Yrd. Doç. Dr. Serhat ERKMEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yrd. Doç. Dr. Serhat ERKMEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2020 Salı

KUZEY IRAK’IN TOPLUMSAL SİYASAL YAPISI VE KÜRT BÖLGESEL YÖNETİMİ’NİN TÜRKİYE İLE İLİŞKİLERİ., BÖLÜM 2

KUZEY IRAK’IN TOPLUMSAL SİYASAL YAPISI VE KÜRT BÖLGESEL YÖNETİMİ’NİN TÜRKİYE İLE İLİŞKİLERİ., BÖLÜM 2



2.1.3. Gorran (Değişim) Hareketi 


KBY sınırları içinde en güçlü üçüncü siyasal hareket Gorran ya da diğer adıyla Değişim Hareketi’dir. Liderliğini Noşirvan Mustafa’nın yaptığı Gorran’ın kuruluşu, KYB içindeki fikir ayrılıklarına ve Süleymaniye’de gelişen yeni bir siyaset yapma biçimine dayanmaktadır. 

Gorran Hareketi’nin temelleri düşünsel olarak 1990’ların ortalarına kadar geri götürülebilir. Fakat bu hareketi asıl tetikleyen parti içinde uygulanan politikalar dan ve parti örgütlenmesinin geldiği durumdan memnun olmayan KYB’deki farklı hiziplerin yeni bir adres arayışı olmuştur. 

İlk gerçek varlığını 2009 KBY Parlamento seçimlerinde gösteren Gorran Hareketi’nin lideri Noşirvan Mustafa’dır. Mustafa’nın yanı sıra parti sözcüsü Muhammet Tevfik, Ömer Seyit Ali gibi isimler de önde gelen figürler arasındadır. Başlangıçta bir medya hareketi olarak doğan Gorran yukarıda sayılan isimlerin dışında çok sayıda genç siyasetçiye, öğrencilere, gazetecilere ve entelektüellere dayanmaktadır. Gorran’ın kadrosunda bölge siyasetindeki 
eski tüfeklerin yanı sıra daha önce siyasete hiç girmemiş yeni yüzler de bulunmaktadır. 

Hem KBY Parlamentosu’nda hem de Irak parlamentosunda muhalefet konumunda olan Gorran, gün geçtikçe muhalefetini sertleştirmektedir. 2011 yılının Şubat ayında Süleymaniye’de yaşanan olaylar doğrudan Gorran tarafından gerçekleştirilmiş olmasa da halkın taleplerinin açığa çıkarılmasında bu parti küçümsenemeyecek bir role sahiptir. Söylemlerinde genellikle yolsuzluk lara, iki büyük partinin otoriter eğilimlerine, demokratikleşmeye ve yeni bir tip siyaset yapılmasına duyulan ihtiyaca vurgu yapan Gorran Hareketi’ nin kısa süre içinde göstermiş olduğu başarıyı sürdürüp sürdüremeyeceği daha önce bahsedilen Vilayet Meclisi seçimine bağlı olacaktır. 

2.1.4. Kürdistan İslami Birliği (KİB) 


Kuzey Irak’ta uzun bir süre boyunca KDP ve KYB’den sonra üçüncü önemli güç konumunda olan İslamcı partiler arasında en güçlüsü olan KİB büyük ölçüde Müslüman Kardeşler Hareketi’nden etkilenmiştir. 1994 yılında kurulan KİB’in lideri Selahattin Bahattin’dir. Kurulduğu dönemden itibaren diğer pek çok 
partinin tersine silahlı mücadeleden uzak duran KİB, ılımlı bir muhalefet yürütme arayışındadır. 

Süleymaniye ve Duhok vilayetlerinde güçlü olan KİB, KBY Parlamentosu’nda 6, 
Irak Parlamentosu’nda 4 milletvekiline sahiptir. Son 2 yılda bölge partilerinin yakalandığı Kongre furyasına kapılan KİB de bir değişim talebiyle karşı karşıyadır. Gorran Hareketi’nin ortaya çıkmasıyla birlikte partinin KBY’deki 4. 
güçlü parti konumuna gerilemesi bu değişim talebinin önemli nedenlerinden birisidir. Pek çok konuda büyük 2 partiyle ortak noktaları bulunmasına rağmen İslam’a yaptığı vurgu ve Müslüman Kardeşler ilişkisi bu partiyi diğer partilerden farklı kılmaktadır. KİB’in önümüzdeki seçimde alacağı sonuçlar bu partinin 
içinde de yeni meydan okumaların olup olmayacağını göstermektedir. 

2.1.5. Kürdistan İslami Cemaati (KİC) 


Bölgenin en köklü İslamcı Kürt partisi olan Kürdistan İslami Hareketi’nden ayrılarak 31 Mayıs 2001 tarihinde kurulan KİC bölgenin en ilginç partilerinden birisidir. Kurulduğu dönemden beri sadece siyasi alanda değil kendisine bağlı gruplarla askeri alanda da adından söz ettiren partinin başkanı Ali Bapir’dir. ABD’nin Irak’ı işgaline karşı çıkan, işgali din merkezli ele alarak reddeden Ali Bapir, ABD tarafından El Kaide’yle işbirliği yapan örgütlere destek verdiği gerekçesiyle tutuklanmıştır. 22 ay tutuklu kalan Bapir serbest bırakıldıktan 
sonra, KİC silahlı gücünü lağvetmemesine rağmen silahlı eylem yapmamaktadır. Halihazırda KBY parlamentosunda 4, Irak parlamentosunda iki milletvekili bulunan parti bölgenin Şeriat hükümlerine göre yönetilmesini savunmaktadır. 

2.2. Siyasi Yapının Kısa Analizi 

KBY, Irak’ın geri kalanına göre açıkça çok daha istikrarlı bir siyasi yapıya sahiptir. Öncelikle ciddi bir kamu otoritesi bulunmaktadır. Güvenlik kurumları ciddi bir şekilde çalışmakta bölgede istikrarsızlık yaratabilecek durumların 
önüne geçmektedir. Fakat siyasi yapının istikrarlı olması bütün partilerin aynı görüşte olduğu bir siyasal dengeyi yansıtmamaktadır. Mecliste çoğunluğu elinde bulunduran KDPKYB koalisyonu bölgenin iç dinamikleri açısından bakıldığında siyasi dinamikleri kontrol eder gibi görünmektedir. 

Irak’ın geri kalanın büyük bir siyasi istikrarsızlığa ve güvenlik bunalımına düştüğü bir ortamda dahi kendilerini koruyabilen Iraklı Kürtler uzun süre büyük mücadelelerle elde etmiş oldukları siyasi konumlarını kaybetmek  istememekte dirler. Bunun için bir yanda Bağdat’taki merkezi otoritede önemli bir rol 
oynarken aynı zamanda KBY sınırları içinde bir siyasi dinamizm yaratılmaya çalışmaktadırlar. 

Bölgedeki partiler içinde en güçlü olan partinin KDP olduğu düşünülmektedir. Ancak asıl mesele, seçimlerde oy almak değil, bu oyları yönetimde söz hakkına dönüştürmektir. 

Bu açıdan bakıldığında KDP ile KYB arasındaki ittifak devam ettiği sürece bir başka parti ya da ittifakın Kuzey Irak’ta seçim kazanması olası görünmemek tedir. Yıllarca birbirleriyle hem siyasi hem de askeri olarak mücadele vermiş olan KDP ve KYB’nin yapmış olduğu stratejik ittifak bölgede işgal sonrası yaşanan siyasi istikrarın en önemli unsurlarından birisi olmuştur. Irak’ın geri kalanında 
Sünni ve Şii Araplar hem birbirleriyle hem de kendi içlerinde büyük bir güç mücadelesine tutuşmuşken bu ittifak sayesinde Iraklı Kürtler büyük ölçüde birlikte hareket etmişlerdir. Son seçime kadar bu ittifakın dışında kalan 
partilerin dahi Kürtleri ilgilendiren petrol, federalizm, Kerkük gibi stratejik konularda birlikte hareket etmeleri 2003 sonrasında KBY’nin pek çok kazanım sağlamasını ya da elde ettiği kazanımları korumasını sağlamıştır. 
KDP-KYB ittifakı Bağdat ile ilişkiler konusunda bir avantaj yaratırken bölge içi siyasette de büyük kutuplaşmaların ortaya çıkmasını engellemiştir. Bununla birlikte, 2009 Bölgesel Parlamento Seçimi ve 2010 Irak Genel Seçimi sırasında KDP ile KYB’nin oyları ve kazandığı sandalyeler arasındaki farkın açılması her iki 
parti içinde de temelde “eşit güç paylaşımına” dayanan bu ittifakın sorgulan masına neden olmuştur. Dolayısıyla 10 Eylül 2011’de KBY’de yapılması planlanan Vilayet Meclisi Seçimi’ne iki partinin birlikte girip girmeyeceği henüz kesin değildir. Ayrıca son seçimlerden dersler çıkaran ve örgütlenmesinde önemli gelişmeler kaydeden İslamcı muhalefet ile Gorran Hareketi’nin de seçimde ciddi bir performans göstermesi mümkün olabilir. Sonuç olarak, kısa ve orta vadede bölgedeki siyasi istikrarın devam edeceği, ancak bölgenin çok daha 
renkli bir siyasal yaşama kavuşacağını kestirmek mümkündür. 

3. Türkiye ile İlişkiler 

Bugünkü Irak topraklarının İngiltere tarafından Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmasından sonra Türkiye ile Irak topraklarında yaşayan Kürtler arasındaki ilişkiler kopmamıştır. 

Bu ilişkiler, önce Musul Vilayeti meselesi çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ilk yıllarında daha sonra ise 20.yüzyılın geri kalanı boyunca siyasi, iktisadi, toplumsal ve kültürel olarak devam etmiştir. Fakat ilişkilerdeki en önemli dönemeci Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi sonrası yaşanan gelişmeler oluşturmuştur. Irak’ta 36. Paralelin kuzeyinde oluşturulan “Uçuşa Yasak Bölge”nin kurulması ve sonrasında devamı büyük ölçüde Türkiye aracılığıyla sağlanmıştır. Türkiye ile yapılan ticaret Kuzey Irak’taki ekonomik faaliyetleri besleyen can damarı olmuştur. Ancak, özellikle PKK terör örgütünün bölgedeki devlet otoritesi yokluğundan ötürü Kuzey Irak’a yerleşmesi ve buradan Türkiye’ye terörist saldırılarını gerçekleştirmesi Türkiye’nin Kuzey Irak’a bakışındaki perspektifinin güvenlik temelli olmasına neden olmuştur. 

1990’lar boyunca Türkiye’nin aklına Kuzey Irak denildiğinde kabaca iki şey gelmiştir: PKK terör örgütüyle mücadele ve Irak’ın parçalanması sonucunda kurulacak olan bir Kürt devletinin Türkiye’nin parçalanmasına neden olması olasılığı. Bu iki boyut nedeniyle Türkiye’nin politikası güvenlik perspektifinden 
yürütülmüştür. Ancak güvenlik perspektifinin son derece ağır bastığı dönemlerde dahi Türk şirketlerinin bölge ekonomisinde oynadığı rol karşılıklı ilişkilerin bir çeşit karşılıklı bağımlılığa dönüşmesine neden olmaya başlamıştır. 

Türkiye ile Iraklı Kürtler arasında 1990’lı yıllarda güvenlik boyutu daha yoğun olmasına rağmen ilişkilerdeki gerginlik tonu 2003 sonrasına göre daha düşüktür. Türkiye’nin 1991’den sonra yaklaşık 10 yıl boyunca gerçekleştirmiş olduğu sınır ötesi operasyonlara KDP ve KYB farklı zamanlarda farklı biçimlerde iştirak etmişlerdir. İlişkilerdeki gerginliği doğuran asıl unsur ise 2003 yılında Irak’ın 
işgalinden sonra yaşanmaya başlamıştır. Türkiye ile Iraklı Kürtlerin Saddam Hüseyin’in devrilmesi noktasında farklı pozisyonlar alması bu gerginliğin başlangıç noktası sayılabilir. 

Türkiye, Saddam Hüseyin’in devrilmesini Irak’ın parçalanmasının ilk adımı olarak algılarken, Iraklı Kürtler ise eski rejime karşı yürüttükleri mücadelenin başarılı olmasında tarihi bir fırsat olarak görmüşlerdir. Türk kamuoyunda “Çuval Olayı” olarak bilinen ve Kuzey Irak’ta görev yapan Türk askerlerinin ABD askerleri ve onlara eşlik eden peşmerge güçleri tarafından kötü bir muameleyle gözaltına alınması olayından sonra karşılıklı güven ve diyalog büyük bir zarar görmüştür. Buna ek olarak, PKK’nın Türkiye’ye yönelik eylemlerini yeniden başlatması, Irak’ın genelinde yaşanan siyasal istikrarsızlık ve iç savaşının bu ülkenin parçalanma korkusunu canlı tutması, Kerkük’ün statüsü konusunda Türkiye ve Iraklı Kürtlerin taban tabana pozisyonlar alması ve Kürtler ile Türkmenlerin arasındaki gerginlikler ilişkilerin karşılıklı olarak güvenlik 
perspektifli algılanmasını devam ettirmiştir. Diyalogun azaldığı, güvenlik sorunlarının arttığı ve basın üzerinden karşılıklı sert demeçlerin verildiği bir atmosfer oluşmuş ve 2004-2008 yılları arasında ilişkiler hiç olmadığı kadar kötüleşmiştir. 

Ancak, 2008 yılının başında Türkiye’nin PKK terör örgütüne yönelik gerçekleştir miş olduğu sınır ötesi operasyonun hemen ardından Celal Talabani’nin Türkiye’yi ziyaret etmesi bu gerginliğin tonunu düşürmeye başlamıştır. Bu tarihten sonra karşılıklı olarak diyalogu artırıcı, sorunlar konusunda ortak bir yaklaşım geliştirici ve işbirliğini öne çıkartan bir tavrın takınılması ilişkinin yeniden düzelmesine ve 
hatta bir bahar havasına girmesine neden olmuştur. 
İlişkinin iyileşmesinde Türkiye’deki “Demokratik Açılım” projesinin Türkiye’deki 
Kürt sorununa yapmaya çalıştığı katkı ve Türkiye’nin bölgeye yönelik ekonomik ilgisinin artması kadar KBH’nin Türkiye’ye verdiği önem ve ilişkileri geliştirme isteğinin payı büyüktür. 

“Demokratik Açılım” projesi Iraklı Kürtler arasında Türkiye’nin Kürt Sorunu’nu çözme konusunda attığı çok önemli bir adım olarak algılanmaktadır. Bölgede yapılan görüşmelerde projenin ne kadar yakından takip edildiği görülmektedir. Iraklı Kürtlerin bu projenin içeriği ve uygulanması konusunda daha güçlü 
beklentiler içinde olduğu görülmektedir. 

Bununla birlikte, henüz içeriğindeki belirsizlikler ve uygulamadaki yetersizliklere rağmen bu projenin bugüne kadar Türkiye’nin konuya ilişkin yaklaşımından farklı olduğu bu nedenle de desteklenmesi gerektiği kanaatinin ağır bastığı söylene bilir. Bölgedeki siyasetçilerin ya da analizcilerin çoğu bu projeyi AK Parti’nin 
politikalarına bağlamaktaysa da bazı kesimler projenin bir devlet projesi olması arzusu ve gerekliliğini, bu şekilde daha kalıcı olabileceğini düşünmektedirler. 

İlişkinin gelişmesinde diğer bir önemli unsur karşılıklı ekonomik ilişkilerdir. Türkiye ile Irak arasındaki ticaret hacmi 2010 yılı verilerine göre 7,4 milyar doları aşmıştır. Bunun 6 milyar doları Türkiye’nin ihracatı, 1,4 milyar dolara yakını ise ithalatıdır. Bu ticaret kapasitesinin büyük bir kısmının Kuzey Irak’ta 
gerçekleştiği bilinmektedir. Bu konuda net verilere ulaşılamasa da Kuzey Irak’ta iş yapan yabancı şirketler arasında Türk şirketlerinin başı çektiği açıktır. 
Az sayıda da olsa Türk şirketleri bölgeye doğrudan yatırım da yapmaktadır. 
Ancak bölge ekonomisinde canlılığı yaratan ticari ilişkilerin Türkiye kaynaklı olduğu görülmektedir. Özellikle Erbil ve Duhok’ta çok sayıda Türk şirketi faaliyet göstermektedir. 

Bölgede açılmış alışveriş merkezlerinin çoğunda Türkiye’den giden tanınmış firmaları bulabilmek mümkündür. Iraklı Kürtlerin de malların kalitesi nedeniyle Türkiye’de yapılmış ürünlere rağbet ettikleri görülmektedir. 1990lı yıllardaki ekonomik ilişkinin yerini bugün çok daha kapsamlı, organize, gelecek vaat eden hatta stratejik seviyeye yükselmeye başlamış bir ekonomik ilişki almaktadır. Bu ekonomik ilişki Türkiye’nin küresel ekonomik krizden göreli olarak az etkilenmesinin nedenlerinden birisini (en büyük ilişki olmasa da) oluştururken, KBY sınırları içinde yaşam şartlarının iyileşmesine paralel halkın ihtiyaçlarının daha rahat karşılanması açısından da kritik öneme sahip olmaktadır. Halihazırda planlanan ancak teknik sorunlar nedeniyle hayata geçirilemeyen Serbest Ticaret Bölgesi’nin kurulması karşılıklı olarak ekonomik ilişkinin çok daha önemli ve verimli hale gelmesini sağlayabilecektir. 

Son olarak Vakıfbank ve İş Bankası gibi önde gelen Türk bankalarının bölgede faaliyet göstermeye başlaması ekonomik ilişkinin vardığı noktayı göz önüne sermektedir. 

İlişkilerin gelişmesinde yapısal faktörler kadar son dönemde gerçekleşen bazı ziyaretlerin de altının çizilmesi gerekmektedir. Bu ziyaretlerin başında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Kasım 2010’daki Irak ziyareti gelmektedir. Bu ziyarette, Bağdat’ın yanı sıra Musul, Erbil ve Basra’ya giden Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Erbil’de Türkiye’nin Başkonsolosluğu’nun açılmasına öncülük etmiştir. Erbil’de başkonsolosluk açılmasının hem sembolik hem de pratik bir önemi vardır. Sembolik açıdan bakıldığında Türkiye’nin bölgeye olan yaklaşımının değiştiğini ve ilişkiye verdiği önemi göstermektedir. Birçok ülkenin konsolosluk açtığı bir dönemde bölgeyle en güçlü ticari ilişkiye sahip ülke olan Türkiye’nin bir konsolosluk açması siyasi nedenlerle gecikmiş olsa önemli bir adımdır. Bugün, Kuzey Irak’tan Türkiye’ye gelmek isteyen binlerce kişi vize işlemleri için Musul’a gitmek zorunda değildir. Ayrıca, KBY sınırları içinde yaşayan, ticaret yapan, eğitim gören binlerce Türk vatandaşı için de konsolosluk büyük bir 
ihtiyacı karşılamak durumundadır. 

Bu bağlamda değerlendirilmesi gereken ikinci ziyaret KBY Başkanı Mesut Barzani’nin Türkiye ziyaretidir. KBY Başkanı Barzani’nin Türkiye ziyareti, 2004-2008 yılları arasındaki gerginliğin yaratmış olduğu psikolojik bariyerlerin  kırılmasında büyük bir rol oynamıştır. Celal Talabani’nin 2008 yılı başındaki 
ziyaretinden 2 yıl sonra gerçekleşen ziyaret bundan sonraki ziyaretlerin önünün açılması açısından kritik bir öneme sahipti. 

Son 3 yılda KBY yetkilileri ile Türk yetkilileri arasında pek çok önemli görüşme ve karşılıklı ziyaret yapılmıştır. Fakat bu ziyaretler arasında en önemlisi 28-29 Mart 2011 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Irak’a yaptığı ziyaret çerçevesinde Erbil’e de gitmesidir. Kuzey Irak’ı ilk kez ziyaret eden Türk Başbakanı olan Erdoğan’ın ziyareti ikili ilişkilerin geldiği noktayı resmetmektedir. Daha birkaç sene öncesine kadar gerginliklerin doruğa çıktığı hatta karşılıklı tehditlerin savrulduğu bir aşamadan ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerin 
bir bahar havasına dönüştüğü bir aşamaya ulaşmak için yoğun bir çaba gerekmiştir. Bu noktadan sonra umulan bu ilişkilerin geliştirilmesi için daha fazla çaba harcanmalıdır. 

Sonuç ve Öneriler 

İlişkilerin geldiği aşamanın ne kadar zor süreçlerden geçtiği yukarıda çeşitli biçimlerde belirtilmiştir. Fakat gelinen bu noktada yapılması gereken şey, ilişkilerin bu noktada kalmaması ekonomik, siyasi ve kültürel boyutlarının 
geliştirilerek daha üst düzeylere taşınmasıdır. 

Bu nedenle bu bölümde 3 tip öneri yapılacaktır. Öneriler, Iraklı Kürtlere, Türkiye’ye ve her iki tarafa olmak üzere sınıflandırılmıştır. 

Türkiye’ye Yönelik Öneriler 

- Türkiye’nin bölgeye yönelik ekonomik açılımı devam etmelidir. Bölgede faaliyet gösteren Türk şirketleri fırsatlarla olduğu kadar sorunlarla da karşılaşmaktadır. Bu sorunların aşılması ya da azaltılması için bölgeye yönelik ekonomik faaliyet leri artıracak girişimlerin özendirilmesi yararlı olacaktır. Bunun için çeşitli 
fuarlar ve ekonomik amaçlı gezilerin sayılarının artırılması ve bu gibi faaliyetleri nin daha organize hale gelmesi önemlidir. 

- Türkiye’nin önde gelen şirketlerinin bölgeye yönelik ilgisinin artırılması için çaba gösterilmelidir. Türkiye’nin büyük ekonomi örgütlerinin bölgeye kapsamlı bir ziyaret düzenlemesi yararlı olacaktır. İlişkilerin ekonomik boyutu sadece ticaret ile sınırlı kalmamalıdır. Bölgeye daha çok yatırım yapılmalıdır. Böylece 
Türkiye’nin bölgedeki ekonomik etkinliği daha kalıcı olacaktır. 

- Türkiye’nin Iraklı Kürtlerle ekonomik ilişkilerini geliştirilmesi, güvenlik meselesindeki hassasiyetlerinin ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Türkiye’nin Kerkük’ün statüsü, PKK terör örgütüyle mücadelede işbirliği 
ve Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması konusundaki güvenlik kaygıları ortadan kalkmış değildir. Fakat bu güvenlik kaygıları, ilişkilerin geliştirilmesine yönelik girişimleri engellememelidir. 

- Türkiye, Iraklı Kürtler ile Avrupa arasında köprü vazifesi görmelidir. Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri sadece KBY değil tüm Ortadoğu bağlamında Türkiye’nin önemini artırmaktadır.

- Bölgeye yönelik bir toplumsal ve kültürel politika geliştirilmelidir. İlişkilerin sadece ekonomi ve güvenlik alanlarıyla sınırlanması ilişkilerdeki kalıcılığı etkilemektedir. Bunun için Türkiye’deki sivil toplum örgütleri toplumsal ve kültürel alanlarda işbirliği yapmak üzere özendirilmelidir. 

Kürt Bölgesel Hükümeti’ne (KBH) Öneriler 

- Bölgeye yönelik Türk şirketlerine özel bazı ekonomik avantajlar yaratılabilir. Ayrıca KBY’deki ekonomik fırsatlar Türk şirketlerine daha iyi bir biçimde aktarılmalıdır. Bölgeyle ticaret ve yatırım yapacak şirketlere yönelik bir el kitapçığının ya da özel bir ekonomi raporunun yazılması yararlı olabilir. 
- Türkiye’nin güvenlik algılamaları ciddiye alınmalıdır. Son dönemde en önemli ziyaret olan Başbakan Erdoğan’ın Erbil ziyareti öncesinde dahi terörle mücadele de işbirliği konusunun gündeme getirileceği belirtilmiştir. 

Bu durum, Türkiye’nin KBY ile güvenlik konularında ciddi bir işbirliği beklentisinde olduğunu göstermektedir. KBH güvenlik güçlerinin Kandil Dağı’ndaki PKK terör örgütüne operasyon yapmasını beklemek ne kadar gerçek dışıysa, terörle mücadelede işbirliği yapılmadan kalıcı sonuçlara ulaşmayı beklemek de aynı ölçüde gerçek dışıdır. 
Bu nedenle KBH’nin Türkiye ile ciddi adımları içeren bir ortak güvenlik perspektifi oluşturma çabası geliştirmesi gereklidir. 
- KBH’nin Türkmenler konusundaki tutumunu değiştirmesi ikili ilişkilerde yararlı olacaktır. Son dönemde buna ilişkin ciddi ve önemli adımlar atılmıştır. KBH’nin Sanayi ve Ticaret Bakanı’nın Erbilli bir Türkmen olması ve Kerkük Vilayet Meclisi Başkanlığı’nda Kürtlerin Türkmenleri desteklemesi önemli adımlardır. 
Fakat Türkmenler ile Kürtler arasındaki mevcut psikolojik bariyerlerin kırılması Türkiye’de bu konuyla ilgili endişeler duyan kesimleri rahatlatacaktır. 

Her İki Tarafa Yönelik Öneriler 

-Son dönemde yaratılan işbirliği dili sürdürülmelidir. Fikir ayrılıklarından ziyade ortak noktalara vurgu yapmak ilişkinin kazandığı ivmenin sürdürülmesi bağlamında son derece önemlidir. Karşılıklı ziyaretler sıklaştırılmalı ve diyalog artırılmalıdır. Fakat bu süreçte mevcut sorunların görmezden gelinmesi ve 
samimi bir çabayla çözülmeye çalışılmaması uzun vadede bir hayal kırıklığı yaratabilir. Bu durum bahar havasının kısa sürmesine neden olabilir. 
- Ekonomik ve siyasi alandaki iyileşmenin toplumsal alana yansıması şarttır. Bunun için karşılıklı olarak toplumsal ve kültürel etkinlikler desteklenmelidir. 

Bu konuda çalışan sivil toplum örgütleri’nin faaliyetlerine destek verilmelidir. 
- İkili ilişkilerin enerji boyutu güçlendirilmelidir. 

Nabucco Projesi’nin Irak boyutu üzerinde daha çok durulmalı ve Irak’ın enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden dünyaya erişiminin sağlanması için adımlar atılmalıdır. 
-Bölge aydınlar arasındaki işbirliği mutlaka artırılmalıdır. Ortak sempozyum, panel, araştırma projeleri desteklenmeli, bilim adamları ortak çalışmaya özendirilmeli; ekonomik, siyasi ve kültürel alanlardaki ilişkileri geliştirmek 
üzere üniversitelerin, araştırma merkezlerinin, gazetecilerin ve entelektüellerin katılacağı ortak çalıştaylar düzenlenmelidir. 
- Irak’la ilgili güvenlik sorunları konusunda ortak bir dil geliştirilmeye çalışılmalı ve Ortadoğu’nun geleceği konusunda fikir alışverişi artırılmalıdır. 

DİPNOTLAR 

1 Bu konuda tam bir rakam bulunmamakla birlikte bölgede yapmış olduğumuz ziyaretlerde farklı kaynaklardan bize 
verilen rakamlar göç eden Arap ailelerinin sayısının 30.000 civarında olduğu yönündedir. 
2 Hıristiyanların da sayıları konusunda bir belirsizlik sözkonusudur. Bunun için telaffuz edilen rakamlar değişmekle 
birlikte Kuzey Irak’taki resmi makamlara göre bu rakam 20.000 aile civarındadır. “The Status of Christians in the 
Kurdistan Region in Iraq” Aralık 2009, s. 3. http://www.krg.org/uploads/documents/Status_Christians_Kurdistan_
Region_Dec_09__2009_12_22_h16m26s16.pdf 
3 Bu rakamlar Mayıs 2010 verilerine dayanmaktadır. http://www.krg.org/articles/detail.asp?rnr=141&lngnr=12&sm 
ap=03010400&anr=18657 
4 Kurdistan Murkiyani ile Görüşme, 01 Kasım 2010, Erbil. 
5 Rikani Aşireti Reisi Muhammet Kelhi Rikani ile Görüşme, 11 Kasım 2010 Duhok. 
6 Ezidilerin Dini Lideri Hazım Mir Tahsin ile Görüşme, 31 Ekim 2010, Erbil. 
7 Bu nitelemeyi kullanan en son kitap için bkz. Denise Natali, The Kurdish Quasi-State Development and Dependency 
in Post–Gulf War Iraq, Syracuse University Press, 2010. 
8 Serhat Erkmen, Kuzey Irak’ta Yeni Anayasa Taslağı Üzerine Değerlendirmeler, http://www.orsam.org.tr/tr/gundemanalizgoster.
aspx?ID=65 
9 “UN Mission Submits Reports on Disputed İnternal Boundaries in Northern Iraq,” 22 Nisan 2009. http://www. 
un.org/apps/news/story.asp?NewsID=30553&Cr=iraq&Cr1 
10 Emma Sky, “Preventing Arab-Kurd Conflict in Iraq after the Withdrawal of U.S. Forces” USIP, Peacebrief, No 86, 
22 Mart 2011, http://www.usip.org/files/resources/PB%2086.pdf 
11 Bir görüşmemiz sırasında KYBli analizcilerden birisi bu durumu esprili bir şekilde KDP, matematiği bizden daha iyi biliyor şeklinde açıklamıştır. 


ORSAM AKADEMİK KADROSU 

Hasan Kanbolat Başkan 

E. Tümg. Armağan Kuloğlu Başdanışman 
Habib Hürmüzlü Ortadoğu Danışmanı 
Doç. Dr. Özlem Tür Ortadoğu Danışmanı, ODTÜ 
Doç. Dr. Harun Öztürkler Ortadoğu Danışmanı, Afyon Kocatepe Üniversitesi 
Doç. Dr. Veysel Ayhan Ortadoğu Danışmanı, Abant İzzet Baysal Üniversitesi 
Yrd. Doç. Dr. Serhat Erkmen Ortadoğu Danışmanı, Ahi Evran Üniversitesi 
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Şahin Ortadoğu Danışmanı, Gazi Üniversitesi 
Dr. Didem Danış Ortadoğu Danışmanı, Galatasaray Üniversitesi 
Dr. Bayram Sinkaya Ortadoğu Danışmanı, ODTÜ 
Yrd. Doç. Dr. Esra Pakin Albayrakoğlu 
Ortadoğu Danışmanı, Namık Kemal Üniversitesi 
Dr. İlyas Kamalov Avrasya Danışmanı 
Dr. Süreyya Yiğit 
Avrasya Danışmanı 
Ogün Duru Yönetici Editör 
Bilgay Duman Ortadoğu Uzmanı 
Oytun Orhan Ortadoğu Uzmanı 
Sercan Doğan Uzman Yardımcısı, Ortadoğu 
Selen Tonkuş Kareem 
Uzman Yardımcısı, Ortadoğu 
Nebahat Tanriverdi.O Uzman Yardımcısı, Ortadoğu 
Uğur Çil Uzman Yardımcısı, Ortadoğu 
Nazlı Ayhan Uzman Yardımcısı, Ortadoğu ORSAM Su Araştırmaları Programı 
Dr. Tuğba Evrim Maden Hidropolitik Danışmanı, Aksaray Üniversitesi U.İ.B. 
Dr. Seyfi Kılıç Hidropolitik Danışmanı, Aksaray Üniversitesi U.İ.B. 
Kamil Erdem Güler 
Uzman Yardımcısı 
Çağlayan Arslan 
Uzman Yardımcısı 


ORSAM DANIŞMA KURULU 


Dr. İsmet Abdülmecid Irak Danıştayı Eski Başkanı 
Prof. Dr. Muhamad Al Hamdani Irak’ın Ankara Büyükelçiliği Kültür Müsteşarı 
Prof. Dr. Hayati Aktaş 
KTÜ Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı 
Prof. Dr. Dorayd A. Noori Irak’ın Ankara Büyükelçiliği Kültür Müsteşarı Yardımcısı 
Yrd. Doç. Dr. Esra Pakin Albayrakoğlu 
ORSAM Ortadoğu Danışmanı, Namık Kemal Üniversitesi 
Hasan Alsancak BP & BTC Türkiye, Enerji Güvenliği Direktörü 
Prof. Dr. Meliha Benli Altunışık ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü 
Prof. Dr. Ahat Andican 
Devlet Eski Bakanı, İstanbul Üniversitesi 
Prof. Dr. Tayyar Arı Uludağ Üniversitesi U.İ.B. Başkanı 
Prof. Dr. Mustafa Aydın Kadir Has Üniversitesi Rektörü 
Prof. Dr. Ali Arslan İstanbul Üniversitesi 
Doç. Dr. Ersel Aydınlı Bilkent Üniversitesi Fulbright Genel Sekreteri 
Başar Ay  Türkiye Tekstil Sanayii İşveren Sendikası Genel Sekreteri 
Doç. Dr. Veysel Ayhan ORSAM Ortadoğu Danışmanı, Abant İzzet Baysal Üniversitesi 
Prof. Dr. Hüseyin Bağcı ODTÜ U.İ.B. Başkanı 
Itır Bağdadi İzmir Ekonomi Üniversitesi 
Yrd. Doç. Dr. Ersan Başar 
KTÜ Deniz Ulaştırma ve İşletme Mühendisliği Bölüm Başkanı 
Prof. Dr. İdris Bal Polis Akademisi ve Turgut Özal Üniversitesi 
Kemal Beyatlı Irak Türkmen Basın Konseyi Başkanı 
Barbaros Binicioğlu Ortadoğu Danışmanı 
Prof. Dr. Ali Birinci Türk Tarih Kurumu Başkanı 
Doç. Dr. Mustafa Budak Başbakanlık Devlet Arşivleri Gen. Md. Yrd. 
E. Hava Orgeneral Ergin Celasin 23. Hava Kuvvetleri Komutanı 
Doç. Dr. Mitat Çelikpala Kadir Has Üniversitesi U.İ.B. Başkanı 
Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya İstanbul Şehir Üniversitesi Rektörü 
Dr. Didem Danış 
ORSAM Ortadoğu Danışmanı, Galatasaray Üniversitesi 
Prof. Dr. Volkan Ediger İzmir Ekonomi Üniversitesi 
Prof. Dr. Cezmi Eraslan Başbakanlık Atatürk Araştırma Merkezi Başkanı 
Prof. Dr. Çağrı Erhan 
Ankara Üniversitesi, ATAUM Müdürü 
Yrd. Doç. Dr. Serhat Erkmen 
ORSAM OrtadDanışmanı, Ahi Evren Üniv. U.İ.B. Başkanı 
Dr. Amer Hasan Fayyadh Bağdat Üniv. Siyaset Bilimi Fakültesi Dekanı 
Osman Göksel BTC ve NABUCCO Koordinatörü 
Timur Göksel Beyrut Amerikan Üniversitesi Öğretim Üyesi 
Numan Hazar Emekli Büyükelçi 
Habib Hürmüzlü 
ORSAM Ortadoğu Danışmanı 
Doç. Dr. Pınar İpek Bilkent Üniversitesi 
Dr. İlyas Kamalov 
ORSAM Avrasya Danışmanı 
Doç. Dr. Hasan Ali Karasar Bilkent Üniversitesi 
Selçuk Karaçay 
Vodafone Genel Müdür Yardımcısı 
Doç. Dr. Z. Nilüfer Karacasulu 
Dokuz Eylül Üniversitesi U.İ.B. 
Arslan Kaya KPMG, Yeminli Mali Müşavir 
Doç. Dr. Şenol Kantarcı 
Kırıkkale Üniversitesi 
Dr. Hicran Kazancı ITC Türkiye Temsilcisi 
İzzettin Kerküklü Kerkük Vakfı Başkanı 
Doç. Dr. Mustafa Kibaroğlu Bilkent Üniversitesi 
Musa Kulaklıkaya Türkiye Cumhuriyeti Nouakchott Büyükelçisi (Moritanya İslam Cumhuriyeti) 
E. Tümgeneral Armağan Kuloğlu Başdanışman 
Doç. Dr. Erol Kurubaş Kırıkkale Üniversitesi U.İ.B. Başkanı 
Prof. Dr. Mosa Aziz Al-Mosawa Bağdat Üniversitesi Rektörü 
Prof. Dr. Aleksandr Knyazev 
Rus Slav Üniversitesi (Bişkek) 
Prof. Dr. Mahir Nakip Ahmet Yesevi Üniversitesi Rektör Vekili 
Doç. Dr. Tarık Oğuzlu Bilkent Üniversitesi 
Murat Özçelik 
Türkiye Cumhuriyeti Bağdat Büyükelçisi 
Doç. Dr. Harun Öztürkler 
ORSAM Ortadoğu Danışmanı, Afyon Kocatepe Üniversitesi 
Prof. Dr. Çınar Özen Ankara Üniversitesi S.B. Enstitüsü Müdürü 
Dr. Bahadır Pehlivantürk TOBB ETÜ 
Prof. Dr. Suphi Saatçi Kerkük Vakfı Genel Sekreteri 
Ersan Sarıkaya 
Türkmeneli TV-Kerkük Haber Ajansı Türkiye Temsilcisi 
Prof. Dr. Viktor Panin 
Pyatigorsk Üniversitesi 
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Şahin 
ORSAM Ortadoğu Danışmanı, Gazi Üniversitesi 
Doç. Dr. İbrahim Sirkeci 
Regent’s College, Londra, Birleşik Krallık 
Bayram Sinkaya 
ORSAM Ortadoğu Danışmanı, ODTÜ 
Mehmet Şüküroğlu Enerji Uzmanı 
Dr. İrina Svistunova 
Moskova U.İ. Devlet Üniversitesi 
Dr. Aleksandr Sotnichenko 
St. Petersburg Üniversitesi 
Doç. Dr. Oktay Tanrısever ODTÜ 
Prof. Dr. Erol Taymaz ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü Rektör Yrd. 
Prof. Dr. Sabri Tekir İzmir Üniversitesi İ.İ.B.F. Dekanı 
Dr. Gönül Tol 
MEI Türkiye Direktörü 
Doç. Dr. Özlem Tür ORSAM Ortadoğu Danışmanı, ODTÜ 
M. Ragıp Vural 
2023 Dergisi Yayın Koordinatörü 
Prof. Dr. Türel Yılmaz Şahin 
Gazi Üniversitesi 
Prof. Dr. Vatanyar Yagya 
St. Petersburg Şehir Parlamentosu Milletvekili, St. Petersburg Üni. 
Dr. Süreyya Yiğit ORSAM Avrasya Danışmanı 

ORTADOĞU ETÜTLERİ YAYIN KURULU 

Meliha Benli Altunışık ODTÜ 
Bülent Aras Dış İşleri Bakanlığı SAM Başkanı 
Tayyar Arı Uludağ Üniversitesi 
İlker Aytürk Bilkent Üniversitesi 
Recep Boztemur ODTÜ 
Katerina Dalacoura Londra Ekonomi Üniversitesi 
F. Gregory Gause Vermont Üniversitesi, ABD 
Fawaz Gerges Londra Ekonomi Üniversitesi 
Ahmet K. Han İstanbul Üniversitesi 
Raymond Hinnebusch St. Andrews Üniversitesi, Birleşik Krallık 
Rosemary Hollis City Üniversitesi, Birleşik Krallık 
Bahgat Korany Durham Üniversitesi, Birleşik Krallık 
Peter Mandaville George Mason Üniversitesi, ABD 
Emma Murphy Durham Üniversitesi, Birleşik Krallık 


ORTADOĞU ANALİZ YAYIN KURULU 

Prof. Dr. Meliha Benli Altunışık ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü 
Hasan Kanbolat ORSAM Başkanı 
Doç. Dr. Hasan Ali Karasar Bilkent Üniversitesi U.İ.B. 
Yrd. Doç. Dr. Serhat Erkmen ORSAM Danışmanı, Ahi Evran Üniv. U.İ.B. Başkanı 


Mithatpaşa Caddesi 46/6 Kızılay-ANKARA 
Tel: 0 (312) 430 26 09 Fax: 0 (312) 430 39 48 
www.orsam.org.tr, orsam@orsam.org.tr 

***

14 Şubat 2020 Cuma

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Irak Ziyareti Işığında Türkiye-Irak İlişkileri BÖLÜM 2

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Irak Ziyareti Işığında Türkiye-Irak İlişkileri  BÖLÜM 2


Irak Hangi Şartlarda, Nasıl Parçalanabilir, 


1.b.2. Çatışmanın Büyümeden Durdurulması

Irak’ta yukarıdaki nedenlerden birisine bağlı olarak küçük çaplı bir iç çatışma yaşanabilir. Çatışmanın nedenleri ve boyutu ne olursa olsun, iç çatışmaların sürmesi dış ülkelerin özellikle de komşu ülkelerin tavırlarına bağlıdır. Örneğin, Irak ile Yugoslavya’yı birbirinden ayıran en önemli faktörlerden birisi Yugoslavya iç savaşı çıktığında çatışmanın yayılma etkilerini engelleyebilecek ve çatışmayı durdurabilecek kadar güçlü bölgesel hükümetler olmadığından çatışmanın
uzaması olmuştur. Dahası, Kosova’nın bağımsızlık çabaları da benzer bir nedenle başarıya ulaşabilmiştir. Oysa, Irak’a komşu olan ülkeler Balkanlardakiler’in aksine güçlü ve gerektiğinde askeri güç kullanabilecek bölgesel güçlerdir.
Bu ülkeler arasında tam bir strateji birliği olmamasına rağmen Irak’ın toprak bütünlüğünü koruma konusunda fikir birliği içinde oldukları söylenebilir. 

ABD Savunma Bakanı Panetta, geçtiğimiz Temmuz ayında Erbil’de KBY Başkanı Barzani’yle görüştü. ABD’nin Kürt bölgesinin geleceğiyle ilgili tutumu büyük merak konusu.

Bu nedenle, Irak’ın iç çatışmaya sürüklenmesi halinde bölge ülkelerinin doğrudan ya da dolaylı müdahaleleriyle çatışma ülkenin parçalanmasına neden olmadan durdurulabilir.

  Çatışmayı sürdürmek isteyen taraflar bölge ülkelerinin telkin, baskı veya tehditleriyle çatışmayı sürdürme iradelerini sona erdirebilirler. Ancak bu olasılık, Irak’a komşu ülkelerin olası bir iç çatışma durumunda dahi Irak’ın toprak bütünlüğünü koruma konusundaki işbirliğini devam ettireceği varsayımına dayanmaktadır. Bununla beraber, bu konuda özellikle İran’ın politikalarına
tam olarak güvenilmemesi gerekmektedir. İran, Basra Körfezi’nin kuzeyini kontrol etmek ve petrol sahası üzerinde oturan güçlü bir Şii müttefik elde etmek için Irak’ın parçalanmasının kaçınılmaz olduğunu düşündüğünde stratejik yaklaşımını değiştirebilir. Genellikle İran ve Irak Şiiliği arasındaki ayrım iki ayrı ve komşu Şii devletinin oluşması halinde aralarında bir rekabet olacağı varsayımını yaratmaktadır. Fakat, Irak’ta çatışma ve parçalanma kaçınılmaz hale gelirse İran muhtemelen bu ayrılığı kontrol etmek veya belli bir süre zarfında tölare etmek zorunda kalabilir. Bu nedenle ortaya çıkabilecek yeni Şii devletiyle düşmanca veya rekabete dayalı bir ilişki modeli geliştirmektense uzlaşı ve işbirliğine dayalı bir yolu tercih ederek yeni Şii devletini yanına çekmeyi stratejik olarak uygun görebilir.

Özellikle ortaya çıkacak Şii devletinin Suudi Arabistan başta olmak üzere Basra Körfezi’ndeki Sünni Arap devletlerinde yaratacağı Şii korkusu nedeniyle yeni Şii devletinin dışlanması ihtimalinin çok yüksek olması bu Şii devletinin de İran’a olan ihtiyacını artıracaktır. Bu bağlamda Irak’ın parçalanması halinde ortaya çıkabilecek yeni Şii Arap devletinin tek başına Sünni ve kendisine düşman Arap devletleriyle mücadele içine girmektense İran ile işbirliği yapması olasılığı yüksektir.

1.c. Kırılgan ve İstikrarsız Irak

Irak, bugün dahi batıdaki pek çok saygın kuruluş tarafından “kırılgan” olarak nitelenmektedir.
Ülkenin 2005-2008 yılları arasında süren iç çatışmadan parçalanmadan ve göreli olarak az hasarlı çıkmasına ve o zamandan bu yana şiddetten arındırılmaya çalışılmasına bakıldığında siyasi ve ekonomik açıdan daha iyi durumda olduğu söylenebilir.

Bununla birlikte, bu sürecin sağlam temellere dayanmadığı, eskiye dönüşün mümkün olduğu ve bu nedenle Irak’ta temkinli olunması gerekliliği savı birçok uzman tarafından da paylaşılmaktadır. Irak’ın kırılgan ve istikrarsız bir hale sürüklenmesi senaryosunu bugünkü durumdan ayıran en önemli hususlar şunlar olabilir:

(a) Siyasi sorunların diyalogla çözüleceğine ilişkin anlayışın tamamen sona ermesi,
(b) Ülkedeki siyasi tansiyonun yükselmesi ve potansiyel olarak görülen sorunların gerçeğe dönüşmesi,
(c) Bir süredir çözümü beklenen sorunların çözülmeyeceğine dair kanaatin yoğunlaşmasıdır.

Bu çerçevede bakıldığında, kırılgan ve istikrarsız bir Irak senaryosunun aslında iç savaş ve kaosa sürüklenmiş bir Irak’tan bir önceki aşama olduğu, bu sürecin ne kadar süreceğinin ise bilinemeyeceği söylenebilir. Bu sürecin uzunluğu hakkında kesin bir tahmin yapılamasa da çatışmanın şiddetine ve  Ortadoğu’nun içinde bulunduğu bölgesel dinamiklere göre 1-5 yıl boyunca devam edebileceği söylenebilir.

< Çatışmanın nedenleri ve boyutu ne olursa olsun, iç çatışmaların sürmesi dış ülkelerin özellikle de komşu ülkelerin tavırlarına bağlıdır. Irak’a komşu olan ülkeler arasında tam bir strateji birliği olmamasına rağmen Irak’ın toprak bütünlüğünü koruma konusunda fikir birliği içinde oldukları söylenebilir. >

Kırılgan ve istikrarsız bir Irak’ta:

(a) Yapılan yeni seçimler sonucunda kurulan hükümetin kanun çıkartamadığı, hükümetin işlevlerini yerine getiremediği, Meclis’in işlemediği, siyasal uzlaşıya varılamadığı, seçimlerin ve meclisin meşruiyetinin sorgulandığı hatta kabul edilmediği,

(b) Sünni Araplar ile Kürtler, Şii Araplar ile Sünni Araplar, hükümet güçleri ile peşmergeler, hükümet güçleri ile direnişçiler vb. aktörler arasında çatışmaların doğduğu, arttığı, ancak henüz sürecin hükümetin kontrolünün dışına çıkmadığı ve mevcut anayasal düzen içinde tarafların sorunlarına
çözüm aradıkları,

(c) Meclisin çalışamaması nedeniyle anayasa değişiklikleri sorununun bir türlü çözülemediği, Kerkük sorununun ağırlaştığı, Musul’daki gerginliğin tavana tırmandığı, Diyala’daki gruplar arasında tansiyonun yükseldiği,

(ç) Meclisin çalışmaması nedeniyle kendilerine verilen sözlerin tutulmamasına tepki duyan grupların siyasal süreçten uzaklaştığı, silahlı mücadeleye yoğun şekilde geri dönüş yaptığı bir siyasal ortam yaşanabilecektir.

Bugün, Irak’taki siyasi havanın devam etmesi, Haşimi Krizi’nin çözülememesi, şiddet olaylarının artması ve Maliki-Irakiye-Kürtler arasındaki restleşmenin bir hükümet krizine dönüşmesi halinde Irak’ın önündeki en muhtemel geleceğin yukarıdaki çatı çerçevesinde yaşanabileceği söylenebilir.

1.d. İç Savaş Durumu ve Kaos Ortamı

Bu senaryo kırılganlığın had safhaya vardığı, ülkenin parçalanmanın eşiğine geldiği bir ortamı nitelemektedir. Bu nedenle mevcut durum senaryosunun son halkasıdır. Ülkenin belli bir bölgesinde başlayan çatışmanın yayılması ya da eş zamanlı bazı çatışmaların başlamasıyla doğabilecek olan bu senaryonun dört şekilde sonuçlanması mümkündür:

<  İran, Basra Körfezi’nin kuzeyini kontrol etmek ve petrol sahası üzerinde oturan güçlü bir Şii müttefik elde etmek için Irak’ın parçalanmasının kaçınılmaz olduğunu düşündüğünde stratejik yaklaşımını değiştirebilir. >

- Ülke parçalanabilir,
- Merkezi hükümet üstünlüğünü sağlayıp otoritesini kabul ettirebilir.
- Merkez kaç güçler başarılı olmalarına rağmen ayrılığa gitmeyip yeni kazanımlar elde edebilir,
- Bölge devletleri ya da uluslar arası örgütler duruma el koyup Irak’ta yeni bir durum yaratabilirler.

Ülkeyi iç savaşa götürecek çatışmaların nasıl ve nereden başlayacağı konusunda kesin bir tahmin yapmak mümkün olmamasına rağmen bazı tahminlerde bulunulabilir: Irak’ı iç savaş durumuna getirecek olan çatışmaların iki merkezi olabilir: ülkenin kuzey ve orta kesimleri. Kuzey merkezli çatışmanın üç ana coğrafi merkezi olabilir: Musul, Kerkük ve Diyala. Musul’da son zamanlarda
Kürtlerle Sünni Araplar arasındaki anlaşmazlık zaten çatışmaya dönüşmüştür. Ancak bu sınırlı kalmaktadır. Hadba’nın hem 2009 Vilayet Meclisi hem de 2010 Genel Seçimi’nde bölgede kazandığı başarı Arapları cesaretlendirmiştir. 2010 seçimi öncesinde Musul Valisi Etil Nuceyfi Kürtlerin kontrolündeki bazı ilçelere sokulmayınca olaylar büyümüştür. Fakat seçimden sonra Nuceyfi’lerin
çatışmacı söylemi düşüşe geçmiştir. Bu nedenle, Musul mevcut dinamikler çerçevesinde çatışmayı başlatabilecek yerler arasında göreli olarak geri planda kalmaktadır.

    Kerkük ise potansiyel çatışma sahası özelliğini korumaktadır. Irak’ın küçük bir modeli olarak nitelenen Kerkük’te çatışmaların başlaması bu şehrin etnik ve mezhepsel yapısı nedeniyle yayılma potansiyeli taşımaktadır. Ancak, en karışık görünen bölge Diyala’dır. Irak’taki tüm çatışma alanlarını tek bir potada toplayan Diyala oldukça hassas bir konumdadır. Kürtlerin Hanekin’deki genişleme çabası, Irak ordusuyla peşmergeler arasındaki hamle savaşı, Şii-Sünni çatışmasının
sürmesi, El Kaideci grupların faaliyetleri, Türkmenler üzerindeki baskılar, milliyetçi Sünni Arapların Kürtleri bölgeden çıkarmak istemesi ve petrol rezervleri gibi en hassas olguları bir arada barındıran Diyala Irak’taki çatışmaların patlama noktası olabilir. Ancak, şu noktanın da altının çizilmesi
gerekmektedir: Kerkük’ten başlayacak bir çatışma hem coğrafi konumu hem de çatışmanın mahiyeti nedeniyle daha hızlı ve kolay yayılabilecektir.

   Bu nedenle, Diyala ve Musul’da çatışma yaşanması halinde bunların lokal olarak kalması ve söndürülebilmesi şansı varken Kerkük’te doğabilecek büyük çaplı bir çatışmayı dindirmek diğerlerine göre çok daha zor olacaktır.

Irak’ı iç savaşa götürecek olan ikinci bir seçenek ise Bağdat merkezlidir. Sünni ve Şii Araplar arasında ülke siyasetini kontrol etmekten kaynaklanan güç mücadelesinin tekrar 2006-2007 yıllarındaki gibi bir çatışmaya dönüşme olasılığı hafife alınmamalıdır. Bugün Irak’taki siyasi grupların çoğu “bir daha 2006-2007 yıllarına dönülmez” deseler de el altından kendilerini bir çatışmaya
hazırladıkları izlenimi doğmaktadır.

    Bir kez bu tür bir çatışma başladıktan sonra son derece kanlı ve uzun süreceğini tahmin etmek zor değildir. Ortadoğu’da önceki etnik ve mezhepsel çatışmalar dikkate alındığına savaşanların birbirleri arasındaki mücadelesinin bir süre sonra bölge ülkelerinin de yer aldığı bir vekaleten savaşa dönüştüğü görülmüştür. Bu durum, bazen savaşanların kendi iradesinin de ötesinde uzun
süren bir çatışma döngüsünün ortaya çıktığını göstermektedir. Ayrıntıları aşağıda ele alınacak olan bu olasılığın gerçekleşmesi halinde çatışanlar ancak parçalan ma halinde kazanımlarını  koruyamayacakları ve bölge ülkelerinin baskısıyla durumlarının daha da kötüleşeceği durumlarda  parçalanmadan uzak durmak isteyebileceklerdir.

Bu nedenle, parçalanma yoluyla Sünni Arap ülkelerinin kontrolüne girmek istemeyecek olan Sünni Araplar, güneydeki devletlerin tepkisini çekecek ve İran’a daha fazla yakınlaşma nedeniyle sıkışacak olan Şii Araplar ve İran-Türkiye - Suriye’nin yaratabileceği baskı nedeniyle yaşamanın çok zor olacağı ve yeni bir “Mahabad” olayıyla/senaryosuyla karşılaşabileceklerini düşünen Kürtler parçalanmaya gitmeyebilirler. Ancak, işler o noktaya geldikten sonra çatışmanın
grupların kendi tercihleri sonucunda parçalanma üretmemesi son derece düşük bir olasılıktır.

2.1. Mevcut Durumun Sona Ermesi: Parçalanmış Irak Senaryoları

Bölünme senaryosu büyük ölçüde yukarıda ele alınan ve iç savaşla birlikte yaşanacak bir kaos ortamının ürünü olabilecektir. Ancak, parçalanma durumunda dahi ülkenin nasıl ve hangi grupların kontrolünde parçalanacağı soru işaretleri yaratmaktadır. Irak’ın kaça bölüneceği büyük ölçüde kaos ortamını yaratacak çatışmaların hangi merkezden başlayacağına dayanacaktır. Merkezden
başlayacak parçalanma ülkenin üç veya daha fazla parçaya ayrılmasına yol açacakken, kuzeyden başlayacak bir kaos ortamı en azından ilk aşamada ülkenin ikiye bölünmesiyle sonuçlanabilir.

Bu durumda, ülkenin tamamında çatışmaların çıkması beklenmemelidir.

Çatışmaların kuzeyden başlaması durumunda (en azından başlangıçta) asıl çatışma sahalarının Sincar’dan başlayarak Musul’un kuzeyine uzanan hat, Kerkük ve Diyala’nın kuzey ve doğu bölgeleriyle  sınırlı olacağı söylenebilir. Anılan olasılık ve çatışma durumu aşağıdaki haritada kabaca gösterilmiştir. 
Bu noktada hatırlatılması gereken en önemli husus parçalanma senaryolarının tamamen kurgusal olduğunun ve aktörlerin olası davranışlarının tamamen mantıksal çıkarımlara dayandırıldığı dır. Ayrıca, aktörlerin davranışlarının aşağıdaki anlatılar gibi mekanik olmayacağı bilinmesine rağmen gelişmelerin gidişatına ilişkin kaba bir özet verebilmek için olası süreç mekanik bir tarzla ele alınmıştır.

İkiye Bölünmüş Irak ve Olası Çatışma Bölgelerine Ait Harita
* Bu haritada ülke, vilayet ve ilçe sınırları dışındaki işaretlemeler tahmini değerlere göre yapılmıştır.

     Irak’ın ikiye parçalanmasını tetikleyecek bir çatışma ortamı muhtemelen, ülkenin kuzeyinde bugün “tartışmalı bölgeler” olarak anılan ve çoğunlukla Kürtler ve Araplar arasında sorun oluşturan, ancak üzerinde Türkmenlerin de yaşadığı coğrafyada patlak verebilecektir. Ülkeyi ikiye bölecek bir atmosferin oluşması, Sünni Araplar ile Kürtler arasında Musul, Kerkük ve Selahattin vilayetlerinde meydana gelebilecek karşılıklı saldırılar, yoğun göç baskısı ve siyasi güçlerin birbirlerini yok sayıp diğerlerinin etki alanında güç uygulamaya çalışmasıyla ortaya çıkabileceği gibi; merkezi hükümet ile KBY arasında petrol yasası, Kerkük’ün statüsü, Irak ordusunun “tartışmalı bölgelere” konuşlanarak Kürtleri çıkarması ya da bütçeden Kürtlere ayrılan paranın büyük oranda azaltılmasıyla da yaşanabilir. Hangi nedenle olursa olsun, ülkeyi ikiye parçalanmaya götürecek
bir atmosferde asıl çatışan taraflar Kürtler ve Araplar olacaktır. Bu noktada asıl çatışma sahasının Musul, Kerkük, Tuzhurmatu ve Diyala’nın kuzeyi ve doğusu gibi Türkmenlerin yaşadığı bölgelerde cereyan etmesi olasılığı çok yüksektir.

    Bu nedenle, Türkmenlerin olası bir çatışma ortamında nasıl bir tavır alacağı son derece önemlidir.
Bugüne kadar Irak’ın toprak bütünlüğünün yanında olan Türkmenler, Irak’ın parçalanması olasılığının gerçeğe dönüşmesi halinde Araplarla birlikte hareket edebilirler. 
Ancak, bu durumda doğrudan bir çatışmanın tarafı haline gelerek büyük miktarlarda  kayıp verme olasılıkları bulunmaktadır. Öte yandan, ülkenin ikiye bölünmesi olasılığı Sünni ve Şii Araplar’ın birbirleriyle ve/veya kendi içlerindeki anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp, Sünni-Şii milliyetçi Arap grupları Kürtlerle çatışmaya itebilir. Böyle bir durumda Irak’ta merkezi hükümeti hangi grup kontrol ederse etsin Kürtlerle çatışmaya girebilecektir. Bu grup, normal
şartlarda kuzeydeki varlığı ve etkinliği az olan Dava Partisi ya da Sadr Hareketi bile olabilir. Bu Şii merkeziyetçi partilerden birisinin çatışmanın çıktığı dönemde iktidar olması ya da Bağdat’taki dengenin başat aktörü olması halinde Kürtlerle çatışması şaşırtıcı olmayacak, hatta büyük bir olasılık olabilecektir. Kürtler işgal sonrası elde ettikleri ağır silahlar, örgütlenme tecrübesi, gerilla savaşındaki deneyim ve saha bilgisi nedeniyle Araplarla baş edebilecek güçtedir. Ayrıca,
bu tür bir çatışmayı ne kadar uzun sürdürebilirlerse BM’nin veya diğer uluslararası örgütlerin duruma müdahale edebileceğini ve çatışmanın uzamasının kendi lehlerine olabileceğini düşünebilirler.

Bu nedenle, çatışmayı uluslararası platforma taşıyarak özellikle Batı’dan destek bulmak isteyeceklerdir. Buna ek olarak ABD veya bazı AB ülkelerinin desteği sayesinde çatışma sonrası dönemde bağımsızlığa ulaşmak isteyeceklerdir.

Buna karşılık Araplar ise bu sorunun Irak’ın iç işi olduğunun üzerinde durarak başka ülkeleri müdahale etmekten alıkoymak isteyeceklerdir.

Ancak, bu tür bir çatışmanın çıkması halinde çatışma sahasının bölge devletleri tarafından manipüle edilebilecek bir hale dönüşeceği ve saflaşmadan ziyade herkesin herkesle kozlarını paylaşacağı bir ortamın oluşacağı söylenebilir.

Bu noktada belirtilmesi gereken bir diğer husus dış güçlerin parçalanma olasılığı karşısında alacağı pozisyondur. Her ne kadar bölge ülkeleri, ABD, Avrupa ülkeleri, Rusya ve Çin gibi aktörler Irak’ın toprak bütünlüğünü savunduklarını ileri sürseler de ülkenin parçalanma noktasına geldiğinde tavır değiştirme olasılıkları güçlüdür. Bir kere, dış güçlerin bir arada ve eşgüdümlü olarak
Irak’ın parçalanmasını engellemek için askeri güç kullanacakları iddiası büyük bir olasılıkla bir söylemden ibarettir. Irak’ın parçalanmasından doğrudan ve hayati tehditler algılamayacak ülkelerin bu tür bir askeri harekata başvurmaktansa bekle gör politikası izlemesi; duruma göre pozisyon alarak çatışma sonrası duruma hazırlık yapması olasılığı daha yüksektir. Irak’ın parçalanmasından
en büyük zararı görebilecek olan ülkeler Türkiye, Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan’dır.

Ürdün’ün müdahale etmeye yetecek bir askeri gücü yoktur. Suudi Arabistan da askeri harcamalara milyarlarca Dolar yatırmasına rağmen ne sınırları ötesinde harekât yapabilecek bir kapasiteye ne de buna uygun bir coğrafyaya sahiptir. Suriye ise içinde bulunduğu durum nedeniyle herhangi bir hamle yapacak durumda değildir. Bu durumda geriye hem askeri harekât gücüne hem
de büyük tehdit algılamasına sahip ülke olarak bir tek Türkiye kalmaktadır. 

Bu noktada ABD’nin tavrı ise son derece önemlidir. Çatışmanın başlamasından sonra ülkeden çıkmış ABD askerlerinin bölgeye davetini muhtemelen can kaybına uğramak istemeyen ABD ilk etapta sıcak karşılamayacaktır.

Ancak, ABD duruma müdahale etse bile araya tampon güç olarak yerleşecek bir barış gücü misyonuna  öncülük edecek, bu tür bir barış gücünün sonu ise muhtemelen Kosova’da olduğu gibi kuzeyde bir  Kürt devletinin kurulmasıyla sonuçlanacaktır.

< İran, ortaya çıkabilecek yeni Şii devletiyle düşmanca veya rekabete dayalı bir ilişki modeli geliştirmektense uzlaşı  ve işbirliğine dayalı bir yolu tercih ederek yeni Şii devletini yanına çekmeyi stratejik olarak uygun görebilir. >


Irak’ın ikiye bölünme olasılığını ortaya çıkaracak bir diğer durum ise çatışma olmadan tarafların kendi aralarında anlaşmasıdır. Bağdat’ın zayıflaması, kuzeydeki bölgesel yönetime müdahale edemeyecek kadar iç çalkantılarla karışması halinde bu tür bir ortam doğabilir. Ancak, Kürtler ile Araplar arasındaki sorunlu alanlarda Musul, Kerkük ve Diyala’daki petrol rezervleri ayrılığın
çatışma olmadan gerçekleşmesi olasılığını son derece düşürmektedir.


Üçe Bölünmüş Irak ve Olası Çatışma Bölgelerine Ait Harita.,
* Bu haritada ülke, vilayet ve ilçe sınırları dışındaki işaretlemeler tahmini değerlere göre yapılmıştır.

Çatışmaların merkezde başlaması ise ülkenin orta bölgelerinde yoğun çatışmaların yaşanmasıyla başlayıp, merkezi otoritenin zayıflamasından yararlanan Kürtlerin kuzeydeki faaliyetleri ile genişleyecektir. Bu durumda özellikle iki cephe arasında kalacak olan Sünni Arapların çatışmayı
kazanması olasılığı son derece zayıftır. Bu nedenle, çatışmanın daha kısa sürmesi ve daha kesin bir parçalanma süreciyle sonuçlanması beklenebilir.

Üçe veya daha çok bölgeye parçalanması senaryosunda çatışan tarafların en az üç gruptan olması beklenmekle birlikte özellikle Şiiler arasında yeni ayrışmaların olabileceği Sadrcı gruplar ile o dönemde iktidarda olması halinde Dava partisine bağlı birimler arasında güç ve iktidar mücadelesinin kanlı çatışmalara dönüşebileceği beklenebilir. Çatışmanın ana ekseni muhtemelen kuzeyde Sünni Araplar ile Kürtler arasında Musul, Kerkük, Diyala ve Selahattin’de, Sünni
ve Şii Araplar arasında ise Bağdat, Diyala, Babil, Kerbela, Anbar ve Vasit’te olabilecektir. Etnik ve mezhepsel savaşın birarada yaşanması muhtemelen gruplar arasında açık bir ittifak oluşmasını engelleyecek bu nedenle çatışan gruplar arasında karmaşık bir ittifaklar ya da ilişkiler ağı oluşabilecektir.

Bu tür bir senaryonun gerçekleşmesi halinde Türkmenlerin içinde bulunacağı durum da son derece  tehlikelidir. Türkmenler Kürtler ile Araplar arasındaki savaşın ortasında kalabileceği gibi aynı  zamanda kendi içlerindeki mezhepsel ayrım nedeniyle birbirlerine de düşebilirler.

Bu noktada hatırlatılması gereken son nokta ise dış güçlerinin tutumunun değerlendirilmesinin gerekliliğidir. 

Irak’ta parçalanma olasılığını doğuran bir çatışma ortamının doğması halinde
ABD ve İran’ın politikaları son derece önemli olacaktır. Pragmatik olan bu devletlerin kendilerine yandaş devletler yaratmak isteyeceklerinden çatışmanın taraflarına açık ya da örtülü destek vermeleridir. ABD’nin parçalanma kaçınılmaz hale geldiğinde çatışmanın diğer tarafı ABD karşıtlığı daha ağır basan Arap milliyetçileri ya da İran’a yakın Şii Araplar olacağından Kürtlerin yanında yer alacağı ve Kürt bölgesinin diğer devletler ve çatışan taraflardan korunması için
Türkiye’ye baskı yapmak isteyeceği söylenebilir.

Kurulacak bir Kürt devletinin Türkiye dışında bir ülke (ör. İran) aracılığıyla dünyaya bağlanması ABD için istenmeyecek bir senaryodur. Bu durum İsrail ve Avrupa ülkeleri için de geçerlidir.

Bu nedenle, parçalanma ortamını doğuracak bir iç çatışmanın meydana gelmesi halinde bu devletlerin Kürtlere destek vermesi ve Türkiye’ye de Kürtlere yardımcı olması konusunda telkinlerde bulunması beklenmeli; buna göre tedbirler alınmalıdır.

İran’ın tavrı ise ikircikli olacaktır. İran’ın kendisine yakın ve Basra havzasını kontrol edebilecek bir Şii devleti kurmak için çaba göstereceği söylenebilir. İran’ın etkinliği ve politikasının başarısı ise Iraklı Şiilerin diğer bölgesel güçler tarafından ne ölçüde kabul edilebilir ya da tehdit yaratan bir aktör olarak görüleceğine bağlıdır.

Sünni Araplarla çatışan Şiilerin Körfez ülkeleri ve Mısır tarafından desteklenmesi olasılığı yok denecek kadar azdır. Bu nedenle Iraklı Şiiler istemeseler bile İran’a doğru itilebilirler. 

Ortaya çıkabilecek yeni Şii Arap devleti tek başına ve kendisine düşman devletlerle mücadele içine girmektense İran ile işbirliği yapacaktır.
Resimde Başbakan Maliki, Tahran’da Rehber Hamaney ile görülüyor.


İran’ın Kürtler konusundaki tavrı da muhtemelen değişecektir. Olası bir Kürt devletinin Türkiye’nin veya ABD-İsrail ittifakının etkisinde kalmasını istemeyecek olan İran Kürtleri dışlamak yerine Sünni Araplarla çatışmasında destekleyebilir. Kürtler ile Şii Araplar arasında üçe bölünme senaryosunda doğrudan bir çatışma yaşanması olasılığı coğrafi nedenlerle düşük olduğundan İran’ın Şii Araplara vereceği destek ile Kürtlere vereceği destek arasında bir çelişki de olmayacaktır.
Bu nedenle, olası bir parçalanma durumu halinde Türkiye ile İran’ın işbirliği yaparak bölgedeki çatışmayı bastırması zayıf bir olasılıktır. Sünni Arap ülkelerinin ise Sünni Araplara maddi yardımda bulunarak çatışmayı mümkün olduğunca uzatıp, azami kazanımlar sağlamak isteyecekleri düşünülebilir. 

   Bu tür bir çatışmadan en çok zararlı çıkabilecek Sünni Arap devletleri Ürdün ve Suudi Arabistan’dır. Ürdün, ortada kalan Sünni Arapların kendi topraklarına eklemlenip Haşimi Hanedanlığı’nın sonunu getirmesinden haklı bir endişe duyacaktır. Ancak, İsrail de bu  senaryoya karşıdır. Çünkü, yanı başında büyük ve baş edilmesi kolay olmayan, düşman bir Ürdün devleti bulabilir. 

   Suudi Arabistan ise sınırında oluşacak Şii devleti nedeniyle hem İran karşısında güç kaybetmiş olacak hem de Suudi Arabistan’ın büyük petrol rezervlerinin bulunduğu bölgede oturan Şii azınlığı yönetmekte büyük güçlükler çekecektir. Bu varsayımlara dayanarak Irak’ta üçe veya daha çok parçaya bölünmeyi başlatacak olan bir çatışmanın başlaması halinde, bu çatışmanın bölge ülkeleri tarafından söndürülmesiyle, tersine alevlendirilmesi arasında çok ince bir çizgi olduğunun altı çizilmelidir.


IRAK’IN GELECEĞİNE DAİR SENARYOLAR 



IRAK’IN GELECEĞİNE DAİR SENARYOLAR



- Bu tabloda belirtilen parametrelere verilen yanıtlarda
- Çok iyi sütununun çoğunlukta olması mevcut durumun merkezi otoriteyi güçlendirecek şekilde devamını
- İyi sütununun çoğunlukta olması mevcut durumun devamını
- Orta sütununun çoğunlukta olması kırılgan ve hassas Irak senaryosunun oluşmasını
- Kötü sütununun çoğunlukta olması iç savaş ve kaos ortamına giden yolun açılmasını
- Çok kötü sütununun çoğunlukta olması parçalanmaya doğru gidilmesini gösterecektir.


***

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Irak Ziyareti Işığında Türkiye-Irak İlişkileri BÖLÜM 1

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Irak Ziyareti Işığında Türkiye-Irak İlişkileri  BÖLÜM 1


Irak Hangi Şartlarda, Nasıl Parçalanabilir, Yrd. Doç. Dr. Serhat ERKMEN,

Yrd. Doç. Dr. Serhat ERKMEN



Irak Hangi Şartlarda, Nasıl Parçalanabilir  ?:
En Kötüye Hazırlıklı Olmak

Yrd. Doç. Dr. Serhat ERKMEN
ORSAM Ortadoğu Danışmanı
Ahi Evran Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

Irak’ın toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini korumak her geçen gün daha da zorlaşıyor.

Irak kurulduğundan bu yana merkezi hükümeti kontrol edenler diğer siyasi gruplar üzerinde mutlak bir otorite sağlamaya çalışmıştır. Bu
nedenle sorun merkeziyetçiliğe karşı olmak ya da onu savunmak değil merkeziyetçi gücün kim tarafından hangi amaçla kullanılacağıdır.

Giriş

ABD’nin çekilmesinden kısa bir süre sonra Irak’ta başlayan siyasi kriz bir süredir Arap Baharı çerçevesinde gelişen olayların gölgesinde kalan Irak’taki siyasi gelişmelerin yeniden gündeme gelmesine neden olmuştur. Gerek Türkiye’de
gerekse dünya kamuoyunda Irak’ın istikrarı ve geleceği yeniden tartışılmaya başlamış ve iyiden kötüye doğru pek çok olasılık yeniden değerlendirilmeye alınmıştır. Türkiye’de yer alan haber ve yorumlarda da Irak’ın parçalanma olasılığı gündeme gelmiş ve siyasi krizin çözümüne ilişkin Irak’ta yapılan tartışmalar basına yansımaya başlamıştır.

Irak’ta yaşanan bu dinamik ve belirsiz sürecin ülkede kısa sürede ve hemen büyük bir krize dönmesini beklemek doğru değildir. Ancak, ABD’nin Irak’ı işgal etmesinden bu yana yaşanan tüm gelişmelerin tekrar tekrar gösterdiği gibi Irak toprak bütünlüğü ve siyasi birliğinin her geçen gün korunmasının zor olduğu bir ülke haline gelmektedir. Devlet otoritesinin yıkıldığı ve yerine sağlıklı bir yapının bir türlü inşa edilemediği Irak’ın geleceğine ilişkin basit kestirimlerde bulunup,
soruya kısa yanıtlar vermektense durumu daha geniş bir perspektiften değerlendirmek yararlı olacaktır. 

Bu nedenle, Irak’taki mevcut siyasi konjonktörü ve ülkenin tarihsel ve siyasal yapısını dikkate alarak bir olasılıklar analizi yapmaya çalıştık. Elbette, bu olasılıklar öngörülemeyen bazı değişkenlerin dahil olmasıyla farklı haller alabilir. Ancak, son 8 yılda yaşanan gelişmelere dayalı olarak tespit edilen genel parametreler ülkenin geleceği hakkında bir fikir verilmesini kolaylaştırmaktadır. Bu çerçevede Irak’taki siyasi gelişmelerin iskeletini oluşturan temel olgular
ve aktörler ışığında 4 ayrı ancak birbiriyle ilişkili gelecek senaryosu ortaya çıkmıştır. Bu senaryoların hiçbiri tek başına doğru ya da yanlış olarak ele alınmamalı, bazı durumların kabaca sınırlarının çizilmesi olarak yorumlanmalıdır. Konunun aciliyeti nedeniyle kullanılan haritalar fazlasıyla ayrıntılı değildir. Fakat ilerleyen zamanlarda daha detaylı çalışmalarla ileri götürülmesi mümkün
olacaktır.

Bu çalışma boyunca Irak’ın geleceğini belirleyecek olduğu düşünülen temel faktörler şunlar olacaktır: Ülkede işgalden sonra kurulan siyasi kurumların işleyişi; şiddet olaylarının niteliği ve düzeyi; güvenlik güçlerinin işleyişi; siyasi parti ve grupların devlet otoritesini ne derecede kabul ettikleri; anayasa tadilat sürecinin işleyişi ve dış güçlerin politikaları. Bu faktörler ışığında Irak’ın
geleceği ele alındığında her biri kendi içinde farklı boyutlar alabilecek iki temel kategori ortaya çıkmaktadır: Bu kategoriler Mevcut Durumun Devamı ve Parçalanma Durumu’dur.

1. Irak’ta Mevcut Durumun Devamına İlişkin Senaryolar

Irak’ta mevcut durumun devamı senaryosunun ana ekseni, Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) nin varlığını Irak çatısı altında sürdürmesidir.

Bununla birlikte, Irak’ın siyasal yapısının hala bir geçiş aşamasında olduğu, ülkenin ABD’nin çekilmesi sonrasında ciddi siyasal krizleri nasıl atlatacağının ve 2010 seçimi sonrasında oluşan meclisin ve kurulan hükümetin yerini nasıl bir meclis ve hükümetin alacağının bilinmemesi, ana eksenin sürmesi halinde dahi sistemin bugünkü halinde bazı değişimler yaşanabileceğini göstermektedir.



Yukarıdaki ana eksen temel alınarak bugünkü Irak’ın durumu şöyle tasvir edilebilir: Irak, toprak bütünlüğünü korumakla birlikte, merkezi hükümetin kuzeyde (Kuzey’den kasıt, IKBY’nin resmi sınırları olan Duhok, Süleymaniye ve Erbil vilayetinin sınırlarını kapsadığı kadar, Irak merkezi hükümetinin veya ilgili vilayet meclislerinin filli kontrolünün olmadığı Musul’un kuzeyindeki bazı ilçeler ve Kerkük’ün bir kısmını da kapsamaktadır.) otoritesinin olmadığı, ülkenin orta
kısımlarında sorunlar yaşadığı, güneyde ise Şiilerin çoğunlukta olduğu vilayetlerde güçlendiği, kendi içindeki temel anlaşmazlıkları çözememiş, etnik ve dini gruplar arasındaki siyasi rekabetin tarihsel nedenlerin de etkisiyle gruplararası düşmanlığa dönüştüğü, dış güçlerin etkilerine büyük ölçüde açık geçiş sürecinde bir ülkedir.

Bu durumda Irak’ın geleceği ele alınırken bu geçiş sürecinin farklı evrelerinin olabileceği; bu nedenle mevcut durumun devamı senaryosunun parçalanmanın gerçekleşmediği; fakat farklı açılardan kritik bir eşiğe yaklaşıldığı tüm senaryo ları içerdiği söylenebilir. Bu çerçevede mevcut durumun devamı senaryosu dört ayrı genel durum çerçevesinde ele alınabilir:

1.a. Merkezi Yapısı Güçlü Irak

Merkezi yapısı güçlü Irak; federal sistem içinde yönetilen; yapılacak anayasal düzenlemelerle merkezi yapıyı güçlendirme eğiliminde/güçlendirmiş olan; istikrarlı ve işleyen bir hükümetin olduğu Irak’tır. Irak’ta halihazırda ne merkezi yapının ne de bu yapıyı temsil eden hükümetin güçlü olduğu söylenemez. 2010 yılında yapılan seçim merkeziyetçi 3 partinin (listenin) zaferiyle sonuçlanmasına rağmen siyasi partiler arasındaki anlaşmazlık ve güç paylaşımındaki sorunlar
merkeziyetçiliğin güçlü olabileceği bir ortam yaratmamaktadır. 

<  Irak’ta merkeziyetçiliğin halen güçlü bir eğilim olduğu, seçimden ilk iki sırada çıkan Irakiye ve Kanun Devleti Koalisyonu’nun politikalarında da görülebilir. Resimde bu grupların liderleri Maliki ve Allavi görülüyor. >

   Tersine, merkezi hükümetin, onu kim kontrol ederse elde ettiği gücü kullanabilmek için bir baskı aracına dönmesi merkezi hükümeti kontrol edemeyen gruplardaki ademi merkeziyetçi eğilimleri artırmaktadır. Nitekim,
ilk olarak Iraklı Kürtler merkeziyetçiliğe karşı çıkmışlar ve kendi federal bölgelerini kurmuşlardır.
2005-2009 yılları arasında ise Irak İslami Yüksek Konseyi Basra merkezli bir federal bölge fikrini güçlü bir biçimde savunmuştur. ( Bu öneri hala zaman zaman gündeme gelmektedir) İşgalden hemen sonra ise Sünni Arapların çoğu federal bölgelere ve federalizme karşı çıkmıştır. Ancak, son 6 aydır Selahattin, Diyala ve Anbar’daki Sünni Araplar Bağdat’ın sürekli Şii Arapların elinde olduğu ve seçimi kazanmalarına rağmen iktidarı değiştiremeyeceğine inanmaya başlamalarından dolayı kendi federal bölgelerini talep etmeye başlamışlardır.

Aslında bu yaklaşım, Irak’taki merkeziyetçi geleneğin özelliğinden kaynaklan maktadır. Irak devleti kurulduğundan bu yana merkezi hükümeti kontrol edenler diğer siyasi gruplar üzerinde mutlak bir otorite sağlamaya çalışmıştır.

Bu nedenle sorun merkeziyetçiliğe karşı olmak ya da onu savunmak değil merkeziyetçi gücün kimin elinde olduğu ve hangi amaçlar için kullanılacağıdır. Kürtler dışında tüm siyasi gruplar merkeziyetçilikten yana tavır koymakta, ancak onu kontrol edemedikleri zaman merkezi gücü kontrol edene meydan okumakta ve onun yetki alanın dışında kalmak istemektedir. Son gelişmeler ışığında Sünni Arapların yoğun olduğu bazı vilayetlerde federal bölge talepleri güçlenmesine rağmen parlamento aritmetiği ve hükümetin yapısı değişirse bugün federalizmi
savunmaya başlayan Sünni Arapların politika değiştireceği öngörülebilir. Ancak bu seferde iktidarı kaybeden Şii grup hangisi olursa o federal talepleri savuna bilir. Özetle, bugün, Irak’ta tüm sorunlarına rağmen Irak’ta merkeziyet çilik hala en güçlü eğilimdir. Bu durum, seçimden ilk iki sırada çıkan listeler olarak Irakiye ve Kanun Devleti Koalisyonu’nun seçim öncesi vaatleri ve  politikalarında da görülebilir. Bu noktada sorun merkeziyetçilik düşünce değil, güçlü bir merkezi
hükümetin kurulamamasıdır. Irak’ta güçlü bir merkezi hükümet kısa ve orta vadede aşağıdaki biçimlerde güçlenebilir:

1.a.1. Demokratik Yollarla Merkezi Hükümetin Güçlenmesi

Irak’ta, 2005’te İslamcı Şii Arapların ve Kürtlerin fazlasıyla güçlü olduğu, Sünnilerin gerçek temsilcilerinin yok denecek kadar az olduğu ve çok sayıda farklı grubun barındığı Meclis, yerini 2010 seçimi sonrasında Sünni Arapların güçlü bir biçimde temsil edildiği, Şii Arapların parçalı bir görüntü sergilediği, Kürtlerin gücünün törpülendiği ve parti sayısının azaldığı bir Meclis’e bırakmıştır.

Mecliste Hivar, Vifak, Dava ve Sadr Hareketi gibi merkeziyetçi karakteri kuvvetli siyasi oluşumlar sayılarını artırmalarına rağmen hükümetin kurulması sürecindeki çetin pazarlıklar ve Şiiler ve Sünniler arasında gücün paylaşılamaması merkezi yapıyı güçlendirecek anayasal düzenlemeleri
çıkarabilecek bir hükümetin kurulmasını neredeyse imkansız hale getirmiştir. Hükümetin kurulması ve devamı için Kürtlerin oynadığı rol Başbakan Nuri Maliki’yi rehin aldığı gibi, demokratik yollarla güçlenmesi ancak Kürtleri dışlayacak kadar güçlü bir milliyetçi Arap koalisyonlarının seçimi kazanmasıyla mümkündür.

<  Başbakan’ın değişmesi halinde yenisini de rehin alacaktır. Bu nedenle, Irak’ta merkezi hükümetin Sünni Arapların yoğun olduğu bazı vilayetlerde federal bölge talepleri güçlenmesine rağmen parlamento    aritmetiği ve hükümetin yapısı değişirse bugün federalizmi savunmaya başlayan Sünni Arapların politika değiştireceği öngörülebilir. >

Bu durum ya büyük bir Arap partileri koalisyonunun tek başına hükümet kuracak kadar çok sandalye kazanmasıyla ya da bir partinin tek başına hükümet kurabilecek kadar çok sandalye kazanmasıyla mümkün olabilir. Eğer bu parti ya da koalisyon milliyetçi ve merkeziyetçi bir oluşum olursa Kürtlerin federalizm, petrol ve sınırlar konusundaki yaklaşımlarını redderek onlarla yasal ve meşru alanda mücadeleye girebilir. Yasalarda yapabileceği değişiklerle halihazırda denge yaratan farklı kaygıları görmezden gelerek Kürt grupları önemli konularda devre dışı bırakabilir. Fakat, bu olasılık iki nedenle gerçekçi görünmemektedir.

Bu Nedenlerden Birincisi, Irak’ta

“Araplık” kimliği altında siyaset yapabilecek ve mezhepsel boyutu yok sayacak kadar güçlü bir siyasal oluşum yoktur. Her ne kadar tüm partiler veya seçim ittifakları mezhepçiliğe karşı olduklarını söyleseler de hem siyasal duruşları hem de “öteki”ni tanımlamaları aslında mezhepçi tavırları konusunda açık bir fikir vermektedir. Bu nedenle, Sünni ve Şii Arap olgusunu dışlayarak sadece merkeziyetçi söylemle ve Iraklılık çatısı altında bir parti ya da koalisyon oluşmasının mümkün olmaması yukarıdaki olasılığı dışlamaktadır.

Tam anlamıyla merkeziyetçiliği savunan Sünni ve Şii Arap iki ayrı oluşum olsa bile bunlar asıl tehdit olarak birbirlerini gördüklerinden mevcut sistem içinde öncelikle birbirlerini rakip olarak görmekte ve sistem içinde güçlenmek için Kürtlerin desteğini aramaktadır. Bu durum, Kürtlerin merkeziyetçilik gibi hayati bir konuda dışlanmasını engelleyecektir. İkinci neden ise mevcut anayasayla ilişkilidir. Olağanüstü bir durumun doğması ve tüm Arap partilerin biraya
gelmesinin sağlanması halinde dahi (her ne kadar mümkün olmasa da bir an için gerçekleştiğini varsayalım) Irak Anayasası’nın 136. Maddesinin 2. Paragrafı uyarınca anayasadaki bir değişikliğin gerçekleşmesine üç vilayetin üçte ikisinin hayır demesi halinde değişikliğin gerçekleşmeyecek olması Irak’ta federal yönetimin ortadan kalkması ve tam bir merkeziyetçi yapının kurulmasını
imkansız hale getirmektedir. Çünkü, bu tür bir değişiklik Duhok, Süleymaniye ve Erbil’de kesin olarak reddedilecektir.

1.a.2. Silahlı Çatışmayla Merkezi Hükümetin Güçlenmesi

Irak’ta siyaset hala silahların gölgesinde yapılmaktadır. Meclis’te önemli güce sahip olan partilerin içinde ayrı bir silahlı grubu olmayan tek parti -yakın zamana kadar Bedir Tugayları’nı bünyesinde barındıran IİYK’yı ayrı tutarsak- Dava Partisi ve Irak Türkmen Cephesi’dir. Bununla birlikte, Dava Partisi, hükümette olmanın avantajlarını kullanarak Irak devletinin resmi güçlerinden yararlanmakta, İçişleri Bakanlığı’ndan özel bir birim kurarak kendisine bağlı bir siyasi- askeri güç oluşturmaktadır. Doğrudan Nuri Maliki’ye bağlı olan bu birim IKBY dışında ülkenin herhangi bir yerinde istediği operasyonu gerçekleştirmekte, olan bitenden kimse hesap soramamaktadır.

Irak’ta siyasi partiler ya da güç odakları ile silahlı gruplar arasındaki ilişki son 2008-2010 yılları arasında önemli bir düşüşe geçen şiddet eylemlerinin ülkedeki siyasi atmosfere bağlı olarak yeniden artmasını mümkün kılmaktadır. Ancak, bu senaryo dahilindeki silahlı çatışma ülkenin genelini sarabilecek bir kaos ortamı yaratabilecek bir silahlı çatışmadan bazı yönleriyle ayrılabilecektir.

Bu senaryoda silahlı çatışmanın ana ekseni, Irak’ta merkeziyetçiliğin yanında olan güçlerin açık ya da gizli bir koalisyon ile ayrılıkçı gruplar ile çatışmaya girmesi ve bu çatışmayı açık bir üstünlükle kapatarak Bağdat’ın otoritesini tüm Irak üzerinde hakim kılacak hale gelmesidir. Irak ordusu ve polisi bugünkü kapasitesi itibarıyla ayrılıkçı güçlerin tam olarak üstesinden gelecek durumda değildir. Buna silah, teçhizat, eğitim, örgütlenme ve doktrin olarak hazır olduğu
söylenemez. Bununla birlikte, ABD’nin çekilme sürecinin tamamlanmış olması bu denli bir çatışmanın ülkenin içinde bir başka güç tarafından engellenmesi olasılığını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Yani, merkezi hükümeti kontrol eden güç kendisini “hazır hissederse” kademeli Kapak Konusu olarak bu çatışmayı başlatabilir. Fakat, merkezi otoriteyi tek elde toplamayı amaçlayacak olan bu türden bir şiddet kullanımı kabaca özetlenen şu koşullara bağlı olarak ortaya çıkabilir.

- Irak’ın başka yerlerinde büyük çaplı ve güvenlik güçlerinin dikkatini ve enerjisini dağıtacak olayların olmaması,
- Siyasi konjonktürün uygun olması ve geçerli bir nedene dayanılması (bağımsızlık ilanı, Kerkük’ün IKBY’ye ilhakı, ülke genelinde büyük çaplı ve sürekli terör saldırıları),
- Merkezi hükümetin tam otoritesini sağlamak isteyen gücün (Sünni ya da Şii Arap ya da bunların bir koalisyonu) kendi içinde veya diğerleriyle geniş çaplı bir askeri ve siyasi koalisyon kurması,
- Bölge ülkelerinin merkezi yönetimin yanında açıkça yer alması veya ayrılıkçılara / federalistlere koruma sağlamaması.

Bu faktörlerin her birinin bir arada gerçekleşmesi son derece güç görünmektedir. Öncelikle, merkeziyetçiliği savunan partiler arasında güçlü bir birlik sağlanması bir önceki maddede açıklanan nedenlerden ötürü pek mümkün görünmemekte dir. Hatta, son siyasi gelişmeler, Sünni ya da Şii Arapların hangisi bu hamleyi başlatacak olursa olsun IKBY’den önce birbirleriyle çatışma olasılıklarının daha yüksek olduğunu göstermektedir.

(Mevcut gelişmeler ışığında en olası durum, Maliki’nin diğer Şii partilerden destek alarak önce Sünnileri törpülemesi, sonra da gücü yeterse IKBY’ye yönelmesidir.) Bunun yanı sıra Ortadoğu’da yaşanan değişim rüzgarları ve bölge ülkeleri arasındaki güç mücadelesi Irak konusunda hem fikir olduklarını göstermemektedir.


ABD’nin Irak’tan çekilmesinden en fazla hangi politik grupların zarar ya da kâr edeceği şimdilik belirsiz.
Resimde, devir teslim törenindeki Irak Adalet Bakanı ve Amerikalı bir general görülüyor.


<  Irak’ta merkezi hükümetin tam otoritesini sağlamak üzere başlatılacak bir askeri operasyon yoluyla ülkede  merkeziyetçiliğin sağlanması, iç savaş veya dış müdahaleye yol açabilecek bir kaotik duruma dönüşme olasılığı taşımaktadır. >

Tersine, bu tür bir operasyonu başlatacak olan Iraklı güç kim olursa olsun bazı ülkeleri karşısına alacaktır. Bu nedenle, mevcut bölgesel ve ülkesel şartlar dikkate alındığında Irak’ta merkezi hükümetin tam otoritesini sağlamak üzere başlatılacak bir askeri operasyon yoluyla ülkede merkeziyetçiliğin sağlanması büyük bir olasılıkla iç savaş veya dış müdahaleye yol açabilecek bir kaotik duruma dönüşme olasılığını güçlü bir biçimde taşımaktadır. Bu nedenle, bu senaryonun gerçekleşmesi olasılığı da düşüktür.

1.a.3. Merkeziyetçiliğin Sistem İçinde Kalan Araçların Kullanılmasıyla Sağlanması

Bu senaryo bir anlamda ilk iki senaryonun bir çeşit bileşkesidir. Ülkede merkeziyetçiliğin güçlenmesini isteyen güçlerin siyasal olarak yükselmesine, ancak parlamento ve hükümetteki güçlerini artırmalarına rağmen merkeziyet çiliği, hükümetin otoritesini ve etki alanını sadece yasal yolları kullanarak sağlayamamasına ve Irak siyasetinin doğası gereği silahlı güçlerini de çeşitli biçimlerde devreye sokmasına dayanır. Bu senaryoda merkezi yapıyı güçlendirmek isteyen siyasal güçler, büyük çaplı çatışmalar yaratmadan, fakat merkezi hükümet ile federal hükümet(ler) arasındaki sorunlarda bazı gerekçelere dayanarak (örneğin yerel halkın şikâyetleri üzerine hareket
etmek, küçük çaplı yerel çatışmaları ve olayları engellemek) ordu ve polisi kullanmak suretiyle yavaş yavaş ilerleyebilirler. Bu gerekçelerin bir süredir Diyala, Musul, Selahattin ve Kerkük’ün bazı ilçe, nahiye ve köylerinde Irak hükümeti tarafından kullanılarak önceden peşmergelerin kontrolünde bulunan bazı bölgelerde ilerleme kaydedildiği ve sorunlu alanlarda peşmergelerin
çıkartılarak yerine Irak ordusunun yerleştirildiği görülmektedir. Bu senaryo Irak’ın değişik bölgelerinde küçük çaplı lokal gerginliklerin meydana gelmesi, ancak bunların hükümet tarafından üstesinden gelinerek salam yöntemiyle otoritesini yeniden inşa etmesiyle gerçekleşebilir. 

Bu senaryonun en önemli boyutlarından birisi ise merkeziyetçi güçlerin ardında bölge ülkelerinin, ABD’nin ve BM’nin yoğun bir desteğinin bulunmasının gerekliliğidir. 
Bu durumun, Irak’ta merkeziyetçiliği güçlendirebilecek en olası senaryo olduğunun altının çizilmesi gerekmektedir.

Yukarıda merkeziyetçiliğin artması için yaşanabilecek gelişmelere ilişkin temel senaryolar ele alınmıştır. Ancak merkezi yapının hangi şekilde olursa olsun güçlenmesinin iki temel sorun yaratabileceği akılda tutulmalıdır:

(a) Merkezi otoritenin güçlenmesiyle birlikte merkezi hükümetin kimin tarafından kontrol edileceği sorunu ön plana çıkacaktır: Kurulduğu tarihten bu yana merkezi otoritesini güçlendirmeye çalışan ama bunu tam olarak başaramayan Irak’ta iktidarı kimin kontrol edeceği sorunu son derece kritiktir. Bu sürecin demokratik yollarla olması daha iyi bir senaryo gibi görünmesine rağmen gerçekleşmesi riskli ve sonuçları açısından kontrol edilemeyecek bir süreç olduğu unutulmamalıdır.

Her olasılıkta en önemli sorun iktidarın kimde olacağıdır. Buna verilebilecek en mantıklı yanıt Irak’ta  merkeziyetçi bir Şii koalisyonun olabileceğidir. İdeal senaryo Irak’ın merkeziyetçi yapısını güçlendirmek  isteyen Türkmen, Arap, Kürt, Hıristiyan, Sünni, Şii bütün grupları içermek olmasına rağmen bu sonucun
ortaya çıkması olasılığı çok düşüktür. Bu nedenle merkezi gücün yükselmesi süreci paradoksal olarak Irak’ta yeni çatışma ve parçalanmalara yol açacak bir dinamik barındırmaktadır. En ideal senaryonun gerçekleşmesi Iraklı siyasi grupların siyasi olarak olgunlaşmasına ve bölge ülkelerinin her türlü iç anlaşmazlığı merkeziyetçilik çerçevesinde eritecek bir denge yaratmak için baskı yapmasına bağlıdır.

(b) Merkeziyetçiliği güçlendirme senaryosunun yaratacağı ikinci sorun ise büyük ölçüde sürece bağlıdır: IKBY, haklarının önemli bir kısmının elinden alınmasına büyük bir tepki verecektir.

Bu nedenle, IKBY’nin haklarının büyük ölçüde sınırlanması veya çok zayıf bir federalizm oluşması ancak güç kullanımı yoluyla mümkün olabilir.

Bu durumda dahi Kürtlerin bu süreci kabul etmeyeceği, silahlı mücadele başlatabileceği ve bağımsızlık vurgusunu daha güçlü yaparak kazanımlarını geri almak isteyeceği söylenebilir. Ki, bu mevcut durumun devamına ilişkin senaryoların ortadan kalkması anlamına gelmektedir.

1. b. Merkezi Yapısı Zayıf Irak

Bu senaryo temelde yukarıdaki şartların oluşmaması durumunda ülkedeki farklı etnik, mezhepsel ve ideolojik grupların arasındaki siyasi çekişmenin büyümesi ve merkezde istikrarlı bir otorite oluşmamasına dayanmaktadır. Bu senaryonun kırılganlıktan veya kaos durumundan farkı, birbirleriyle çatışmak istemeyen veya çatışmaktan yorulan Iraklıların zayıf bir merkezi yönetim etrafında güçlü federal bölgeler şeklinde örgütlenmek istemesine dayanmaktadır. Irak’ta merkezi hükümetin bugünkünden daha zayıf olması iki biçimde olabilir: herhangi bir çatışma yaşanmaksızın tarafların gönüllü tercihleri ve rızasıyla ya da küçük çaplı bir iç çatışma yaşandıktan sonra çevreden gelen baskıyla çatışmanın durmasından sonra.

1.b.1. Tarafların Kendi Rızasıyla Merkeziyetçiliği Zayıflatmaları

Irak’ta siyasi gruplar arasındaki çatışmaların en önemli kaynaklarının başında siyasi çıkarlar ve ekonomik rant gelmektedir. Bu nedenle Irak’ta kendi yaşadıkları bölgelerin gelirlerinden tatmin olan, diğerlerinin kendilerine yük getirdiğini düşünen veya merkezi hükümetin baskısından kurtulmak için uğraşan Sünni ve Şii Arapların bazılarının ve Kürtlerin merkezi güçlendirmektense
zayıflatmayı tercih ettikleri söylenebilir.

Bunu yaparken önceki rejimlerin Irak’ta yaptıkları baskıları öne süren bu gruplar yeni dönemde aynı merkeziyetçi çabasının kendilerine de zarar verdiğini ön plana çıkartabilirler. Dahası, her bir bölgede kendi üstünlüğünü kurmuş olan siyasi çevreler dışarından bir siyasi gücün kendi topraklarında filizlenmesini istememektedirler. Ayrıca, bu siyasi gücün ekonomik gelirle de birleştirilmesi
halinde her bir grup kendi bölgesinden kaynaklanan doğal kaynak gelirlerini bir başka bölgeyle paylaşmak istemeyebilir. Bu nedenle, merkezi yönetimin ağır bürokrasinin pençesinde kalmaktansa zayıf bir federal yapı etrafında örgütlenmeyi tercih eden bir Irak senaryosu ortaya çıkabilir. Ancak, bu senaryonun önünde üç temel engel olduğu söylenebilir: doğal kaynakların
bölgelere eşit dağılmaması, Irak’ın tarihsel mirası ve bölge ülkelerinin tutumu.

Irak’ın petrol rezervlerinin büyük kısmı ülkenin güneyindeki Basra Havzası ile kuzeydeki Kerkük civarında toplanmıştır. Bu rezervlere değişik bölgelerde bulunan yeni yerler eklenebilir. Ancak, mevcut durum tablosu ülkede etnik ya da coğrafi olsun daha güçlü bir federalizmin ve mevcut sınırlarıyla federal bölgelerin Sünni Arapları önemli bir gelirden yoksun bırakacağını göstermektedir.
Sünni Arapların yaşadıkları bölgelerde de petrol bulunduğu iddialarına rağmen bunun henüz kanıtlanamamış ve işler duruma getirilememiş olması onların bu tür bir güçlü federal sistemde en çok zarar görecek grup olmasına neden olabilir. Bu nedenle Sünni Araplar arasında federal bölge arayışında olacak grupların özellikle Kürtler ile petrol alanlarının bulunduğu il sınırları üzerinde yoğun bir çekişme yaşaması muhtemeldir. (Diyala’da Hanekin ve Karatepe civarı,
Selahaddin’de Tuzhurmatu civarı, Musul’da kuzeydeki Şeyhan ve Hamdaniye ve Kerkük’ün petrol sahası olan bölgeleri).

Ülkenin tarihsel mirası da grupların kendiliğinden güçlü bir federalizme yönelmesini engellemektedir. 

Özellikle Irak’ın Arap kesimi devletin hala bir Arap devleti olduğunu, Kürtlerin devletin zayıflığından  yararlanarak bugünkü noktaya ulaştıklarını düşünmekte dir. Bu nedenle, aslında pek çoğu için bugünkü durum geçicidir. Bunun mevcut haliyle sürmesi doğru değildir. Özellikle, IKBY’nin Musul, Kerkük ve Diyala gibi vilayetlerde genişleme çabaları ve IKBY’nin otorite sahasını buralara genişletmesi kabul görmemektedir.

Bölge ülkelerinin etkisi de son derece önemlidir. Irak’taki zayıf bir federalizmin ülkeyi parçalanmaya götüreceği endişesini taşıyan devletlerin Irak’taki siyasi grupları yönlendirmeleri ve birbirleri arasındaki işbirliği zayıf merkezi hükümet ve güçlü bir federasyon senaryosunu zayıflatmaktadır.

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***