Cumhuriyetimizin Siyasi Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhuriyetimizin Siyasi Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2020 Pazartesi

28 ŞUBAT 1997 ASKERİ DARBESİ VE TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNE ETKİLERİ., BÖLÜM 32

28 ŞUBAT 1997 ASKERİ DARBESİ VE TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNE ETKİLERİ., BÖLÜM 32


Cumhuriyet Tarihi, Demokrasi, Darbe, Post Modern Darbe, Eğitim, 28 Şubat 1997 Askeri Darbesi,İsmail GÜLMEZ, Yrd. Doç. Dr. Yavuz ÖZDEMİR,
Aczimendi, Fadime Şahin, Fadıl Akgündüz , Hüsamettin Cindoruk, Mesut Yılmaz, 

BEŞİNCİ BÖLÜM 


5. 28 ŞUBAT VE EĞİTİM., 

Eğitim alanında çalışan her bilim adamının, eğitim alanında çalışmalar yapan her 
eğitimcinin bununla beraber her öğretmenin kendine özgü bir eğitim tanımı vardır. 
Eğitim kavramının birçok tanımı yapılmıştır. Eğitimin en çok bilinen tanımlaması, 
“Bireyin davranışlarında, kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak olumlu ve istendik yönde değişiklik oluşturma sürecidir” şeklinde ifade edilmiş olmakla beraber bunun dışında da eğitimle ilgili birçok tanım yapılmıştır. Bu tanımlamalar genellikle eğitimcilerin farklı felsefi görüşler ve fikirlerinden hareketle “olanı” değil “olması gerekeni” tanımlama girişimlerinden ortaya çıkmıştır. Farklı görüşlere karşın eğitimciler, eğitimi bir değiştirme süreci olarak görmektedirler. Ayrıca eğitim bilimcilere göre, “Bireyin mevcut haliyle yetersiz bulunduğunu ve belli ölçütlere ve telakkilere göre yeterli bir hale getirilmesi gerektiğidir”. Yani eğitim sonucunda birey davranışlarında mutlak bir değişiklik beklenmektedir (Tekin, 1979, s.1). 
Eğitim kelimesi Latince “educare” kelimesinin anlamsal karşılığı olan “bakım 
ve yetiştirme” anlamını karşılar. İngilizce’de kullanılan bir kelime olan “educate” de “terbiye etmek, yetiştirmek, okutmak” olarak tercüme edilmektedir. Eğitim kelimesi, günümüzde bir süreci veya bir süreç içerisinde elde edilen ürünü akla getirecek şekilde tanımlanmaktadır (Şimşek, 2012, s.22). 

“Eğitim; önceden saptanmış amaçlara göre insanların davranışlarında belli 
gelişmeler sağlamaya yarayan planlı etkinlikler dizgesidir” (Oğuzkan, 1993, s.46). 
“Eğitim; bireyin davranışlarında, kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik 
değişme meydana getirme sürecidir” (Ertürk, 1974, s.12). 
Eğitim ve öğretim kavramlarına baktığımızda; öğretim; teşkilatlı ve düzenli 
olarak genellikle bir öğretim kurumunda (okul vs.) öğretmenler tarafından, öğrencilere, araç gereç kullanılarak bilgi aktarılması ve öğretilmesi çalışmalarının tümüdür. Başka deyişle öğretim, öğrenmenin gerçekleşmesi için girişilen düzenli, teşkilatlı, plânlı çabaların tümüdür ve bazen örgün eğitim olarak da adlandırılır. Öğretim, eğitimin bir parçasıdır ve ancak öğretilen şeyler kişinin davranışlarında olumlu yönde değişiklikler meydana getirmişse eğitim haline dönüşür. 
Eğitim ise; kişinin zihnî, bedenî, duygusal, toplumsal yeteneklerinin, davranışları  nın en uygun şekilde ya da istenilen bir doğrultuda geliştirilmesi, ona bir takım amaçlara dönük yeni yetenekler, davranışlar, bilgiler kazandırılması yolundaki  çalışmaların tümüdür. Eğitim, hayat boyu sürer; plânlı ya da tesadüfî olabilir. Okul, okuma-yazma, ders araç gereçleri ile ve bunların dışında aile veya bir çevre içinde, kişisel yetişme vs. yollarıyla yapılan öğretme, öğrenme, bilgi aktarma, beceri kazandırma çalışmalarının tümünü kapsayan bu çabalara yaygın eğitim de denmektedir. 

Kısaca, eğitim, öğretimi de içine alan çok geniş bir terimdir (Akyüz, 2012, s.2). 
Eğitim kavramının bireylerin bilişsel/zihinsel, duyuşsal/duygusal, sosyal 
yönlerden üzerlerinde oluşan etki anlamında geniş anlamda tanımlanabileceği gibi daha dar kapsamlı olarak eğitimin birey üzerinde bilişsel, duyuşsal ve psikomotor beceri alanlarında kasıtlı bir değişimin sağlanması olarak tanımlanabileceğini ifade etmektedir (Şişman, 2000, s.120-122). 

Eğitim; kişinin zihni, bedeni, duygusal, toplumsal yeteneklerinin, davranışlarının 
istenilen doğrultuda geliştirilmesi ya da ona bir takım amaçlara dönük yeni yetenekler, davranışlar, bilgiler kazandırılması yolunda ki çalışmaların tümüdür. Eğitim hayat boyu sürer, planlı ya da tesadüfi de olabilir. 

Eğitim, istenilen bir yaşama düzenine ulaşma çabası olan kalkınmanın en etkili 
araçlarından biridir. Toplumun yaratıcı gücünü ve verimini artırıp, toplumda kişilere kabiliyetlerine göre yetiştirme imkânı sağlar (Özbulut, 1999, s.2). Bunun yanında eğitim, bireylerin ve toplumun geleceğinin şekillendiren en önemli faktördür. 
Günümüzde eğitim, değişimlere uyum sağlayabilen, çevresiyle bütünleşebilen bir 
sistemdir. Çağdaş bilgi toplumunda istenilen düzeyde yer alabilmek için eğitimin 
gelişmesine gereken önem verilmelidir (Şen, Tokay, 1998, s.6). 
Eğitimde amaç, kişi ve kişiliği tam olarak geliştirmek, akıl beden sağlığı 
yerinde, gerçeği ve adaleti seven, bireysel değerlere ve emeğe saygılı, derin bir 
sorumluluk duygusu ile bağımsız bir ruha sahip, barışçı bir devlet ve toplum kuran insanların yetiştirilmesini sağlamak olmalıdır (Güvenç, 1974, s.13). Eğitim; insanı sosyal, siyasal, ekonomik ve bireysel yönden çözümleme ve geliştirme sürecidir. İnsanın, ilk çağlardaki mağara yaşantısından günümüz modern yaşantısına kadar gösterdiği gelişmeler eğitim sayesinde olmuştur. Bu nedenle eğitim tarihi insanlık tarihi ile başlar. İnsanın eğitimi, doğumu ile başlar ve ölüme kadar devam eder (Kol, 2003, s.1). 
Eğitim toplumsal bir olgudur. Eğitim; bireyi değiştirme, yönlendirme, geliştirme 
ve kültürleri kuşaktan kuşağa aktarma işlevi görür. Bireye istenilen davranışları 
kazandıran ve belirlenmiş hedefler doğrultusunda değiştiren eğitimdir (Öztürk, 1993, s.20). Yeryüzünde insan davranışlarını, değiştirme ve geliştirmede eğitim kadar etkili olabilen başka bir etken yoktur. Bu değişim ve gelişim, olumlu ya da olumsuz olabilmektedir. Eğitim insan tarihi kadar eski bir olgudur. İnsanın doğumundan mezara kadar geçen süre içinde aldığı eğitim toplumsal gelişimi sağlayan en önemli unsur olmuştur. Bunu iyi organize eden toplumlar uygarlık düzeyini yükseltmiş, sorunlarını azaltmışlardır. Eğitimin önemini kavrayamayan veya kavrayıp da insanlarını yanlı eğiten toplumlar da çağdaş uygarlığın gerisinde kalmışlardır. Eğitim, toplumu biçimlendiren en önemli etkenlerden biridir (Yıldız, 2005, s.15). 

Yahya Kemal Kaya’ya göre; “Eğitim etkinliği, herhangi bir plan, amaç ve 
kurgudan yoksun olabileceği gibi eğitim; planlanmadan, amaçlanmadan, 
kurgulanmadan yani informel biçimde olabildiğini savunmakla beraber, eğitimin; 
planlı, amaçlı, güdümlü yani formel biçimde de olabileceğini ifade etmiştir. Formel 
biçimi ile eğitim toplumsal bir kurum aracılığı ile gerçekleşir. Yani eğitimin bir 
toplumsal amacı ve sistematiği vardır. Bu yüzden her toplumun kurumsal olarak 
“Eğitim Sistemi” vardır. Her toplum kendi eğitim sistemi ile nasıl bir insan 
yetiştireceğini planlar ve uygular” (Kaya, 1999, s.15) şeklinde ki ifadesi ile Kaya; 
eğitimin bir düzen ve plan içerisinde olabileceği gibi herhangi bir plan veya düzen 
olmadan da eğitimin kendiliğinden olabileceğini de ifade etmiştir. 
Eğitimin bireye uygulandığı ilk kurum aile olmakla beraber ikinci en önemli 
kurum ise okuldur. Ancak, doğumdan ölüme kadar insanlar eğitim ile yüz yüze olmak zorundadırlar. Bu yüzden eğitim uğraşı, yalnız anne-baba, okul ve öğretmenin sorunu değil, başta devlet olmak üzere herkesin sorunu ve görevidir. İnsanın şekillenmesinde aile ve okulun yanı sıra, çağımızda çevre ve medya gibi başka önemli faktörler de vardır (Yıldız, 2005, 16). İnsanın ve insanlığın tüm yaşamını düzenleyen eğitim, bilgilerin, kültürlerin, dönem içerisinde ki yaşanan olayların bir sonraki kuşaklara aktarılmasında da önemli rol oynamaktadır. 
Eğitim, toplumsal açıdan yeniden üretimin sağlandığı, bireylerin çeşitli rolleri ve 
becerileri kazandığı, toplumsal eşitsizliklerin kuşaklar arasında aktarıldığı / pekiştirildiği bir alandır. Bir başka ifadeyle, bireyler bir yandan yeni roller ve beceriler edinerek, toplumsal yeniden üretim sürecine dâhil olurken bir yandan da bu rolleri ve becerileri değiştirir ve dönüştürürler. Bütün bu süreçler eğitimin sosyal ve toplumsal açıdan önemini göstermekle beraber, eğitimin topluma şekil veren, üretim araçlarını ve üretimi şekillendiren, toplum içerisinde sosyal bir varlık olan bireylere çeşitli rol ve beceriler kazandıran bir işleve sahip olduğu bilinmektedir. 

Eğitim denilince önce eğitilecek kişiler ve bunları eğitecek kurumlar akla gelir. 
Kişileri daha iyi eğitmek, daha sağlıklı bir toplum yaratmak için uğraşlar sürerken, bir taraftan da yenileşmeye karşı hep engeller çıkarılmıştır. Bundan dolayı her toplum kendine göre bir eğitim sistemi geliştirmiştir. Genel olarak baktığımızda hemen hemen bütün eğitim politikaları devletler tarafından belirlenir ve devletlere bağlı bulunan okullar tarafından yürütülmektedir. Birçok ülkede devlet dışı kuruluşlar da eğitim alanında faaliyet gösterseler de, belirleyici olan devletin uyguladığı ve kontrol ettiği eğitim sistemidir. Bununla birlikte örgütlenmiş okul eğitiminin (Örgün Eğitim) yanında, çok değişik kurumlar tarafından geliştirilen okul dışı eğitim (Yaygın Eğitim) de çağımızda büyük önem kazanmaktadır. Eğitim kurumlarında amaç ve yöntem konusu her zaman büyük önem taşımıştır. Tüm eğitim kurumlarında eğiticiler, önceden belirlenmiş amaçlar doğrultusunda, yine önceden belirlenmiş yöntemlerle, eğitim ile birlikte öğretimi de gerçekleştirirler. Amaç ve yöntem için arayışlar her dönemde ve toplumda süregelmiştir. Değişen ve gelişen bir dünyada bu arayışlar doğaldır (Yıldız, 2005, s.16). Türkiye’de eğitim politikaları genel olarak devlet ve hükümetler tarafından şekillendirilmiş olmakla beraber dönem dönem yurt dışı eğitim politikaları da örnek alınmış ve ülkemizde uygulanmıştır. 

Türkiye’ de uygulanan eğitim politikaları genel olarak yukarıda ki gibi 
şekillenmiş olmakla beraber ülkemizde uygulanan eğitim sisteminin amacı eğitimin tanımına uygun olarak, eğitim işinin gerçekleştirecek; etkili verimli, yararlı, sağlıklı ve eğitim iş görenlerinin işten doyumunu sağlamış olarak yasamasını sürdürmektir. Eğitim sistemi, yaşamını sürdürmek için eğitime ilişkin hizmet, düşünce (bilgi) ve mal üretir (Başaran, 1993, s.25-26). Her eğitim örgütü girdisini toplumdan almak ve çıktısını topluma vermek zorundadır. Bunun anlamı eğitim sisteminin çevresine açık olduğudur. Yani açık sistem özelliği göstermekte dir. Eğer bir sistem girdilerini çevresinden alıyor; çıktılarını çevresine veriyor; böylece çevresine ürün verme yoluyla yaşamasını sağlıyor ise bu sistem açık bir sistemdir (Yalçınkaya, Başaran, 1993,25-26). Bununla beraber Eğitim sisteminin kendine has özelliklerini üç temel düzeyde açıklanmak mümkündür: Bu üç temel özelliğe baktığımızda ise; 

1. Üst Sistemler: Bakanlık merkez örgütü ile Yükseköğretim Kurulunu ve Üniversitelerarası Kurulu kapsamaktadır. 
2. Aracı Üst Sistemler: İl ve ilçe eğitim örgütlerini, yurtdışı eğitim temsilcilikleri ve üniversite rektörlüklerini kapsamaktadır 
3. Temel Sistemler: Okul öncesi, İlköğretim ve Ortaöğretim okullarını, Yaygın eğitim ve hizmet içi eğitim Merkezlerini, Fakülteleri, Enstitüleri, Yüksekokulları 
ve bunlara benzer kuruluşları kapsamaktadır (Başaran, 1993, s.25). 

Türk Eğitim tarihinin amacına baktığımızda ise, en eski tarihlerden günümüze 
kadar Türk milletinin ürettiği, benimsediği, geliştirdiği eğitim ve öğretimle ilgili 
düşünceleri, kurumları, uygulamaları ortaya koymak, insan yetiştirme düzenini ve nasıl bir insan tipi yetiştirilmeye çalışıldığını araştırmak, Türk toplumlarının mutluluğu ve mutsuzluğu ile eğitim ve öğretimlerinin ilişkisini araştırmak, bugünkü eğitim sorunlarımızı en iyi biçimde çözebilmek için geçmişten bir takım dersler çıkarılıp çıkarılamayacağını tartışmak (Akyüz, 2012, s.1) şeklinde ifade edilmektedir. 

5.1. Türk Milli Eğitim Sistemini Düzenleyen Genel Esaslar 

5.1.1. Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun Kabulü 

Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 yılında modern bir ulus-devlet olarak kurulmasıyla bir dizi inkılâplar yapılmasına hız verilmiştir. Modernleşmenin ve muasır  medeniyetler seviyesine ulaşabilmenin yolu tartışmasız güçlü bir eğitim sistemiyle 
yetiştirilen nesiller sayesinde mümkün olabilmektedir. O dönemde Eğitim adına yapılan ve günümüzde de geçerliliğini sürdüren inkılâp kanunu, 3 Mart 1924 yılında kabul edilen Tevhid-i Tedrisat (Eğitim-Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunudur (Soylu, 2013, s.1). 
Yeni Türk Devleti'nin ve Türk toplumunun birlik ve beraberlik içerisinde gelişip 
ilerleyebilmesi için eğitim birliğinin bir an önce sağlanması gerekiyordu. Konu ile ilgili ilk çalısmalar;16 Temmuz 1921’de Ankara'da yapılan Maarif Kongresi’nde başlamıştır. 
Daha sonra 15 Temmuz 1923 tarihinde yapılan Birinci Heyet-i İlmiye Toplantısı’nda eğitim konusu, bütün yönleri ile tartışılmış ve eğitim birliğinin en kısa süre de sağlanması istenmiştir (Topçu, 2007, s.75). 
Gazi Mustafa Kemal Atatürk; 1 Mart 1924’de T.B.M.M.’ de düzenlemiş olduğu 
konuşmada eğitim ile ilgili görüşlerini açıkladıktan sonra, eğitim-öğretimin 
birleştirilmesi gerektiğini vurgulamış ve eğitim-öğretimi her yönü ile anlatmıştır. Netice itibariyle 2 Mart 1924 tarihinde Cumhuriyet Halk Fırkası grubunda tartışılan ve karara bağlanan üç yasa tasarısı meclise sunulmuştur. Bu yasa tasarısının kapsamı: Halifeliğin kaldırılması ve Osmanlı Hanedanı’nın yurt dışına çıkarılmasına ilişkin Urfa Mebusu Şeyh Saffet Efendi ve 53 arkadaşının yasa önerisi idi. Şeriye ve Evkaf Bakanlıklarının kaldırılmasına ilişkin Siirt Mebusu Hulki Efendi ve 57 arkadaşının yasa önerisi, Tevhid-i Tedrisat hakkındaki, Saruhan Mebusu Vasıf Bey ve 57 arkadaşının yasa önerileri seklinde ifade edilmiştir (Akgün, 1983, s.37-40). 
Bu kanunun teklifi aşağıdaki şekilde olmuştur; “Riyaseti Celileye; Bir devletin irfan ve maarifi umumiye siyasetinde milletin fikir ve his itibari ile vahdetini temin etmek için Tevhidi Tedrisat en doğru, en ilmi ve en asri ve yerde fevaît muhassenatı görülmüş bir umdedir. 1255 Gülhane Hattı Hümayunundan 
sonra açılan Tanzimat-ı Hayriye devrinde Saltanatı Münderise-i Osmaniye Tevhidi 
Tedrisata başlamak istemiş ise de buna muvaffak olamamış ve bilakis bu hususta bir ikilik bile vücuda gelmiştir. Bu ikilik, vahdeti terbiye ve tedris nokta-i nazarından birçok muzır neticeler tevlit etti. Bir millet efradı ancak bir terbiye görebilir. İki türlü bir memlekette iki türlü insan yetiştirir. Bu ise vahdeti his ve fikir ve tesanüt gayelerini külliyen muhildir. 

Teklifi kanunimizin kabulü takdirinde Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde ve 
bilumum irfan müessesatının mercii yegânesi Maarif Vekâleti olacaktır. Bu suretle 
bilcümle mekatipte bundan böyle Cumhuriyetin irfan siyasetinden mesul ve 
irfaniyatımızı vahdeti his ve fikir dairesinde ilerletmeyi memur olan Maarif Vekâleti müspet ve müttehit bir maarif siyaseti tatbik edecektir. Teklifimizin bugün derakap ve müstacelen müzakeresiyle kanuniyet kesbetmesini heyeti celileden rica ederiz” (TBMM, Zabıt Ceridesi, 3Mart 1924). 
Tevhid-i Tedrisat kelime olarak, “öğretim birliği” anlamına gelmektedir. 
Kanunun ismindeki “Tevhid”i, bütün okulların tek elden yönetilmesi ve denetlenmesi seklinde değerlendirilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan hemen sonra 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Eğitim-Öğretim Birliği Yasası) ile eğitimde birliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Cumhuriyetin kurucuları, başlangıçta “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” kuşaklar yetiştirecek, bilimsel bir eğitim politikası izlemek istemişlerdir. Zamanla amaçlar ve hedefler değişmiş, Türkiye’de eğitimin amacı 1974 yılında çıkarılan 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasası’nda ifadesini bulmuştur (Yıldız, 2005, s.16). 

1961 Anayasası’nın 153. ve 1982 Anayasası’nın 171. maddesine göre Tevhid-i 
Tedrisat Kanunu dokunulmaz, değiştirilmez kanunlar olarak ilan edilmiştir (Gül, 2000, s.29). 

3 Mart 1340/1924 tarihli ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile "Eğitim ve 
Öğretimin Birleştirilmesi" anlamına gelen bu kanunla şu düzenlemeler getirilmiş 
olmakla beraber tamamı 7 maddeden oluşan kanunun metni sudur: 
Madde 1: Türkiye dâhilindeki bütün müessesât-ı ilmiye ve tedrîsiye Maârif Vekâleti’ne merbuttur. 
Madde 2: Ser’iye ve Evkaf Vekâleti veyahut hususi vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler Maârif Vekâleti’ne devir ve raptedilmiştir. 
Madde 3: Ser’iye ve Evkaf Vekâleti bütçesinde mekâtip ve medârise tahsis olunan mebâlig Maârif bütçesine nakledilecektir. 
Madde 4: Maârif Vekâleti, yüksek diniyât mütehassısları yetiştirmek üzere Darülfünunda bir İlahiyat Fakültesi tesis ve imamet, hitabet gibi hidemât-ı 
dîniyyenin ifâsı vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küsâd edilecektir (Karlık, 1991, s.1). 
Madde 5: Bu kanunun nesri tarihinden itibaren, terbiye ve tedrisat-ı umumiyye ile müstagil olup şimdiye kadar Müdafaa-i Milliyye’ye merbut olan askerî rüsdî 
ve idadilerle Sıhhiye Vekâlet’ine raptolunmustur. Mezkûr rüşdî ve idadilerde bulunan heyet-i talimiyyelerin cihet-i irtibatları, âtiyen ait olduğu 
vekâletler arasında tahvil ve tanzim edilecek ve o zamana kadar orduya mensup olan muallimler orduya nispetlerini muhafaza edeceklerdir. 
Madde 6: İşbu kanun tarih-i nesrinden muteberdir. 
Madde 7: İşbu kanunun icrâ-yı ahkâmına İcrâ Vekilleri Heyeti memurdur (Doğan, 2006, s.18). 

. Tevhid-i Tedrisat Kanunu Günümüz Türkçesiyle; 

Madde 1. Türkiye’deki bütün bilim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlıdır. 
Madde 2. Şer’iye ve Evkaf Vekâleti veya özel vakıflar tarafından yönetilen bütün medrese ve okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. 
Madde 3. Şer’iye ve Evkaf Vekâleti bütçesinde, okullara ve medreselere ait olan birikimler, Milli Eğitim Bakanlığı bütçesine devredilecektir 
Madde 4. Milli Eğitim Bakanlığı, yüksek din uzmanları yetiştirilmesi için, üniversitede bir İlahiyat Fakültesi açacak; imamet ve hatiplik gibi dini hizmetlerin 
görülebilmesi için de ayrı okullar açacaktır. 
Madde 5. Bu yasanın yayımı tarihinden başlayarak genel eğitim ve öğretimle görevli olup, şimdiye keder Milli Savunma’ya bağlı olan askeri ortaokul ve liseler 
ile Sağlık Bakanlığı’na bağlı olan yetim yurtları bütçeleri ve eğitim kadroları ile birlikte Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Bu ortaokul ve liselerde bulunan eğitim gruplarının bağlantıları, bundan sonra ait oldukları bakanlıklar arasında değişiklik suretiyle düzenlenecek ve o zamana kadar orduya bağlı olan öğretmenler orduya bağlılıklarını sürdüreceklerdir. 
Madde 6. Bu yasa yayımı tarihinde geçerlidir. 
Madde 7. Bu yasanın yürütülmesinden hükümet sorumludur (Soylu, 2013, s.140). 

Bu Maddelerden anlaşılacağı gibi, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ya da onun 
sonuçları olarak eğitim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmış, 
eğitim işlerinin tek elden yürütülmesi mümkün kılınmıştır (Akyüz, 2012, s.330). 
Bu Kanun yüzyıllar boyunca din eğitimi veren medreseleri kaldırmış ve Türk 
Eğitim sistemine Laik bir nitelik kazandırmıştır. Bu kanun ile millî bir kültürün 
oluşması nesillerin aynı çağdaş çizgide birleşmesini, ilk, orta ve yüksek öğretimde ortak bir amaç birliği sağlanmaya çalışılmıştır. Ayrıca eski kurumların tasfiyesi ve yabancı okulların denetlenmesi bu kanun sayesinde başarılmıştır. Bu açıdan Cumhuriyet tarihinin en önemli kanunlarından birisidir (Üçler, 2006, s.26). 

33. CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..


***

28 ŞUBAT 1997 ASKERİ DARBESİ VE TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNE ETKİLERİ., BÖLÜM 30

28 ŞUBAT 1997 ASKERİ DARBESİ VE TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNE ETKİLERİ., BÖLÜM 30

Cumhuriyet Tarihi, Demokrasi, Darbe, Post Modern Darbe, Eğitim, 28 Şubat 1997 Askeri Darbesi,İsmail GÜLMEZ, Yrd. Doç. Dr. Yavuz ÖZDEMİR,
Aczimendi, Fadime Şahin, Fadıl Akgündüz , Hüsamettin Cindoruk, Mesut Yılmaz, 



Siyaset yaşamında bunlar yaşanırken ordu ise bu durum karşısında her geçen 
gün tavır ve eleştirilerinin dozajını artırıyordu. Dönemin en etkili isimlerinden olan 
Genelkurmay 2’nci Başkanı Orgeneral Çevik Bir New York Times’a yaptığı 
açıklamada: 
“Hükümetle mücadeleye kesin kararlıyız. Türk Anayasası çerçevesinde hareket 
ediyoruz. ABD’de ya da İngiltere’de siyasi sistemi savunmak askerin görevi değildir. 
Ama Türkiye’de bu görev yasayla bize verilmiştir” diyordu (Tayyar, 2009, s.91). 
Bu sözlü atışmalar sürekken Tansu Çiller’in başbakanlık konusundaki baskısı 
sürüyordu ve başbakanlığın kendisine devredilmesi gerektiğini söylüyordu. Sonunda, 
“Başbakanlık yoksa ne ben ne de partim artık bu koalisyonda yer alacağız” dedi. Artan bu baskıların ve gensoru korkusu Necmettin Erbakan’ı ikna etmişti ve iki lider başbakanlığın devri için anlaşmışlardı. Bu protokolde seçime gitmek şartı ile Necmettin Erbakan başbakanlığı Tansu Çiller’e devredecektir (Özer, 2011, s.97). 
Bununla beraber yaşanan bütün bu olaylar karşısında küçük koalisyon ortağı 
Tansu Çiller “Başbakanlık” konusunda aklında; başbakanlığın el değiştirmesi ile ilgili bir plan oluşturmuştu ve bu planın adı da “Havada İkmal” planı idi. 
Bu dönemin en etkili isimlerinden olan ve sürece yön veren TSK ise yine vermiş olduğu Genelkurmay brifingleri, medyada yoğun bir şekilde işlenen irtica teması ve şeriat kanunları, özellikle DYP’de meydana gelen istifalar gibi gelişmeler Başbakan Necmettin Erbakan’ın elini zayıflatırken Tansu Çiller’in elini güçlendiriyor du. Bu sayede Tansu Çiller projesinin haklılığı ve uygulanması konusunda Necmettin Erbakan’a da kolay baskı uygulayabiliyordu. Daha sonra DYP’deki istifaların sayısı 15’den 23’e çıkınca Tansu Çiller medyaya “Bu hükümet fiilen bitmiştir” açıklaması yaptı. Necmettin Erbakan’ı başbakanlığın değişimi konusunda görüşmeye davet etti. Tansu Çiller’e göre bu koalisyon hükümetinin tek kurtuluşu başbakanlığın değişimiyle gerçekleşecekti ve bu biran önce hayata geçirilmeliydi. Bunun için dışarıdan bir desteğe ihtiyaçları vardı bu desteği de onlara Büyük Birlik Parti’si sağlayacaktı. Beraberlerine BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’uda alan liderler 17 Haziran’da Başbakanlık Konutu’nda yeni hükümet modeli üzerine anlaştılar (Tayyar, 2009, s.101). 
Başbakanlık Konutunda ki yapılan toplantı sonrasında Refah-Yol Hükümeti’nin 
Tansu Çiller Başbakanlığında devamı konusunda anlaşmaya varan 3 lider toplantı 
sonrasında basına şu açıklamaları yapmışlardır: 

Başbakan Necmettin Erbakan; “Takip buyurduğunuz gibi, DYP Genel Başkanı 
Sn. Tansu Çiller ve BBP Genel Başkanı Sn. Muhsin Yazıcıoğlu ile bir süredir devam 
eden görüşmelerimizi tamamladık. Türkiye’mizin genel durumunu birlikte gözden 
geçirdik. Ülkemizin her şeyden evvel huzura, iç barışa, kardeşliğe ve başlatılmış olan kalkınma hamlelerinin hedeflerine ulaşmasına ne kadar ihtiyaç duyduğunu hep beraber tespit ettik. Huzur, barış ve kalkınma hedeflerinin temeli, TBMM’de sağlam bir çoğunlukla temin edilebilir. Üç parti bir araya gelerek bu çoğunluğu teşkile karar verdik… 
 DYP ile geçen yıl aramızda imzalamış olduğumuz protokolle de iki parti olarak hep uyum içinde sadık kaldık. Bu protokol gereği, Türkiye’nin bir erken seçime gitmesi icap ettiği takdirde, buna birlikte karar vereceğimizi ve böyle bir durum karşısında da protokolümüzün mucibince Başbakanlığın değiştirilmesi öngörülmüştü… 
Daha kuvvetli bir meclis aritmetiği ile hizmetlerin istikrar içerisinde yürütülmesi 
için mümkün olan en kısa zamanda bir seçime gitmenin yararlı olabileceğine karar verdik. Bu kararın ışığı altında da protokolümüz gereği Başbakanlığın değiştirilmesinde de mutabık kaldık…” 
Tansu Çiller; “54. Hükümet’ten sonra atılması gerekli olan adımlar üzerinde, 
üç parti olarak bir güç birliği çerçevesinde hareket etme noktasında anlaştık… Bugün önemli olan kimin Başbakan olacağı değildir… Önemli olan halka gidebilme, demokrasinin gereğini yapma, her şeyin üstünde demokrasiyi egemen kılmaktır. Üç parti güç birliği yaparak önümüzdeki günlerde kurulacak hükümete destek kararı almıştır.” 

Muhsin Yazıcıoğlu; “Şu anda oluşacağını varsaydığımız bu hükümet modelinin 
amacı, hem meclisi bir takım oldubittilerle, dayatmalarla, vesayet altına alacak 
süreçlere sokmamak hem demokrasiyi kesintiye uğratmamak, aynı zamanda, Türkiye’yi salimen seçime götürmek olmalıdır. Biz bu hükümeti, demokratik rejimi rayına oturtmak, gerilimi azaltmak, seçimin alt yapısını oluşturmak, meclis dışı güçlere fırsat vermemek, yeniden milli iradenin oluşmasına destek vermek için destekleyeceğiz” (Kazan, 2013, s.421-422) şeklindeki açıklamalar yapmışlardır. 
17 Haziran’da Başbakanlık Konutu’nda yapılan bu görüşmelerin ardından ertesi 
gün liderler yaşanan bu durumdan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i haberdar etmek için Çankaya Köşkü’ne gitmişlerdir. Bu ortamda Muhsin Yazıcıoğlu koalisyon liderlerine Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in başbakanlığı Tansu Çiller’e vermemesi durumunda ne yapacaklarını sormuş ve bunu karşılığında Başbakan Erbakan, “bir belge imzaladıklarını ve bunun olmayacağını” söylemiş (Özer, 2011, s.97) ve şu şekilde devam etmiştir: 

“Zaman kaybedilmemeli. O nedenle Sn. Cumhurbaşkanı’na görevi Tansu 
Hanıma vermesini söyleyeceğim. Sayın Demirel benim eski arkadaşımdır. 
Bu hükümetin kuruluşunda bize destek verdi. Kendisine teşekkür borcumuz var. Anayasa dışı bir şey yapmaz” demiştir. 
Artık ortada yapılacak bir şey kalmamış olmakla beraber tek yapılacak şey bu 
kararlarını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e sunmaktı. Bu önemli görüşme için 
Tansu Çiller’i de yanına alan Başbakan Necmettin Erbakan istifa mektubuyla birlikte RP’li, DYP’li ve BBP’li milletvekillerinin imzaladığı, hükümete destek 
deklarasyonunun Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e sunmuşlardır (Tayyar, 2009, s.104). Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve liderler arasında Çankaya Köşkü’nde yapılan görüşmeler sonucunda Başbakan Erbakan kendi aralarında imzalamış oldukları anlaşmayı Cumhurbaşkanı Demirel’e şu şekilde sunmuştur: 
“Beyefendi biz RP olarak DYP ve BBP ile anlaştık. Mecliste çoğunluğumuz var. 
Arkamızda 278 milletvekili bulunuyor. DYP Genel Başkanı Tansu Çiller Hanımefendiye görev vermeniz halinde 55. Hükümet parlamentodan rahatlıkla güvenoyu alacaktır. 

Şimdi size bu üç partinin ortak dayanışma deklarasyonunu sunuyorum. Sn. Tansu 
Çiller’in görevlendirmesi hususunu takdirlerinize sunuyorum” (Aksoy, 2000, s.228). 
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve liderler arasında Çankaya Köşkü’nde 
gerçekleşen bu sıcak görüşmeler ne yazık ki beklenen şekilde sonuçlanmamış, 
Süleyman Demirel böyle bir anlaşmanın söz konusu olmayacağını, kendi aralarında yaptıkları protokole göre karar vermek zorunda olmadığını iki lidere açıklamıştır. Bu karar iki liderde “Soğuk bir duş etkisi” yaratmıştır. 
Bu beklenmedik sürpriz karşında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e bu konuyla ilgili koalisyon liderlerinden herhangi bir tepkiyle karşılaştınız mı yönündeki soruya şu şekilde cevap vermiştir (Özer, 2011, s.98): 
“Görevi ben bırakıyorum falanca devam edecek… O sizin işiniz değil ki… 
Cumhurbaşkanın işi. Cumhurbaşkanı tabii ki güvenoyu şartlarını düşünür. Ama 
unutmayınız, Cumhurbaşkanı bununla da bağlı değildir. Güvenoyu, Meclisin işidir” (Donat, 1999, s.598). 
Genel olarak Refah-Yol Hükümeti ve Başbakan Erbakan’ın bu süreç içerisinde 
ki faaliyetleri ile başlayan gelişmeler; 18 Haziran 1997 de Necmettin Erbakan’ın 
Başbakanlıktan istifa ederek görevi Tansu Çiller’e devretmesi siyasi arenada konuşulan konular arasında yerini almıştı. Yukarıda anlatılan bu süreç aşamasında iki lider arasında gerçekleşen görüşmenin ardından Necmettin Erbakan, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e giderek istifasını sundu. 
Ancak Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel beklenmedik bir sürpriz yapmış ve ANAP lideri ve Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ı Çankaya Köşkü’ne çağırarak hükümeti kurma görevini ANAP lideri Mesut Yılmaz’a vermişti. 20 Haziran’da ki bu görevlendirmeyle beraber, Refah- Yol Hükümeti dönemi fiili anlamda sona ermekle beraber Tansu Çiller’in de başbakanlık hayali boşa çıkmıştır (Akpınar, 2006, s.299). Böylece RP ile DYP’nin birlikte oluşturduğu kısa süreli olan koalisyon hükümetinin sona ermesi ile birlikte iki partinin umduğu gelişmeler yaşanmamıştı. Hükümet kurma görevi artık Mesut Yılmaz’daydı askeriye ve bazı çevreler bu duruma çok sevindi ve Süleyman Demirel’in çok yerinde bir karar aldığını 
belirtiler. Yoksa işin sonu kötü olacaktı ve bir askeri darbe gerçekleşecekti. İş çevreleri ve bazı medya kuruluşları Refah-Yol hükümetinden kurtuldukları için çok 
memnundular (Özer, 2011, s.99). Refah-Yol Hükümeti’nin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Necati Çelik’e göre; “Başbakanlığın devri için anlaşılan belgenin altına imza atan birçok DYP’li milletvekili daha sonra Süleyman Demirel’e ulaşarak bu imzaları dikkate almamasını” söylemişlerdir. Bunun sonucunda da Süleyman Demirel hükümeti kurma görevini Mesut Yılmaz’a vermiştir. Aslında Süleyman Demirel’de Refah-Yol Hükümetinden özelliklede RP’den kurtulmak istiyordu bu sayede bunu gerçekleştirmiş oldu (Çelik, 2003, s.173). 

Bütün yaşanan bu gelişmelerin ardından Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 
hükümeti kurma görevini neden ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdiğini şu 
sözlerle ifade etmiştir: 
“Ülkede bunalım var diyerek istifa eden hükümetin bir başka şekilde görevi 
sürdürmesinin, durumu nasıl düzelteceği hususundaki çelişkiyi çözmekte güçlük çektim. Eğer hükümet gerçekten bu bunalımı aşabilecek durumdaysa, o zaman niye istifa etti?”, “Anayasa’nın 109. Maddesinin Cumhurbaşkanı’na verdiği sarih yetkiye ve Anayasa’nın 104. Maddesinde yer alan “Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk milletinin birliğini temsil eder. Anayasa’nın uygulanmasını, devlet organların düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir” şeklindeki hükmün Cumhurbaşkanı’na yüklediği sorumluluğun gereğine dayanarak genellikle uygulanan kural gereğince TBMM’de temsil edilen en çok üyeye sahip ikinci partinin genel başkanı Sn. Mesut Yılmaz’a hükümet kurma görevini verdim. Yapılan işlemlerin ne Meclis iradesine, ne de TBMM’nin sayın üyelerinin hakkına müdahale sayılabilecek hiçbir tarafı yoktur. Bundan evvel de prosedür böyle işlemiş, Meclisin güvenoyu verdiği hükümetler, görevine devam etmiştir, vermedikleri etmemiştir” (Tayyar, 2009, s.107). 

Artık hükümeti kurma görevi Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından 
ANAP lideri Mesut Yılmaz’a verilmiştir. Bu durum 54.Hükümetin sonu anlamına 
geliyordu. Refah-Yol Hükümeti’ni iktidardan indiren çevrelere göre ANAP lideri Mesut Yılmaz ne yapıp edip bir hükümet kurmalıydı ve bu hükümet güvenoyu almalıydı. 
Nitekim böylede oldu Mesut Yılmaz ANAP, DSP ve DTP’nin içinde yer aldığı ve 
CHP’nin dışarıdan destek verdiği bir azınlık hükümeti kurdu ve güvenoyu aldı. Bu 
hükümet Anasol-D Hükümeti olarak isimlendirildi (Tayyar, 2009, s.107). Bütün bu gelişmeler ve yaşanan siyasi kriz sonrasın da, Refah-Yol Hükümeti’nin gideceği aslında çok önceden birçok yazar tarafından da öngörülmüştü (Soncan, 2006, s.29). Özellikle Cengiz Çandar, hükümetin istifasından 3 ay önce köşesinde şunları yazıyordu: 
“Siyasette strateji ve taktik vardır. Ordu, bunu, kurmay yetenekleriyle uyguluyor. Siyaset yapması gereken, işi bu olan Başbakan Erbakan ve yardımcısı Tansu Çiller ise bu alanda hiçbir şey yapmıyor. Gölge boksu yapıyor. Sadece kendi içinde konuşuyor. Her kafadan bir ses çıkıyor. Siyasetin yerine konuşma geçince, 
konuşulanlar, gergin ipi daha da geriyor. Gündem yaratamıyor. Suni gündemden 
şikâyetle ömrünü dolduruyor. Suni dediği gündem, adım adım sonuca gittiği için 
aslında gerçek gündem. O hale geldi. Darbe mi? Gerek var mı? (Çandar, 2001, s.111). 
Bütün yaşanan gelişmeler bu süreç içerisinde ki; hükümet ortaklarının “Havada 
İkmal” şeklindeki planları ve beklentilerinin aksine, 20 Haziran günü sürpriz bir kararla Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümeti kurma görevini Tansu Çiller’e değil de ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a vermesi ile beraber yaşanan bu durum Refah-Yol Hükümeti sonu olarak değerlendirilmiştir. 
“Ben görevimi yaptım” diyerek kendisini savunan Cumhurbaşkanı Süleyman 
Demirel’in yanında, Mesut Yılmaz ise “Bir devlet krizi yaşanıyor, hükümet ile ülkenin kurumları savaş halinde. Türkiye bu sınavı demokrasi içinde ve Meclis çatısı altında aşmalı” şeklinde ki konuşması karşısında başbakanlık görevi kendisine verilmeyen Tansu Çiller ise bunun bir “Çankaya Darbesi” olduğunu savunmuştur (Gürses, 2009, s.219). 

Yaşanan bu olaylar karşısında RP lideri Necmettin Erbakan, milletvekili ve 
belediye başkanlarının, partisi açısından sıkıntı yaratan çıkışlarına bu dönemde karşı çıkmıştır. Özellikle, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın son açıklamalarından büyük rahatsızlık duyan Necmettin Erbakan, RP’lileri söz ve davranışlarına dikkat etmeleri konusunda uyarmış; zor bir dönemden geçtiklerini, herkesin kendisine dikkat etmesi gerektiğini belirtmiştir (Özgan, 2008, s.104). 
Artık bütün bu yaşanan olaylar akabinde RP’nin kapatılması için düğmeye 
basılmıştı. İrticai odakların merkezi haline geldiği için kapatılmak isteniyordu. Her ne kadar RP irtica ile bir bağlantısı olmadığını iddia etmiş olsa da kapatma davası için savcıların elinde birçok delil bulunmaktaydı (Özer, 2011, s.100). 
21 Mayıs 1997’de RP’nin iktidarda bulunduğu dönem içerisinde, Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş RP hakkında “ Laik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri gerçekleştirdiği” sebebiyle dava açmıştır. RP Milletvekilleri ise bu durum karşısında partilerin kapatılması ve kendilerine siyasi yasaklar getirilmesinden korkuyorlardı. 

7 Aralık 1996’da Ankara DGM Başsavcılığı, RP’nin Siyasi Partiler Yasası’na 
aykırı faaliyetlerine ilişkin olarak hazırladığı bir fezlekeyle Yargıtay Cumhuriyet 
Başsavcılığı’na başvurmuştur. DGM Başsavcısı Nuh Mete Yüksel imzasıyla hazırlanan 1996/5916 sayılı ve 5 Aralık 1996 tarihli fezlekede, aralarında Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Necati Çelik’in de bulunduğu RP yöneticilerin, çeşitli zamanlarda yaptıkları konuşmalara atıfta bulunulmuş ve bu konuşmaların yazılı, sesli ve görüntülü kanıtları sunulmuştur (Hongur, 2006, s.123-124). 

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 21.05.1997 tarihli iddianamesinde, “RP’nin 
Anayasa’nın 68. Maddesi’nin 4. Fıkrasına aykırı etkinliklerde bulunarak, laiklik 
ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin açıkça anlaşıldığını” belirtmiş ve 
temelli olarak kapatılmasına karar verilmesini istemiştir. Başsavcılık iddia namesinde, parti başkanı ve üst düzey parti görevlilerinin çeşitli tarihlerde yaptıkları konuşmalara yer vermiştir. Başsavcılık, yapılan konuşmalarla, yurttaşlar arasında “inanan-inanmayan” ayrımı yapıldığını, Cumhuriyet’in dayandığı temel ilkelerden olan “laiklik” ilkesine aykırı davranıldığını, parti üst yönetiminin ise bu davranışları hoşgörüyle karşılayıp bu kişiler hakkında hiçbir disiplin işlemi yapmadığını, dolayısıyla bunların parti yönetimi tarafından benimsendiğini belirtmiştir (Arikan, 2010, s.128). 

RP’nin kapatma davasından sonra, DYP’li İl Başkanlarıyla yapılan değerlendirme toplantısının ardından erken genel seçim kararı çıkması, Refah-Yol Hükümetinin bitmek üzere olduğunu gösteren önemli bir başka olaydır (Hongur, 2006, s.124). 
Aydın Hasan’ın, Milliyet Gazetesi’nde ki “Erken Seçim Ufukta” başlıklı yazısında; “Tansu Çiller’in RP ile ortaklığının devam etmesinin ancak başbakanlığın 
Haziran ayında kendisine verilmesiyle mümkün olduğunu, aksi takdirde DYP Grubu’nu tutmakta zorlanacağını ifade ettiği iddia edilmiştir.” 
Anayasa Mahkemesi’nin RP’ni kapatma kararını alacağına dair birçok 
milletvekili ve partili inanırken, Necmettin Erbakan bunun gerçekleşmeyeceğini iddia ediyordu. Başta Abdullah Gül olmak üzere birçok milletvekilli partinin kapatılacağı ve kendilerine siyasi yasaklar getirileceğinden dolayı partiden istifa etmeyi bile düşünüyordu. Fakat Necmettin Erbakan bu istifalara izin vermiyordu ve bu davanın sonunun beklenmesini istiyordu. Diyarbakır Milletvekili Seyit Haşim Haşim’i ise tam tersini düşünüyordu. 

Haşim Haşimi’ye göre: “Partinin kapatılmayacağını düşünmek iyimserlik 
olurdu. RP’nin kapatılmaması resmi ideolojinin kendini inkârı anlamına gelir.” 
Abdullah Gül, Necmettin Erbakan’ı ikna etmeye çalışıyordu ve bunu da başardı. 
Milletvekilleri geçmiş tarihli matbu istifa dilekçeleri hazırladılar ve dilekçelere de 
“Gördüğüm lüzum üzerine RP’den istifa ediyorum” şeklinde doldurdular. Tüm 
milletvekilleri gece teker teker aranarak bu dilekçeler imzalatıldı (Aksoy, 2000, s.244) şeklindeki açıklamaları oldukça dikkat çekicidir. 
RP cephesinde bu olaylar ve endişeler yaşanırken bazı RP milletvekilleri ise 
durumun ne kadar kötü olduğunu öğrenmek için adet nabız yoklamaktaydılar. Üç RP’li, DYP Kilis Milletvekilli Doğan Güreş’in yanına gidip bu kapatma davasının nasıl sonuçlanabileceğini sordular. Doğan Güreş’te kendilerine “Kesin kararlılar parti kapatılacak.” Milletvekilleri Doğan Güreş’e bundan nasıl emin olduklarını sordular, o da onlara bu bilgiyi Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Güven Erkaya’nın verdiğini söyledi (Tayyar, 2009, s.118). 

Beklenen gün yaklaşmaktaydı ve davanın nasıl sonuçlanacağı merak konusu idi. 
Tarihler 16 Ocak 1998’i göstermekteydi. Açıklamayı o dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer yapacaktı ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Necmettin Erbakan ve Arkadaşlarının siyasi hayatını sonlandıran açıklamayı yaptı. Açıklama şu şekilde gelmişti: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 21.5.1997 günlü, 5P.l3.Hz.l997/109 sayılı iddianamesi’'yle RP’nin Anayasa'nın 69. maddesinin 6. fıkrası göndermesi ile 68. maddesinin 4. fıkrası gereğince kapatılması istenilmekle, gereği görüşülüp düşünüldü: 

1. Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri nedeniyle Anayasa'nın 68. ve 69. 
maddeleri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası'nın 101. maddesinin (b) bendi ve 
103.maddesinin 1. fıkrası gereğince RP'nin Kapatılmasına, Haşim Kılıç ile Sacit 
Adalı’nın karşı oyları ve Oy çokluğuyla, 
2. Beyan ve eylemleri ile Parti'nin kapatılmasına neden olan, Konya Milletvekili 
Necmettin Erbakan, Kocaeli Milletvekili Şevket Kazan, Ankara Milletvekili Ahmet 
Tekdal, Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan 
ve Şanlıurfa Milletvekili İ. Halil Çelik'in milletvekilliklerinin Anayasa'nın 84. 
maddesinin son fıkrası hükmü gereğince, gerekçeli kararın Resmi Gazete’de 
yayımlandığı tarihte sona ermesine, Oy birliğiyle, 
3. Beyan ve eylemleri ile Parti'nin kapatılmasına neden olan üyeleri Necmettin 
Erbakan, Şevket Kazan, Ahmet Tekdal, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan, İ. 
Halil Çelik ile Şükrü Karatepe'nin Anayasa'nın 69. maddesinin 8. fıkrası gereğince 
gerekçeli kararın Resmi Gazete’ de yayımlanmasından başlayarak 5 yıl süre ile bir 
başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarına, Oy 
birliğiyle, 
4. Davalı Parti'nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa'nın 107. maddesi gereğince 
Hazine'ye geçmesine, Oy birliğiyle, 
5. Birtrilyonikiyüzotuzaltımilyar lira devlet yardımının Parti'ye ödenmemesine ilişkin 12.1.1998 günlü, E.1997/1 (Siyasi Parti-Kapatma) sayılı tedbirin, gerekçeli kararın Resmi Gazete ‘de yayımlanmasına kadar devamına, Oy birliğiyle, 
6. Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, TBMM Başkanlığı'na, 
Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesine, Oy 
birliğiyle, 16.1.1998 gününde karar verildi (www.belgenet.com, 2013). 
Anayasa Mahkemesini kararıyla beklenen son gerçekleşmişti ve RP kapatılmıştı. 
RP’nin kapatılmayacağına inanan kesimler acı gerçeklerle tanışmıştı. Böylece bir 
dönem ülkeyi yöneten ve iktidar olan RP tarihe karışmıştı. RP’nin kapatılması yanı sıra birçok milletvekiline de siyasi yasaklar getirilmiştir (Özer, 2011, s.102). 
Hükümetin el değiştirmesinden Genelkurmay cephesi oldukça memnundu. Org. 
Çevik Bir hükümetin gidişinden sonra subaylara verdiği bir brifingde şunları söyledi: 
“Arkadaşlar, Türkiye tarihi bir dönem yaşamıştır. İlk defa Silahlı Kuvvetler 
öncülüğünde, sivil toplum örgütleri ve halkın desteğiyle, Türkiye’yi laiklikten 
uzaklaştırmaya çalışan güçler engellenmiştir. Bu, silah kullanılmadan, rejimin özgücü ve sivil inisiyatif ile yapılan post modern bir darbedir” (Akpınar, 2006, s.301). Ali Bayramoğlu’na göre; “RP bu ülkede tüm diğer siyasi partiler gibi, temsil ettiği toplumsal duyarlılıkla diğer tüm partiler gibi popülist bir çizgideydi. Aynı şekilde yine RP’nin hataları diğer tüm partiler gibi siyasiydi. Bu hataların düzeltilmesi mahkeme yoluyla değil de yine siyasi yolla yapılmalıydı. Fakat RP’ne bu seçenek sunulmadı. RP toplumu en iyi temsil eden parti ve siyasi görüş konumundaydı. RP kapatıldıktan sonra onun çizgisinde açılan bir parti elbette ki bu mirası devam ettirecekti ve güçlü bir konuma ulaşacaktı” (Bayramoğlu, 2001, s.246). 

Bir siyasi partinin kapatılmasının demokrasi adına üzücü olduğuna şüphe yoktur. 
Bu siyasi parti, ülkenin en çok oy almış partisiyse, temsil ettiği toplumsal duyarlılık din- gelenek toplum ilişkisinde hatırı sayılır bir farklılığı yansıtıyorsa, ayrıca bu çerçevede farklılıkların siyasi sistem içinde birlikte yer almasına, temas etmesine zemin hazırlama potansiyeline sahipse; kapatma kararının ülkedeki siyasi ve toplumsal dengeleri, toplum-devlet, toplum-demokrasi ilişkisini etkilemesi kaçınılmazdır (Özgan, 2008, s.104). 
28 Şubat süreci Türkiye’deki Askeri darbeler zincirinin sadece bir halkasıydı ve 
burada askeri birlikler kullanılmadı. Bizzat medya kullanıldı yani bu askeri darbe tek kurşun atmadan asker araç ve gerece gerek kalmadan bizzat basın ve medya aracılığıyla yapılmıştır (Özgentürk, 2008, s.63). 
RP’nin kapatılmasıyla birlikte sürecin artık sonuna gelindiği düşünülmüştür. 
Ancak o dönemde Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, 28 Şubat sürecinin “Gerekirse bin yıl süreceğini” söylemiştir. Kıvrıkoğlu’nun vurgulamak istediği “kararlılık” sonraki yıllarda da devam etmiştir. Daha sonraki yıllarda ortaya çıkan bazı belgeler TSK’nın 28 Şubat dönemindeki refleksleriyle çalışmalarına devam ettiğini ortaya koymaktadır. BÇG’na benzer gruplar aracılığıyla, irtica ihtimaline karşı duyarlılık ve kontrol canlı tutulmaya çalışılmıştır (Arikan, 2010, s.129). 

28 Şubat 1997 Tarihi MGK Toplantısı öncesi ve sonrası ile yaşanan bütün 
olaylar 28 Şubat süreci olarak isimlendirilmiş ve bu sürecin sonuçları ile beraber genel olarak baktığımızda, 28 Şubat’ın klasik bir darbe olmadığı açıktır. Bundan dolayı 28 Şubat sürecinin baş aktörleri bu müdahaleye “post-modern darbe” demiş ve etkilerinin bin yıl süreceğini iddia etmişlerdir. 
Fransızcadaki coup d'Etat"nın tercümesi olan darbeyi, seçilmiş meşru iktidarı 
zorla veya gayri meşru yöntemlerle iktidardan uzaklaştırma ve iktidarı kullanacak ekibi belirleme eylemi olarak tanımladığımızda 28 Şubat'ın da sonuç olarak bir darbe olduğu açıktır (Özgan, 2008, s.99). 


***

28 ŞUBAT 1997 ASKERİ DARBESİ VE TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNE ETKİLERİ., BÖLÜM 28

28 ŞUBAT 1997 ASKERİ DARBESİ VE TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNE ETKİLERİ., BÖLÜM 28


Cumhuriyet Tarihi, Demokrasi, Darbe, Post Modern Darbe, Eğitim, 28 Şubat 1997 Askeri Darbesi,İsmail GÜLMEZ, Yrd. Doç. Dr. Yavuz ÖZDEMİR,
Aczimendi, Fadime Şahin, Fadıl Akgündüz , Hüsamettin Cindoruk, Mesut Yılmaz, 



4.7.6. Parti İstifaları ve Yaşanan Diğer Gelişmeler 

Refah-Yol Hükümeti’nin iktidarı uzun süreli olmamış ve 28 Şubat 1997 tarihi 
MGK Toplantısından sonra iktidar adeta çatırdamaya başlamıştı. 28 Şubat 1997 MGK Kararları, Refah-Yol Hükümeti’ni derinden sarsmıştır. Tarihi MGK Kararları hükümeti etkisi altına almış etki alanını kısıtlamış ve hükümetin icra alanını hemen hemen sona erdirmişti. Ancak bütün bu gelişmeler karşısında yine de Refah-Yol Hükümeti iktidardaydı bunun için Refah-Yol Hükümeti’ni devirerek askerin ve bazı güç odaklarının istekleri doğrultusunda bir hükümet kurulmak isteniyordu (Özer, 2011, s.94). 
Sonuçta yaşanan bu sürecin sonu da genel olarak şu şekilde gerçekleşti; ANAP 
lideri Mesut Yılmaz birçok koalisyon milletvekilini kendi partisine katmak istiyordu. 
Böylece Refah-Yol Hükümeti koalisyonunun milletvekilleri hem ordu hem de bazı 
çevrelerce açık bir şekilde sıkıştırılarak, hükümetten ve partilerinden kopartılmak 
isteniyordu. Aynı şekilde RP’de muhalefet partilerinden, milletvekili transfer ederek iktidarını sürdürmek istiyordu. RP’nin ilk girişimi ANAP’lı Siirt Milletvekili 
Nizamettin Sevgili ile oldu. Başbakan Erbakan, Nizamettin Sevgili’nin transferi için yoğun çaba sarf etti fakat Nizamettin Sevgili ile bir ön anlaşma imzalanmasına rağmen ANAP yönetimi bunu engelledi. ANAP ise ilk girişiminde başarılı oldu ve Bingöl Milletvekili Mahmut Sönmez ANAP’a transfer oldu (Aksoy, 2000, s.220). 
Ancak asıl dağılma ve partiden istifalar ise koalisyonun diğer ortağı olan 
DYP’de gerçekleşmekteydi. DYP’de ki bu istifalar ve ortaya çıkan çatlak sesler Refah-Yol Hükümeti’nin adeta sonunu hazırlamaktaydı. O zaman zarfında koalisyon ortağı DYP dağılma sürecine girmeseydi, iktidar yoluna devam edecekti ve Başbakan Erbakan istifa etmeyecekti (Çelik, 2003, s.151). 

DYP’de bazı milletvekilleri Refah-Yol iktidarının artık sona erdiğinin ve bu işin daha fazla uzatılmaması gerektiğinin altını çizmekteydiler. DYP’li Mehmet Gölhan bu 
fikirde olanlardan biriydi (Özer, 2011, s.94-95). Mehmet Gölhan bir konuşmasında ise: 
“Bu hükümet ömrünü tamamladı. Artık gitmez… Sayın Erbakan’ın yerine bizim 
genel başkanımız geçse bile bir şey fark etmez… Yine uzun boylu gitmez” (Donat, 1999, s.521). 
Yaşanan bu olaylar artık Refah-Yol Hükümeti’nin mutlaka iktidardan uzaklaşması gerektiği görüşünde idi. Bu uzaklaşma ya gensoruyla ya da seçim yoluyla olacaktı. DYP yapılan gensoruda 15 fire vermişti ve bu firelerin de daha ilerleyen 
zamanlarda artacağına kesin gözüyle bakılmaktaydı. Refah-Yol Hükümeti artık köşeye sıkışmış olmakla beraber yolun sonu gözükmekteydi. 
RP kendi üzerinde oluşan bu baskıyı azaltmak için partinin sivri dilli iki 
milletvekilli Hasan Hüseyin Ceylan ile Şevket Kazan istifa etmişti (Özer, 2011, s.96). 
Yavuz Donat’a göre bu istifaların izahı “Bugün Git Yarın Gel” şeklindeydi ve bir 
anlamı yoktu. Daha çok koalisyon ortağı DYP’deki itirazları ve hoşnutsuzlukları 
engellemek amaçlıydı. Bu istifalar pek işe yaramamıştı yani Refah-Yol Hükümeti 
üzerindeki baskıları azaltmamıştır (Donat,1999, s.551). 28 Şubat sürecinde, partilerin tabanları başta olmak üzere, basın, medya, sivil toplum örgütleri ve partisiz halkın büyük bir kısmı geçmişteki yaşanan olaylar sonrasında ki ortaya çıkan sağ-sol grupları gibi değil de laik, demokratik ve Türkiye Cumhuriyet’i düzeninden yana olanlar ve şeriat devletinden yana olanlar şeklinde 
ayrılıyordu. TSK ise bu bölünmede, irticanın karşısında ve laik, demokratik, Türkiye Cumhuriyeti’nden yana olanların yanında yer alıyordu. Bu tavrı ile Anayasa’nın ve yasalarında yanında yer aldığını gösteriyordu. 
TSK’nın irtica karşısında almış olduğu bu kararlı tutumu, Refah-Yol 
Hükümeti’nin ise 28 Şubat Kararları’nı uygulamamakta ve irtica hareketlerine destek olmayı sürdürmekte direnmesi bu dönemdeki yaşanan gerginliğin ve bunalımların yaşanmasının temelini oluşturmaktadır (Bölügiray, 2000, s.345). 
Bütün bu yaşanan gelişmeler sonucunda artık siyaset yaşamı içerisinden 
çıkılmaz bir hal almış olmakla beraber parti istifaları da yaşanan bu sürecin en önemli kısmını oluşturmaktadır. Bu gelişmeler sonucunda Refah-Yol Hükümeti’nin iktidarda tutunamayacağı anlaşılması üzerine DYP’li bazı milletvekilleri kimileri kendi kararları 
doğrultusunda kimileri ise gelen telkinler neticesinde partilerinden ayrılmaya 
başlamışlardı. Bu ayrılmalara 2 büyük bakanında katılması ile istifa depremi iyice 
büyümüştü (Birand-Yıldız, 2012, s.235). 
25 Nisan tarihinde Sanayi Bakanı Yalım Erez istifa etmiş ve bu istifayı Sağlık 
Bakanı Yıldırım Aktuna’nın istifası izlemiştir. Yıldırım Aktuna’nın Bakanlıktan istifa 
ettikten sonra ki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile olan görüşmesinde Süleyman Demirel; “Sen siyasi background’una altın harflerle bir şey yazdırdın” dedi. Türkiye’nin rejimini koruma adına (Birand-Yıldız, 2012, s.235). 
Sağlık ve Sanayi Bakanları’nın bu istifaları gerek siyaset yaşamında gerekse 
kamuoyunda büyük bir deprem yaratmış ve bu gelişmelerin akabinde 12 DYP'li muhalif hükümeti devirmeye ve muhalefetin gensorusunu desteklemeye karar vermişlerdir. 

Ancak gensoru 20 Mayıs 1997 tarihinde 265 evet oyuna karşılık 271 hayır oyuyla 
reddedilmiştir Yalım Erez'in hesabı doğru olmasına karşın yeminlilerinin 7'si son anda vazgeçerek kendisini yalnız bırakmıştır. DYP, Yalım Erez'i 2 Haziran tarihinde parti üyeliğinden ihraç etmiştir (Özgan, 2008, s.92). 

DYP’nin istifalar tutumu içerisine girmesindeki en önemli etken “İstifa edip 
hükümeti düşüremezsek asker darbe yapacak” kuşkusuydu bilakis. Bu kuşkuyu bizatihi-i Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’de paylaşıyordu (Birand-Yıldız, 2012, s.236). Bu gelişmelerle beraber 17 Mayıs tarihinde Işılay Saygın Bakanlık görevini bırakmış idi. Hükümetteki bu istifalar depremi devam ederken asıl büyük olay ise 20 Mayıs oylamasının ertesi günü, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’ın, laiklik karşıtlığının odağı haline geldiği için RP’ne kapatma davası açmış olması idi. Artık yaşanan bu gelişmeler sonucunda silahsız kuvvetler cephesinin en büyük örgütleri, TOBB, TÜRK-İŞ, TİSK, TESK ve DİSK bir bildiriyle hükümeti istifaya çağırmışlardır. RP aleyhine açılan kapatma davası ve kitlesel tepkiler ise iktidar saflarında ki istifaları daha da hızlandırmıştır (Özgan, 2008, s.93). 
Refah-Yol Hükümeti 1997 Haziran ayında adeta bir yol ayrımına gelmişti. 
Askerler irtica brifingleri vermeye devam ediyor, gazeteler “Gerekirse silahla” diye manşetler atıyorlardı. Bu olaylar karşısında DYP’li milletvekilleri darbe olacağı 
endişesinden dolayı birer birer istifa ediyorlardı. RP ve lideri Erbakan adeta köşeye sıkışmıştı. Refah-Yol Hükümeti’nin DYP’de ki bu istifa depremine daha fazla dayanamayacağı açıktı. İktidar mecliste çoğunluğu kaybetmek üzere idi. Necmettin Erbakan, Tansu Çiller’in ve yaşanan bu istifalar karşısında daha fazla dayanamamış ve istifa etmeye karar vermişti. Ancak Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, Mesut Yılmaz’ı Hükümeti kurmakla görevlendireceğinden ise kuşku duymakta idi. Ankara kulisleri başta olmak üzere, medya ve kamuoyu Başbakan Erbakan’ın istifası dâhilinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in hükümeti kurma görevini Tansu Çiller’e değil de Mesut Yılmaz’a verileceği tartışmaları ve dedikoduları gündeme gelmiş idi. Başbakan Erbakan’ın istifasını Cumhurbaşkanına sunduğu gün, Tansu Çiller’de BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu ile basın toplantısı düzenlemiş ve yeni kurulacak hükümetin Tansu Çiller’in Başbakanlığında kurulması konusunda anlaştıklarını söylemiştir (Birand-Yıldız, 2012, s.241). Koalisyon süreci içerisinde BBP’ne iki bakanlık verilecek idi. 29 Mayıs'ta askerler Türk Yunan ilişkileri ve PKK terörizmi konulu ilk brifinglerini vermişlerdir. 12 Haziran’da Ertuğrul Yalçınbayır RP’den, DYP'li Bahattin Yücel ise Turizm Bakanlığı'ndan istifa etmişlerdir (Özgan, 2008, s.93). Yaşanan bu olaylar ülkede ki siyasi tansiyonu yükseltmekle beraber gergin bir siyasi atmosferi de beraberinde getiriyordu. Yine DYP istifaları devam etmiş, Mesut Yılmaz hükümeti kurmak için liderlerle görüşmelerini sürdürürken Tansu Çiller ise Cumhurbaşkanı’nı “Çankaya darbesi” yapmakla suçluyordu (Birand-Yıldız, 2012, s.244). Bütün bu yaşanan olumsuz olaylar ile beraber Mayıs ayı sonunda muhalefetin vermiş olduğu gensoru başarısızlıkla sonuçlanmış ve tekrardan darbe söylemleri gündeme gelmiştir. DYP’nin darbe karşısında ki en büyük ve en önemli hazırlığı ise Emniyet İstihbaratı içinde girişilen organizasyonla TSK’nın hareketlerini gözlemlemeye almaktır. Bütün bu darbe söylemleri karşısında Başbakan Erbakan ise, yakın çevresi ile yapmış olduğu görüşmeler neticesinde askeri bir darbe ya da müdahaleye ihtimal 
vermemektedir. Parti istifaları ile gelişen olaylar sonucunda artık TSK içerisindeki 
huzursuzluklar iyice artmış olmakla beraber siyasi yaşama âdete bir kriz hükmeder olmuştur. Asker ve siyasetçi gerilimi en üst seviyeye çıkmış olmakla beraber Erzurum Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Osman Özbek'in Başbakan Erbakan’a seviyesi düşük hakaretler dolu sözler sarf etmesine kadar varmıştır. Bu olay karşında adli makamların hemen soruşturma açması gerekirken o dönem içerisinde bu olay bütün detayları ile gündemde yerini almış ve siyasi tansiyon daha da yükselmiştir. 

Ali Bayramoğlu’na göre bu dönem; “Bir generalin Başbakana büyük hakaretler 
edebildiği ve bu generalin Silahlı Kuvvetler tarafından desteklendiği ve bu generalin görüşlerinin TSK’nın görüşlerinin olduğunun açıklandığı bir dönemdir”(Bayramoğlu, 2007, s.203) şeklindeki açıklaması askerin artık sivil hükümet üzerindeki baskısını açıkça göstermektedir. 
Yaşanan tüm bu olumsuz gelişmelerin neticesinde dönemin güç unsuru olarak 
anılan silahsız kuvvetlerin, Başbakan Erbakan'ı iktidardan düşürmesi artık beklenen olaylar içerisinde yerini almış idi. Meclis operasyonları artık belirgin bir seviyeye yükselmiş olmakla beraber artık siyaset hayatına Meclisin ve siyasetin dalgalı ve parçalı yapısı hâkim olmuştur. 

4.8. 28 Şubat Sürecinde Medyanın Rolü 

Telgrafın bulunması, matbaanın icat edilmesi, radyo ve televizyonun icadı dünya 
tarihi açısından bir dönüm noktasını teşkil etmektedir. İnsanları etkileme gücünü eline alan bu yayın organları, zamanla kültür emperyalizminin de en etkili silahı haline gelmiştir. İnsanlara aşılanmak istenen düşünceler artık bu yolla hem de sezdirmeden ve incelikle yapılmaya başlanmıştır (Özgan, 2008, s.93). Fikirleri, düşünceleri ve ideolojileri kabul ettirmek isteyen iç ve dış güçlerin kullanmış olduğu en etkili silah olarak basın ve medya organları kullanılmış ve hala da kullanılmaktadır. Zamanla gelişen basın ve medya kuruluşları, etki alanlarını iyice genişletmekle beraber artık her ortamda kendine yer bulabilmiş ve birer yönlendirme aracı haline gelmişlerdir. 

Amaçları halkı bilinçlendirmek ve haber ihtiyacını insanların yararına sunmak olan 
medya kuruluşları, ticari bir araç halini almış ve toplumda kendilerini güçlü sayanların tekeli altına girmiştir (Özgan, 2008, s.94). 
Kuruluş amaçları halkı bilinçlendirmek olan basın ve medya organları Mehmet 
Altan’a göre; “Toplumun anayasasıdır. Ancak toplum aynaya baktığı zaman başka bir şey görmektedir. Toplumun kendi kendisi ile olan ilişkisi bozulmuştur” (Altan, 2004, s.98) şeklinde ifade etmiştir. Gazetecilik mesleği, yapısı itibariyle toplumun haber alma/haber verme kanallarını oluşturur. İletişim kanalları sayesinde toplumun ortak bilgi havuzuna haber taşır ve bu sayede kamuoyu paylaşılan bilgi ve haber ışığında dünyadan, ülkelerden, olaylar ve insanlardan haberdar olur. Ancak bilgi alış-verişi ve haber verme biçimi önemlidir. Zira habercilikte kullanılan dil ve üslup habere konu olan kişi ve olayın algılanmasını sağlayacaktır (Komisyon, 2012, s.65). 

28 Şubat süreci olarak adlandırılan 28 Şubat 1997 MGK Toplantısı ama daha 
öncesinde 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Askeri darbe ve 
muhtıralarında da görüldüğü üzere olası bir askeri müdahale plan ve uygulamaları 
medya organları eliyle kamuoyunun hazırlanarak sürdürüldüğü bir sürece dönüşmüştür (Komisyon, 2012, s.65). Özellikle basın ve medyanın darbe ve muhtıralar üzerindeki etkisi ile ilgili olarak uzun yıllar Hürriyet Gazetesi’nde başyazarlık yapmış ve CHP İstanbul Milletvekili Oktay Ekşiye göre; 
“Darbelerde Türk basını, adliyesi, tüccarı, siyasetçisi farklı tavırlara girmiştir. 
Mesela 26 Mayıs akşamı hazırlanan gazete ile 27 Mayıs sabahı okurun eline aldığı 
gazete aynı değildir. Gece 03.30’da darbe olunca gazete tümüyle değiştirilmiştir” 
diyerek gazetelerin darbe geceleri yaşadığı değişimi ifade etmiştir. 
Bununla beraber Zaman Gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce ise medyanın 28 Şubat 
sürecindeki rolüyle ilgili olarak; 

“1995’ten itibaren veya Refah-Yol Hükümeti kurulduktan itibaren Türkiye’de 
belli gazetelerin, ulusal gazetelerin manşetlerine ve yazarlarının yazılarına baktığınız zaman, zaten her şey ortada yani benim bir daha bir şey söylememe gerek yok ki, bunların hepsi çok açık. “Ne yaptı?” diyorum. Mesleğimden utandığımı söylüyorum 28 Şubattaki medyanın rolünden dolayı yani bunun hiçbir izahı yok, anlaşılır bir tarafı yok. Yani medya, patronlarıyla, gazetecileriyle durumdan vazife çıkardılar.” diyerek, medyanın 28 Şubat sürecinde üstlendiği sosyal role ilişkin tespitlerde bulunmuştur (Komisyon, 2012, s.65-66). 
Türkiye’deki yönetim yapısı içinde her zaman gücünü koruyacağı düşünülen 
askeri bürokrasi medya şirketi sahiplerinin daha istikrarlı ilişkiler kurdukları güç 
odakları olmuştur. Bunda askeri yapının Türkiye’de diğer kamu kurumlarına göre 
kontrol edilemeyen bir ekonomik güce sahip olması ve ciddi bir ekonomik yapı 
oluşturması da etkili olmuştur. TSK ve onun oluşturduğu askeri bürokrasi yapısının medyayı en çok etkisi altına aldığı dönemlerden biri de 28 Şubat süreci olmuştur. 
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında ordunun içinde bulunduğu konum, 
kendisini Cumhuriyet’in sahibi, koruyucusu olarak görmesini sağlamıştır. Bu nedenle, Cumhuriyet’in temel niteliklerinin tehlikede olduğunu düşündüğü zamanlarda müdahale etmeyi adeta hak olarak görmektedir. 28 Şubat sürecinde de RP’nin oluşturduğu koalisyon hükümetini benimsediği değerler içinde bir tehlike olarak görünce duruma müdahale etmeyi görev olarak değerlendirmiştir. Ancak bu kez daha önceki askeri müdahalelerde kullanılan yöntem değiştirilmiş, doğrudan silahlı müdahale yerine daha uzun bir zamana yayılmış, psikolojik savaş tekniklerinin kullanıldığı ve etkili bir yöntemi tercih etmiştir (Arikan, 2010, s.133). 
Refah-Yol Hükümeti’nin göreve başladığı ilk günlerden itibaren basın ve medyada ki haberlerin yapısı incelendiğinde, koalisyona karşı tepkisel haberlerde ciddi 
bir artış olduğu görülmektedir (Arikan, 2010, s.134). Hükümet’ten bir Bakan’ın görev alanında olan devlet kanalı TRT dahi bu doğrultuda yayınlar yapmıştır. TRT 1 ve TRT Int’de yayınlanan, Ertürk Yöndem’in sunduğu “Perde Arkası” programının 12.09.1996 tarihli yayınında, sunucu Ertürk Yöndem’in ağzından 12 Eylül öncesindeki Konya mitingi ve İran görüntüleri kullanılarak şu ifadelere yer verilmiştir (Karalı, 2005, s.204). 
“Bugün aradan tam 16 yıl geçti. Bu 16 yıl içerisinde zaman zaman bu harekâtı 
kınadık. Zaman zaman övgü dolu sözler söyledik, yazılar yazdık. En acısı şu ki, bugün yine 12 Eylül 1980 öncesi kara günlere dönmek üzereyiz. Bu kısır döngü hâlâ devam ediyor. Acı ve gözyaşı devam ediyor, katliamlar, ölümler devam ediyor. Ülkemiz parçalanma tehlikesini hâlâ tam anlamıyla atlatmış değil. Hiç şüphesiz o günleri görmek ve bir daha 12 Eylül 1980 harekâtını yaşamak istemiyoruz. Dün olduğu gibi bugün de silahlı kuvvetlerimiz ülkemizde 12 Eylül 1980 ortamını istemiyor. Ancak, ülkemizin birlik ve beraberliği, demokrasi, Atatürk ilke ve inkılâpları, vatan toprakları tehlikeye girdiği an yasanın verdiği yetkiyi kullanmak zorundadır. Evet, TSK gücünü Türk milletinden, inancını Atatürk’ten alır”. 

1990’lı yıllarda Türkiye’de, yazılı, görsel ve işitsel medyada, basım yayım ve 
dağıtım alanıyla kamuoyunu etkilemesi bakımından iki ayrı medya grubunun var 
olduğu görülmüştür. Bunlar; Aydın Doğan’ın sahibi olduğu medya yayın organları ile Dinç Bilgin’in sahibi olduğu yayın organlarıdır (Komisyon, 2012, s.66). 
28 Şubat sürecinde haberlerde kullanılan dil, kullanılan haber kaynaklarının benzerliği, kamuoyuna verdiği yönelime daha geniş bir çerçeveden bakıldığında, toplumun büyük çoğunluğu tarafından takip edilen ve belli etkileme gücüne sahip gazetelerin ve televizyonların adeta aynı kişiler/kurumlar tarafından yönlendirildiğini akla getirmektedir (Arikan, 2010, s.135). O dönemde Sabah Gazetesi’nin sahibi olan Dinç Bilgin; gazetelerin Ankara bürolarının devşirildiğini belirtirken, medyanın burada psikolojik savaşta önemli bir rol oynadığına, gazetelerdeki köşe yazarlarının ücretli fikir işçisi olarak görüldüğüne, toplumu bilgilendirmek gibi önemli bir rol üstlenen medyanın o dönemde yanıltma haber kampanyalarına alet olmasının üzerinde durulması gereken konulardan birisi olduğuna, 28 Şubat’ın kullandığı argümanlardan birisinin de demokrasinin halk popülizmi olarak sunulması olduğuna ve halk istediği partiyi iktidara getirebilir; ancak bu kişiler devleti yönetemez mesajının çok net bir şekilde, siz hükümet olabilirsiniz; ancak iktidar olamazsınız olduğuna değinmektedir (Özgan, 2008, s.94). 
Dinç Bilgin’in o dönemin medya organları ve basın kuruluşları hakkında TBMM 
Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na yapmış olduğu açıklamalar oldukça 
dikkat çekmekteydi; 
 “Basında inanılmaz büyük bir rekabet sürüyordu iki büyük grup arasında, yani 
Doğan Grubu’yla benim grubum arasında kıyasıya rekabet vardı. İşte promosyon 
savaşları, o savaşlar, bu savaşlar… Bu iş bir ara siyasi arenaya da sirayet etti, itiraf edeyim. Pek doğru olmayan bir şekilde. Mesela biz DYP’ye destek çıktık, destek olduk grup olarak, Doğan Grubu da ANAP’a destek oldu o tarihte. Yani basının işlevi o tarihte bozulmaya başladı, itiraf etmem lazım. Yani o rekabet sürdü, sonuna kadar o rekabet sürdü.” 

Bununla beraber iktidar partisi olan RP’nin yayın organı olarak bilinen Milli 
Gazete, aynı çizgide yayın yapan Vakit Gazetesi, Cuma ve Yörünge gibi dergiler 
yanında iktidarın tümüyle karşısında olduğu yayın çizgisiyle ortada olan Cumhuriyet Gazetesi de bu süreçte yayınlanan gazete ve dergiler arasındadır (Komisyon, 2012, s.66). 

Bu süreçte, iki büyük medya grubuna ait gazete, TV ve radyolarda RP’nin temsil 
ettiği Milli Görüş çizgisi, irticai düşünce olarak tanımlanırken; dönemin haber 
başlıklarını genel olarak değerlendirdiğimizde; “Şeriat Propagandası, Humeyni 
Uyarısı, Tarikat Liderleri, Türkiye İran Mı Olacak?” gibi haberlerle toplumda sözde 
irtica korkusu oluşturmaya yönelik başlıklar dikkat çekicidir. Bunun yanında stratejik haber ve yazılarda RP’nin ideolojik diline dönük “Suç Algısı” oluşturmak için yayınlanan yazı ve haberlerin de olduğu gözlenmiş; “RP’nin etnik milliyetçiliğe karşı kardeşliği öne çıkaran bir tutum izlemesi, basında “Yıkıcı ve Bölücü Unsurlarla İşbirliği” veya “Kürtçü-İslamcı Ortaklığı” şeklinde takdim edilmiş, Başbakan Erbakan’ın temelde toplumsal kaynaşmayı esas alan söylemleri ülkeyi bölmekle eş tutulmuştur. RP’nin yarattığı tartışma ortamıyla “Darbe Olasılığı” yeniden seslendirilmeye başlanmıştır (TBMM, 2012, s.966). Refah-Yol Hükümeti’nin iktidara gelmesi ile başlayan hatta Refah-Yol koalisyonlarının konuşulduğu günlerde Refah-Yol Hükümeti bir kısım medya ve basın organları arasında tartışmalar çıkmış olmakla beraber Başbakan Erbakan kendisi ve 
partisi hakkında ortaya atılan suç duyurularını hakkında kendisini ve partisini yıpratmak amacı ile yapıldığını iddia edip bir kısım medyayı hedef göstermiştir. 
RP’nin basın ve medya ile olan soğukluğu en başından beri mevcuttur. Refah-
Yol Hükümeti kurulmadan, medya, RP’nin koalisyon ortaklığı kurmasını önleme 
politikasına girmiştir. Buna rağmen Necmettin Erbakan Başbakan olmuş ve Türkiye’de Refah-Yol Hükümeti dönemi başlamıştır. Refah-Yol ’un işbaşına gelmesi ile vergisiz yoldan para kazandıran promosyonlar için promosyon yasasının çıkarılması, bir yandan da kendilerince istikrarlı ve adil bir ekonomi modeli uygulayan 54. Hükümetin medyanın rantını engellemesi medya ve rantiyecilerin işine gelmemiştir. Başbakan Erbakan ise kendisine sıcak görmediği medyayı gezilerinde ve basın toplantılarına çağırmamaya başlamış; onların adı “Bir Kısım Medya” olmuştur (Özgan, 2008, s.94). 

Refah-Yol Hükümeti döneminde hazırlanan ve promosyon yasağı getiren 
düzenleme basında, “Cumhuriyet tarihinin en ağır para ve hapis cezalarını” öngören yasa tasarısı diye lanse edilmiş olmakla beraber, Basın Konseyi tarafından yasanın aleyhinde protesto kampanyası başlatılmış; Avrupa Gazeteciler Birliği ve Dünya Gazeteciler Birliği, “Sansür Girişimi” olarak nitelenen bu tasarıya karşı tepki göstermişlerdir. 24 Kasım günü de CHP tarafından “Haberime Dokunma” başlıklı bir kampanya başlatılmış ve bir miting düzenlenmiştir. 
Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller tarafından Birinci Anadolu Basın Kurultayı’nda yapılan konuşmada; “Bunlar artık birer bağımsız siyasi parti haline gelmişlerdir. Siyaseti yönlendirmek değil, siyaseti etkilemek değil, siyasi parti gibi hareket etmişler, “Biz Adnan Menderes’i astık, seni de asarız” diyorlar ifadeleri yer 
almıştır. Tansu Çiller gelişen bu olaylar karşısında, basın-yayın organlarını 
“Anadolucular” ve “Kartelciler” olarak ikiye ayrıldığını söylemiş; bu açıklamalar 
“Kartelci” basında tepkiyle karşılanmıştır (Komisyon, 2012, s.67). 

Refah-Yol Hükümeti dönemi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Necati Çelik; 
“Enerji ve özelleştirme ihaleleri gibi bir kısım işlemlerin Anadolu sermayesine 
gitmesinin, Anadolu sermayesinin Başbakan Erbakan’ı ekonomik anlamda 
kullanamayacaklarını gören kesimlerle baş başa rekabet etmesinin, pazarlık 
yapabilmesinin büyük sermaye sahiplerini ve holding patronlarını korkuttuğu, dar ve sabit gelir gruplarına kaynak aktarılsın diye büyük sermayeye aktarılan paranın bir miktar kısılmasının büyük kesimleri rahatsız ettiğini belirtmiştir” (Çelik, 2004, s.102). 
Türkiye’nin en etkili gazeteleri bu dönemde Türkiye’deki gerginliğin artmasına 
yarayacak başlıklarla ön plana çıkmışlardır (Arikan, 2010, s.137). Bu dönem 
içerisindeki medya ve basın organlarından istenen amaç gergin olan kamuoyu ve siyaset ortamı bilerek ya da bilmeyerek daha da gergin bir hale getirip kutuplaşmalar ın oluşmasını sağlamak idi. Gelişen olaylar ile beraber zaman zaman atmış oldukları haber başlıkları ve köşe yazıları ile kamuoyunda bir korku ve endişe atmosferi yaratmışlardır. Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Oral Çalışlar; “28 Şubat dönemi hakkında, herkesin üzerinde bir baskı olduğunu, gazetecilerin çeşitli kurumların veya çeşitli kamplaşmaların tetikçileri olarak da kullanılabildiğini, bu meseleye onlar yalnızca kendi mağduriyetleri tarafından baktıkları sürece mesafe alınamayacağını, İslami kesimin mağdur olduğu zaman kendi mağduriyeti üzerinden siyaset yaptığını, solcuların, Kürtlerin, Alevilerin de mağdur oldukları zaman kendi mağduriyetleri üzerinden siyaset yapıp, kendilerine demokrasi istediklerini, kimsenin birbirinin derdini anlamak konusunda gayret göstermediği bir dönemdi” diyerek anlatmıştır (Çalışlar, 2006, s.158). 

Yine aynı dönem içerisinde haberlere ve gazetelere etki eden bir diğer unsurun 
da asker olduğu gözlenmiştir. Bu dönemde TSK’nin kendi tarihinde ilk kez medyayla bu tarz ilişkiler kurması, medyayı bir anlamda taleplerin süzgeci olarak kullanması, medya vasıtasıyla toplumsal katmanlardaki atmosferi bilerek ya da bilmeyerek şekillendirmesi son derece dikkat çekicidir (Özgan, 2008, s.95). Özellikle o dönem içerisinde “Adının açıklanmasını istemeyen bir askeri yetkili” spotuyla verilen haberler, siyasi iktidara karşı siyasi muhalefet yerine askeri muhalefeti oluşturma gayreti olarak görülmüştür. Bu gayret ile beraber özellikle “ Asker Şapkalı Gölge ”, “ Askeri Yetkili ”, 

Asker Rahatsız ” (Komisyon, 2012, s.67) gibi başlıkların atılmasını sağlayan askeri kanat ise medya ve basın organları üzerindeki olan etkinliği sürdürmekle beraber sivil hükümet üzerinde de baskı unsuru oluşturmuştur. 
Dönemin Erzurum Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Osman Özbek ise, 17 
Nisan 1997'de ailesiyle birlikte Hac görevini yerine getirmek için Suudi Arabistan’a giden Başbakan Erbakan'a yönelik hakaret dolu sözlerinin görüntülü video kaydının televizyonlara yansıması ile dikkat çekerken, asıl orada kullanılan ifadelerin çirkinliği ve nezaketsizliği yanında gerek Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in gerekse Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın verdiği tepki daha da dikkat çekici olmuştur. Dönemin siyasetçileri, askerleri ve hukukçuları ülkenin Başbakanına açık bir hakaret ve suç içeren bu açılamaya tepki göstermek yerine Jandarma Bölge Komutanı Osman Özbek'e sahip çıktıkları görülmüş, Osman Özbek'in hakaret dolu sözlerine en ilginç yorum ise Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'den gelen “Bu bir boşalmadır...” tanımı olmuştur. Osman Özbek'e destek veren Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hikmet Köksal ise, " Hiç kimsenin ağzına fermuar dikecek halimiz yok " demiştir. 
CHP lideri Deniz Baykal da Osman Özbek'in açıklamalarının ardından; İktidarda 
ki bu hükümet kaldıkça sürekli olarak kriz meydana geliyor. Hükümet kaldığı sürece kriz de sürecek açıklamasını yapmıştır. (TBMM, 2012, s.969). Başbakan Erbakan ise Hac dönüşünde bu sözler karşısında "Bir hafta gittim. Hepinizin ayarı bozulmuş" sözleri ile CHP Lideri Deniz Baykal’a olan tepkisini göstermiş olmakla beraber CHP Lideri Deniz Baykal Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’in “Demokrasiye balans ayarı yaptık” sözlerine atıfta bulunarak Başbakan Erbakan’ı kişilik bozukluğu ve takıntı sorunları” ile itham etmiştir. 

Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden ise Başbakan Erbakan için, 
"Kendi gözündeki merteği görmez. Başkasının gözündeki çöpü görür. Onlar önce kendi ayarlarını düzeltsinler" diyerek, Erzurum Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Osman Özbek'in sözleriyle ilgili olarak da, “Ben bunları 20 yıldır söylüyorum. Hem de daha sert biçimde ama bazı kişiler söyleyince böyle olay oluyor. Susmak doğru değil. Herkes konuşmalı” diye açıklama yapmıştır. ANAP lideri Mesut Yılmaz da, gazetecilerin sorusuna “Bir ayar bozukluğu olduğu doğru” cevabını vermiştir. 28 Şubat döneminde asker, hiç olmadığı kadar medya mensuplarıyla iletişime geçmiş, gazeteciler karargâhlara çağrılmış, haber ve yazılara ilişkin talimatlar verilmiş ve takiplerin yapıldığı ifade edilerek, “Gerekirse Silah Kullanırız” tehdidinin yapıldığı açıkça ortaya çıkmıştır (Komisyon, 2012, s.68-70). Bu anlamda 28 Şubat süreci siyaseti etkilediği kadar medyayı da etkilemiştir. Bu süreçte içerisinde Mehmet Barlas, Nazlı Ilıcak, Yalçın Özer, Fehmi Koru, Ali Bayramoğlu, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand gibi birçok gazeteci işlerinden olmuşlardır. 28 Şubat sürecinde medyanın propaganda amaçlı olarak kullanılması ile ilgili en akılda kalıcı eylemi, “Andıç2” olarak zihinlere yerleşen belge olmuştur (Arikan, 2010, s.138). 28 Şubat 1997’den sonra Cengiz Çandar 
ve Mehmet Ali Birand’ın köşelerini kaybettiği, İnsan Hakları Derneği eski Başkanı 
Akın Birdal’ın ise suikasta uğradığı olaylar zinciriyle özdeşleşmektedir (Özgan, 2008, s.95). 

2 Türkiye’de gazetecilik adına önemli bir dönemi anlatmak için kullanılan simge bir kelimedir. Türk Dil Kurumu’nun 2005 yılında yayınladığı Türkçe Sözlükte açıklanan tanımı ise; “ uyarı ve hatırlatmak için yazılan not” olarak betimlenmiştir. 
28 Şubat sürecinde yaşanan bütün gelişmeler medyada ve basında yer alan 
haberler, gazete ve televizyonlarda ön plana çıkan gelişmeler, bütün bu konuyla ilgili neler olup bittiğini tüm kamuoyu merak etmekle beraber, “28 Şubat sürecinde medyanın sorumluluğu gönüllü bir şekilde kendisini kullandırması ve siyasi bir süreçte taraf olarak tarafın sesi haline gelmesidir” (Bayramoğlu, 2007, s.244). 

Zaman Gazetesi’nden Birol Aydın’ın 22 Aralık 1999’da; 28 Şubat dönemi 
içeresinde Sabah Gazetesi’nin yönetiminde görev yapan Can Ataklı ile yaptığı 
röportajda Can Ataklı, 28 Şubat sürecinde Türk Basınının nasıl bir sınav verdiği 
sorusuna kötü bir sınav verildiğini, 28 Şubat süreci içerisinde özellikle büyük gazete ve televizyonların yaptığı haberlerin % 90’nın yalan olduğunu, kendilerinin yazıp, kendilerinin okuduğunu, oturup, bu olaya böyle bakalım, diyerek yazdıklarını, 28 Şubat'la birlikte bir düşman ilan edildiğini çok bilinçsizce bir sürece girildiğini itiraf ederek cevap vermiştir (Özgan, 2008, s.96). 

28 Şubat dönemi içeresinde giderek tansiyonun yükseldiği, RP ve iktidarına 
karşı günaşırı bir tepki ve aleyhte bir atmosfer oluşturulması gayreti açıkça ortaya 
çıkmış, Kasım 1996’da başlayan haber, yazı ve yorumlarda; “şeriat”, “tarikat”, “şeyh” “İran”, “Taliban”, “Afganistan” , “Kuran Kursları”, “İmam-Hatip” başlıklı haber ve yazılar 28 Şubat MGK’sının toplumsal altyapısının oluşturulması için işlendiği gözlenmiştir. Haberler içerisinde dikkat çekenler arasında toplumun neredeyse tüm kesimlerine dönük açık bir tehdit ve baskı göndermesinin yapıldığı da gözlenmiştir (Komisyon, 2012, s.76). 

Özetle, 28 Şubat dönemine ait basın ve medya organlarının haberleri 
incelendiğinde medyanın “Askerden Yana” tavır takındığı ve kullandığı haber dilinde siyasetçiyi yargılayan, dışlayan, suçlayan bir tutum sergilediği açıkça gözlenmektedir. .



***