Selin BÖLME etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Selin BÖLME etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2019 Çarşamba

TÜRKİYE SURİYE İLİŞKİLERİ - ABDULLAH ÖCALAN, KRİZİ ÖRNEĞİ BÖLÜM 2

TÜRKİYE SURİYE İLİŞKİLERİ - ABDULLAH ÖCALAN, KRİZİ ÖRNEĞİ  BÖLÜM 2



2. 1998 SURİYE KRİZİ (ÖCALAN/PKK KRİZİ) 

1998 senesinde Suriye ile Türkiye Cumhuriyeti arasında yaşanmış olan dış politika krizinin altında yatan temel sebep, Suriye’nin PKK terör örgütüne vermiş olduğu destektir. PKK terör örgütü ve örgütün lideri Abdullah Öcalan, 1980’li yıllarından başından itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli iç güvenlik tehditlerinden birisi olmuştur. Suriye devleti ise özellikle 1939’da Hatay’ın Türk topraklarına katılmasından sonra Türkiye ile ilişkilerini zayıflatmış, yine iki ülke arasında yaşanan; Fırat ve Dicle nehirlerinin suyunun paylaşımına dair çıkan ihtilaf, iki ülke ilişkilerinin iyice zayıflamasına yol açmıştır. 
Tüm bu gelişmelerin ışığında Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tüm sorumlu makamlarıyla; PKK kadrolarının Suriye’de barındırılmaması ve desteğin kesilmesi, örgüt lideri Abdullah Öcalan’ın da ülke dışına çıkartılması ve Türkiye’ye teslim edilmesi istemiyle zorlayıcı diplomasi stratejisine başvurmuştur. Yukarıda Türkiye’nin Suriye ile yaşamış olduğu Hatay ve sınır aşan sular sorunları incelenirken, bu bölümde özel olarak Abdullah Öcalan’ın yakalanması konusuna yoğunlaşılacaktır. Öcalan’ın yakalanması sürecinde etkili olan gerekçeler maddeler halinde aktarılacaktır. 

2.1. Siyasi ve Askeri Liderlerin Tutumları 

1998 senesi Türkiye - Suriye ilişkileri açısından çok kritik bir senedir. Öncelikle Suriye Dış İşleri Bakanı’nın Öcalan ve PKK konusunda Ankara’da temaslarda bulunması bir sonuç getirmemiş ve Türk tarafı her fırsatta sabırsızlığını dile getirmeye başlamıştı. Bunun ilk büyük emaresi ise 16 Eylül 1998 tarihinde, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş’in Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde yaptığı konuşmadır. Bu bölgedeki Hudut Bölük Komutanlığını ziyaret eden Ateş, yaptığı konuşmasında PKK’ya açık destek veren Suriye’nin bu tutumunda vazgeçmesi 
gerektiğini belirterek, “sabrımızı taşırmasınlar” ifadesini kullanmıştır.18 Diplomatik dil kullanımı açısından sert kabul edilebilecek bu açıklama, Türkiye’nin tavrının ne kadar ciddi olduğunu göstermek açısından önemli rol oynamaktadır. 
Asıl büyük ve önemli gelişme ise 1 Ekim 1998 tarihinde yasama yılı açılışında, TBMM’de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in yaptığı konuşmadır. En yetkili ağızdan ve ülkenin mecliste temsil edilen tüm siyasi liderlerinin bulunduğu bir ortamda yapılan bu konuşma, Türkiye’nin bu konuda zorlayıcı diplomasi stratejisini uygulamaya başladığının kanıtı niteliktedir. Uzun süre konuşup iç ve dış politikada bir çok konuya dakikalarca değinen Demirel, Suriye-PKK krizine yalnızca birkaç cümleyle değinmesine rağmen, meclisten büyük bir alkış almış ve kamuoyunu belirlemiştir. Robert Olson da bu sözleri Suriye’ye karşı ‘ilan edilmemiş bir savaş’ olduğunu ifade etmektedir.19 Konuşmanın o bölümü şu şekildedir:20 
“Esasen, Suriye, Türkiye’ye karşı açık bir husumet politikası izlemektedir, PKK terör örgütüne aktif destek sağlamayı sürdürmektedir. Tüm uyanlarımıza ve barışçı açılımlarımıza rağmen hasmane tutumundan vazgeçmeyen Suriye’ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha dünyaya ilan ediyorum.” 
Bu çıkışın ardından diğer parti temsilcileri ve siyasiler de, ortak bir dil birliği ile bu konuda Cumhurbaşkanı Demirel’i desteklemişler ve krizi tırmandırmayı sürdürmüşlerdir. Hükümetteki ANAP, “Tahammül sınırımız zorlanırsa Türkiye gereken cevabı verir” derken, hükümet ortağı DSP “Türkiye her türlü hakkını kullanabilme aşamasına geldi” açıklamasını yapmıştır. Yine CHP ve DYP de Suriye’ye karşı alınacak her türlü tedbiri destekleyeceklerini açıklamışlardır.21 Farklı partilerden gelen bu destekleyici açıklamalar, TBMM ve ulusal desteğin güçlü olduğu konusunda bir kanıttır. 

2.2. Bölgedeki Ülke Liderlerinin Çabaları 

Bölge ülkeleri arasında konuyla en çok alakadar olan ülke Mısır ve devlet başkanı Hüsnü Mübarektir. Yukarıda bahsedilen Süleyman Demirel’in yapmış olduğu ve adeta savaş tehditlerini içeren konuşmanın ardından, Suudi Arabistan’da bulunan Mübarek hemen telefonla Demirel’e ulaşmaya çalışmıştır ancak Demirel Mübarek’in aramasını, Esad’ın isteğiyle yaptığını tahmin ettiğinden telefona çıkmamıştır.22  
Diğer önemli gelişme ise İran’ın devreye girmesidir. İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi Cumhurbaşkanı Demirel ile görüşerek, Şam yönetiminin Öcalan’ı ve PKK unsurlarını Suriye’den çıkartacağını bildirmiş, ancak Demirel ikna olmamıştır.23 Bu görüşmede Harrazi, gerekirse Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin Ankara’ya ziyarette bulunabileceğini belirtmiştir.24 Ayrıca Kuveyt Emiri El Cabir El Sabah da, Cumhurbaşkanı Demirel’i telefonla arayarak bölgede bir çatışmadan korktuğunu ve gerilimin azaltılmasının doğru olacağını ifade etmişti.25 
İran, Mısır ve Kuveyt haricinde İsrail’in de bu konuyla alakalı bir müdahelesinin olup olmadığı konusunda, Tuncay Özkan’ın dönemin Başbakan’ı Mesut Yılmaz ile yaptığı söyleşide önemli ifadeleri mevcut: “New York’taki görüşmemizde Netenyahu’ya İsrail üzerindeki baskımızı artıracağımızı söyledim ve kendisinden bize destek olmasını istedim. O da bana yardımcı olmayı vaat etti.”26 O dönem Arap kamuoyunda Türkiye İsrail’in dolduruşuna gelerek hareket ediyor söylemi yaygınlaşıyordu. Anlaşılacağı üzere İsrail de krizdeki tutumunu Türkiye’den yana belirlemiştir. Zaten Amerika’nın da devamlı surette Suriye ve Başkan Esad’a çağrılarda bulunması, İsrail’e başka yol bırakmamıştır. 
1998 Suriye – PKK krizinin dönüm noktalarından birisi 6 Ekim tarihinde Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in yanında Dışişleri Bakanı Amr Musa ve Mısır Gizli Servisi’nin başı Ömer Süleyman ile birlikte önce Şam’a ardından Ankara’ya giderek görüşmelere başlamasıdır.27 Görüşmelerde Demirel ve Yılmaz Mısır’ın arabuluculuk rolüne ihtiyacı olmadığını hissettirmiştir. Bu görüşmeler Esad’ı köşeye sıkıştırma yolunda önemli rol oynamıştır. 

2.3. Amerika’nın Müdahil Olması 

Amerika’nın bu konuya müdahelesinin en büyük göstergesi, Başkan Bill Clinton’un 6 Ekim 1998’deki Süleyman Demirel – Hüsnü Mübarek görüşmesi öncesi, Demirel ve Esad’a eş zamanlı mektup göndermesidir.28 ABD’nin Ankara Büyükelçisi Mark Parris aracılığıyla Demirel’e iletilen mektubun ulaştığı sırada, Şam Büyükelçiliği aracılığıyla da Esad’a mektup ulaştırılmıştı. İki mektupta da diğer lidere de mektup olduğu yazılmıştı. İki mektubun içeriği de benzer olmakla birlikte Clinton; Esad’a Öcalan’ı teslim etmesini ve bu şekilde diplomasinin yürütüleceğini belirtirken, Demirel’e de PKK konusunda Türkiye’ye verilen desteğin sonuna kadar devam edeceğini ancak Suriye’ye karşı bir silahlı müdahelede bulunulması halinde  Amerika’nın destek olmayacağını belirtmiştir.29 
Türkiye’nin ABD desteği olmasaydı Öcalan’ın Suriye’den çıkartılması konusunda başarılı olup olmayacağını şu anda bilmemizin imkanı yoktur. Gerçek şu ki, Hafız Esad Clinton’un mektubundan sonra meselenin ciddiyetini daha fazla hissetmiş ve adeta çıkış kapısı kalmamıştır. Esasen Mübarek’in, Demirel’le yaptığı görüşmede Clinton’dan gelen mektubun da etkisiyle arabuluculuk kartının işlemeyeceğini anlaması sonucunda gidip Esad’a; eğer Türkiye’yle bir savaşa girerse Arap Dünyası’nın lideri olarak kendisinin Suriye’ye bir desteği olmayacağını iletmiştir.30 
Görüldüğü üzere soğuk savaşın bitmesinin ardından ABD dünya siyasetindeki etkin karakterini bir kez daha sahnelemiştir. Soğuk savaş yılları boyunca doğu bloğunda yer alan ve Sovyetler ile iyi ilişkiler geliştiren Hafız Esad ve Suriye, bu meselede yardım isteyecek birisini bulamamıştır. Hali hazırda ordusunun büyük kısmı İsrail sınırında teyakkuzda olduğundan; olası bir Türkiye müdahelesinde vahim sonuçlarla karşılaşabileceğini bildiği için, Esad geri adım atma yoluna gitmiştir. 
ABD Türkiye’ye Öcalan’ı yakalamasında istihbari ve siyasi destek vererek, hem Kafkasya’daki enerji yatakları hem de Ortadoğu’daki petrol yatakları için en önemli müttefiki olan Türkiye’yi yanına çekmeyi de nihai amaç olarak düşünmektedir.31 
                                                          
2.4. Adana Protokolu 

Yaşanan gelişmelerin ardından yaklaşık bir haftalık süreç içerisinde siyasi liderler ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, Suriye’ye karşı tehditkar söylemlerini sürdürmüş, Hüsnü Mübarek ve Kemal Harrazi ise krizin çözümü adına barış görüşmeleri için çabalamışlardır. Sonuç olarak iki ülke temsilcileri 19 Ekim 1998 tarihinde Adana’da bir araya gelmiş ve iki gün süren toplantılar sonucunda ortak bir protokole imza atmışlardır.32 22 Ekim’de gerçekleştirilen Bakanlar Kurulu’nun ardından Başbakan Mesut Yılmaz: 9 Ekim’de Öcalan’ın Suriye’den sınır dışı edildiğini ve Rusya’ya kaçtığını belirtmiştir. Adana Mutabakatı’nın içeriğine bakıldığında, Türkiye’nin isteklerinin karşılandığı görülmektedir. Protokole göre Suriye şu maddeleri kabul ve taahhüt etmiştir: 

1) Şuandan itibaren, Öcalan Suriye’de değildir ve Suriye’ye girmesine kesinlikle izin verilmeyecektir. 
2) Yurtdışındaki PKK unsurlarının Suriye’ye girmesine izin verilmeyecektir. 
3) PKK kampları şu andan itibaren faaliyette değildir ve faaliyete geçmelerine izin verilmeyecektir. 
4) Bir çok PKK üyesi tutuklanmış ve mahkeme karşısına çıkartılmıştır. Bunların listesi Suriye tarafından hazırlanmış ve Türkiye tarafıyla paylaşılmıştır. 
… 

Suriye tarafı, bu tutanakta sözü edilen hususların uygulanması ve somut sonuçların sağlanması için gerekli tedbirleri alacağını taahhüt etmiştir.”33 
Yukarıda yazılan maddeler haricinde, Türkiye ve Suriye yüksek merciileri arasında direkt bir telefon hattı kurulması, Suriye’nin PKK konusunda Türkiye’ye her daim yardımcı olacağı ve benzeri konularda da  maddeler bulunmaktadır. Adana Protokolu; Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Uğur Zilal ve Suriye Siyasi Güvenlik Müdürü Tümgeneral Adnan Badr Al-Hassan tarafından imzalanmıştır. 
   
DİPNOTLAR;

1 Timuçin Kodaman, Fırat Dicle Meselesi ve Türkiye-Suriye ilişkilerine Etkisi, Ankara: Asil Yayınları, 2007, s.59. 
2 Erdem Erciyes, Ortadoğu Denkleminde Türkiye-Suriye İlişkileri, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2004, s.99-108. 
3 Yakup Şalvarcı, Pax Aqualis: Türkiye-Suriye-İsrail İlişkileri, Su Sorunu ve Ortadoğu, İstanbul: Zaman Kitap, 2003, s.153. 
4 Halep, Şam, Dürzi, Alevi, Lübnan ve İskenderun Sancağı. 
5 Erciyes, s.69.                               
6 Erciyes, s.71. 
7 Ömer Osman Umar, Türkiye-Suriye İlişkileri (1918-1940), Elazığ: Fırat Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Yayınları, 2003, s.212-2013. 
8 Kodaman, s.54. 
9 Erciyes, s.73. 
10 A.g.e., s.77. 
11 A.g.e., s.81. 
12 Müslüm Yücel, Amara’dan İmralı’ya Abdullah Öcalan, İstanbul: Alfa Yayıncılık, 2. Baskı, 2014, s.466. 
13 Şalvarcı, s. 101-102. 
14 Karşılıklı tezler, çok uzun olduğundan ve esas konuyu direkt ilgilendirmediği için burada yer verilmeyecektir. Tezlerin tamamı için bkz.: Konuralp Pamukçu, Su Politikası, İstanbul: Bağlam Yayıncılık, 2000, s.244-249. 
15 Pamukçu, s.249. 
16 Erciyes, s.85. 
17 Tuncay Özkan, Abdullah Öcalan Neden Verildi? Nasıl Yakalandı? Ne Olacak?, İstanbul: Alfa Yayınları, 2005, s.54. 
18 TC Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, Ayın Tarihi. 16 Eylül 1998. http://ayintarihi.byegm.gov.tr/turkce/date/1998-09-16 [Erişim Tarihi: 12.04.2017] 
19 Robert Olson, Türkiye’nin Suriye, İsrail ve Rusya ile İlişkileri: 1979-2001, Ankara: Orient Yayınları, 2005, s.7. 
20 Türkiye Büyük Millet Meclisi, Yasama Yılı Açılışlarında Cumhurbaşkanları Konuşmaları-2 (1990-2011),  Ankara: TBMM Basımevi, 2011, s.128. 
21 “Meclisten Hükümete Büyük Destek”, Hürriyet, 3 Ekim 1998. http://www.hurriyet.com.tr/meclisten-hukumetebuyuk-destek-39041028 [Erişim Tarihi: 13.04.2017] 
22 Murat Yetkin, Kürt Kapanı: Şam’dan İmralı’ya Öcalan, İstanbul: Remzi Kitabevi, 2004, s.60. 
23 Yücel, s.466. 
24 Yetkin, s.61. 
25 A.g.e., s.69. 
26 Özkan, s.61-62. 
27 Furat Aksu, Türk Dış Politikasında Zorlayıcı Diplomasi, İstanbul: Bağlam Yayıncılık, 2008, s.255. 
28 Yetkin, s.65. 
29 A.g.e., s.66-67. 
30 A.g.e., s.75. 
31 Yücel, s.467. 
32 TC Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, Ayın Tarihi. 20 Ekim 1998 http://ayintarihi.byegm.gov.tr/turkce/date/1998-10-20 [Erişim Tarihi: 21.04.2017] 
33 Protokolün tam İngilizce metni için bkz: http://www.mafhoum.com/press/50P2.htm [Erişim Tarihi: 21.04.2017]  


SONUÇ

 Türkiye Cumhuriyeti konumu itibariyle her daim krizlere gebe bir dış politika dinamiğine sahiptir. Komşulardan Yunanistan en uzun süreli husumet yaşanan ülke olsa da, belli zaman aralıklarıyla İran, Ermenistan ve Irak da belli bazı krizlerin yaşandığı komşulardır. Suriye ise; 1939 Hatay meselesinden beri hep ilişkilerin bozuk olduğu, bazen su sorunu bazense terör olayları nedeniyle sinirlerin sık sık gerildiği en uzun kara sınırımız olan komşumuzdur. 
 Bu çalışmada öncelikle Türkiye – Suriye ilişkilerinin tarihi, gelişimi ve dinamikleri aktarılmaya çalışılmıştır. Cumhuriyet tarihimizin ilk sorunlarından olan Hatay krizi anlatılarak, Suriye ile ilişkilerdeki ilk fikir ayrılığı olduğu belirtilmiştir. Ardından Fırat, Dicle ve Asi suları üzerinden yaşanan sınır aşan akarsular sorunu detaylandırılmaya çalışılmıştır. Türkiye - Suriye ilişkilerini uzun süre meşgul eden bu sorun, terör meselesinin de önemli sacayaklarından birisini oluşturmaktadır. 
 İkinci bölümde 1996 sonrasında artan PKK saldırıları ve bunun üzerine Türkiye’nin harekete geçmesiyle Öcalan krizinin oluşumunda etkisi olan olaylar ve gelişmeler aktarılmıştır. Krizin altyapısı veridlikten sonra ise krizin ne olduğu, nasıl geliştiği ve nasıl sonuçlandığı son bölümde anlatılmıştır. Burada Öcalan’ın yakalanmasında etkisi olan farklı parametreler, maddeler halinde incelenmiştir.

Suriye’nin Öcalan’ı sınır dışı etmesinde bir çok etken rol oynamış olabilir. 

Bunlardan ilki ABD Başkanı Bill Clinton’un ‘uyarısı’ olabilir. O yıllarda tek güç olarak görülen ABD’yi kimse karşısına almak istemez. İkinci etken de, Suriye’de gerçekten Türkiye’nin bir askeri harekatta bulunabileceğidir. Bu halde zaten Golan Tepeleri’nde olan İsrail de saldırarak Suriye’yi tamamen işgal edebilir veya çok güçsüz ve etkisiz bir devlet haline getirebilirlerdi. Bölgesel ortaklarından İran’ın da halihazırda Afganistan’daki Taliban’la mücadele halinde olması Suriye’ye destek vermesini çok zor hale getiriyordu. Nihayetinde Hafız Esad ve Suriye Abdullah Öcalan’ı sınır dışı edip, PKK unsurlarını da etkisiz hale getirerek, Türkiye’nin isteklerini büyük ölçüde yerine getirmiş oluyordu. 

  
KAYNAKÇA 

Aksu, Fuat. Türk Dış Politikasında Zorlayıcı Diplomasi, İstanbul: Bağlam Yayıncılık, 2008. 
Erciyes, Erdem. Ortadoğu Denkleminde Türkiye - Suriye İlişkileri, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2004. 
Kodaman, Timuçin. Fırat Dicle Meselesi ve Türkiye – Suriye İlişkilerine Etkisi, Ankara: Asil Yayınları, 2007. 
Olson, Robert. Türkiye’nin Suriye, İsrail ve Rusya ile İlişkileri: 1979 – 2001, Ankara: Orient  Yayınları, 2005. 
Özkan, Tuncay. Abdullah Öcalan Neden Verildi? Nasıl Yakalandı? Ne Olacak?, İstanbul: Alfa Yayıncılık, 2005. 
Pamukçu, Konuralp. Su Politikası, İstanbul: Bağlam Yayıncılık, 2000. 
Şalvarcı, Yakup. Pax Aqualis: Türkiye – Suriye ve İsrail İlişkileri, Su Sorunu ve Ortadoğu, İstanbul: Zaman Kitap, 2003. 
Türkiye Büyük Millet Meclisi. Yasama Yılı Açılışlarında Cumhurbaşkanları Konuşmaları-2 (1990-2011),  Ankara: TBMM Basımevi, 2011. 
Umar, Ömer Osman. Türkiye – Suriye İlişkileri (1918 – 1940), Elazığ: Fırat Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Yayınları, 2003. 
Yetkin, Murat. Kürt Kapanı: Şam’dan İmralı’ya Öcalan, İstanbul: Remzi Kitabevi, 2004. 
Yücel, Müslüm. Amara’dan İmralı’ya Abdullah Öcalan, İstanbul: Alfa Yayıncılık, 2014. 


İNTERNET KAYNAKLARI ;

Hürriyet Gazetesi, “Meclisten Hükümete Büyük Destek”,  3 Ekim 1998. http://www.hurriyet.com.tr/meclisten-hukumete-buyuk-destek-39041028  

TC Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, Ayın Tarihi.  http://ayintarihi.byegm.gov.tr  

“Türkiye ve Suriye Arasında İmzalanan Adana Mutabakatı” http://www.mafhoum.com/press/50P2.htm  


***

TÜRKİYE SURİYE İLİŞKİLERİ - ABDULLAH ÖCALAN, KRİZİ ÖRNEĞİ BÖLÜM 1

TÜRKİYE SURİYE İLİŞKİLERİ - ABDULLAH ÖCALAN, KRİZİ ÖRNEĞİ  BÖLÜM 1



MARMARA  ÜNİVERSİTESİ ORTA DOĞU VE İSLAM ÜLKELERİ ARAŞTIRLAMALARI ENSTİTÜSÜ 
ORTA DOĞU SİYASİ TARİHİ VE ULUSLARARASI İLİŞKİLERİ 
Seminer Ödevi 
Yürütücü: Selin BÖLME 
Enes DEMİR 
İSTANBUL, 2017 


TÜRKİYE – SURİYE İLİŞKİLERİ: ABDULLAH ÖCALAN KRİZİ ÖRNEĞİ 


ÖZET 

     Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca bir çok dış politika kriziyle uğraşmış, kimi zaman meseleyi şiddet kullanma noktasına getirse de çoğu zaman diplomasi yoluyla sonuca ulaşmaya çalışmıştır. II. Dünya Savaşı öncesi son büyük krizini Hatay konusunda Suriye ile yaşayan Türkiye, soğuk savaş yıllarında Hafız Esad liderliğinde bölgenin önemli ülkelerinden birisi haline gelen Suriye ile ciddi sorunlar da yaşamaktaydı. Çok uzun bir kara sınırı olan Türkiye ve Suriye, Fırat ve Dicle Akarsuları’nın paylaşımından çıkan temel soruna senelerce çözüm bulamamış ve bu sorun diğer krizlerin doğmasına da yol açmıştır. Son olarak 1998 Abdullah Öcalan kriziyle iki ülke savaşın eşiğine gelmiştir. Türkiye zorlayıcı diplomasi stratejisi kullanarak ve Amerika’nın da desteğini alarak meseleyi şiddet kullanmadan kendi lehine çözmeyi başarmıştır. 

GİRİŞ 

 Türk dış politikası yaygın anlamıyla, Türkiye’nin asırlardır süren devlet olma geleneğinin son halkasındaki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yaklaşık 100 senelik dış ilişkileridir. Türk dış politikasına dair bir konu akademik olarak incelenecekse, bir dönem, bir aktör veya bir olay üzerine yoğunlaşılırsa daha anlamlı olacaktır. Buna rağmen o olaya ve döneme gelirken yaşanan süreçler ve alt yapısını hazırlayan gelişmelere de göz atılıp belirtilmezse, anlama ve anlatma noktasında yine eksiklikler yaşanabilir.

 Bu çalışma esas olarak, Türkiye’nin zorlayıcı diplomasi kullanarak Abdullah Öcalan’ı Suriye topraklarından çıkartılmasını anlatmayı hedeflese de, meselenin tam olarak idraki için, olay öncesinde yaşanan gelişmeler de incelenecektir.  
 Çalışmanın ilk bölümü Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 senesindeki kuruluşu ve Suriye’nin 1946 yılındaki bağımsızlığından itibaren süregelen ilişkilerinden bahsederek başlamaktadır. Ardından Türkiye ve Suriye arasında yaşanan en önemli iki mesele olan Hatay krizi ve sınır aşan sular sorunu tarihi perspektifle açıklanarak, Suriye’yle ilişkilerin temel sorunlu noktaları saptanmaya çalışılmıştır.  

 İkinci bölümde ise 2000’lere gelinirken yaşanan PKK terör örgütüne yardım suçlamaları ve gerilen Türkiye – Suriye ilişkileri neticesinde ortaya çıkan, Abdullah Öcalan’ın sınır dışı edilmesi konusu işlenecek ve olayın dinamikleri belirtilecektir. Yaşanan süreç kronolojik olarak düzenleneceği için, Abdullah Öcalan krizinin geçmişten günümüze gelen bir çok sorunun birikimi sonucu ortaya çıkan bir hadise olduğu görülecektir.

 Abdullah Öcalan’ın Suriye’den sınır dışı edilmesi ve sonrasında yakalanmasında; komşu devletlerin çabaları, Türkiye’nin siyasi ve askeri anlamda birlik olarak meselenin üzerine gitmesi ve Amerika’nın desteği konuları, ayrı başlıklar altında incelenerek öenmleri belirtilmektedir. 

 Ayrıca bu çalışma, devletlerin zorlayıcı diplomasi stratejisini kullanmasının, savaş kararı alma ve güç kullanma tercihlerine karşın çok daha az maliyetli başarılı bir yöntem olabileceğini ortaya koymaktadır. 

1. TÜRKİYE SURİYE İLİŞKİLERİ 

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında kaybettiği büyük topraklarının arasında Ortadoğu bölgesi ve Suriye de mevcuttur. Gerek eski devletin yıkılarak yeni devletlerin kurulması sürecinde yaşanan sınır sorunları, gerek kaynakların kullanımı konusunda yaşanan görüş ayrılıkları sebebiyle bir çok devletle olduğu gibi Suriye ile Türkiye arasında da bazı krizler yaşanmakta idı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan en bariz kriz Hatay sorunudur. Hatay halkının hem Arap hem de Türk’lerden müteşekkil olması, iki devlet arasında Hatay’ın sahipliğini içeren bir krize yol açmıştır. Hatay krizi sonrası Türkiye-Suriye arasında yaşanan en önemli gelişme su sorunudur. Türkiye ve Suriye arasında Lozan’dan beri süregelen sınır aşan suların paylaşımı, imzalanan bir çok protokol ve yapılan onca müzakereye1 rağmen, özellikle 1970’ler sonrası bir sorun haline gelmiştir. Son ve asıl konunun incelendiği kriz ise terör meselesidir. Suriye devletinin PKK terör örgütüne verdiği destek ve elebaşı Abdullah Öcalan’ı sınırlarında tutması, Türkiye-Suriye İlişkileri adına önemli bir dönüm noktasıdır.2 Suriye tarafı Öcalan ve PKK kartlarını, su sorununun çözümü için kendine avantaj sağlayacak biçimde kullanmak isterken, Türkiye tarafı da aynı düşünceyle meseleye yaklaşmaktaydı.3 1999 yılında Öcalan yakalanıp Türkiye’ye getirildikten sonra, Suriye ile olan ilişkilerinde değişimler yaşanmıştır. 
Bu bölümde önce kısaca Hatay meselesine değinilecek, ardından su sorununun yaratmış olduğu ortam değerlendirilerek Suriye’nin PKK ile ilişkisi ve desteği aktarılacaktır. 

1.1. Hatay Meselesi 

Hatay (İskenderun), I. Dünya Savaşı sırasında Fransa’nın işgal etmiş olduğu Osmanlı topraklarından birisidir. Suriye topraklarında kabul edilen Hatay, 6 bölgeden4 oluşacak olan Suriye Konfederasyonlar Devleti’nde İskenderun Sancağı adı altında özerk bir statüde yer alacaktı.5 Hatay’da yaşayan Türkler bu durumdan ne kadar rahatsız olsa da, Mustafa Kemal Atatürk bu konuda sabırlı olunmasını ve elbet Hatay’ın da Türkiye topraklarına katılacağını sürekli olarak belirtmekteydi.6 Geçen senelerde Fransız manda hükümeti Türklerin bir çok özgürlük alanına müdahele ederken, çıkartılan Türkçe gazete, dergiler kapatıldı ve bir çok Türk düşünce ve siyaset adamı yargı önüne çıkartıldı.7 
Bu gibi olaylar dışında herhangi bir silahlı veya silahsız mücadele konusunda bilgi yoktur.

Fransa, Avrupa’daki yükselen faşist Alman ve İtalyan unsurlarından çekinerek, Ortadoğu’daki vardığının büyük bölümünden vazgeçmeye ve esas olarak kendi ülkesini korumaya karar verdi. Bu sebeptendir ki, 1936 senesine gelindiğinde Suriye ve Lübnan’a bağımsızlık verileceği açıklanmaya başlanmıştı.8 Ancak Hatay’ın özel durumuna ilişkin bir madde olmadığı için, İskenderun Sancağı üzerindeki haklarını da Suriye’ye devretmiş olacağı anlaşılıyordu. Bu durum Türkiye açısından kabul edilemez bir durumdu ve 9 Ekim 1936 tarihinde Fransa’ya bir nota verdi.9 Bu notada Fransa’nın Suriye’yeverdiği bağımsızlık hakkını İskenderun Sancağı’na da vermesi gerektiği belirtiliyordu.  
Bir müddet iki ülke arasında tartışılan bu mesele, son olarak Birleşmiş Milletler’e taşınarak orada da uzun süre tartışılmış, son olarak İsveçli temsilci Sanders raportör olarak belirlenerek mesele Türkiye’nin tezi doğrultusunda sonuçlan mıştır. Buna göre İskenderun Sancağı iç işlerinde bağımsızlığı olan ancak dış işlerinde Suriye’ye tabi bir devlet olacak ve ismi de Hatay Cumhuriyeti olacaktı.10 Çoğunluğun Türkçe konuşması, bir çok konuda Türkiye ile hareket edilmesi, Türk pulu kullanılması ve Türk Lirası’na geçilmek istenmesine Suriye’nin itiraz etmesi ve zorluk çıkarması meseleyi planlanan noktaya sürüklemişti. 29 Haziran’da Hatay Meclisi, Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlanma kararı almış ve ertesi gün Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu kararı onaylamıştır.11 
Hatay’ın resmen Türkiye topraklarına katılmasının ardından mesele hukuken bir daha açılmamış olsa da, Suriye konuyu sık sık dillendirmiştir. Örneğin Suriye Enformasyon Bakanı Muhammed Salman, 1998 senesinde Öcalan’ın Suriye dışına çıkarıldığını açıkladığı El Vatan gazetesine verdiği demeçte, Hatay’ın milli bir mesele olduğunu ve bu konudaki mücadelelerinden vazgeçmeyeceklerini açıklar.12 2000 yılı sonrası Beşar Esad’la birlikte Hatay konusu fazla üzerinde durulmayan meselelerden biri haline gelmiştir. 

1.2. Su Sorunu 

Ortadoğu coğrafyası elbette ki petrol ve doğalgaz konusundaki zenginlikleriyle tanınırken, hayat kaynağı olan su bölgede maalesef az miktarda bulunmaktadır. Bu sebeple, bu az miktardaki su kaynaklarının kullanımıyla alakalı çıkan ihtilaflar, ülkeler arasında gerginliklere hatta savaşlara sebep olmuştur. İşte Türkiye ve Suriye arasında yaşanan sınır aşan sular sorunu da savaşın eşiğine gelinmiş uluslararası krizlerden birisidir. Dicle Nehri Suriye’de çok az bir miktar bulunduğu için Kriz’in esasını teşkil eden nehirler Asi ve Fırat’tır.  
Suriye’nin 1946’da bağımsızlığını ilan etmesinin ardından ilk yıllar su sorunuyla alakalı çok da fazla bir durum gelişmemiştir. Ancak Türkiye’nin Fırat üzerinde Keban Barajı’nı, Suriye’nin de Tabka Barajı’nı inşa etmesi, 1970’lerin sonlarına gelindiğinde krizi gün yüzüne çıkarmaya başlamıştı.13  
1984 senesine gelindiğinde, iki ülkenin ve ayrıca Irak’ın da bulunduğu toplantıda, Türkiye ilk defa 3 aşamalı planını açıklamış ve diğer iki ülke de kendi tezlerini öne sürmüştür.14 Ülkeler yıllar süren bu görüşmelerde de bir sonuca varamamaktadır. Türkiye sorun tartışılırken, Asi Nehri’nin de soruna dahil edilmesini iddia ederken, Suriye ise Asi’nin geçtiği bölge Hatay olduğu için buna karşı çıkmaktadır.15 Üstüne üstlük Atatürk Barajı yapıldıktan sonra Fırat Nehri’nden istediği kadar su alamayan Suriye tarafı, Asi Nehri’nin suyunu da kesince, Türkiye topraklarında bulunan Amik Ovası neredeyse kullanılamaz hale gelmiştir.16 
Bu süre zarfında Hafız Esad sürekli su sorunun çözülmesinin, Öcalan ve PKK Terör örgütü ile ilgili isteklerin yerine getirilmesinde ön şart olarak sunmaktaydı. Yasemin Çongar 26 Mart 1998 senesinde Milliyet gazetesinde yazdığı yazıda, su sorunun çözülmesi neticesinde Şam hükümetinin Öcalan’ı Türkiye’ye teslim edebileceğini belirtiyordu.17 Ancak ilerleyen yıllarda da su konusunda bir gelişme olmadı ve nihayetinde süreç 1998 yılında yaşanan krize kadar geldi. 

2.Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***