5 Mart 2019 Salı

CUMHURİYET DÖNEMİNDE BAKANLAR KURULU KARARI İLE YASAKLANAN YAYINLAR 1923-1945 BÖLÜM 2

CUMHURİYET DÖNEMİNDE BAKANLAR KURULU KARARI İLE YASAKLANAN YAYINLAR 1923-1945  BÖLÜM 2




   Türkiye'de hükümetlerin incelediğimiz dönemde Ermenilik, Rumluk  ve Kürtçülük yapan yayınlara karşı duyarlılığının bütün dönemi kapsadığını görüyoruz. Nitekim bu konuları kapsayan yayınlara ilişkin kararların yıllara göre dağılımı ise şöyledir: Rumluk ve Ermenilik, 1925'te 1, 1928'de 1, 1932'de 2, 1933'de 2, 1934'de 1, 1935'de 2, 1936'da 2, 1937'de 2 ve 1938'de ise 4'tür. Kürtçülük, 1925'te 1, 1928'de 1, 1931'de 1, 1932'de 1, 1934'de 1, 1936'da 2 ve 1937'de ise 2'dir.
   Mustafa Kemal Paşa'nın şahsına karşı yapılan yayınlarla ilgili olarak görülen, bu konu ile ilgili kararların daha çok 1930'lu yıllardan sonraki döneme ait olduğudur. Yıllara göre kararların dağılımı ise şöyledir: 1929'da 1, 1932'de 1, 1933'de 2, 1934'de 1, 1935'de1, 1936'da 3 ve 1937'de ise 1'dir.
   Yine 1934'ten sonra yasaklamalar ile ilgili kararlar arasında yer alan diğer bir konu ise Türkçülük ile ilgili yayınlardır. Bunlar; 1934'te 1, 1935'te 1 ve 1936'da ise 1'dir.
   Ülke aleyhine yayınlar ilişkin olarak getirilen yasaklamalar incelendiğinde, 1923-1925  yılları arsındaki üç yıllık sürede 10, 1926-1933 yılları arsındaki sekiz yıllık sürede 12, 1934-1938 arası beş yıllık sürede ise 28 kararın olduğunu görüyoruz. Burdan hareketle 1934 yılına geliceye kadar yıllara eşit olarak dağılan kararların 1934'ten sonra arttığını söylemek mümkündür.
   Yayın durdurma ve yasaklama ile ilgili en çarpıcı örnekleri ise sanırız 1930'lu yıllardan sonra Türkiye'nin dış politikası aleyhine ve komşu ülkeler ile olan ilişkilerine zarar verici yayınlara karşı göstermiş olduğu hassasiyettir. Konu ile ilgili olan kararların yıllara göre dağılımına bakıldığında; 1926'ta 1, 1931'de 1, 1933'te 1, 1934'te 2, 1935'te 4, 1936'da 3, 1937'de 6, 1938'de 8 olduğunu görüyoruz. Bu dağılımdan anlaşılan İkinci Dünya savaşına doğru giden dünya'da Türkiye komşu ülkeler ile olan ilişkilerine zarar verebilecek yayınlara karşı daha duyarlı olmuştur diyebiliriz.  Özellikle I.Dünya savaşı tecrübesini yaşamış cumhuriyet önderleri bu konudaki birikimlerini takip ettikleri politikalarla ortaya koymuşlardır.
   İncelediğimiz kararların yıllar itibarıyla dağılımına bakacak olursak: 1922-1930 yılları arası sekiz yıllık sürede karar sayısı 38 iken, 1930-1935 yılları arsı beş yıllık dönemde karar sayısı 61, 1935-1938 yılları arası üç yıllık dönem için ise 53'tür. Bu dağılımdan hareketle 1930 sonrası dönem önceki yılların yaklaşık üç katı fazla sayıda Bakanlar Kurulu Kararı ile yasaklamanın mevcut olduğunu görüyoruz. Sanırız bu fazlalığın temel gerekçesi İkinci dünya savaşı öncesi dünyanın içinde bulunduğu durum ve Türkiye'nin özellikle dış politika konusunda hassasiyeti ve buna uygun olarak davranışıdır diyebiliriz.
   İncelediğimiz döneme ilişkin olarak bakanlar kurulu kararları ile yasaklanan yayınların ulaşabildiğimiz eklerinin sayısı 41 iken kararname sayısı ise 144 adettir.
   Yasaklamaya konu olan yayınların incelenmesinde dikkat çekici bir diğer nokta ise yasaklanan yayınların çoğunluğunun ülke dışında Paris, Kahire, Suriye, Almanya vb. ülkelerde basılan yayınlar olmasıdır. Türkiye dışında basılan ve ülkeye girmesine ve satışına izin verilmeyen yayınlardan oldukça büyük bir bölümünün yine ülke dışında Türkçe ile yazıldığı görülmektedir ve bu tür yayınların sayısı hemen hemen ülke içerisinde çıkarılan yayınlara eşittir. Ülke içerisinde yasaklamaya konu olan yayınların yine büyük bir bölümünün İstanbul'da basıldığı görülmektedir. Türkiye'de yayınlanan esererin çok az bir kısmı yabancı bir dille basılmıştır.
   Şimdi yukarıda tasnif ettiğimiz ana başlıklar altında Bakanlar Kurulu Kararlarını özellikle kararların eklerinden elde edilen bilgilerden hareketle, yasaklamaya neden olan konuları vererek siyasi iktidarın iç ve dış politika konularındaki hassasiyetini vermeğe çalışacağız.
   Yukarıda mütareke sonrasında İstanbul basını içerisinde Anadolu'da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlatılan milli harekete karşı olumsuz tavır takınma yanında Anadolu'daki harekete sempati ile bakan ve onu destekleyen gazetelerin bulunduğundan söz etmiştik. Buna bağlı olarak olumsuz tavır sergileyen gazetelerin Anadolu'da dağıtımının Bakanlar Kurulu Kararı ile yasaklanması yanında olumlu tavır sergileyen gazetelerin Anadolu'ya girişlerine izin verildiğini görmekteyiz. Bu tür izin verilişine ilişkin alınmış iki tane kararı örnek olarak verebiliriz. Bunlar; İstanbul'da çıkan Güleryüz gazetesi[30], ile yine İstanbulda çıkarılan Tercüman-ı Hakikat gazetesidir[31].
   Bu açıklamadan sonra şimdi yukarıda yaptığımız tasnif gereği ortaya çıkan başlıklar doğrultusunda kararlara ilişkin açıklamalara geçebiliriz.
1-Komünist propaganda yapan yayınlara ilişkin kararlar.
   Anadolu'da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlayan milli hareket ülkenin içinde bulunduğu şartlar gereği yabancı bir ülkenin desteğine  ihtiyaç duyuyor ve Sovyet Rusya ile iyi ilişkiler içine girmek için çaba sarfediyordu. Rusya'da kurulan yeni yönetim ise Anadolu'daki harekete kendi çıkarları gereği destek verme eğiliminde idi ve onunla ilişki içerisine girme yolunda çabalar sarfetmekteydi. İşte başlangıçta karşılıklı çıkarlar ve beklentiler gereği kurulan bu yakınlaşma ve dostluk içerisinde Ankara, sovyetler'in komünist propaganda veya o türden hareketlere verdiği destekten duyduğu rahatsızlığı zamanı ve yeri geldiğinde dile getirmiştir[32].
   Bu bağlamda Bakanlar Kurulu Kararları kararları ile değişik tarihlerde yasaklanan yayınları örnek olarak vermek mümkündür. Bu konuda ilk karar, 19-6-1339 tarihli Bulgaristan'da çıkartılan Ziya adlı gazetenin komünizm propagandası yapması nedeniyle yurda girişinin ve satışının yasaklanmasıdır[33].
   Bu karardan bir ay sonra Rusya'da Türkçe olarak çıkarılan Yeni fikir, gazetesinin yurda girişi ile yine yurt içerisinde aynı maksat doğrultusunda yayın yapan İstiklal, gazetesininde dağıtımının yasaklandığını görüyoruz. Yasaklama kararında bu tür yayınların "Trabzon mıntıkasında efkarın tağlit ve teşvisine sebebiyet vermekte olduğu gibi, komünistlerin Şark'da komünistliği tesisi ve ihtilal çıkarması için geceli gündüzlü çalışmakta oldukları..." not edilmekteydi[34].
   1924 Yılı içerisinde yine hükümetin ülkede komünist faaliyetler konusunda hassas davrandığını görmekteyiz. İstanbul'da Bolşevik ihtilaline muhalefet ettikleri için göçmen olarak bulunan önemli miktardaki Beyaz Rusların ve Menşevik Gücülerin[35], Bolşevikler hesabına çalıştığı belirtilerek alınan bir kararda bu insanların yerleştirilmesi ve bundan sonra Türkiye'ye kabul edilmelerine ilişkin bir dizi kurallar getirildiğini görmekteyiz[36].
   Aynı konuda Kırım'da Rus Komünist Partisi'nin yayın organı olarak faaliyet gösteren Yeni Dünya gazetesinin İstanbul'a girişinin yasaklanması[37] ile Viyana'da yine aynı türden yayın yapan ve özellikle Türk aydınları ve okuyan kesime yönelik yayınları ile dikkatleri çeken Correspondans Enternasyonal gazetesinin yurda girişi yasaklanmıştır[38].
   Aynı hassasiyetin 1925 yılı içerisindede yine devam ettiğini konuya ilişkin Bakanlar Kurulu Kararlarında görülebilir. Bu yıl içerisinde Atina'da yayınlanan, Rizo Pastis gazetesi[39]nin yasaklama nedeni Rus sovyet Şimendiferciler Birliğinin Yunan Şimendiferciler Sendikasına verdiği desteğe ilişkindi. “...Kapitalist sermayenin taht-ı esaretinden kurtulmak için say ve gayretlerinizde bütün Rus ve Sovyet Şimendifercileri sizinle beraberdir. İhtilal safhasında bütün dünyanın şimendifercileride sizinle beraberdir...” denilmekteydi.[40]  İstanbulda Ermenice olarak çıkarılan Hahtanak[41] gazetesine ilişkin Kararın ekinde yer alan Hukuk Müşavirliği mütalasında; Ermeniler arasında Bolşevikliğe bir alaka uyandırması amacıyla gazetenin yayınlandığı belirtilerek yayınının durdurulması isteniyordu.[42] Aynı yıl 3 Haziran tarihli bir karar ile bu konuya verilen önem belirtililerek şöyle deniliyordu: Komünist faaliyetlerin ülkenin her yanında Ankara, İzmir ve Edirne'ye kadar eğitim kurumlarında yayılmaya çalıştığı ve sadece Askeri Tıbbiye talebeleri arasında değil ülkenin birçok kurum ve kurluşlarında yer edindiği bildirilerek alınacak tetbirler belirtiliyordu. Kararda, Askeri Tıbbiye’de bu tür faaliyetlerin yayılmasında Askeri doktor Fuat Sabit Bey’in etkin bir rolü olduğu belirtilerek, Fuat Sabit Bey’in okul ile ilişiğinin kesilmesi yanında Askeri Tıbbiye’den atılanların başka okullara alınmaması ve alınanların kayıtlarının silinmesi, kominist faaliyetlere karışanların Ankara İstiklal Mahkemesine sevki ve bu tür faaliyetlere karşı uyanık olunması istenmekteydi.[43]
   1931 Yılında ise tekrar bu konu ile ilgili olarak Türkiyede sol hareketler içerisinde yer almış önemli isimler arasında yer alan Doktor Şefik Hüsnü[44] ve Eczacı Vasıf tarafından Almanya'da basılmakta olan İnkılap Yolu adlı mecmuanın yurda girişinin yasaklandığını görüyoruz[45].
   Konumuz Türk solu veya Türkiye'deki komünist faaliyetler ve bunların tarihçesi üzerinde ayrıntılı olarak durmaya elverişli değıldir. Ama biz değişik tarihlerde Bakanlar Kurulu Kararları ile yurda girişi yasaklanan yayınlardan Türkiye'de yönetimin bu tür faaliyetlere karşı  tavır takındığını ve bu tür oluşumlara izin vermediğini sanırız söyleyebiliriz.

2-Rumluk-Ermenilik-Kürtçülük ve diğer bölücü yayınlarla ilgili kararlar.
  
   Yukarıda yıllara göre dağılımını verdiğimiz bölücü yayın faaliyetleri ile ilgili kararlarda Rumluk ve Ermenilik faaliyetlerinin oldukça çok olduğunu görüyoruz.
   Yunanistanla yapılan Mübadele antlaşması gereği Türkiye dışına çıkarılan Araboğlu Kostantin'in Türk hükümeti ve Türkiye'deki Rumlara karşı tavır aldığını görüyoruz. Özellikle İstanbul'daki Metropolitlerin Türk hükümeti ile müzakerelere girişmesini ve temaslarını tenkit edici yazılar içeren Imerisiyanea adlı gazetenin yayınının yasaklanmasına 29-3-1925 tarihinde karar verilmiştir[46].
   Bu tür bölücü yayın yapma konusunda Ermenilerin daha faal olduklarını bu konu ile ilgili yasaklanan yayınlardan çıkarmak mümkündür. Bu konuya ilişkin ilk yasaklama kararı, 11.11.1928 tarihinde Paris'te Ermeni Tşnak Komitesince yayınlanan Haraç adlı gazeteye ilişkindir[47]. Yurda girişi yasaklanan gazetede uydurma bir "Kürt İstiklal Komitesi" icat edilerek fotoğrafları ile birlikte yayınlanmıştı[48].
   Yine Ermeni Taşnak Komitesi tarafından Paris, Suriye, Atina, Kahire ve Kaliforniya'da çıkarılan HaraçAztakNororHusaper ve Mışak adlı gazeteler komitenin  amaçları doğrultusunda Türkiye'de Kürdistan ve Ermenistan davasına hizmet edici ve ülke içerisindeki Ermenileri kışkırtıcı yayınlarından dolayı ülkeye girişine izin verilmemesi karara bağlanıyordu[49]. İçişleri Bakanlığından Başbakanlığa yazılan yazıda; "Memleketimiz dahilinde de mühim teşkilatı olan bu komitenin bu gazeteleri okutmak suretiyle teşkilatlarına daha vasi kudret ve kuvvet vereceği ve diğer Ermenileri de kendilerine imaleye çalışacağı tabii bulunduğundan, bu gazetelerin serbestçe memleketimize girmelerinde pek ziyade mahzur görülmektedir" denilmekteydi[50].
   Aynı bağlamda Boston'da Ermenice olarak çıkarılan Hayrenik gazetesi[51], ile yine Paris'te Taşnak Komitesinin resmi yayın organı olarak çıkarılan Mardgoz gazetesi[52], Boston'da çıkarılan Baykar gazetesi[53], Mısır'da basılan Bugünkü Ermenistan adlı kitap[54], Ermenistan'da çıkarılan Ermeni ve Eserler mecmuası ile Emma ve Hayat Hasreti adlı kitaplar[55], Kahire'de Ermenice olarak çıkarılan Arev gazetesi[56], yasaklanıyordu. Arev gazetenin 15.8.1935 tarihli nüshasında çıkan "Muş Ovası Faciasının Yirminci Yıl Dönümü Münasebetiyle" başlıklı yazı; Türkiye'de vatandaşlar arasında yeniden ihtilaflara yol açacak nitelikte olduğu ve özellikle Ermeni vatandaşların bu tür zararlı yayınların telkinlerinden korunması isteniyordu[57].Anılan gazetelerden Mardgoz (Mardigos)’un 13.2.1933 tarihli nüshasında Ermeni İhtilâlinin haklılığı anlatılıyor ve Ermenilerin Kürtlerle işbirliği yapmamaları tarihi hata olarak not ediliyordu. Konu ile ilgili olarak kararın ekinde verilen tercümede: “Tarihi doğru yazmak için muhiti iyi tanımak icap eder. Mardigos bilâperva beyan ederki Ermeni ihtilali gayet tabii bir tazyikten doğmuş hakiki bir ihtilal idi. Ancak Ermeni milletinin yalnız kendi başına maceraya atılması doğru değildir. Kendisi ile hemdert olan akvam ile birleşip hareket etmesi lazımdı. Aksi olarak kendisinden çok güçlü olan ve (hasta adam) tabir olunan Osmanlı hükümetiyle çarpıştı halbuki hastanın onu tepelemeye, kan içinde boğmaya kafi derecede kuvveti vardı. Bu tetkikatımız onun içindir ki tarihin o devresini ezber edelim o muhitte yaşayan akvamı tanıyalım ve mücadelemizi menfaatlerimizi onlarla birleştirelim” deniliyordu[58].
   Aynı konuda yasaklanan diğer yayınlar ise şunlardı: İstanbul'da Ermenice olarak çıkarılan Aztarar gazetesi[59], Şikago'da basılan My Beloved Armenia adlı İngilizce kitap[60], Leipzig'de basılan ve Türk Kültür birliğini bozucu Der Brockhaus  adlı Atlas[61] ve bu konuda son olarak Beyrut'ta Ermenice olarak çıkan Zartonk gazetesinden[62]oluşan bu yayınların muhtevalarıyla Türkiye'nin iç ve dış politikalarına zarar verici ve Türkiye'nin bütünlüğünü bozucu özelliklede Türkiye'deki Ermeniler üzerinde olumsuz telkinlerde bulunarak onları kışkırtıcı bir tavır sergilemelerinden dolayı Bakanlar Kurulu Kararları ile yasaklanmıştır.
   Ermeniler dışında Türkiye'ye yönelik olarak yapılan bölücü yayınlardan bir diğeri ise ülkedeki Türk vatandaşlarından Kürtlere ilişkin olanıdır. Bu konuda Bakanlar Kurulu Kararı ile yurda girişine veya yayınlanmasına yasak getirilen yayınlar şunlardı: Şam'da gizli olarak basılan Gonca-i Bahar adlı Kürtçe kitap[63], Pariste yayınlanan Vazreydemi adlı Rusça gazete[64], bu gazete Pariste Monarşist Ruslarla Ermeni Taşnak Komitesi ve Kürt Cemiyeti arasında yukarda yapıldığına ilişkin haberlerin çıktığı kongre sonrasında yayınlanmaya başlamıştır. Yine aynı konuda; Suriye'de faaliyet gösteren "Hoybun Cemiyeti"[65]tarafından Kürtçülük emelini gerçekleştirmek üzere Kahire'de çıkarılan La Question Kurde adlı mecmua[66], aynı cemiyetin yayın organı olarak Sam'da çıkarılan Havar gazetesi[67], yine cemiyet tarafından çıkarılan, Türk Affi Umumisi Karşısında KürtlerTürkiye Reisicumhuru Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine MektupBir Ermeni Noktai Nazarına Göre Kürt Meselesi, ve bir bölümü resimli Arap dili üzerine yazılmış Elkaziyetülkürdiye adlı dört kitap[68], Kürt isyanından bahseden ve Saidi Kürdi tarafından Suriye'de doldurulan "Sodvva" markalı iki plak[69] ve son olarak şam'da basılan Kürdistanda Yirminci Asırda Türklerin Medeniyeti adlı kitabin yurda girişi  yasaklanmıştır[70].
   Bu konuda yasaklanan yayınların muhtevalarında ortak özellik, Türkiye'ye ve Türkiye'deki cumhuriyete karşı oluş ile yine Türkiye'de Türk vatandaşı olarak yaşayan Kürtleri Türkiye ve rejim aleyhine teşvik edici nitelikte oluşlarıdır.
   Yukarıda bahsedilen Ermenilik, Rumluk ve Kürtlük yolunda yayınlar dışında Doğu Karadeniz'de Lazlık cereyanı uyandırmak doğrultusunda Gürcistanda basılan Mçita Murutsi (Kırmızı Yıldız), adlı gazete[71], ile Suriye'de Latin harfleri ile hazırlanan Çerkes alfabesi'nin Türkiye'ye girişinin yasaklandığını görüyoruz[72]. Kırmızı Yıldız adlı gazetenin Lazlık cereyanı uyandırmak için Lazistan’ın kendi alfabesini kullanması ve Lazların siyaseti, iktisat’ı öğrenmeleri isteniyordu. Sarp’ta bu doğrultudaki çalışmalar anlatılıyordu.[73]
   Görüldüğü gibi Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışı ile verilen Milli Mücadele sonrası kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti, milli sınırları içerisinde ülke bütünlüğüne ve ülke içerisinde yaşayan vatandaşlarına yönelik, onları bölücü yayınlara karşı duyarlı olmuş ve gerekli tepkiyi ve kararlılığı göstermiştir.
3-Türkçü yayınlarla ilgili kararlar.
   Cumhuriyet ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu içerisinde II.Meşrutiyet Dönemine kadar pek gündeme gelmeyen Türk varlığı ve bilinci yükseltilmmeye çalışılmıştır. Bu tür politikalara sanırız özellikle imparatorluk yapısından kurtulup bir ulus devleti olmak için gereklilik vardı. Kültür ve eğitim ağırlıklı bu dönüşümü sağlamada Türk Ocakları ve onun yerine kurulan Halk Evleri yardımcı olmuşlardır. İşte Mustafa Kemal Paşa ve çevresinin bu yöndeki faaliyetleri yani milli tarih ve dil ile milli gururu ve kendine güveni geliştirme çabaları Türkçü hareketi yürütenler tarafından olumlu karşılanmıştır. Ama aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa’nın bu tür çalışmaları Türkçüler tarafından yanlış anlaşılarak sürekli bir felsefenin ifadesi olarak da algılanmıştır.
     Türkiye kendisi dışında yani çevresinde meydana gelen değişimler ve kendi iç dinamiklerinin gerekleri doğrultusunda belirli bir tarihten sonra Türkçü doğrultuda yayınlara karşıda duyarlı olmuştur. Bu politika II.Dünya Savaşı sırasında Almanya ile ilişkilere bağlı olarak Türkçü yayınlara karşı bazan hoşgörülü bazan ise yasaklama ve tutuklamayı beraberinde getirmiştir. Bu konuda fazla olmamakla birlikte yasaklamaya ilişkin Bakanlar Kurulu Kararları mevcuttur. Bu konuda ilk karar, Ulusal Birlik adlı haftalık gazetenin üç yıl süre ile kapatılmasına ilişkindir[74]. İçişleri Bakanlığının ilgili gazeteyi kapatma kararı isteği ile ilgili yazısında, daha önce kapatılmış olan OrhunMilli Birlik ve Milli İnkılap mecmuaları ile aynı doğrultuda yayın yapan Ulusal Birlik gazetesinin özellikle Üniversite gençliğine yönelik iç siyaseti bozucu ve inkılap prensiplerine aykırı yayın yaptığı ve Nasyonal Sosyalizm propagandası ile Yahudi düşmanlığı yaptığı belirtilmekteydi[75].
   Bu tür yayınlarla ilgili dikkat çekici nokta sanırız yasaklama ile ilgili tarihlerdedir. Yani İtalya ve Almanya'daki yeni yönetimlerin etkisiyle iki savaş arası dünya'nın içinde bulunduğu şartlarla gereği Türkiye'deki hükümetler Türkçü yayınlara 1934'lü yıllardan sonra yasaklama getirmişlerdir.

3 CÜ  BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***

CUMHURİYET DÖNEMİNDE BAKANLAR KURULU KARARI İLE YASAKLANAN YAYINLAR 1923-1945 BÖLÜM 1

CUMHURİYET DÖNEMİNDE BAKANLAR KURULU KARARI İLE YASAKLANAN YAYINLAR 1923-1945  BÖLÜM 1



PROF.DR.MUSTAFA YILMAZ[1]

GİRİŞ

            İçinde yaşadığımız çağda medyanın artık dördüncü kuvvet olarak tanımlanması, yani onun yasama, yürütme ve yargıdan sonra gelmesi sanırız onun önemini ortaya koymak açısından anlamlıdır.
            İncelemeye çalışacağımız dönem olan 1923-1945[2] tarihleri arasında, dar anlamda basın kavramı içerisine girebilecek gazete, dergi ve kitapların siyasal iktidar tarafından dönemin iç ve dış siyasetine uygun bulunmayarak Bakanlar Kurulu Kararı ile yasaklanması üzerine olacaktır.
            İşaret ettiğimiz dönemde dünyada ve özellikle Türkiye’de radyo ve televizyonun kamuoyu yaratma, yönlendirme veya bilgi aktarmada basın kadar etkili olduğu söylenemez.[3] Bunun için sadece gazete, dergi ve kitaplarla ilgili kararlar üzerinde durulacaktır.
            Konumuzun alt başlıkları olan Atatürk ve İnönü döneminde basına getirilen yasaklamalara geçmeden Türkiye’de basının kısa bir tarihçesini ve basına daha önce uygulanan  yasaklamaları  vermek sanırız yararlı olacaktır. Türk basın tarihi 1831 yılında Takvim-i Vekayi[4] gazetesinin yayınlanması ile başlamıştır. Haftada bir kez çıkan bu gazete resmi bir nitelik taşımakta idi. Devlet idaresi ile ilgili gelişmelerden halkın haberdar edilmesi ve kamuoyunun bu konularda aydınlatılması amaçlanmıştı. Gazete yayın hayatına 1892 yılında son vermiştir.
            Resmi gazete niteliğindeki Takvim-i Vekayi gazetesini 1840 yılında Ceride-i Havadis adlı özel gazete izlemiştir.[5] Daha sonra bu konuda diğer örnekler Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkar gazeteleridir.[6]
            Anılan bu gazetelerde Tanzimat dönemi yöneticilerine yönelik eleştirilerin yer alması ve batılı anlamda değişiklik taleplerinin dile getirilmesi sonucunda basın ile ilgili ilk düzenleme 25 Kasım 1864 tarihinde Matbuat Nizammanesinin çıkkarılması ile gerçekleştirilmiştir. Nizamname 35 maddeden oluşmaktaydı. Hangi dilde olursa olsun siyasete ve yönetime yönelik yayın yapmak isteyenler izin alacaklardı, devletin içi güvenliği ve asayişini bozucu yayın yapan gazetecinin suçlu olacağı, gazetecinin Saltanata, genel adaba ve milli ahlaka aykırı yazılar yazması, hanedana saldırıda bulunması, Bakanlar Kurulu ve üst düzey bürokratlar aleyhine yazılar yazması yanında, müttefik bulunan hükümdarlar aleyhine yayın yapması yasaklanıyor ve bu konuda çeşitli miktarda para ve hapis cezası öngörülüyordu.[7]
            Türk basın tarihinde basına yönetim tarafından getirilen bu ilk düzenlemede yer alan hükümler daha sonraki düzenlemelerde değişik tarzda hep gündeme gelecektir. Nitekim 1864 tarihli Matbuat Kanunu’nun yetersiz kaldığı düşünülerek çıkartılan 27 Mart 1867 tarihli Ali Kararnamesi ile İstanbul’da yayınlanan gazeteleri kontrol altına almaya yönelik bir düzenleme ile hükümete gazete kapatma yetkisinin verildiğini görüyoruz.[8]
            Osmanlı İmparatorluğunda Parlamentoya dayalı hayatın başlangıcı olan 1876 Kanun-u Esasi’nin 12.maddesinde “Matbuat Kanun Dairesinde Serbesttir” denilmesine rağmen bilindiği gibi kısa süren parlamentolu hayata Abdülhamit tarafından son verilmesi ile basın üzerinde daha baskıcı bir uygulamanın başladığını görüyoruz.[9]
            Abdülhamit’in istibtad yönetimine son veren II.Meşrutiyetin ilanı ile basın takrar özgür bir ortamda faaliyet yapma imkanını elde etmiştir. Gazeteler 25 Temmuz 1908 tarihinden itibaren sansüre tabi olmadan yayınlanmaya başlamış ve II.Meşrutiyet’in ilanı ile basın ve yayın hayatına bir canlanma gelmiştir.[10]      
            Bu özgür ortam 1909 yılında çıkarılan Matbuat Kanunu ile tekrar yeni bir düzenlemeye tabi tutulmuştur. Yeni Kanun 37 maddeyi içeriyordu. Yine öncekilerde olduğu gibi gazete çıkarmak için hükümete bildirimde bulunmayı, vatandaşları suça teşvik edici yazılar yazmayı, ahlak kurallarına aykırı resim ve yazı yayınlamayı yasaklıyordu. Aynı Kanun ile hükümete gazete kapatma yetkisi veriliyordu.[11]
            1909 Matbuat Kanunu yürürlükte kaldığı süre içerisinde bazı değişiklikler yapılmıştır. 1913 yılında genel ahlak ve edep kurallarına aykırı yazı ve resimlerin yayını yasaklanmış ve gazete sahiplerine ve gazete sorumlu müdürlerine ilişkin yeni düzenlemeler yapılmıştır. aynı yıl yapılan bir başka değişiklik ise devletin iç ve dış güvenliğini bozabilecek nitelikte yayın yapan gazetelerin kapatılması ilkesinin getirilmesidir. 1914 yılında ise ülkenin I.Dünya Savaşına girmesi nedeni ile sansür talimatnamesi yürürlüğe konmuş ve savaş süresince basının tamamen hükümet tarafından kontrol altına alınması amaçlanmıştır.[12]
            Osmanlı İmparatorluğunda askeri alanda başlayan yenilik hareketleri kaçınılmaz olarak sivil kurumlarıda etkilemiş ve batılı yaşam ve düşünce tarzı topluma girmiştir. Yönetime karşı yöneltilen eleştirileri ve İmparatorluğun devamı için öngörülenleri dile getirmede bir araç olan basın, önemli bir güç olmuştur. Bunu farkeden Padişah ve Osmanlı Bürokrasisi bu güce karşı tedbir almak zorunda kalmış ve zaman zaman basını kontrol etmeye ve susturmaya yönelik uygulamalar yaşanmıştır.

ATATÜRK DÖNEMİ

            Osmanlı İmparatorluğu açısından I.Dünya Savaşına son veren Mondros Mütarekesi sonrasında ülkenin içine düştüğü durumdan kurtuluş için Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Anadolu'da başlatılan milli direniş hareketi, Anadolu'da geniş halk kitlelerine girişilen hareketi anlatmada, onların bu milli harekete katılımlarını sağlamada ve dünya kamuoyuna  girişilen hareketi anlatmada basının önemini biliyordu. Basından kendi haklı davalarını anlatmada bir kanal olarak yararlanmak veya bu yolu açmak doğrultusunda çalışmalarda bulunuyordu[13]. Ama diğer taraftan Padişah ve İşgalci güçlerin denetiminden basın olumsuz olarak etkilenmişti. Özellikle Anadoludaki hareket lehine yazıların çıkmasını engellemek için yeni düzenlemelere gidilmişti[14]. Basın üzerinde denetim hem İstanbul hükümetlerince hem de İstanbul’daki İtilaf devletleri temsilcilerince sürdürülmüştür. İtilaf devletlerinin İstanbul basınını kontrol etmeye yönelik çabaları oldukça etkili olmuş ve Meclis-i Vükela’da sansür heyetine daha dikkatli inceleme yapma imkanı verilmiştir.[15]
            Milli Mücadele’yi yürüten Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki kadronun özellikle İstanbul’un Anadolu’daki hareketi İttihatçılıkla ve Bolşeviklikle suçlayan propogandalarına karşı halkı aydınlatmak ve onlara milli davayı anlatmak için basına duydukları ihtiyaç tartışma götürmez. Nitekim Milli Mücadele’nin kazanılması ile her şeyin bitmeyeceğini bilen Mustafa Kemal Paşa asıl işlerinin bundan sonra başlayacağını ve genç Türkiye Cumhuriyetinin gerçekleştirilecek radikal değişikliklerle yeni bir yapıya kavuşacağının işaretlerini veriyordu. Mustafa Kemal Paşa, bunları yaparken kamuoyu oluşturmada ve halkı aydınlatmada, eskinin izlerini silmede basına büyük görevler düştüğünü biliyordu. Bu bağlamda yeni yönetim basın’ın kendi içinde bir kurumlaşmaya ve güce ulaşmasını sağlamada büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Nitekim Mart 1920 tarihinde Matbuat ve İstihbarat Genel Müdürlüğünü, Nisan 1920 tarihinde ise Anadolu Ajansının kurulması sağlanmıştır[16].
     Milli Mücadelenin başarıya ulaşması sonrasında Mustafa Kemal Paşa önderliğinde ülkenin çağdaşlaşması, laik ve demokratik bir ulus devleti olması yolunda gerçekleştirilen inkılaplara muhalefetin artması ve 1925 yılı içerisinde çıkan Şeyh Sait isyanı üzerine Takrir-i Sükun Kanunu çıkarılmış ve bu kanun ile hükümet basın üzerindeki denetimini artırmıştır. Kanuna bağlı olarak gazeteler kapatılmış ve Takrir-i Sükun Kanunu ile; “İrtica ve isyana ve ülkenin sosyal düzenini, huzur ve sukununu ve emniyet ve asayişini ihlale yönelen örgüt, kışkırtma, özendirme, girişim ve yayını hükümet Cumhurbaşkanının onayı ile doğrudan doğruya ve idareten yasaklamaya yetkilidir.” hükmünü getirmekteydi. Ayrıca 3 Mayıs 1925 tarihli kararname ile “Havale-i Şarkiye’de İdare-i Örfiye Mıntıkasında Tatbik Edilecek Sansür Talimatnamesi” kabul edilmişti.[17]1929 yılına kadar yürürlükte kalan bu yasa geregı  iktidar basına karşı otoriter bir tavır sergilemiştir.[18]
    Basına karşı takınılan bu tavır Türkiye’nin o günkü şartlarından kaynaklanıyordu. Nitekim; Mustafa Kemal Paşa 1 Mart 1922 tarihinde Meclisin açılış konuşmasında basın hakkındaki görüşlerini şöyle açıklamıştır: "Basın milletin müşterek sesidir. Bir milleti aydınlatma ve doğru yolu göştermede, bir millete muhtaç olduğu gıdayı vermekte, özetle bir milletin saadet hedefi olan müşterek istikamette yürümesini teminde basın başlı başına bir kuvvet, bir mektep, bir rehberdir."[19]. İşte özünde basına ve onun özgür bir ortamda çalışmasına inanan Mustafa Kemal Paşa, şartlar gereği basına karşı kısıtlamaların konduğu bir ortamın kalıcı olmasından yana değildi. Nitekim 1929 Yılında Takrir-i Sükun Kanunu'nun yürürlükten kalkması ile basın tekrar bir serbestlik ortamına kavuşmuştur. Türk basın hayatında yeniden bir canlanış gözlenmiş, iktidara ve ülkenin sorunlarına ilişkin yazılar basında yer almaya başlamıştır. Ama daha sonra yaşanan Serbest Fırka denemesi ülkede Mustafa Kemal Paşa önderliğinde gerçekleştirilen inkılapların yeterince tüm halk tarafından anlaşılmadığını ortaya koymuş ve basın ile ilgili bir düzenlemeye gidilmesi gereği ortaya çıkmıştır[20]. Şüphesiz iktidarın bu kararında ülke dışında ve içinde yaşanan olayların etkisi vardır. Bu olayların en önemlisi sanırız 1929 ve 1930 yıllarında yaşanan ve tüm dünya ekonomilerini felce uğratan büyük ekonomik bunalımdır. İçeride ise tek partili rejimin gittikçe iktidarını güçlendirme yolundaki uygulamaları yaşanmaktadır.
    25 Temmuz 1931 tarihinde çıkarılan yeni Matbuat Kanunu ile matbaa açma, gazete ve dergi yayınlanması, gazete ve dergi çalışanlarının sorumlulukları ve hakları, basın suçları ile suça tahrik, şantaj, yayınlanması yasal olan şeyler, gazete ve dergilerin toplatılması ve kapatılması, tazminatlar ve bu hükümlerin uygulanmasına ilişkin maddeleri yanında, ülkede bulunan yabancıların gazete çıkarmaları hükümet iznine bağlanıyor ve bu gazetelerin yazı işleri müdürlerinin Türk olması zorunluluğu getiriliyordu. Ayrıca  bu gazete ve dergilerin Cumhuriyet hükümetinin iç ve dış politikaları aleyhine yayınlar yapamayacakları hükmü getiriliyordu.[21].

    Atatürk dönemi'nde basına verilen kapatma cezaları veya yayına belirli sürelerle ara verme cezaları Bakanlar Kurulu Kararları ile ve 1931 tarihli Matbuat Kanununun 50 ve 51'nci maddeleri gereği olmuştur.
    Bunlardan 50'nci madde ile: "Memleketin umumi siyasetine dokunacak neşriyattan dolayı İcra Vekilleri Heyeti Kararı ile gazete veya mecmualar muvakkaten tatil olunabilir. Bu suretle kapatılan gazete veya mecmuanın neşrine devam edenler hakkında 18'nci madde hükmü tatbik olunur.
    Bu suretle kapatılan bir gazetenin mes'ulleri tatil müddetince başka bir isim ile gazete çıkaramaz." denilmekteydi.
    Yine 51'nci madde ile: "Yabancı bir memlekette çıkan bir gazete veya mecmuanın Türkiyeye sokulması ve dağıtılması İcra Vekilleri Heyeti Kararı ile menolunabilir.
    Dağitılan nüshalar karardan evvel, İcra Vekilleri Heyetinden müstacelen karar alınmak üzere Dahiliye Vekilinin emrile toplattırılabilir. Menolunmuş gazeteleri memnuiyeti bilerek Türkiye'ye sokan ve dağıttıranlardan 300 liraya kadar ağır para cezası alınır." deniliyordu.
    Basın kanununa ve İnkılap ilkelerine ters düşen gazete, kitap ve dergiler özellikle Kemalizmin yeni getirdiği ilkelere; laikliğe, iç ve dış politikaya aykırılık durumunda yönetim çok hassastı ve hemen gerekli kanuni prosedür işletiliyordu. Yeni kurulan ve her yönüyle eski İmparatorluk anlayışından uzaklaşmayı hedefleyen devlet kendi temel niteliklerine karşı olan her türlü hareket ile özellikle Hilafet, Saltanat,Şeriat, Turancılık, Irkçılık ve Komünistlik gibi oluşumlara karşı çok hassas davranıyordu.
    Devlet, basını kontrol etmek ve gerçekleştirilen inkılapları halka anlatmak ve kamuoyu yaratmada gerekli olan düzenlemeleri yapmak yoluna gidilmiştir. Nitekim 7 Haziran 1920 tarihinde kurulan Matbuat Umum Müdürlüğü bir düzenleme ile 1 Haziran 1934 tarihinde yeni ve geniş bir örgütlenmeye gidiyordu. Konumuzla ilgili olan Matbuat Umum Müdürlüğü Kanunu'nun önemli maddeleri şunlardı:
1-a) Gerek Memleket dahilinde ve gerek haricindeki siyasi, iktisadi, içtimai ve harsi hareketler bakımından yerli ve yabancı neşriyatı takip etmek.
b) Milli matbuatın inkılap prensiplerine, devlet siyasetine ve millet ihtiyaçlarına uygun olmasını temin eylemek.
c Memleketimizin içinde milliyet ve demokrasi esaslarına mugayir fikir cereyanlarının yayılmasına mani olmak için tedbir almak., bu gibi fikir cereyanları ile neşriyat vasıtası ile mücadele etmek[22].
    Basında devletin yardım ve kontrolünü bir gereklilik olarak gören Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör, Mayıs 1935 tarihinde toplanan Matbuat Kongresinde Atatürk Türkiyesinde gazetenin amacını şöyle açıklamaktaydı:
1-"Devrim prensip ve ideallerinin geniş halk yığınları içinde yayılması için en kuvvetli bir propaganda aracı.
2-Devrim fütuhatının kaypaklığa, irticaa karşı en uyanık bir müdafaa aracı.
3-Devrim hükümetinin yaptığı işlerde samimi bir yardımcı ve uyarıcıdır.
4-Halkın siyasal, ekonomik ve kültürel eğitiminde en müessir bir okul."[23]
    Basının kurumlaşmasına yönelik faaliyetlerden bir diğeri ise 25 Mayıs 1935 tarihinde toplanan I.Basın Kongresi'dir. Bu kongrede gündeme gelen Türk Basın Birliğı Kanunu'nun çıkarılmasının ise 1938 yılında geçekleştiğini görüyoruz[24]. 1938 yılındaki değişiklik ve II.Dünya savaşının da etkisiyle İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde basın üzerindeki denetim giderek artmıştır. Ama Cumhuriyet ile birlikte basının kurumlaşması yolunda çabaların sürdürüldüğü ve onun gelişmesi için günün imkanları ölçüsünde yardımcı olunduğu da bir gerçektir.
            Ana çizgileriyle vermeğe çalıştığımız Türk basın tarihindeki gelişmeler bizim ele alacağımız konu ile ilgili olmakla beraber esas konumuzu oluşturmamaktadır. Konumuz Atatürk döneminde ülke içerisinde ve ülke dışında yayınlanan gazete, dergi ve kitapların iktidar tarafından yasa gereği toplatılması, yurda girişinin yasaklanması yayın durdurma ve belirli bir süre ara verme ile ilgili alınmış bakanlar kurulu kararları üzerine olacaktır.
    Başbakanlık Cumhuriyet Arşivinde yaptığımız araştırma sonucu ulaştığımız Atatürk döneminde Bakanlar Kurulu Kararı ile yasaklanan yayınların bir dökümünün yapılması[25] ve yasaklanan yayınlarda yasaklamaya neden olan konuların belirlenerek dönemin iktidarının hassasiyetlerinin ortaya çıkarılmasına çalışılacaktır.
    İncelediğimiz dönemde zararlı yayın yaptıkları için geçici veya sürekli kapatılan gazete ve dergiler yanında satışı durdurulan, dağıtımı yasaklanan kitaplar ile yine ülke için zararlı yazılar taşidığı bildirilen yayınların yurda girişinin ve satışının yasaklandığını görüyoruz.
            1922'li yıllardan başlamak üzere yeni yönetim gazeteler için getirilecek ithal kağıdın gümrük dışı tutulması yolunda bir dizi Bakanlar Kurulu Kararı almıştir[26]. Bunun yanında gazetelerin modernleşme ve kapasite artırma doğrultusunda ithal edecekleri makina techizat ve diğer malzemelerden de vergi alınmaması yolunda Bakanlar Kurulu Kararları mevcuttur.
    Ayrıca gazetecilerin Türkiye'yi ilgilendiren belirli toplantıları takip için yurtdışına çıkışlarında siyasi pasaport verildiğini görüyoruz. Bunun yanında yabancı gazetecilerin Türkiye'de uzman sıfatı ile çalıştırılması ve bunların ülke içinde yapacakları seyahatlere ilişkin permi verilmesine ilişkin birçok karar mevcuttur[27]. Bütün bunlar yönetimin basın ve onun mensuplarını maddi ve manevi olarak desteklediğini gösterir kararlardır demek sanırız abartılı olmayacaktır.
   İncelediğimiz dönemde ülkeye girişine ve satışına yasak getirilen veya ülke içinde yayını durdurulan gazete, dergi ve kitapların yasaklanış nedenlerinden hareketle yayınları şu başlıklar altında toplamak mümükündür.
1-Komünist propaganda yapan yayınlar (dört adet)[28].
2-İnkılaplara muhalefet edici yayınlar (on adet).
3-Takrir-i Sükun Kanununa muhalefet edici yayınlar (iki adet).
4-Türkiye'deki Rum ve Ermeni vatandaşları kışkırtıcı yayınlar (dokuz adet).
5-Kamuoyunun huzurunu bozucu-Ülke aleyhine yapılan yayınlar (kırkdört adet).
6-Muzur yayınlar (üç adet).
7-Dini duyguları rencide edici yayınlar (dört adet).
8-İrticayı teşvik edici yayınlar (iki adet).
9-Din propagandası yapan yayınlar (sekiz adet).
10-Kürtçülük-bölücülük ile ilgili yayınlar (yedi adet).
11-Türkçülük ile ilgili yayınlar (üç adet).
12-Mustafa Kemal Paşa'nın şahsına karşı yapılan yayınlar (sekiz adet).
13-Komşu ve dost ülkeler aleyhine yapılan yayınlar (beş adet).
14-Türkiye'nin dış politikasına zarar verici yayınlar (onaltı adet).
   Bu ayırımdan İnkılaplara muhalefet edici yayın başlığı altında toplanan yayınların muhtevası: Halifelik lehine propaganda, Cumhuriyet karşıtı propaganda, Şapka ınkılabına muhalefet, laiklik politikasına ve uygulamalarına muhalefet edici kitap gazete ve mecmualarda yer alan yazılardan oluşmaktadır.
   Yine din propagandası ile ilgili olarak görülen sadece İslamiyetle ilgili yayınların değil Hiristiyanlık ve diğer dinler ile ilgili yapılan tüm propagandaları kapsayıcı olduğudur.
   Çok genel bir niteleme olarak Bakanlar Kurulu Kararlarında geçen "ülke aleyhine" yayın ile "kamuoyunu bozucu" yayın aynı başlık altında toplanmıştır. Bu başlığın muhtevasına örnek olarak ise; ülke dışında basılan ve ülkeye girmesi iç ve dış siyaset için zararlı olabilcek kitap, gazete ve mecmualar ile yine halkın yıldızlarına bakıp hastalıklarına teşhis ettiğini iddia edici nitelikteki yayınlar, ülkenin iktisadi ve mali yapısıni bozucu, Büyük Millet Meclisi'nin gizli celsesinin yayınlanması, Türklük aleyhtarı, milli birliği incitici, ülkenin milli birliğini ve kültürel birliğini bozucu yayınlar oluşturmaktadır.[29].
   Konu başlıkları ile ilgili ayırımda dikkati çeken bir başka nokta ise değişik tarihlerde bu konu başlıkları ile ilgili yasakların arttığı veya azaldığıdır. Sanırız bunun nedeni yine 1923-1938 Türkiyesinin iç dinamikleri ve aynı tarihlerde dünyada meydana gelen gelişmelerin yönetime olan etkisidir.
   Örneğin, komünist propaganda ile ilgili yasaklamalar veya bu konudaki hassasiyet 1926 yılı öncesine rastlarken, 1930'lu yıllardan sonra bu tür bir yasaklaması Bakanlar Kurulu Kararlarında görülmemektedir. Nitekim konuya ilişkin yasaklamaların yıllara göre dağılımında bunu görmek mümkündür. Dağılım: 1923'te 2, 1924'te 2, 1925'te 5,1931'de 1 ve 1936'da ise 1'dir.
   Dığer taraftan inkılaplara muhalefet veya irticayı teşvik edici, laiklik karşıtı yayın yasağı her dönemde yer almıştır. Ama bu konulara ilişkin Bakanlar Kurulu Kararlarında 1930'lu yıllardan sonra bir artış görülmektedir. Kararların yıllara göre dağılımı ise şöyledir: 1924'te 1, 1925'te 2, 1930'da 1, 1931'de 1, 1933'te 4, 1934'te 2, 1935'te 5, 1936'da 2, 1937'de 5 ve 1938'de ise 2'dir.

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***

3 Mart 2019 Pazar

Genç Emekliler Cenneti Türkiye

Genç Emekliler Cenneti Türkiye




Dr. Tahir Tamer Kumkale
17 Ocak 2000 Pazartesi

Sosyal Güvenlik Bakanımız Yaşar Okuyan Türkiye nin önemli bir sorununa köklü ve kalıcı bir çözüm bulabilmek amacıyla başlattığı çalışmalar kamuoyunu çok meşgul etti. Her geçen gün durumu biraz daha kötüleşen Sosyal Sigortalar Kurumu için bir çıkış yolu olabileceği düşüncesiyle emeklilik yaşı kadın ve erkeklerde 50 - 55 olarak belirlendi. Bu konuda halk yığınlarının feryatları var. Konuyu duygusallıktan ve alışkanlık tan sıyrılarak biraz deşelim. 

İyi bir istatistikçi cumhuriyet döneminde işçi ve memur emeklilerinin yaşı ile ilgili bir araştırma yapacak olsa inanın işin içinden çıkamaz. Bilindiği gibi ülkemizde emeklilikte belli bir yaş sınırı yok. Kadınlarımız 20, erkeklerimiz ise 25 yıllık sigorta süresi içinde 5000 iş günü prim ödemeleri halinde emekli olabiliyor. Emekliliğin amacı; fizik ve beyin gücü ile artık yeterli bir hizmet üretemeyecek durumda olan işçi ve memura hayatının geri kalan kısmında bugüne kadar yaptıklarının karşılığı olarak rahat ve güvenli bir yaşam sağlamaktır. Daima örnek aldığımız Avrupa da kadın ve erkeklerin emeklilik yaşının tespitinde her ülkedeki kadın ve erkeklerdeki ortalama ömür yönlendirici baz olarak alınır. Bundan 10-15 yaş geriye çekilerek emeklilik yaşı tespit edilir. Emeklilik yaşı pek çok Avrupa ülkesinde 65 yaş civarındadır. Yani Türkiye den 5-10 kat fazla milli geliri olan zengin Avrupa devletleri kendisine verilen 35-40 yıllık hizmet karşılığında sadece 10-15 yıl daha emeklisine sosyal güvence sağlamaktadır. 
Emeklinin çalıştığı zamankine nazaran daha az maaş alması doğaldır. Çünkü artık ihtiyarlık sınırına gelmişlerdir. Emeklilerin çocukları en az 35-40 yaşına ulaşmıştır. Bunların okutulması, evlendirilmesi ve iaşelerinin temini yükü artık anne ve babalarının üzerinde değildir. Aldıkları maaş ile karı-koca son derece refah içinde mutlu bir yaşam süreceklerdir. 

Ülkemizde ise manzara içler acısıdır. Utanç vericidir. 18 yaşında işe giren kadınlarımız 38, erkeklerimiz ise 43 yaşında yani; gerek fizik ve gerekse bilgi bakımından en verimli oldukları bir yaşta emekli olmaktadırlar. 

Bu emekliler Türkiye ömür ortalaması dikkate alındığında en az 25-30 daha yaşayacaklardır. Çocukları daha tahsil çağındadır. Askerlik ve evlilik gibi sorunları durmaktadır. Bunlardan daha önemlisi psikolojik çöküntü onları beklemektedir. Genç denilecek bir yaşta "sen artık yaşlandın , bilgi ve tecrüben bizim işimize yaramıyor " denilerek çok az bir maaş ve bir oda dahi satın alamayacak kadar cüz'i bir ikramiye ile adeta sokağa terk edilmektedirler. Bu durumda evi olmayan, çocukları tahsilde olan insanlarımız çalıştığı zamankinden çok daha az bir ücret karşılığında ikinci ve bazen üçüncü bir iş yapmak durumunda kalmaktadır. Ne kadar garip bir durum ; 25 yıldır yaptığı işten " artık işe yaramıyorsun " diyerek işten çıkartılıyor. 

Daha önce hiç bilmediği bir işte her şeye sıfırdan başlayarak hizmet üretilmeye çalışılıyor. Ülkemizde milyonların işsiz olduğundan bahseden sayın yetkililer ve ilgililer; eğer bu ikinci iş yapmak zorunda bıraktıkları emeklilerden kendi işlerinde istifade etmenin yollarını bulsalardı ülkemizde işsizlik sorununun kalmadığını görecekler ve belkide şimdi uzak doğudan ucuz işçi bulmak için çareler arayacaklardı. 

Emeklilik sorunu ülkemizin en büyük toplumsal yarasıdır. Bir bakanın görüşü, birkaç bürokratın yönlendirmesi ile kısa vadede çözümlenecek gibi değildir. Bu güne kadar yaptığımız yanlışlarda dikkate alınarak ilgili bütün kuruluşların katılacağı kongrelerde enine-boyuna tartışılmalı, üniversite zeminlerine taşınmalı ve mutlaka neticeye bağlanmalıdır. 

Yukarıda saydığım şartları bizzat yaşayan ve daha en az 10 yıl başarıyla hizmet edebilecek genç bir emekli olarak bu hususta bütün ilgilileri sağduyuya ve ülke yararı etrafında toplanmaya davet ediyorum. Bilindiği gibi toplumların gelişmişlik düzeyi sosyal faaliyetleri organize etme başarısı ile ölçülür. Yatırımın en faydalısının insana yatırım olduğu gerçeğini daima göz önünde bulunduralım. Türkiyeyi hep birlikte genç emeklilerden kurtaralım. Yaşlı ama, refah ve huzur dolu bir ömür sürecek yaşlı emekliler cenneti haline getirelim. Bunda hepimizin menfaati olduğunu unutmayalım...

Dr. Tahir Tamer Kumkale
17 Ocak 2000 Pazartesi,

http://www.kumkale.net/yazi.asp?id=4


***

TSK DOSYASI ÇARE, ASKERİ ORTAOKULLARI YENİDEN AÇMAKTIR.,

TSK DOSYASI ÇARE, ASKERİ ORTAOKULLARI YENİDEN AÇMAKTIR.,







DR. TAHİR TAMER KUMKALE
ÇARE, ASKERİ ORTAOKULLARI YENİDEN AÇMAKTIR.,


Devletin içine düştüğü yok olma tehlikesinin korkunç derinliğini görmekten aciz olan zavallılar, Elbette ciddi ve hakiki çareyi görmemek için Gözlerini yumarlar. 
-Gazi Mustafa Kemâl Atatürk- (1924)

Ordu- Millet vasfını binlerce yıllık tarihi perspektif içinden günümüze taşıyan milletimizin bağrından çıkardığı Türk ordusunun muvazzaf personel yetiştirme kaynakları olan her biri şanlı tarihi kimliğe sahip Askeri Liseler, Harbokulları, Harp Akademileri ve Astsubay Meslek Yüksek Okulları kanun hükmünde kararname ile kapatıldılar. Yetkili makamlar, bu ani ve kesin karara gerekçe olarak 15 Temmuz darbe girişimini yapan FETÖ’nün bu müesseselerdeki yaygın yapılanmasını gösterdiler. "Türk Ordusunun bir daha darbe yapmaması için kesin çözüm getiriyoruz" diyerek yaptıkları hatanın farkında olmadıklarını da açıkça belirttiler.

Üzerinde yeterince düşünülmeden, kısa ve uzun vadede muhtemel sonuçları değerlendirilmeden, tarihe mal olmuş bu okullar için milletin fikri sorulmadan yapılan icraat ile asıl darbeyi Türk ordusuna indirdiler. Keşke karar vericiler önceden bu okulları gezip tarihi mekanlarda oluşan milli duyguları hissetme imkanına sahip olsalardı. Keşke, beyni daha ortaokul dönemlerinde dini liderler eliyle bilinçli şekilde şer’i hükümlerle yıkanarak şartlandırılmış beceriksiz son dönem yöneticilerinin cezasını bu köklü müesseselere kesmeselerdi.
Bilindiği gibi dünyanın merkezi konumundaki kritik coğrafyada ayakta kalabilmenin ve üniter devlet yapısını muhafaza edebilmenin tek yolu çok güçlü bir milli orduya sahip olmaktan geçer.

Dünyanın merkezindeki Anadolu’da hür ve bağımsız yaşamanın bedeli sanıldığından çok daha ağırdır. Strateji uzmanları; "Devletlerin ve devleti meydana getiren milletlerin ömürlerinin milli ordularının ömürleri kadar olduğunu" vurgularlar.

Ordunuz varsa siz de varsınız. Yoksa sizde yoksunuz. Türkiye Cumhuriyeti devletinde ikame kabul etmeyen tek kuruluş Türk ordusudur. Her şeyin yedeği ve ihtiyatı olabilir, ama milli ordunun yani Mehmetçiğin yedeği yoktur.
Hangi gerekçe ile olursa olsun ordunuzun elini ayağını bağlar ve onu psikolojik açıdan görev yapamaz hale getirirseniz düşmanlara gerek kalmadan kendi elinizle devletinizin sonunu getirmiş olursunuz.
Şurası bir gerçektir. 

Türk Ordusu yoksa Türk milleti de yoktur. Ordu-Millet karakteri milletimizin genlerinde vardır. Ve bu genle son yıllarda bilinçli olarak oynanmış ve milletinin bağrından çıkan Türk askerine 15 Temmuz 2016 FETÖ girişimi ile son darbe vurulmak istenmiştir.

Yönetim kademesine düşen görev sağduyu ve teenni ( İhtiyatlı davranma, acele etmeme, düşünceli ve yavaş hareket etme ve temkinli davranma) ile hareket ederek ordunun daha fazla yıpranmasına imkan vermemek olmalıdır.
Askeri okullar; Türk askerinin birlik ve beraberliğini pekiştiren temel ve simge kuruluşlardır. Subaylar maiyetindekilerin asırlardır ayni kaynaktan beslendiğini bilerek onlara güven duyarlar. Bu okulların askerlerin elinden alınması subayların kolay alışacağı ve hazmedebileceği bir husus değildir. Çünkü her subay bilir ki; askeri liseler, harp okulları ve harp akademilerinde subaylarımıza Atatürkçü Düşünce doğrultusunda vatan-millet-bayrak ve toprak sevgisi aşılanır. Bunun aksi düşünülmez. Bugün gelinen durum ise çok farklıdır. Tarikat mensubu öğrenciler dışarıda önceden hazırlanmış ve imtihan hileleri ile askeri liselere yerleştirilmiştir. Yani FETÖ’cü askerler askeri okullardan önce eğitilmiş ve beyinleri yıkanmıştır. Onlar askeri eğitim kurumlarında FETÖ’cü olmamışlar, aksine bu okulları FETÖ’cü hale dönüştürmüşlerdir. Ve bu durum kişisel olup bariz bir yönetim zafiyetidir.

Şimdi bu konuda çok iddialı olarak konuşmak istiyorum. Gerçek şudur; gençlere ortaokul çağında verilen milli ruh ve şuur( veya tarikata mensubiyet) ileriki yaşlarda asla değiştirilememektedir..

Ben 1961 yılı Selimiye Askeri Ortaokulu mezunuyum. 1959 yılında kurulan bu okul 1963 yılında kapatılmıştır. Kuleli-Erzincan-Işıklar Askeri liselerinin orta kısımları ile 1959-1960 yıllarında sivil kaynaktan alınan tahminen 4000 civarında öğrencisi olmuştur. Bu öğrencilerin % 55’i okuldan atılmış ve sivil olarak hayatlarına devam etmişlerdir. % 45 kadarı ise 1965-1966-1967-1968-1969-1970 devreleri olarak subay olmuşlardır. İşte bu Selimiyeli subaylar 1960-1961 ve 1963 askeri darbeleri ile her alanda önemli kayıplara uğrayan Türk ordusunu ayakta tutan çekirdek kadroyu teşkil etmişlerdir.

Selimiye Askeri Ortaokulunu kuran ve komutanlığını yapan Kurmay Albay Ferit Erdoğan ve bir avuç vatansever subayın 11-13 yaşındaki çocukların beyinlerinde yarattığı vatan ve millet sevgisi bugün her biri 70 yaşında olan sivil-asker Selimiyelilerde asla değişmemiştir.

Kuruluşunun 50. Yılında (30-31 Mayıs 2009’da) bugün 1. Or.Kh. olan Selimiye Kışlasında bir araya gelerek hasret gideren sivil ve asker Selimiyeliler sevgiyle kucaklaştılar. Bu yıl 57 nci yıl toplantısında tekrar bir araya gelen Selimiyelilerde 50 yıllık ayrılığın çocukluk yıllarına kazanılan dostluk ve kardeşliğin aynen muhafaza edildiği görülmüştür. İşin aslı şudur; asker ve sivil tüm Selimiyeliler bulundukları yerlerde devlet ve millet için elini korkmadan taşın altına sokan, zorluklara göğüs geren, ama milli ruh ve şuuru ayakta tutan meşhur 68 kuşağının ta kendisidir.

Aşağıdaki linkler incelendiğinde Kur.Albay Ferit Erdoğan’nın Türklük ve Atatürkçülük milli şuurunu tüm Selimiyelilerin iliklerine kadar işlettiği görülecektir. Sözün kısası; Selimiye Kışlasında birkaç yıl bir arada yaşayan bu gençlerin beyinlerine nerede olursa olsunlar başka fikirlerin aşılanamayacağı, tek bir Selimiyelinin dahi tarikatların eline düşürülemeyeceği açıktır.
Selimiye Askeri Ortaokulu askeri hiyerarşi içindeki ilk askeri müessesedir. Ama orada alınan askerlik ruhu hiç bir dış ideoloji ile etkilenmeyek kadar güçlüdür. Nitekim Selimiye mezunu subayların Türk Ordusunda en üst makamlara kadar ulaşması yanında çok başarılı hizmetler üretikleri de bir gerçektir.
İddia ediyorum ki; bugün Askeri Lise, Harp Okulu ve Harp Akademilerini bitirmelerine ve generallik makamına erişmelerine rağmen cahil bir sivil imamdan emir alacak derecede kendini küçülten çeteci askerlerin tamamı askeri okula girmeden önce ( yani ortaokul dönemlerinde) tarikatların eline düşmüşler ve aldıkları tüm askeri eğitim ve rütbeler onları asıl hedeflerini değiştirememiştir.

Demek ki burada sorun liselerden başlayan askeri okullarda değildir. Kanaatimce daha ortaokul çağlarından başlayarak askeri eğitim alınmış olsaydı, ağaç yaşken eğilecek, ordu tamamen siyasetin dışında kendi işi ile ilgilenecek ve darbelerle bugün gelinen korkunç durum olmayacaktı.

Sonuç olarak; Selimiye Askeri Ortaokulu konusu bilim adamlarınca iyi incelenmelidir. Psikolog ve sosyologlar küçük yaşta yaratılan kardeşlik ruhunun değişmeden 60 yıl boyunca nasıl devam ettiği ortaya konulmalıdır. İnanıyorum ki; güçlü bir ordunun kurulması için genç beyinlerin henüz ortaokul çağında kutsal askerlik mesleğine kazandırılması uygun olacaktır.

Kapatmak çare değildir. Aksine aynen yaşatmak önemlidir. Bu coğrafyada güçlü bir ordunun devamı bir ömür boyu bu zor göreve aşk ile bağlanan vatansever askerler eli ile sağlanacaktır.
Bunun için ben diyorum ki 1963 yılında kapatılan Selimiye Askeri Ortaokulu 2016 yılında tekrar kurulmalıdır. Ben bir Selimiyeli olarak bulunduğum yaşa rağmen 1959 Selimiyeli ruhunu aynen genç nesillere aktarabileceğime inanıyorum.
Özetle; tüm Selimiyeliler olarak yeniden güçlü ordunun hazırlanması için göreve hazır olduğumuzu vurguluyorum..

LİNK : http://www.selimiyeaskeri.org/

LİNK : http://www.kumkale.net/makaleler/00394.html

LİNK : https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Selimiye_Asker%C3%AE_Ortaokulu

http://www.ozelburoistihbarat.com/guvenlik/tsk-dosyasi-dr-tahir-tamer-kumkale-care-askeri-ortaokullari-yeniden-acmak-983


***

TÜRK TARIM VE GIDA SEKTÖRÜ VE AVRUPA BİRLİĞİ SÜRECİ

TÜRK TARIM VE GIDA SEKTÖRÜ VE AVRUPA BİRLİĞİ SÜRECİ



Selçuk MARUFLU 
23 Ağustos 2007

Tarım Sektörü, Türkiye Ekonomisi içinde önemli bir yere sahiptir. 

    2005 yılında tarımın istihdam içindeki payı % 33 düzeyindedir. Bu oran, AB ülkelerinde % 4,5, ABD'de ise % 3'tür. Tarım sektörünün, sanayi ve hizmet sektörlerine kıyasla, GSMH içindeki payı yıllara göre azalan bir seyir izlemekte dir. Türkiye'nin son 5 yılda ortalama % 5.5 büyüme göstermesine karşın, tarımın büyümesi % 2'lerde kalmış ve tarım sektörünün GSMH içindeki payı küçülmüştür. Örneğin, 1970'li yıllarda GSMH içinde % 40'larda olan tarımın payı 2005 yılında % 14'lere düşmüştür. Tarımsal üretimde mutlak değerlerle artışlar olmuşsa da, ticaret hadlerinin tarım ürünleri aleyhine işlemesi, tarım ürünleri talep esnekliğinin düşük olması sonucu, tarım payı milli gelirde azalmıştır. Ancak, AB ülkelerinde tarım payı % 1.5'tur. Bu durum hala Türk ekonomisi içinde tarımın önemli olduğunu göstermektedir. Diğer bir göstergede, Türkiye'de kişi başına düşen Milli Gelir 5500 $'a yükselmişken, bu rakam tarımda; 1600 $'da kalmıştır. AB'de, 135 milyon hektar genişliğindeki tarım alanlarında, yaklaşık 7 milyon kişi çalışırken, ülkemizde kayıtlı-kayıtsız 27 milyon hektar tarım alanında, yaklaşık 12 milyon kişi istihdam edilmektedir. Buna göre, AB'de kişi başına 19 hektar, Türkiye'de ise 2.8 hektar tarım alanı düşmektedir. Türkiye'de; tarım sektörünün, reform bekleyen yapısal sorunları mevcuttur, Türk tarımının en bariz vasfı, küçük ve çok parçalı aile işletmeleridir. Bu küçük aile işletmeleri verimi, tarımsal ürün değerlerini düşürmektedir, Tarım sektörüne dönük Yabancı Sermaye yatırımları düşüktür. Tarımsal sanayi ve örgütlenme, eğitim ve zirai extension, pazarlama, modernizasyon, tarımda yeterli teknoloji kullanımı, verim ve tür ıslahı, optimalizasyon, büyük sorunlar olarak hala önümüzde durmaktadır. Diğer bir sorun da, tarımdaki nüfus yoğunluğudur. Tarım nüfusu hala toplam nüfusun % 30'unu aşmaktadır. Sektörde, aile çalışanları ve gizli işsizlik bir hayli yoğundur. Gelmiş-geçmiş hükümetler yanlış destekleme politikaları ile tarımda çarpık yapılanmayı özendirmişlerdir. Türkiye için birici derecede önem arz eden hayvansal, yem, yağ bitkileri ihmal edilmiş, tahıl, tütün, hububat, şeker pancarı, fındık gibi ürünlerin desteklenmesi, yanlış ve atıl üretime ve ürün stoklarına (Fındık/Tütün) yol açmıştır. Dünya fiyatları ve pazarlama imkanları dikkate alınmadan, sırf politik (oy) mülahazaları ile yapılan destekleme politikaları ve hatalı sübvansiyonlar, tarımda katma değer, ihracat, yerinde ve rantabl ürün elde etme kapasitesini frenlemiştir. Ana hatları ile diğer sorunlar; Üretici ve işletmeci teşkilatlanmanın yetersizliği, bitkisel üretim ve hayvansal üretim arasındaki dengenin kurulamamış olması, verimlilik önemli sorunlar olarak devam etmektedir. Örneğin; Türkiye'de dekar başına 190 kg buğday elde edilirken, bu rakam dünya ortalamasında 280 kg, AB ortalaması olarak da 600 kg'dır. Mısırda, Türkiye'de dekar başına 380 kg üretim alınırken, AB'de 900 kg ve dünyada 450 kg'dır. İnek başına süt üretimi Türkiye'de 1600 litre iken, AB'de 5500 litredir. Sığır eti üretimi, Türkiye'de 160 kg'ken, Dünyada 220 kg, AB'de ise 280 kg'dır. Bu durum, Türkiye'nin, AB'nin bir hayli gerisinde olduğunu ve rekabette zorlandığını ortaya koymaktadır. 1963 Ankara Anlaşması, Türkiye ile AB arasında ortaklık ilişkisini kurmuştur. Sektör ayrımı yapılmaksızın, taraflar arasında önce Gümrük Birliği tesis edilecek ve hazırlık dönemi, geçiş dönemi ve son dönem olarak üç aşamalı bir tam üyelik sürecine geçilmesi öngörülmektedir. 1973 yılında yürürlüğe giren Katma Protokolla, tarım sektöründe dâhil olmak üzere, 22 yıl sürecek bir geçiş dönemi sonunda, gümrük birliği gerçekleşecek ve daha sonra Türkiye Tam Üye olacaktı. Tarım sektörü açısından Gümrük Birliği'nin tesisi, bu dönemde Türkiye'nin tarım politikasını, AB'nin ortak tarım politikasına uygulaması şartını öngörüyordu. Katma protokolün 35. maddesi Türkiye ve AB arasında Tarım Ürünleri Ticaretlerinde tercihli rejim uygulamasını öngörüyordu. Bu tercih sistemi Türkiye'nin lehine olup, AB Tarım ürünlerinde, Türkiye'ye, Ad-Volorem Gümrük Vergisi muafiyeti, tarife hatalarında muafiyet, spesifik vergi indirimi, pazara giriş kolaylıkları tanınmıştır. 1 Ocak 1998 tarihi itibariyle Türkiye'ye domates salçası, kümes hayvanları eti, koyun, keçi eti, meyve suları, peynir, marmelat, reçel'de tarife kontenjanı, vergi muafiyet ve ihalesini tanımış, bilhassa, zeytinyağı ve fındıkta miktar sınırlaması (Talebe bağlı olarak) kaldırılmıştır. Buna göre AB'ye yönelik, Türk Tarım İhracatının % 19 vergi indiriminden, % 68 vergi muafiyetinden yararlanmıştır. Tüm bu gelişmeler sonucu fındık, üzüm, incir, zeytinyağı, tütün, pamuk, işlenmiş tarım ürünleri (konserve ve meyve suları), balıkçılık ürünleri, meyve ve sebzelerimiz in AB ülkelerine ihracı mümkün olmuştur. Tarım ürünleri ihracında, AB payı % 46'dır. Buna karşılık AB ile birtakım sorunlarda mevcuttur. Canlı hayvan ve et tarife kotaları ve ton balığı ihracında sorunlarla karşılaşılmaktadır. Türkiye canlı hayvan ve et ithalatında AB'ye yasak uyguladığından, Temmuz 1998'den beri AB'de salça ve karpuz alımına sınırlama getirmiştir. Türkiye, AB'ye tam üyelik yolunu açacak, müzakerelerde tarım ve gıda konusunda zorluklar yaşamaktadır. Yaklaşık 90.000 sahifelik topluluk müktesebatının yarısı, karmaşık tarım konularını ihtiva etmektedir. Türk tarımı ile AB tarım politikası karşılaştırıldığında ortaya uyum sorunu çıkmaktadır. Örneğin, ülkemizdeki çiftçiye doğrudan gelir desteği ve bazı sübvansiyonlar AB'ce kabul edilmemektedir. Katılım ortaklığı belgelerinde ve ilerleme raporunda, esas itibariyle, alt yapı eksiklikleri, Türk tarımının uluslararası rekabete ayak uydurmaması, arazi kayıt sistemi, hayvan sağlığı, bitki sağlığı, hayvan kimlik sistemi, tarımsal piyasalara ilişkin idari yapıların oluşturulması, kırsal kalkınma, ormancılık, balıkçılık alanlarında uyumsuzluklar mevcuttur. Bunların üzerinde, Türkiye'yi en fazla sıkıntıya sokan ve zorlayan husus, Türkiye'de gıda güvenliği ve gıda denetimlerinin yetersiz olmasıdır. Tüm bu sorunların çözümü için çalışma grupları kurulmuş, ancak, çalışma sonuçları, istenilen düzeye gelememiştir.


Kaynak: https://www.oncevatan.com.tr/turk-tarim-ve-gida-sektoru-ve-avrupa-birligi-sureci-makale,22888.html