Faruk Gürler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Faruk Gürler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2019 Çarşamba

12 Mart 1971'de Ne Olmuştu?

12 Mart 1971'de Ne Olmuştu?


Muhtırayla silahlar kimdeyse iktidarın da onda olduğu ilkesi bir kere daha doğrulanmıştı. 8-9 Mart'taki radikal darbe girişimi savuşturulmuş, Demirel'in AP hükümeti düşmüştü. 
26 Nisan'da sıkıyönetim ilan edildi. Rejim aktif saldırısına başlıyordu.

İstanbul - BİA Haber Merkezi
11 Mart 2008, Salı 

12 Mart 1971'de üç kuvvet komutanı ve Genel Kurmay Başkanı'nın imzasıyla TRT haber bültenlerinden okunan hükümete yönelik muhtıra ile Ordu, "Silahlı Kuvvetler İç Hizmet Talimatı"nın Anayasa'dan daha üstün bir belge olduğunu pratikte kanıtlayarak Süleyman Demirel'in AP hükümetini düşürdü.
Parlamento kapatılmamış, siyasal partilerin çalışması engellenmemiş ve hiçbir yönetici tutuklanmamış ve hükümet idaresine fiilen el konulmamış olmakla birlikte bu apaçık bir darbe idi. Ordu kendi iradesini seçilmiş meclislerinin iradesine dayatmış ve silahlı kuvvetlerin yürütmesi "egemenliğin kayıtsız şartsız ait" olduğu söylenen milletvekillerinin ellerinden alınmıştı. Silahların kontrolü meclis ve hükümetin elinden çıkmıştı ve "silahlar kimdeyse iktidarın da onda" olduğu ilkesi bir kere daha doğrulanmıştı.

"12 Mart Muhtırası" adı verilen müdahalenin meşruiyet gerekçelerinin sıralandığı belgenin "reformlar ve inkılap kanunları"ndan söz eden programatik imaları, birçok çevrede yıllardır sözü edilen hasretle beklenen ve gerçekleştirilmesi uğruna sosyalist hareketin içindeki birçok çevre de dahil kimi "ilerici" ve "devrimci"lerin pek çok çaba gösterdikleri "radikal darbe"nin sonunda gerçekleştirildiği izlenimini veriyordu ama Muhtıra'dan çok kısa bir süre sonra silahlı kuvvetlerden aralarında "radikalizm"in yıldızları Tümgeneral Celil Gürkan, Hava Tuğamiral Aydın Kirişoğlu ve Deniz Tuğamiral Vedii Bilget'in de bulunduğu bir grup orta kademe subayın tasfiye edilmeleri tüm "radikal" çevrelerde hayal kırıklığına yol açtı.

Doğan Avcıoğlu'nun Devrim dergisi "Doğru Teşhis, Yanlış Tedavi" belirlemesinde bulunurken siyasal iktidarın parlamento ile paylaşılmaya devam edilmesini eleştirmeye başladı. Tereddütler yerini çok geçmeden karamsarlığa bıraktı. Erim Hükümeti açıklanıp programını ilan ettiğinde ve Vehbi Koç'un ağzından tekelci burjuvazinin tam onayını aldığında, herkes ve bu arada devrilen Demirel'in AP'si bile herhangi bir "radikalizm2in iktidara tırmanmakta olmadığından artık emindi. Düzen bir kere daha çatışan tarafların üzerine doğru tırmanarak bir hakem konumuna doğru yükselen yürütme gücünün egemenliğiyle kendisini kurtarmıştı. Sıra düzeni tehdit eden güçlerin hizaya getirilmesindeydi.

8-9 Mart 1971

Gerçekte Süleyman Demirel'in bir ordu müdahalesiyle devrilmesi aylardır bekleniyordu ancak hükümetten yana olduğu bilinen Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç'ın müdahalenin başında bulunacağı umulmuyordu. Silahlı kuvvetlerde hayli yaygın bir zemine sahip olan "radikaller"in bir kere girişim başlayınca önderliği ele geçireceği sürekli olarak varsayılmıştı. Radikallerin sürekli aşağıdan yukarı doğru baskısıyla sonunda 8 Mart'ı 9 Mart'a bağlayan geceyarısı silahlı kuvvetlerin büyük bir bölümü harekete geçmek üzere alarma geçirildi. Darbe için hazırlanmış planlar uyarınca birlikler seferber edildi. Sıra kuvvet komutanlarının harekat emrini vermesindeydi.

Ancak bu emir hiçbir zaman gelmedi. Çünkü "Radikallerin" bütün bağımsız örgütlerinin bilgisini ve yönetimini kendilerine bağladıkları ve hepsi de "radikal" olarak bilinen Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur ve Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ile Deniz Kuvvetleri Komutanı Kemal Kayacan, darbe "radikaller"in programına uygun olarak yürürlüğe konduğunda karşılarında güçlü bir direniş cephesi oluşacağını görmüşlerdi. Silahlı Kuvvetlerin bu darbe süreci içinde bölünmesinin giderek darbede inisiyatifin kendi ellerinden de çıkartacağını ve alt kademedekilerin hazırlıklarını buna göre de yaptıklarını öğrenen Batur ve Gürler, Türkiye'nin General Necib'i olma korkusu içinde ancak aşağıdan gelen sürekli baskı altında bir müdahale adımı atmaksızın daha uzun süre oyunu sürdüremeyecekleri nin de farkında olarak, ordunun Amerikancı ve tutucu kanadının ortalama eğilimlerini dile getirdiği bilinen Genel Kurmay Başkam Memduh Tağmaç ile anlaştılar. Buna göre, ordu yumuşak bir müdahale ile "radikaller"in nefretinin simgesi haline gelmiş olan Demirel ve AP hükümetini alaşağı edecek, buna karşılık Batur ve Gürler de alt kademedeki "radikaller"i tasfiye edeceklerdi.

Böylelikle hem silahlı kuvvetlerde bölünme tehlikesi ve bunu izleyebilecek bir "iç savaş" tehlikesi atlatılmış oluyordu, hem de büyük burjuvazinin otorite bunalımını aşmak için bir olağanüstü rejim üzerinde burjuvazinin bütün fraksiyonları uzlaşmış oluyorlardı.

12 Mart Müdahalesi silahlı kuvvetlerdeki bu iki gücün çalışmalı dengesinin pratik anlatımıydı. Süleyman Demirel hükümetinin devrilmesinin ardından "Nasır"lar olabileceklerinden kuşkulanılan generaller ordudan çıkartılınca, aslında üstünlük bir anda Amerikancı ve muhafazakar kanadın eline geçmiş oldu. Çünkü bu noktadan sonra Batur ve Gürler artık isteseler de 12 Mart Muhtırası'nın parlamento ve burjuvazi karşısındaki blöfü olan ve gerçekte "radikaller"i frenlemekten başka bir amacı olmayan, reformlar yapılmazsa "idareyi doğrudan doğruya üzerine alma" tehdidini gerçekleştiremezlerdi. Bunu birlikte yapabilecekleri hiyerarşiden bağımsız bir örgüt yoktu artık. Onu kendi elleriyle parçalamış ve tasfiye etmiş, önderlerini Tağmaç ve Türün'ün önüne atmışlardı.

1965'ten başlayarak adım adım kurdukları bağımsız örgütlerini paşalarına teslim eden "radikaller"in, kendi planlarını karşı tarafa açıkladığını düşündükleri Korgeneral Atıf Erçıkan'ın evini bombaladıktan sonra yakalanan Dev-Genç eski Genel Sekreteri Ruhi Koç ve 69 deniz subayı hareketinin önderi emekli deniz teğmen Sarp Kuray "radikaller"in hayal kırıklıklarının ve öfkelerinin canlı bir örneğiydiler.

Yukarıda, silahlı kuvvetler komuta kademesinde varılan anlaşma aşağıda, parlamentoda da yansımasını buldu ve AP, CHP ve öteki partiler başbakanlığa atanan CHP milletvekili Nihat Erim hükümetine bakan vereceklerini ve programını onaylayacaklarını bildirdiler. Hükümete parlamento dışından Yön ve Sosyalist Kültür Derneği çevresinden OECD ve Dünya Bankası'nın gözde teknisyenlerinden Atilla Karaosmanoğlu, NATO Genel Sekreter Birinci Yardımcısı Osman Olcay, OYAK Yönetim Kurulu Üyesi Özer Derbil, 27 Mayısçı Sadi Koçaş, "ilerici" öğretim görevlilerinden AÜ Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Türkan Akyol ve başka teknisyenler de girdiler. Böylece ordunun zoru altında burjuvazinin bütün eğilimleri, teknokrasi ve bürokrasi bir hükümet çevresinde birleşmiş, temsili bir "milli birlik ve beraberlik" siyasal çevrelere hakim olmuş gibi görünüyordu.

Cumhuriyet'te İlhan Selçuk, Erim hükümetinin "Reformlar"a girişebilmesi için Atatürkçülerin birlik içinde kalması gerektiğini vurgular ve Mehmet Ali Aybar Erim hükümetine güven oyu verirken, TİP, Dev-Genç ve SDDF "tekelci kapitalistlerin", "bürokratik faşizmin" hükümetine hiçbir şekilde destek olmayacaklarını ilan ettiler. Resmi siyaset sahnesinde süregiden tüm ilişkiler bir fars havasına bürünürken CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit, Türkiye'de Yunanistan usulü bir askeri diktatörlük kurulmuş olduğunu söyleyerek görevinden istifa etti.

"Radikaller" bozgun havası içinde geri çekilmeye ve darbeye kadar onayladıkları "Gerillacılık"tan vazgeçilmesi çağrıları yayınlamaya başladılar. Düzen kendisini yeniden tesis ederken NATO'nun güneydoğu kanadında ortaya çıkmış olan belirsizlikler ABD'nin istekleri doğrultusunda giderilmeye ve büyük burjuvazinin "komünizmle mücadele" programı paramiliter çetelerin elinden alınarak doğrudan doğruya devletin gizli aygıtlarına devredilmek, "kontrgerilla" sahneye çıkmak üzereydi. Ancak bunun için öncelikle görünüşte hala yürürlükte olan parlamentonun yürütme yetkilerinin askıya alınması, öte yandan Anayasa'da ezilen sınıfların özgürlük mücadelesi alanını yasallaştıran hükümlerin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Burjuvazinin siyasal gündeminde Anayasa'nın değiştirilmesi ve sıkıyönetim ilanı vardı.

Sıkıyönetime doğru,

12 Mart'tan sıkıyönetimin ilan edildiği 26 Nisan 1971'e kadar geçen süre içinde toplumsal mücadeleler de, silahlı eylemler de, faşist hareketin saldırıları da durulmadı. 20 Mart 1971'de Batman'da üç bin köylü kent meydanında biraraya gelerek "açız" diye haykırdılar. Jandarmanın zor kullanmasına karşın dağılmayarak sopa ve taşlarla karşılık verdiler. 21 Mart'ta Konya'da Eğitim Enstitüsünde faşist "komando"lar devrimci öğrencilere saldırarak altısını bıçakla yaraladılar. 24 Mart'ta İstanbul'da bin tekstil işçisi Enboy fabrikasında direnişe geçtikten sonra haklarını savunmayan Teksif merkezi ve şubelerini işgal ettiler.

25 Mart'ta Samsun'un Alaçam ilçesinde tütün üreticilerinin Tekel'in Tütün satmasını engelleyerek gerçekleştirdikleri direnişte dört öğretmen ve dört üretici tutuklandı. İstanbul'da Vezneciler'de faşistlerin üniversiteyi işgal girişimini önleyen devrimci öğrencilerle faşistler arasında çıkan çatışmadan sonra DGSA'yı basan polislerle de silahlı çatışma çıktı ve bir öğrenci iki polis yaralandı. 29 Mart'ta Ankara'da Kurtuluş Lisesi önündeki çatışmada faşistler üç devrimci öğrenciyi kurşunladılar. İstanbul'da Işık mühendislik ve Mimarlık Akademisini işgal ederek uzun saçlı erkek öğrencilerin saçlarını kesmeye başladılar. 31 Mart'ta İTÜ olaylar çıkacağı gerekçesiyle kapatıldı, 1 Nisan'da Robert Kolej kapatıldı.

3 Nisan'da işçileri 80 gündür grevde olan Grundig elektronik fabrikasının sahibi evine konulan dinamitle yaralandı. 3 Nisan'da Otomarsan fabrikalarının sahibi Mete Has ile Adanalı toprak sahibi Talip Aksoy kaçırıldılar ve 400 bin TL fidye karşılığında 5 Nisan'da serbest bırakıldılar. 10 Nisan'da İstanbul'da Balıkesir Öğrenci Yurdu'na faşist "komandolar" tarafından açılan ateşle Niyazi Tekin ağır yaralandı ve öğrenci Hasan Erkişi kaçırıldı. Niyazi Tekin 21 Nisan'da hastanede öldü. 16 Nisan'da Dr. Rahmi Duman'ın oğlu Hakan Duman fidye karşılığı kaçırıldı. 18 Nisan'da fidye ödenerek Hakan Duman serbest bırakıldı. 20 Nisan'da İstanbul DMMA faşistlerin saldırısı üzerine kapatıldı. 26 Nisan'da Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Hatay ve Diyarbakır'da Sıkıyönetim ilan edildi.

12 Mart rejimi Dev-Genç, ÜOB, TÖS, DDKO ve irili ufaklı birçok derneği kapatmaya başladı. Rejim aktif saldırısına başlıyordu. (SA/EÜ/TK)

* Bu Metin Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi'nden alındı. (7.cilt, sf.2166-68)

https://m.bianet.org/bianet/siyaset/105503-12-mart-1971-de-ne-olmustu


***

5 Temmuz 2017 Çarşamba

GEÇMİŞTEN BUGÜNE MHP VE CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ


GEÇMİŞTEN BUGÜNE MHP VE CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ


KÖŞE YAZILARI  
2014-05-07 11:37:09

GEÇMİŞTEN BUGÜNE MHP VE CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ
MHP ve Cumhurbaşkanlığı denildiğinde akla ilk gelen kavram hiç kuşku yok ki Uzlaşmadır. MHP siyasi tarihi boyunca Çankaya Köşkü'nün bir ihtiras makamı değil bir liyakat makamı olduğuna inanmış, Köşk'e layık bir aday belirlenmesi ve seçimin bir krize dönüştürülmemesi arasındaki dengeyi özenle korumuştur.



Türkiye, 12. Cumhurbaşkanı'nı seçmeye hazırlanıyor.
Bu defa Cumhurbaşkanı'nın halkoylamasıyla seçilecek olması önümüzdeki seçimleri, önceliklerden kısmen farklı kılıyor.
Ve elbette hemen herkes bugüne kadar birçok Cumhurbaşkanlığı seçiminin düğümünü çözen ve seçimleri toplumsal kriz dinamiği olmaktan çıkaran MHP'nin tavrını merak ediyor. Bunu anlayabilmek ve değerlendirebilmek içinse MHP'nin siyasi mazisi boyunca ortaya koyduğu politik tavırlarının irdelenmesi gerekiyor. 
MHP ve Cumhurbaşkanlığı denildiğinde akla ilk gelen kavram hiç kuşku yok ki UZLAŞMADIR. MHP siyasi tarihi boyunca Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bir toplumsal kriz dinamiğine dönüşmemesi için gayret göstermiş ve hemen her seçimde bu konuda tüm siyasi partilere tarihi uyarılarını yapmıştır. Çankaya Köşkü'nün bir ihtiras makamı değil bir liyakat makamı olduğuna inanmış, Köşk'e layık bir aday belirlenmesi ve seçimin bir krize dönüştürülmemesi arasındaki dengeyi özenle korumuştur.
Nitekim birbiri arında sıralanan örnekler, MHP'nin Cumhurbaşkanlığı Seçimlerine bakışını ortaya koyan tarihi tecrübelerini ve kurumsal hafızasını yansıtmaktadır.




































CEVDET SUNAY'A KARŞI ALPARSLAN TÜRKEŞ'İN ADAYLIĞI

27 Mayıs Askeri Müdahalesi sonrasında Cumhurbaşkanlığı Makamına oturan Cemal Gürsel'in ilerleyen sağlık sorunları ve görevini yapamaz hale gelmesi nedeniyle Çankaya Köşkü'ne yeni bir aday belirlenmesi gerekmiştir. 
Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in durumunun ağırlaştığı günlerde Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay 14 Mart 1966 günü Kontenjan Senatörlüğü'ne getirilir. Çankaya Köşkü için bir hazırlık yapıldığı artık anlaşılmaktadır. Nitekim 3 Şubat günü sağlık sorunları nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri'ne götürülen Cemal Gürsel'in burada durumu daha da ağırlaşmış ve de 26 Mart 1966'da yurda getirilerek Gülhane Askeri Tıp Akademisine yatırılmıştır. 37 doktorun imzasıyla Cemal Gürsel'in görev yapamayacağı kayıt altına alınarak Cumhurbaşkanlığı görevine son verilmiştir. 
Çankaya Köşk'ü için yeni aday dönemin en güçlü isimlerinde olan Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'dır.       27 Mayıs Askeri Müdahalesi sonrasında devam eden iklimin de etkisiyle kimse Cevdet Sunay'ı zorlamak istemez. Gazeteler seçimden bir gün önce, boşalan Cumhurbaşkanlığı için tek adayın CEVDET SUNAY olduğunu manşetten vermektedirler.

Beklenenin aksine Cevdet Sunay'ın karşısına bir aday daha çıkmıştır. O isim CKMP Genel Başkanı ALPARSLAN TÜRKEŞ'TİR. Cevdet Sunay'ın karşısına o da aday olmuş ve yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde Cevdet Sunay 461 oy alırken Alparslan Türkeş sadece 11 oy almıştır.
Yıllar sonra Cevdet Sunay'ın karşısına neden aday olduğu sorulduğunda "Genelkurmay Başkanı'nın Cumhurbaşkanı adayı yapılmasını bir nevi siyasi rüşvet sayıyorduk. Yani politikacıların korkuyla 'İşte sizin başınızı Çankaya'ya getirdik, Cumhurbaşkanı yaptık' gibilerinden bir hareketini doğru bulmuyorduk. Buna karşı arkadaşlarımız bizi aday gösterdiler. Bu şekilde adaylığımızı koyduk" şeklinde cevaplamıştır.
Kuşkusuz MHP'nin kurucu iradesini temsil eden merhum Türkeş'in bu tavrı her zaman bir emsal olarak göz önünde bulundurulmuştur. 28 Mart 1966 seçimleri, MHP'nin "dışarıdan dayatma" şeklindeki adaylara sıcak bakmayacağını ve de kendi iradesi üzerine konulacak her türlü ipoteği reddedeceğini göstermektedir.
Bu tavır açık bir şekilde ortaya koymaktadır ki, MHP kendi iradesine yönelmiş her türlü vesayete karşı demokratik bir direnci ortaya koyacak dinamizme ve ilkelere göre kodlanmıştır.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri her zaman derin iktidar kavgalarının ayyuka çıktığı ve alenileştiği bir zeminde gerçekleşmiştir. Nitekim Cevdet Sunay'ın görev süresinin dolması sonrasında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri de farklı olmamıştır. 1973 yılı başlarında, yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri ülkede zaten mevcut olan siyasi gerilimi daha da tırmandırmıştır.
Merhum Alparslan Türkeş'in 1966 yılında Cevdet Sunay'ın karşısına aday olurken ortaya koymuş olduğu gerekçelerin ne denli haklı olduğu da bu vesileyle ortaya çıkmıştır. 1966 yılında dönemin Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ın Cumhurbaşkanlığına aday olması sonrasında bu duruma tepki gösteren ve de Cevdet Sunay'ın Genelkurmay Başkanlığı'na aday olması ve bu duruma siyasilerin vize vermesinin, ordu içerisinde bundan sonraki seçimlerde anlamsız bir beklentiye sebebiyet vereceğini ve de Genelkurmay Başkanlığı'ndan sonra Cumhurbaşkanlığına talip olmanın bir terfi ve bir hak gibi değerlendirilmesinin önünü açacağı, bunun bir gelenek haline gelmesinin ise sivil demokrasi için tehdit olduğuna işaret eden merhum Türkeş'in bu öngörüsü çok kısa zamanda gerçekleşmiştir. 
Nitekim 1973 yılında, dönemin çiçeği burnunda Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimi için açıktan kulislere başlamış, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin de bu yönde Meclis üzerinde bir baskı oluşturmasını tetiklemiştir.














KAHRINDAN ÖLEN CUMHURBAŞKANI ADAYI

Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacağından o kadar emindir ve bu makamı kendine o kadar hak görmüştür ki; 29 Ağustos 1972 tarihinde atandığı Genelkurmay Başkanlığı görevinden 5 Mart 1973 tarihinde, yani sadece 7 ay sonra Çankaya Köşk'üne çıkmak üzere kendi isteğiyle emekliye ayrılmıştır.
Genelkurmay Başkanlığı'ndan ayrılan Faruk Gürler derhal Kontenjan Senatörü olarak atanmış ve Cumhurbaşkanlığı'na aday olmuştur. Ne de olsa aynı meclis daha önce de Genelkurmay Başkanlığı'ndan ayrılan Cevdet Sunay'ı Cumhurbaşkanı olarak seçmiş ve üstelik de Alparslan Türkeş dışında esaslı bir çatlak ses de çıkmamıştır. Kaldı ki; 12 Mart Muhtırasının üzerinden henüz iki yıl bile geçmemiştir. Hesaba göre, TBMM'nin dışarından güdümlü bu Köşk Adayına direnme şansı yoktur.
Faruk Gürler ve destekçileri, siyasilere aba altından sopa göstermeye başlamışlar, tabir yerindeyse siyasi bir rüşvet olarak Cumhurbaşkanlığı Köşküne göz koymuşlardı. Öyle ki, Deniz Kuvvetleri Komutanı Kemal Kayacan`ın konutuna davet edilen politikacılardan Gürler'e oy vermeleri isteniyor, aksi takdirde siyasilerin toplanacağı açıkça dile getiriliyordu.
Faruk Gürler'in evdeki hesabı çarşıya uymadı. Merhum Alparslan Türkeş'in işaret ettiği tehlikeye karşı, siyasiler gecikmeli de olsa dur diyecek bir irade ortaya koydular. Meclis'te en fazla milletvekiline sahip bulunan AP ve CHP Faruk Gürler'i desteklememe konusunda anlaştılar. 
TBMM, yeni Cumhurbaşkanı'nı seçmek üzere toplandığında izleyici locaları, başta Genelkurmay Başkanı Semih Sancar olmak üzere üst rütbeli askerlerle dolmuştu. Meclis koridorlarında subaylar dolaşıyor ve siyasiler üzerinde tazyik oluşturuyorlardı. 
Faruk Gürler'in Cumhurbaşkanlığına seçilmesi, Alparslan Türkeş'in işaret ettiği tehlikeli bir geleneğin tescili haline gelecek, Genelkurmay Başkanlarının üst üste Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ne çıkması her Genelkurmay Başkanı'nda aynı beklentinin doğmasına ve parlamenter demokrasinin askeri vesayetin "Köşk tacizi" altında aczine sebebiyet verecekti.
1973 Cumhurbaşkanlığı seçimi bu atmosferde başladı. Seçilmesine kesin gözüyle bakılan Faruk Gürler daha ilk turdan itibaren hezimete uğramaya başladı. İlk turda Tekin Arıburun 282 oy alırken, Faruk Gürler 175 oyda kalıyor ve çoğunluk sağlanamıyordu. Ama bir şey netleşmişti. TBMM, iradesine ipotek koymaya kalkanlara teslim olmayacak bir dirayete sahipti.

Faruk Gürler bir türlü parlamento desteği alamayınca seçilemedi. Siyasi Partilerin üzerinde uzlaşma sağladığı Fahri Korutürk aday gösterildi ve Köşk'ün yeni sahibi oldu.
Faruk Gürler adeta kahrından yatağa düştü ve çok geçmeden de hayatını kaybetti.


























DERİN İKTİDAR KAVGASI VE 12 EYLÜL'E GİDEN SÜREÇ

Türkiye, 1973 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini geride bırakmış ve artan anarşiyle baş başa kalmıştı. 12 Mart muhtırası sonrasında sol örgütlere yönelik operasyonlar anarşinin önemli ölçüde dizginlenmesine yardımcı olmuştu ama yeterli değildi. MHP ısrarla anarşi karşısında ayrımsız kanun hâkimiyeti çağrıları yapıyor, parlamenter demokrasiden taviz verilemeyeceğini ifade ediyordu. 
Türkiye'nin günden güne gerilen ortamını tetikleyen ise 1974 yılında çıkarılan Genel Af oldu. Birçoğu yurtdışında ya da cezaevinde bulunan sol örgüt yöneticileri ve militanları, çıkarılan Genel Af sayesinde tekrar örgütlenme çabalarına hız verdiler. Birçoğu 12 Mart muhtırası sonrasında başlatılan Balyoz Operasyonu kapsamında aranan, tutuklanan ve de etkisizleştirilen sol örgüt militanları, 1974 Genel Affı sonrası tekrar sahaya çıktıklarında karşılarında milli ve örgütlü bir yapı buldular. Bu yapı Milliyetçi Hareket Partisi ve yetiştirmiş olduğu gençlik kadrolarıydı. Üstelik Milliyetçi Hareket Partisi günden güne halkın teveccühüne mazhar oluyor, fikirlerini ve kadrolarını geniş kitlelerle buluşturuyor, oylarını hızla artırıyordu. MHP'nin demokratik yükselişi belli ki, derin iktidar kavgasının taraflarını tedirgin etmiş ve MHP'yi derin güçlerin kontrolündeki anarşinin hedefi haline getirmişti.
Milliyetçi Hareket Partisi 12 Eylül'e giden bu süreçte tarihi sorumluluğunu yerine getiriyor, tırmandırılan anarşiye çözüm yolları arıyordu. Nitekim MHP Genel İdare Kurulu artan anarşinin sonlandırılması adına bazı bölgelerde sıkıyönetim ilan edilmesi gerektiğini ifade ediyor ama karşılığında MHP Genel İdare Kurulu üyeleri hakkında soruşturma açılıyordu. Derin güçlerin iktidar kavgası alevlendikçe anarşi artıyor, MHP'nin mensupları katlediliyor ve binalarına sistematik saldırılar düzenleniyordu. 
Aylar öncesinde, 25 Mart 1978'de, MHP Lideri Alparslan Türkeş siyasi iktidarı " MARAŞ'TA CİDDİ TEDBİRLER ALINMADIĞI TAKDİRDE BÜYÜK OLAYLARIN ÇIKMASI KUVVETLE MUHTEMELDİR " diyerek uyarıyor ama bu uyarısı dikkate alınmıyordu. Fazla değil 9 ay sonra Kahramanmaraş'ta çıkan olaylar yüzlerce yurttaşımızın hayatının kararmasına sebep oluyordu. 















Aslında birileri Köşk'ün anahtarını eline almak için sadece susuyor, kendi deyimleriyle " ŞARTLARIN OLGUNLAŞMASINI " bekliyorlardı.
1973 yılında Meclis'in ortaya koymuş demokratik direnç, gözünü Köşk'e diken bir avuç cuntacıyı ürkütmüş ve Köşk'e giden yolun askeri müdahaleden geçtiğine karar vermişlerdi. 
Nitekim 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesinin lideri Kenan Evren de bu durumu anılarında bizzat ifade etmekte, dile getirmektedir. Kenan Evren'in anılarında anlattığına göre; kendi talimatıyla 11 Eylül 1979 tarihinde Genelkurmay 2.Başkanı Haydar Saltık'a özel bir ekip kurdurulmuştur. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine çok kısa bir süre kala kurdurulan bu özel ekibin ne yapacağını anılarında kendisi dile getirmektedir. Gerçekten de Kenan Evren "Bir çalışma grubu kurun. Müdahale zamanı gelmiş midir? Etüt edin"  diyerek Haydar Saltık'a verdiği görevi açıkça kabul etmektedir. 
Gözünü iktidara diken cuntacılar etütlerine devam ederken ve elbette şartların olgunlaşması beklerken, onlarca masum insan daha hayatını kaybetmiş ve bu esnada başlayan Cumhurbaşkanlığı seçimleri tam anlamıyla fiyaskoyla neticelenmiştir. 
Aylar süren oylamalar netice vermemiş ve TBMM çatısı altında bir türlü uzlaşma sağlanarak Cumhurbaşkanı seçilememiştir. Parlamenter demokrasi işlemez hale getirilmiş, sistem tıkanmış ve bu durumdan en çok da pusuya yatıp şartların olgunlaşmasını bekleyen cuntacılar memnun olmuştur. Nitekim MHP'nin merhum Genel Başkanı Alparslan Türkeş, Cumhurbaşkanlığı seçim bunalımının henüz başında durumun vahametini, siyasi partilerin uzlaşmaz tavırlarının parlamenter demokrasi için oluşturduğu yakın ve ciddi tehdidi görmüş, buhrandan çıkış yolunu önermiştir. 
Nitekim 10 Mayıs 1980 tarihinde bütün siyasi parti liderlerine bir mektup kaleme alan merhum MHP Lideri "Cumhurbaşkanlığı seçimi hala sonuca ulaştırılmamış, konu üzerinde yeni hassasiyetler doğmuş, ancak kamuoyunun bekleyişleri karşılanamamıştır. Milletimizden taze güç almak ve gelişen temayülleri de değerlendirmek bakımından en uygun yol kısmi senato seçimleriyle birleştirilerek yapılacak bir erken seçimdir" şeklinde görüşlerini özetlemiştir.
Yine 24 Mayıs 1980 tarihinde düzenlenen MHP Küçük Kurultayı'nda bir konuşma yapan Alparslan Türkeş "Cumhurbaşkanı halen seçilememiştir. Önümüzdeki günlerde de seçilebileceğine dair bir umut bulunmamaktadır. Israrla erken seçim talep ediyor ve diğer partileri erken seçime davet ediyoruz" diyerek erken seçim konusundaki ısrarını sürdürmüştür. 
İşte tam bu günlerde artan anarşi MHP Üst Yönetimini doğrudan hedef almış ve 27 Mayıs 1980 tarihinde Sıkıyönetim İdaresi altında bulunan Ankara'da MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak güdümlü anarşinin hedefi olmuştur. Gün Sazak'ın şehit edilmesi sonrasında MHP'nin tavrını merak edenler bir kez daha hüsranla karşılaşmış ve MHP Lideri, bir avuç cuntacının Çankaya Köşkü'ne giden yolu açabilmek uğruna "şartları olgunlaştırma" çabalarına prim vermeyeceğini açıkça göstermiştir. Nitekim Gün Sazak'ın tabutu başında konuşan MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş yerinde ve sağduyulu bir tespit yaparak ""İşte Türkiye'de mücadele budur. Bir yanda Türk Devleti yaşasın, güçlü olsun, Türk Milleti mutlu ve müreffeh olsun, DEMOKRATİK PARLAMENTER REJİMİMİZ YIKILMASIN, Milli ve manevi mukaddeslerimiz korunsun diyenlerle diğer yanda devleti kundaklayanların, milletimizin boynuna esaret zincirini vurmak isteyenlerin, demokrasi ve parlamenter rejim düşmanlarının ve bütün kutsal şeylerimizi yıkmak isteyenlerin mücadelesidir. Yıkılmak istenen Türk Devleti'dir, kurşunlanan Türk Milleti'dir, Öldürülen Türk Demokrasisi'dir"" sözleriyle devlet içerisinde yuvalanan çetelerin parlamenter sistemi askıya almak için güdümlü bir anarşiyi beslediklerinin farkında olduğunu ortaya koymuştur.
MHP, tırmandırılan anarşinin ve yaşanan Cumhurbaşkanlığı seçim bunalımının mevcut meclis yapısıyla aşılmasının mümkün olmadığını görüyor ve ısrarla erken seçime gidilmesi gerektiğine işaret ediyordu. Ancak MHP'nin hızlı yükselişi karşısında hem diğer partiler ve hem de "şartların olgunlaşmasını bekleyenler" erken seçime gidilmesine direnç gösteriyorlardı. MHP'nin yükselişi Dünya Basınının da gündemindeydi. Öyle ki Financial Times gazetesi 3 Haziran 1980 tarihinde  "Bozkurtlar İlerliyor" başlıklı bir yazı yayınlıyor ve de Milliyetçi Hareket Partisi'nin politika sahnesindeki gücünün giderek arttığına vurgu yapıyordu. 
Ne yazık ki Alparslan Türkeş'in, Cumhurbaşkanlığı seçim bunalımının ülkeyi sürükleyeceği noktayı görüp önerdiği tedbirlere kulak tıkandı. Aylar süren Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinden bir netice alınamadı.
12 Eylül 1980 tarihinde Ahmet Kenan Evren liderliğindeki cunta "şartların olgunlaştığına" ve yeterince can kaybı yaşandığına ikna olduğunda ülke yönetimine el koymuştur. Milliyetçi Hareket Partisi, yasa dışı sol teröre verdiği sayısız kurbanın ardından bu defa da darbecilerin siyasal ve hukuki terörüne muhatap olmuş; siyasi faaliyetleri önce 7 no'lu Milli Güvenlik Konseyi Kararı ile durdurulmuş ve 16 Ekim 1981 tarihinde 52 No'lu Milli Güvenlik Konseyi kararı ile kapatılmıştır. Yöneticilerinin oldukça önemli bir bölümü (neredeyse tamamı) gözaltına alınmış, tutuklanmış ve siyasi yasaklı haline getirilmiştir. 
İşte bu şartlar altında, darbe yönetiminin gölgesinde hazırlanan 1982 Anayasası, 7 Kasım 1982 tarihinde Halkoylamasına sunulmuş ve postal gölgesinde yapılan halkoylaması neticesinde köşkün yeni sahibi olarak Kenan Evren belirlenmiştir. 
Köşk yeni sahibini bulurken MHP'nin, Lideri ve Genel İdare Kurulu Üyeleri de dâhil olmak üzere yüzlerce mensubu cezaevlerinde maddi ve manevi işkenceden geçiriliyor, gözünü Çankaya Köşkü'ne diken cuntacıların gayrı meşru darbesine haklı gerekçeler oluşturmak için kurulan düzmece mahkemelerde hesap vermeye zorlanıyordu. 

TURGUT ÖZAL KÖŞK'E ÇIKARKEN

1982 Anayasası'na ilişkin halkoylaması bir taraftan Köşk'ün yeni sahibi olarak Kenan Evren'i belirlerken diğer taraftan, içerisinde Alparslan Türkeş'in de bulunduğu bir takım siyasilere de 10 yıl süreyle siyaset yasağı getiriyordu. 1982 Anayasası Halkoylamasına sunulduğunda Alparslan Türkeş devam etmekte olan MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası kapsamında tutukluydu. 
9 Nisan 1985 günü Alparslan Türkeş'in tutukluluk hali kaldırıldı. Aynı gün akşam 20.40 sularında Askeri Mevki Hastanesi'nden serbest bırakıldı. Merhum Türkeş tahliye edilse de siyasi yasağı devam etmekteydi. Nitekim serbest kaldıktan sonra bazı dergilerde Türkiye üzerinde değerlendirme yazıları kaleme aldı ama bu yazıların tamamında siyasi yasaklı olmanın getirdiği dikkat ve özen açıkça fark ediliyordu. Kapatılan MHP'nin lideri birçok konuda değerlendirme yaparken hem devam eden yargılaması ve hem de siyasi yasağı nedeniyle hassas davranıyor, her konuya giremiyordu. 
6 Eylül 1987 tarihinde düzenlenen referandum sonucunda siyasi yasaklar kaldırıldı. Alparslan Türkeş 4 Ekim 1987 tarihinde yapılan Olağanüstü Genel Kurul sonrasında Milliyetçi Çalışma Partisi Genel Başkanlığına seçildi.
MÇP Genel Başkanı sıfatıyla siyaset sahnesindeki yerini almıştı. Ufukta ise yeni bir Cumhurbaşkanlığı seçimi vardı. Kimileri Alparslan Türkeş'i Cumhurbaşkanı adayı olarak sunuyor, kendisi ise bu konuda geleneksel bir tavır sergiliyordu. Türkeş'e göre Cumhurbaşkanlığı makamı uzlaşmayla belirlenen bir isme teslim edilmeliydi.

Gerçekten MÇP Genel Başkanı Alparslan Türkeş sık sık yaptığı açıklamalarla siyasi partileri liyakatli bir aday üzerine uzlaşmaya çağırıyor ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin geçmişin tecrübeleri ışığında bir bunalıma dönüştürülmesine engel olunmasını istiyordu. 
Merhum Türkeş, Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanı Adayı olmasına karşı çıkmıştı. Ama bu karşı çıkış, şahsi bir husumetin neticesi değil ilkesel bir çıkarımın sonucuydu. ANAP'ın yerel seçimlerde aldığı oyun % 21.75'e kadar gerilemesine rağmen, TBMM çatısı altında % 64'lük bir çoğunluğa sahip bulunması ciddi bir çelişkiye işaret ediyordu. MHP Lideri, erken seçim neticesinde oluşacak bir parlamentonun bu çelişkiyi ortadan kaldıracağına ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin halkın son tercihlerini yansıtan yeni Meclis tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğine vurgu yapıyordu.
Turgut Özal hızlı bir oy kaybı yaşadığının ve olası bir erken seçimin Meclis aritmetiğini bütünüyle değiştireceğinin farkındaydı. Bu nedenle bir erken seçime gitmektense elinde tuttuğu meclis gücüyle Çankaya'ya çıkmanın en akılcı yol olduğuna inanıyordu. 
Turgut Özal'ın aday olduğu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir boykot yaşandı. Sosyal Demokrat Halkçı Parti ve Doğru Yol Partisi meclise girmeyerek seçimi boykot ediyor ve seçim Turgut Özal ile ANAP Burdur Milletvekili Fethi Çelikbaş arasında geçiyordu. 3. Tur oylama sonrasında Turgut Özal 263 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti'nin 8. Cumhurbaşkanı oldu.
Ancak, Özal'ın Cumhurbaşkanlığı merhum Türkeş'in getirdiği eleştirilerin gölgesine geçti. Özal'ın Köşk'e çıkmasının sonrasında yapılan genel seçimlerde Meclis aritmetiği değişti. Özal "partili cumhurbaşkanı" eleştirilerinin doğrudan muhatabı haline geldi. Çankaya Köşkü çok kısa bir süre sonra kongrelere müdahale toplantılarının yapıldığı bir siyasi kulis karargâhına dönüverdi. ANAP üzerinde otorite sürdürme telaşı, Turgut Özal'ın "tarafsız cumhurbaşkanı" sıfatını tartışmaya açtı.
Turgut Özal'ın 17 Nisan 1993 tarihinde ani bir şekilde hayatını kaybetmesi sonrasında Türkiye bir kez daha Cumhurbaşkanlığı seçimine kilitlenecekti.
























SÜLEYMAN DEMİREL SEÇİLİRKEN
Turgut Özal'ın ani ölümü sonrasında boşalan Çankaya Köşkü'nün en güçlü adayı Süleyman Demirel'di. 

1993 yılı başlarında önemli bir gelişme yaşanmıştı. 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi sonrasında Kapatılan Milliyetçi Hareket Partisi'nin,  27 Aralık 1992 günü toplanan kurultay delegeleri, partinin feshine, isminin ve ambleminin de MÇP tarafından kullanılabileceğine karar vermişti.
Bu karar doğrultusunda 24 Ocak 1993 tarihinde Milliyetçi Çalışma Partisi'nin ismi Milliyetçi Hareket Partisi'ne ve amblemi de Üç Hilal'e dönüştürüldü. Milliyetçi Hareket Partisi uzun yıllar sonra tekrar Alparslan Türkeş liderliğinde Türk Siyasetindeki yerini almıştı.
Milliyetçi Hareket Partisi, Köşk yeni sahibini ararken 13 milletvekiliyle parlamentoda temsil edilmekteydi. Süleyman Demirel partisinden 181 milletvekilinin ve SHP'nin de desteğini almıştı. Ama bu destek Süleyman Demirel için yeterli değildi. Zira 3.Turda Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için gerekli olan 226 sayısına halen ulaşamamıştı. Bu nedenle hemen herkes 13 oyuyla adeta seçimin çilingiri olacak MHP'nin tavrını merak ediyordu.
Milliyetçi Hareket Partisi, Turgut Özal'ın ani ölümü nedeniyle boşalan Çankaya Köşkü için en güçlü isim kabul edilen Süleyman Demirel'e bir rezerv koymadı. Köşk aniden boşalmıştı. Bir devlet krizine vücut vermemek ve Çankaya Köşkü'nün yeni sahibini bir an önce bulmasını sağlamak gerektiğine inanan MHP kadroları, bu konuda en güçlü isim olarak ön plana çıkan Süleyman Demirel'e destek verdi. Milliyetçi Hareket Partisi 13 milletvekiliyle Süleyman Demirel'in Köşk adaylığını destekledi.
Yapılan ilk tur oylamada MHP'nin desteğini alan Demirel 234 oya ulaşarak derin bir nefes aldı. Bu sonuç Süleyman Demirel'in Köşk'e çıkmasına yetmiyordu. Ancak bu haliyle 3. Turda Cumhurbaşkanı seçilmesine artık kesin gözüyle bakılmaktaydı. Nitekim kendisi de, bu sonuca ancak MHP desteğiyle ulaşabildiğine ve koalisyon ortakları olan DYP ve SHP oylarının ancak 221'de kaldığına ilişkin eleştirilere "ÜSKÜDAR'I GEÇTİM" diyerek yanıt veriyor, MHP'nin kilit rolünü kabul ediyordu.
16 Mayıs 1993 tarihinde yapılan 3. Tur oylamada Süleyman Demirel 244 oy alarak Çankaya Köşkü'nün yeni sahibi oluyordu. 

ANAYASA MAHKEMESİNDEN ÇANKAYA KÖŞKÜNE 

MHP'nin efsanevi lideri Alparslan Türkeş 4 Nisan 1997'de vefat etti. Alparslan Türkeş'in hayatı boyunca yılmadan, yorulmadan ve bıkmadan savunduğu ilke ve idealleri MHP kadrolarına sarsılmaz bir fikir mirası olarak kaldı. Milliyetçi Ülkücü irade bu kutlu mirası temsil edecek ismi Devlet Bahçeli olarak belirledi.
MHP'nin yeni Genel Başkanı, Alparslan Türkeş'ten devraldığı bayrağı hiçbir zaman lekeletmedi ve merhum Türkeş'in fikir ve idealleri ışığında gelişen parti geleneklerini hiçbir zaman göz ardı etmedi. Memleket meselelerine yüksek ufku ve vizyonuyla bakarken, öngörülerini tarihi tecrübeler ve geleneklerle harmanlamayı da ihmal etmedi. Sonuca giderken; ilkeler ve gereklilikler arasındaki dengeyi her zaman korudu. Ama tıpkı merhum Alparslan Türkeş gibi o da bütün siyasi tavır ve reçetelerini, benlik ve nefsini ezerek "önce ülkem" referansıyla belirledi.
Kuşkusuz MHP'nin Devlet Bahçeli liderliğinde geçirdiği iki Cumhurbaşkanlığı seçiminde de ortaya koyduğu uzlaşmacı tavrın arkasında; MHP'nin 1960'lardan itibaren edindiği kurumsal hafıza, taviz verilmeyen gelenek ve ilkeler, elbette ki bir de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin "önce ülkem" şeklinde özetlenen ve her zaman erdemi gösteren siyasi pusulası etkili oldu.
Nitekim 18 Nisan 1999 seçimleri sonrasında MHP kadroları 129 milletvekiliyle Meclis'te yerini aldı. Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nde Süleyman Demirel vardı ama görev süresinin dolmasına fazla bir zaman kalmamıştı.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in görev süresinin uzatılması anlamına da gelebilecek ve kamuoyunda 5+5 Formülü olarak bilinen Anayasa Değişikliği TBMM'den geçmedi. Böylece Cumhurbaşkanı'nın her biri 5 yıl olmak üzere iki defa seçilebilmesinin önü kapandı. Artık mevcut Anayasal düzenlemeye uygun olarak yeni Cumhurbaşkanı seçilecekti. 
Türkiye; Cumhurbaşkanlığı seçiminin nasıl ve ne şekilde gerçekleşeceği ve hepsinden önemlisi bir krize dönüşüp dönüşmeyeceğini merak ederken, MHP lideri 13 Nisan 2000 tarihinde bu konudaki tavrını net bir şekilde ortaya koydu. MHP lideri "Cumhurbaşkanlığı seçiminin bir krize dönüşmeyeceğini" ifade ediyor, en geniş uzlaşmanın sağlanmasının önemine işaret ettikten sonra, "uzlaşmayı zorlaştıracak, uzlaşma alanını daraltacak tariflerden kaçınılması" gerektiğini ifade ediyordu. MHP geleneksel bir tavırla Köşk'ün yeni sahibinin mümkün olan en geniş uzlaşı içerisinde belirlenmesi gerektiğini ortaya koyuyordu.
MHP Lideri en geniş uzlaşının sağlanması konusundaki tavrını ısrarla sürdürdü. Nitekim Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer'in ismi kendisine iletildiğinde, muhalefetin de desteğinin aranması gerektiğine işaret etti. Yani, 'Sezer' ismine şartlı bir destek vermişti. En geniş uzlaşının sağlanması için muhalefetin de desteğinin aranması gerekiyordu. Aksi takdirde MHP kendi adaylarına angaje olacağı bir yol izleyecekti. Ancak parlamento çatısı altında bir uzlaşma sağlandığına inanılırsa MHP bu uzlaşmayı koruyacaktı. Gerçekten MHP'nin işareti doğrultusunda muhalefetin nabzı yoklanmış ve Ahmet Necdet Sezer üzerinde geniş tabanlı bir uzlaşı sağlanmıştı. Gazeteler, haberi bir gün sonra "CUMHURİYET TARİHİNDE ÖRNEĞİ YOK" manşetleriyle veriyorlardı.
Meclis çatısı altında 5 parti liderinin ve toplam 130 milletvekilinin imzasıyla Ahmet Necdet Sezer Cumhurbaşkanlığına aday gösterildi. Ahmet Necdet Sezer, 3. Tur oylaması neticesinde 330 oyla Cumhurbaşkanlığı Makamının yeni sahibi oldu. 
Sezer, TBMM çatısı altında gerçekleşen büyük bir uzlaşının neticesi olarak Cumhurbaşkanı seçildi. Bu uzlaşı neticesinde Cumhurbaşkanlığı seçim süreci bir devlet krizine dönüşmedi. Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında FP'li Bülent Arınç duygularını "SEZER'E ÂŞIK OLDUM" şeklinde özetliyordu.

367 KRİZİ VE ABDULLAH GÜL'ÜN CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ

Türkiye; Ahmet Necdet Sezer'in görev süresinin 16 Mayıs 2007'de dolmasıyla en ilginç Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir tanesine kapı araladı. Siyasi iktidarın uzlaşma arayışından uzak tavırları ve Köşk Adayını müzakeresiz belirleme isteği yıllar sonra bir kez daha Çankaya Köşkü seçimlerini devlet krizine dönüştürdü. Seçim dönemine, başörtüsü ve laiklik tartışmalarıyla gelinmişti. Üstüne bir de "367" tartışmaları eklenmişti. MHP tüm bu tartışmalar yaşanırken Meclis dışındaydı..
Başvuru için son tarih 25 Nisan olarak belirlenmiş ve ilk turun oylama günü de 27 Nisan olarak tespit edilmişti. 24 Nisan 2007 tarihinde gerçekleşen AKP Grup Toplantısı esnasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçimi için adaylarının Abdullah Gül olduğunu açıkladı. Başbakan'ın bu açıklaması sonrasında muhalefetin eleştirileri gecikmedi. Zira muhalefet ve özellikle CHP, Çankaya Köşkü için gösterilecek olan adayın AKP tarafından tek başına belirlenmesinin Meclis İradesine bir dayatma olacağı görüşündeydi. 
27 Nisan 2007 tarihinde gerçekleşen seçimin kaderini aslında aylar önce Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanan bir makale belirledi. 26 Aralık 2006 tarihinde Cumhuriyet Gazetesinde bir makale kaleme alan Yargıtay Cumhuriyet Eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu "Anayasada belirtilen ve ilk tur oylamada seçilmek için öngörülen 367 sayısının sadece karar yeter sayısı değil, aynı zamanda toplantı yeter sayısı olduğunu, oylamalara en az 367 kişinin katılması gerektiğini, aksi halde sonucun geçersiz olacağını" savunuyordu.
Bu makale meşhur 367 tartışmalarını beraberinde getirdi. Zira bu görüşe göre 354 milletvekiline sahip olan iktidar partisi tek başına Meclis Çatısı altında toplantı yeter sayısını sağlayamıyordu. CHP lideri ise uzlaşma olmadan belirlenecek bir adayda ısrar edilmesi durumunda, Meclis'teki oturumlara katılmayacaklarını ve 367 tartışmalarının ciddiye alınması gerektiğine işaret ediyordu. 
İlk tur oylamanın yapıldığı 27 Nisan günü Abdullah Gül 361 oydan 357'sini almıştı. Ancak, Cumhuriyet Halk Partisi Meclis'i boykot etmiş ve ilk tur oturumuna katılmamıştı. Sonuçların açıklanmasının hemen sonrasında CHP oturumu Anayasa Mahkemesi'ne taşıdı ve 367 sayısının hem seçilme ve hem de toplantı yeter sayısı olduğunu, oysa ilk tur oylamada 367 kişinin oylamada hazır bulunmadığını ve birinci tur oylamanın iptal edilmesi gerektiğini ifade etti. Hem zamanlı olarak Genelkurmay'ın internet sitesine tarihe "e-muhtıra" olarak geçen metin konuldu ve Genelkurmay'ın süregiden tartışmalarda taraf olduğuna işaret edildi.
Gerilim günden güne tırmanırken Anayasa Mahkemesi 367 sayısının aynı zamanda bir toplantı yeter sayısı olduğuna hükmederek Cumhurbaşkanlığı Seçiminin 1. Tur oylamasını iptal etti. 6 Mayıs 2007 tarihinde yapılan oylamalarda 367 sayısına ulaşılamayınca Meclis yıllar sonra bir kez daha Cumhurbaşkanı seçemez hale geldi ve yaşanan süreç Meclis'i kilitledi.
Henüz tartışmalar devam ederken tüm partilerin desteğiyle erken seçim kararı alındı. 22 Temmuz 2007 tarihinde gerçekleşen erken seçimler sonrasında Meclis Aritmetiği değişti. Zira Meclis dışında yer alan Milliyetçi Hareket Partisi % 14,3 oy oranıyla Meclis'e girmişti.
Yeni Meclis'in önündeki en büyük sorun Cumhurbaşkanlığı Seçim bunalımının bir an önce aşılmasıydı. Yeni Meclis Başkanı'nın seçilmesi sonrasında Cumhurbaşkanlığı seçimi tekrar ele alındı. Cumhuriyet Halk Partisi'nin tavrında bir değişiklik yoktu. Oylamalara katılmayacaktı. 
MHP'nin kurumsal hafızasının ibresi bir kez daha parlamenter demokrasinin işletilmesini ve sağduyuyu gösteriyordu. MHP Lideri, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin devlet krizi halini almasının Türk Milleti'ne maliyetini kestirebiliyordu. Milli hafıza bunun değişik örneklerini yaşamış ve 1980 Cumhurbaşkanlığı Seçim bunalımı askeri darbenin gerekçesini oluşturmuştu. Üstelik milletin tercihleriyle teşekkül eden parlamento henüz seçilmiş ve seçmen Meclis'e bu krizden çıkış yolu üretilmesi görevi vermişti.
MHP Lideri tereddüt etmedi. Aylar süren krize son noktayı koydu ve parlamenter demokrasinin işletilmesini engelleyecek tavır ve davranışların karşısında konumlandı. MHP, kendi adayıyla Meclis'teki yerini alacak, 367 tartışmalarıyla ülkenin daha fazla enerji kaybetmesi ve gerilime sürüklenmesine müsaade edilmeyecekti. MHP bir kez daha düğümü çözüyor, sistemin işlemesini sağlıyordu. 
Nitekim MHP tüm oturumlarda hazır bulunarak kendi Cumhurbaşkanı adayı olan Sabahattin Çakmakoğlu'nu desteledi. Abdullah Gül, üçüncü tur oylamada 339 oy alarak Cumhurbaşkanı seçildi. Bir kriz daha MHP'nin "önce ülkem" referansıyla aşılmıştı.

VE BUGÜN

Türkiye bir kez daha Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kilitlenirken MHP'nin tavrı merak ediliyor. Bu defa Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilecek olması MHP'nin Çankaya Köşkü'ne ve seçimlere bakışını değiştirmiyor.
MHP tarihi tecrübesi ışığında süzdüğü gerçeklerle yol almaya devam ediyor. Nitekim MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bakışını ortaya koyan açıklamalarında MHP'nin geleneksel çizgisinin izleri açıkça görülüyor. 
Öyle ki 30 Mart seçimleri sonrasında teşekkür turuna çıkan MHP Lideri, Kütahya dönüşü gazetecilerin sorularını yanıtlarken Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin şu tespitleri yapıyor.

"Türkiye'yi yeni bir siyasi krize sokmamak gerekir. Koalisyonda bulunduğumuz dönemde cumhurbaşkanlığı seçimi oldu, krize dönüşmedi. Liderler zirvesi ile ortak aday belirleyemeyince Sayın Sezer'in ismi gündeme geldi ve 5 parti de üzerinde uzlaştı.  Daha sonra 367 tartışması gündeme geldi. Bir kriz doğdu. Erken seçimden de 367 çıkmadı. Bu arada MHP 71 milletvekili ile TBMM'ye gelmişti. Ben tek cümle söyledim: "O gün Meclis'te olacağız." Bu ifade 367'den yukarıda bir sayıyla meclisin toplanması halidir. Üçüncü turda gül Cumhurbaşkanı oldu. Burada da krizi aşan bir tavır ortaya koyan MHP'dir. 
Cumhurbaşkanlığı totosu oynanmaya başlandı. Siyasi partiler ve kamuoyu zaman aralığında adaylarını kamuoyuna duyurmalı, bir mutabakat aranmalı. Bu gerilimle seçime gidilirse, partilerin yarışı haline gelir ve o zaman genel seçimin mikrolaşma haline dönüşür."
Sadece bu değerlendirme bile MHP'nin, önümüzde kocaman bir sorun gibi duran Cumhurbaşkanlığı seçiminin bir krize dönüştürülmemesi temennisi içerisinde olduğunu ortaya koyuyor.
Çankaya Köşkü'nün kendi tekelleri altında sananlara karşı tarihi uyarılarını yapsa da, kulak tıkayanların tarih önünde gerekli dersi alacakları tedbirlerin hazırlığını sürdürüyor. 
Hiç kuşku yok ki MHP, Çankaya Köşkü'nü ihtiraslarının doruk noktası olarak görenlere karşı Çankaya'nın anlam ve önemine, mazi ve atisine yakışır ve milli değerleri ruhuyla kavramış bir adayı açıklamaya hazırlanıyor.
 


***

ÇANKAYA YOLUNDAKİ KRİZLERİN TARİHİ


   ÇANKAYA YOLUNDAKİ KRİZLERİN TARİHİ 

27.09.2014 01:42

Türkiye Devleti'nin şekli Cumhuriyet'tir ilanından 15 dakika sonra devletin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal oy birliği ile seçilmişti. İlk cumhurbaşkanının 
seçiminde bir demagoji, tartışma olması beklenemezdi. Nitekim tıpkı devlet fiilen cumhuriyet olarak yürümekte olduğu gibi meclis başkanı Mustafa Kemal de 
fiilen devlet başkanlığında idi. Ancak bu yıl on ikincisi seçilecek olan cumhur başkanlığı seçimleri, ilkinden sonra daima hep tartışma ile geçti. Bazen bir darbe döneminin sona erişi olarak gerçekleşti. Bazense darbecilerin meşruiyet kazandırma nedeni, cumhurbaşkanlığı seçilmeyişi oldu. 

Şimdi biz bu yazıda ikinci Cmhurbaşkanından başlayıp Sunay'ın seçimine kadar geleceğiz.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ikinci cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü'nün seçimler sırasında adı tartışma odağı olmadı.. Atatürk'ün uzun yıllar mesai 
arkadaşlığı yapmış olan İnönü, son bir buçuk yılını evinde geçirmişti. Atatürk, İnönü ile, kalkınma, Hatay, devlet çiftlikleri , Nyon Konferansı vs konularındaki 
görüş ayrılığı 1937 yılında zirveye ulaşmış ve yolları ayrılmıştı. Kısaca Atatürk vefat ettiğinde artık İnönü yanında yoktu. Başvekil Celal Bayar idi. 
Bu yol ayrılığı ise cumhurbaşkanlığı seçimini etkilemedi. 11 Kasım 1938'te yapılacak seçimlerde mecliste aday olmayacak, vekiller oy pusulalarına oy vermek istedikleri namzetin ismini yazacaklardı. Meclis bu usûl ile İnönü'yü seçti. Ancak o günler konuşulmayan bir iddia yıllar sonra ortaya atıldı. 

İddianın kaynağı Atatürk'ün genel sekreteri Hasan Rıza Soyak'tı. Soyak'ın hatıratına göre Atatürk, vasiyetnamesini yazdırdıktan sonra konu yerine seçilecek isime gelmiş, Atatürk, Mareşal Fevzi Çakmak'ı yerine düşündüğünü ifade etmişti. Ancak bu husus, ne Bayar'ın ne de Atatürk'ün çevresindeki ikinci bir isim tarafından doğrulanmadı. Hasan Rıza Soyak ve Tevfik Rüştü Aras'ın İnönü'ye karşı tavrı malum olduğu için iddiaya şüphe ile yaklaşıldı. İnönü'nün son cumhurbaşkanlığı ise ilginç bir olayla başladı. 1961 Anayasası'ndan önce cumhurbaşkanı her milletvekili seçiminden sonra tekrar yapılmakta idi. 

1946 seçimlerinden sonra İnönü meclise girerken DP grubu ayağa kalkmadı. O zamana kadar cumhurbaşkanı genel kurula girişinde vekiller ayağa kalkıyorlardı 
ve DP, meclis hiç kimsenin önünde ayağa kalkmaz prensibini belirterek ayağa kalkmadı. Birazdan bu prensiplerinin Bayar'ın seçilmesinden sonra ki uygulanışını ele alacağız.

14 Mayıs 1950'de Türkiye'de seçim yoluyla iktidar değişip DP iktidar olunca, bu defa cumhurbaşkanlığı ilk kez CHP dışından bir isme geçecekti. 

Tartışmalar da DP içerisinde oldu. O zamana kadar Atatürk ve İnönü aynı zaman da partilerinde genel başkanlık yapmışlardı. DP ise seçimler sırasında partisiz 
cumhurbaşkanı sloganını benimsemişti. Şimdi kamuoyunun genel kanaati o sıra DP 'nin başında olan isim Celal Bayar'ın cumhurbaşkanı seçileceği şeklinde idi. 

Siyasetin teamülünde bu vardı. Ancak DP içerisinde bir grup Bayar'ın genel başkanlıktan ayrılmamasını, parti içindeki en tecrübeli isim olarak yeni dönemde 
Başbakanlık görevini almasını istiyordu. Bayar ise bu tezi düşünmedi ve cumhurbaşkanlığı seçiminde aday oldu. 387 oy Bayar'a, 36 oy Halil Özyürek'e, 66 oy da İnönü'ye çıktı. Yani DP oy birliği ile seçimlere yaklaşmadı. 1954'te de Bayar partisinin grubundan tam oy almadı. Ancak 1957'de DP grubunun tamamı Bayar'a oy verdi. Bugün neticeyi değiştirmeyen bir anekdot olan bu hadise, o günler içinde önemli bir husus olması gerekir. 1955 yılındaki DP grubunun kaynaması ve literatüre ' Sarol Formülü ' olarak geçen Başbakan'ın şahsi itimatla kabineyi yenilemesini de düşünürsek, o dönem ki iktidar partisi vekillerinin her şeyi sorgusuz sualsiz oylayan vekiller görünümünde olmadığı sonucuna ulaşılabilir mi bu da başka bir yazıda ele alınmalıdır. Yukarıda belirttiğimiz gibi Bayar seçildikten sonra meclise girdiğinde DP grubu, yıllar önce İnönü'ye takındıkları tavır ile çelişmemek için ayağa kalkmadı. Ama Bayar'ı çılgınca alkışladı. 

CHP grubu ise ayağa kalktı tek bir alkış sesi bile işitilmedi.

1961 yılının Ekim ayına geldiğimizde ise cumhurbaşkanlığı seçimi olası bir müdahalenin durdurulmasında bir koz oldu. Darbeden sonra Milli Birlik Komitesi 
yönetimi ele almış komite başkanı Cemal Gürsel, devlet başkanı sanıyla görev yapmıştı. Süreç ilerledikçe MBK bölündü ve 14ler olayı meydana geldi. 
Ardından içerisinde Talat Aydemir'inde bulunduğu Silahlı Kuvvetler Birliği kuruldu ve MBK ile açıktan olmayan bir iktidar mücadelesi başladı. Bu şartlarda 
gerçekleşen seçimlerde CHP birinci parti olmayı umuyordu. 
İnönü cumhurbaşkanı olmayı, Başbakanlığa da CHP Genel Sekreteri İsmail Rüştü Aksal'ı planlıyordu. 

Ancak CHP seçimlerde %36 ile birinci çıktı. 173 vekilde kaldı. DP'nin devamı olan Adalet Partisi %34 alarak 158 vekil çıkardı.

Bu sonuçla İnönü'nün tekrar Çankaya'ya çıkma planı suya düştü. Planı boşa çıkan sadece İnönü değildi. 15 Ekim akşamı alınan sonuçlar 27 Mayıs'ın devam 
ettirilmesini savunan ordu mensuplarını memnun etmedi. Seçim sonuçlarını geçersiz saymayı, mevcut idareyi sürdürmeyi düşündüler. 
21 Ekim protokolü olarak bilinen plana göre meclisin açılmadan seçimlerin iptal edilmesini planladılar. Ama plandan Gürsel'in de İnönü'nün de haberi oldu ve 
21 Ekim protokolüne karşı açıktan tavır aldılar. 24 Ekim'de Çankaya'da Silahlı Kuvvetler Birliği'nin temsilcileri ile AP, CHP, YTP, CKMP Genel Başkanları 
Cemal Gürsel'in başkanlığında bir araya geldi. Tartışmalar sonunda demokrasinin 'güdümlü' olarak hayata dönmesi kararı çıktı. Buna göre partiler, Gürsel'in cumhurbaşkanı, İnönü'nün de başbakan olmasını sağlayacak, askerler de geri adım atacaktı. 25 Ekim'de TBMM açıldı ve resmen 27 Mayıs dönemi sona erdi. 
Ancak bu kararlardan habersiz olanlar vardı. DP idare kadrosunun kıymet verdiği Anayasa Hukuku'nda önde gelen bir isim olan Prof. Dr. Ali Fuat Başgil birden 
bire aday olmak için çıkageldi. AP ve YTP 'nin desteğini umuyordu. Şüphesiz 24 Ekim'de partiler, askerleri durdurmak için bir teminat vermeselerdi Başgil'e 
destek verecekleri malum idi. Basına 24 Ekim kararları sızınca (Mete Akyol'un anıları ve 12 Mart Belgeseli'nden) Başgil'e bu durumu sormuşlar, Başgil de 
geri adım atmamıştı. Ancak Başgil ile Başbakanlık'ta görüşen Fahri Özdilek ve Sıtkı Ulay, adaylığını geri almasını, aksi takdirde Silahlı Kuvvetler Birliği'nin 
durdurduğu harekete devam edeceğini, hatta Başgil'e hayat güvencesi veremeyeceklerini belirtince adaylıktan çekildi. Türkiye'nin dördüncü cumhurbaşkanı, darbe yönetimini sürdürmek isteyen kesim ile yapılan pazarlık ile belirlendiğini söylersek sosyal bilimlerdeki kavramların kullanımı ve ifadelerin tespiti hassaslığını çiğnemiş olmayız. 

İkinci yazımızda Sunay'ın seçimiyle başlayan Genelkurmay geleneğini, Gürler olayı ile Korutürk'ün seçilişini ve 1980'in Mart'ından 
Eylül'üne geçen süreyi ele alacağız..,

              Yazımızın birinci bölümünde Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar ve Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanlığı seçimlerini ele almıştık. 
Bu yazıda beşinci cumhurbaşkanlığı seçimine uzanacağız. 1966 yılının başlarında Cemal Gürsel'in sağlık durumu git gide bozulmaya başladı. 

Rahatsızlığının düzelmemesi üzerine Amerika Birleşik Devletleri'nde tedavi edilmesi gündeme geldi. ABD Başkanlığı uçağı ile yurttan ayrıldı. 

İlk birkaç gün tedavinin iyi gitmesine rağmen göstergeler tersine döndü. Gürsel komaya girdi. Bu kez kendi toprağında vefat etmesi fikri kabul gördü. 
Gürsel ağır bir atmosferde ülkeye geri getirildi ve havalimanından ambulansla hastaneye taşındı. Artık cumhurbaşkanlık vazifesini bozulan sağlığı gerekçesiyle 
sürdüremeyeceği otuz sekiz imzalı bir doktor raporu ile resmileşti. Türkiye derhal cumhurbaşkanlığı seçim sürecine girdi.

            İktidarda bulunan Adalet Partisi'nin istediği adayı seçtirme gibi bir aritmetik imkânı vardı. Millet Meclisi ve Senato'da sandalye sayısı buna haizdi. 
Ancak 27 Mayıs'ın hassas artçıları peş peşe gelmişti. Başbakan Süleyman Demirel, ' Çatı ' olabilecek bir isim düşündü. Hem iktidar hem muhalefet hem de ordu için tartışmasız benimsenebilecek bir aday olmalı idi. Demirel, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ı düşündü. Sunay'a giderek onu aday göstermek istediğini açtı. Sunay kabul etti. Ancak bir prosedür engelinin aşılması gerekiyordu. O dönem Cumhurbaşkanı adayı olabilmek için ya milletvekili ya da senatör olmalıydı. Parlamento dışından aday gösterilemiyordu. Bu da hemen aşıldı. Kontenjan senatörlerinden biri istifa etti. Sunay jet hızıyla Genelkurmay Başkanlığı'ndan ayrıldı ve kontenjan senatörlüğüne atandı. 28 Mart 1966'da yapılan seçimlerde karşısında CKMP ve Alparslan Türkeş vardı sadece. 

Seçimi Sunay kazandı.

            Türkeş'e göre genelkurmay başkanlarının cumhurbaşkanı olmaları hem siyasi rüşvet hem de sakıncalı bir geleneği başlatabilirdi. 
Bunun karşısında tavır göstermek adına aday oldu ve CKMP, Genel Başkanı'na oy verdi. Nitekim Faruk Gürler olayında Türkeş'in dile getirmek istediği sakınca 
gerçekleşmek üzere idi.

             Peki, neden Sunay? 27 Mayıs'tan sonra iktidarı örtülü ele geçiren Silahlı Kuvvetler Birliği, orduyu elde tuttuğu için Milli Birlik Komitesi'nin üstüne 
çıkmış durumda idi. Milli Birlik Komitesi'nin tesiri azalmıştı. Seçimler ile demokratik düzene tekrar geçilmesinden kısa bir süre sonra Silahlı Kuvvetler Birliği'nin güçlü isimlerinden Albay Talat Aydemir 22 Şubat 1962'de ve 21 Mayıs 1963'te iki darbe girişiminde bulunmuştu. Sonunda darağacına giden Aydemir'e karşı demokratik düzenin işlemesinden yana tavır alan Sunay, özellikle ikinci girişimin bastırılmasında bizzat komuta etmişti. Siviller onun darbe girişimlerine 
geçit vermeyeceği kanısındalardı.

                Sunay'ın seçiminde AP'nin aritmetik gücünü zorlamaması, CHP'nin 'Sunay, bizim de adayımızdır' açıklaması, ordu komuta kademesinin mecliste 
kendilerine ayrılan localarda tam kadro bulunması, beşinci cumhurbaşkanlığı seçiminin göze çarpan unsurlarıdır. 1966'ta başlayan görev süresi 1973 yılına 
kadar sürdü. Bu süre zarfında 1971 yılının 12 Mart'ında muhtıra ile tekrar demokrasi 'güdümlü' oldu. Sunay'ın cumhurbaşkanlığının süresinin dolması ise başka bir kavgayı başlatacaktı.

             Cevdet Sunay'ın cumhurbaşkanlığı seçimi gerçekleştiği zaman Alparslan Türkeş'in itirazını hatırlayalım. Genelkurmay Başkanları için Çankaya bir rütbe 
daha olur diyerek karşı çıkmış ve seçimde aday olmuştu. Şimdi bu kaygının gerçekleştiği 1973 yılına gidiyoruz. Ancak bir yıl önceden başlamamız gerekiyor. 

Yani 1972'ye gidiyoruz.

            O yıl Genelkurmay Başkanlığı üzerinde bir ince hesabın kavgası başladı. Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç'ın görevinin sona ermesine daha bir 
yıl vardı. Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ise Genelkurmay Başkanı olarak atanmadığı takdirde 30 Ağustos itibari ile emekliliğe ayrılması gerekiyordu. 
Faruk Gürler'in önünün açılması, 12 Mart sürecinin devam ettirilmesi için elzemdi. 

12 Mart'ın ikinci önemli ismi Muhsin Batur da Gürler'in Genelkurmay Başkanlığı'nı destekliyordu. Bu iki isim 12 Mart Muhtırası'nın imza sahipleri, muhtıranın öncü isimleri idi. Ancak 12 Mart süreci başladıktan hemen kısa bir süre sonra Memduh Tağmaç, Cevdet Sunay ile bir araya gelmiş Başbakanlık için Nihat Erim ismini getirmiş böylece Gürler ve Batur'un etki alanını azaltmıştı. Şimdi Gürler ve Batur ikilisinin tekrar kozları eline alma vakti gelmişti.

            Gürler'in Genelkurmay Başkanı olması için Memduh Tağmaç'ın atamalardan önce emekliye ayrılması gerekiyordu. Ordu içindeki Gürler Batur cuntası tekrar harekete geçti. Jetler Ankara üstünde program dışı uçmaya başladı. Kulaktan kulağa yayılan dedikodu, Gürler'in önü açılmadığı takdirde bunu zorla sağlamak idi. Talat Aydemirvâri bir iz görülmekte idi. Ve jetler sonuç verdi. 1972'de Memduh Tağmaç emekliye ayrıldı, Gürler Genelkurmay Başkanı oldu.

            Gürler, 12 Mart sürecinde kendisini devlet başkanı yapmak isteyen cunta hazırlık ekibine 'Aslanlı Yol'un (Genelkurmay Başkanlığı) verilmesini istemiş ve sembolik bir devlet başkanlığından ziyade ordunun bir numaralı ismi olmak istediğini beyan etmişti. [i] 1973'e gelindiğinde ise Gürler o dönemki 
yaklaşımlarının tersi bir iz düşüm bıraktı. Cumhurbaşkanı olması yönündeki vekillerden ve ordu içinden gelen talepler karşısında Çankaya'ya çıkma kararı aldı. 

Bu kararı aldı ama bu sefer jetlerle olabilecek bir hadise ile karşı karşıya kalınmıştı. Meclis realitesi vardı.

            1973'ün başında Cevdet Sunay'ın görev süresinin sona ermesine doğru kamuoyu ön tartışmalara girişti. Sunay'ın görev süresinin uzatılması gündeme 
geldi. Ancak şâhısa yönelik uygulamaların sakıncaları ifade edilerek görev süresi uzatma fikri kısa sürede geri alındı. Sonra Nihat Erim'in ismi ortaya atıldı. 
Bu isim de tutulmadı. Nihayet Gürler'in adaylığı resmen dillendirildi. Yerine getirilmesi gereken tek bir prosedür vardı. Tıpkı Sunay'da olduğu gibi Meclis üyesi olması gerekiyordu. Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa etti ve kontenjan senatörü oldu. Gürler'in adaylık yolu açıldı. Aday olduktan sonra da yoğun bir 
destek propagandası başladı. Bu propagandanın amiral gemisi TRT oldu. Gürler'in seçilmesini garantiye almak istercesine bir tavır takınıldığı gözlemleniyordu.

            13 Mart günü ilk oylama yapıldı. Gürler'in karşısına Adalet Partisi, bütün zorlamalara karşı başka bir eski askeri aday gösterdi. Eski DP milletvekili 
Perihan Arıburun'nun eşi Hava Kuvvetleri eski komutanı Tekin Arıburun idi. Adalet Partisi'nden kopanların kurduğu Demokratik Parti de Genel Başkanı Ferruh Bozbeyli'yi aday gösterdi. Ordu mensupları, gazeteciler, vekiller ile senatörlerden başka tek sivil Gürler'in oğlu idi Oylama sonunda Gürler 175, Arıburun 282, Ferruh Bozbeyli 45 oy aldı. Turlar devam ettikçe Gürler'in oyu artacağı yerde azaldı. CHP ve AP'nin Gürler'i seçtirmeme inadı kuvvetlenmiş ve 
12 Mart'ın rövanşı - tehditlere rağmen- alınmış oldu.

            Oylamalar sonunda ordu adına siyasilerle görüşenler, cumhurbaşkanlığı seçiminde artık irade beyan etmeyeceklerini dile getirdiler. Uzlaşma sırası 
şimdi CHP ve AP de idi. Demirel ve Ecevit, hem parti tabanlarının hem de ordunun benimseyebileceği bir aday üzerinde çalışmalara başladı. 

Bu sefer ki isim yine bir emekli asker, Fahri Korutürk idi. Fahri Korutürk, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı yapmış, Moskova ve Madrid Büyükelçiliklerinde 
bulunmuş bir isimdi. Soyadının Atatürk tarafından verilmesi gibi bir anekdot bulunuyordu. Korutürk'e teklif götürüldü ve Korutürk kabul etti. 
Kabul etmemesi halinde alternatifi de eski bir amiral ve yargıç olan Fahri Çöker
idi. Bu arada Cumhuriyetçi Güven Partisi Anayasa Mahkemesi Başkanı Muhittin 
Taylan'ı aday göstermek istediyse de senatör olmadığı için - senatörlüğe atanmasına da Sunay 'görev süresinin sona ermesine iki gün kaldığı' için razı değildi - bu teklif sonuç vermedi.

            6 Nisan'da yapılan oylamada AP, CHP ve CGP, Fahri Korutürk'ü aday gösterdi. Korutürk 365, Gürler - çekildiği halde- 87, Ferruh Bozbeyli 51 oy aldı. 
Bu sonuçlarda Korutürk Türkiye Cumhuriyeti'nin Altıncı cumhurbaşkanı oldu. Tarafsız ve çatı olma konusunda yaşanmış bir örnek olması her ne kadar bugünün tartışmaları arasında görmezden gelinse de tarihçilerin ve araştırmacılarının tetkikleri Korutürk döneminin teferruatlarını ortaya koymaktadır.


Org. Faruk Gürler

[i] Bu süreçte olup bitenler hakkında detaylı bilgi için bkz: ' 12 MART BELGESELİ '

http://www.caghansari.com/news/cankaya-yolundaki-krizlerin-tarihi-1/

Devamını oku: http://www.caghansari.com/news/%c3%a7ankaya-yolunda-krizlerin-tarihi-2/

Devamını oku: http://www.caghansari.com/news/%c3%a7ankaya-yolundaki-krizlerin-tarihi-3/


***