İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2019 Pazar

17- 25 ARALIK OPERASYONU TBMM. KOMİSYON RAPORU BÖLÜM 5

17- 25 ARALIK OPERASYONU TBMM. KOMİSYON RAPORU BÖLÜM 5


4 ESKİ BAKANLA İLĞİLİ., TBMM Soruşturma Komisyonu Raporu,



(2) (Ek: 11/10/2011-KHK-662/13 md.) Bakanlık, birinci fıkranın (h) bendindeki iş ve işlemleri tesis etmeden evvel, bu iş ve işlemleri esasen tesise yetkili 
olan idarelerin görüşlerini ister. İdareler, bu iş ve işlemlerin yapılmama gerekçelerini etraflıca açıklayarak konu hakkındaki görüşlerini en geç onbeş gün 
içinde Bakanlığa bildirmek zorundadır.” hükmüne yer verilmiştir.

Komisyonumuz tarafından soruşturulan 4 Eski Bakana atfedilen cürümlerin tekabül ettiği kanun hükümlerinin unsurları itibariyle ele alınıp 
değerlendirilmesinde: 

5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun ‘Kaçakçılık suçları’ başlıklı 3. maddesinin 2. ve 21. fıkralarında; 
“(2) Eşyayı, aldatıcı işlem ve davranışlarla gümrük vergileri kısmen veya tamamen ödenmeksizin ülkeye sokan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve on 
bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. 
(21) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan fiiller, teşebbüs aşamasında kalmış olsa bile, tamamlanmış gibi cezalandırılır.” hükmüne yer verilmiştir. 
Buna göre söz konusu maddede düzenlenen suçun faili, maddi ve manevi unsuru kısaca şöyle açıklanabilir. 

A. Suçun Faili.,

Eşyayı, aldatıcı işlem ve davranışlarla gümrük vergileri kısmen veya tamamen ödenmeksizin, Türkiye'ye ithal eden herkes bu suçun faili olabilir. Fiil bir 
tüzel kişilik adına işlenmiş ise olaydaki fonksiyonlarına göre tüzel kişiliğin yöneticisi veya temsilcisi de suçun faili olabilir. 

B. Suçun Maddi Unsuru 

Fıkrada tanımlanan suç birden çok hareketli bir suçtur. 

a) Gümrük kapılarından eşya ithal etmek, 
b) bu ithal sırasında aldatıcı işlem ve davranışlarda bulunmak, 
c) ödenmesi gereken gümrük vergilerini kısmen veya tamamen ödememek hareketleri bu suçun maddi unsurunu oluşturur. 

Suçun oluşması için bu hareketlerin hepsinin birlikte yapılması gerekir. Ancak suç teşebbüs aşamasında da kalsa, fail suç tamamlanmış gibi cezalandırılacaktır. 
Aldatıcı işlem ve davranışların gümrük işlemleri sırasında yapılması gerekir. Bu durum genellikle ithal eşyasının beyanı aşamasında gerçekleşir. 

Beyan konusu Gümrük Kanununun 59. maddesinde “1.

 Gümrük beyanı; 

a) Yazılı olarak, b) Bilgisayar veri işleme tekniği yoluyla, 
c) Sözlü olarak, 
d) Eşya sahibinin bu eşyayı bir gümrük rejimine tabi tutma isteğini ifade ettiği herhangi bir tasarruf yoluyla, Yapılabilir.” şeklinde düzenlenmiştir. 

Bu halde gerçek dışı sözlü beyan veya sahte evrak kullanılması halinde aldatıcı işlem ve davranış unsuru gerçekleşmiş olacaktır. 

C. Suçun Manevi Unsuru 

Fıkrada düzenlenmiş olan kaçakçılık suçu kasten işlenebilen bir suçtur. Failin, ödemesi gereken gümrük vergilerini kısmen veya tamamen ödememek 
suretiyle eşya ithal etmek için bilerek ve isteyerek aldatıcı işlem ve davranışta bulunması halinde manevi unsur gerçekleşmiş olur. 
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun ‘Resmi Belgede Sahtecilik’ başlıklı 204. 
maddesinde; 
“(1) Bir resmî belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmî belgeyi kullanan kişi, 
iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 
(2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, 
gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmî belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 
(3) Resmî belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması hâlinde, verilecek ceza yarısı oranında 
artırılır.” hükmüne yer verilmiştir. 
Bu maddede hüküm altına alınan suçun, fail, maddi unsur ve manevi unsuru aşağıda açıklandığı gibidir. 

I. KORUNAN HUKUKİ DEĞER 

Suçun maddi konusunu oluşturan belgeler, toplum içerisinde her an kurulmakta olan hukuki ilişkilerin yürümesini sağlayan kanıtlayan ve delil niteliği 
olan evraklardır. Bir hukuki ilişkinin kuruluşunda, sona erdirilişinde, hak ve borçların tanzim ve ispatında önemli bir araç olan belgenin gerçekliğine 
toplumda güven duyulması zorunludur. Belgenin gerçekliğine dair toplumda mevcut olan bu güvene “kamu güveni” denilmektedir. 
Dolayısıyla, resmi belgede sahtecilik suçunda korunan asıl hukuki yarar kamu güvenidir. Zira bir resmi belgenin gerçek olduğu hususunda toplumda 
bir güven mevcuttur. 

II. SUÇUN MADDİ UNSURLARI 

A. Suçun Faili., 

Resmi belgede sahtecilik suçu 204. maddede iki farklı şekilde düzenlenmiştir. 
Maddenin ilk fıkrasındaki suç herkes tarafından işlenebilir. Fail kamu görevlisi olur ve göreviyle bağlantılı olmaksızın resmi belgede sahtecilikte bulunursa 204. Maddenin ilk fıkrası ile sorumlu tutulur. 
204. maddenin ikinci fıkrasındaki suçun faili yalnızca kamu görevlisidir. 
Bu nedenle 2. fıkra özgü suç olarak düzenlenmiştir. Kamu görevlisinin suçu 
göreviyle bağlantılı olarak işlemesi halinde, 204/2. maddedeki suç meydana gelir. Kamu görevlisi olmayan kişiler yalnızca 204. maddenin ilk fıkrasındaki 
suçun faili olabilirler. Bu kişiler ayrıca, kamu görevlisinin göreviyle ilişkili olarak işlediği 2. fıkradaki suçun azmettireni ya da yardım edeni olarak da sorumlu tutulabilir. 

B. Suçun Mağduru.,

Suç, kamu güvenine karşı işlendiğinden, suçun mağduru da toplumdur. Ancak suçla korunan ikincil yararın kişilere ilişkin olduğu düşünüldüğünde, suçtan dolayı haksızlığa uğrayan kişilerin de suçtan zarar gördükleri ve davaya katılma haklarının bulunduğu kabul edilmelidir. 

C. Suçun Maddi Konusu.,

Suçun maddi konusu ‘resmi belge’ olarak öngörülmüştür. 
Belge, belirli bir düşünce, hukuki ilişki veya vakayı yansıtan, başka deyişle hukuki sonuç doğurmaya elverişli bir irade beyanını içeren ve düzenleyicisinin 
kim olduğunu da gösteren yazılı evraktır. 

Resmi belgede 3 temel unsur vardır: 

1- Kamu görevlisi tarafından düzenlenmesi, 
2- Görevi gereği düzenlenmesi, 
3- Öngörülmüşse, usul ve şekil kurallarına uyulması. 

D. Fiil., 

204. Maddenin ilk fıkrasındaki suçun; 

a. Resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleme, 
b. Gerçek bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirme, 
c. Sahte resmi belgeyi kullanma olmak üzere üç değişik şekilde işlenmesi söz konusudur. 

a. Resmi belgeyi sahte olarak düzenleme 

Resmi belgeyi sahte olarak düzenleme eylemi; bir resmi belgenin gerçekmiş gibi üretilip, taklit imza atılarak sahte oluşturulmasıdır. Suçun bu şeklinin, resmi 
belgeye ilişkin unsurların taklit edilmesiyle oluştuğu da belirtilmektedir.91 Ancak bu taklit işlemi, salt mevcut bir resmi belgenin taklidi anlamında olmayıp, 
bir belgeye resmi belge niteliğini kazandıran öğelerin taklit edilmesi olarak düşünülmelidir. Resmi belgeye ilişkin form, antet, şekil, unvan ve imza gibi 
unsurların taklit edilmesi ile resmi belgeyi sahte olarak düzenleme fiili işlenmiş olmaktadır. Örneğin, nüfus müdürlüğünce verilen kimlik belgelerinin 
şeklen taklit edilip, bilgileri doldurularak yetkili memur imzası da taklit edilmek suretiyle sahte kimlik kartı düzenlenmesi halinde ya da bir devlet 
dairesinden bilgi amacıyla yazılmış gibi taklit bir yazı yazılıp, görevli imzasının taklit edilmesi durumunda resmi belge sahte olarak düzenlenmiş olmaktadır. 

Resmi belgeyi sahte olarak düzenleyen failin sivil kişi olması halinde 1. fıkra, belgeyi görevi gereği düzenleme yetkisi bulunan bir kamu görevlisi olması 
durumunda 2. fıkra uygulanır. Kamu görevlisi failin belgeyi göreviyle bağlantılı olmaksızın düzenlemesi durumunda da 1. fıkra ile ceza verilir. Düzenleme fiili, 
resmi belgenin kısmen veya tamamen sahte düzenlenmesi ile oluştuğundan, belgede düzenleyen olarak görünen kişiden başka bir kimse tarafından 
düzenlenmiş olmayı gerektirmektedir. İlk fıkrada ‘gerçeğe aykırı olarak belge düzenleme’ fiiline yer verilmemiştir. Çünkü bu fiil, bir belgeyi düzenlemeye 
yetkili olan kamu görevlisi tarafından işlenebilir; kolluğun gerçeğe aykırı suç tutanağı düzenlenmesi gibi. Resmi belgeyi sahte olarak düzenleme suçu, 
düzenleme şeklindeki hareketin tamamlanmasıyla oluşmaktadır. 
Suçun oluşması için, sahte belgenin kullanılması gerekli değildir. Suçun bu işleniş biçimiyle ilgili olarak maddede, değiştirme davranışında olduğu gibi 
‘başkalarını aldatma’ öğesinin belirtilmemiş olması bir eksiklik veya bu unsurun aranmaması gerektiği gibi yorumlanmamalıdır. Sahtecilik suçlarında eylemin zarar olasılığı doğurabilmesi sahteciliğin aldatma yeteneğine sahip olmasıyla mümkün olur ve bu bakımdan aldatma yeteneği sahtecilik suçlarının temel 
öğesidir. Kanun koyucu, bir resmi belgenin tamamen sahte olarak düzenlenmesi eylemi içerisinde ‘aldatma kabiliyetinin’ yer aldığı düşüncesiyle bunu 
ayrıca belirtmeye gerek görmemiştir. 

b. Gerçek bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirme 

204/1. maddedeki suçun bu tür bir hareketle işlenebilmesi; mevcut olan gerçek bir resmi belgenin varlığına bağlıdır. Başka deyişle, yetkili bir kamu 
görevlisince, görevinin gereğine uygun olarak düzenlenmiş bir resmi belgenin varlığı ön şart sayılmalıdır. Resmi belge niteliği bulunmayan bir belgedeki 
değişiklik, bu suçu oluşturmaz. 
Kamu görevlisi olmayan fail, gerçek bir resmi belgeyi değiştirerek bu suçu işlemektedir. Kamu görevlisi olan bir kişinin, göreviyle bağlantılı olmaksızın 
resmi bir belgeyi değiştirme eylemi de ilk fıkradaki suçu oluşturmaktadır. 
Belgede yapılacak değişiklik, belgeye ekleme yapmak veya belgedeki bir yazının, tarihin, imzanın silinmesi, kazınması şeklinde gerçekleştirilebilir. 
Suç, değişikliğin yapılmasıyla tamamlandığından, ayrıca bu belgenin kullanılmış olması gerekli değildir. 
Bir resmi belge üzerinde, delil niteliğini etkileyecek veya hukuki sonuçlarında fark yaratacak biçimde değişiklik yapılması ve bu değişikliğin başkalarını 
aldatma yeteneğinin bulunması halinde suç işlenmiş olmaktadır. Failin bu değişiklik ile amacı, belgenin baştan itibaren bu şekilde olduğu intibaını 
uyandırmaktır. 

c. Sahte Resmi belgeyi kullanma 

204/1. maddedeki suçu oluşturabilecek diğer seçimlik hareket, sahte resmi belgeyi kullanmaktır. Failin belgenin sahte olduğunu bilmesi de zorunludur. 
Sahteliğini bilmediği belgeyi kullanan kişinin eylemi, manevi unsurun eksikliği dolayısıyla suç oluşturmaz. 

Suç, sahte resmi belgenin ‘kullanılması’ ile işlenmektedir. Sahte belgeyi düzenleyen fail, ayrıca kullanarak bu seçenek hareketi de gerçekleştirmişse, 
yine tek suç işlemiş olur. 

6. Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***

7 Nisan 2017 Cuma

ABD’DEKİ YENİ BAŞKANLIK DÖNEMİNİN TÜRKİYE’NİN GÜVENLİĞİNE MUHTEMEL ETKİLERİ




ABD’DEKİ YENİ BAŞKANLIK DÖNEMİNİN TÜRKİYE’NİN GÜVENLİĞİNE MUHTEMEL ETKİLERİ 




Barack Obama’nın ABD dış politikasında ne tür bir “değişim” sağlayacağı merakla bekleniyor. 

İnceleme
E.Tümgeneral Armağan KULOĞLU 
ORSAM Başdanışmanı 
armagankuloglu@orsam.org.tr 



Barack Obama’nın ABD dış politikasında ne tür bir “değişim” sağlayacağı merakla bekleniyor. 

ABD’de oluşacağı varsayılan değişim atmosferinin, ırk ve kültür gibi farklılıkların ön plana çıkarılmasına, bağımsız Kürt devleti talebine kadar uzanan isteklerin dile getirilmesine ve bunun da ayrılıkçı hareketleri tetiklemesine sebep olabileceği kıymetlendirilmektedir. 

ABD, tek kutuplu düzenin hâkimi olarak hegomonik arzular içine girmiş, iktidardaki Bush yönetimi, Yeni Muhafazakârların da etkisi ile dünyayı kendi 
kontrollerinde istedikleri gibi şekillendirebileceklerini düşünmüştür. 

Ancak ABD yönetiminin elindeki gücü aşırı ve kontrolsüz kullanması, hukuk dışı ve zaman zaman da insanlık dışı davranışları; ABD’nin gerek uluslararası 
gerek iç politikada itibar kaybetmesine sebep olmuştur. Ayrıca kara askeri gücünün sınırlı olması, karşılaşılan dirençten dolayı birliklerin yıpranması, psikolojik açıdan ortaya çıkan rahatsızlıklar, rotasyon için elde yeterli birlik kalmaması da olumsuz gelişmeler olarak kendini göstermiştir. Müdahale süresinin uzaması da ekonomik açıdan zafiyet yaratmıştır. Sonuçta ABD, politik, ekonomik ve askeri açıdan güç kaybetmiştir. Bu husus iç politikada da etkisini göstermiş ve ABD halkı, sosyal ve ekonomik açıdan sıkıntı içine girmiş, refah seviyesi aşağıya düşmüştür. 

Uzun bir süreden beri dünya kamuoyunu ve buna paralel olarak da Türkiye’yi meşgul eden ve üzerinde çeşitli yorumlar yapılan ABD başkanlık seçimleri, işte bu koşullar içinde gerçekleştirilmiştir. Seçim sonuçlanmış, Demokrat aday Barack Obama başkan seçilmiş, partisi de Kongre ve Temsilciler Meclisi’nde üstünlük kazanmıştır. ABD’nin tek kutuplu dünya düzeninin hâkimi durumunda bulunması, en azından bir süper güç olması ve dünyadaki politik, ekonomik ve güvenlik konularını doğrudan etkilemesi nedeniyle doğal olarak başkanlık seçimine bütün dünya tarafından ilgi gösterilmiştir. Bush yönetiminin yarattığı gerginlik ortamı ve sebep olduğu ekonomik kriz, Obama’nın seçilmesinde önemli bir rol oynamış, hem dünya hem de ABD kamuoyu bir değişim beklentisi içine girmiştir. 

Gelinen aşama, ABD açısından önemli olumsuzluklar içermektedir. Tek kutuplu dünya düzeni artık sorgulanmaya ve dünyanın çok kutuplu bir düzene doğru gittiği tartışılmaya başlanmıştır. 

Küresel boyutlardaki ekonomik krizin bu gidişi hızlandırdığı söylense de, ABD’nin halen en büyük ekonomik yapıya, en ileri teknolojiye ve güçlü bir silahlı kuvvetlere sahip olduğu bu gelişmelerde dikkate alınmalıdır. Mevcut durum ABD’nin, halen uluslararası sistemde söz sahibi olma konusunda başat ülke konumunu devam ettirmesine imkân yaratmaktadır. Bu konumunu daha ne kadar devam ettirebileceği tam olarak tahmin edilememektedir. Ancak sürecin aynen devam etmesi halinde süper güç durumunu devam ettirmekle birlikte eski gücünde olamayacağı, kendisi kadar olmasa da diğer güçlerin de uluslararası platformda etkili olabileceği bir düzene doğru gidileceği değerlendirilmektedir. 

Bu nedenle Obama döneminin, ABD için güç toplama ve dünya üzerinde yeniden en etkili ülke olma durumunu yaratacak bir dönem olması beklentisi içine girilmiştir. ABD’nin, kontrol ettiği dünya finans piyasasını ve ekonomi alanını yönlendiren kurum, kuruluş ve etkinlikleri kullanarak küresel ekonomik krizden en erken kurtulan ülke olacağı ve daha sonra da krizi diğer ülkeler üzerinde baskı aracı olarak kullanabileceği düşünülmektedir. 

İç ve dış kamuoyuna değişim ve dönüşüm söylemleriyle sunulan Obama yönetiminin, öncelikle iç kamuoyunu tatmin edeceği; başlangıçta kısmen 
de olsa eşzamanlı, daha sonra da etkili olarak dış politikaya ağırlık vereceği değerlendirilmektedir. İç politikada parti içi ve dışı muhalefetin desteğini alarak gücünü iç çekişmelerle zayıflatmadan kontrollü bir şekilde kullanmak istediği de anlaşılmaktadır. Parti içi muhalefette başkan aday adaylığı sürecinde rakibi durumunda olan Hillary Clinton’u dışişleri bakanlığına getirmesi, rakip partiden de halen Savunma Bakanlığını yürüten Gates’in görevine devam etmesini istemesi, bu niyetinin işaretleri olarak algılanmaktadır. 

Ortadoğu Analiz İnceleme 

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bu konuda çeşitli yorumlar yapılmıştır. Obama’dan sadece ABD’nin değil, dünyanın çok şey beklediği ön plana çıkarılmıştır. Ancak bizim açımızdan önemli olan, Obama döneminin, özellikle Türkiye’yi güvenlik açısından nasıl etkileyeceği konusudur. 

Türkiye’yi özellikle güvenlik açısından etkileyecek hususların; ayrılıkçı hareketlere sebep olabilecek Kürtçülük konusunda beklentiye girilmesi, ileri demokrasi ve özgürlükler adı altında laiklik karşıtı hareketleri güçlendirebilecek yaklaşımların gündeme gelmesi, ABD’nin Irak ve Irak’ın kuzeyine ilişkin politikaları, Ermeni soykırımı ve Kıbrıs konusundaki yaklaşımları olduğu düşünülmektedir. 

 < Türkiye-ABD ilişkileri Obama yönetimi dönemindeki ilk ciddi sınavını, Ermeni iddialarının Kongre’ye taşınacağı Nisan ayında verecek. > 



Kürtçülük Konusunda Beklentiye Girilmesi

Obama’nın Kürtçülük konusunda doğrudan bir açıklaması olmamış ve bu konuda bir politika ileri sürmemiştir. Ancak, AB’nin bu konudaki yaklaşımları ile ABD’de oluşacağı varsayılan değişim atmosferinin, ırk ve kültür gibi farklılıkların ön plana çıkarılmasına, bağımsız Kürt devleti talebine kadar uzanan isteklerin dile getirilmesine ve bunun da ayrılıkçı hareketleri tetiklemesine sebep olabileceği kıymetlendirilmektedir. 
PKK’nın sözde liderleri tarafından ABD Başkanı Obama’ya gönderildiği belirtilen ve terör örgütüne yakın internet sitelerinde yayınlanan mektup bunun 
bir işa-reti olarak nitelendirilebilir. Ayrıca Türkiye’de Obama’nın seçilmesini, maksatlı veya maksatsız olarak aşırı derecede sevinçle karşılayanlar ve onların 
bu sevinçlerini ifade tarzı dikkat çekmiştir. Diğer taraftan hem dünyada hem de Türkiye’de farklı kesimlerin değişimi, kendi düşüncelerine göre değerlendirerek, 
Obama’nın seçilmesindeki atmosferden fırsat yaratmaya çalıştıkları da görülmektedir.1 

Laiklik Karşıtı Yaklaşımların Güçlenmesi İhtimali 

ABD’nin Türkiye için düşündüğü “ılımlı İslam” anlayışının, yeni yönetim tarafından, daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük, insan haklarına 
saygı gibi insan yaşamında daima önemle gözetilecek yaklaşımlarla ön plana çıkarılabileceği ve bunların da laiklik karşıtı hareketlerin kılıfı olarak kullanılması tehlikesini arttırabileceği göz önünde tutulmalıdır. Ayrıca ABD İstihbarat Konseyi tarafından yayımlanan raporda, Türkiye’nin gelecekte daha az laik, daha fazla İslam yapısında olacağı öngörülmektedir. Bu tip raporlarda çıkış noktası, yakın geçmiş ve bulunulan durumdur. 


 <  Obama’nın değişim sloganı ile ABD menfaatlerine uygun bir yapıya dönüşmesi, arzu edilen “Yeni Türkiye Modeli’nin (Ilımlı İslam) konusunun birbirini desteklemesi tehlikesi bulunmaktadır. Devletin, konuya hassasiyet gösteren bütün kurumları ile Cumhuriyet’in kazanımlarından geri adım atılmaması için gerekli önlemleri alması önem arz etmektedir. >


Buradan hareketle geleceğe yönelik projeksiyonlar ortaya konmaktadır. Mevcut veriler, Türkiye’nin böyle bir noktaya gidebileceğini gösterse de Türkiye’nin gelecekte ABD tarafından nasıl görülmek istendiği açısından önemli bir veri olarak nitelendirilebilir. Obama’nın değişim sloganı ile ABD menfaatlerine 
uygun bir yapıya dönüşmesi, arzu edilen “Yeni Türkiye Modeli’nin (Ilımlı İslam) konusunun birbirini desteklemesi tehlikesi bulunmaktadır. 

Devletin, konuya hassasiyet gösteren bütün kurumları ile Cumhuriyet’in kazanımlarından geri adım atılmaması için gerekli önlemleri alması önem arz etmektedir. 

ABD’nin Irak’a ve Kuzeyine İlişkin Politikalarındaki Muhtemel Yenilikler 

ABD, yakın bir zamana kadar PKK terör örgütünün Irak’ın kuzeyindeki varlığına ve faaliyetlerine göz yumarak dolaylı destek vermiştir. Irak’ın kuzeyindeki yönetim ise bu terör örgütünü doğrudan desteklemiş ve himaye etmiştir. Bu davranışların bağımsız bir “Kürdistan” oluşturulmasına, hatta sözde büyük Kürdistan’ın yaratılmasına kadar uzanan bir seri maksadının yanında çok önemli bir sebebi daha bulunmaktadır. O da, Türkiye’yi, kaynağı Irak’ın kuzeyinde olan PKK terör örgütü ile mümkün olduğu kadar rahatsız etmek ve bu tehdidi bertaraf etmek için Irak’ın kuzeyindeki yerel yönetim ile görüşmeye mecbur bırakmaktır. Öte yandan, Türkiye, Irak’ın kuzeyindeki yönetimin devletleşmesini, ulusal 
güvenliği açısından tehdit olarak görmekte, onu devlet yerine koyacak davranışların kendisi açısından olumsuz sonuçlar yaratacağını düşünmektedir. 
ABD ise, Türkiye’nin, Irak’ın kuzeyindeki yönetim ile iletişim kurmasını ve barışık bir şekilde yaşamasını arzu etmektedir. Bu durumu gerçekleştirmek için ABD ve Irak’ın kuzeyindeki yönetim tarafından müştereken planlanan ve geliştirilen olaylar sonucunda Türkiye, Irak’ın kuzeyindeki yönetimle resmi sayılabilecek, en azından yarı resmi düzeyde iletişim kurmaya başlamıştır. Kurulan temasın daha da derinleştirilmesi beklenmektedir. Bu durum Irak’ın kuzeyindeki yerel yönetime politik güç kazandırmıştır. 

ABD’nin yerel yönetim liderini Beyaz Saray’a başkan seviyesinde kabul etmesi ve resmi görüşmeler yapması bu gücü daha da arttırmıştır. 

Obama’nın ABD Başkanı olarak seçilmesinin, bu konuda yeni bir gelişmeyi de beraberinde getirebileceği değerlendirilmektedir. Obama seçim vaatleri içinde en kısa zamanda Irak’tan askeri gücün çekileceğini, Afganistan konusuna önem vereceğini, NATO’yu ön plana çıkaracağını ifade etmiştir.2 ABD’nin askeri gücünü Irak’tan çekeceğini belirtmesi, Irak’ın kuzeyindeki yönetimde, Türkiye tehdidinin artacağı, dolayısı ile devletleşme politikasının zayıflayabileceği telaşını yaratmıştır. Bu nedenle yerel yönetim, kendilerini ilgilendiren bu konuda, ABD’nin Türkiye üzerindeki baskısını arttırması talebini gündeme getirebilecektir. ABD de bölgeden çekilirken, Irak ve petrolü üzerindeki menfaatlerini korumak maksadıyla, kendisine müzahir olarak gördüğü Irak’ın kuzeyindeki yapının güçlenmesi yönünde hareket edebilecektir. Ayrıca ABD ile Irak arasında imzalanan Güvenlik Anlaşması’na göre çekilmenin 2011 sonuna kadar tamamlanması da öngörülmüştür.3 

Bu durumda PKK terör örgütü ile mücadelede muhatap ülke tamamen Irak olacak ve kuzeydeki yönetim de bu konuda daha fazla sorumluluk taşıyacaktır. 
Gelinecek aşama, Türkiye’nin PKK ile mücadelesinde gerektiğinde sınır ötesi harekât yapması konusunda daha fazla inisiyatif kullanmasına imkan yaratabilecektir. 

Türkiye tarafından inisiyatif kullanılarak, PKK terör örgütü ile mücadele maksadıyla yapılacak sınır ötesi faaliyetler de Irak’ın kuzeyindeki 
yönetimin politik seviyesini aşağıya çekecektir. Gelişecek durum, bölgedeki Türkiye’ye müteveccih tehdidin azalması ve Türkiye’nin etkinliğinin artması için bir fırsat olarak değerlendirilebilir. 

Bu konudaki muhtemel gelişmeleri önceden değerlendirip, tedbir almakta yarar görülmektedir. 


Ermeni Soykırımı Konusundaki Yaklaşımlar 

Obama’nın seçim kampanyalarında güçlü şe-kilde dile getirdiği konulardan biri de Ermeni iddialarını tanıyacağı sözüdür. Obama her ne kadar Türkiye ile stratejik ilişkileri geliştireceği ve güçlendireceğini ifade etse de bu durum, Türkiye-ABD ilişkilerini bulunduğu durumdan daha kötüye götürebilir. Diaspora bu durumda etkisini daha da arttırabilir, Ermenistan bundan güç alabilir. Tanınmadan sonra sırada olduğu nitelendirilen tazminat ve toprak konuları zaman içinde gündeme getirilebilir. Bu durum Türkiye’yi politik açıdan meşgul ve rahatsız edebilir. Aslında bu konu ABD’de birçok eyalette kabul görmüşse de, merkezi yönetimde böyle bir karar alınması, önemli olarak mütalaa edilmektedir. Seçim döneminde söylenenlerle, icraatta karşı karşıya gelinen gerçeklerin birbirini tutmadığı geçmişte yaşanmıştır. Bu konudaki beklenti, başkanların tutumlarında değişiklik olabileceği yönünde olmasına rağmen, bu kadar 
güçlü bir vaatten nasıl vazgeçileceği bilinmemektedir. Öte yandan, Obama’nın seçim sürecinde verdiği sözlerden vazgeçmesinin Türkiye açısından bedelinin ağır olabileceği ihtimali de mevcuttur. Zira, bu vazgeçme karşılığında Obama yönetiminin Türkiye’den farklı beklentileri olabilir ve bu süreç günün sonunda, Türkiye’nin somut hiçbir şey kazanmadan, bir şeylerden feragat ettiği bir pazarlığa dönüşebilir. 
Bu nedenle tasarının çıkmasını önleyici, çıkması durumunda da karşı koyucu önlemler konusunda değerlendirmeler yapılması gerekli görülmektedir. 

Kıbrıs Konusunda Olası Gelişmeler 

Obama, konuşmalarında, Türkiye’yi Kıbrıs’ta işgalci güç olarak nitelendirmiştir. Bu durum, hem Kıbrıs Rum Yönetimi’nin, hem Yunanistan’ın, hem de AB’nin yaptırımlar ve tavizler kapsamında Türkiye’ye karşı elini güçlendirmektedir. Esas itibariyle ABD’nin Kıbrıs politikasına baktığımızda ABD; Türk-Yunan ilişkilerindeki gelişmeleri, Doğu Akdeniz güvenliğinin bir parçası olarak algılamaktadır. Dolayısıyla Kıbrıs’a ilişkin bir çözüm, ABD için ikinci önceliktedir. ABD, Türkiye-Yunanistan arasında meydana gelebilecek bir çatışmayı, sadece NATO müttefikleri olmaları açısından değil, aynı zamanda ABD için hayati önemi haiz bölgelerin güvenlik ortamını doğrudan etkilemesi ve kendi çıkarları açısından önlenmesi gereken bir durum olarak da görmektedir. Diğer taraftan İngiltere, garantörlük hakkını, adadaki üslerinin korunmasına yönelik bir imtiyaz olarak görmekte, çözümde de İngiliz çıkarlarının korunmasını esas almaktadır. Bu nedenle İngiltere AB’ye üye olurken üsleri, AB statüsünün dışında bırakmaya özen göstermiştir. ABD’nin de bu üslerden yararlanması, onun da meseleye İngiltere gibi bakması sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Türkiye’nin, ABD’nin Kıbrıs konusunda olabilecek yeni bir yaklaşımını, bu argümanları kullanarak karşılamasının uygun olabileceği değerlendirilmektedir. 

Sonuç 

Obama’nın başkan seçilmesi ile başlayan yeni dönemi, yukarıda belirtilen hususları düşünerek yakından takip etmenin, alınması gerekebilecek önlemleri ve uygulanması gerekebilecek politikaları önalıcı (proaktif) yaklaşımlarla ortaya koymanın faydalı olabileceği değerlendirilmektedir. 
Sadece bunları düşünerek karamsarlığa düşmenin doğru olmayacağı bilinci ile bu konuda ihtiyatlı davranmanın uygun olacağı kıymetlendirilmektedir. 

DİPNOTLAR

1 Aynı kapsamda mütalaa edilmemekle birlikte Alevilerin, demokratik hak arama usulleri çerçevesinde, hatta haklı oldukları bazı konuları dile getirmek üzere, 
ayrılıkçılığa ve asimilasyona son verme adı altında düzenledikleri mitingin ve bu konudaki isteklerinin gündeme getirilmesindeki yoğunlaşmanın zamanlamasının, yerel seçim atmosferinden istifade veya tesadüfî olma ihtimali varsa da, düşündürücüdür. 
2 ABD Başkan Adayı Barack Obama’nın Dış Politika Programı, “Barack Obama and Joe Biden: A Stronger Partnership with Europe for Safe America”, 
http://www.barackobama.com/pdf/Fact_Sheet_Europe_FINAL.pdf, ( Erişim Tarihi: 16 Aralık) 

3 “Iraq’s Parliament Approves Security Pact”, Washington Times, 27 Kasım, 2008, 
http://www.washingtontimes.com/news/2008/nov/27/iraqs-parliament-approves-security-pact/ (Erişim Tarihi 27.Kasım.2008) 


***

29 Aralık 2016 Perşembe

IRAK-ABD GÜVENLİK ANLAŞMASI SONRASI TÜRK DIŞ POLİTİKASI VE IRAK’IN KUZEYİ



IRAK-ABD GÜVENLİK ANLAŞMASI SONRASI TÜRK DIŞ POLİTİKASI VE IRAK’IN KUZEYİ 



Iraklı Kürt liderlerin, Ortadoğu’ya istikrar ihraç eden ülke konumunda olan Türkiye’nin sunduğu fırsatları daha iyi değerlendirmeleri gerekiyor. 

İnceleme
Burak Bilgehan Özpek 
Ortadoğu Analiz Editörü 
burakbilgehanozpek@orsam.org.tr >

Türkiye’nin Irak için hayati olan ekonomik rolünü, PKK terörü, Kerkük’ün nihai statüsü ve Türkmen toplumunun hakları gibi konular gündemdeyken bile politize etmemesi, istikrardan yana olduğunu ve revizyonist bir ajandası olmadığını göstermiştir. 

Giriş 



Irak ve ABD hükümetleri arasında 16 Kasım 2008’de imzalanan Güvenlik Anlaşması (Status of Force Agreement-SOFA), temel olarak Irak’ta bulunan 150.000 Amerikan askerinin gelecekteki statüsünü düzenlemektedir. Güvenlik Anlaşması, 27 Kasım 2008’de, Irak parlamentosu tarafından 35’e karşı 149 oyla kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiştir. Anlaşmada öne çıkan maddeler şu şekildedir: 

-Irak’taki Amerikan güçleri Irak hükümetinin otoritesi altına girecektir. 
-ABD askerleri 2009 ortasına kadar Irak’ın şehirlerinden ve kasabalarından; Aralık 2011’e kadar ise Irak’ın tamamından çekilecektir. 
-ABD, halihazırda kullanmakta olduğu üsleri 2009 yılı içinde Irak hükümetine devredecektir. 
-ABD askerleri, Irak hükümetinin izni olmadan evlere baskın yapamayacaktır. 
-ABD, Irak’ın komşularına yapacağı herhangi bir saldırıda Irak topraklarını üs olarak kullanamayacaktır.1 

Anlaşılacağı üzere, önümüzdeki dönem Irak siyasi arenasının, ABD’nin askeri varlığının olmadığı senaryolarla şekilleneceği beklenmektedir. 
Bu durumun, kaçınılmaz bir şekilde Türkiye ile Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim arasındaki ilişkileri de etkileyeceği tahmin edilmektedir. Bu makale temel olarak Güvenlik Anlaşması sonrası Türkiye ile Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim arasındaki ilişkilerin nasıl seyredeceğini tartışmayı amaçlamaktadır. Bunu yaparken ilk olarak, 2003 yılındaki ABD işgali sonrası, Irak iç politikasında Kürt grupların pozisyonlarındaki evrilme süreci ele alınacaktır. Daha sonra, Türk dış politikasının değişen süreçlere verdiği tepkilerin analizi yapılacaktır. Son olarak, Türkiye ile Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim arasındaki ilişkinin gelecekte tecrübe edebileceği süreçler özetlenmeye çalışılacaktır. 

2003: Iraklı Kürtler için Bir Milat 

ABD’nin Saddam rejimine karşı 2003 yılında başlattığı operasyondan sonra Irak’ta yeni bir sayfa açılmış ve ülkedeki etnik ve dini grupların kendilerini yönetimde daha fazla ifade etmeleri için uygun bir zemin oluşmuştur. Bu süreçte, KDP (Kürdistan Demokratik Partisi) ve KYB (Kürdistan Yurtseverler Birliği) öncülüğündeki Kürt gruplar ise, koalisyon güçlerine verdikleri desteğin neticesinde Saddam sonrası Irak siyasi arenasında kilit rol oynayan birer aktör haline gelmiştir. Irak’ın anayasasında federasyon ibaresinin yer alması ve hemen akabinde Irak’ın kuzeyinde, KDP ve KYB yönetiminde bir federasyon kurulması bu döneme tesadüf etmektedir. 15 Ekim 2005’te daimi anayasanın kabul edilmesi ve aynı yıl 15 Aralık’ta yapılan parlamento seçimlerinde Kürt grupların elde ettiği net başarı, Irak’ın kuzeyindeki yapının hem resmi bir altyapı 
kazanmasını hem de siyasi varlığını pekiştirmesini beraberinde getirmiştir.2 

Irak’ın federasyon olmasının ardından kuzeydeki bölgesel yönetim (IKBY) kurulmuştur. Bu tip resmi avantajların ötesinde, Iraklı Kürt grupların 
kendi bölgelerinde sağlamayı başardıkları istikrar ABDli yetkililer tarafından operasyonun bir başarısı olarak algılanmış ve sürekli takdir edilmiştir. 
ABDli yetkililerin bu olumlu tavrı Kürt yetkililerin umutlanmasına ve nihai hedef olarak belirledikleri bağımsız bir devlete sahip olmak için adımlar atarken daha kararlı davranmalarına yol açmıştır.3 

Ne var ki bu noktada, bölgedeki çatışma potansiyelleri, IKBY’nin bağımsızlık umutlarının önündeki en büyük engel olarak kendini göstermiştir. 


< Herkes gibi Iraklı Kürtlerin de istikrar ve huzura ihtiyacı var. >

IKBY’nin izlediği ve adım adım bağımsız bir devlete doğru giden dış politika, kendi toprakları içerisinde Kürt kökenli nüfus barındıran Türkiye, İran ve Suriye’nin itirazıyla karşılaşmıştır. Bu devletler, sponsorluğunu uluslararası tanınmışlığı olan bağımsız bir Kürt devletinin üstlendiği etnik temelli problemlerle uğraşmak istememektedirler. 

Başka bir deyişle, bu devletler kendi topraklarında yaşayan Kürt nüfusun, IKBY’nin bölgesel etkinliğini arttırmak için kullanacağı bir dış politika aracına dönüşmesinden imtina etmektedirler.4 2003 yılından itibaren, IKBY’nin bağımsız bir devlet olma arzusunu devamlı yinelemesi, bölgede Kürt nüfusa sahip ülkelerle işbirliğine gitmemesi hatta zaman zaman bu ülkelerdeki Kürtleri mobilize edebileceğini ima ederek tehditlerde bulunması, zaten istikrarsızlık üreten ve uluslararası sisteme tutunmaya çabalayan Irak için farklı bir gerilim kaynağı olmuştur.5 2003 sonrası dönemde, IKYB ile Kürt nüfusa sahip komşu ülkeler arasında yaşanan tansiyonun temel sebebi, Saddam sonrası süreçte oluşmaya başlayan bölgesel dengenin, zero-sum game şekilinde ortaya çıkması ve taraflardan birinin kazancının diğerlerinin kaybına yol açacağı gerçeğidir. 

1 Mart ve Üç Kişi Kalabalıktır Dönemi 

1 Mart 2003 tarihinde, TBMM, Türkiye’nin ABD önderliğinde koalisyon güçlerine katılmasına ve koalisyon güçlerinin Türk topraklarını kullanarak operasyon yapmasına izin vermemiştir. Bu karar kategorik bir karşıtlıktan ziyade, hem ABD’nin Ortadoğu’daki tek taraflı politikalarına bir tepki hem de Türkiye’yi Irak Savaşı’ndan ve yaşatacağı sosyal, siyasal ve ekonomik problemlerden uzak tutma isteğiyle açıklanabilir. Ne var ki, Saddam sonrası Irak’ta federe bir siyasi statü elde eden ve otonomisini devamlı genişletmek, hatta bağımsızlık düzeyine çıkarmak isteyen Bölgesel Yönetim, izlediği agresif politikalarla Türk dış politika mekanizmalarını rahatsız etmeyi sürdürmüştür. 

 < Irak’ta istikrara ihtiyaç duyan ve mevcut statükonun korunmasını isteyen gruplar kendilerini, bölgedeki yayılmacı devletlere ve bu devletlerin Irak içindeki uzantılarına karşı korumak istiyorlarsa, Türkiye’nin işbirliğine mutlaka ihtiyaç duyacaklardır. >

2003 yılından sonra, resmi IKBY binalarının duvarlarını Türk topraklarını da kapsayan sözde “Büyük Kürdistan” haritalarının kaplaması, bölgesel yönetimin lideri Mesud Barzani’nin, Türkiye’de yaşayan Kürtlerin problemlerinden bahsetmesi ve Türkiye’de yaşayan Kürtlerle olan ilişkisinin ne derece yakın olduğunu ima etmesi, Türkiye’nin rahatsızlığının temel sebebidir. 

Türkiye ile Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim arasındaki bir diğer temel kriz ise Kerkük vilayetinin nihai statüsü ile ilgilidir. Türkiye, Ortadoğu coğrafyasında uzun vadeli istikrar ve barışın temin edilmesi için tek taraflı oldubittilerin engellenmesi gerektiğine inanmıştır. Bu dönemde Türkiye bölgedeki ilişkilerini anarşik bir yapı üzerinde tanımlamayı reddetmiş, kaybetmemek için kazanmak politikasının ve daimi bir revizyonist dış politika psikolojisinin uzun vadeli gerginlikler üretebileceğini düşünmüştür. Bu olumsuz yaklaşımları kendisi benimsemediği gibi Irak’ın kuzeyindeki yapının da benimsemesini engellemeye çalışmıştır. Türkiye’nin bu dönemde sarf ettiği gayretin iki temel sebebi vardır. 

İlk olarak, Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetimin Kerkük ile sadece petrol rezervleri için ilgilendiği düşüncesi öne çıkmıştır. Buna göre, Kerkük’teki petrol rezervlerini elde eden Kürt gruplar, ekonomik olarak hem daha güçlü olacak hem de petrol sahibi diğer Ortadoğu yönetimleri gibi dokunulmazlık kazanacak, tolere edilebileceklerdir. Bu noktada, Kerkük sorunu, Ortadoğu’nun geleneksel petrol politikalarının dışında tutulmaya çalışılmış ve bu konuda kazanımlardan çok bölgesel barışa vurgu yapılmıştır. 
Diğer bir ifadeyle, ulus devlet kurmak isteyen her otoriter Ortadoğu liderinin gönlünden geçen geniş petrol rezervlerine sahip olma düşüncesi engellenmeye çalışılmıştır. Zira, petrol rezervlerine sahip bir bölgesel yönetimin zenginleştikçe agresifleşmesi, irredentist bir politika izlemeye başlaması ve sahip olduğu enerji kaynaklarına dünyada duyulan ihtiyaç yüzünden uluslararası toplumun gereken şiddette tepki vermeye çekinmesi ihtimalleri Türkiye tarafını bu gayreti göstermeye itmiştir. 

İkinci olarak, Kerkük’teki çok etnisiteli yapının göz ardı edilmesi ve Kerkük’ün nihai statüsünün tek taraflı ve zor kullanılarak belirlenmesinin yaratacağı çatışma ortamı, Türkiye tarafından kabul edilemez bir durum olarak görülmüştür. Zira, Kerkük sorununun adil ve barışçıl olmayan yollarla çözülmesi, Türkmenlerin, Arapların ve Kürtlerin kendilerini bir iç savaşın içinde bulmalarına sebep olabilir. Bu durum ise sadece Kerkük’ün değil tüm bölgenin sorunu olacaktır. 

Türkiye’nin bu hassasiyetlerinin Barzani tarafından karşılık bulmaması ve KBY liderinin bu konuyu ısrarla hassaslaştırarak bir sine qua non 6 noktasına getirmesi üstelik Türkiye’nin bölgede yaşayan Türkmen grupların temel hak ve hürriyetlerine karşı gösterdiği duyarlılığı önemsememesi, Türk dış politika yapıcılarının rahatsızlığını arttıran diğer noktalar olarak göze çarpmıştır. 

Son olarak, Türkiye ile Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim arasındaki ilişkiler, 2003 yılından sonra artan PKK saldırılarıyla beraber tamamen 
kopma noktasına gelmiştir. Birçok Türk siyasetçisi, bürokratı ve entelektüeli bu saldırıları Barzani’nin bağımsızlık ve egemenlik tutkusuna bağlamıştır. 



 < Türkiye’nin katı güç enstrümanlarını kullanmaktaki isteksizliğinin daha ne kadar süreceği biraz da Kürt yönetimine bağlı. >

   Bu çevrelere göre Barzani, bölgesindeki PKK teröristlerini lojistik olarak desteklemekte, onlara güvenli bir sığınak sağlamakta ve Türkiye’yi Irak’tan uzak tutmayı amaçlamaktaydı. 
Bu görüşe göre, Türk-Amerikan ilişkilerinin geçirdiği dönem ne kadar dalgalıysa Kürt gruplar da ABD hükümeti ile o denli süt liman ilişkiler kurmuştu. 
Bu durum ise, Kürt grupların daha rahat ve kendinden emin davranmasını sağlıyordu. Taraflar arasındaki bu gerginlik 2007 yılına kadar sürmüş ve çok sayıda spekülasyona sebep olmuştur. 

Buzların Çözülmesi: Diplomasi Dönemi

2003 sonrası dönemde Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetimin sergilediği saldırgan dış politika stratejisi karşısında, Türk dış politikası üç yeni adım atmayı başarmıştır. Bu adımlar sayesinde, ABD’nin Irak işgalinden sonra Türkiye ile kuzeydeki bölgesel yönetim arasında oluşan gerginlik ve bu gerginliğin Türkiye’nin diğer dış politika gündemlerine yaptığı baskı, etkisini tedrici olarak kaybetmeye başlamıştır. 

Türkiye ilk olarak, yaşadığı bölünme stresini meseleyi bir güvenlik politikası haline getirerek değil politikleştirerek çözmeye çalışmıştır.7 Daha kapsamlı bir ifadeyle söylemek gerekirse, Türkiye kendi toprakları içerisinde yaşayan Kürt kökenli vatandaşların sorunlarının, Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim tarafından araçsallaştırılmasını ve Türkiye için bir güvenlik tehdidi olarak öne çıkmasını önlemek istemiştir. Bu noktada, Kürt kökenli vatandaşların talep ve endişeleri zaten süre giden Avrupa Birliği süreciyle beraber ciddi bir şekilde ele alınmış ve politik bir sürece sokulmuştur. Bu taleplerin istismar edilmesinin ve bir güvenlik tehdidine dönüşmesini engellemenin tek yolunun, Kürt kökenli vatandaşların sorunlarını politik yollardan ifade edebilmelerinin önündeki engellerin kaldırılması olduğuna inanılmıştır. Buradaki nihai amaç, Kürt 
kökenli vatandaşların kendilerini rahatça ifade edebildikleri ve kültürel haklarını muhafaza edebildikleri bir ülkede yaşamayı tercih etmeleridir. 
Soğuk Savaş sonrası Avrupa Birliği’nin benimsediği güvenlik politikası da bu tarz post-modern yaklaşımları öngörmektedir.8 Zira devletlerin ulusal çıkarları için bireylerin temel özgürlüklerini kısıtlamaları ve katı güç enstrümanlarına başvurmaları çok daha büyük güvenlik sorunları yaratabilmektedir. 

İkinci adım ise, 2003 yılında gerçekleşen Irak operasyonu sonrası dalgalı bir seyir izleyen Türk-Amerikan ilişkilerini, yoğun bir diplomasi ile istikrara 
kavuşturma çabası olmuştur. TBMM’nin 1 Mart 2003 tarihinde, Irak’ta ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerine katılmayı reddetmesi ve koalisyon güçlerinin Türkiye topraklarını kullanarak operasyonlarını yürütmesine izin vermemesi üzerine Türk-Amerikan ilişkileri günden güne kötüleşmiştir. 

<  Bölgesel yönetim, Güvenlik Anlaşması sonrası durumdan tehdit algılar, bölgesini militarize eder ve terör ihraç ederek meşruiyet kazanmaya çalışırsa, Türkiye ile arasında yeni bir güvenlik ikilemi daha yaratmış olur. >

  Birçok ABD yetkilisi Amerikan ordusunun Irak’taki kayıplarından dolayı Türkiye’yi sorumlu tutarken, Türkiye’de siyasetçilerin, bürokratların, dış politika uzmanlarının, medyanın ve kamuoyunun büyük kısmının ortak görüşü, PKK’nın ABD tarafından kayrılan Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim tarafından desteklendiği yönünde olmuştur. Taraflar arasındaki güvenin kaybolması ve Türkiye’nin güneydoğuda, Amerikalıların ise Irak’ta yaşadığı asker kayıplarından dolayı birbirlerini sorumlu tutmaları neredeyse yarım asırdan beri taraflar 
arasında devamlı vurgulanan “stratejik ortaklık” konseptine gölge düşürmüştür 

Bu yanlış algılamanın ortadan kalkması ve ilişkilerin eski netliğine geri dönmesi için başlayan süreç olumlu sonuçlar vermiştir. Bu süreçte taraflar, Irak’ın geleceği için PKK’nın istikrarı bozan bir unsur olduğu konusunda mutabık kalmıştır. 2007 yılının Kasım ayında ise ABD, PKK’nın Irak içinde tespit edilen faaliyetlerinin istihbarat bilgilerini Türkiye’yle anında paylaşmayı garanti etmiştir. Gelinen noktada, tarafların birbirlerini anlama ve algılama sorununun nispi olarak zayıfladığı iddia edilebilir. Zira, bu sürecin sonunda, Türkiye, PKK ile mücadelesinde önemli bir adım atmış oldu. Bunun da ötesinde, ABD ile Türkiye arasında tesis edilen bilgi paylaşımı mekanizması, tarafların işbirliği yapabilecekleri sınırlı ve somut bir alanı keşfetmiş olmaları bakımından ilgi çekicidir. Zira, Türkiye ve ABD 2006 yılında işlevi ve amacı son derece 
soyut olan bir terörle mücadele mekanizması kurmuş ve bu mekanizmanın başına da her iki ülkeden emekli generaller getirilmişti. Ne var ki, bu mekanizma hiçbir varlık gösterememiş ve somut bir başarı üretememişti. 2007 yılının Kasım ayında başlayan istihbarat paylaşımı anlaşması ise, tarafların somut ve sınırlı işbirliği çerçevesine işaret etmektedir. Bu bağlamda, Türkiye’den askeriler ve sivil siyasetçiler, yeni kurulan paylaşım mekanizmasından övgüyle bahsetmişlerdir. İki ülke arasındaki ilişkiler, tarihinin en sıcak günlerini yaşamasa da, 2003 yılının hemen ardından ortaya çıkan keskin ayrılıklar ve şüpheler bir nebze olsun hafiflemiştir. 

Son olarak Türkiye, Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim ile yeni bir diplomatik süreç başlatmıştır. 2008 yılının Mart ayında Kürt kökenli Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Bu ziyaret, Türkiye’nin Irak’ın kuzeyindeki PKK hedeflerine Şubat ayında düzenlediği askeri operasyonlardan sonra gerçekleşmiş ve Türkiye-Irak ilişkilerinde açılan yeni bir sayfa olarak değerlendirilmiştir. Aynı yılın Ekim ayında, Türk diplomatlar Mesud Barzani ve diğer IKBY yetkilileri ile Bağdat’ta görüşmeler yapmış ve terörle mücadele konusunda Türkiye’nin önceliklerini ve hassasiyetlerini anlatmışlardır. Bu görüşmenin bir benzeri 11 Ocak’ta gerçekleşmiş, Türkiye’nin Irak Özel Temsilcisi Elçi Murat Öz-çelik, Erbil’de Neçirvan ve Mesud Barzani ile bir araya gelmiştir. Bu görüşmelerin ayrıntıları dışarıya sızmasa da, basında görüşmeler esnasında 
bölgesel ilişkilerin ve Güvenlik Anlaşması’nın tartışıldığı haberleri yer almıştır.9 

Bu diplomatik temaslar her şeyden önce, PKK’yı Irak’ın kuzeyinde izole etmeyi ve radikalleştirmeyi amaçlamaktadır. Bunu yaparken, Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetime karşı 2003 yılından itibaren sürdürülen duygusal karşıtlık aşılmış ve reel politiğe geri dönülmüştür. Irak’taki merkezi hükümetten fiili olarak bağımsız hareket etmeyi başaran kuzeydeki yönetim ile yeni bir diyalog süreci başlatılmış ve ortak ve somut bir nokta aranmıştır. Türkiye’nin son iki sene içerisinde geliştirdiği üç boyutlu strateji, “Güvenlik Anlaşması” sonrasında daha da önemli sonuçlar doğuracaktır. 

Sonuç Yerine: Güvenlik Anlaşması ve Sonrası 

Türkiye’nin Irak için hayati olan ekonomik rolünü, PKK terörü, Kerkük’ün nihai statüsü ve Türkmen toplumunun hakları gibi konular gündemdeyken bile politize etmemesi Türkiye’nin istikrardan yana olduğunu ve revizyonist bir ajandası olmadığını uluslararası kamuoyuna göstermiştir. 
Bunun da ötesinde, bölgesel sorunların çözümü için çok taraflı anlaşmalardan yana tavır alması ve kısa vadeli oldubittilerle gerilmeye her zaman müsait bir bölge istememesi, Ortadoğu coğrafyasında ender rastlanan bir politika olarak görülmüştür. Ne var ki, Türkiye’nin işbirliğine ve istikrara önem veren bu tavrı, Güvenlik Anlaşması sonrası, Türkiye’nin bölgedeki barış ve güvenlik üreten rolünü daha da ön plana çıkartacaktır. Zira, Amerikan askerlerinin Irak’tan çekilmesiyle beraber Irak iç siyasetinde gruplar arası gerginlikler başlayabilir. Bunun da ötesinde, İran, Suriye ve Suudi Arabistan gibi çevre ülkelerin Irak’ın içişlerine karışma konusunda çok hevesli davranmayacaklarının garantisi 
de yoktur. Olası bir kaos hali, şu anda elde ettiği konumu ABD ile olan ittifakına borçlu olan Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim için de kaçınılmaz olarak 
olumsuz sonuçlar doğuracaktır. 

Irak’ta istikrara ihtiyaç duyan ve mevcut statükonun korunmasını isteyen gruplar kendilerini, bölgedeki yayılmacı devletlere ve bu devletlerin 
Irak içindeki uzantılarına karşı korumak istiyorlarsa, Türkiye’nin işbirliğine mutlaka ihtiyaç duyacaklardır. Bu durum, Irak’ın kuzeyindeki bölgesel 
yönetim için de geçerlidir. 

Sonuç olarak, 

Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim ile olan ilişkiler, Türkiye’nin Avrupa dış politika kimliğini benimseyebilmiş bir devlet olarak kendini kanıtlaması bakımından da önemlidir. IKBY’nin yürüttüğü, terörizme göz yumarak politik güç ve petrol elde etmeyi uman Ortadoğu tarzı tipik dış politikaya karşın, Türkiye 
problemleri diplomasi ve demokrasi çerçevesinde çözmekte ısrarcı davranmıştır. Bu sayede, Türkiye uluslararası toplumun, özellikle ABD ve AB’nin desteğini alabilmiştir. Ne var ki, Türkiye’nin katı güç enstrümanlarını kullanmaktaki isteksizliğinin daha ne kadar süreceği biraz da IKBY’nin ABD sonrası Irak’taki realiteleri kavramasına bağlıdır. Eğer Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim, Güvenlik Anlaşması sonrası durumdan tehdit algılar ve Türkiye ile işbirliğine gitmek yerine bölgesini militarize ederse ve terör ihraç ederek meşruiyet kazanmaya çalışırsa, Türkiye ile arasında yeni bir güvenlik ikilemi daha yaratmış olur. Böylesi bir durumda, Türkiye’nin diplomasi, yumuşak güç ve diyalog 
ısrarını daha ne kadar sürdüreceği sorusu sıkça sorulmaya başlanacaktır. 

DİPNOTLAR ;

1 “Iraq Cabinet Backs US Troops Deal”, 16 Kasım 2008, 
http://news.bbc.co.uk/2/hi/in_depth/7731971.stm, ( Son: Erişim: 15Ocak 2009) 

2 Murat Yetkin, “Irak’ta Kürt Federasyonu MGK’da”, Radikal, 25 Aralık 2005 

3 “Barzani: Bağımsız Kürt Devleti Kurulacak”, Hürriyet, 31 Ocak 2005 

4 İhsan Dağı, Turkey Between Democracy and Militarism, Ankara, Orion, 2007, ss 147-181 

5 Ibid. 

6 Olmazsa olmaz 

7 Ole Waever ve Barry Buzan, Regions and Powers, Cambridge, Cambridge University Press, 2006, ss 483-485 

8 Ali Karaosmanoğlu, “Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği Açısından Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri”, Doğu Batı, 4:14, 2001, ss 157-166 

9 “Özçelik, Barzani ile Görüştü”, Taraf, 12 Ocak 2009. 


***




28 Aralık 2016 Çarşamba

HABUR SINIR KAPISI Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan Serbest Ticaret Bölgesi,



HABUR SINIR KAPISI Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan Serbest Ticaret Bölgesi,


İnceleme 

 <  Serbest vize bölgesinin işgücünün üye ülkelerde serbestçe dolaşması ve çalışması anlamına gelmediği vurgulanmalıdır. İkinci nokta, serbest 
vize bölgesinin sosyal bir içeriğinin olduğu, bunun özellikle sınırın iki yanında akraba olan önemli bir nüfusa sahip Türkiye ve Suriye için önemli olduğudur. >





Giriş 

Türkiye, Cumhuriyetin Batı Uygarlığı’nı hedef koyan kuruluş felsefesinin bir sonucu olarak, 2000’li yıllara kadar kendisini Ortadoğu’nun bir parçası olarak görmedi. Bunda 20. yüzyılın ilk yarısına kadar o dönemin büyük güçlerinin Ortadoğu’daki askeri ve ekonomik egemenliği, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise, ortaya çıkan iki kutuplu dünyada Türkiye’nin Batı kutbunu seçmesi önemli bir rol oynadı. Ancak Türkiye tümüyle Batı’nın da bir parçası haline gelemedi. Yalnızca Türkiye’de değil, dünyada ve özellikle de Avrupa’da Türkiye için uygun görülen konum Batı ile Ortadoğu arasındaki bir köprü olma konumuydu. Köprü, bilindiği gibi, birbirine bağladığı kıyıların hiçbirine ait değildir. Buna karşın, 
Türkiye Batı uygarlık düzeyini yakalama projesini Avrupa Birliği (AB) üyesi olmak ile özdeşleştirildi. 


Türkiye’nin AB ile ilişkisinin yarım yüzyılı aşan bir geçmişi vardır. Türkiye’nin AB’ye katılma çabasının gerisinde ekonomik ve politik nedenlerin yanında, Birliğin “sosyal bir proje” olarak görülmesi de vardır. AB ise, Türkiye ile ilişkilerini, özellikle başlangıç dönemlerinde, “coğrafi yakınlık ve stratejik konum” temelinde tanımlamıştır. Türkiye, AB’nin öncülü olan Avrupa Ekonomik Topluluğunun (AET) 1958 yılında kurulmasından kısa bir süre sonra Yunanistan’ın üyelik başvurusu üzerine ve siyasi anlamda Yunanistan’a mevzi kaybetmemek için, 1959’da Topluluğa tam üye olmak için başvurmuştur.1 Ancak, Topluluk, Türkiye’nin ekonomik yapısının tam üyelik için uygun olmadığını ileri sürerek, üyelik koşulları gerçekleşinceye kadar geçerli olacak bir ortak-lık anlaşması imzalanmasını önerdi. Söz konusu anlaşma, 1963 yılında Ankara’da imzalanmıştır. Ankara Anlaşması üyelik sürecini üç alt dönem olarak ele almıştır; hazırlık dönemi, geçiş dönemi ve son dönem. Hazırlık dönemi Türkiye için bir yükümlülük getirmemiş, büyük ölçüde Topluluğun Türkiye’ye mali yardımlar sağladığı bir dönem olmuştur. 1970 yılında imzalanan Katma 
Protokol adı verilen anlaşma ile düzenlenen geçiş dönemi Türkiye’nin 1996 yılında Gümrük Birliği (GB)’ne üye olması ile son bulmuştur. Son 
dönem ise belirsiz bir süre ile tanımlanmıştır. 

Ülkeler arasındaki karşılıklı mal ve hizmet ticaretinin ötesine geçen ekonomik ilişkiler İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yoğunlaşmıştır. Bu çerçevede 
iki paralel süreçten söz etmek olanaklıdır. Bunlardan ilki, önce Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) sonra ise Dünya Ticaret Örgütü (WTO) öncülüğünde yürütülen ve üye ülkeler ve nihai olarak tüm dünya ülkelerini içine alacak biçimde öncelikle dış ticaretin ve nihai olarak üretim faktörlerinin ülkeler arasındaki hareketliğinin önündeki engellerin kaldırılmasını hedefleyen süreçtir. Bu süreç, 1929 dünya ekonomik krizinden sonraki en büyük uluslararası ekonomik kriz olan, 2007 yılı ikinci yarısında başlayıp bu yılın ikinci yarısına kadar sürdüğü kabul edilen krize kadar küreselleşme ve dünya ile bütünleşme olarak adlandırılmıştır. 

İkinci süreç, AB ile simgeleşen, ancak Latin Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (LAFTA), Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (NAFTA) Asya Serbest Ticaret Bölgesi (AFTA), Güney Asya Serbest Ticaret Bölgesi (SAFTA) ve Büyük Arap Serbest Ticaret Bölgesi (GAFTA) gibi birçok diğer ekonomik birleşmeleri içeren, coğrafi yakınlık veya diğer ekonomik, politik ve güvenlik gerekçelerine dayanan ve malların, hizmetlerin ve üretim faktörlerinin uluslararası hareketliliğini serbest kılan ve kimi durumda ekonomi politikalarının uyumlaştırmasını da içeren süreçtir. 

Burada iki nokta önemlidir: 

Birincisi ilk bakışta bu iki sürecin birbirleri ile çelişir süreçler olmasıdır. İkincisi ise, her iki süreçte de en azından ekonomi politikaları çerçevesinde bakıldığında 
ulusal devlet kurumlarının üstünde kurumların oluşturulması (Avrupa Merkez Bankası gibi) ve bu kurumların aldıkları kararların ulusal kurumların 
aldıkları kararların üzerinde olmasının kabul edilmesidir. 

 <Türkiye, Ortadoğu ülkeleri ile özellikle Suriye, Ürdün ve Lübnan ile ilişkilerini daha ileri bir düzeye götürmeye kararlılığında. >

Yukarıda yapılan sınıflandırma çerçevesinde ikinci sürecin bir parçası olan serbest ticaret bölgesi, üye ülkelerin kendi aralarındaki ticarette gümrük vergisi, kota ve diğer her türlü ticareti engelleyen faktörleri kaldırdıkları, ancak üye ülkeler dışındaki ülkelere karşı bağımsız dış ticaret politikaları uygulamalarıdır. İktisatçılar arasında bu tür iktisadi işbirliklerinin ekonomik sonuçları, özelliklede üye ülkeler açısından doğurduğu fayda ve maliyetler üzerinde bir görüş birliği vardır. 

Bu fayda ve maliyetler aşağıda kısaca özetlenmektedir. Ancak, bu analiz ve değerlendirmeler, bir ülkenin yalnızca bir serbest ticaret bölgesi içerisinde yer aldığı temel varsayımı üzerine kuruludur. Oysa bu gün dünyada bir ülke birden çok serbest ticaret bölgesi içerisinde yer alabilmektedir. 
Türkiye’nin Suriye, Ürdün ve Lübnan ile oluşturmayı hedeflediği serbest ticaret bölgesinin hayata geçmesi durumunda, Türkiye için de bu durum söz konusu olacaktır. 

Serbest Ticaret Bölgelerinin Ekonomik Refah Etkileri; 

   Ülkeler arasındaki ekonomik işbirlikleri bir veya bir kaç malı kapsayan dar ve geçici anlaşmalar olabileceği gibi, iktisat politikalarının uyumlaştırıldığı 
birlikler biçiminde de olabilir. 

 < Dünya ekonomik krizi ve AB ile yaşanan sorunlarla birlikte, komşuları ile daha istikrarlı ve sorunsuz ilişkiler kurma çabası Türkiye’yi yeni arayışlara yöneltmiştir. Bu yönelişte bir dizi neden Ortadoğu ülkeleri ile doğal bir odak oluşturmaktadır. >


Her ekonomik işbirliği, hem birliğe katılan hem de birlik dışında kalan ülkeler için farklı ekonomik maliyet ve refah etkilerine yol açar. İktisatçılar serbest ticaret 
anlaşmalarının etkilerini statik ve dinamik olmak üzere iki genel kategoriye ayırır. Statik etkiler daha çok kısa dönemde gözlemlenen ve dış ticaret yoluyla ülkelerin ulusal gelirinde ortaya çıkan değişmeleri içerirken, dinamik etkiler uzun dönemde ortaya çıkan ekonomik yapıdaki dönüşümleri kapsamaktadır. Statik etkiler, yerli üretimin yerini serbest ticaret bölgesi üyesi diğer ülkelerden yapılan ithalatın almasını ifade eden ticaret yaratıcı etki ve ülkenin daha önce ticaret bölgesi üyesi olmayan ülkelerden yaptığı ithalatı ticaret bölgesi ülkelerden yapmaya başlamasını ifade eden ticaret saptırıcı etkilerden oluşmaktadır. 

Ticaret yaratıcı etkinin ticaret saptırıcı etkiden büyük olması halinde serbest ticaret bölgesi oluşturulmasının üye ülkelerin ekonomik refahına olumlu katkı yaptığı kabul edilir. Öte yandan, bu etkiler değerlendirilirken hem üye ülkelerdeki ekonomik karar birimleri olan tüketiciler, üreticiler ve devletin ekonomik refahlarında ortaya çıkan değişmeler hem de bölge dışında kalan ülkelerin ekonomik refahlarının nasıl etkileneceği dikkate alınmalıdır. En belirgin sonuç, ticaret bölgesi üye devletlerinin gümrük vergisi gelirlerinde ortaya çıkacak azalmadır. Ancak, uzun dönemde ulusal gelirlerdeki artışın bir sonucu olarak devletlerin gelir vergisi gelirleri de artmış olacağından, gümrük vergisi gelirlerinin azalmasından dolayı devlet gelirlerinde ortaya çıkan azalmanın telafi edilmesi, hatta gelir vergilerindeki artışın düzeyine bağlı olarak devlet 
gelirlerinde bir artış gözlemlenmesi söz konusu olabilecektir. Bölge dışında kalan ülkelerin refahındaki değişme kısa dönemde ticaret yaratıcı ve saptırıcı etkilerin düzeylerine bağlıdır. Ancak uzun dönemde üye ülkelerin ulusal gelirlerindeki artışın bölge dışında kalan ülkelerle ekonomik ilişkilerine nasıl yansıyacağı, ticaret bölgesi yaratılmasının bölge dışı ülkelerin ekonomik refahı üzerindeki etkisini belirleyecektir. 

Serbest ticaret bölgelerinin etkileri değerlendirilirken, bölge üyesi ülkelerinin diğer ülkelerle ekonomik ilişkilerinin nasıl düzenlendiği de önem taşımaktadır. Örneğin, serbest ticaret bölgesi yalnızca üye ülkeler arasında ticaretin önündeki engelleri kaldırırken, üye ülkelerin diğer ülkeler ile olan ekonomik ilişkilerine yönelik bir kısıtlama getirmeyebilir. Öte yandan, bunun tersi bir durumda söz konusu olabilir ve üye ülkeler diğer ülkeler ile olan ilişkilerinde belirli kurallara uymak durumunda kalabilirler. Bir başka önemli nokta, bir serbest ticaret bölgesi ülkeleri aynı zamanda diğer uluslararası ekonomik işbirliklerinin bir parçası olabilirler: Türkiye AB gümrük birliğinin bir üyesi iken, Suriye, Ürdün 
ve Lübnan GAFTA’nın üyeleridirler. Öte yandan hem Türkiye hem de Suriye, Ürdün ve Lübnan Akdeniz için Birlik üyesi ülkelerdir. Bu durum, serbest ticaret bölgesinin ekonomik refah etkilerinin değerlendirilmesini zorlaştırmaktadır. 

Serbest ticaret bölgelerinin ekonomik refah etkilerini değerlendirmede iktisatçılar diğer kıstaslar da kullanabilmektedirler. Örneğin, Lipsey serbest ticaret bölgesi üyesi ülkeler arasındaki ticaretin büyüklüğünün refah etkisinin temel belirleyicisi olacağını ileri sürmektedir.2 Öte yandan, Summers üye ülkelerin ekonomilerinin büyüklüğünün refah etkisinin temel belirleyicisi olduğunu ileri sürmektedir.3 Bu iki kıstasa üye ülkelerin ekonomilerinin serbest ticaret bölgesine katılmadan önceki açıklık derecesi ve serbest ticaret bölgesine katılmanın açıklık derecesini 

Ortadoğu ülkeleri arasındaki ticari ilişkilerin geliştirilmesinin sonuçlarından biri de, komşuluk ilişkilerindeki karşılıklı güvenin artması olacak. nasıl etkilediği de eklenmelidir. Serbest ticaret bölgesine üye ülkelerin ekonomilerinin tamamlayıcılık ve rakiplik özellikleri, serbest ticaretin ekonomik karar birimlerinin tüketim, tasarruf ve yatırım kararlarını nasıl etkileyeceği gibi mikroekonomik ve dinamik olgularda hem kısa hem de uzun dönemde serbest ticaretten kaynaklanacak refah etkileri üzerinde belirleyici olacaktır. 




Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan Arasında Oluşturulan Serbest Ticaret Bölgesinin Türkiye’nin Dış Ticareti ve AB ile İlişkileri Bağlamındaki Değerlendirilmesi 

Hakim iktisadi görüş, dış ticaretin serbestleştirilmesi yoluyla ekonomilerin dışa açıklık derecelerinin artmasının, diğer koşullar veri iken rekabeti ve üretim ölçeğini büyüterek ve dolayısıyla verimliliği artırarak ülkelerin ekonomik refahlarına katkı yapacağını ileri sürmektedir. T.C. Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı (DTM) da Türkiye’nin uluslararası ticaret ve ekonomi politikaların daki belirleyici unsurların başında WTO üyeliğinin geldiğini ifade etmektedir.4 

Bu çerçevede 1980’li yıllardan bu yana dışa açık ve ihracata dayalı büyüme politikaları izleyen Türkiye gerek GATT/WTO gerek GB kapsamında üstlendiği taahhütler sonucunda çok taraflı ticaret sistemi yoluyla küresel ekonomi ile giderek daha fazla bütünleşmiştir. Bunun gerisinde Türkiye’nin, WTO çatısı altında karşılıklılık ve ayrımcı olmama ilkeleri çerçevesinde işleyen bir uluslararası ticaret sisteminin, küresel toplumun ihtiyaçlarına ve refahına hizmet edeceğini düşünmesi yatmaktadır. 

 < Sözkonusu serbest ticaret bölgesinin enerji, imalat sanayi, hizmetler sektörleri gibi alanlarda Türkiye’nin dış ticaretine ve Türkiye’nin ve diğer üye ülkelerin ekonomik refahlarını yükseltmelerine katkıda bulunabileceğine, ancak Türkiye için AB’ye bir alternatif oluşturamayacağını ifade edebiliriz. >


Bu çerçevede, GATT döneminden bu yana yeni pazar açılımlarının sağlanması ve ticarette serbestleştirme yönünde çaba harcanmıştır. Yine müsteşarlığa göre, 
bölgesel ve ikili düzeydeki çabaların da ticarette serbestleşmenin sağlanması ve küresel ticaret hacminin geliştirilmesine önemli katkıları olmaktadır. 
Bu çerçevede Türkiye, dünyanın farklı sosyo-ekonomik koşullara sahip bölgeleri arasında bir köprü işlevi görmesi nedeniyle, ikili ve bölgesel düzeyde ticari ilişkilerin güçlendirilmesine yönelik girişimleri ticarette serbestleşmenin sağlanması açısından önemli fırsatlar olarak değerlendirmektedir. Bu çerçevede Türkiye’nin attığı en önemli adım elbette GB’dir. Bunun yanında, Türkiye Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (BSEC), Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO) gibi bölgesel oluşumlarda aktif olarak yer almaktadır. Türkiye’nin bu yöndeki en son girişimi burada incelediğimiz serbest ticaret ve vize bölgesidir. 

Türkiye’nin Suriye, Ürdün ve Lübnan ile oluşturduğu serbest ticaret bölgesinin ekonomik bir değerlendirmesini yapmadan önce, bu girişimin serbest ticaret bölgesi oluşturma yanında bir serbest vize bölgesi de oluşturduğu vurgulanmalıdır. Bu durum birçok yönden önemlidir: İlki, serbest ticaret bölgeleri teorik düzlemde önce malların, daha sonra hizmetlerin ve en son olarak ise üretim faktörlerinin, özellikle de işgücünün serbest dolaşımını gerçekleştirmeyi hedefler. Serbest vize bölgesinin işgücünün üye ülkelerde serbestçe dolaşması ve çalışması anlamına gelmediği vurgulanmalıdır. İkinci nokta, serbest vize bölgesinin sosyal bir içeriğinin olduğu, bunun özellikle sınırın iki yanında akraba olan önemli bir nüfusa sahip Türkiye ve Suriye için önemli olduğudur. Serbest vize bölgesinin elbette uluslararası politik yönü de vardır. Ancak, bizim açımızdan önemli bir diğer yönü, serbest vize uygulamasının üye ülkeler arasında turizmin geliştirilmesine önemli katkı yapabilecek 
olmasıdır. 

Yukarıda serbest ticaret bölgelerini ekonomik yönden değerlendirmek için üye ülkelerin aralarındaki ticaretin büyüklüğü, üye ülkelerin ekonomilerinin 
büyüklüğü ve üye ülkelerin ekonomilerinin açıklık dereceleri kıstaslarından yararlanabileceğimizi ifade etmiştik. DTM verilerine göre5, 

Türkiye’nin 2009 yılında Suriye, Ürdün ve Lübnan’a yaptığı ihracat sırasıyla 1,425 milyon dolar, 456 milyon dolar ve 686 milyon dolardır. 

Aynı yıl bu ülkelerden yaptığımız ithalat ise, sırasıyla 328 milyon dolar, 20 milyon dolar ve 109 milyon dolardır. 2009 yılında Türkiye’nin toplam 
ihracatı 102,143 milyon dolar, AB’ye ihracatı 46,977 milyon dolar ve BSEC’e yaptığı ihracat 12,339 milyon dolardır. 2009 yılında Türkiye’nin toplam ithalatı 140,928 milyon dolar, AB’den ithalatı 56,587 milyon dolar ve BSEC’den ithalatı 28,299 milyon dolardır. İlk kıstasımızdan yola çıkarak Türkiye’nin Suriye, Ürdün ve Lübnan’a yaptığı ihracat ve ithalat değerlerinin Türkiye’nin toplam ihracat, toplam ithalat ve AB’ye ve BSEC’e ihracatı ve bu ülke gruplarından ithalatı ile kıyasladığımızda oldukça düşük olduğu ve bu nedenle de refah etkisinin sınırlı olacağını ileri sürebiliriz. Ancak, Türkiye’nin 2009 yılında 1,771 milyon dolar ihracat ve 1,687 milyon dolar ithalat hacmine sahip olduğu Suudi Arabistan, 
2,025 milyon dolar ihracat ve 3,406 milyon dolar ithalat hacmine sahip olduğu İran ve 5,124 milyon dolar ihracat ve 952 milyon dolar ithalat hacmine sahip olduğu Irak’ın oluşturulan serbest ticaret bölgesine katılması üye ülkeler arasındaki ticaret hacmini önemli bir büyüklüğe ulaştıracak ve bunun üye ülkelerde refah artışına önemli katkısı olacaktır. 

Türkiye’nin Suriye, Ürdün ve Lübnan ile oluşturduğu serbest ticaret bölgesinin ekonomik refah etkisini üye ülkelerin ekonomilerinin büyüklüğü kıstasından yola çıkarak da değerlendirebiliriz. DTM verilerine göre6, Suriye’nin 2008 yılı gayrisafi yurtiçi hasılası (GSYH) 50,1 milyar dolar, Ürdün’ün GSYH’sı 28,2 milyar dolar ve Lübnan’ın GSYH’sı 28,1 milyar dolardır. Aynı yıl Türkiye’nin GSYH’sı ise 794,2 milyar dolardır. 

Bu çerçeveden bakıldığında, Suriye, Ürdün ve Lübnan’ın ekonomilerinin büyüklükleri toplamı Türkiye’nin ekonomisinin büyüklüğünün yaklaşık 
sekizde biri kadardır. Oysa Suudi Arabistan ve İran’ın 2008 yılı GSYH’ları sırasıyla 467,6 ve 385,1 milyar dolardır. Bu çerçeveden bakıldığında da serbest ticaret bölgesinden beklenen refah etkisinin ortaya çıkması için bu iki ülkenin bölge içerisinde yer almalarının önemi ortaya çıkmaktadır. 

Serbest ticaret bölgelerinin refah etkilerinin değerlendirilmesinde kullanılabilecek bir diğer kıstasın, bu tür bir birlik oluşturmanın üye ülke ekonomilerinin dışa açıklığını nasıl etkileyeceği olduğunu yukarıda ifade ettik. Türkiye’nin Suriye, Ürdün ve Lübnan ile olan dış ticaretinin Türkiye’nin dış ticareti içerisindeki payının küçüklüğü ve bu ülkelerin ekonomilerinin Türkiye’nin ekonomisinin büyüklüğü ile kıyaslanamayacak kadar küçük oluşları göz önüne alındığında açıklık kıstasının değerlendirmede kullanılmasına gerek olmadığı ileri sürülebilir. 
Buna karşın yine de belirtmek gerekirse, bu ülkeler arasında dış ticaret hacminin GSYH’ya oranı olarak bakıldığında Türkiye %30.1 ile en az açık ülke konumundadır. Lübnan ise %70.1’dir. Suriye ve Ürdün için ise söz konusu oran sırasıyla %54.1 ve %60.6’dır. Bu durumda, serbest ticaret bölgesinin Türkiye’de dış ticarete konu olan mal miktarını artırarak Türkiye’nin dışa açıklık derecesini yükseltip yükseltmeyeceği sorusu sorulabilir. Bölge içerisinde yer alacak Suriye’nin en çok ihracat ve ithalat yaptığı beş ülke arasında Türkiye yer almamaktadır. Serbest ticaret bölgesi bu durumu değiştirebilir. 2008 yılında Suriye’de kişi başına gelir 4532 dolardır. 

Bu kişi başına gelir düzeyi, Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı AB ile kıyaslandığında düşük bir satın alma gücünü ifade etmektedir. Suriye’nin 
başlıca sanayi dalları petrol, tekstil, gıda, içecek, tütün ve fosfat işletmeciliğidir. Petrol dışarıda tutulduğunda, bu sanayi yapısı ile Türk sanayinin tamamlayıcılık niteliğine sahip olmadığını ileri sürebiliriz. Suriye’nin ilk beş sırada yer alan ihraç ürünleri, ham petrol, petrol ürünleri, gıda, hayvancılık ve tütündür. İlk beş ithal ürünleri ise, işlenmiş petrol ürünleri, makine ve nakliye araçları, gıda ve hayvancılık, kimyasallar ve kimyasal ürünlerdir. Bu dış ticaret yapısından yola çıkarak, Türkiye’nin Suriye’nin petrol, hayvancılık, makine ve nakliye araçları, kimyasallar ve kimyasal ürünler ticaretinde önemli bir ortağı olabileceğini ifade edebiliriz. Ürdün’ün 2008 yılı kişi başına gelir düzeyi ise 4700 dolar olup, bunun 
da Türkiye için çok büyük bir satın alma gücünü yansıtmadığını söyleyebiliriz. Ancak Ürdün ile ilgili en önemli özellik, GSYH’nın %82.5’nin hizmetler 
sektöründe yaratılıyor olmasıdır. Türkiye, bankacılık başta olmak üzere, bir çok hizmet alt sektöründe Ürdün’de önemli bir pazara sahip olabilir. Ürdün’ün dış ticaretinde de Türkiye ilk beş ülke içerisinde yer almamaktadır. Serbest ticaret bölgesi bu durumun değişmesine katkıda bulunabilir. Ürdün’ün en önemli ihraç ürünleri giyim, ilaç, potas, fosfat, gübre ve sebze iken, en önemli ithal ürünleri ham petrol, kumaş, makine ve ulaşım araçlarıdır. Buradan serbest ticaret bölgesinin Türkiye’nin kumaş, makine ve ulaşım araçlarında Ürdün ile ticaretini geliştirmesine katkı sağlayacağını ileri sürebiliriz. Son olarak, Lübnan’da 2008 yılında kişi başına gelirin 7375 dolar olup, Türkiye ve Ürdün’ün kişi başına gelirlerinin bir buçuk katından fazladır. Bu durum, Lübnan’ın satın alma gücü potansiyelinin daha yüksek olduğu ve serbest ticaret bölgesinde yüksek 
ticaret hacminin yaratılmasına katkıda bulunabileceği şeklinde değerlendirilebilir. Ayrıca, Ürdün’de olduğu gibi Lübnan’da da hizmetler sektörü GSYH’nın %75’i gibi yüksek bir oranının yaratıldığı alt sektördür. Dolayısıyla, Türkiye bankacılık ve diğer alt finansal sektör deneyimlerini kullanarak Lübnan’da bu sektörlere yatırım yapabilir. Ürdün’ün dış ticaretinde de Türkiye ilk beş sırada yer almamaktadır. Kimyasallar ve makine sektörleri Türkiye’nin Lübnan ile dış ticaretinde yoğunlaşabileceği diğer sektörleri oluşturmaktadır. 

 < Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan Arasında  Serbest Ticaret Bölgesinin Oluşturulması Sürecinin  İşleyişi >

Serbest ticaret bölgesi oluşturulma süreci dört ülke arasında “Yakın Komşular Ekonomik ve Ticaret Ortaklık Konseyi” kurulması ile başladı. 10 Haziran 2010 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen 

3. Türk-Arap İşbirliği Forumu çerçevesinde, Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan imzaladıkları Deklarasyon ile uzun vadeli stratejik ortaklığın geliştirilmesi ve ekonomik entegrasyona doğru ilerlenmesi hedefiyle bir “Yüksek Düzeyli Dörtlü İşbirliği Konseyi” oluşturarak, malların ve kişilerin serbest dolaşımını öngören bir serbest ticaret alanı oluşturulması kararlaştırdılar. Bu amaç doğrultusunda, 31 Temmuz 2010 tarihinde, İstanbul’da bu dört ülke arasında bir dörtlü toplantı gerçekleştirildi. Bu toplantının temel gündem maddesini Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Suriye arasında bir ekonomik entegrasyonun tesis edilmesi hedefine yönelik seçenekler oluşturmaktaydı. Bu kapsamda dört ülke arasında Serbest Ticaret Anlaşmaları ağının tesisine yönelik çalışmaların tamamlanması öncelikli konulardan birisi olarak belirlenmiştir. Toplantıda ayrıca, Türkiye, Lübnan, Suriye, Ürdün arasında ekonomi ve ticaret konularında ortak bir işbirliği platformu olarak hizmet vermek üzere “Yakın Komşular Ekonomik ve Ticaret Ortaklık Konseyi”nin (CNETAC)” kurulması kararlaştırılmıştır. Bu işbirliği kapsamında tarife ve tarife dışı engellerden arındırılmış uluslararası düzeyde modern altyapıya sahip serbest bir ticaret ve yatırım ortamı yaratılması hedeflenmiştir.7 

Haziran ayında İstanbul’da kamuoyuna açıklanan Türkiye, Suriye, Lübnan ve Ürdün arasında serbest ticaret, serbest vize bölgesi oluşturma ve ortak işbirliği çalışmasına yönelik ikinci toplantı, New York’ta gerçekleştirildi. Toplantı sonrasında ilan edilen deklarasyonda, 

i)  Enerji, 
ii) Ticaret, 
iii) Turizm ve 
vi) Ulaşım sektörlerinde taraflar arasında tam işbirliği sağlandığı duyuruldu. 

Bu deklarasyonun en önemli yanı, ortaklık sürecinin Ocak 2011’de İstanbul’da liderler zirvesiyle hayata geçirileceğinin duyurulmasıydı.8 


Sonuç ve Değerlendirme 

Türkiye, dışa açık ekonomik kalkınma stratejisinin bir uzantısı olarak, 1980’den beri GATT ve WTO çerçevesinde dünya ekonomileri ile, GB ile de AB ülkeleri ekonomileri ile giderek artan biçimde entegre olmuştur. Ancak, 2007/2010 dünya ekonomik krizi ve AB ile üyelik sürecinde yaşanan sorunlar ve gecikmeler ile birlikte komşuları ile daha istikrarlı ve sorunsuz ilişkiler kurma çabası Türkiye’yi yeni arayışlara yöneltmiştir. 

Bu yönelişte Ortadoğu ülkeleri coğrafi yakınlık, ekonomik, sosyal ve tarihsel nedenler ile doğal bir odak oluşturmaktadır. Türkiye, Ortadoğu ülkeleri 
ile 2000’li yıllarda giderek artan ekonomik ilişkilerini 2010 yılı Haziran ayında bu ülkelerden üçü olan Suriye, Ürdün ve Lübnan ile daha ileri bir düzeye götürmeye karar verdi. Bu çerçevede Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan 2011 yılı başında ilan edilmesi planlanan bir serbest ticaret ve vize bölgesi oluşturmaya karar verdi. 

Bu çalışma oluşturulan bu serbest ticaret bölgesinin Türkiye için AB’ye bir alternatif olup, olamayacağını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. 
Serbest ticaret bölgesi içinde yer alan ülkelerin ekonomilerinin büyüklüğü, dış ticaret hacimlerinin büyüklüğü, dış ticaret ortakları, ekonomik yapıları, kişi başına gelir düzeyleri gibi kıstaslardan yola çıktığımızda, oluşturulan serbest ticaret bölgesinin enerji, imalat sanayi, hizmetler sektörleri gibi alanlarda Türkiye’nin dış ticaretine ve Türkiye’nin ve diğer üye ülkelerin ekonomik refahlarını yükseltmelerine katkıda bulunabileceğine, ancak Türkiye için AB’ye bir alternatif oluşturamayacağını ifade edebiliriz. 

DİPNOTLAR 

1 Çolak, Ö. F., H. Öztürkler ve İ. Tokatlıoğlu. (2008). Gümrük Birliğinin Türkiye’nin Dış Ticareti Üzerine Etkileri, Gazi Kitabevi, Ankara. 
2 Lipsey, R. G. (1960).” The Theory of Customs Unions: A General Survey”, The Economic Journal, 70(279), 496-513. 
3 Summers, L. (1991). “Regionalism and the World Trading System”, Policy Implications of Trade and Currency Zones, , Federal Reserve Bank, Kansas City, 295-301. 
4 www.dtm.gov.tr, İkili ve Çok Taraflı İlişkiler, Erişim tarihi: 27 Ekim 2010. 
5 www.dtm.gov.tr, Dış Ticaretin Görünümü ve İstatistikler, Erişim tarihi: 27 Ekim 2010. 
6 www.dtm.gov.tr, İkili ve Çok Taraflı İlişkiler, Ülke Profilleri, Erişim tarihi: 27 Ekim 2010. 
7 www.dha.com.tr , Erişim tarihi: 2 Ağustos 2010. 
8 www.dunya.com.tr, Erişim Tarihi: 26 Eylül 2010. 


OrtadoğuAnaliz 
İnceleme 
Kasım’10 Cilt 2 -Sayı 23