Çetin Altan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çetin Altan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2019 Cumartesi

27 MAYIS 1960 KENDİ ÜLKESİNİ İŞGAL EDEN ORDU., BÖLÜM 5

27 MAYIS 1960 KENDİ ÜLKESİNİ İŞGAL EDEN ORDU., BÖLÜM 5



 Muhtıra Öncesi Gelişmeler 

 Hiç şüphesiz tarihte gelişen olaylar birbirine etki etmiştir. Bunlardan 27 
Mayıs Darbesinin etkileri 12 Mart Muhtırasını doğurmuştur. 



 1961 yılı seçimleri sonucunda, 27 Mayıs mimarlarından CHP’nin oyları tek başına iktidara gelmesine yetmez, DP’nin bir nevi uzantısı olan AP ile koalisyon hükümeti kurmak zorunda kalırlar. 1965 seçimlerine kadar durum böyledir, o 
seçimden sonra iktidar artık AP’nindir. O zamanlarda millete bir kurtarıcı gibi görünen, sonraları ise her türlü taşın altından çıkacak olan isim Süleyman Demirel, partinin genel başkanıdır. 
Dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel sağlık sorunu yaşayınca, eski Genelkurmay başkanı Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı olur. 

 27 Mayıs Darbesinden sonra oluşturulan anayasanın da fırsat vermesiyle sol düşünce siyasi alanda kendini göstermeye başlamıştır. 1961 yılında TİP kurulur. TİP’in varlığı CHP’nin siyasi söylemlerini etkilemiştir, bunun yanı sıra CHP artık ‘ ortanın solu ‘na doğru kaymıştır. 1962 yılında TİP, Türkiye Sosyalist Partisi ile birleşir, yeni oluşum birçok kez Anayasa Mahkemesine bazı anayasa maddeleri nin değiştirilmesi için dava açar(Aynı dönem AP, seçim sözü olan DP’liler için siyasi af konusunu gündeme taşır). Oluşumun İstanbul Milletvekili Çetin Altan’dır ve tanım yerindeyse sol o dönem en güçlü muhalefetini yapmıştır, muhtıra sonrası 20 Temmuz’da TİP kapatılır ve yöneticileri tutuklanır. Solda durum bu iken, ordu içinde 1954'lerden itibaren başlamış olan hareketlilik ve darbe hevesliliği devam etmektedir. 




 12 Mart’ta rol oynayan cuntalar çok çeşitlidir ve iç içe geçmiştir. Cemal Madanoğlu’nun başı çektiği sivil cunta(?), Muhsin Batur ve Faruk Güler’in başkanlığındaki askeri cunta vardır. Bu iki isim dışında ordu içerisinde birbirinden habersiz ve bağımsız kendi aralarında müstakil darbe yapmak isteyen cuntacı guruplar da vardır. Ordu içi bu şekilde kaynıyorken, hükümetin izlediği liberal politika soldan gelen seslerin yükselmesine neden olmaktadır. 

 Elbet malum dış mihrakları da unutmamak gerek. 21 Ocak 1972 tarihli The Daily Telegrapy gazetesi ‘ Where The CIA Has Worked ‘ başlıklı haberinde yayınladığı listede CIA’nın 1960 ve 1971 yıllarında olmak üzere iki kez Türkiye’deki siyasi gelişmelere müdahalede bulunduğunu iddia eder. 
Bu olaydan kısa bir süre sonra henüz iktidara hakim olan muhtıracılar bu gazetenin ülkeye girişini yasaklar. 

 Tüm bu gelişmeler olurken dünya üzerinde de yükselen sol düşüncenin etkisinde kalan üniversitelerdeki sol görüşlü öğrenciler de seslerini yükseltmektedir. Üniversitelerde siyasi düşünceler yayılırken, silahlarda üniversiteli olmuştur. Polisin üniversiteye girmesi neredeyse mümkün değildir, aslını isterseniz polisin de üniversitede işi olmamalıdır ancak aynı üniversiteler cuntacıların yeri de olmamalıdır. 

 Bu gergin ortam 12 Mart 1971 tarihine yaklaşırken iyice gerilmiş, olaylar büyümeye başlamıştır. 

 16 Şubat 1969'da Kanlı Pazar yaşanır. Beyazıt Meydanında ABD’nin 6. Filosunu protesto etmek için toplanan gençlik örgütleri ile karşıt görüşe sahip gençler karşılaşır. Olaylar sırasında Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan bıçaklanarak öldürülür. Hatta çok acı bir şekilde bıçaklanma anı basına da yansımıştır. 



 Haziran 1970'e gelindiğinde çalışma yaşamını ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen 274 sayılı İş Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasasında değişiklik yapan tasarı senatodan geçirilince, DİSK yönetimi ve sendikaları durumu protesto etti, eylemler ve yürüyüşler başlattı. 15-16 Haziran Olaylarında birçok işçinin katıldığı yürüyüş gerçekleşti, yürüyüşün birinci günü akşamı 60 
günlük sıkıyönetim ilan edildi, DİSK’e bağlı birçok yönetici tutuklandı. 

Kadıköy’de meydana gelen olaylarda 2 işçi, 1 polis, 1 esnaf yaşamını yitirdi. 

 9 Mart 1971'de olayların iç yüzü yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. 

Bir zümrenin ‘ gereksiz ‘ görüşüne göre; 12 Mart Muhtırasının belki ‘ iyi ki oldu ‘ dedirtecek tek küçük gerekçesi işte bu gün yaşandı. TSK tarafından emir komuta zinciri içerisinde bu muhtıra verilmemiş olsaydı, TSK içerisinde kurulmuş olan, Cemal Madanoğlu’nun başında bulunduğu, gizli askeri cunta bu tarihte askeri darbe yapacaktı. Cunta içine sızmış olan Mahir Kaynak vasıtası ile darbe  önceden haber alınmış ve olaya karışanlar emekliye sevk edilmişti. (Daha sonraları dönemin Devrim Gazetesi genel yayın yönetmeni Hasan Cemal bu gizli niyetleri ‘ Cumhuriyeti Çok Sevmiştim ‘ adlı kitabında yazmıştır.) 

 Tüm bu kaos, kargaşa ortamında tarih 12 Mart 1971'e gelmiştir. Saat 13.00'ı gösterdiğinde Darbe TRT Radyosundan şu şekilde bildirilmiştir: 

_ Meclis ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatlarıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür. 

_ Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetleri’nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliğini giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir. 

_ Bu husus süratle tahakkuk ettirilemediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize… 

 Ordu muhtırayı verdikten sonra Parlamento fesh edilmedi, partiler kapatılmadı, Anayasa askıya alınmadı fakat koşullar değişmişti, ordu tarafsız(?) bir başbakan aramaya koyuldu, CHP kadrolarından aranan tarafsız(!) isim bulundu; Nihat Erim. Erim 26 Mart günü CHP’den istifa etti, bağımsız başbakan hükümeti kurdu. 

 Bir darbe daha tarihimizdeki yerini aldı. Bu darbe bir başka darbemiz olan 12 Eylül’ü doğurdu; ölenler öldü, kalan sağların bir kısmı 12 Eylül’ü yarattı, bir kısmı 12 Eylül’ü alkışladı, bir kısmı 12 Eylül’de öldü, ölemeyenler işkence gördü. Tüm bunları göremeyenler ‘ ordu göreve ‘ diye bağırmaya devam etti. Sonra sonra biz anladık ki, darbe siyasi meseleler kılıfına sokulmuş, vicdan yokluğudur. 

 Bu kadarı ile de kalmadı. Muhtıra verilmesi olayından sonra o dönem sağ görüşlülerce ‘ anarşist ‘ kabul edilen ve Süleyman Demirel’in idamları hakkında onay oyu verdiği Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972 tarihinde idam edildi. Bu ‘ üç fidan ‘ın idealleri, inançları ve yaşamları ellerinden alınmakla kalmadı, ölümlerinden sonra 1969 yılında öldürülen arkadaşları Taylan Özgür’ün yanına gömülme istekleri yerine getirilmedi. 

 Ölenler öldü, işkenceden kalan sağlar, onların yarım bıraktığı mirası devraldı. Öldürenler de öldürdü, hayatta olmayan katillerin görevini de onlar devraldı. Parkasını sırtından çıkarmayan bir ‘ çocuk ‘ postalların kurbanı oldu. Emperyalizm ve kapitalizm illeti, vahşeti bu gün sinsice sindiği hayatlara, o gün yağlı urgan oldu. 

 27 Mayıs’ta sağ için gelen idam, 12 Mart’ta sol için geldi. Ve biz sonra sonra anladık ki, insan lehine dahi olsa, gerek otorite eliyle, gerekse sivil ellerce işlenen cinayetler; adı ve niyeti ne olursa olsun, insanlığın hayrına olmamıştır, olmayacaktır. 

Yıl dönümünde, Röportajlarla, Referandum Gölgesinde 12 Eylül Darbesi(1) 



Tarihin üzerinden geçen zamanla orantılı olarak yazılması kolaydır. 
Filmlere konu olabilir, belki bir şarkının sözlerine, bir şiire. Bir kalem yazabilir tüm bunları. Ancak fazlası vardır; o zamanı yaşayanlar. Daha da fazlası vardır; yaşayanların yakınları. 

 Yaşamak, yazmaktan çok daha zordur. Bir annenin yan odada uyuduğu evler vardır, çocuğunuzla koyun koyuna uyuduğunuz, eşinize sokulduğunuz, üstü açılmış mı diyerek usulca kapısını araladığınız odalarda, şevkatinizin baktığı kardeşler… Düşler vardır o evlerde, ışığın süzüldüğü her köşeye sinen, huzurlu düşler. Kabuslar vardır, sarıldığınız her nefesin sahibi olduğu kabuslar, vardır. 
Siz huzuru o evlere davet ededurun, sarıldığınız her canın kendini soluğunuzda saklı olduğu zamanlardan, huzurundan çok uzakta, bir ranza altında ayaklarını ve ellerini saklarken anımsadığı, tavaf ederken elektirik morarmış etlerini, çenesinden sızan kanın sıcaklığıyla yıllar sonra dahi canı gırtlağına dayanmış halde o kabuslardan uyandığı zamanlar da vardır. 

Ağlamaya başladığı ama hiç anlatmaya başlamadığı, herkesin sustuğu zamanlar vardır… 

Türkiye Darbeler Tarihi yazı dizisinde, 12 Eylül başlığında tarihi kolay olan şekliyle ben yazmaya çalıştım, zor haliyle yaşamış olanlar ise anlatmaya çalıştı. 

 Her darbenin kendince gerekçeleri vardır(!). Gereklere pek ihtimam göstermemek gerek zira bazı gerekçeler olmadığında, yaratılırlar aynı 12 Eylül’de olduğu gibi. Yapmak istenilene en ala kılıftır gerekçe yaratmak. 

Bu gerekçeler günü gelir, bir silahın aynı gün iki farklı uçtan birer kişiye ölüm olması olur, gün gelir faili belli olan bir faili meçhul olur, gün gelir bir suikast… 

 27 Mayıs ve 12 Mart askeri darbelerinden sonra darp edilmiş Türkiye, 12 Eylül 1980 öncesi bir kısım kendiliğince olan gelişmelerin yanı sıra, kurgusal olarak hazırlanan zemine bakarak, bir darbenin daha olası sinyallerini alır. 

 Darbe Öncesi Yaşanan Gelişmeler 

 Siyasi Cinayetler 

 ”  11 Temmuz 1978‘de Bedrettin Cömert Ankara’da,
1 Şubat 1979‘da Abdi İpekçi İstanbul Teşvikiye‘de, 
10 Eylül‘de Türkiye İşçi Partisi Adana eski il başkanı Ceyhun Can yazıhanesinde, 
Çukurova Üniversitesi Rektör Vekili Fikret Ünsal evinin önünde, 
19 Eylül‘de Malatya Ülkü Ocakları eski başkanı Mürsel Karataş İstanbul Sultanahmet‘te, 
28 Eylül‘de Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul , 
19 Kasım‘da eski Adalet Partisi İstanbul milletvekili İlhan Egemen Darendelioğlu İstanbul Beyazıt‘ta, 
20 Kasım‘da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekan Yardımcısı Ümit Doğançay İstanbul Etiler Profesörler Sitesi’nde, 
3 Aralık 1979'da, Fedai Dergisi sahibi yazar Kemal Fedai Coşkuner İzmir Agora semtinde, 
7 Aralık‘ta İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyelerinden Cavit Orhan Tütengil İstanbul Levent’te, 
11 Nisan 1980‘de TRT İstanbul Radyosu prodüktörlerinden Ümit Kaftancıoğlu, 
27 Mayıs‘ta Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak Ankara’da, 
24 Haziran‘da Milliyetçi Hareket Partisi Gaziosmanpaşa İlçe Başkanı Ali Rıza Altınok evinde ve kızıyla birlikte, 
15 Temmuz‘da Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu Şişli’deki işyerinde, 
19 Temmuz‘da Eski Başbakan Nihat Erim İstanbul’da Dragos Deniz Kulübü’nden çıkarken, 
22 Temmuz‘da Maden-İş Sandikası genel Başkanı Kemal Türkler İstanbul Merter semtinde silahlı saldırı sonucu öldürülmüştür. ” 

 Tüm bu siyasi cinayetler fondayken, Siyasi olarak huzursuzluklarda mevcuttu. 

 Siyasi Durum 



 5 Ocak 1978- 12 Kasım 1979 yılları arasında Bülent Ecevit daha sonraları 11'ler olarak bilinecek AP’den ayrılan 11 bağımsız milletvekili ile Güneşli Motel’de görüşmüş, yeni kurulacak hükümette bakanlık koltuğu vaadiyle Demirel 
hükümeti aleyhine destek amaçlı gensoru girişimini desteklemesi konusunda anlaşmıştı. 31 Aralık’ta İkinci Milliyetçi Cephesi hükümeti (ıÜü”Milliyetçi Cephe Hükümetleri, TBMM‘de grubu bulunan sağ eğilimli AP, MSP, MHP ve CGP‘nin sol eğilimli CHP‘nin yeniden iktidar olmasını engellemek ve yakın bir tehlike olarak gördükleri komünizmin gelişmesini durdurmak amacıyla kurdukları Hükümet.DP’den ayrılan dokuz milletvekilinin destek vermesiyle 31 Mart 1975‘te, Süleyman Demirel‘in başkanlığında bir koalisyon hükümeti 
kuruldu. Bu hükümet sonradan kamuoyunda ve siyasal çevrelerde I. Milliyetçi Cephe hükümeti olarak adlandırıldı. Bir sonraki dönem seçimlerde CHP salt çoğunluğa kıl payı erişemedi ve çoğunluk için koalisyon ortağı bulamayınca CHP lideri Bülent Ecevit azınlık hükümeti kurmayı denedi ama bundan bir sonuç elde edemedi, çünkü “Milliyetçi Cephe” partileri (Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi) 229 milletvekilliğiyle TBMM’de salt çoğunluğu* oluşturuyordu ve Ecevit’in kurmaya çalıştığı azınlık hükümetine destek vermediler. Bunun ardından Cumhurbaşkanından hükümeti kurma görevini alan AP lideri Süleyman Demirel AP-MSP-MHP koalisyon ortaklığında “II. Milliyetçi Cephe” hükümetini kurdu.”) düşürülmüş, Ecevit hükümeti kurulmuştur. Görüşüldüğü üzere, bir milletvekili hariç diğer tüm milletvekillerine bakanlık koltuğu verilmiştir. AP’nin ‘ bir oya bakanlık ‘ cümleleriyle eleştirdiği bu hükümet ‘ Motel Hükümeti ‘ olarak anılmıştır. 




 Maraş Olayları 

 19 Aralık- 26 Aralık 1978'de Alevi-Sünni çatışmasının gerekli görülen her dönem bilinçli olarak kışkırtıldığı dönemlerden biri olan Maraş Olaylarında da aynı kışkırtmalar gerçekleşmişti. Kentteki Çiçek Sinemasında gösterilen milliyetçi bir filmin gösterimi sırasında Ökkeş Kenger adlı ülkücü bir gencin patlayıcı atması, Türk Solu tarafından olayların başlangıcı olarak kabul edilir. Olayın failinin solcular olduğunu iddia eden bir sağcı gurup ile bir ülkücü gurup, seyirci kitlesini etkileyerek, sloganlar atarak CHP il merkezine ve birçok yere saldırır. 

 Ertesi gün Alevilerin yoğunlukta bir başka bölgede bir kıraathane bombalanır. Bir Alevi vatandaş ölür. Aynı gün iki solcu öğretmen öldürülür. O dönem Maraş valisi olan Abdülkadir Aksu, bölgeye askeri güç gelmesini istemiş ancak bu isteği kabul görmemiştir. 22 Aralıkta, cenazelerin geldiği camide olay çıkaran ve cenazelerin kaldırılmasına, namazlarının kılınmasına itiraz eden bir gurup sağcının çıkardığı gürültü sonrasında gurup, kent çarşısına doğru yürür, burada bir Alevi-Sünni çatışması gerçekleşir ve 3 kişi yaşamını yitirir. 

 24 Aralık’ta saldırıların polis kuvvetlerine yönelmesi üzerine, kentteki tüm polisler görev dışı bırakılır. Ortalık çok daha fena bir hal alır. Bölgeye asker gücü gelmek zorunda kalır. 

 Bu olaylar sırasında CHP iktidardır. Olaylardan sonra CHP’nin içişleri bakanı ve ülkücü ajanı olduğu iddia edilen İrfan Özaydınlı, olayların sebebinin sol örgütler olduğunu iddia etti, partisinden büyük tepki aldı. Bülent Ecevit ise olaylarının failinin uzun süredir direndiği sıkıyönetim talebine zorlamak için kontrgerilla tarafından çıkarıldığını belirtti. 

 Olaylar neticesinde birçok ilde sıkıyönetim ilan edildi. 105 kişi yaşamını yitirdi. Olaylardan sonra yargılanan Ökkeş Kenger çok ilginç bir şekilde beraat etmiş, soyadını Şendiler olarak değiştirmiş, daha sonra ise Kahramanmaraş’tan milletvekili seçilmiştir. 

 Burada bir not girelim. Kimin elinin kimin cebinde olduğunun bilinmediği bir dönemde yaşananları bugünün şartları içerisinde çok daha kolay ve net isimlendirebiliriz ancak o dönem için bundan bahsetmek mümkün değildir. O dönem sol olarak kabul edilen CHP’nin sık sık faşizan ve ırkçı söylemlerine şahit olduğumuzdan kaynaklı olarak, tarihinin hiçbir zamanında olması gereken bir sol olmadığı, hatta iddialara göre solun yaşadığı kıyımlarda yer yer fail olduğu gerçeği yanı sıra, ....  Dersim gibi bir deneyim yaşamış olan bazı Alevilerin, halen CHP’li olması tutarsızlığı, sağcı kesimden birçok kişinin önce maşa olarak kullanılıp, sonra katledildiği gerçeği, mezhepsel ayrılıkları çatışmaya çevirmeyi bir gelenek haline getiren sağın şiddet içeren tutumları, bir dönemi aydınlatmanın ne kadar zor olduğunun kanıtıdır. 

Belki bugün tarafsız olarak yazmaya çalıştığımız tarihin bir bölümünün zorlanmasında ki neden, Ergenekon Davası süreciyle kısmen görebildiğimiz, işlerin ne kadar karmaşık yürüdüğü gerçeğidir. Sanırım ‘ tek tipçi ‘ siyaseti yürütmenin yolu, çok tipli katletmelerden geçiyor. 

6. CI BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***

1 Ekim 2017 Pazar

12 Eylül ÖNCESİ VE SONRASI KÖŞE YAZARLARIMIZ Kim Ne yazmıştı?


12 Eylül ÖNCESİ VE SONRASI KÖŞE YAZARLARIMIZ  Kim Ne yazmıştı?


Nazlı Ilıcak 14 Eylül 1980 tarihli yazısında ne yazmıştı?

Nazlı Ilıcak 12 Eylül 1980 darbesini savundu mu? Nazlı Ilıcak 14 Eylül 1980 tarihli yazısında ne dedi? Nazlı Ilıcak'tan darbe sonrası Oktay Ekşi için 
ne yazmıştı? İşte Nazlı Ilıcak'ın 14 Eylül 1980 tarihli o yazısı
12 Eylül Harekatı

12 Eylül tarihli yazımızı şöyle bitirmiştik. "Binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete.."

Ve kıyamet koptu. Dünyanın sonu değilse de, demokrasinin sonu geldi. Siyasal partilerin faaliyetlerine ara verildi, parlamento feshedildi.. 
Milletvekillerinin ve senatörlerin dokunulmazlığı kaldırıldı..

Hürriyet, biz gazetecilerin en önemli gıdası, suyu, ekmeğidir.. İçimizdeki döktükçe ferahlar, karşı bir fikre kuvvetli delillerle mukabele ettikçe 
güçleniriz. İnanırız ki, "Berika-i hakikat, müsademe-i efkardan doğar…"Gerçeğe ancak fikir alış-verişiyle ulaşılabilir. Doğru olduğunu zannettiğimiz 
bir düşüncenin, değişik bir bakış açısı önünde çöküşüne defalarca şahit olmuşuzdur..

Balık ancak suda yaşar, gazeteci çok partili demokraside. Çünkü görevi sadece alkışlamak değildir.İşte, harekatı öğrenince, bu sebepten dolayı 
derin bir "Ah" çektik. .

İşin kolayı, "Biz dememiş miydik" sorumluluğu siyasi kadrolara yüklemek, konuşma ve kendilerini savunma hakkına sahip bulunmayan kimseleri, 
yerden yere çalmaktır. Biz böyle yapmayacak, onlarla hesaplaşmak için, demokratik sistem içinde yeniden yerlerini almalarını bekleyeceğiz. 
Tam tersine, bugün müdafaa edeceğiz. Eğer demokrasinin bir an evvel geri gelmesini istiyorsak, siyasi kadronun ayakta kalmasına çalışmalıyız.

Liderler kolay yetişmez; herkesin kusuru vardır ama bu kusurları dev aynasında gösterip olumlu yanları örtmemek gerekir politikacının topyekun 
tasviyesi Türk siyasi hayatında telefisi imkansız boşluklar yaratır.

Anayasa profesörü merhum Ali Fuat Başgil'in hala tazeliğini koruyan satılarını okuyup 12 Eylül harekatına teşis koymak mümkün..

" Hürriyet terbiyesi gelişmemiş olan memleketlerde, hürriyet rejimi çocuk elinde dinamit olmaya, demokrasi ise evvela demagojiye ve sonra 
anarşiye dökülmeye mahkumdur. Anarşiyi de bir tepkinin takip etmesi mukadderdir. Bu tür memleketlerde, hürriyet rejimi gelip gecicidir. 
Kışın bulut arkasında görünüp batan güneş gibidir.. Böyle olması tabiidir. Çünkü demokrasi, istibdat ve kargaşa arasında yer alan bir itidal ve muvazene rejimidir. Bu rejimin bir parmak yukarısı istibdat ise,  bir parmak aşağısı anarşidir. Hürriyet terbiyesi eksik olan memleketler, ekseriya itidal ve muvazeneyi kaybederler ve neticede istibdat ile kargaşalıktan birini tercih etmek zorunda kalırlar. Kargaşalık, milletlerin haklı olarak en çok yığıldıkları bir felaket olduğundan böyle bir vaziyet kaşısında kalan memleketler daima istibdatı tercih etmişler  ve kargaşalık tufanında boğulmamak için kendi yarattıkları bir Nuh peygamberin gemisine sığınmışlardır. Umumiyetle, diktatörlerin bidayette birer kurtarıcı sevgisi ile karşılanmalarının psikolojik sebebi budur." 

Demokrasinin devamı ancak otorite ve hürriyet arasındaki dengenin korunmasına bağlıdır. Hürriyetsiz disiplin totoliter bir rejimin karakteridir 
ama disiplinsiz hürriyet başı bozukluk ve kargaşa demektir. Başgil bu konuda şunları söylüyor:

" Disiplinsiz bir hürriyet tasavvur etmek ve hürriyeti başıbozukluk manasına almak, hürriyet idealine bir başka şekilde ihanet etmektir. Hürriyete 
kasd için yapılan yanlış telakkiye göre, hürriyet güya herkesin dilediği gibi hareket etmesidir. Bu hal, asla hürriyet değil, kargaşalığa götüren bir 
şirretlik bir şımarılıktır.. Dilediği ve istediği gibi hareket etmek kudret ve ihtiyarı yalnız Tanrı Teala'ya hastır. Hatta Tanrı bile, üstün irade ve 
mutlak kudretini, bizzat kendi yarattığı nizamı alem ile hudutlamayı, kendi için ilahi bir kanun tanımıştır.

…. Cemiyet disiplin temellerine oturan birliktir. Herkes memleketin kanunlarına ne derece kuvvetle bağlanır ve riayet ederse, o nisbette medeni 
bir hürriyete kavuşur. Görülüyor ki, hürriyet ile kanun fikri arasında sıkı bir münasebet vardır ve netice itibariyle hürriyet, herkesin müsavi surette  
kanuna saygı göstermesi ve itaat etmesinden doğan bir hava ve iklimdir." 

* Türkiye'de demokrasi, demagojiye ve anarşiye dönüşmüştür otorite ve hürriyet arasındaki denge birincisi aleyhine bozulmuş, bir otorite 
boşluğu doğmuştu Türk Silahlı Kuvvetleri, bu boşluğu doldurdular açıklanan hedef  "demokrasinin işlemesine müsait ortamı hazırlamaktır". 

Bu ortam ne kadar süratle oluşursa, milletimiz, memleketimiz o kadar çabuk huzura kavuaşacaktır.

Nazlı ILICAK

14 EYLÜL 1980 TERCÜMAN

 http://www.sivilmedya.com/nazli-ilicak-14-eylul-1980-tarihli-yazisinda-ne-yazmisti-21753h.htm


12 Eylül'de Sevinen Yazarlar bakın kimler

"Kızdırırlarsa, anayasaya 'Hayır' demiş olmanın pek bir işe yaramayacak gururuyla 12 Eylül'de zil takıp oynamış olanların tek tek adlarını açıklarım; 
şaşar kalırsınız..."

      Akşam gazetesi yazarı Ali Saydam, 12 Eylül 1980 günü Türkiye'yi terketmek üzereyken darbe yüzünden kaldığını anlattığı yazısında ilginç bir 
ayrıntıya değindi. 

"Darbenin ardından kimle konuştuysam hayatından memnundu" diyen Saydam, herkesin 'Ordu Cumhuriyet'e ve vatana sahip çıktı!' diye 
düşündüğünü yazdı. Saydam eğer kızdırırlarsa 12 Eylül'de zil takıp oynayanların isimlerini açıklarım şaşarsınız derken şunları yazdı:

"Entelektüeli, aydını, işadamı, sanatçısı, sokaktaki sıradan vatandaşı mutabıktı: 'Vatan elden gidiyor!'...

Bugün ne hikmetse herkes bir başka havada... Kızdırırlarsa, anayasaya 'Hayır' demiş olmanın pek bir işe yaramayacak gururuyla 12 Eylül'de 
zil takıp oynamış olanların tek tek adlarını açıklarım; şaşar kalırsınız..."

KİM NE DEMİŞTİ?

Ali Saydam zil takıp oynayanların kim olduğunu açıklar mı bilinmez ama bianet'in geçen sene hazırladığı 12 Eylül'de ne demişlerdi? başlıklı dosya 
medyadaki isimlerin 31 yıl önce ne yazdıklarını gözler önüne seriyor. 

Metinleri yazar Mine Söğüt'ün derlediği Darbeli Kalemler/ 27 Mayıs-12 Mart- 12 Eylül Askeri müdahalelerin ilk haftasında yazılan köşe yazılarından 
seçmeler kitabından aldık.

Refik Erduran: Serinkanlılıkla

Başka ülkelerde yönetim olağanüstü bir yoldan el değiştirirken genelde kan akar. Bizde ise 12 Eylül 1980 yıllardır kansız geçen ilk gün oldu. 
Herkes kafasında dilediği yorumu ve soyut değerlendirmeyi yapabilir.
Ama bu so­mut durumun büyük çoğunluğa rahat bir soluk aldıracağı gerçeğini hesaba katmamak yanıltıcı sonuçlara götürür yorumcuyu. 
(Mercek, Milliyet /13 Eylül 1980)

Uğur Mumcu: Terörsüz Özgürlük

Türk Silahlı Kuvvetleri, 27 Mayıs'ta da 12 Mart'ta da kalıcı bir askeri yönetim kurmak istemedi. Yeni yönetim de "özgürlükçü, demokratik, laik ve 
sosyal" nitelikli bir "sivil yönetim" kurma amacı taşıdığını ilan etti.
Şimdi hepimizin tek bir amacı olmalıdır. Çok yönlü kışkırtmaların kurt kapanlarına kapılmadan, terörsüz özgürlüğü, kansız demokrasiyi kurmak 
ve sivil yönetimi, sağlıklı yöntemleri ve kalıcı çözümleri ile yeniden oluşturmak...(Gözlem, Cumhuriyet/ 15 Eylül 1980)
Hasan Pulur: İflas masasında bir kadro
Orgeneral Evren böyle demektedir. Bu ne büyük bir aydınlıktır bilir misiniz?
Dahası da var; "Bir defa daha belirtiyorum ki, Silahlı Kuvvetler aziz Türk milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve 
gittikçe etkisi azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak, kendi kendisini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam 
temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır..."
Şu son üç kelimeye dikkat edilmelidir:... El koymak zorunda kalmıştır".
Bu zorunluluğu yaratanlar kendi kendilerini yargılamalıdırlar.
Ve sonra iflas masasına oturmalıdırlar. (Olaylar ve insanlar, Hürriyet/ 16 Eylül 1980)
Nazlı Ilıcak: 27 Mayıs-12 Eylül
12 Eylül, 27 Mayıs'ın akıbetine uğramayacaktır, uğramamalıdır. "Kadife eldivenli" vasfını daima koruma, müsamaha ve iyi niyet her zaman devam 
etmelidir. Çünkü bu bizim son şansımızdır. Kaybedeceğimiz şey, demokrasiden de, hürriyetlerden de önemlidir. Haysiyetimizin istiklal ve 
istikbalimizin teminatı olan anavatandır.
Not: Kadife eldivenli harekât liderlere telefon görüşmesine dahi müsamaha ediyor. Bravo. Biz de bu müsamahaya sığınarak Sayın Demirel'e ufak 
bir mesaj iletmek isteriz:
"İyilik, sıhhat ve selametinizi özler, bu vesileyle hürmetlerimi teyiden takdim ederim." (Tercüman/ 16 Eylül 1980)
Rauf Tamer: Duyuyor musunuz?
Kenan Evren'in söyledikleri, her hukukçunun ve her profesörün başucuna bir mukaddes kitap gibi asılacak cinsten sözlerdir...
Öpüp öpüp başlarına koysunlar.
Vazgeçtik istifalarından... (Sözün kısası, Tercüman/ 17 Eylül 1980)
Güneri Civaoğlu: İlk intiba, en iyi intiba
Bu hafta hükümet ilan edilecek. Sonra bir geçici anayasa yürürlüğe giriyor. Daha sonra Kurucu Meclis seçilerek göreve başlayacak. 
Yeni anayasa hazırlanacak. Siyasi partiler, seçim kanunu ve diğer bazı yasalarda değişiklikler yapılarak, demokrasinin daha iyi işleyeceği bir 
hukuk ortamı oluşturulacak.
Bu arada kimsenin şüphe etmemesi gereken bir gerçek şu: Şiddet örgütlerinin üzerine hiç müsamahasız gidilecek.
Önümüzdeki günlerde ibret levhalarının sunulması kimseyi şaşırtmamalıdır.
Kamu vicdanının süratle tatmin edileceği infazlar... Adalet kılıcının yeni şiddet suçlarının işlenmesini önleyici, caydırıcı bir süratle işlemesi.
Beklenen bu. (Ankara notları, Tercüman/ 17 Eylül 1980)
Oktay Ekşi: Gevşemeden, gevşetmeden
Çok basit: Türkiye son derece ağır bir ameliyat geçirmiştir. Bu ameliyatın tam başarıya ulaşması ve hastanın sağlığına tam kavuşması için çok 
dikkatli olmak, Türkiye'yi seven, demokratik düzene inanan herkesin borcudur.
Evren Paşa sempatikti.
Evren Paşa demokratik sistemin en kısa zamanda işletileceğini vaat etti.
Evren Paşa içtenlikle konuştu.
Doğrudur, Evren Paşa bu izlenimleri vermiştir ama iş orada bitmemiştir. Daha doğrusu Evren Paşa'nın işi orada bitmemiştir, tam tersine orada 
başlamıştır. (Günün yazısı, Hürriyet/ 18 Eylül 1980)
Çetin Altan: Çağdaşlığa giden yol
Atatürk temelde çağdaşlıkla, çağdışılığın bazı toplum kesitlerine sağladığı kolaylıklara karşıydı. O nedenle çağdaşçılığı, Cumhuriyetçiliği yani 
var olan koşullar önündeki en zor yolu seçmiştir.
Atatürk'ten sonra Atatürkçülük kolay gibi görünmüştür. Oysa bir Şark toplumunda Atatürkçülük zorların en zoruydu.
Özellikle laiklik bayrağını ayakta tutabilmek en zoru idi. (Şeytanın gör dediği, Milliyet/ 18 Eylül 1980)

Müşerref Hekimoğlu: Yasalar değil kafalar...

Orgeneral Evren'in demokrasiseverliğine her zaman güven duydum. Tüm dünya görevinin bilincine varmış bir komutan olarak, ülkenin ve rejimin 
gücünü Türk Silahlı Kuvvetleri'nin asıl görevine dönüşünde hisseden kişiliğiyle tanıyor Evren Paşayı. Uygar kişiliğine saygı duyuyor, içtenliğine 
güven...
Ben de aynı saygı ve güven içinde Sayın Başkan ve öteki Konsey Üyelerine "Kolay gelsin" diyerek bitirmek istiyorum yazımı. Görevlerini başarıyla 
sona erdirmelerini diliyorum. Ama bu görevin güçlüğünü de belirtmek zorundayım.
Onları Atatürk yolunda bir eyleme iten ortamı değiştirmek hiç kolay değil. Çürümüş, tepeden tırnağa fosilleşmiş bir düzeni sağlıklı bir varlığa 
dönüştürmek kolay değil. Hele düne dönük kurallarla yarına yönelmek hiç kolay değil... (Ankara. Anka, Cumhuriyet/ 19 Eylül 1980)


http://www.gazeteciler.com/gundem/12-eylulde-sevinen-yazarlar-bakin-kimler-40616h.html

*********


12 Eylül'de kim Ne yazmıştı?

12 Eylül ASKERİ DARBSİ Sonrası, Basındaki bazı kalemler Hangi satırları yazdı?
VE BUGÜN NELER YAZIYORLAR..
( TAKDİRLERİNİZE )


Oktay Akbal (Cumhuriyet-13 Eylül 1980) “Atatürk devriminin yandaşları, erleri, Atatürk ilkelerinin sahipleri, böyle bir duruma sürgit göz 
yumamazlardı elbet. Nasıl 27 Mayıs 1960'ta göz yummadılarsa, daha sonraki yıllarda nasıl zaman zaman uyarı mektuplarıyla, anımsatmalarla 
iktidarı ellerinde tutanları Atatürk devriminin yoluna çağırdılarsa, bir kez daha aynı kutsal görevi yapacaklardı. Bu kaçınılmaz bir gerçekti. 
Öyle de oldu.” 

Güngör Mengi (Yeni Asır-18 Eylül 1980) “12 Eylül Harekatı, hedefine varacaktır. Devlet, rejim ve topluma hazırlanan tuzak mutlaka bozulacaktır. 
(…) İhanet, bu aşamadan sonra silahlarını gömerek lanetli mücadelesine son verecek değildir kuşkusuz. Ama devletin güçlenmesi sayesinde ihanet 
odakları, masum insanları eskisi gibi şantaj ve baskıyla eyleme sürükleme olanaklarını yitireceği için, gerçek gücü ile kalacak, savaşını 
sürdürmekteki inadı intiharı olacaktır.” 

Rauf Tamer (Tercüman-17 Eylül 1980) "Kenan Evren'in söyledikleri (16 Eylül 1980 tarihli basın toplantısı) her hukukçunun, her profesörün, 
başucuna bir mukaddes kitap gibi asılacak cinsten sözlerdir. Öpüp öpüp başlarına koysunlar. Vazgeçtik istifalarından.." 

Oktay Ekşi (Hürriyet-18 Eylül 1980): "Evren Paşa, son derece ağır bir sorumluluk altına girmiştir. Bu, Türkiye'yi yıllardır bunaltan anarşi, 
terör ve bölücülüğü tam bir tarafsızlıkla kökünden kurutmak ve ülkemizi aydınlık ve huzurlu günlere tekrar kavuşturmak sorumluluğudur. 
Ve bu sorumluluğun altından kalkabilmek için, Evren Paşa ile onun bu amaçlara ulaşmasını isteyen görevli görevsiz herkesin, içinde 
bulunduğumuz durumun icaplarına göre hareket etmesi zorunludur." 

Güneri Cıvaoğlu (Tercüman-4 Ekim 1980) "12 Eylül Harekatı'nı, dünyadaki diğer asker kökenli rejim olayları ile mukayese ettirmeyecek diğer 
görüntüleri ise yeni yönetimin uygulamalarında buluyoruz. Her geçen gün bir yeni uygar görüntüyü, aşırı davranışlardan kaçınan makul ve 
kamu vicdanını tatmin eder nitelikte haklı uygulamaları sergilemektedir. 

Hedefler saptırılmamakta, harekatın ilk gününde açıklanan amaçlara, kararlı, tavizsiz fakat ölçülü ve akıllı adımlarla ilerlenilmektedir. 
Böylesine olumlu, özlenen sonuçları almaya dönük, makul ve ölçülü yönelişlere destek olmak, milletçe hepimizin görevidir. Bu konuda 
siyaset adamları ve basın da dahil, hepimizin sorumluluğu vardır." 

Bekir Coşkun (Günaydın-20 Ocak 1981) "Devlet Başkanı'nın konuşmaları, televizyonda en ilginç polisiye diziden daha çok ilgiyle izleniyor. 
Türk toplumu, hep demagoji süslü püslü konuşmalar dinlediğinden, haksız da değil. Oysa, Evren Paşa'nın sade, halkın anlayabildiği, zaman 
zaman şaşırmalarla ayrı bir özellik kazanan öz bir konuşma üslubu var. (…) Bu konuşma konusuna iyice değinmemizin nedeni şu: İşlerine 
gelmeyen sözleri duyunca, 'Belki ağzından kaçırmıştır', ya da 'Boş bulunarak söylemiştir' gibi düşünenler, boşuna heveslenmesin." 

Cüneyt Arcayürek (Hürriyet 21 Şubat 1981) "Başkalarını bilmem ama, kendime soruyorum bazen: Acaba Türkiye, ne zaman 12 Eylül Harekatı'nın 
komuta zinciri içinde yapılmış olmasının mutluluğunu taa benliğinde duyacaktır. Eğer ordu, 12 Eylül öncesi kendi bünyesinde parçalanmasını, 
bölünmesini isteyenlerin oyununa gelseydi, komuta zinciri içinde hareket edip ihtilali başaramasaydı, başımıza gelecekleri hiç düşünebiliyor 
musunuz? Birbirimizi vuracaktık! Bunu hiç unutmayalım, hep düşünelim, bin şükredelim. Türkiye'de işkence olaylarının varlığını inkar etmeyen bir 
yönetimin, işkenceyi devlet politikası olarak yürüttüğünü söyleyecek veya ima edecek insafsız çıkacak mıdır, bunu çok merak ediyorum." 

Yavuz Donat (Tercüman-11 Eylül 1981) "Eylül 1979. Huzurun sürmesi ve Türkiye'nin bir süre sonra, çok partili parlamenter demokrasiyle 
yönetilen ülkeler arasında laik olduğu yeri alması dileğiyle.." 

Metin Toker (Milliyet-9 Kasım 1982) "Bu anayasa (1982 Anayasası) reddedilirse, uçtaki ışık kaybolacak, her şey yeniden tam karanlığa, yani 
meçhule girecektir. Belki sonu daha hayırlı olacaktır. Ama belki de daha fena. Ben aydınlıkta kalıp yolun doğru çizilmesine yardımcı olabilmenin 
iyi niyetli bir yönetime iyi niyetle etki ve uyarma yapabilmenin, aksaklık ve eksikliklerin bir zaman parçası içinde düzeltebilmesi için imkanının 
muhafaza edilmesinin faziletine inanıyorum. 1982 Anayasası'na kabul oyu verdim." 

Mehmet Barlas (Milliyet-14 Kasım 1983) "12 Eylül'ü yapanlar sözlerini tutmuşlardır. 12 Eylül'ü destekleyen halk çoğunluğu da 1982 Anayasa 
referandumunda olduğu gibi top yekûn sandık başına gitmiş, geçersiz oy kullanmamış ve bir sivil iktidara 6 Kasım günü destek vermiştir.(…) 
Cumhurbaşkanı Evren, 10 Kasım'da Anıtkabir Defterine duygularını yazarken, ‘Demokratik parlamenter sisteme geçiş sınavını başardık’ 
müjdesini vermektedir Atamıza.. Bir insan yürekten bunun sevincini duymasa, böyle bir ifadeyi seslendirir mi?"

http://www.hurhaber.com/12-eylul-de-kim-ne-yazmisti/haber-72286

***

31 Temmuz 2017 Pazartesi

MEDYA, AYDINLAR, SİVİL TOPLUM VE DARBELER, BÖLÜM 3

MEDYA, AYDINLAR, SİVİL TOPLUM VE DARBELER, BÖLÜM 3



Ey sandıktan çıkanlar, Nasılsınız, eyi misiniz? 
Eyisiniz, eyi… 
Nasrettin hoca’nın kar helvasına benzer Cici Demokrasi mucidi İsmet Paşa’ya da sormak lazım: 

Nasılsınız? Ey misiniz? Eysiniz, eyi… Ya Türkiye’ye her yıl yeni bir Türkiye 
katma peşindeki Süleyman Bey, sen nasılsın? Eyi misin? Eyisin, eyi… Başbuğ 
Türkeş, senden ne haber? Komando kursların ne alemde? Necmettin Molla, 
şehadet parmağın havada mı gene? Şerbetçi profesör, bakalım şimdi hangi 
nabızlara şerbet vereceksin? Ordu bildirisi, hiçbirinizin bir ötekinden daha 
becerikli olduğunu söylemiyor. ‘Parlamento ve Hükümet’ diyor. Bu 
sınıflandırmanın içinde tümünüz varsınız. (Nasılsınız, Eyi misiniz? İlhan 
Selçuk, Akşam Gazetesi, 13 Mart 1971). 

Solun güçlü kalemi Çetin Altan da Muhtıradan memnuniyet duymuş ve desteğini 
esirgememiştir. Altan muhtıranın hemen arkasından kaleme aldığı “Ve Şahmerdan Güm Diye İndi Sonunda” başlıklı yazısında mevcut siyasetçilere en ağır şekilde saldırarak adeta onlara karşı yapılan her şeyin normal olduğu intibaını vermeye çalışmıştır: 

İnsanı insan yapan erdemlikler vardır; haysiyet, vakar tutarlılık, dürüstlük, seviye, mantık ve kültür, beyin ve yürek sahibi olmak gibi… Bir âdem oğlundan bunların tümünü birden çıkarınız, geriye bizdeki politikacı tipi kalır… Haysiyetsiz, 
mantıksız, kültürü az, kafasız ve yüreksiz bir rastlanmadık cehennem zebanisi dir bizdeki politikacı tipi. ( Ve Şahmerdan Güm Diye İndi Sonunda, Çetin Altan, 
Akşam Gazetesi, 14 Mart 1971). 

Basın dünyasında 12 Mart Muhtırasına açıkça karşı koyan ve ağır eleştiriler yönelten tek kişi Bedii Faik olmuştur. Solda ve sağda hemen herkes Muhtıraya destek yazıları kaleme alıp çeşitli örgütler yayınladıkları bildirilerle gelişmeyi onaylarken Bedii Faik, bunun kabul edilemez olduğunu, 27 Mayıs tecrübesini yaşamış bir ülkede buna destek verilemeyeceğini, asla makul ve kabul edilebilir bir gerekçesinin olmadığını yazmıştır. Bedii Faik Dünya Gazetesindeki köşesinde 12 Mart Muhtırası aleyhinde çeşitli yazılar yazmış ve bundan dolayı da başına bazı sıkıntılar gelmiştir. Sadi Koçaş’ın şu değerlendirmesi o günlerdeki durumu 
özetlemektedir: 

Yalnız Dünya’da Bedii Faik muhtıraya karşı çıkmıştı. Hatta karşı çıkmakla da 
kalmamış, yaylım ateşine geçmişti. Bunun dışında yalnız muhtıradan memnun 
olanlar değil, muhtıradan nefret ettiği muhakkak olan, düşürülen iktidarın en 
güçlü kalemleri bile ‘Kahraman Orduya’ övgü düzmekle birbirleri ile yarış 
ediyorlardı. Ve bu hal her gün biraz daha dozunu attırarak devam etti.261 
12 Mart müdahalesi ile ordu bir kez daha sistemi kendi istediği gibi düzenleyerek ülkenin sosyal, ekonomik ve siyasal geleceğini yönlendirme ve dar kalıba sokma yöntemini hayata geçirmiştir. Ama bu ara dönemde demokratik kurumlar üzerinde kurulan baskı ve yönlendirmelerle takip edilen politikaların, yetmişli yıllarda toplumun yüz yüze bırakıldığı terör, anarşi, derin sosyo-ekonomik ve siyasal krizlerin temel sebeplerini oluşturduğu kabul edilse bile kimse bunun hesabını sormayı düşünmemiştir.262 

12 Eylül’de medya tekrar darbe sınavına girmiştir. Türkiye'nin önde gelen gazetelerinin 13 Eylül 1980 manşetleri şöyledir: Hürriyet: “Atatürk yolunda devam.” Tercüman: “Yeni anayasa hazırlanacak Ordu mecbur kaldı.” Milliyet: “Yeni yönetime herkes yardımcı olsun.” Cumhuriyet: “Ana hedef Atatürkçülük.” Bu manşetlere ve basının tüm şirin görünme gayretlerine rağmen darbenin basına maliyeti ağır olmuştur: 400 gazeteci için toplam 4000 yıl hapis cezası istendi; gazetecilere 3.315 yıl 6 ay hapis cezası verildi; gazetecilerden istenen   toplam tazminat miktarı 12.848.000.000 Liraydı; 31 gazeteci cezaevine girdi; 300 gazeteci saldırıya uğradı; 3 gazeteci silahla öldürüldü; gazeteler 300 gün yayın yapamadı; 13 büyük gazete için 303 dava açıldı; 39 ton gazete ve dergi imha edildi. En önemlisi de apolitik bir basın oluşturmak için getirilen yasaklar ve sınırlamalar gazetelerin içini boşalttı, yayın anlayışına magazin gazeteciliği hâkim oldu. 

Gazeteci Oral Çalışlar; Özelde 12 Eylül, Genelde tüm darbelere dair medyayı değerlendirir: 

12 Eylülde medyanın oynadığı rol utanç vericidir. Darbe destekçisi, darbe 
şakşakçısı yani hiç tartışılacak bir şey yok burada, zaten öyle yapmayanların 
gazetecilik yapma şansı kalmamıştı o zaman. Yaşanmış tecrübelerle, biraz itiraz 
edenlerin hemen hapse atıldığı ve gazetesinin kapatıldığını biliyoruz. Medya, 
maalesef her dönemde böyledir. Türkiye'nin sivilleşmesi konusunda veya 
Türkiye'de darbelerin desteklenmesi ve kamuoyunun zehirlenmesi konusunda 
esas itibarıyla çok olumsuz bir rol oynadı. Tabii ki istisnalar var, tabii ki düzgün 
davranan ve davranmaya çalışan insanlar vardı, onların hepsini bir kefeye koymak istemiyorum ama “ Genel bir değerlendirme yap.” derseniz, yüzde 90, yüzde 80 itibarıyla Türk medyasının bu tür sınavlardaki durumu kötüdür, çok kötüdür.263 

28 Şubat 1997 MGK toplantısı ile özdeşleşen 28 Şubat sürecinde: “ Olmayan bir savaş ve düşman medya ile ilan edilebilir. Çünkü medya, insanları her şeye inandırabilir.” sözünün hayata geçirildiğine ve basının bu çerçevede kullanıl dığına tanık olundu. Normal demokrasilerde, yasama - yürütme ve yargıdan sonra 4. kuvvet olarak kabul edilen ve toplumsal bir denetim aracı işlevi gören medya, Türkiye pratiğinde kendini sık sık 1. kuvvet konumunda görüyor ve buna göre tavır alıyor. 

Birinci kuvvet anlayışı, medyayı sürekli hataya zorluyor. Kendini bütün kurumların üstünde gören yöneticiler - yazarlar, hatta muhabirler, ellerindeki gücü toplum yararına değil, kendi çıkarları için kullanabiliyor. Peki, sonuçta ne oluyor? Siyaseti kendi anlayışına göre dizayn etmek, başbakanları ve hükümetleri belirlemek, devlet ihalelerinde söz sahibi olmak, seçimlerde vatandaşı yönlendirmek, toplum mühendisliğine soyunmak, yalan haber yapmak, hatta yalan haberi rutinleştirmek, beğenmediği kişi ve kurumlar hakkında haksız ve karalayıcı sıfatlar kullanmak, insanların şeref ve haysiyetlerini rencide edici yayınlar yapmak gibi konu başlıkları; Türkiye’deki ‘merkez medya’ anlayışının yerleşik konu başlıkları haline geliyor. 

28 Şubat günlerinde basın-asker ilişkileri, 27 Mayıs çizgisine geri dönmüş, 12 Eylül ve 12 Mart sanki hiç yaşanmamıştır. Gazete manşetlerinden bazı örnekler: 

Bu defa işi Silahsız kuvvetler halletsin (Hürriyet - 20 Aralık 1996); 
Ordu Rahatsız (Sabah - 13 Aralık 1996); 
Gerekirse Silah Bile Kullanırız (Hürriyet - 12 Haziran 1997); 
Erbakan Pes Etmiyor (Radikal - 3 Mart 1997); 
Tayyip’e Şok Ceza Muhtar Bile Olamaz (Hürriyet - 22 Nisan 1998); 
Refah’a üç uyarı (Sabah - 1 Şubat 1997); 
Tanklar Sincan’da (Sabah - 5 Şubat 1997); 
Muhtıra Gibi Tavsiye (Cumhuriyet - 1 Mart 1997); 
İşte Fadime’nin Suçladığı Adam (Sabah - 5 Ocak 1997);
 Karadayı’dan Humeyni Dersi (Sabah - 1 Eylül 1996); 
Ordudan Ambargo (Milliyet - 6 Haziran 1997); 
Askerden RP’ye Şok Suçlamalar (Hürriyet - 11 Haziran 1996); 
Şeyhler Ordusu Kuruldu (Cumhuriyet - 11 Haziran 1996); 
Ya Uy Ya Çekil (Hürriyet - 4 Mart 1997); 
Refah Bunalımı (Milliyet - 1 Mart 1997). 

Türkiye’de son yıllarda medya patronlarının iş adamı olması, gazetecilikten gelmemesi, medya bağımsızlığı ile de çok ilişkilendirildi. ‘Basın sermayesi ne kadar güçlü olursa, iktidarlara karşı da o kadar bağımsız olur’ tezi işlendi. Ancak yaşanan gelişmeler bu tezleri desteklemiyor. Can Dündar’ın tespit ettiği gibi, Türkiye gibi ekonomideki ağırlığın hala devlette ve dolayısıyla da hükümetlerde olduğu ülkelerde, iş hayatında etkin olmak medyaya bağımsızlık getirmediği 
gibi tam tersi onu hükümet lerin güdümüne sokuyor. Akçalı işlerde hükümetlerle medya sürekli karşı karşıya geliyor. Medya eleştirmeni Ragıp Duran, sorunu Türkiye’deki medya mülkiyetiyle ilişkilendirenler den: 

Bir yandan gazetecilik, bir yandan inşaat, arazi, petrol işi yaparsınız burada 
gazeteciliğiniz sorgulanır. “Siz hangi maksatla gazetecilik yapıyorsunuz?” sorusu 
gündeme gelir. Kamuoyu bilgilensin diye mi, yoksa diğer faaliyetlerinizde 
birtakım kolaylıklar sağlansın veya yaptığınız usulsüzlükler gizlensin diye mi 
gazetecilik yapıyorsunuz? Bu soruların sorulması kaçınılmaz olur. 264 

Aynı konuyu, “ Devlet üzerinden zenginleşen medya ” başlığıyla ele alan Mehmet Altan: Gazetecilik yapmak yerine ‘devlet üzerinden zenginleşme’ bugün medyaya olan güveni sıfırladı. Ergün Babahan’ın da vurguladığı gibi, siyasi iktidar üzerinde gücünü kullanarak zenginleşme peşinde koşan medya patronu, iş takipçisi konumundaki gazete yöneticisi, ticari kaygı ve kişisel öfke ile yapılan ‘holding medyacılığı’, asıl işlevi sadece ve sadece habercilik olan gazeteciliği neredeyse tamamen öldürdü. Medyanın zenginleşmesine olanak sağlayarak kendi çürümüşlüğünü gözlerden saklamaya uğraşan Ankara ve rant dağıtım işinin taşeronluğunu üstlenmiş olan halktan kopuk siyaset kurumu, bu zihniyetin enkazı altında debeleniyor şimdi. Medya, Türkiye’deki sistemin ‘kilit taşıdır.’ O kilit açılmadan, Türkiye düzelemez. Çünkü ülke kendini her gün çarpık bir aynadan izlemeye mecbur kalır, yalanların, çarpıtmaların arkasına gizlenen gerçeği göremez. (Holding Medyası, Mehmet Altan, Sabah Gazetesi, 21 Ekim 2002

Hürriyet’in patronu Erol Simavi ise Turgut Özal ile giriştiği kavgayla hatırlanan eski bir basın patronu. Onun Başbakan Özal ile giriştiği kavganın en çarpıcı ve hatırda kalan bölümü, 19 Nisan 1988’de Başbakan Özal’a yazdığı açık mektuptur. Bu mektubun son satırlarında: 

Evet, Sayın Başbakanım... Gelelim netice-i kelama: Montesquieu, “Kuvvetler 
Ayrılığı” sistemini getirirken üçlü bir düzen düşünmüştü: Yasama, Yürütme, 
Yargı... Zatı devletiniz bu ilkeyi tekliye düşürdünüz: Şimdi varsa da, yoksa da 
“Özal”... Anayasayı bile, ama bir kez, ama on kez ihlal etmekte beis görmeyen siz değil misiniz? Bilirsiniz... Devlet organları arasında yer almasa da, azıcık fantezi, aslında bir gerçeğin ifadesi olarak “Basın”ı da “kuvvetler” arasına katarlar. Ona da bir numara yakıştırırlar: “Dördüncü Kuvvet”. Ben de şimdi, sizin ilhamınızla, yeni bir “Kuvvetler Ayrılığı” ilkesi getiriyorum. Demokrasiye ve demokratik düzenin kutsallığına olan sarsılmaz inancımın da ışığında, benim kuvvetler ayrılığı kitabım, Türkiye’de, birinci kuvvet faslına bilir misiniz ne yazar? Basın... Ya ikinci? Buyurun, kalemimi zatı âliniz teslim alın... 

Aklınızdan ve gönlünüzden ne geçiyorsa, varın oracığa onu yazın. Saygılarımla. Erol Simavi. 

Üstüne vazife olmayan işlerle iştigal eden medya kervanına 28 Şubat sürecinde devlet kurumu olan TRT de katıldı. 12 Eylül 1996 tarihli, Ertürk Yöndem klasiği Perde Arkası… TRT-1 ve TRT Int’de yayımlanan programda, mevcut ortam 12 Eylül öncesine benzetilerek Konya mitingi ve İran görüntülerine yer verildi. Yöndem’in sözleri şunlar oldu: Bu gün aradan tam 16 yıl geçti. En acısı şu ki, bugün yine 12 Eylül 1980 öncesi kara günlere dönmek üzereyiz. Acı ve gözyaşı devam ediyor, katliamlar, ölümler devam ediyor. Ülkemiz parçalanma tehlikesini hala tam anlamıyla atlatmış değil. 

Dün olduğu gibi bugün de silahlı kuvvetlerimiz ülkemizde 12 Eylül 1980 
ortamını istemiyor. Ancak, ülkemizin birlik ve beraberliği, demokrasi, Atatürk 
ilke ve inkılâpları, vatan toprakları tehlikeye girdiği an yasanın verdiği yetkiyi 
kullanmak zorundadır. (Perde Arkası TRT, Ertürk Yöndem, 12 Eylül 1996). 
Programın MGK kaynaklı olduğu ileri sürüldü. Yöndem bu iddiaya genelde itiraz etmedi. “Bizden kritik dönemlerde MGK ya da Genel kurmay’ın hassasiyet gösterdiği konularda bazı program istekleri olmuştur.”265 

Milliyet’in başyazarı Güneri Cıvaoğlu ‘Anayasa mı dediniz?’ başlığını uygun gördüğü yazısında RP’nin zamanında hizaya getirilmemesini eleştiriyor. 
Tarihi MGK toplantısının, komutanlar arasındaki değerlendirmesi şöyle: 
“Kurbağayı içinde soğuk su olan tencereye atarsınız... Az sonra başına 
geleceklerden habersiz, yüzmeyi sürdürür. Tencerenin altındaki ateşi yakarsınız... 

Suyun yavaş yavaş kaynadığını fark etmez. Çünkü yükselen ısıya alışır. Su iyice 
kaynadığında, artık çok geçtir. Reflekslerini yitirmiştir. Oysa kurbağayı, doğrudan kaynar suya atsaydınız... Derhal tencereden dışarı fırlardı. RP, laisizm dışı uygulamaları, kurbağanın içinde bulunduğu suyun yavaş yavaş ısıtılması gibi bir taktikle toplumsal yaşama ve devlet hayatına sokuyordu. Su kaynadığında artık çok geç olacaktı. Toplum alışacaktı. Refleksler körelmiş olacaktı.” 

Bu sözler, laisizm adına tepki koyan sivil kesimin silahsız güçlerinin ve silahlı 
kuvvetlerin aymazlığa düşmediğinin simgesel anlatımıdır. Ve başka sürpriz 
görüntüye işaret edeyim. Galiba... Asıl, son MGK toplantısında, sıcak suya 
kurbağa atıldı. Birilerinin hayli haşlandığını söyleyebilirim. Tekke mensuplarına, 
tekkelerin kapatılması açıklamasına imza koydurtmak az şey mi? (Haşlama, 
Güneri Cıvaoğlu, Milliyet Gazetesi, 2 Mart 1997) 

Hürriyet yazarı Fatih Altaylı ise kendine özgü üslubu ile MGK’yı ne kadar demokratik bulduğunu ifade ediyor ve ‘artık muhbir vatandaşım’ vurgusunda bulunuyordu: Artık muhbir vatandaşım. Kendime yeni bir iş buldum, Bundan böyle artık böyle kılık kıyafet kanununa aykırı olarak dolaşanları, sarıklıları, kolundan tutuğum gibi karakola götüreceğim. Evlerini polise göstereceğim. Otomobilde görürsem plakalarını alıp bildireceğim. Yapılan işlemi savcılığa kadar takip edeceğim. Yok yok, savcılıkta da takip edeceğim. (Hürriyet Gazetesi, 3 Mart 1997). Mehmet Ali Birand Sabah’taki köşesinde, “Aslında, hepimizin ‘ince ayara’ ihtiyacı var” diyerek müdahaleye antidemokratik denemeyeceğini savunuyordu. Olanlar oldu... Siyasilerimiz yine boşluk yarattılar ve normal koşullarda Meclis'te görülmesi gereken bir hesap, MGK'da görüldü. Asker, siyasi yaşamımızda balans ayarını veya ince ayarı tamamladı. Kendi düşen ağlamaz. Bundan böyle kimsenin şikâyete hakkı yok. Askerin bu tutumunun demokrasi ile bağdaşmadığını da söylemeyin... Oktay Ekşi'nin dün yazdığı gibi, "Eğer siz beceremezseniz, yerinize başkaları yapıverir..." Türkiye için artık yepyeni bir dönem başlıyor. Yeni bir demokrasi tarifi, yeni bir hükümet ediş şekli, yeni bir dengeler dönemi... 

Buna "Türk usulü demokrasi" demek gerekir. Durumu gerçekçi şekilde 
değerlendirirsek belki bu yeni dönemi uzatabiliriz. Yok, 12 Eylül öncesindeki gibi 
"mektup bana değil, karşımdakine yollandı" kargaşasına düşülürse, bu iş kısa 
sürede karakolda biter... Şimdi bir hesap yapma dönemi başlıyor... İşin gerçeğine bakacak olursak, hepimizin bir ince ayara ihtiyacımız var... (Aslında hepimizin “ince ayara” ihtiyacı var, Mehmet Ali Birand, Sabah Gazetesi, 3 Mart 1997) Sabah yazarı Necati Doğru ise ‘Hasan Ali Yücel anlatıyordu’ başlıklı yazısında bir askeri müdahaleye karşı iktidar ortaklarını uyarmakla kalmıyor, açıkça MGK kararları uygulanmadığı takdirde Başbakan Erbakan ile Başbakan Yardımcısı Çiller’in götürülüp hapsedileceğini ifade ediyordu: 

Anayasa ayrıca MGK'nın son aldığı ve henüz halka açıklanmayan 20 kararın 
uygulanıp uygulanmadığını da denetleme yetkisini Orgeneral İlhan Kılıç'avermiş. 
Dolasıyla Erbakan ve Çiller, MGK'nın kararlarına ivedilikle uymak zorundalar. 
Uymazlarsa... Uydurulurlar... Ordu kışlasından çıkar... Erbakan ile Çiller'i... 
Anayasa suçu işlemiş ilan eder... Götürür bir yerlere hapseder. (Hasan Ali Yücel 
anlatıyordu, Necati Doğru, Sabah Gazetesi, 6 Mart 1997)266 

Gazeteci Şamil Tayyar, Star Gazetesindeki köşesinde, Sincan’da tankların yürütülmesi meselesini anlatırken, Hürriyet muhabirinin olayı görüntüleye memesi üzerine tankların çekim için tekrar Sincan caddelerinden geçirildiğini yazdı. Bu ayrıntı bile 28 Şubat sürecinde medyanın oynadığı rolü anlatmaya yetiyor. 4 Şubat 1997’de gerçekleşen tankların yürümesi hadisesi ile ilgili ayrıntıyı Şamil Tayyar şöyle anlatıyor: 

Sincan’da tankların yürütüleceği bilgisi, belli bir merkezden bazı gazetelere 
önceden haber verildi. Bunlardan biri Sabah, diğeri Hürriyet’tir. Birçok gazetenin muhabiri gece yorgun düşüp Ankara’ya dönerken sadece Sabah muhabirleri Cemal Doğan ile Kamil Elibol Sincan’da kaldı. Ve sabahleyin Sincan’da dolaşan tankları ayrılana kadar görüntüledi. Bu arada ilginç bir gelişme yaşandı. Tank görüntülerinin Sabah tarafından çekildiği duyulunca, başta Hürriyet olmak üzere çok sayıda gazete o fotoğrafların peşine düştü. Ama Sabah, fotoğrafları vermedi. 

Bunun üzerine bazı gazetelerin üst düzey yöneticileri, Genelkurmay’ı arayarak 
tankların Sincan’da ikinci kez yürütülmesini sağladılar. Aynı gün saat 16.00 
sularında tanklar ikinci kez Sincan sokaklarında tur attılar. Böylece, tank yarışında geride kalan medyamız muradına erdi. Fakat buna en çok bozulan ilk fotoğrafları çeken Cemal Doğan’dı. Tanklar ikinci kez yürütülürken bir komutana yanaşıp sordu: ‘Komutanım ne oldu?’ Komutan: ‘Tankları bakıma götürüyoruz.’ Cemal yeniden devreye girdi: ‘O zaman niye ters istikamete gidiyorsunuz?’ Komutanın şu sözü tarihe geçecek nitelikteydi: ‘Ne sorup duruyorsun? Sizin büyük başlarınız aramış. Döndük geldik.’ (Sincan’da tankların yürüdüğü o sabah, Şamil Tayyar, Star Gazetesi, 11 Ocak 2008). 

Türk Silahlı Kuvvetlerine olan güveni sarsan en ciddi olay: Andıç. 25 Nisan 1998’e Hürriyet ve Sabah, bir süre önce Suriye’de yakalanıp Türkiye’ye getirilen PKK’nın ‘iki numaralı adamı’ Şemdin Sakık’ın askeri istihbaratta verdiği ifadesini o gün manşetten yayımladı. Gazetelerin bu yalan vakayı haberleştirmesinden saatler önce, 24 Nisan 1998 akşamı ‘araştırmacı gazeteci’ Uğur Dündar’ın başında bulunduğu Kanal D Ana Haber’de; Şemdin Sakık’ın, PKK ve irtica 
ile ilgili itiraflarının ardından aynen şu ifadelere yer verildi; “Türkiye'de bazı gazetecilerinörgütten para alarak terör örgütü PKK lehine haber yaptıkları iddia ediliyor. PKK'dan menfaat temin ederek terör örgütü lehine haber yapanların şunlar olduğu öğrenildi: Mehmet Ali Birand, Çengiz Çandar, Yalçın Küçük ve Mahir Kaynak.” Konuyla ilgili olarak Hürriyet gazetesinde, başyazar Oktay Ekşi, ifadelerin bu bölümlerine dikkat çekerek, bu gazetecilerin açıklanmasını istedi. ‘Alçakları tanıyalım’ başlıklı yazıda Ekşi şöyle diyordu:267 

PKK'nın sırrı kalmadı. Çünkü Şemdin Sakık isimli şeririn verdiği ifadelerden, 
PKK ile kimlerin bağlantılı olduğunu, gizlice ne gibi destekler verdiklerini Türk 
kamuoyu henüz bilmiyor olsa da devlet biliyor. Bu bilgilerin ‘‘Şemdin Sakık 
hakkında yapılan soruşturmanın selameti açısından bir süre daha gizli 
kalması'' mümkündür. Ama konu yargıya intikal ettiği andan itibaren Türk 
kamuoyu bu bilgilerin tamamını öğrenme hakkına sahiptir. Gerçekten bilmeliyiz: 
Vatanseverlikte kendileriyle yarışılamayan pek fiyakalı zenginlerimizle allame 
geçinen gazeteci ve yazarlarımızdan hangileri aslında PKK'ya uşaklık 
yapıyorlarmış. Keza dürüst gazeteci veya sorumlu aydın havalarında, bizleri 
arkadan hangi alçaklar hançerliyormuş, bilmeye mecburuz. Kimi alçaklığını 
saklamak için hukuku kullandı. Kimi insan hakları, kimi demokrasi dedi. Şimdi 
hepsi geride kaldı. Sıra kulaklarından tutup adalete gönderilmelerine veya 
kamuoyuna teşhir edilmelerine geldi. Onu bekliyoruz. (Alçakları tanıyalım, 
Oktay Ekşi, Hürriyet Gazetesi, 25 Nisan 1998) 

Oktay Ekşi, öğrenmek istediği bilgiye çabuk kavuştu, çünkü bir gün sonraki manşetlerde Sakık’a atfen daha ilginç ve bir o kadar da çarpıcı ayrıntılar vardı. Hürriyet’in manşeti, ‘İfadesindeki İsimler’ başlığını taşıyordu. “Sakık’tan Şok İddialar” (26 Nisan 1998) başlığını atan Sabah ise kendi yazarları Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar’ın ismini de birinci sayfadan, ‘PKK yandaşı’ sıfatıyla okurlarına duyurmakta beis görmemişti. 

28 Şubat sürecinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesi, yalan suçlamalarla süslenen bir komploya imza atmıştı. Genelkurmay, iki kelimelik açıklamayla ‘andıç’ın doğruluğunu kabul etti. Ancak ne mağdur bıraktığı kişilerden özür diledi, ne de iç tahkikat açıp sorumluları cezalandırdı. Görmezden gelmeyi tercih etti. 

Gazeteci Ersin Kalkan: 

138 sayfalık bir ifade metni sunuldu gazetecilere. Daha doğrusu servis edildi… 
Sadece bir kişinin söylediği, tabii önemli bir isimdi o, bir kişinin söylediği metin 
üzerinde Türkiye’nin dört bir tarafında büyük bir dalga yaratıldı. Çok planlı, çok 
iyi hesap edilmiş bir şey olduğu anlaşılıyordu. Gazeteciyseniz bunu anlıyorsunuz. Sonra bir kaynaktan, mahkemeye yakın bir kaynaktan “Sadece şeyi öğrenmek istiyorum, sorgu metni kaç sayfadır?” dedim. “105 sayfa” diye cevap geldi. Geriye kalan her şey eklenmiş. 

Ertuğrul Özkök (Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni), o gün bizi resmen kullandılar diyerek nedamet getirdiği yazısında: 

28 Şubat’ta benim en pişman olduğum ve en kendi kendime ayıpladığım şey 
andıç’tır. Askerlerle zaten andıç olayından sonra bütün psikolojik ilişkilerim 
kesildi. Zaten yoktu ilişkim de, psikolojik ilişkilerim. Ben Türk ordusuna gözümün bebeği gibi baktım hep. Hâlâ da içimdeki duygu odur vatandaş olarak ama Türk ordusunun subay eğitimi, şu bu konularla ilgili, o zihniyetiyle ilgili kafamdaki şeylerin hepsi yıkıldı. O günden sonra yıkıldı. Çünkü resmen kullandılar bizi orada. Yani bizi kullandılar ve biz de kendimizi kullandırtmaya bilirdik o durumda. 268 

Olayın failleriyle ilgili ilk itiraflar 28 Şubat döneminde Sabah Gazetesi köşe yazarı ve yayın koordinatörü olarak da görev yapan Can Ataklı’dan geldi. Ataklı, Öküz dergisine verdiği röportajda, 28 Şubat sürecinde Sabah’ın ve diğer büyük gazetelerin verdiği ‘haberlerin yüzde 90’ının yalan” olduğunu söylüyordu. Şemdin Sakık’la ilgili itiraflarla ilgili ilginç bir bilgi veriyordu Ataklı: “Dönemin çok güçlü bir Generali, bu haberlerin konulmaması durumunda gazeteyi batırma tehdidinde de bulunmuştu.” Bu röportajdan sonra Zaman Gazetesi de 
Ataklı’yla bir söyleşi yapmış. Ataklı orada da benzer şeyler söylemişti: 
Türk basını 28 Şubat sürecinde kötü bir sınav verdi. 28 Şubat süreci içerisinde 
özellikle büyük gazete ve televizyonların yaptığı haberlerin yüzde 90'ı (doksan) 
yalandır. Biz yazdık, biz okuduk... Ben bunu her yerde söyledim. Gene de 
söylüyorum. O dönemde öyleydi ya!.. Otur, bu olaya böyle bakalım, deyip 
yazıyorduk. Yaz işte!.. Gayet netti. 28 Şubat'la birlikte bir düşman ilan edildi ve 
bu düşman gelecek, başımıza oturacak… mışş! endişesi içerisinde bir savunma 
mekanizması çalıştı. Bu savunma mekanizmasının çalışmasıyla birlikte zemberek de koptu. (Haberlerin yüzde 90’ı yalandı, Can Ataklı, Zaman Gazetesi, 22 Aralık 1999). 

Ataklı’nın şok sözleri Şemdin Sakık’ın düzmece itirafları kadar basında prim yapmadı ve olay birkaç gazetede yer alabildi. İşte bu süreç, basının ilk Andıç macerası olarak kayıtlara geçti. Kapatılan Nokta Dergisi Genel Yayın Yönetmeni olarak benzer bir süreci yaşayan Gazeteci Alper Görmüş’e göre bu olayla Türkiye’de ilk kez ordunun, ‘sadece sivillere has’ kirden pastan arındığı bilinci sarsıldı, askerlerin de kumpas yapabileceği görülmüş oldu. 

Taha Akyol, 28 Şubat’ta asker ve medya ilişkileri bağlamında Türkiye’nin sosyolojisini, komisyonumuza şu örnek diyalogla anlatmıştır: 

28 Şubatın böyle çok hayhaylı olduğu günlerde Çevik Bir Milliyet gazetesini 
ziyarete geldi. “Arkadaşlar, ben Türkiye’nin nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya 
olduğunu size anlatmak istiyorum.” dedi. Bütün Milliyet yazarları var, ben de 
varım. Umur Talu Çevik Bir’i protesto etmek için katılmadı. Çevik Bir, sözüne 
şöyle başladı: “Arkadaşlar, tehlikenin farkında değilsiniz, Türkiye yeşilleniyor.” 
Yeşilleniyor dediği Greenpeace değil yani şeriat geliyor anlamında ve işi yine 
kızlara getirdi. Konuşması tipik bir fanatik cumhuriyetçi konuşmasıydı. Ben 
kendisine dedim ki: “Sayın Bir, siz Milliyete geldiniz, misafirimizsiniz, çok 
teşekkür ederiz, sizinle sohbet etmekten de memnun olurum. Biz kapıya şöyle bir yazı yazsaydık nasıl karşılardınız? Üniformayla bu sivil müesseseye girilemez.” Birdenbire irkildi böyle. “Yahu bu ne demek, bu üniforma yasak mı yani?” dedi. Ben dedim ki: “Çevik Bey, bakın nasıl tepki gösteriyorsunuz? 18 yaşındaki kızlara siz bunu yapıyorsunuz.” İşte, türban ilericilik midir, gericilik midir tartışması buradan çıktı ve ben kendisine türbanın bir modernleşme simgesi olduğunu, bilimsel kaynakları göstererek anlattım ve mesela dedim ki: İzmir’de altı ay önce toplanan 1. Sosyoloji Kongresinde başı açık, modern, cumhuriyet kadınlarından sosyologların sunduğu tebliğ var. Onlar diyorlar ki türban geleneksel kadının modern hayata, modern eğitime katılmasını sağlayan bir modernleşme aracıdır, bir modernleşme simgesidir. Bana inanmayabilirsiniz, ben sizi eleştiriyorum. Ya hiç olmazsa sosyologları dinleyin, onlardan mütalaa alın.” Kabul etmedi tabii. 269 Görüşmenin devamında Taha Akyol, Çevik Bir’e sorar: ‘Niye Türk toplumunun geleneklerine bu kadar karşı çıkıyorsunuz? Bunun için Türkiye’de çok değerli sosyologlar var. 

Niye onlara danışmıyorsunuz? Çevik Bir de “eğer sosyologlara270 danışırsak bu konudaki kararlılığımız dağılır” diyor. 271 
Asker - medya münasebetleri konusunda kayıtlara geçen bir diğer olay da Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Erol Özkasnak ve Kurmay Kıdemli Yüzbaşı M. İhsan Tavazar imzalı “Basınla Temas” başlıklı belgedir (8 Haziran 1998 tarihli ve 3050-296.98/İCRA.SB). 28 Şubat sürecinde yararlanılan gazetecilere teşekkür mektubu gönderilmesi talimatının verildiği 
“Hizmete Özel” bir yazıdır. Bu iki sayfalık belgede tam 40 gazetecinin ismi yer alıyor ve “Söz konusu basın mensuplarına, bu çalışmalarında gösterdikleri işbirliğinden ve vermiş oldukları hizmetlerden dolayı takdir ve teşekkürlerimi bildiren mektuplar yazılacaktır” deniliyor. 272 

TSK, lâik merkez medya ile o güne kadar görülmemiş bir ilişki oluşturdu. Yazılı ve görsel basını “beslemeye” başladı. Özel turlar, brifingler ve kulaklara fısıldanan bilgilerle manşetleri ve televizyon haberlerini açıkça kontrolüne aldı. O günün resmini Ali Bayramoğlu (Yeni Yüzyıl Gazetesi) şöyle çizmektedir: 

Gazetelerin yaptığı birinci iş: Toplumu şekillendirmek, toplumu yönlendirmek. 
İkinci yaptığı iş de şudur: Silahlı Kuvvetler’in silahı olmak. Silahlı Kuvvetler, 28 
Şubat müdahalesini silahla yapmadı, ama basınla yaptı. Basını silah gücünde 
kullandılar. Gerek fişlemelerle, gerek andıçlarla, gerek nokta atışlarında basın; 
doğrudan doğruya kullandıkları, doğrudan doğruya hem ahlaki yaptırım, hem 
siyasi yaptırım, hem hukuki yaptırım açısından devrede tuttukları bir yapı oldu. 
Dolayısıyla 28 Şubat’a baktığımızda hakikaten basının kara sayfasını, utanç 
sayfasını görürüm ben. Eğer basın bu tavrı almasaydı, bunu yapabilir miydi, başka bir tartışma konusu ama basın bu tavrı almasaydı zannediyorum bu kadar fütursuzca, bu kadar rahat bir şekilde bazı sorunlar yaşanmazdı. 
Fikret Bilâ (Milliyet Gazetesi Ankara Temsilcisi) başarısızlığın faturasını, o günlerde medya etiğini çiğneyen basına değil siyaset kurumuna çıkarır: 
Siyaset kurumunun kendi işlevini yerine getirememiş olmasından kaynaklanan 
mahcubiyetle, sorumluluk medyaya yöneltiliyor. Aslında siyaset kurumu askerin 
karşısına çıkmamıştır. 28 Şubat’ta onun karşısında dik bir duruş sergileye memiştir… Medyanın fonksiyonu olmuş mudur, olmuştur, ama medyanın fonksiyonu birinci derece bir fonksiyon değildir. Mesela şu soruya cevap vermeleri gerekir; Erbakan tankın üstüne çıktı da biz yazmadık mı? Böyle 
bir şey olmadı. Siyaset kurumu kendi gücüyle uyumlu bir tepki vermedi ki, 
Erbakan MGK’dan, “Ben bunları imzalamıyorum” diyerek rest çekip çıkmadı ki. 
Niye o zaman suçu medyaya yönlendiriyorlar? 

Güneri Cıvaoğlu Kanal D Haberde, “Günün Yorumu”nda o akşam şöyle diyordu: 
Genelkurmay’da bugün tarihi bir brifing verildi. Durum gerçekten vahimdir. 
Silahlı Kuvvetler’in artık iyi bildiğimiz ve yaklaşık onar yıllık aralıklarla 
karşılaştığımız iç hizmet yasası bağlamında laik cumhuriyeti korumak ve kollamak üzere durumdan vazife çıkarmak söylemi anlamlı bir mesajdır. Keşke 
demokrasinin tatile çıkmasına çanak tutanlar ve de onların çanak yalayıcıları, bu 
pisliğin üzerinde uçuşan sinekler yaklaşan fırtınayı sezebilseler… 

Türkiye Refahyol adlı bu bitli yorganı artık sırtında taşıyamaz. Erbakan’ı uzaklaştırıp Çiller’i başbakan yaparak tersyüz edilse de bu yorgan bitlerinden arınmaz. Fatih Altaylı (Sabah Gazetesi): 

Bütün mesele siz de gayet iyi biliyorsunuz MGK kararlarının imzalanıp 
imzalanmaması… Şimdi imzalayacaksınız, tamam diyeceksiniz, hükümette 
kalmak uğruna her türlü adımı atacaksınız ve buna rağmen kalamadıktan sonra da “Biz mağduruz” diyeceksiniz. Ben inanmıyorum böyle bir mağduriyet 
yaklaşımına… Asker peki yani kafana şaplak vurur, şaplak da değil el şöyle 
kalktığı zaman “Al abi, başbakanlık” diyenlerin hiç mi suçu yok? O zaman niye 
giriyorsunuz siyasetin içerisine, niye Türkiye’yi yönetmeye soyunuyorsunuz?273 

2006’daki Danıştay saldırısı medya için tekrar bir turnusol kâğıdı vazifesi görmüştür. 17 Mayıs 2006’da Danıştay 2. Dairesine silahlı saldırıda bulunan Avukat Alparslan Aslan, Daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin’i öldürdü. Aralarında Daire Başkanı Mustafa Birden’in de bulunduğu dört üyeyi ise yaraladı. Daha sonra kaçmaya çalışan saldırgan polisin zamanında müdahalesi ile yakalandı. Yakın tarihin en provokatif olayına, daha duyur duyulmaz hükmünü veren medya, saldırının gerekçesinin, bu dairenin aldığı türban kararı olduğunu ilan 
etmekte gecikmedi. Daha hiçbir resmi açıklama bile yapılmadan bazı televizyonlar alt yazılarla olayı, ‘Danıştay’a türban saldırısı’ diye vermekte sakınca görmedi. Bu gibi olayların en duyarlı gazetesi olma özelliğine sahip Milliyet’in ertesi gün attığı, ‘Laikliğe kurşun’ başlığı, gazete koleksiyonlarında olduğu kadar, o güne ait internet gazetesinde hâlâ duruyor. Danıştay 
saldırısının en ilginç en anlamlı manşeti Milliyet’e ait; ancak en çarpıcı köşe yazısı Ertuğrul Özkök’ün. 18 Mayıs tarihli Hürriyet Gazetesinin manşeti “kaşıya kaşıya” şeklindeydi. Özkök’ün aynı gün kaleme aldığı yazı, ön sayfada “Rejimin 11 Eylül’ü”, iç sayfada ise “Cumhuriyet'in 11 Eylül’ü” başlığını taşıyordu. Yazıda: 

Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin "11 Eylül"üdür. Rejimin temel direklerinden biri 
olan yargı tam kalbinden vurulmuştur. Bu hepimize karşı yapılmış bir saldırıdır. 
Bu ülkede din üzerinden siyaset yapmak çok, ama çok tehlikelidir. (…) İster dini 
amaçla yapılsın ister başka emellere hizmet etsin, sonunda bu bahaneyi üreten tek etken, dinin siyaset alanına sokulmasıdır. (Cumhuriyet'in 11 Eylül’ü, Ertuğrul Özkök, Hürriyet Gazetesi, 18 Mayıs 2006) 

Bu yazıdan yaklaşık iki ay sonra, 14 Temmuz 2006 tarihli köşesinde, bazı gerçekler ortaya çıkmasına rağmen, Özkök ısrarlıdır: “Ben ilk günden beri hep aynı şeyi yazdım. Arkasında kim olursa olsun, bu, hepimize yönelik bir girişimdir. Hedefi rejimdir. İşte o nedenle bu saldırıyı sembolik olarak ‘Türkiye’nin 11 Eylül’ü’ olarak niteledim. Hâlâ aynı şeyi düşünüyorum.” 

Milliyet’in yazarı Can Dündar, “İran’da mı eğitildi?” başlıklı yazısında öylesine cümleler kaleme aldı ki, olayı Vakit’in kapatılmasından, türbanlı kızların isyanına ve topyekûn dinci basının sorumluluğuna kadar taşımakta hiç sakınca görmedi: 

Danıştay Başkanı'nın uyarı konuşmasından sonra "Bunları hep dinliyoruz" diye 
dudak büken ve "Hedef gösteriliyoruz" kaygılarına zerrece aldırış etmeyen 
Başbakan, sorumluların en başındadır. Danıştay'ı hedef seçen hükümet ve dinci 
basın da öyle... O yüzden şimdi “Gerekçesi ne olursa olsun...”la başlayan ve 
“gerekçe”yi aklayan lanetleme mesajları “timsah gözyaşları”nı andırıyor. 
Erdoğan'ın “Danıştay Başkanı'nın kaygılarını dikkate almamakla hata ettik” 
demesini, hâkimleri hedef gösteren Vakit'in kapatılmasını, hakları için kan 
dökülen türbanlı kızların “Biz böyle insanlık dışı bir hesaplaşmada yokuz. 
Saldırıyı lanetliyoruz” diye yollara dökülmesini beklemek hayalperestlik olur. 
(İran’da mı eğitildi? Can Dündar, Milliyet Gazetesi, 18 Mayıs 2006)274 

Darbelerden önce ve sonra müdahaleyi meşrulaştırmak için psikolojik harekâtlar yapıldı. Bu bazen gelmekte olan tehlikeye dikkat çeken propaganda, bazen de fiilen ülke güvenliğinin sağlanamadığı zehabını yaygınlaştıracak kanlı olaylar şeklinde oldu. Her yönüyle kirli bir bilgi savaşı var. İnternet siteleri kuruldu, stratejik düşünce kuruluşları adı altında uzmanlarla desteklendi, jandarma istihbarat finansörlüğünde hükümet aleyhine kitaplar yazıldı, kara 
propaganda ve itibarsızlaştırma faaliyetleri rutine dönüştü. Gazete patronları, genel yayın yönetmenleri, etkili köşe yazarları ve Ankara temsilcilerine doğrudan ya da toplu bilgilendirmeler yapıldı. Müdahale süreçlerinde ise ricalar emre dönüştü. Bir emirle ‘Bu defa silahsız kuvvetler halletsin’ (1996) manşeti atılabildi. Eğer gazeteci tamamen işin içindeyse bu başlık ‘Genç subaylar tedirgin’ (2003) şeklinde oldu.275 

Turgut Özal ile başlayan, girişimciliği teşvik etme ve ekonomiyi dışa açma politikaları 1990’lı yıllardan itibaren geleneksel ‘merkez’in dışında yani, ‘devlet’ten nispeten bağımsız oluşan ve adına kısaca ‘Anadolu Sermayesi’ dediğimiz yeni bir iktisadi gücün ortaya çıkmasını kolaylaştırmıştır. ‘İslamcı Siyasetin’ o dönemde yükselişe geçmesi de bir yanıyla bu ekonomik 
dinamikle bağlantılıdır. Ne var ki, bu yükseliş geleneksel kayırmacı ekonomik sistem içinde devletle işbirliği halinde palazlanmış olan yerleşik ve daha ‘büyük sermaye’yi ciddi olarak kaygılandırmıştır. Bu çevreler Refah Partisi iktidarının kendileri aleyhine olarak bu ‘kenar’ gücünü destekleyeceğinden endişe ediyorlardı. Nitekim RP’nin büyük ortağı olduğu hükümetin ekonomi alanında izlediği kimi politikalardan ‘büyük sermaye’nin rahatsızlık duyduğunu ve bunu kontrol ettiği merkez medya aracılığıyla dışa vurduğunu kolayca hatırlaya biliyoruz. Büyük ölçüde bu nedenle, devlet eliyle dağıtılan ranttan kendisinin artık yararlandırılmayacağı, dolayısıyla geleneksel avantajlı pozisyonu ve ‘seçkin’ sınıfsal statüsünü kaybedeceği endişesine kapılan ‘büyük sermaye’, RP-DYP koalisyonuna sert bir muhalefet yürütmeye başladı. Bu statünün bir yanı da, bu kesimin ‘çağdaş’ hayat tarzı idi. Bu muhalefet zamanla merkez medya eliyle silahlı kuvvetleri hükümete karşı kışkırtma şeklini aldı.276 

Gülay Göktürk, her darbenin ardında çökmüş bir demokrasi, yerlerde sürünen bir hukuk, onurunu yitirmiş bir meclis bıraktığını, 28 Şubat sürecinde basının çok kötü bir sınav verdiğini, bütünüyle çok büyük ve ağır bir yenilgiye uğradığını ifade eder: 28 Şubat sürecinde ve ben şuna inanıyorum ki: Eğer basın dik durabilseydi, basında 15-20 tane istifa etmeyi göze alabilen genel yayın yönetmeni, yazı işleri müdürü olabilseydi, bütün o kendilerine talimatla gelen manşetleri atmayı reddeden ve bunu kamuoyuna açıklayan, bunu kamuoyuna açıklama cesareti gösteren çok değil 10-15 tane üst düzey yönetici olabilseydi 28 Şubat böyle derinleşemezdi, 28 Şubat çok daha erken tasını tarağını toplayıp gitmek zorunda kalırdı. Sadece basın değil, entelektüel sınıfımız da bütünüyle sınıfta kaldı, aydınlarımız da sınıfta kaldı. Bunun birinci, belki en önemli sebeplerinden bir tanesi: Zaten hamurlarında bir darbecilik geleneğinin olmasının yani hamurlarında bir jakobenliğin olmasının, siyasi ve ideolojik çizgi olarak alttan yukarı gelen halk hareketlerinin, alttan yukarı gelen Demokrat Parti hareketinden tutun da daha sonra Refah hareketi ve daha sonra Ak Parti hareketine hep gerici, çağ dışı ve Türkiye için tehlikeli bulmalarının bir rolü var ama aynı zamanda akıntıya karşı yüzme geleneği de yok yani bir entelektüelin en temel vasıflarından biri, azınlıkta kaldığı zaman akıntıya karşı durmayı bilebilmektir. Türkiye'nin entelektüellerinin çok büyük oranda çoğunluğa uyma, rüzgâr nereden esiyorsa o tarafa yelken açma geleneği olması, akıntıya karşı durma geleneklerinin olmaması da bir başka zaaftı ve sonuçta ortaya çıkan tablo, evet, bütün basın çok büyük bir çoğunluğuyla, tıpkı 27 Mayısta olduğu gibi demokrasinin çanına ot tıkamasına yardım etti, gönüllü yazıldı ve yaratıcı bir biçimde haberler üretti, kendisine verilen talimatlarla da yetinmeyip onun da ötesine geçip aslında hem halkına ihanet etti hem de mesleğine ihanet etti.277 

BÖLÜM DİPNOTLARI,

261 Davut Dursun (2003); s. 68, 71, 72. 
262 Davut Dursun (2003); s. 86. 
263 Oral Çalışlar, Gazeteci, TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Dinleme Tutanağı, 6 Kasım 2012, s. 9. 
264 Zafer Özcan; Arz ederim 28 Şubat 1997 / 12 Eylül 2010 Basın Sendromu, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2010, s. 15, 55, 56. 
265 Zafer Özcan (2010); s. 22, 23, 61, 63, 64. 
266 Zafer Özcan (2010); s. 37-40.
267 Zafer Özcan (2010); 28, 70, 71. 
268 Mehmet Ali Birand ve Reyhan Yıldız (2012); s. 272.
269 Taha Akyol, Gazeteci, TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Dinleme Tutanağı, 4 Ekim 2012, s. 23. 
270 Dinin toplumsal kültürün önemli bir ögesi olduğu gerçeğini kavramaktan aciz olanların, bir dizi ‘aşırılıktan’ ve ‘saçmalıktan’ yakayı kurtarması mümkün değildir, diyen Fikret Başkaya; Türkiye’de ‘devlet aydınları’ ve memur bilinci taşıyan ‘bilim cemaati’nin din ve dinin işleviyle ilgili yeterli bilgi birikiminden yoksun oldukları için, dini ‘kolaylıkla vazgeçilebilir’ bir şey sayarak 
yanıldıklarını; bugün toplumun yaşamakta olduğu gerilimin, dine yaklaşımdaki yanlışlar ve o yanlışlar üzerinde yükselen ‘sakat politika ve uygulamaların’ bir sonucu olduğunu ifade etmektedir. Fikret Başkaya (1999); s. 14. 
271 Zafer Özcan (2010); s. 71-75. 
272 Kullanılan gazeteciler onlar mı? Zaman Gazetesi, 2 Mart 2010, (Erişim: 21 Haziran 2012 
http://www.zaman.com.tr/newsDetail_getNewsById.action?haberno=957123&title=doviz-gune-nasil-basladi) 
273 Mehmet Ali Birand ve Reyhan Yıldız (2012); s. 183, 222, 223, 232, 249. 
274 Zafer Özcan (2010); s. 122-125. 
275 Muhsin Öztürk (2012); s. 109. 
276 Mustafa Erdoğan (2012); s. 32, 33. 
277 Gülay Göktürk, Gazeteci, TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Dinleme Tutanağı, 15 Ekim 2012, s. 31, 32. 

4 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.

***