tutumu “İleri Demokrasinin” ileri bir aşaması olarak dünyaya takdim edildi…

Değerli Okurlar

Bu Kurban Bayramının, çağdışı-gerici- yolsuzluğa boğazına kadar batmış AKP İktidarı ile geçireceğimiz son bayram olması dileğiyle, hepinizin bayramını saygı ve sevgiyle kutluyorum.
Ne Mutlu Türküm Diyene…

***

25 Mart 2020 Çarşamba

BANA YALAN SÖYLEYEN YILLAR., YAZI SERİSİ BÖLÜM 3

BANA YALAN SÖYLEYEN YILLAR., YAZI SERİSİ BÖLÜM 3



Diktatöre…

Bekir Coşkun.,

Seni anlayabiliyorum aslında…
İki kişi konuşurken, bir kişinin daha orada olduğunu düşünüyorsundur…
Bu bakımdan cümleleri anlaşılmaz hale getirerek söylüyorsundur; “Onu da öyle yapınca, bakalım şeyi de nasıl olsa oraya koymamız lazım” gibi…
*
Ben sana söyleyeyim…
Şu odandaki saksı…
Dikkat et…
*
Saksıya kötü kötü bakıyorsun…
Dinleyebilir seni çünkü…
Kimse yokken usulca yaklaşıp arkasına göz attın… Sonra “r” harfi pozisyonunda boynunu uzatıp içine baktın, eminim…
Böcek var mı?
Arkasından işaretparmağını uzatıp toprağını eşeledin…
Birisi geldiğinde, zıplayıp geri çekildin… Parmağının çamurunu görmesinler diye elini cebine soktun…
Biliyorum…
Gözünü şüpheli saksıdan ayıramadın…
Yalnız kalınca yine yavaşça saksıya…
*
Eşine, çocuklarına tembih ettin:
“Her şeye koyarlar… Şimdi bakıyorsun sanki yok… Ama burada öyle söylersin, o gider bakarsın öte yana bildirmiş… Ne söyleyeceksen gideceksin beriye…”
Nereye?..
Bizler on yıldır yaşadık, biliriz yani…
*
Şüphelendiğin şeyler:
Priz, abajur, tablo, çerçeveler, portmanto, sehpa, kalemlik, masa, koltuklar, duvar…
Evet, duvarlardan dahi şüpheleniyorsundur, yıktırma sakın…
*
Biliriz…
Sabahları her kapı çalındığında irkildi Atatürkçü yurtseverler…
Arkadaşlarımızı alıp götürdüler… Sözünü ettiğin o “devletin içindeki çete” sana çalışıyordu o zamanlar… Ve günahsız insanlar düzmece kanıtlarla götürüldükçe, şöyle diyordun:
“Yargı bağımsız, götürmüş, soracak tabii…”
Şimdi iş sana ve çocuklarına dönünce…
*
Ama yurtseverler götürüldüler…
Kimisi orada öldü… Kimisinin yaşamının en güzel yılları alındı elinden… Kimisi hâlâ hücrede…
Yuvalar söndü, çocuklar babasız kaldılar…
Annelerin, sevgililerin gözyaşları geceler boyu dinmedi…
Karanlıkta çığlıklar yankılandı sabahlara kadar…
*
Sıra sende…
Çünkü sahip çıktığın, barındırdığın, kullandığın o ahlaksız tuzağın dostluğu olmaz…
*
Seni izleyen kendi günahındır o…
Saksıya dikkat et…


***********

Şunları Söyledi;

Ahmet Takan

3 Kasım 2002’den sonra;

Başbakan Recep Erdoğan;

“Millet adına savcıyım. Çünkü kim kimlerin avukatlığına soyunmuş bunlar çok önemli. Biz kendimize hiçbir vasıf tayin etmemişken bize de savcılık görevini sağ olsun onlar veriyor. Bu da güzel bir şey. Niye savcı millet adına vardır, iddia makamı millet adına ordadır, biz de millet adına evet hakkı aramanın hakkı savunmanın gayreti içindeyiz, eğer bu anlamda savcılık ise evet savcıyım.” (15 Temmuz 2008)

Başbakan Recep Erdoğan;

“Eğer bugün hâkimlerimiz, savcılarımız hiçbir baskı ve tehdide boyun eğmeden görevlerini yapabiliyorlarsa, güven verici bir gelişmedir. Bundan kim neden rahatsız olabilir? Bunu kim, neden engellemeye çalışabilir? Bakınız ortada son derece ağır, son derece vahim iddialar var. Anayasamıza, yasalarımıza göre suç teşkil eden ithamlar var. Bırakalım yargı işlesin, bırakalım hukuk işlesin. Bırakalım ak ile kara ortaya çıksın. Süreci bulandırarak, hâkimleri, savcıları tehdit ederek hiç kimse bir yere varamaz.” (21 Nisan 2009)
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç;
 “Emekli orgenerallere ait ses kayıtları ortaya çıktı. Neler konuşmuşlar, neler söylemişler. Allah’a çok şükür ediyorum ki Türkiye bunların zamanında bir savaşa falan girmemiş. Neler var neler... Konuşuldukça bu ülkede neler varmış, kimler ne yapmış, kimler kimlerle işbirliği yapmış, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü kimler dinamitlemiş... AK Parti iktidarı bütün bunlara karşı nasıl dimdik ayakta kalmış bunu görüyoruz.”  (12 Mart 2009)

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik;

“Sayın Türkân Saylan, bazı kız çocuklarına Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği faaliyetleri kapsamında burs verdiği için bu soruşturmaya konu değil. Sayın Haberal organ nakli yaptığı için, iyi bir cerrah olduğu için içeri alınmıyor. Netice itibariyle kimse sorgulanmaz, hesap sorulmaz, dokunulmaz konumda değildir.” (17 Mart 2011)

Başbakan Recep Erdoğan;

“Son günlerde bazı iddialarla ilgili başlatılan yargı sürecini biz de dikkatle izliyoruz. Emekli ve muvazzaf bazı askerlere yönelik bir süreç başlatıldı. Bu süreç yargının tasarrufu altında ilerliyor. Ak ile karanın ortaya çıkması; sürecin hassasiyetle ilerlemesi, kamuoyuna tatmin edecek kararların verilebilmesi için herkesin bu noktada yargıya ve yargı süreçlerine saygı duyması şart. Bu konuda duyarlı, hassas olması herkes için geçerli. Bu işleri hükümetle ilişkilendirenler, kusura bakmasınlar hezeyan içindedirler. Birileri yargıya, siyasi müdahalelerde bulunmaya, davalara yön vermeye alışık olabilir. Bizim de böyle yaptığımızı düşünebilir veya birileri böyle bir temenni içinde olabilirler. Bizim yürütme olarak görevimiz bellidir, yetkimiz bellidir. Kimse hükümeti bu tür spekülasyonlara alet etme yanlışına düşmesin. Başta ana muhalefet partisinin genel başkanı olmak üzere, herkesi bu noktada sağduyulu ve özellikle de sorumlu davranmaya davet ediyorum. Yargının işleyişini güçleştirecek, yargıyı töhmet altında bıraktıracak, çalışmasını engelleyecek girişimler adaletin tecellisine katkı sağlamayacağı gibi, şüphelerin aydınlığa kavuşmasını da engelleyecektir.” (15 Şubat 2011)

Başbakan Recep Erdoğan;

 “Ergenekon’da verilmiş karar nihai karar değildir. Ergenekon Davası ile ilgili kanaatimde sapma söz konusu değil. Temenni ederiz ki adalet hakkıyla tecelli eder. Gerek ana muhalefetin, gerek diğer muhalefetin bu süreçle ilgili yaptığı açıklamalar çok çirkin. (Yargı organı istediğim kararı verdiği zaman iyi, istemediğim kararı verdiği zaman kötü) gibi bir niyet olmaz. Muhalefet partisinin genel başkanının yaptığı açıklamalar suç teşkil etmektedir. (Bu mahkemelerin hakimlerini savcıları tanımıyoruz) gibi ifadeler yargıya müdahale gibi bir anlayışın içerisine girmektedir. Türkiye’de siyaset yapmanın edebinin ne noktaya geldiğini gösteriyor bu. Bu şekilde bir siyaset yapılamaz.” (8 Ağustos 2013) 
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç;

“Allah o savcılardan razı olsun ki hiçbir tehdide aldırış etmeden, hiçbir şeyden korkmadan soruşturmalarını çok güzel bir şekilde yaptılar, mahkemeler de incelemelerini yaptı, yargı kararını verdi. Biz şimdi hiçbir şeyden korkmuyoruz.Hükümet sadece siyasi olarak bu işin arkasında durdu. Çünkü başka hiçbir insan, savcı olsun hâkim olsun bunları yargılama gücü veremezdi.” (3 Eylül 2012)

(E) Adalet Bakanı Sadullah Ergin;

“Yeni yasa (HSYK) ile kurul, bağımsız bir yapıya kavuşuyor. Görev ve yetkilerini kullanırken hiçbir organ, makam, merci veya kişi, bu kurula talimat veremeyecek. Adalet, tarafsızlık, doğruluk, tutarlılık, eşitlik ve liyakat çerçevesinde görev yapacak” (10 Aralık 2010)

AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ (Y. Adalet Bakanı);
“HSYK’nın çaycısı, bütçesi, oturacağı koltuğu bile yoktu, her şeyiyle göbeğine kadar Adalet Bakanlığı’na bağlıydı. Artık Adalet Bakanı karışamayacak, görüş serdedemeyecek.” (10 Aralık 2010)
17 Aralık 2013’ten sonra;
Başbakan Recep Erdoğan;
“HSYK’yı yargılarım...” 
“Bu savcı kimin savcısı?.. Bu nasıl savcı...” 
“O savcıyla daha işimiz var...” 
“Orada bu savcı iş takip ediyor...” 
Ve 30 Aralık 2013 sabahı gelinen nokta; Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, HSYK’nın yetkisini elinden aldı, “Tek ben açıklama yapacağım” dedi.
Meşhur bir Türk sözü gündeme nasıl da cuk oturdu. Değil mi?
“Eskiden yediğin hurmalar, şimdi sizleri tırmalar...” 


****************

İki Ucu Pisli Değnek

Zahide Uçar

Rezilliğin, sefaletin ülkeyi sardığı şu günlerde F Çete ile AK Çete en aşağılık yöntem ve söylemle birbiriyle savaşıyor. Ortakların kurduğu Kırk Harami Düzeni AK Yolsuzluk üzerinden çatladı. O çatlaktan ülkenin üzerine ahlaksızlık, yalan, pislik akmaya başladı.
AK Çetenin başı aklını yitirmiş bir deli gibi saldırıyor. 
“Sesiniz çok yüksek çıkıyor Tayyip Bey; sesinizin herkesten çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir.“
Ne demiştiniz Davos’da Perez’e? “Sesin çok yüksek çıkıyor. Benden yaşlısın, biliyorum ki sesinin benden çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir.“ 
Şimdi siz bas bas bağırıyorsunuz. Gözleriniz yuvalarından fırlamış, gürültü kirliliği yaratacak kadar çok bağırıyorsunuz. Sesinizin herkesten çok yüksek çıkması, bir suçluluk psikolojisinin gereği midir(!)?..
İttifak çatladı.
Bu milletin kavgası olmayan bir kavga… Küresel çetenin oyun sahası haline getirilen ülkemde kartlar yeniden karılıyor. 
11 Yıllık devr-i zulmün hukuk katili AK Çetenin başı, kendi elleriyle katlettiği yargıdan şikayet ediyor(!).. Oysa Adalet Bakanlığı bürokratlarını Yargıtay’a yerleştirmek için ne tezgahlar kurmuşlardı. 12 Eylül 1980 Darbesini kullanarak sivil bir 12 Eylül darbesi yapmışlardı. İstedikleri yargı değişikliğinden sonra yeni yargı mensuplarının altına özel arabalar bile çekmişlerdi.
Biz iki ucu boklu bu değneğin hiçbir ucuna taraf olmayacağız. Kimin koynunda gebe kaldılarsa, çareyi orada arayacaklar.
Bizi ilgilendiren kısım;

Ülkemizin düşürüldüğü utanç verici durumdur.

11 Yıldır soyulup soğana çevrilen ülkemizdir. Ordusundan polisine, milli eğitiminden diyanetine, sağlıktan tarıma çökertilen kurumlarımızdır. Yok edilen hukuktur, yargıdır. Talan edilen milli varlıklarımız, yok edilen sınırlarımız, işgal edilen adalarımızdır.
Erdoğan ve çetesi dış müdahaleden şikayet ediyor. Oysa “Tayyip Erdoğan ve ekibinin, AKP'yi kurma aşamasında ABD Büyükelçiliğinde görevli üst düzey mason, müsteşar Lawrence ile sık sık görüştükleri ve yine Abdullah Gül'ün İngiltere Büyükelçisi Sir David Logan'ı makamında ziyaret edip parti çalışmaları hakkında bilgilendirdiği” basına sızmıştı.
 Tayyip Erdoğan'ın AKP'yi kurmadan önce “18 Temmuz 2001'de İsrail büyükelçisi David Sultan'la bir görüşme yaptığı” ve Büyükelçiye "yeni oluşacak partinin İsrail ve ABD politikalarına asla ters düşmeyeceği" yolunda garanti verdiği yazıldı. David Sultan, uzun yıllar İsrail ordusunda görev yaptıktan sonra dışişleri kadrosuna alınan azılı bir İslam düşmanıydı...
Bilderberg’ci Fehmi Koru; “Verilecek askeri istihbarat karşılığı Paşaların ve ABD muhaliflerinin tutuklanması kararı Erdoğan-Bush görüşmesinde alındı.” Demişti. Bugüne kadar yalanlanmadı.
Ergenekon soruşturması gelecekte üniversitelerde “ibret olsun diye” ders olarak okutulması gereken bir iddianamedir. 
Tezgahın piyasaya verildiği günlerde soruşturma ve tutuklamalar bir kısım medya ile birlikte yürütülüyor kanaati oluşmuştu. Sanıklar mahkemeye çıkmadan suçlu ilan ediliyordu. İçeri alınanlar ve o insanlarla konuşan herkesin kimliği, telefon numaraları, açık ev adresleri Zaman ve Sabah gazetelerinin internet sayfalarından yayınlanarak bu insanlar adeta hedef haline getirilmişti. Bu iddianame aynı zamanda bir fişleme halini almıştı. O dönemin İçişleri ve Adalet Bakanı bu rezilliği seyretti.
Taraf Gazetesi Ergenekon yargılamaları için; “1923'te kuruldu, 2008'de arınıyor." başlığı attı. Taraf'a devlet reklamları veriliyordu.
Yandaş medya aylarca büyük bir şehvetle tam tam dansları yaptı. “Yıllarca sürecek süreç” diye yayınlar yaparak aba altından sopa gösterildi. Ortaçağ zihniyetinin cadı avcıları gibi muhalif avcılığı yapıldı. İsim vererek; “onu da al, onu da al” diye hedef gösterip yargıya baskı yaptılar. Hukuk, adalet, insanlık katlediliyormuş, kimin umurunda? Hukuksuzluğun bir gün kendilerini de vurabileceğini görmekten acizler.(16.12.2008- Bir Gören Var mı? Başlıklı yazımdan)
AKP’nin 11 yıldır işlediği hukuk cinayetlerinden kısa örnekler verelim: 

1-Başvekil Cem Uzan hakkında konuşuyor. Söylediği söz tüyler ürpertici. Ne diyor Başvekil? ‘’İstediğin kadar dava kazan, ben sağ olduğum sürece hiçbir şeyi geri alamayacaksın’’. İşte hukuk devletini sırtından bıçaklamak budur. Demek ki Uzan davasını kişiselleştirmiş. (Yazık Bu Ülkeye başlık yazımdan.. 17.07.2007)
2-Ve olayın kodları aslında Bakan Şahin’in sözlerinde gizlidir. Ne diyor Bakan Şahin?

“-Son operasyon birilerine ders oldu”. 

Bir operasyonun ders olsun diye yapıldığını da ilk defa duyuyorum(!). Hem de bir bakan ağzından. (İkisi Fazla, Bir Asena Yeter başlıklı yazımdan… 30.01.2008)
Not: Şimdi kendisine soruyorum:
Bu yolsuzluk operasyonları da size ders oldu mu?
3-AKP ‘ye kapatma davası açıldı ya? AKP’li vekiller Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisi (AKPM) başkanı Puig’den medet umuyor. Ve kapatma ile ilgili beyanat vermeleri için AKPM sözcüsünden hiç utanmadan ricada bulunuyorlar... Vatansızlık demek ki böyle bir şey... (28.04.2008)
4-Yargısız infaza uğrayan Rahmetli Okkır’ı soran CHP’li vekile AKP'li Bakan ne cevap vermiş? "Siz de Ergenekoncu musunuz? " (14.07.2008)
5-Cargill İznik gölü civarında bulunan tarım arazisine kanunsuz olarak fabrika kurdu. Bursa 2. idare mahkemesi firmaya yapı ruhsatı verilmesine ilişkin kararı 2 defa durdurdu. Ve Erdoğan Bush'un ricası ile mısır şekerine olan kotanın kaldırılması ve Toprak Koruma Ve Arazi Kullanımı Kanunu'na ek madde ilave ederek (27-06-2006) günü jet hızı ile geçirip Cargill işini halletti. ABD'ye gittiğinde Türkiye'ye bile gelmeye sabredemeden ABD'den Bakanına "Cargill işini çözün" talimatı verdi.
6-Milli Eğitim Bakanı Çelik’i üniversitede yuhaladılar. Çelik; “Bunların ağa babaları içeride(!)” dedi.. Ergenekon sanıklarını çoktan mahkum etmişler. Bunlar hukuksuzluğu kendilerine şiar edinmişler. (Eylül 2008)
7-Dava başladığında, yani tutuklanmalarından bir yıl sonra avukatların eline 2500 sayfalık "ayrıntıları ile binlerce sayfalık" iddianame tutuşturuldu. Gazeteci Saygı Öztürk; "İddianame daha yayınlanmadan ve hazır denmeden önce Tuncay Güney bana gönderdi” dedi.
8-Can Ataklı’nın bir yazısına göre Türk Devletini terörist ülke yapan ve devlet sırrı olan bir belgeyi Savcı Bey yayınlamakta bir beis görmüyor. Belge Susurluk olayının başkahramanı Abdullah Çatlı ile ilgili. “Kutlu Savaş’ın raporunda devletin 1983 yılında Abdullah Çatlı’ya Fransa’da görev verdiği ve Çatlı’nın iki yılda Hollanda ve Fransa topraklarında 20 bombalama eylemi yaptığı” belirtiliyordu. Raporun bu bölümü “çok gizli devlet sırrı” olduğu gerekçesiyle hiç açıklanmadı. Ama Ergenekon Savcısı bu belgeyi internet üzerinden herkesin ulaşabileceği şekilde davanın dosyasına koymakta bir sakınca görmedi.
9-Gazi Güder kendine gelen bir elektronik postayı rahmetli Kuddisi Okkır’a gönderdi diye 14 ay içeride yatmış. Yaşasın AKP adaleti, vicdanı ve yitirilen insanlık(!)… 
10-Erdoğan Deniz Feneri, Zahit Akman gibi konularda taraf olmuştur. Taraf olmakla kalmamış, deniz fenerini gündeme taşıyanlar tehdit edilmiştir. "Yargıya güvenin" diyen Başbakan, dokunulmazlıklar söz konusu olunca “yargıya güvenmediğini” ifade ediyor.(23.01.2009)
Deniz feneri hakkında dava açılmasını önleyemediler. Dava açan yargıçları yargıladılar. Yargıçlar beraat etti.
11-Arınç Ordu mensuplarına düzenlenen bir (F-CİA+AKP) operasyonu için; “Arı kovanına çomak soktuk” demişti.
12-KCK operasyonunda tutuklanan eski DEP’li Hatip Dicle mahkemede; Bakan Atalay’ın, 15 Ekim’de görüştüğü DTP’nin Genel Başkanı Ahmet Türk’e “Müsteşarımı Diyarbakır’a gönderdim. Hakim ve savcılar ayarlandı, gelen PKK’lılar geldiği gibi geçecek” dediğini iddia etti. Bu beyan aslında bilinenin teyidi idi. Kandilden gelenler “önderliğimiz Sayın Öcalan’ın isteği ile geldik, pişman değiliz” dediler, Savcı ve Hakim pişman oldular diye yazdı(!).. PKK formaları ile geldiler, Savcı ve Hakim “barış elçileri” olarak anladı. “Gezici Mahkeme” olarak yargı tarihine geçtiler. (Ayarlı Hakim-Savcı; Ayarsız Hakim-Savcı(!).. yazımdan-15.02.2010)
Bu kısa hatırlatmalardan sonra gelelim günümüze:
Kartlar yeniden karılıyor. Sorumlu bir iktidar, sorumsuz bir yapı olan F Çete kullanılarak eritiliyor.
Emniyetten yargıya, üniversitelere, ekonomiden medyaya ülkenin üzerine karabasan gibi çöken hizmet maskeli F Çete, efendisinden izin almadan ortağına savaş açabilir mi? Açamaz. Pensilvanya’da rehin tutulan hoca maskeli şahıs, kukladan başka bir şey değildir.

O zaman hesap ne?

F Çete yer altına gömülecek olabilir mi? Olabilir. Bu ihtimal Türkiye için büyük bir tehlike arz ediyor.
Üniversiteler F Çete elinde kalitesizlikte dip yaptı. İnanın birçok üniversite sadece diploma dağıtır durumdadır. Üniversiteler gizli işsizliğin örtüsü haline getirilmiştir.
Türkiye’de kobilerin %70’i bu çetenin elinde. 
Beyinleri gösterilen hedefe kilitlenmiş. Sorgulamayan, düşünmeyen robotlar… Ahlaki hiçbir değerlerinin olmadığını Ümraniye, Balyoz, casusluk gibi davalarda çok net gördük. En ahlaksız tuzakları nasıl kurduklarını, kendi iftiralarını kendi basınlarında gerçek gibi nasıl yayınladıklarını utanarak, tiksinerek izledik. Takip ettik.
Türk Ordusu içine sızmış olmalarına rağmen, kontrolü tam ele geçiremedikleri için Türk askerine duydukları nefrete şahit olduk.
Engin Alan Paşa F Tipi savcılar için;
“Yunan subayı gibi sorgulandık, nefretle bakıyorlardı” derken ürperten bir gerçeğe parmak basıyordu.
AKP kukla da olsa bir parti olduğu için seçim kaybeder, gider. Peki F Çete nasıl gider? Çok zor. Adı var, resmi bir konumu yok. Ülkenin can damarlarına sızmış bir örgüt. Kurgulanmış davalarda CİA ile birlikte çalıştığı açık olmuş bir çete. Bu çete tehlikelidir. Bütün bu operasyonların bir amacı da çeteyi yer altına çekerek 12 Eylül 1980 öncesi Türkiye’sinde kullanılan gladyonun rolü verilebilir.
Abdullah Gül, F Çete, Y-CHP koalisyonu kurulursa;
Türk Devleti’nin son çivisi de sökülebilir.
Abdullah Gül Amerika ile 2 sayfa, 9 maddelik gizli anlaşmayı yapan kişidir. Dışişleri Bakanlığı döneminde nerede ise Mançurya bile sözde soykırım iddiasını tanımıştır.
Abdullah Gül İngiltere EXETER ajan okulu mezunudur. Gül’ün Kraliyet nişanı… Fethullah Hoca’nın İngiltere Lordlar Kamerasından aldığı paye…
 Gül, Dışişleri Bakanı’yken PKK’nın manifestosunu yazan, Atatürk’e diktatör diye dil uzatan Hollandalı Türkoloğa ödül verdi. 
Aynı Gül Almanya’da Fuarda KDP’nin standında Türkiye’nin bölünmüş haritası için bir tepki vermediği gibi, “geçmişte Kürtler’e haksızlıklar yapılmıştır” diyerek Türk Devleti’ni tarihe not düşürecek bir şekilde mahkum etti. En yüksek makamdan söylenen bu söz hiç kuşkunuz olmasın ki, gelecek yıllarda bu milletin önüne gelecektir.     
Gül zaten Erdoğan sonrası için hazırlanıyordu. 
Türk Halkı bu oyunu bozmalıdır. 
Erdoğan mı(!)?
2008 yılında Türk Milletini utandıran bir konuşması vardı: “Bir sıçarsın, iki sıçarsın…” diye konuştuğunda kulaklarıma inanamamıştım ama aynı sözleri şimdi kendisi için kullanabilir…
AKP’nin icadı olan “vergide bağış” sistemi var ki, bu soygun sistemini akıl edenleri şeytan bile kıskanmıştır.
AKP iktidarı 02.01.2004 ve 31.12.2004 tarihinde vergi usul kanununda bir değişiklik yaparak; 
Vergi usul kanuna 40/10 maddesini ekledi ve VERGİDE BAĞİŞ SİSTEMİ’ni getirdi . Bu sisteme göre bir gelir vergisi ve kurumlar vergisi mükellefi isterse vergisini devlete vermez bu vergiyi bünyesinde gıda bankacılığı bulunan derneklere verebilir hem de %100 ünü. 
Bu dernekler içinde Deniz Feneri, Kimse Yok mu Yardımlaşma Ve Dayanışma Derneği, Kepez Deniz Yıldızı Derneği var… “Bu konuyu Sabahattin Önkibar detayı ile yazmıştı.” Vergide bağış sistemiyle vergi ödeyenler ve alanlar incelenirse altından acaba neler çıkar(!)?
Bu hükümet yolsuzluk, yoksulluk, dalavere, ihanetin kitabını yazdı. Şimdi olanlar ne destekli olursa olsun 11 yıldır yazılan suç kitabının okunması ve kitaba;
“Suç ve ceza” maddesinin eklenmesinden ibarettir.
Diyor ya “faiz lobisi”… Diyor ya “dış mihraklar”… Üstelik bu sözleri Obama’ya telefonda; “sesini özledim” diyebilecek kadar dış mihrak aşığı bir zat söylüyor. 
Türkiye’nin başında bir faiz lobisi var, doğru…
Türkiye’nin başında bir komplo ekibi var, doğru…
Türkiye’nin başındaki dış merkezli en büyük komplo zaten Erdoğan ve çetesidir.
Gül, Gülen, Erdoğan zaten başlı başına birer dış komplodur. Bu ülkeye en büyük komplo 2002 yılında kuruldu. Bir seçim kılıfıyla Turuncu Darbe yapıldı. 
Nokta!!.
Günün sözü: Meşruiyet dışında meşruiyet ararsan, bir gün o arka sokaklarda yok edilmen kaçınılmazdır.
Son söz: Ters trene bindiyseniz, koridorda ters tarafa yürümenin faydası yoktur. ( Diettich Bonhoeffer)


****

Dürüst Ol, Dürüst

Rifat Serdaroğlu.,

Başbakan Erdoğan’ı ve ekibini çok iyi tanıdığımızdan, belediyeci badem takımının geçmişlerini iyi incelediğimizden, bunların yeteneksizliklerini bildiğimizden sürekli olarak eleştirir ve Türk Milletini bunların yalan ve iftiralarına karşı uyarmaya gayret ederiz.

Bu gün tam aksini yapıp, Başbakan Erdoğan’a içine düştüğü “Yolsuzluk Kuyusundan” çıkabilme yolunu göstereceğiz. Eğer bizi dinler ve dediklerimizi yaparsa, hakkındaki tüm iddialar anında çürüyecek ve Erdoğan partisinin adı gibi “AK” hale gelecektir. Ondan sonra Cumhurbaşkanlık yolu da, Başkanlık yolu da, isterse Halife-Sultan olmasının yolu da kendisine açılacaktır!
Erdoğan ikide bir gerek siyasi rakiplerine, gerekse kendisini eleştirenlere “Dürüst Ol Dürüst” diye bağırır. Şimdi biz kendisine aynı şekilde sesleniyoruz; “Dürüst olduğunuzu iddia ediyorsanız, bizim dediklerimizi yapacaksınız.”
Aksi takdirde size daha önce hatırlattığımız Anadolu deyişini haklı çıkaracaksınız; “Yamuk ağaçtan düz baston çıkmaz…”
Hadi bizi yanıltın ve ne kadar dürüst bir adam olduğunuzu tüm dünyaya gösterin lütfen.

Yapacağınız iş çok basit.

*Önce siz, eşiniz-oğullarınız-kızlarınız- dünürleriniz-gelinler ve damatlarınız müşterek bir basın toplantısı düzenleyeceksiniz.
*Hemen yan masaya bir Sayın Noter ve ekibini oturtacaksınız.
*Emekli olmuş, devletle-parayla-pulla-mevki ile ilgisi kalmamış ve görevleri süresince hiçbir soruşturma geçirmemiş;
“Hazine Müsteşarı- Maliye Bakanlığı Müsteşarı- Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı-Gümrük Müsteşarı-MİT Müsteşarı- Emniyet Genel Müdürü- MASAK Başkanı- Hesap Uzmanları Kurulu Başkanından” oluşan bir “Akil ve Namuslu İnsanlar” komitesi kurduğunuzu açıklayacaksınız.
*Bu Komiteye siz-eşiniz-çocuklarınız- dünürleriniz ve tüm Bakanlarınız “Tam Yetkili Vekâletname” vereceksiniz.
*Bu komite sizlerin yurt dışında ve yurt içindeki tüm nakit-banka hesapları- gayrimenkullerinizi varsa araştırıp, bulacak.
*Siz TC Başbakanı olarak, bu komiteye İstanbul ilinde 1994 yılından beri (sizin Başkan olduğunuz mübarek yıl) yapılan “İmar değişikliklerini” inceleme görevi vereceksiniz.
*Siz TC Başbakanı olarak, Almanya’da görülüp karara bağlanan “Deniz Feneri e.V” davasında belgelenen ve Türkiye’ye gönderilen paraların kimlere gittiğini araştırma görevini de bu komiteye vereceksiniz.
*Bu dürüst kişiler yapacakları çalışma sonucunu rapora bağlayıp Türk Milletine açıklayacaklardır.
*Bu ekibin tüm masrafını, bizler yani “Sizin ve ailenizin dürüst olduğuna inanmak isteyen” kişiler, yani Türk Milletinin diğer %50’ si karşılayacağız.
Sayın Erdoğan;
Gördüğünüz gibi AK olmanız çok basit. Yapacağınız iş, dürüstlükleri tüm
Türk Milleti tarafından kabul edilen bu emekli bürokratlara bir vekâletname vermekten ibaret.
Sayın Erdoğan,
Bildiğiniz gibi benim rahmetli babam Demokrat Parti Milletvekili idi. Ben TC Bakanı olarak görev yaparken siz Belediye Başkanı idiniz. Yani sizden istediğim bu basit işi, sizin de benden isteme hakkınız var. Ben size hem kendi ailem, hem de birinci-ikinci-üçüncü derece tüm akraba- dost ve arkadaşlarımdan dilediğiniz kişinin vekâletini vermeyi peşin-peşin taahhüt ediyorum…
Hadi Sayın Erdoğan;
Siz cesur adamsınız, dürüst adamsınız, sizin ve ailenizin boğazından tek lokma haram geçmedi. Lütfen şu dediğimi yapın da, hem siyasi rakiplerinizin, hem size ihanet eden eski yol arkadaşınız, TV canlı yayınında “Okyanus ötesine selam-sevgi-bağlılık” gönderiyorum dediğiniz şom ağızlıların, ağızları mühürlensin, yele-yeksan olsunlar, inşallah.
Hadi delikanlım, göster kendini, Kükre ve dürüst ol, dürüst…

4. CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,


****

2 Temmuz 2019 Salı

BEYİNLERİN SULANDIRILMASI.., 14 _ Sadece Bademler Büyüdü…

BEYİNLERİN SULANDIRILMASI.., 14 _ Sadece Bademler Büyüdü…



Sadece Bademler Büyüdü…
26 NİSAN 2017
Rifat Serdaroğlu.,

Başbakan Erdoğan, “Türkiye 11 yılda çok büyüdü, adeta rekor kırdı” diye konuştu.
Demokratik ülkelerde büyüme deyince, toplumun her kesiminin sağlıklı ve uygar ölçülerde büyümesi anlaşılır. Toplumun bir kesimi olağanüstü büyürken, 
diğer kesimler yerinde sayıyor veya küçülüyorlarsa buna sağlıklı büyüme denemez. Çarpık bir büyüme, zaman içinde toplumu kargaşaya iter.
Böyle toplumlarda sosyal barışı korumak ve sürdürmek mümkün olmaz.

Türkiye’nin büyümesinden kim ne pay almış;

*Emeklinin durumu 11 yıl önceye göre daha mı iyi?
*Çiftçi-Köylü huzur içinde mi?
*Esnaf mutlu mu? Sattığının yerine yenisini koyabiliyor mu?
*Memur ve çalışanların ekonomik durumunda “gerçek iyileşme” var mı?
*Sanayiciler yeni yatırımlar yapabiliyorlar mı?
*İhracatın İthalatı karşılama oranı yükseliyor mu?
*Gençlerde işsizlik oranı geçmiş senelere göre düşüyor mu?
*Türkiye’nin dış borcu, milli gelirinin %50’sini geçti.
Gelecek 10 yıl, geçmiş 10 yıl kadar cari açık verilirse dış borcun, milli gelire oranı %100’ü geçecektir. Bu iyi mi?
(Fazla rakam vermedim. Çünkü Bademlerin kafası rakamlara basmıyor!)
Keşke bu soruların yanıtları olumlu olsaydı. Ama ülke gerçekleri buna izin vermiyor. Toplumun dar gelirli kısmının işleri her gün daha da kötüye gidiyor.
Buna en güzel örnek Pazartesi günkü gazetelerde çıkan bir haber idi;
2002 yılında yani AKP’nin iktidar olduğu yıl Türkiye’deki tüm icra dairelerindeki dosya sayısı; 8 Milyon 613 Bin 759 adet idi.
2012 yılında bu sayı; 19 Milyon 98 Bin 705 adet olmuş!
11 yılda artan dosya sayısı yaklaşık 11 Milyon adet.
Adalet Bakanı Türk Milleti ile alay edercesine dosya sayısındaki artışın, ekonomik büyümeden kaynaklandığını söylüyor!

Değerli Okurlar;

Kötü niyetli birkaç kişiden başka, hiç kimse borcunu ödeyememek gibi bir utanca düşmek istemez. Hele İcra Dairelerine düşüp, maaşına-evine haciz 
gelmesini istemez. Gerçeği görmek istiyorsanız, lütfen en yakınınızdaki bir köye gidip, muhtarını ziyaret ediniz. Muhtarların büroları icra kâğıtları ile 
dopdolu durumdadır. Her icra kâğıdı, o eve düşen ateş gibidir.

İşleri tıkırında olanlar, Erdoğan Ailesi- Yakınları- AKP Müteahhitleri ve İşadamları, kısacası badem takımıdır. Yedikçe semiriyorlar, semirdikçe daha 
fazla yemek istiyorlar. Gözlerini para-mal hırsı bürümüş.
Kaçak gecekondudan Dolmabahçe Sarayına geldiler, yetmedi. Şimdi de İstanbul Çengelköy’de 60.000 metre kare alana sahip Sultan Vahdettin Sarayına 
göz diktiler. Yakında orası da yetmez, adında “Saray” geçen her yere el koyarlar.
Bademler büyümeye devam ediyorlar. Göbekleri-metresleri-cipleri de onlarla beraber büyüyor.

Fakat bunlardan Türk Milletine fayda gelmez. Çünkü bunlar “Acı Bademdirler.”
Bunlardan olsa-olsa “Badem Yağı” olur. O yağı da garibanlara değil, Araplara sürerler. Arap yağı bol bulunca…

http://www.bandirmamanset.com/kose-yazilari/sadece_bademler_buyudu-2318.html

******

2 Aralık 2018 Pazar

Böyle Parti Olur mu?

 Böyle Parti Olur mu?

Rifat Serdaroğlu

1977 yılı 14 Aralık’ta yapılan yerel seçimlerinde Adalet Partisi Adayı olarak girdiğimiz seçimleri kazandık ve Bergama Belediye Başkanı olduk.
Seçim mazbatasını alıp, Belediye’ye gittiğimde “Başkanlık Odası Görevlisi” rahmetli Nuri Amca bana bir sürü anahtar verdi!

Ne bunlar Nuri Amca” dediğimde, “Belediyenin Anahtarları, eski Başkan bıraktı” dedi. Daha sonra, bürokratik sıkıştırmalar başladı! Fen İşleri Müdürü olan Mühendis; “Başkanım, şu konudaki emriniz nedir” , Sağlık İşleri Müdürü olan Doktor; “Başkanım, bu konudaki emriniz nedir” diye sormaya başladılar. İktisat Fakültesi Maliye Bölümünü bitirdim ama “Belediyecilik-Şehir Yönetimi” ile ilgili gram bilgim yoktu. Derhal eski Belediye Başkanlarını davet edip, ne yapacağımı, rezil olmadan bu işten nasıl çıkacağımı sordum, düşünce ve önerilerini aldım.

Öncelikle Belediyenin karar organlarından en önemlisi olan Belediye Encümenine, çoğunluğum olmasına rağmen CHP’den bir Belediye Meclis Üyesini davet ettim. AP ve CHP’li üyelerden oluşan Belediye Meclisi artık her türlü harcamadan anında haberdar ediliyor ve bir problem varsa daha başlamadan çözülüyordu. Belediyenin Daire Amirlerine de yazı ile “Yetki Devri” yapıp “Sorumluluklarını” bildirdim ve her Belediye Meclis Toplantısında tümünün Meclise hesap vermelerini sağladım.

Tam Belediyeciliği, Bergama gibi Tarihi ve Turistik bir “Dünya Şehrini” öğrendim derken, 12 Eylül Askeri Darbesi oldu ve tüm seçilmişler görevlerinden alındı ve ben de 31 yaşında “Siyasi Yasaklı” oldum.

Bergama Şehrinin dünyada 6 “Kardeş Şehri” vardır. Bunlardan biri Almanya’nın Böblingen Şehridir. Böblingen Belediye Başkanı ve heyeti Bergama’ya konuk olarak geldiler. Bir yemekte Başkan Brumme bana “Siz nasıl Belediye Başkanı oldunuz” dedi! İçimden, bu ne biçim bir soru dedim ama konuğumuzu kırmamak için sakin bir şekilde, Türkiye’nin Demokratik bir rejime sahip olduğunu, seçimlerde aday olup kazandığımı ve Başkan olduğumu söyledim.
Brumme, “Benim söylemek istediğim o değil, siz hiç Belediyecilik Eğitimi aldınız mı?” diye sordu!

Sonra da 40 yaşlarında bir Belediye Meclis Üyesini çağırıp bana takdim etti;
“Sayın Başkan bu bey bizim partimizin gelecek seçimlerdeki adayıdır. Ailesini-servetini-alışkanlıklarını-dürüstlüğünü biliriz. Kendisini partimiz 12 yıldır Belediye Meclis Üyesi olarak seçtiriyor. Ben de onu belediyenin tüm birimlerinde çalıştırıp, Belediyeciliği öğretiyorum. Böylelikle eğer seçilirse, hizmete hazır bir Başkan olarak göreve başlayacak” dedi!...
Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Bu yüzden adamların şehirleri düzen içinde, bu yüzden her gelen bir öncekinin yaptığını bozmuyor, bu yüzden oralarda imar yolsuzlukları-hırsızlıklar olmuyor.

Bu yüzden biz onlara imrenerek bakıyoruz.

Biz ne yapıyoruz? Hangi okulu bitirdiğini dahi bilmediğimiz, cahil-görgüsüz-geçmişe saygısı olmayan birini büyük bir Anakente Belediye Başkanı yapıyoruz. Adam birdenbire “ne oldum delisi oluyor” ve görev süresi sonunda “1,5 Milyar Dolar Serveti Oldu” iddiasına karşı, yargıya dahi gidemiyor ve suskun kalıyor…

Daha sonra Hollanda ve Almanya’daki Siyasi Parti yapılanmalarını inceledim;
Her siyasi partinin bir “Kadrobank” denen kuruluşu vardı. Bu kuruluş tüm üyelerini ve kendi meslek dallarında parlayan, ülkeye hizmet edeceğine inandıkları kişileri seçer. Onları en ufak ayrıntıya kadar inceler, gerekli elemeleri yaptıktan sonra o kişinin hangi makama gelirse iyi ve başarılı hizmet edebileceğini tespit eder. Böylelikle o kişi partinin gelecekteki kadrosundaki yerini alır.
Parti seçimleri kazanır ve iktidar olursa, Başbakan kabineyi kadrobank’a danışarak oluşturur, Bakanlara da kimlerin Müsteşar- Genel Müdür yapılması gerektiği bir liste halinde bildirilir. Hizmete hazır, bilgisi ve görgüsü sağlam olan, konusunun uzmanı bir kadro işbaşına gelmiş olur.
Parti seçimi kaybederse, bu kadrolar anında istifa ederek, seçimi kazanan kadrolara yer açarlar.
Bizdeki gibi, Cami avlularında beraber sadaka paraları topladığınız arkadaşınızı Başdanışman, damadını da Bakan yapamazsınız, asker arkadaşınızı Bakan olarak atayamazsınız. Bu yüzden oralarda yolsuzluk olmaz. Bu yüzden sadece
bir çatı” çöktüğü için o Başbakan halkından özür diler ve derhal istifa eder…
Şimdi beraberce düşünelim;
-Eğitimsiz, servetinin hesabını veremeyen, çocukları kısa sürede süper zengin olup üniversite kurmaya kalkışan bir kişiyi, Avrupa’da Başbakan yaparlar mı?
-Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde bir Bakan Oğlu, Valiyi koluna takıp dolaşarak, hazine arazisi seçebilir mi?.

-Avrupa’da, bir Başbakan’ın oğlu, o ülkenin önemli bir sanatçısına yaya geçidinde ehliyetsiz olarak çarparak öldürüp, bir dakika bile gözaltına alınmadan dolaşabilir mi?.

-Avrupa’da bir Kamu Bankası Genel Müdürünün evinde, ayakkabı kutularının içinde 4,5 Milyon Avro olur mu?. O ülkenin Başbakan’ı, o paranın hayır parası olduğunu söyleyip bu hırsızlığa sahip çıkabilir mi?

O Başbakan, koltuğunda bir dakika olsun oturabilir mi?

-Siz hiç Avrupa’da evinde 6 tane para kasası, para sayma makinası, aylık kirası bir memurun 1 yıllık maaşına denk bir evde oturan Bakan veledi gördünüz mü?
Göremezsiniz, çünkü böyle densizlikler olmaz, olursa da adamı rezil edip, kovarlar.
Bizde tüm bu rezillikler olacak, her şey milletin gözü önünde olacak sonra da “Bu yapılanlar Milli İradeye-Demokrasiye-Sandığa yapılan suikasttır. Bunlar yolsuzluk kılıfı giydirilmiş suikast planlarıdır” deyip Müslüman olduğunuzu öne sürüp, utanmadan Türk Milletinden oy isteyeceksiniz.
Ne böyle insan olur, ne böyle Müslüman!...
AKP’ye oy veren dostlar, bilmem anlatabildim mi? 

Siz anladınız onu!

 ***



25 Temmuz 2018 Çarşamba

İyi Tanıyın..


İyi Tanıyın..


Rifat Serdaroğlu


Vatanı satanları, Türkiye’nin belli bir bölgesini kendi siyasi hesapları uğruna
PKK Narko-Terör örgütüne peşkeş çekenleri, kendilerine verilen kanunsuz emirlere uyup Türk Ordusunu kışlasına kapatanları, PKK’nın yayın organı gibi çalışıp Türk Milletinin moral gücünü tahrip eden medya kuruluşlarının yönetici ve sahiplerini, olanları komşu ülkeden bakar gibi seyreden Yüksek Yargıyı,
Oğluna usulsüz olarak verilen bir memuriyet karşılığında “Cumhuriyeti” satan hainleri iyi tanıyın.
Vatan savunması için hiçbir şey yapmayıp sadece seyretmenin düşmanla işbirliği yapmakla eşdeğer tutulacağını, özellikle görevini yapmayan muhalefet partilerinin birinci derecede sorumlu olacaklarını lütfen hiç unutmayın,
iyi hatırlayın.
AKP, basiretsiz ve dirayetsiz tutumuyla maalesef ülkeyi bir iç savaşın kapısına getirdi. Hür dünya ülkeleri arasında itibarı kalmayan Erdoğan, siyasi tarihe “terörü bitiren adam” olarak geçebilme hayalinin bittiğini görmüş, Eşbaşkanı tarafından atıldığı “Kürtçülük Kuyusundan” çıkamayacağını anlamış ve son çare olarak “Benden sonra tufan” anlayışıyla yıkıp-yakıp, öyle gitme yolunu seçmiştir.
Erdoğan ve Türkiye’nin PKK Narko-Terör örgütüne peşkeş çekilmesi için çalışanlar, şu gerçeği er-geç anlayacaklardır;
Burası, M.Ö 13 Bin yılından bu yana Türklerin vatanıdır ve öyle kalacaktır. Kürtçü-Bölücüler, Barzani tohumları hesaplaşmak istiyorlarsa, bu hesaplaşma yapılacaktır.
Bizler, yani bu toprakları vatan kabul edenler, etnik kökeni-inancı-dili-dini-
rengi-cinsi ne olursa olsun, “Ne Mutlu Türküm Diyene” ilkesini kabul edenler,
Türk Bayrağından başka bir bayrak istemeyenler, bu oyunu bozacağız.
Hem de demokratik yolla ve kimsenin burnunu kanatmadan bozacağız.
Eline silah almayan, bu cennet vatanın çocuklarını öldürmeyen herkese söyleyecek sözümüz, verecek gönlümüz ve birlikte geçireceğimiz zamanımız vardır.

Değerli Okurlar;

Hangi görüşten olursanız olun, bizler çözümü Türk Milletinin önüne koyuncaya kadar geçecek zaman, izleme ve tanıma zamanıdır.
-Kimler üç kuruşluk menfaat uğruna, Türk Vatanının kutsallarına saldırıyor!
-Kimler bir makam uğruna, içinden çıktığı mübarek ocağı hançerliyor!
-Kimler TSK’nın kahramanlarına kahpece tuzaklar kurup, vatan evlatlarının zindanlarda çürütülmesine geçit vermiş!
-Kimler rütbeleri arttıkça, kendileri küçülmüş, ufacık kalmışlar!
-Kimler Türk Vatanının, uluslararası tefeciler tarafından soyulmasına çanak tutuyor!
-Kimler yaranmak ve para uğruna, kutsal dinimizin ve milyarlarca dolarlık servetin üzerine oturup, yabancı istihbarat örgütlerine uşaklık ediyor!
-Kimler Türkiye’nin “Milli” bir kuruluşu olan istihbarat örgütünü, uyuşturucu baronu bir caninin kucağına atıyor!
-Kimler Türk Milletinden aldığı gücü, biber gazı-sopa ve polis copu olarak milletin kafasında kullanıyor, bunların hepsini iyi tanıyın ve hem gönlünüze hem de beyninize bu isimleri kazıyın.
Yarın, Türk Milleti yine düze çıktığında, yanınıza ilk gelecekler bunlar olacak.
Bunları iyi tanıyın, hiç unutmayın. Yüzlerine tükürmek için!


***




16 Mart 2018 Cuma

Cam’da doğru yazar, Potamiya’da Şaşar!


Cam’da doğru yazar, Potamiya’da Şaşar!


Rifat SERDAROĞLU

20 Mayıs 2010  benim için çok özel bir gündür. Başbakan Tayyip Bey’de bunu bilir, kendisi zaten nazik adamdır, hatırnazdır. Sağ olsun hediyesini hemen ertesi gün gönderdi. Gönlümüzü hoş etti. Teşekkür ederim. Tayyip Bey’in hediyesi, AKP İl Başkanlarına yaptığı konuşmasında söylediği iki güzel sözdü. Tayyip Bey’in, önünde duran o mübarek camlardan benim de katıldığım sözleri okuması bana verilebilecek hediyelerin en güzeliydi . 

O iki söz şunlardı;

- “Siyasette yalan egemen olduğu sürece o siyasetçiden bir şey olmaz.” (RTE)
- “Belden aşağıya vurmaların, bizim kitabımızda yeri yoktur”  (RTE)

İşte ben bu iki sözün altına imzamı atarım, gönülden katılırım ve bu sözleri sadece söylem olarak kullananları değil, siyasi hayatında yaşama geçirenleri de ayakta alkışlarım. Fakat her ülke bizim kadar şanslı mı? Her ülke de, bizimki gibi yiğit, özü sözü bir Başbakan  var mı? Ne gezer!  Yatın, kalkın dua edin! Bizdeki Başbakan’ın kıymetini daha iyi anlamanız  için, sınırlarımızdan çok uzak bir ülkenin Başimam’ından(Onlarda, Başbakanlara böyle diyorlar) yani Potamiya ülkesinin Başimamının  uygulamalarından biraz bahsedeceğim. 
Tayyip Bey’in birinci güzel sözü  olan, “Siyasette yalan egemen olduğu sürece, o siyasetçiden bir şey olmaz” sözünü Potamiya Başimamı da çok kullanırmış ama bir gün, o ülkeye Sami Ofer diye biri gelmiş. Bu kişi, gittiği ülkede ki siyasetçileri “maymuna” çevirmekle ün kazanmış. İsrail’in 4. Büyük bankasına sahipmiş. Barzani’nin Kuzey Irak’ında, “Kürdistan Merkez Bankası” gibi çalışan “Mızrahi Bank’ında” sahibi imiş. (Not: Kürt Yahudilerine Mızrahi denir)   
Bu kişi, Potamiya Başimamı ve onun abi dediği Maliye Veziri (Özelleştirmeden de sorumlu) ile defalarca görüşmüş. Kendisine Potamiya’nın en güzel yerlerinin 49 yıllığına üç-otuz paraya kiralanmasını istemiş ve kendisine de bu sözler verilmiş. Gazeteciler, “Muhterem Başimam, Sami Ofer’le görüştünüz mü?” diye sormuşlar. Başimam; “Asla görüşmedim” demiş. Fakat görüştüğü belgelenince, akşam çıktığı televizyon programında, herkesin gözü önünde “Yalancılığı” kabul edip, “Vallahülazim, bir defa görüştüm” demiştir. Hemen arkasından, yardımcısı “en az altı defa görüştü, hatta bir defa otelin servis merdiveninden manav kıyafetiyle geldi” ne bir defası, ben saydım deyivermiş! O günden sonra Başimam’ın adı “Yalancıya” çıkmış,

Daha bu olay unutulmadan (O ülkede insanların çoğu balık hafızalıymış, çabuk unuturlarmış) ikinci olay patlamış; Gazeteciler, Başimam’a “Muhterem Efendimiz, Emin Tosun diye birini tanır mısınız?” diye sormuşlar! Cevap “tanımam, ne bilirim tosunu, benim nesebimden mi? olmuş.(Nesep=Soy,baba soyu). Sonra, Emin Tosun efendi, Başimamın mahdumu(oğlu) Prens Ahmet Burak ve gelini prenses Sema Hatun’un mali müşaviri çıkmış. Aile, Emin Tosun efendiyi defalarca malikanelerine çağırıp vekâlet vermiş. Böylece Başimamın ikinci yalanı da ortaya çıkmış. Başimam’ın itibarı sıfır olmuş. Bu yalanlar arka arkaya devam edince,tüm  dünyadan  tepkiler gelmiş. En büyük tepkiyi ise bizim civanım delikanlı Başbakanımız göstermiş ve “Bu ne rezillik, daha da gitmem Potamiya’ya” demiş!!!

Tayyip Bey’in ikinci güzel sözü,  “Belden aşağıya vurmaların, bizim kitabımızda yeri yoktur” Potamiya’da çok kullanılır, fakat başka türlü uygulanırmış. O ülkede, insanların haberleşme özgürlüğü sadece lafta imiş, insanları telefonları,hakim kararı olmadan dinlenir, en mahrem yerleri, yatak odaları bile izlenirmiş. Esas belden aşağıya vurmalar, Adalet sisteminde olurmuş! İnsanlar, neyle suçlandıklarını bilmeden aylarca tutuklu kalırlaşmış. En çabuk hazırlanan  iddianame 1-1,5 yılda yazılırmış. Davaların ucu açıkmış, ekle ekleyebildiğin kadar. Bazı Savcılar, Başsavcıları bile dinlemez önüne geleni içeri atarlarmış. Yasak olan tarikat ve Cemaatler yasal hale gelmiş! Potamiya Başimamı, tüm hakim ve savcıların kendi emrinde olması için,  atalarından  kalan yasaları değiştirmeye kalkmış. Bu ve benzeri hareketler çoğaldıkça Potamiya’da huzursuzluk artmaya başlamış. Bunun üzerine Başimam, medya’yı kontrol altına almak için, akıl almaz uygulamalar yapmaya başlamış. Bunlardan birini anlatalım;

Başimamın damadı Prens efendinin başında bulunduğu şirkete, ülkenin en büyük medya kuruluşlarından birini satın almaları için, devlet bankalarından  Yüz milyonlarca Dolar usulsüz kredi verdirmiş. Fakat, kredi veren bankalardan birinin Genel Müdür Muavini, her şeyi zabıt altına alıp, üstüne ses ve görüntü kayıtlarını ekleyip, çok güvendiği eski bir siyasetçiye vermiş! Bu yakın kişiye, birde “Ballı Teşvik” verilmiş ki, duyanın ağzı açık kalmış…

Potamiya’da bir kömür ocağında kaza olup, insanlar ölünce Başimam halkından özür dileyeceğine,   

“Bu mesleğin kaderinde bu ölümler var, bölge insanı da alışkın” diye konuşunca, bizim sabırlı Başbakanımız bile dayanamayıp, “Yuh artık, bu ne biçim konuşma yahu, öyle şey olur mu? Bu mantıkla Siyasetçilerin kaderi de seçim kaybetmek ve hesap vermektir”  demiş!
Bilmem anlatabildim mi sevgili dostlar, her ülke bizim gibi şanslı değil. Gerisini Potamiya’lılar düşünsün. Ne demiş büyüklerimiz; “Her ülke müstahak olduğu idareciler tarafından yönetilir”!!!


***


30 Mart 2017 Perşembe

ÇARPILACAKSINIZ 2



ÇARPILACAKSINIZ - 2



Rifat Serdaroğlu
12 Eylül 2015


Bu başlıkta bir yazıyı yaklaşık üç yıl önce yazmışım. O günden bu güne değişen, yaptıkları hatalardan ders alan, tövbe eden, halkından özür dileyen, istifa eden bir tane siyasetçi çıkmadı. Aksine, her gün daha kötüye gitmemize rağmen utanmazlık, yüzsüzlük, hırsızlık, rüşvet tavan yaptı!

Türk Milleti, devletinin bizzat kendi Bakanları, kendi seçtikleri tarafından donuna kadar soyulduğunu 17/25 Aralık’ta gördü, duydu!
Dünün inşaat kalfalarının, “ Devlet Müteahhidi ” yapılıp, avantaların paylaşıldığını, haram paralarla gazeteler-televizyonlar alındığını, bu medya organlarının “ Saray Bekçisi ” olarak tetikçi gibi kullanıldığını gördü, duydu!

Türk Milleti; Adına- Tarihine- Cumhuriyeti kuranlara- Atatürk’e – Çağdaşlığa-Türk Ordusuna düşman olan siyasetçileri gördü, duydu!

Türk Milleti, gözünü kırpmadan tek ayaküstünde bile kırk yalan söyleyen siyasetçileri de gördü, duydu!

Türk Milleti, sırf oy ve iktidar uğruna dönemin Başbakanının emriyle,
PKK Narko-Terör örgütüyle görüşen ve Terör örgütü yöneticilerine “Türkiye’ye 80 BİN ağır silahın soktuğunuzu, şehirleri bombalarda doldurduğunuzu biliyoruz” diyen Milli İstihbarat Yöneticilerini ve Başbakanlık elemanlarını gördü, duydu!

Türk Milleti, bu ihaneti yapanları korumaya almak için bir günde kanun çıkartıldığını, Askerin kışlasına, Polisin karakoluna tıkılmasına, şehirlerimizin
PKK Narko-Terör elemanlarının insafına terk edildiğini de gördü, duydu!

Türk Milleti, AKP İktidarının ihanete varan bu uygulamaları sonucu, Cizre adlı bir ilçede devlet güçleri ile bir hafta boyunca çarpışacak kadar silah-bomba depolamış PKK örgüt militanlarını gördü, duydu!
Böyle bir silahlı kalkışma, isyan ilk defa oluyordu!

Türk Milleti, üzerine yemin ettiği Anayasa’yı çiğnemekten çekinmeyen, tarafsızlığını yitirmiş, partisinin kongresine dahi karışan Cumhur’un Başı’ nın
“TC Devlet Sistemini” alt-üst edişini gördü, duydu!

Türk Milleti tüm bu rezillikleri, ihanet çabalarını gördü, duydu!
Fakat duyması- görmesi gerekenler görmezden geldiler, duymak istemediler!
Örneğin Cumhuriyet Savcıları göremedi, duyamadı!
Kasıtlı olarak uygulanan yanlış politikalar sonucu, genç yaşlarında ölüp giden yavrularımızın müsebbiplerini görmezden, duymazdan geldiler!

İsterse hiçbiri görmesin! Türk Milletinin o şaşmaz sağduyusu ve vicdanı tüm yapılanları gördü, duydu! Millet hafızasına yazdı. En kısa zamanda Bağımsız Türk Yargısı önünde mutlaka hesap verecekler…

Dönemin Başbakanı sık-sık şunu söyler; “Bizim abdestimizden şüphemiz yok ki, namazımızdan olsun. Biz ancak Allaha hesap veririz!”
Bir de, her şeyin sahibi olan Yüce Allah var ya, o elbette ki görüyor!
Allah adı kullanılarak, Müslümanları kandırmak neymiş, görecekler!
Çarpılacaklar, sonları ibretlik olacak…

Sağlık ve başarı dileklerimle ,


Rifat Serdaroğlu



https://rifatserdaroglu.com/2015/09/12/carpilacaksiniz-2/

ÇARPILACAKSINIZ 1



 ÇARPILACAKSINIZ, 1


Rifat Serdaroğlu
15.7.2013 11:02:07


      2004 Yılının Kasım ayı,  Irak’ta “Camiler Kenti” diye bilinen Felluce’ deki çok sayıda cami,  Amerikan Askerlerinin bombalamasıyla yerle bir edildi. Camilerden  topladıkları Kur’an-ı Kerimleri nişangâh yapan Amerikan Askerleri  saatlerce kutsal kitabımızın üzerine ateş ettiler.


      ABD’ nin gelmiş geçmiş en salak lideri olan Bush ertesi gün; “ Beni Tanrı yargılayacak. Tanrı bana, George git ve Irak’taki diktatörlüğü devir, dedi. 
Ben de bu buyruğu yerine getirdim. Bu bana Tanrı’nın verdiği  bir misyon” dedi.
 Bu saçma beyan üzerine TC Başbakanı Erdoğan, dünya durdukça unutulmayacak şu sözlerle Amerikan Başkanına destek veriyordu;

“Tanrı ABD Başkanını İsa Mesih’in yolundan ayırmasın. Irak’taki kahraman  evlatlarınızın, ana vatana en az kayıpla dönmesi için dua ediyorum.”


 (Ergun Poyraz-İplikçi)

TC Başbakan’ı Erdoğan, Kerkük’te binlerce Türk ve Müslüman’ı  katleden, Türk-Müslüman Kadınlara, Kızlara tecavüz eden, Amerikan Askerlerinin Ana vatanlarına Sağ-salim dönmeleri için dua ediyordu!

      CIA korumasında 14 yıldır Amerika’da lüks ve refah içinde yaşayan cemaat  önderi Müslüman Hoca da, bu konuda tek kelime etmiyordu, edemiyordu.

Camiler yıkılırken, Tarihi İslam eserleri ayaklar altında parçalanırken, 
CIA’ in Türk Ordusuna tuzak kurma planlarına emniyetteki ve adliyedeki çakalları aracılığıyla destek veriyorlardı…


Aynı feci ve insanlık dışı cinayetler Afganistan’da Amerika eliyle, Suriye’de ve Filistin’de İsrail ve El-Kaide terör örgütü eliyle işleniyordu.

  Erdoğan bunları kınamak yerine, El-Kaide militanlarını Türkiye’nin güney sınırındaki kasaba ve ilçelere yerleştiriyor ve bu katil sürüleri de, her  gün Suriye’ye girip, cinayetler işliyorlardı. Üstelik El-Kaideyi  destekleyen sözde hocaların telkinleriyle, en fazla 14 yaşındaki kız  çocukları bu katillere peşkeş çekiliyordu!

 Kuzey Irak’ta bulunan Türk Askerlerinin başına ABD Askerleri tarafından  çuval geçirildi. Gazeteciler Erdoğan’a sordular; “ Olayı kınayan bir nota  verecek misiniz? ” “ Ne notası kardeşim, Müzik notası mı ” diye yanıt veriyor  ve Erdoğan belki de hayatının en mutlu anını yaşıyordu!

      Erdoğan’ın Başbakan olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin “İncirlik”  İlçesindeki Askeri Üs’ te bulunan Amerikan Askerleri, oradaki Camiyi 
 postallarıyla basıyorlar, minberi yıkıyorlar, camide bulunan Kuran-Kerimleri paramparça ediyorlar, Müslüman Erdoğan’dan tek ses çıkmıyordu.

 Aynı Erdoğan, Polis şiddetinden canlarını kurtarmak isteyen gençlerin camiye sığınmaları karşısında; “Camiye ayakkabılarıyla girdiler, camide 
 içki içtiler” diye yalan söylemekten hiç utanmıyordu!
Eee, önce Amerika sonra Müslümanlık, en sonunda da “İleri Demokrasi” böyle  oluyormuş demek ki?

Demokratik Gösteri ve Yürüyüş hakkını kullanmak isteyen barışçıl insanları “Şiddet Yanlısı” gösterip, elinde pala ve tabanca ile masum insanlara  
saldıran meczupları savunan Erdoğan’ın bu konudaki gerekçesi ise tam bir demokratik utanç vesikasıydı; “Ne yapalım yani, şiddet şiddeti doğurur!”

 Mısır’da, Müslüman Kardeşler taraftarlarının bir askeri garnizona ateş açması sonucu 51 Mısırlı ölünce, Erdoğan tüm dünyaya şöyle sesleniyordu; 
 “Mısır’daki bu ölümlere sessiz kalanlar, öteki dünyada nasıl hesap  verecekler? Ama biz orada başımız dik dolaşacağız.”

 Irak’ta, 1,5 Milyon insanın ölümüne sebep olan Amerikan Askerlerinin hem eşbaşkanlığını yapacaksın, hem bu insanları katleden, on binlerce kadına 
kıza tecavüz eden Amerikan Askerlerinin ülkelerine sağ-salim dönmeleri  için dua edeceksin, hem de başın dik gezeceksin öyle mi?

      Ey Amerikan doları, sen nelere kadirsin! Sana köle olan adama,  vatanını-insanını-aklını-ahlakını- ettiğin yemini bile unutturursun.

 Değerli Okurlar;
 Erdoğan ve CIA işbirlikçisi hocası, ikisi de Türk olmadıklarını her ortamda söylüyorlar. Türk kelimesini kullanmamaya özen gösteriyorlar.
Örneğin Erdoğan, her zaman “ Millet” kelimesini kullanır ama ağzından “ Türk Milleti ” kelimelerini asla duyamazsınız. 
Yukarıda yazdığım, Türk olmadığını söyleyen bu kişiler sizce gerçek Müslüman olabilirler mi?


 Sadece bir kısmını yazdığım ve her biri doğrulanmış tarihi gerçekler olan  bu olayları yüzleri kızarmadan yapan insanlar, Müslüman olabilirler mi?
 Her zaman söyledim, yine söylüyorum; Bunların sonu ibretlik olacak!…

Sağlık ve başarı dileklerimle 15 Temmuz 2013
     

Rifat Serdaroğlu

https://rifatserdaroglu.com/2013/07/15/carpilacaksiniz/
  
*****


BİZ ÖDEDİK BİZ, BİZ…


BİZ ÖDEDİK BİZ, BİZ…


Cumhurun Başı Recep, iki elini kürsüye koydu, sağ omuzunu hafif aşağıya düşürdü, o kahredici bakışlarını tv kameralarına yöneltti ve boyun damarlarını patlatırcasına bağırmaya başladı;
IMF’ ye borcu kim yaptı? Siz yaptınız ey Bahçeli, ey Kılıçdaroğlu siz yaptınız siz! Sizin yaptığınız 22,5 Milyar Dolar borcu kim ödedi? Biz ödedik biz, biz!

Sonra da, IMF’ ye ödenen borcu, sanki babası Bagatalı Ahmet Reis’ten kalan para ile ödemiş gibi, bilinçsizce futbol oynamaktan yamulmuş bacaklarını sürte-sürte, dayı-dayı yürüyerek, yüzlerce korumasıyla çekti gitti…

Bu konu defalarca yazıldı, çizildi. Konunun çarpıtıldığı, doğrusunun ne olduğu ise anlatıldı. Merak eden araştırır, bulur, öğrenir.

Şimdi bir an için, Cumhurun Başı Recep’in dediğinin DOĞRU olduğunu kabul edelim ve kendisini kutlayalım;
“ Ey Yüce Uzun Adam, ey Sağlam İrade, ey Müslüman Muhafazakâr insan, ey Baş Serok, iyi ki varsın, iyi ki başımızdasın! Sen olmazsan biz bu borcu nasıl öderdik? İnan sen olmasan bizim başımız yerden hiç kalkmazdı be! ”

Eh mademki borcumuzu o ödüyor, ekonomi yönetimine o ayar veriyor, IMF’ den Merkez Bankası Başkanına kadar herkese fırça atıyor, her olaydan o sorumlu demektir. İyiden de, kötüden de.

İyiler ondan, kötüler başkasından olmaz. Yok öyle 25 kuruşa simit.
 Börek onun, kürek başkasının olmaz! Börek de onun kürek de onun…

O zaman aşağıdaki soruların yanıtlarını almak için kimin yakasına yapışacağımız belli! Sorulara Cumhurun Başı Recep yanıt verecek…

-Altı sıfırını attığın Türk Lirası iki yılda dolar karşısında %42 kaybetti. Neden?
-Büyüme yüzde 1,7 ile dip yapınca, işsizlik çift haneli rakamlara fırladı. Neden?
-2003 yılından bugüne kadar Türkiye 408 Milyar Dolar açık verdi. Neden?
-2002de 129 Milyar Dolar olan dış borç stoku 400 Milyar Doları geçti. Neden?
-2014’de İşadamlarımız yatım için yurtdışına 6,6 Milyar Dolar götürdü. Neden?
-Bankalardaki Batık Kredi oranı %4,5 u buldu. Neden?
-Son 26 günde borcumuz durduk yerde 38,5 Milyar Dolar arttı. IMF’ye ödediğin 22,5 Milyar Doları düşersek, geriye 16 Milyar Dolar borç kalır.
Bu borcu kim ödeyecek, kim, kim, kim?
 *Boduroğullarından Hoca Davudi mi ödeyecek?
 *Van Seyitki Aşiretinden İstihbaratçı eskisi Fidan mı ödeyecek?
 *Milyar Dolarlarla oynayan Bilal Oğlanın Türgev Vakfı mı ödeyecek?

Bunların tümünü sen ödeyeceksin, sen, sen, sen ödeyeceksin…

Not; Badem Ekonomi Yönetimi, Dünya’da hayretle izleniyor! Meraklısına anlatalım;

İnek İthal / İneğin yediği saman ithal / İthal İneklerin, ithal samanla yaptıkları veya süt Tozuyla yapılan “ Ayran ” ise “Milli İçkimiz!”
Hadi, çıkın bakalım işin içinden…

Sağlık ve başarı dileklerimle 13 Şubat 2015

Rifat Serdaroğlu


https://rifatserdaroglu.com/2015/02/13/biz-odedik-biz-biz/

İYİ TANIYIN



İYİ TANIYIN


Rifat Serdaroğlu
Tarih: 14.7.2013 

      Vatanı satanları, Türkiye’nin belli bir bölgesini kendi siyasi hesapları 
      uğruna PKK Narko-Terör örgütüne peşkeş çekenleri, kendilerine verilen 
      kanunsuz emirlere uyup Türk Ordusunu kışlasına kapatanları, PKK’nın yayın 
      organı gibi çalışıp Türk Milletinin moral gücünü tahrip eden medya 
      kuruluşlarının yönetici ve sahiplerini, olanları komşu ülkeden bakar gibi 
      seyreden Yüksek Yargıyı,
      Oğluna usulsüz olarak verilen bir memuriyet karşılığında “Cumhuriyeti” 
      satan hainleri iyi tanıyın.



      Vatan savunması için hiçbir şey yapmayıp sadece seyretmenin düşmanla 
      işbirliği yapmakla eşdeğer tutulacağını, özellikle görevini yapmayan 
      muhalefet partilerinin birinci derecede sorumlu olacaklarını lütfen hiç 
      unutmayın,
      iyi hatırlayın.

      AKP, basiretsiz ve dirayetsiz tutumuyla maalesef ülkeyi bir iç savaşın 
      kapısına getirdi. Hür dünya ülkeleri arasında itibarı kalmayan Erdoğan, 
      siyasi tarihe “ Terörü bitiren adam ” olarak geçebilme hayalinin bittiğini 
      görmüş, Eşbaşkanı tarafından atıldığı “ Kürtçülük Kuyusundan ” 
      çıkamayacağını anlamış ve son çare olarak “Benden sonra tufan” anlayışıyla 
      yıkıp-yakıp, öyle gitme yolunu seçmiştir.

      Erdoğan ve Türkiye’nin PKK Narko-Terör örgütüne peşkeş çekilmesi için 
      çalışanlar, şu gerçeği er-geç anlayacaklardır;
      Burası, M.Ö 13 Bin yılından bu yana Türklerin vatanıdır ve öyle 
      kalacaktır. Kürtçü-Bölücüler, Barzani tohumları hesaplaşmak istiyorlarsa, 
      bu hesaplaşma yapılacaktır.
      Bizler, yani bu toprakları vatan kabul edenler, etnik 
      kökeni-inancı-dili-dini-rengi-cinsi ne olursa olsun, “Ne Mutlu Türküm 
      Diyene” ilkesini kabul edenler,
      Türk Bayrağından başka bir bayrak istemeyenler, bu oyunu bozacağız.
      Hem de demokratik yolla ve kimsenin burnunu kanatmadan bozacağız.
      

Eline silah almayan, bu cennet vatanın çocuklarını öldürmeyen herkese 
söyleyecek sözümüz, verecek gönlümüz ve birlikte geçireceğimiz zamanımız 
vardır.

      Değerli Okurlar;

      Hangi görüşten olursanız olun, bizler çözümü Türk Milletinin önüne 
      koyuncaya kadar geçecek zaman, izleme ve tanıma zamanıdır.
      -Kimler üç kuruşluk menfaat uğruna, Türk Vatanının kutsallarına saldırıyor!
      -Kimler bir makam uğruna, içinden çıktığı mübarek ocağı hançerliyor!
      -Kimler TSK’nın kahramanlarına kahpece tuzaklar kurup, vatan evlatlarının 
      zindanlarda çürütülmesine geçit vermiş!
      -Kimler rütbeleri arttıkça, kendileri küçülmüş, ufacık kalmışlar!
      -Kimler Türk Vatanının, uluslararası tefeciler tarafından soyulmasına 
      çanak tutuyor!
      -Kimler yaranmak ve para uğruna, kutsal dinimizin ve milyarlarca dolarlık 
      servetin üzerine oturup, yabancı istihbarat örgütlerine uşaklık ediyor!
      -Kimler Türkiye’nin “Milli” bir kuruluşu olan istihbarat örgütünü, 
      uyuşturucu baronu bir caninin kucağına atıyor!
      -Kimler Türk Milletinden aldığı gücü, biber gazı-sopa ve polis copu olarak 
      milletin kafasında kullanıyor, bunların hepsini iyi tanıyın ve hem 
      gönlünüze hem de beyninize bu isimleri kazıyın.

      Yarın, Türk Milleti yine düze çıktığında, yanınıza ilk gelecekler bunlar 
      olacak.
      Bunları iyi tanıyın, hiç unutmayın. Yüzlerine tükürmek için!

      Sağlık ve başarı dileklerimle 

      13 Temmuz 2013
      Rifat Serdaroğlu

     

DOĞMASAYDIN BE DOĞAN

DOĞMASAYDIN BE DOĞAN 


Rifat Serdaroğlu
Tarih: 23.6.2015 09:50:11


 Bu yazıda geçen Celal Doğan ismi, son seçimlerde, “ Aman barajı geçsinler de, AKP tek başına iktidar olmasın ” aldatmacasına sığınanları anlatmak için simge olarak kullanılmıştır.

 Zaten Celal Doğan ismi de bundan böyle bu sayfalarda yer almayacaktır.

Aslan Sosyal Demokrat Celal Doğan, CHP´ den Milletvekilliği, CHP´ den üç dönem Belediye Başkanlığı yaptı. Gaziantepspor Kulübünün başkanı oldu ve 
tüm Türkiye kendisini tanıdı. Siyasette unutulmaya başlayınca, bir sürü 
sağ parti ve yeni oluşumlarda kendine yer aradı! (AKP dâhil)
      
Kamuoyu onu, kelle-kulak yerinde, özü-sözü doğru, dürüst bir adam olarak tanıdı!

      2015 yılında, Celal Doğan tam da 72 yaşına gelince kendi gerçeğini gördü!
Tüm geçmiş siyasi hayatının, tüm söylemlerinin, tüm inançlarının, ona güvenip oy veren insanların yalan (!) olduğunu görüverdi!

Artık kafasını nereye vurduysa, hafızası aniden yerine geldi ve tüm geçmişini, onu Celal Doğan yapan tüm birikimini, PKK Narko-Terör örgütünün 
siyasi temsilcisi olan HDP adlı partinin ayaklarının altına atıverdi!

      Önümüzdeki günlerde Aslan Sosyal Demokrat Celal Doğan´ı, HDP-PKK´ nın 
      İmralı Heyetinin içinde görebiliriz. O koca cüssesi ile nasıl kalıptan kalıba girebildiğini, yeni önderine de tatbiki olarak gösterecektir!

 72 yıllık fikir hayatını inkâr eden bu kişinin giderek ufaldığını, küçüle-küçüle bir avuç kadar kalacağını, ona yıllarca oy veren Gaziantepliler üzülerek seyredeceklerdir. Umarım, son istirahatgâhı PKK militanlarının koynunda yatacağı PKK Mezarlığı olmaz.

      Mademki yaşarken kendini öldürecektin, hiç doğmasaydın be doğan…

İHANETİN NEDENİ OLMAZ

Yıllardır bu yazıları takip edenler gayet iyi bilirler ki, biz her etnik kökene, her inanışa, her düşünceye saygılıyız. İnsana, insan olduğu için 
değer verir ve her fikre saygı duyarız. Yazdıklarımız içinde yanlışımız  olursa, muhatabımız kim olursa olsun derhal özür dileriz.

06 Aralık 2014 te “ Hoybun´cu Danışman ” başlıklı bir yazı yazmıştım.
     
 Baş Serok Davutoğlu´nun Etyen Mahçupyan´ı Başdanışman olarak atamasını ve  Etyen Mahçupyan ´ın, 54 bin Türk insanının hayatını çalan, Türk Milletinin 
 400 Milyar Dolarlık servetini yok eden, uyuşturucu kaçakçısı, bebek katili  için;
“O, ideolojik olarak gerçekten bir rehber ve liderdir. O, dünya çapında bir problemin lideri ve tarihe geçecek bir insandır” demesini  eleştirmiştim.
      
Sonra da Davutoğlu´na; “Başdanışmanınızla aynı şeyleri mi düşünüyorsunuz”  diye sormuştum.

O yazıda “ Hazar Yahudisi ” kökenli birinin ısrarla kim olduğunu sormuştum.
      
İsimleri Artin Berbatian ve Şanjuro Pekmezciyan olan vatandaşlar bu yazıdan nedense yaklaşık yedi ay sonra, rahatsız oldular ve hakarete varan 
tweet ler attılar.
      
İşin hukuki yönü saklı kalmak üzere şu açıklamayı yapmayı gerekli gördüm. 

Okurlarımdan özür dilerim…

 Benim için herkes eşittir. Kimsenin etnik kökeni diğerinden üstün değildir.

Her türlü fikre de saygı duyarım. Ama Büyük Atatürk´ün bir sözünü, devlet olmanın önemli bir gereği olarak kabul eder ve öyle davranırım. 
Büyük  Atatürk;“İhanetin nedeni olmaz, bedeli olur. O bedel er veya geç  ödettirilir” demiştir.

 Etnik kökeni ister Türk, ister Kürt, ister Yahudi, ister Hıristiyan olsun  kim ki Türk Devletine ihanet eder, benim için haindir. Hiçbir etnik köken için ihanet, 
bir hak olamaz.
     
 Hem bu vatanın nimetlerinden, Türk insanının sevgisinden hoşgörüsünden  faydalanacaksın hem de ihanet şebekeleriyle işbirliği yapacaksın.
      
Sonra da gerçekler yüzüne vurulunca, ama demokrasi var, diyeceksin.Yürü kardeşim yürü, sen derdini Celal Doğan ve “yetmez ama evetçilere” ve 
bir zamanlar kucak kucağa olduğun Cemaatçi abilerine anlat.
      
Ne demişti Büyük Atatürk;
      
İhanetin Nedeni olmaz, Bedeli olur… İhanet eden de, İhanetinin Bedelini  misliyle öder.

      İnanmayan Ankara-Kızılcahamam´ daki “ ŞEHİT AĞACINI ” ziyaret edip, 6500 askerin ne için ve kimler tarafından öldürüldüğünü bir kere daha düşünsün…

Herkes hesabını bu dünyada verecek. Hırsıza hırsız, katile katil, haine 
hain demekten asla geri durmayacağız. Başkaları bu cennet vatana ve Türk Milletine karşı gemileri yakmaya kalkarsa, iyi bilsinler ki Türk Milleti 
gerekirse limanları bile yakacaktır.
      
Herkes şunu öğrenecek;

Etnik kökenin Kürt olabilir, ama önce Türk Milletinin Kürdü olacaksın! Yahudi-Ermeni- Süryani olabilirsin, amenna ama önce Türk Milletinin 
Yahudisi, Ermeni´si, Süryani´si olacaksın. Eski Ahit´ten bu yana “Vaat edilmiş topraklar” masalına inanıp, Türk Vatanına göz koyanlar, yanıldıklarını 
mutlaka göreceklerdir…

Sağlık ve başarı dileklerimle 
23 Haziran 2015

Rifat Serdaroğlu

https://rifatserdaroglu.com/2015/06/23/dogmasaydin-be-dogan/