Mehmet Agar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet Agar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2020 Pazar

28 ŞUBAT 1997 ASKERİ DARBESİ VE TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNE ETKİLERİ., BÖLÜM 14

28 ŞUBAT 1997 ASKERİ DARBESİ VE TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNE ETKİLERİ., BÖLÜM 14


Cumhuriyet Tarihi, Demokrasi, Darbe, Post Modern Darbe, Eğitim, 28 Şubat 1997 Askeri Darbesi,İsmail GÜLMEZ, Yrd. Doç. Dr. Yavuz ÖZDEMİR,
Susurluk, Mehmet Agar, Hüsamettin Cindoruk, Mesut Yılmaz, 



3.2.1.3. 28 Şubat Sürecinin Siyasi Nedenleri 

“28 Şubat bir süreç midir, darbe midir” sorusu son birkaç yıla kadar tam olarak 
cevaplanabilmiş değildi, zira etkisi ne kadar yoğun hissedilse de askeri müdahale 
öncekilerden farklı bir biçimde gerçekleşmiş ve yaşananların bir darbe olarak 
algılanması zaman almıştır. Nitekim 1 Mart 1997 tarihli Cumhuriyet gazetesinde 
“Muhtıra Gibi Tavsiye” başlığı ile MGK toplantısı sonucu verilmiştir (Erdin, 2010, 
s.187). 28 Şubat 1997 tarihinde muhtıra yayınlanmasına rağmen aynı yılın yazında darbe beklentileri olduğuna dair haberler gündeme gelmiştir. 28 Şubat nedir sorusunu sorduğumuzda 28 Şubat 1997 tarihinde yayınlanan askeri muhtıra ile başlayan süreç cevabını verebiliriz. Elbette bu yeterli bir açıklama değildir, zira öncesinde ve sonrasında yaşananlar bu süreci anlamlı ve anlaşılır kılacaktır. Söz konusu süreci anlamak için bazı yazarlar, Cumhuriyet’in kuruluşu ve çok partili döneme geçişe kadar gitmektedirler, çünkü Cumhuriyet tarihimizde defalarca darbe deneyimi yaşanmış ve bu deneyimler çok partili döneme geçtikten sonra meydana gelmiştir (Akın, 2011, s.5). Bu dönemi hazırlayan koşullar başta olmak üzere, 28 Şubat’ın ne zaman ve nasıl başladığı incelenecek ve sürecin gelişim safhaları ele alınıp anlatılacaktır. 

3.2.1.4. Refah-Yol Hükümeti döneminde ki önemli siyasi ve sosyal olaylar 

Ana-Yol Hükümeti’nin sona ermesi üzerine, Cumhurbaşkanı Süleyman 
Demirel’in, hükümeti kurma görevini seçimlerde en yüksek oyu alan RP lideri 
Necmettin Erbakan’a vermesiyle Türkiye siyasi tansiyonu yüksek yeni bir döneme 
girmiştir (TBMM, 2012, s.949). Erbakan’ın temaslarında RP ve DYP arasındaki 
görüşmelerde ilerleme kaydedildiğinin ortaya çıkması üzerine zaman içersin de nihayet 28 Haziran 1996 tarihinde iki lider iki yıl Erbakan’ın iki yılda Çiller’in Başbakanlık yapacağı “Dönüşümlü Başbakanlık” sistemi üzerinde anlaşılması ve seçime Çiller’in Başbakanlığında gidilmesi koşuluyla, öncelik Erbakan’a verilmiştir. Erbakan Başbakan, Çiller’de Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olacaktır (Gürses, 2009, s.115). 

Refah-Yol Hükümeti bu anlaşma neticesinde kurulmuş olmakla beraber, Türkiye 
siyaseti yeni bir döneme yelken açmış ve derin sularda yüzme zamanı gelmiştir. 
Özellikle bu koalisyon, Türkiye’nin yeni bir döneme girdiğini göstermekle beraber, 
ülkenin siyasi tansiyonunun çok yüksek olacağı yılları da beraberinde getirecektir. 

3.2.1.5. Toplumda hassasiyet yaratan olaylar 

Hürriyet gazetesi 9 Temmuz 1996 günkü sayısında “Refah İktidarda” manşetinin altında, “74 yıllık Türkiye Cumhuriyeti ilk kez genel seçimde % 21 oy alabilen “İslamcı” bir partinin yönetimine geldi” yorumunda bulunması (9 Temmuz 
1996, Hürriyet) Refah-Yol döneminin nasıl geçeceğini göstermekle beraber özellikle toplumsal olayları da akabinde getirecektir. Refah-Yol iktidarı ile birlikte Türkiye’de laiklik tartışmalarının başlaması, Necmettin Erbakan’ın Başbakanlık görevini almasının ardından tebrik için ziyarete gelenlerin önceki dönemlerde başbakanları ziyarete gelenlerden farklı bir görünüm arz etmeleri bu tartışmalara zemin hazırlarmıştır (Gürses, 2012, s.116). Çünkü RP’li iktidar bu gidişle sistemin tüm kilit noktalarına çomak sokarak, bütün dengeleri alt üst edecek gibi görünmekteydi (Bayramoğlu, 2007, s.70). Refah-Yol Hükümeti iktidara gelir gelmez, bazı camilerin önünde özellikle Cuma günlerinde bazı aşırı uç gruplar tarafından çeşitli eylemler düzenlenmeye başlamıştır. 6 Ekim 1996 tarihinde Ankara Kocatepe Camii’nde zikir çekerek “Şeriat İsteriz” şeklinde bağıran sakallı, cüppeli ve asalı Acz-i Mendi görüntüleri, günlerce televizyon ve gazetelerde yayımlanmıştır (Komisyon, 2012, s.50). 

Bunlardan en dikkat çekici olanı, Acz-i Mendiler olmuştur. Özellikle Türkiye 
kamuoyu Acz-i Mendileri o zamanlarda tanıdı. Toplumsal anlamda büyük bir grup 
olmayan Aczi Mendiler ellerindeki asalar ve garip giyimleri ile hemen dikkat 
çekmekteydiler. Özellikle 1996 yılının sonlarına doğru bu marjinal gruplara düzenlenen polis baskını bütün olanları ve yaşananları gözler önüne sermiş ve Türkiye 1997 yılına Acz-i Mendilerin seks skandalı ile girmişti. Polisin 28 Aralık1996 günü gazeteciler ve kameralar ile beraber bir eve düzenlemiş olduğu baskın sonrasında Acz-i Mendilerin şeyhi ve lideri konumunda bulunan Müslüm Gündüz isimli bir şahsı, Fadime Şahin isimli bir genç kız ile beraber yakalanması sonucu toplumda büyük bir endişe ve korku hâsıl olmuştu. Fadime Şahin hakkında, imam nikâhlı eşim diyen Acz-i Mendilerin lideri Şeyh Müslüm Gündüz din istismarı başta olmak üzere, halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek suçlarından kesinleşmiş 2 yıl hapis cezası bulunuyordu. Acz-i Mendilerin lideri Şeyh Müslüm GündüzKemalizm’in ve Laikliğin” mutlak düşmanıydı (Birand, Yıldız, 2012, s.187). 

Yaşanan bu baskın olayından sonra Acz-i Mendilerin lideri konumunda bulunan 
Müslüm Gündüz tutuklanıp cezaevine gönderilirken onun kurbanı olan Fadime Şahin ise TV (Televizyon) kanallarını dolaşıyor ve tarikat şeyhlerinin tuzağına nasıl düştüğünü anlatıyordu. Fadime Şahin, İslam dinini öğrenmek için gittiği şeyh Ali Kalkancı tarafından istismara uğramış ve Kalkancı, kendisine sahte dini nikâh kıymış ve bir müddet sonra “Boş ol”! demişti, sonrasında ise içine düştüğü bu durumdan kurtulmak için Acz-i Mendilerin lideri olan Müslüm Gündüz’e gitmiş ve yine onunda kötü tuzağına düşmüştü. İstediği ise kendisine bu kötülükleri yapan din istismarcılarının bir an önce yargılanmaları ve cezalarını çekmeleriydi. 
Türk kamuoyu ise olanları ekranlardan seyrederken Fadime Şahin’i anlamaya 
çalışıyordu. CHP’li kadın milletvekilleri Fadime Şahin’e sahip çıkmıştı. Özellikle 
tarikat şeyhlerinin isimlerinin seks skandalı ile anılmaya başlaması ve toplumda 
oluşturulmak istenen tarikat zihniyetinin boşa çıkmasını sağlamış ve bu yaşanan 
olaylardan dolaylı Refah Partisi dolaylı bir şekilde etkilenmiştir. 

Fadime Şahin, iki tarikat liderinden de şikâyetçi olmuş ve suç duyurusunda 
bulunmuştur. Yapılan bu şikâyet ardından iki şeyh de yargılanıp mahkûm olmuştur. 
Yaşanan bu olay kısa zaman da Türk kamuoyunu etkisi altına aldığı gibi siyaset 
yaşamını da etkisi altına almıştır. 
Bu gösterilerin zamanlama olarak Başbakan’ın Libya gezisine denk gelmesi bu 
yayınların etkisinin artmasına yol açmıştır. 20 Ekim tarihinde yine aynı yerde gösteri yaparak, Atatürk’e hakaret eden yüz civarındaki Acz-i Mendi gözaltına alınmıştır. Bu olayların 28 Şubat sürecini tetikleyen kurgulanmış olaylar olduğu, Acz-i Mendiler, Fadime Şahin, Ali Kalkancı gibi isimlerin provokasyon amaçlı kullanılmış oldukları yapılan tetkiklerde görülmüştür (TBMM, 2012, s.950). 

3.2.1.6. Susurluk olayı ve “Aydınlık için bir dakika karanlık” eylemleri 

Türkiye 28 Şubat süreci içerisine girerken, ülkede karanlık güçler iş başındaydı. 
Ülke adeta içten içe kaynıyordu (Birand, Yıldız, 2012, s.165). Özellikle ülkenin siyaset gündeminde yeni kurulan Refah-Yol Hükümeti, Başbakan Erbakan’ın siyaset ve sivil toplum kuruluşları ile olan ilişkileri ve toplumda irtica ve hassasiyet yaratan olaylar tartışılırken, tüm dikkatler hep bu yönde toplanmış iken, siyaset ve devletteki bu çıkmaz ilişki sarmalı Susurluk Olayı ile daha da farklı bir anlam ve önem kazanmış idi. 

Susurluk ilçesi, 3 Kasım 1996'dan sonra Türk siyaset tarihine mal olmuştur. 3 
Kasım 1996 akşamı saat 19.25'te 06 AC 600 plakalı Mercedes marka bir otomobil, 20 RC 721 plakalı bir kamyonla çarpışmış, aracı kullanan eski İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ'la birlikte, kırmızı İnterpol bülteniyle aranan ülkücü kökenli Abdullah Çatlı ve onun sevgilisi olduğu söylenen Gonca Us olay yerinde ölmüşlerdir. 

Mercedes'in plakasının (06 AC 600) Abdullah Çatlı'ya tahsis edildiğini 
çağrıştırmaktadır. Abdullah Çatlı ve sevgilisi Mehmet ve Melahat Özbay sahte 
kimliğiyle seyahat etmektedirler. Olay duyulunca Ankara'da çok sayıda işadamı, ara sıra görüştükleri Özbay'ın aslında Çatlı olduğunu öğrenmişlerdir. Dönemin İçişleri Bakanı ise Mehmet Ağar’dır. Mehmet Ağar'ın adı Susurluk Olayında kazadan sağ kurtulan kişi aracılığıyla karışmıştır. DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak, yaralı kurtulmuştur. 
Bucak aşireti Güneydoğu'da PKK'ya karşı devlet güvenlik güçlerinden yana saf tutmuş bir aşirettir. Mehmet Ağar'ın bu birlikteliği, suçluları güvenlik kuvvetlerine teslim etmeye götürüyorlardı diye açıklaması kamuoyunu tatmin etmemiş, daha da kızdırmıştır (Özgan, 2008, s.65). 

O dönem yaşanan pek çok olay koalisyonun RP’si kanadını, Susurluk Skandalı 
da DYP kanadını yıpratmış, üzerlerinde kamuoyu baskısı oluşturmuştur. Medyanın 
olaydan haberi olduğu andan itibaren bir Susurluk algısı yaratılmış, kaza sonrasının gerçek görüntüleri ile canlandırmalar birleştirilmiş ve ortaya çıkan mizansenler ekrandan yayınlanmaya başlanmıştır. Medyanın her geçen gün güçlendiği bu çağda, olaylar medyanın ona atfettiği kadar önemli sayılmakta ve onun verdiği isimlerle anılmaktadır. “Susurluk Skandalı’na” ismini veren medya, “polis-mafya-siyaset üçgeni” tabirini de kullanıma sokmuştur (Arikan, 2010, s.92-93). 

Bu olayın ardından, basın organlarında, “derin devlet” ve “devlet-mafya-siyaset 
üçgeni” iddiaları tartışılmaya başlanmıştır. Bu olayın içinde DYP’li bir vekilin olması, Tansu Çiller’in kazadan yaralı olarak kurtulan Sedat Bucak’ı hastanede ziyaret etmesi, ölen Abdullah Çatlı için TBMM Genel Kurulu’nda “Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de bizim için şereflidir” şeklindeki sözleri, basın yayın organlarında eleştirilmiştir (TBMM, 2012, s.950-51). Bu gelişmeler ile beraber Türkiye “polis-mafya-siyaset” gündemleri ile açığa çıkan olaylarla beraber siyaset tansiyonu daha da yükselmiş, TBMM’ de ki muhalefet grupları Necmettin Erbakan ve Tansu Çiller’in devlet içerisinde ki kirli işleri açıklamaya çağırmışlardı. 
DYP ile bağlantılı kişilerin Susurluk Skandalı’nda isimlerinin geçmesi nedeniyle 
partinin bu konuyu savunarak sahiplenmesi; Parti Genel Başkanı ve Başbakan 
Yardımcısı Tansu Çiller’in kazada yaralanmış olan milletvekili Sedat Bucak’ı hastanede ziyaret etmesi, kazada ölen Abdullah Çatlı için “Devlet için kurşun atan da kurşun yiyen de bizim için şereflidir” (Akpınar, 2001, s.128) demesi koalisyonun bu kanadını yıpratmıştır. RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan da olaya “fasa fiso” diyerek yaklaşmıştır (Donat, 1999, s.339). Kendi partisi ile doğrudan ilgisi neredeyse hiç olmayan bu olay Necmettin Erbakan’ın bu şekilde müdahil olması koalisyonu korumak amaçlı olarak algılanabilir. Erbakan ve kurduğu hükümetin çeşitli nedenlerle ters düştüğü büyük medya yapılanmaları hükümetle aralarındaki problemler nedeniyle bu ifadeleri kullanmışlar ve halkta tepki oluşturmaya çalışmışlardır (Arikan, 2010, s.93). 

Necmettin Erbakan’ın, bu gelişmeler karşısında, basında çıkan haberler için 
“fasa fiso” diyerek, olayı “medyanın abarttığını” öne sürmesi bu kez RP’nin 
eleştirilmesine neden olmuştur. Erbakan’ın koalisyon ortağını korumak için bu sözleri sarf ettiği öne sürülmüştür. 

Bu gelişmeler üzerine Tansu Çiller, skandala adı karışan İçişleri Bakanı ve eski 
Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’ın istifasını istemiştir. ANAP lideri Mesut 
Yılmaz, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den DDK’ın (Devlet Denetleme Kurulu) 
görevlendirilmesini istemiş; ancak Demirel “sistemin işletilmesi” gerektiğini 
söyleyerek, talebi geri çevirmiştir. Müteakip günlerde, Mesut Yılmaz, Almanya gezisi sonrası uğradığı Budapeşte’de kaldığı otelde kimliği belirsiz bir kişinin yumruklu saldırısına uğramıştır. Neticede, daha önce, Necmettin Erbakan’ın Libya gezisine ilişkin kararnameyi imzalamamasından dolayı parti içinde gerginliğe yol açan Mehmet Ağar, 8 Kasım 2006’da “Herhalde Kaddafi memnun olmuştur” diyerek istifasını sunmuş ve yerine Meral Akşener getirilmiştir. Akşener’in ilk işinin Ağar’ın imzalamadığı Erbakan’ın Libya gezisi kararnamesinin imzalanması olduğu öne sürülmüştür (TBMM, 2012, s.951). 

Susurluk Olayını araştırmak için 13 Kasım 1996’da üç ay görev yapacak olan 
“Meclis Susurluk Araştırma Komisyonu” kurulmuştur. Bu komisyonun başkanı 
Mehmet Elkatmış; “Susurluk Olayının arkasında JİTEM’in olabileceğini işaret etmiş ve Başbakanlık Teftiş Kurulu bu konu ile hazırlanan raporunun bir bölümünü devlet sırrı olduğunu” iddia etmiş ve yayımlamamıştır. 

9 Ocak 1997 tarihinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile Çankaya Köşkü'nde bir görüşme yapan Başbakan Necmettin Erbakan, Susurluk kazasıyla ilgili olarak Başbakanlık Teftiş Kurulu'nca hazırlanan raporun Süleyman Demirel’e 
sunulduğunu söylemiştir. Susurluk konusunda orduya yönelik açıklamalar yapan 
Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Vekili Hanefi Avcı mahkeme kararıyla tutuklanmıştır (TBMM, 2012, s.951). Yaşanan bu gelişmeler üzerine Başbakan Erbakan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı'yı ziyaret etmiştir. Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın 10 Ocak 1997’de düzenlemiş olduğu basın toplantısında Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun hazırlamış olduğu Susurluk Raporu hakkında bilgi vermiştir. Başbakan Necmettin Erbakan ayrıca Susurluk Dosyasını araştırmak üzere MİT’e bir rapor hazırlatmış ve bu rapor sadece mecliste grubu bulunan parti başkanlarına verilmiştir. 
Bu konuyla ilgili araştırma ve soruşturmaların ağır yürümesinden dolayı o döneme kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin en pasif ama en etkili protestosu gerçekleşti. 
“Yurttaş Girişimi” tarafından organize edilen “ 1 dakika karanlık eylemi” hak, hukuk, demokrasi, özgürlük, zulme karşı mücadele söylemleriyle iktidara gelen RP’ne daha doğrusu bu kirli ilişkileri açığa çıkaramayan sisteme karşı düzenlenmiş ti (Aksoy, 2000, s.185). Bu eylemler İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde başlayıp tüm yurda yayılan bir eylem haline gelmişti, elinde siyasi bir gücü olmayan ve sistem karşısında her zaman ezilen kesimler bu pasif ama etkili eylem yoluna gitmişlerdir. Başbakan Erbakan bu eylemi “çocukça bir davranış” olarak nitelemiştir. Böylece devletin içine sinmiş bu çetelerle uğraşılmayacağının ilk sinyallerini vermiştir. O dönemdeki konuşması şöyledir; “Denizde damla bile değiller. Aklı başında insanlar böyle şeyler yapmaz. Bir insan hasetten yapacak bir şey bulamazsa elektriği kapatır. Birkaç nasipsiz insanın yapacağı bu tür şeylerden etkilenmeyiz. Etkilenenler zayıf insanlardır. Bunun etkisinde kalıp farfarayla bunu yaymak, aynı şekilde hata ve suçtur. 70 milyonluk Türkiye böyle fesatlarla yerinden oynamaz” (Özer, 2011, s.56). 
Bu süreçte Susurluk Skandalı ile ilişkilendirilerek ve büyük bir medya desteğini 
de arkasına alarak gerçekleştirilen eylemler düzenlenmiştir. Bunlardan en dikkat çekeni her akşam saat 21.00’de yapılmakta olan ışık açma ve kapama eylemleri olmuştur (Arıkan, 2010, s.93). Susurluk Olayı ile toplum ilk defa ciddi olarak harekete geçmiş olmakla beraber, Susurluk skandalı toplumda yaygın bir infiale sebep olmuş; skandalın üzerinin örtüldüğünü düşünen “Yurttaş Girişimi” adı verilen bir grup aydın tarafından 1-29 Şubat 1997 tarihlerinde yürütülen “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” adlı kampanyalarla, Susurluk’ta açığa çıktığı öne sürülen “derin devlet” hedef alınmıştır. 

Ancak, Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın bu eylemi “mum söndü” ’ye benzetmesi, başta Alevi vatandaşlarımız olmak üzere, toplumun geniş kesimlerinde infiale sebep olmuş; böylece protestolar özellikle Refah Partisi’nin aleyhine dönük kampanyaya dönüştürülmüştür (Komisyon, 2012, s.52). 
“Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” olarak tanıtılan bu eylemle hem 
Susurluk’la açığa çıkmış gibi gösterilen “derin devlete” karşı durulmakta hem de - 
açıkça ifade edilmemekle birlikte - “siyasal İslam = karanlık” önermesi vatandaşın 
zihinlerine kodlanmaktadır. O dönem İstanbul merkezli büyük medyanın - özellikle de televizyon kanallarının ana haber bültenlerinin eylem saatinde canlı yayınla - verdiği destekle bu eylem yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Susurluk Skandalı o dönemin konjonktürüne uymamakla birlikte medya tarafından, hükümetin yanlış adımlarının da verdiği fırsatlarla, iyi şekilde kullanılmış ve kamuoyu oluşturulması na yardımcı olmuştur (Arikan, 2010, s.93). 

İstanbullu avukat Ergin Cinmen önderliğinde başlayan bağımsız yurttaşlar 
girişiminin çağrısıyla, “Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri Susurluk 
kazasıyla aydınlanan devlet içindeki çeteleşmenin ortaya çıkarılıp cezalandırılma sını isteyenleri, Şubat ayı boyunca her akşam saat 21.00'da bir dakika boyunca evlerinin ışıklarını kapatarak pasif protestoya çağırmıştır. Eylem, daha başladığı gün yalnızca Susurluk'un açığa çıkarılması değil, Refah-Yol dönemindeki tüm uygulamaları protestoya dönüşmüştür (Özgan, 2008, s.66). Yapılan bu eylem ve protestoların RP ile bir ilgisi yoktur. Ancak Erbakan’ın ortağı Çiller’i koruyabilmek için eylemleri eleştirmesi askeri lojmanları da eylemlere müdahil eden ve bir anda eylemin mecrasını değiştirip tepkileri RP’ne döndüren bir gelişme halini almıştır (Opçin, 2004, s. 82). 

Özellikle Susurluk Olayı ile başlayan bu süreç “Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylem ve protestoları ile devam etmiştir. Bu dönem içerisinde ki Refah-Yol 
Hükümeti’nin icraat ve faaliyetlerine bakacak olursak; toplumda hâsıl olan ve uzun süredir devam eden istikrarsız yönetim biçimi ve toplumsal bütünleşmenin 
sağlanamaması ve bu olumsuzlukların siyasi yaşama taşınmasını beraberinde 
getirmiştir. Bu ışıkları söndürme eylemi hiç şüphesiz ki Türkiye tarihinin ilk ve en 
büyük sivil toplum olayı olmakla birlikte tüm Türkiye’ye yayılamamıştır, genellikle 
büyük şehirlerde destek bulmuştur. 
Fakat bu hareketin tüm Türkiye’ye yayılmaması hareketin fazla abartıldığı izlenimini vermekteydi. 
Beklide Refah-Yol’ un bu eylemi pek hesaba katmamalarının nedeni de budur (Bölügiray, 1999, s.25). Bununla beraber ülkede ki siyasi istikrarsızlık ve yönetim boşluğu diğer partiler tarafından da tepkiyle karşılanmış ve toplumsal kutuplaşmaları da beraberinde getirmiştir. 
Böyle bir toplumsal gerilim ve kutuplaşmanın olması, başta Refah-Yol Hükümeti olmak üzere diğer partiler tarafından da acilen çözüm bekleyen konular arasında yerini almıştır. 

***

28 ŞUBAT 1997 ASKERİ DARBESİ VE TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNE ETKİLERİ., BÖLÜM 11

28 ŞUBAT 1997 ASKERİ DARBESİ VE TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNE ETKİLERİ., BÖLÜM 11


Cumhuriyet Tarihi, Demokrasi, Darbe, Post Modern Darbe, Eğitim, 28 Şubat 1997 Askeri Darbesi,İsmail GÜLMEZ, Yrd. Doç. Dr. Yavuz ÖZDEMİR,
Aczimendi, Fadime Şahin, Fadıl Akgündüz , Hüsamettin Cindoruk, Mesut Yılmaz, 


3.1.3. Sivas Olayları., 

Tansu Çiller tarafından kurulan 50.Hükümet daha güvenoyu almadan (TBMM, 
2012, s.942) Türkiye’nin siyasi yaşamına ve o döneme damgasını vuran öyle bir olay meydana geldi ki, Cumhuriyet tarihinin en kötü olayları arasında yerini aldı. 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas Olayları meydana geldi. Sivas Olayları, kimler tarafından ve nasıl planlanmıştı hala tam olarak anlaşılamamıştır. Dönemin en önemli olayları arasında yerinin alan, 2 Temmuz 1993 Sivas ve Madımak Oteli… 
Sivas’ta Pir Sultan Abdal şenlikleri için, aydınlar, sanatçılar, dönemin kanaat 
önderleri, yazalar ve Alevi önderleri bir araya gelmişti. Paneller, konferanslar, konserler ve çeşitli yazarlar tarafından imza günleri düzenlenip, 400 yıl önceki Hızır Paşa’nın düzenini eleştiren Pir Sultan Abdal’ı anıyorlardı. Pir Sultan Abdal’ın düşüncelerinin, değerlerinin mirasçısı konumunda olan yazar Aziz Nesin’de Sivas’a gelmişti. Aziz Nesin, Salman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” kitabını Türk okuyucularla buluşmasını sağlamıştı. Bu nedenle yazarın Sivas’a gelişi büyük bir tepkiyle karşılanmış ve özellikle radikal İslamcıları bu geliş yeterince rahatsız etmişti. 

Sivas’ın Banaz Köyü’nde düzenlenen bu şenlikler ilk defa yaşanan bu olaylar ile 
beraber gergin olarak başlamış ve şehirde soğuk rüzgârların esmesine sebebiyet 
vermiştir. Bu olayların yaşanması gölgesinde ziyaretçilerin Sivas’a gelmeden önce 
radikal dinci ve İslami grupların provokatör eylemleri başlamış ve şehirde marjinal gösteriler düzenlenmiştir. 
Pir Sultan Abdal şenliklerinin onur konuğu olan Aziz Nesin’in kitaplarının imza 
gününde, yazar hem kitaplarını imzalıyor, hem de sevdikleri ile buluşmanın sevinç ve heyecanını yaşıyordu. Ancak aynı ortamda bulunan gazetecilerin sıkıştırmaları ile de baş başa kalmıştı. Ortamın atmosferi iyice gerilmiş, çevrede toplananlar yazar hakkında hakaret dolu sözler söylemeye başlamışlardı. Bu olayların yaşanması ile beraber Aziz Nesin’in korumaları, yazarı konukların kalmakta olduğu Madımak Oteli’ne götürmüşlerdi. Olaylar iyice çığırından çıkmış ve 10-15 kişilik gruplar sloganlar atarak gösteri yürüyüşlerini sürdürüyorlardı (Birand, Yıldız, 2012, s.31). Ancak asıl protestocu grup tam olarak toplanmamıştı. Bununla beraber Kültür Merkezi’nde Arif Sağ’ın dinletisi dinlemek için yaklaşık 1500 kişi salonda toplanmıştı. Ancak dışardan bir grup gösterici salonu taşlamaya başlamış ve Kültür Merkezi’nin içerisine girmeye başlamışlardı. Madımak Oteli çevresinde toplanan göstericiler ile beraber yaşanan olaylar iyice büyümüş, Cuma namazın dan çıkan gruplarında desteği ile artık olayların önü alınamaz olmuştu. 

Protestocuların gösterileri iyice artmış Pir Sultan Abdal heykeli parçalanmış ve daha birçok gelişmeler sonrasında otel ateşe verilmişti. 

Genel olarak yaşanan bu olaylara baktığımızda; Salman Rüşdi’nin “Şeytan 
Ayetleri” kitabını Türkiye’de yayımlayan Aziz Nesin’in Sivas’ta Pir Sultan Abdal 
Kültür Derneği tarafından 1-4 Temmuz 1993 tarihleri arasında düzenlenen 4. Pir Sultan Abdal Kültür Şenlikleri’ne davet edilmesi ve Kültür Merkezinde yaptığı konuşma sonrasında Aziz Nesin’i protesto gösterileriyle başlayan olaylarda, şenlikler için Sivas’a gelen şair ve yazarların kaldığı Madımak Oteli önünde sloganlar atılmış, Cuma namazından çıkan cemaatin de tahrik edilmesiyle kalabalık tarafından Otel ateşe verilmiş, çıkan yangında, otelde kalan toplam 35 sanatçı ve gazeteci ölmüş, 40 kişi de yaralanmıştır. Ölenler üzerinde yapılan otopside, bazı kimselerin dumandan zehirlenerek, bazılarının da ateşli silahlarla vurularak öldürüldüğü tespit edilmiştir. 2 Temmuz 1993 Cuma günü cereyan eden Sivas hadiselerinin bu boyuta ulaşmasında, idarenin yönetim zafiyeti ve devletin Ankara’ya bu kadar yakın mesafedeki bir ilde, takviye kuvvet noktasında yetersiz kalması, polis ve jandarma tarafından gerekli önleyici tedbirlerin alınamamış olması, devletin ihmali, gafleti ve vahim bir hatası olarak değerlendirilmiştir (TBMM, 2012, s.942-943). 

Yaşanan bu olaylar; kamuoyunda şeriatçı grupların organize ettiği, gerici bir 
ayaklanma olarak sunulmaya çalışılmış. Sünni-Alevi ayrışmasını körükleyen Sivas 
Olayları, kimilerine göre 28 Şubat sürecine gidişin bir kilometre taşı olarak 
görülmüştür. 

3.1.3. Başbağlar Olayı., 

1993 yılı Türkiye ve Cumhuriyet Tarihi için bir dönüm noktası olması ile beraber kara bir leke olarak tarih sayfalarında yerini almıştır. Terör, Türkiye’nin en 
önemli sorunu ve neredeyse tek gündemi olmuştu. PKK terör örgütü köyleri basıyor, masum insanları öldürüyordu. Türkiye 1993 yazında Madımak Olayı’ndan 3 gün sonra, 5 Temmuz 1993 tarihinde Erzincan’ın Kemaliye İlçesine bağlı Başbağlar köyünde 33 vatandaşımızın katledilmesi, Türkiye’de “Sünni-Alevi” çatışması yaratmaya yönelik planlı bir eylem olarak değerlendirilmiştir (TBMM, 2012, s.943). 
Akşamüzeri gerçekleşen bu acı olayda 100'e yakın PKK mensubu köyü basmış 
ve ezanın okunduğu sırada camiye giren örgüt mensupları cemaati zorla dışarı 
çıkarmışlardı. Yaklaşık 1,5 saate aşkın bir süre örgüt propagandası yaptıktan sonra tüm erkekleri kurşuna dizmiş, burada 29 kişi hayatını kaybetmiştir. Daha sonrasın da ise köy ateşe verilmiş ve 214 ev, köy okulu, köy camii, halkevi yakılmıştır. PKK terör örgütü tarafından acımasızca gerçekleştirilen bu olay neticesinde 33 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 3 vatandaşımız ise ağır yaralanmıştı. Bununla beraber köyde bulunun vatandaşlara ait ev ve araçlar da yakılmıştı. Bununla beraber yakılan evlerde de saklanan 1'i kadın 4 kişi de yanarak hayatını kaybetmiştir. Başbağlar Olayı tarihin karanlık sayfalarında yerini almakla beraber, 5 Temmuz 1993'de, Erzincan'ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar Köyü'nde PKK terör örgütü tarafından 33 sivilin öldürülüp sonrasında köyünde ateşe verildiği acı bir olay olarak hala hafızalarda ki yerini korumaktadır. PKK lideri Abdullah Öcalan olaydan habersiz olduğunu ve olayın sorumlusunun Dr. Baran kod adlı bir PKK sorumlusu olduğunu ifade etse de, yaşanan bu acı olayı terör örgütü PKK düzenlediğini kabul etmiştir. 

Yaşanan bu olay sonrasında olayla ilgisi olduğu düşünülen 20 kişi gözaltına alınmış ve haklarında idam ile çeşitli sürelerde hapis cezası istemiyle dava açılmıştır. Açılan dava da sanıkların 18'i beraat etmekle beraber, 2 kişi mahkûm edilmiştir. 

3.1.4. 1994 Yılındaki Önemli Gelişmeler ve 27 Mart 1994 Yerel Seçimleri 

1994 yerel seçimleri, 27 Mart 1994 tarihinde yapılmış ve seçimlere 13 parti 
katılmıştır. Ancak seçimlere katılan bu 13 partinin sadece 4’ü ulusal barajı 
geçebilmiştir. Bu partiler; DYP, ANAP, SHP ve RP’dir. Yapılan bu yerel seçimlerde 
DYP ve ANAP oy oranı bakımından ilk iki sırayı paylaşsa da asıl seçim zaferini % 19,1 oy oranı ile 22 il ve 329 belediyede seçimleri kazanan RP elde etmiştir (TBMM, 2012, s.944). Bu başarının en önemlisi ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını RP’nin kazanmasıydı. 
Seçim öncesinde ki gelişmelere baktığımızda ise yerel seçimlerin genel seçimler 
gibi algılanmasını beraberinde getirmiş ve yapılan hazırlıklar bu bağlamda ele 
alınmıştır. Seçim öncesine ve seçim propagandalarına baktığımızda; Güneydoğu 
Anadolu Bölgesi, şeriat ve laiklik olmak üzere üç temel üzerine çalışmalar yapılmış olmakla beraber, Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz seçim malzemesi olarak pek fazla kullanılmamıştır ancak seçimlerin hemen ardından 5 Nisan Kararları alınmıştır. 
Bununla beraber seçim sandıklarının ve oyların çalınması yerel seçimlere gölge 
düşürmüş olsa da RP’nin özellikle Büyükşehir Belediyeleri’nin çoğunu alması zafer 
olarak nitelendirilmiştir. 
Özellikle 1994 yılının en önemli olayları içerisinde belki de Türkiye’nin büyük 
bir ekonomik krizle karşı karşıya kalması ve bu darboğazdan çıkabilmek için 5 Nisan kararlarını alınmasında etkisi olmuştur. Bu dönem içersin de hükümet daha ucuz borç bulabilmek için faizleri düşürmek istemiş, ancak parası olanlar hükümete güvenmediğinden sistem işlememişti. Kimse düşük faizle devlete borç vermek istemediği için ihaleler art arda iptal oldu ve sonunda Türkiye kendini kriz içerisinde buldu (Birand, Yıldız, 2012, s.51). Ekonomik sıkıntılar iyice artmış, Türk lirası dolar karşısında iyice gerilemeye başlamıştı. Ancak bütün bu yaşanan olaylar karşısında herkes, bu kötü atmosferden çıkışın ekonomi profesörü Tansu Çiller’i bir umut olarak görmesi, kötü giden ekonomiyi düzelteceği ve gerekli hamleleri yapacağı inancındaydı. Ancak beklenenin aksine olayların gelişmesi ile beraber kriz artık kaçılmazdı. Ekonomi piyasaları alt üst olmuş ve bu durum sokağa, halka yansımıştı. Devletin elinde ki en önemli para rezervi olan Merkez Bankası faizleri düşürmüş olmakla beraber, döviz satışına başlamış idi. Yerel seçimlerin yaklaşması ile beraber artık ekonomik sorunlarda iyice artmış, cari açık büyümüş, Türkiye’nin kredi notu ise aşağılara çekilmeye başlamış idi. Bu kötü atmosfer içerisinde bankalar kredi verimlerini kesmiş, büyük şirketler neredeyse iflasa sürüklenmekle beraber işten çıkarmalar had safhalara yükselmiş idi. 

Yapılması gereken artık tek çare kalmıştı o da hükümetin acilen ekonomiye müdahale etmesi idi. Ancak bu müdahale ve alınan kararlar koalisyon hükümetinin (Çiller ve Karayalçın) oy oranını düşürmekle beraber sandıktan çıkarmayabilirdi. Bu olaylar çerçevesinde alınan tedbirlerin 27 Mart yerel seçimlerden sonra açıklanması uygun görüldü. 
Başta Tansu Çiller olmak üzere bürokratları ile yapılan çalışmalar sonrasında “5 
Nisan Kararları” olarak bilinen bir ekonomi tasarruf paketi hazırlandı. Alınan bu 5 
Nisan Karaları düzenlenen basın toplantısı ile kamuoyuna duyuruldu. 

Genel olarak; 5 Nisan 1994 tarihli istikrar tedbirleri ekonomideki sıkıntıları artırmış, 9 Nisan günü Vehbi Koç ve Sakıp Sabancı, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den Anayasa’nın 119’uncu maddesine istinaden “Olağanüstü hal ilan ederek ekonomiye el koymasını” istemiştir (Birand, Yıldız, 2012, s.54). 
1994 seçimlerinde, DYP birinci parti olarak çıkarken asıl başarıyı RP yakalamış 
ve oy oranını artırmıştı. ANAP ise beklediği başarıyı yakalayamamış ve büyük bir oy kaybına uğramış olmakla beraber oyları sol parti ile bölünmüştü. Seçim ayının 
yapılacağı Mart ayı içerisinde Türkiye gündemi iyiden iyiye ısınmakla beraber 
yurtdışından da Türkiye gündemi hakkında haberler yapılmaya başlanmış idi. 
2 Mart’ta DEP'li milletvekillerinin polis tarafından meclisin kapısından alınıp 
götürülmeleri, gündemi uzun bir süre meşgul etmiştir. 6 DEP'li ve 2 Bağımsız 
milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması ve gözaltına alınması, yurtdışında geniş yankılar uyandırmıştır. Batılı ülkelerde bu durum siyasi darbe olarak nitelendirilmiştir. 
Avrupa Parlamentosu, bu olayı kınayan ve özerklik de dâhil Kürt Sorununa siyasi bir çözüm isteyen bir karar tasarısını kabul etmiş ve olayı incelemek üzere Türkiye'ye Marc Galle adlı bir gözlemci göndermiştir. 

Marc Galle, gözlemlerini ifade ettiği raporunda, 
“Türkiye'de seçilmemişlerin daha etkili olduğunu, dokunulmazlıkların kaldırılmasının siyasi olduğuna hiç şüphe olmadığını belirtmiştir” 1 (Özgan, 2008, s.56). 1 Nokta, 27 Mart 1994, Yıl.2012, sayı.14, s.26–27, Galle, “Türkiye”de Gizli Diktatörlük Olduğunu” bu raporda belirtir. 
 
   27 Mart 1994 yerel seçimleri yaklaşırken 26 Şubat tarihinde DEP, seçimlerden 
çekildiğini ilan etmiştir. Bu açıklamanın ardından özellikle Güneydoğu Anadolu 
Bölgesindeki DEP’in oylarının ne olacağı ve bu bölgede yaşayan insanların oylarını 
hangi partiye kayacağı tartışma konusu olmuş, PKK terör örgütü halkın seçimleri 
boykot etmesini istemiştir. DEP’in seçimlerden çekildiğini ilan etmesi üzerine Diyarbakır’da CHP’li başkan adayının öldürülmesi (18 Mart 1994, Hürriyet) hemen ardından Diyarbakır SHP seçim bürosunun bombalanması (19 Mart1994, Hürriyet) seçime birkaç gün kala Güneydoğu Anadolu Bölgesinde 14 adayın seçimden çekildiklerini açıklaması (26 Mart 1994, Hürriyet) bölgede seçim öncesi tedirginliği ve korkuyu gösteren olaylar olarak gündemdedir (Özgan, 2008, s.56). 

27 Mart 1994 yerel seçimleri, katılım oranı yüksek bir yerel seçim olmuştur. 
Bu seçimden ANAP’ın % 25’lik bir pay ile birinci parti olarak çıkması beklenirken, DYP birinci parti olarak çıkmıştır. ANAP açısından % 21'lik oy oranı başarısızlık olarak değerlendirilmiştir. Herkesin çok telaffuz etmediği ancak beklenen sonuç her şeye rağmen herkesi şaşırtmıştır. RP 3. parti olmuş ancak daha önemli olan Büyükşehirlerde gösterdiği başarı olarak belirmiştir. 15 Büyükşehirden 6’sında belediye başkanlığını RP almıştır. SHP büyük illerde başarılı olmasına rağmen, il genel seçimlerinde başarılı olamamıştır. Refah Partisi il genel meclisi seçimlerinde 5,4 milyon oy alarak, toplam oyların %19,1’ini almıştır. En fazla belediye başkanlığı kazanan üçüncü parti olarak 329 belediye başkanlığını almıştır. 
Ancak büyükşehir belediye başkanlıklarında sağladığı başarı daha çarpıcı olmuştur. 
Bu grupta 6 büyükşehir belediye başkanlığını alarak, birinci sıraya yerleşmiştir. 
Bu başarı, il merkezi belediye başkanlıkları için de geçerlidir. 

22 belediye başkanlığı alarak ilk sıraya yerleşmiştir. İlçe merkezi belediyeleri ile kasaba belediyelerinde ise ancak dördüncü sıraya yerleşebilmiştir. 
(www.yerelnet.org.tr.secimler/secimanalizleri1989.php Erişim tarihi:19.11.2013) 
Seçim sonrası atmosfere baktığımızda ise; RP’nin hem oy oranının yükselişi 
hem de 6 Büyükşehir Belediye Başkanlığını almış olması ve RP’nin yükselişi ile 
ilgilidir. Basın ve medya organları RP’nin başarısını manşetlere taşımış olmakla beraber DEP’in seçimlerden çekilmesinin ardından, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde ki boşluğu RP’nin doldurması ayrıca 6 Büyükşehir Belediye Başkanlığını almış olması da ülke gündeminde olay yaratmıştır. Bununla beraber asıl olay ise 6 Büyükşehir Belediye Başkanlığını almış olması ve bunlar arasında Ankara ve İstanbul’unda bulunması ve Milli Görüşün artık iktidara yürüyüşün başlamış olması idi. RP’nin bu başarısı sonrasında özellikle laik çevrelerden ses çıkmıyor, adeta 
ağızlarını bıçak açmıyordu. RP’nin bu başarısının ardından özellikle partinin imajı iyice değişmiş olmakla beraber parti özellikle sakallı ve cübbelilerin toplandığı yer olduğu düşüncesini tamamen yıkmıştır. Bununla beraber RP’ne oy verenlerin sadece dinci kökenli olmadığı ortaya çıkmış, her kesimden oy alarak iktidara yürümüştür. 
Refah-Yol Hükümeti’nin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Necati Çelik’de; 
“Alınan oyların büyük bölümünün tepki oyları olduğunu dile getirmiş ve RP lideri 
Necmettin Erbakan’ın çekirdek oyunun % 5 ile 7’yi geçmediğini, tepki oylarının 
tamamen mevcut siyasi hareketleri ret anlamında olduğunu, seçmenlerin RP’yi mutlak benimseyerek oy vermiş bir kitle biçiminde değerlendirmenin mümkün olmadığını” ifade etmiştir (Çelik, 2004, s.88). 

27 Mart 1994 yerel seçimleri RP’nin mutlak zaferi şeklinde yorumlanmış ve RP 
iktidara gelmiştir. Bununla beraber Tansu Çiller Başbakanlığında ki DYP ve SHP 
koalisyon hükümeti döneminde özellikle Sivas Madımak Olayı, yaşanan ekonomik kriz ve 5 Nisan Kararları, İSKİ skandalı vb. olumsuz olayların yaşanması yerel seçimlerde büyük oy kayıplarını da beraberinde getirmiş idi (Birand, Yıldız, 2012, s.66). 
Sistem içi ve sistem dışı parti tartışmalarının yapıldığı, laik düzenin düşmanı 
olarak gösterilen ve de lanse edilen RP’nin yükselişi yerel seçimlerde, yerel vurgusunu önemsizleştirmiştir. Seçimlerin yerel seçimler olduğunu vurgulayan bir iki köşe yazarına rağmen, herkesin bu seçimi, bir genel seçim provası olarak gördüğü kesin bir kanaat olmuştur (Özgan, 2008, s.58). 
Genel olarak baktığımızda 27 Mart 1994 yerel seçimleri RP’nin adeta bir gövde 
gösterisi şeklinde olmuş ve büyük bir başarı ile seçimlerden çıkmıştır. 1994 yılı önemli olayları içersin de sadece RP’nin seçim başarısı değil aynı zamanda medya ve siyaset yaşamında uzun süre etkili olacak olayların yaşandığı bir dönem olması açısında da önemli bir yıldır. 
13 Nisan 1994 tarihinde RP lideri Necmettin Erbakan’ın “Refah Partisi iktidara 
gelecek, adil düzen kurulacak, Sorun ne; geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak? Bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum ama bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu tabirleri kullanmaya mecburiyet hissediyorum” şeklindeki konuşması üzerine, 14 Nisan 1994 günü, DGM ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatılmıştır. 
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan’ın Belediye Meclisi 
toplantısını “Fatiha” ile açması; Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih 
Gökçek’in Altınpark’taki bir heykel için sarf ettiği “Böyle sanatın içine tükürürüm”  şeklindeki sözleri merkez medyada tepkiyle karşılanmıştır (TBMM, 2012, s.944). 



***