Avrupa Birliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa Birliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2021 Cuma

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN KÜRT SORUNUNDAKİ KAMU DİPLOMASİSİ BÖLÜM 4

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN KÜRT SORUNUNDAKİ KAMU DİPLOMASİSİ BÖLÜM 4




Uluslararası Arenada Ortak Bir Azınlık Politikası Yok 

Uluslararası ilişkilerde, uluslararası antlaşma, sözleşme veya bildirilerin hiçbirinde net bir azınlık tarifinin bile yapılamadığı bir ortamda; ne Birleşmiş Milletler, ne de devletler, gerek azınlıkların tarifi, gerekse de uygulama konusunda henüz ortak bir sonuca varamamışken46, Avrupa Birliği’nin bazı platformları ve yetkili kişileri, tarihi ve ilmi hiçbir dayanağı olmadan Türkiye’de azınlıklar yaratmış ve bunun propagandasını yapmıştır. 

Bu bağlamda, başta yukarıda sadece bazılarının yazıldığı AP kararları olmak üzere Türkiye’den birtakım taleplerde bulunulmuştur. 

Diğer taraftan, Avrupa Konseyi ulusal azınlıklar hakkında Avrupa genelinde mevcut ve yürürlükte olan en önemli sözleşmeyi yaratmasına rağmen, Avrupa 
devletleri “azınlık” kavramı konusunda anlaşamadıklarından, bu kavramın net ve müşterek bir tanımı bile bugüne kadar yapılamamıştır. 

Ayrıca, Avrupa Konseyi bu konuda üye devletlere de geniş yetki marjı tanımaktadır. 1995 yılında imzaya açılan “Avrupa Ulusal Azınlıkları Koruma 
Çerçeve Sözleşmesi”, bugüne kadar Avrupa Konseyi üyesi 47 devletten 39’u tarafından imzalanıp onaylanmıştır. 

Sözleşmeyi imzalayıp henüz onaylamamış 4 devlet vardır ki bunlar Belçika, Yunanistan, İzlanda ve Lüksemburg’dur. Sözleşmeyi henüz ne imzalayıp, 
ne de onaylamış devletler ise Fransa, Türkiye, Monako ve Andora’dır. Fransa ve Türkiye, “ulusal azınlık” kavramını kabullenmedikleri için sözleşmeyi 
imzalamamışlardı.47 

AB, ülkesinde uluslararası anlaşmalarla belirlenen resmi azınlıkları bulunan, üyeleri olan Yunanistan ve Bulgaristan’ın bile taraf olmadığı, Türkiye’nin ise tıpkı Fransa gibi çekince koyarak imzaladığı BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’ni, Katılım Ortaklığı Belgesi’nin orta vadeli öncelikleri arasına koyarak, ön şartlardan birisi haline getirmişti. Yunanistan, Lozan Antlaşması’na rağmen, Batı Trakya’daki Türkleri yok saymakta, Türk adı geçen tüm dernek, lokal ve okulları kapatmakta, kendi müftülerine seçme hakkını bile vermemektedir. Batı Trakya’da yaşayan 
Türk azınlığına Yunanistan’ın resmi çevreleri Türk demek istememektedirler.48 
Konumuz açısından dikkatlerden kaçmaması gereken önemli bir nokta da, AB üye ülkeleri içinde azınlıklara yönelik uygulamalarında birbirinden farklı olduğu gerçeğidir.49 Mesela, Almanya İçişleri Bakanı Otto Schily, Süddeutche Zeitung’a verdiği demeçte, Türklerin Alman Toplumuna uyumu konusunda “En iyi uyum şekli asimilasyondur” diyebiliyor. Schily, Almanya’da Südet, Frizya, Rumen ve Danimarka azınlığının dışında, yeni azınlıklar oluşturulmasına karşı olduklarını dile getirerek, ülkede geçerli yasalara göre, söz konusu yasal azınlıkların dillerinin desteklendiğini belirtiyor. “Südetler Orta Almanya Radyosu’nun (MDR) yayın yaptığı bölgede televizyon programlarını iki dilde izleme olanağına sahipler. 
Türkler ise radyo ve televizyon aidatı ödedikleri halde bundan yoksunlar. Türklere neden böyle bir olanak sağlanmıyor?” sorusuna, “Hayır, hayır. 

Uyumun hedefi Alman kültürüne çekmektir insanları. Mümkün olan her dili destekleyemeyiz. Ayrıca böyle bir şey kaosa sürükler” yanıtını veriyor. 
Bakan Schily, 

“Ben birinci dili Türkçe olan homojen bir Türk azınlığı oluşmasını istemiyorum. Türkler bizim kültür alanımızda büyümeli. Anadilleri Almanca olmalı. 

Birbirimizi yanlış anlamamak için; ben farklı kültürlerarası salahiyetin oluşmasından yanayım. 

Hiç kimse kökenini de inkâr etmek mecburiyetinde kalmamalıdır” dedikten sonra o halde Türkler Almanların değerlerini ve geleneklerini mi benimseyecekler? şeklindeki soruya “Asimilasyonun kelime anlamı birbirine benzemektir. Bu farklı biçimde gerçekleşebilir. Ama sonuçta insanlar ortak bir kültürde birbirine benzer” diyebiliyor.50 

Diğer taraftan, bazı Avrupalıların planladığı ise, Türk Milletini etnik kökenlere göre parçalama ve bölme girişimleridir. Kamuoyu oluşturma ve propaganda faaliyetleri ekseninde bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi adı altında bölücülük teşvik edilerek Türk Milletini etnik ve dini kimliğine göre saflaştırma ve ayrıştırma stratejisi uygulanmaktadır. Böylece Türklük kavramının içi boşaltılarak, sanal azınlıklar yaratılması tehlikesi söz konusudur. AB’nin bu girişimleri sonucunda onaylanan Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin ve kabul edilen bazı yasaların olumsuz etkileri zaman içinde ortaya çıkacağı beklenmelidir. Bu bağlamda, Sadi Somuncuoğlu’nun da belirttiği gibi niçin Avrupalı Devletler, Fransa, İspanya, 
İngiltere vd., kendilerine mozaik değiliz, monoblok-tek parçayız diyorlar da, bize gelince siz “çok kültürlü” ve “mozaik”siniz diyorlar? İnsan haklarını ileri sürerek, etnik grupların, egemenliğimize ortak yapılmasında ısrar ediyorlar? Niçin bizim yetkili ve yetkisiz işbirlikçiler, “çok kültürlülükle ve mozaik” olmakla övünüyor, “farklılıkların zenginliğimiz” olduğunu ısrarla tekrarlıyor? Türkiye’nin 36 etnik parçadan meydana geldiğini vurgulayıp etnik gruplara dayalı bir rejim kurmanın adına “demokratikleşme” diyorlar? 51 sorularının üzerinde durulup irdelenmesi gerekmektedir. 

Bu bağlamda, Türkiye’nin tarih ve kültür temelli Atatürk’ün de tanımladığı Türk Milleti algılaması ekseninde ulusal çıkarları doğrultusunda kamu diplomasisi 
politikaları üretmesi hayati bir önem arz etmektedir. 

AP’nin başta Kürtler olmak üzere, Türk Milletine yönelik bu tutumunun AB’nin diğer kurumlarınca da desteklenmesi önemli bir husustur. 

Mesela, Türkiye’de yerel ve bölgesel özerkliği dayatan, demokratik federasyonu ima eden AB, Güneydoğu’dan açıkça Kürdistan diye söz eden AB Bölgeler Komitesi Genel Kurulunda, Türkiye Raporunu onaylayıp diğer kurumlarında dikkatine sunarak kamuoyu oluşturabiliyor. Örneğin bu raporda, Türkiye’yi etnik ve dinsel azınlıklara dayalı bir federasyona doğru götürmek istediği izlenimi veren AB; günümüzde tartışılan yerel ve bölgesel özerkliği aslında resmen 2005 yılında istemişti.52 
Avrupa cephesinde bu gelişmeler olurken aynı tarihlerde Türkiye’de, başkanlığını Şeyh Sait’in torunu Abdülmelik Fırat’ın yaptığı Hak ve Özgürlükler Partisi’nden bir grup, elde megafon, Diyarbakır’ın Ofis semtinde Kürt Federasyonu için imza toplayıp, 3 Ekim görüşmelerinden hemen önce bunu AB ülkelerine gönderiyordu. Diyarbakır il başkanı Halis Nezan imza kampanyasının amacının Irak benzeri federatif bir yapının Türkiye’de de kurulması olduğunu söyleyerek isteklerini şöyle sıralıyordu: 
“Yıllardır Kürt, Kürdistan kelimesi telaffuz edilemiyordu. Biz Kürt ana diliyle ilköğretimden üniversite sonuna kadar eğitim yapılmasını istiyoruz... 1960 darbesinden sonra birçok Kürt yerleşim biriminin değiştirilen isimleri geri verilmeli. AB ülkelerinin birçoğunda federal bir yapı vardır. Ayrıca Türkiye burnumuzun dibindeki 100-200 bin nüfuslu Kıbrıs için federasyon istiyorsa, 20-25 milyon nüfusu bulunan Kürtlerin de bu tür masumane talebini karşılamalıdır.”53 
Sadece bu örnekte bile görüleceği üzere, Türkiye’de tam bir kavram patolojisi yaşatılmaya çalışılıyor. Hâlbuki Türkiye’de tarihsel ve bilimsel olarak olmayan bir etnik çatışma54 her türlü vasıta denenerek zorla da-yatılıyor. Devletin bölücü isteklere göre, demokrasi ve insan hakları adı altında Cumhuriyetin değerlerine ve Türk Anayasasını yok saymaya yönelik etnik temelde yeniden yapılandırılması talep edilebiliyor. Hâlbuki Türk Anayasası’nın 10. maddesine göre; herkes dil, din, etnik, mezhep vb. ayırmaksızın kanun önünde eşittir, hiçbir kimseye, zümreye imtiyaz tanınamaz. Sadece Kürtlere birtakım haklar verilmesi ve ayrımcılık sağlanması konusu başlı başına Anayasaya aykırı bir durum oluşturmaktadır. 
Bu bağlamda Türkiye kamuoyuna da bu hususlar ısrarla vurgulanmalıdır. Ayrıca bugün Türkiye, yıllarca kamu diplomasisine önem vermemenin getirdiği sorunlarla boğuşmaktadır ve bu sorunların en büyüğü yabancı kamuoyu tarafından tanınmamak değil, yanlış tanınmak ve kendini dünyaya iyi ifade edememektir. Türkiye’de devletin dominant yapısı nedeniyle ülkeler arasında, devlet ve hükümet başkanları nezdinde yürütülen ilişkilerin diplomasi bağlamında yeterli olduğu düşünülmektedir. Ancak değişen diplomasi anlayışı ve yumuşak gücün uluslararası ilişkilerde öne çıkması, direkt kamuoylarına yönelik faaliyetleri zorunlu hale getirmiştir. Türkiye bilimsel ve tarihsel bakımdan güçlü olduğu konularda aktif lobicilik faaliyetleri ve kamu diplomasisi uygulamaları geliştirmek zorundadır. 
Nitekim, National Branding konusunda uzman Simon Anhalt’in Türkiye örneğinden yola çıkarak söylediği gibi eğer bir ülke kendi algısını ve itibarını yönetmezse, itibarı kendi doğal ritmiyle ilerlemekte, başkaları tarafından yönetilir hale gelmektedir.55 Gerçekten de Kürt meselesinde olduğu gibi, Türkiye’nin itibarını zedeleyen Ermeni soykırımı iddialarında, Kıbrıs meselesinde ve haklı olduğu daha pek çok ulusal konularda Türkiye kendini dünyaya anlatmakta sorun yaşamakta ve ülkenin prestiji büyük darbe almaktadır. Bu bağlamda, kamu diplomasisindeki yetersizlik dış politikada, özellikle Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde Türkiye’nin önünü kapatmakta ve türlü sıkıntılara katlanmak zorunda bırakmaktadır. 
Diğer taraftan, Avrupa Birliği üyesi ülkeler de Türkiye’yle ilgili karar alırken halklarının düşüncelerini, Türkiye’ye bakış açılarını göz önünde bulundurmakta dırlar. Siyasilerin kendilerini seçen toplumun kararlarını dikkate alması demokrasinin bir gereğidir. Dolayısıyla, o ülkelerin halklarını hazırlamak, kafalarındaki önyargıları gidermek ve Türkiye’nin gerçek yüzünü ortaya koymak Türkiye için çok büyük önem taşımaktadır. 
Bunun dışında komşu ülkelerin halklarının birbirlerine sempati duyabilmeleri, birbirlerine karşı düşmanlık duygularından uzak durabilmeleri yine etkin bir kamu diplomasisi neticesinde elde edilebilmektedir.56 

Sonuç 

Kamu diplomasisini en basit ifadesiyle, bir hükümetin veya uluslararası aktörün başka bir ulusun halkını ve aydınlarını, bu ulusun politikalarını kendi avantajına döndürmek amacıyla etkilemeye çalışmasıdır şeklinde tanımladığımızda; AB’nin amacının, demokrasi, özgürlükler ve insan hakları gibi kulağa hoş gelen kavramları birer yumuşak güç unsuru olarak kullanıp, Türkiye’yi kültürler, dinler ve ırklar mozaiği haline getirmeye çalıştığını da söylemek mümkündür. Böylece, küreselleşmenin büyük bir ivme kazandığı günümüz uluslararası ilişkilerinde, Türkiye’nin türlü zorluklarla Lozan’da kurulmuş dengesinin bozulması ve rahatlıkla Batının çıkarları doğrultusunda kullanılabilecek veya şekillendirilecek kıvama getirilmesi de söz konusu olacaktır. Bu çerçevede, bırakın yapsınlar, bırakın etsinler mantığıyla işleyen sistemde, etnik ayrılık temelinde bölünmenin hukuksal altyapısı oluşturulmak istenebilir. Farklılıklar öne çıkarılarak kültürel zenginlik adıyla üniter Türk millî devletinin yapısı, etnik temelde ayrıştırılmaya ve kültürel farklılıklar siyasallaştırılmaya çalışılabilir. Bu noktada, AB’nin Türk halkına ve bazı aydınlarına uyguladığı kamu diplomasisi yoluyla Türkiye’de tam bir kavram ve kafa kargaşası yaratılarak devletin bölücü isteklere göre demokrasi adı altında 
yeniden yapılandırılması talep edilebilir. Nitekim Avrupa Parlamentosu çatısı altında alınan kararlar, düzenlenen oturumlar bu isteklerin fikri ve siyasi alt yapısını oluşturmaktadır. Avrupa’da çeşitli platformlarda insan hakları ve demokrasi bağlamında ele alınan konular, Türkiye üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanılma çabası içinde olduğu görünümü vermektedir. Bu çalışmada birkaçını ele aldığımız Avrupa Parlamentosu çatısı altında Türkiye aleyhine sayısız toplantı, konferans ve oturumlar eşgüdümlü olarak yapıldığı ve çeşitli kararların çıkarıldığı tespit edilmiştir. 

Türkiye üzerine oynandığı iddia edilen küresel oyunların bir parçası olan siyasi Kürtçülük programlarının uygulanması bağlamında alınan kararların ve politikaların incelenmesi, konunun anlaşılması ve dış boyutu açısından oldukça önemlidir. Bazı çevrelerin iddia ettiği AB’nin Türkiye’nin etnik merkezli bir federal yapıya doğru dönüştürülmesini desteklediği tezi dikkate alınmalıdır. Esasında terör sorunu, özellikle son zamanlarda “Kürt Sorunu” diye adlandırılmaya başlanmış ve böylece bu sorun etnik temellere oturtulmuştur.57 Bu bağlamda Kürt Sorunu, adeta 100 yıl önce Türk devletinin Balkanlarda Rumlarla, Yunanlılarla ve Doğu’da Ermenilerle hatta Araplarla yaşadıklarının tekerrürü gibidir ve aslında bir bakıma uluslararası bir meseledir. Esasında Türkiye’de var olan sorunun etnik merkezli bir Kürt sorunu değil, siyasal merkezli bir Kürtçülük sorunu olduğu gerçeği unutulmamalıdır.58 

Kürt sorununda olduğu gibi, Türkiye’nin kamu diplomasisine ayrı bir önem vermesi gerekmektedir. Günümüzde uluslararası toplumu etkilemenin ve yönlendirmenin en önemli araçlarından biri olan kamu diplomasisi, bir ülkenin çıkarlarını savunma, meşruiyet sağlama ve dış kamuoyu oluşturma anlamında en etkili araçlarından biridir. İletişimin küreselleştiği dünyamızda her ülkenin bu araçtan en verimli şekilde yararlanmaya çalışması doğaldır. 
Kendini iyi ifade edemeyen, yanlış algılanan ve hakkında ön yargılara sahip olunan Türkiye de bu yeni diplomasi alanını göz ardı etmemeli, sahip olduğu yumuşak güç kaynaklarını iyi değerlendirmelidir. 

Kaynaklar 

Arslan, Ali, Efendi ve Uşak Avrupa Birliği-Türkiye İlişkileri, İskenderiye Yayınları, İstanbul, 2008. 
Avar, Banu, Hangi Avrupa?, Truva Yayınları, 3. Baskı, Ocak, İstanbul, 2008. 
Akyol, Taha, Ama Hangi Atatürk, Doğan Egmont Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul, Şubat 2008. 
Akıllıoğlu, Tekin, (yayına hazırlayan), İnsan Haklarının Korunması Alanında Uluslararası Temel Belgeler, Bilgi Yayınevi ve SBF İnsan Hakları 
Merkezi Ortak Yayını, Genişletilmiş 3. Basım, Ankara, 1995. 
“AP’den Küstah Bildiri”, Yeniçağ, 30.10.2008. 
Avcıoğlu, Doğan, Milli Kurtuluş Tarihi 1838’den 1995’e, Cilt: 1, Tekin Yayınevi, s. 35-36, İstanbul, 1996. 
Bacinoğlu, Taner, “Türkiye’de Alman Vakıflarının Marifetleri”, Cumhuriyet, 06.07.1999. 
Bayraktar, Muharrem, Batının Kanatları Altında PKK, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 2009. 
Cull, Nicholas J., Public Diplomacy: Lessons From the Past, Figueroa Press, Los Angeles, 2009. 
Çitlioğlu, Ercan, Ölümcül Tahterevalli Ermeni ve Kürt Sorunu, Destek Yayınları, 5. Baskı, Ankara, Mart 2009. 
Demir, Vedat, “Kamu Diplomasisi ve Türkiye’nin Komşu Ülkelerle İlişkilerine 
Katkısı”, Kamu Diplomasisi Enstitüsü Institute of Public Diplomacy 
http://www.siyasaliletisim.org/pdf/kamudiplomasisiveturkiyeninkomsulari.pdf, (erişim: 15.05.2011). 
Evren, Gürbüz, Avrupa Birliği Sürecinde Kürtçülük, Truva Yayınları, İstanbul, Mayıs 2007. 
Erboz, Fatih, “Türkiye’ye Kin Kustular”, “Brüksel’de İftira Yarışı”, Yeniçağ, 15.10.2008. 
Erboz, Fatih, “Atatürk’e Dil Uzatana Soruşturma”, Yeniçağ, 30.10.2008. 
Erboz, Fatih, “Mecliste Bölücülük Broşürü”, Yeniçağ, 30.10.2008. 
European Parliament, Resolution on the Human Rights Situation in 
Turkey, (B4-1530/rev., 1534 and 1559/95), 13.12.1995. 
European Parliament, Resolution on the Sitution in Turkey and the Of-fer of a 
Ceasefire Made by the PKK (B4-0060, 0076, 0086 and 0089/96), 18.01.1996. 
European Parliament, Resolution on Human Rights and the Situation in Turkey, (B4-0769, 0797, 0820 and 0828/96), 20.06.1996. 
European Parliament, Resolution on the Political Situation in Turkey, 
(B4-0986, 0987, 0988, 0989, 0990/96 and B4-0991/96), 19.09.1996. 
European Parliament, Resolution on the Commission Reports on Developments 
in Relations With Turkey Sincethe Entry Into Force of The Customs 
Union (COM (96) 0491-C4-0605/96 and COM (98) 0147-C4-0217/ 98), 17.09.1998. 
European Parliament, Resolution on the Death Sentence on Mr. Öcalan and the Future 
of the Kurdish Question in Turkey, (B5-0006, 0012, 0018, 00230 and 0026/99), 22.07.1999. 
European Parliament, State of Relations Between Turkey and the 
European Union, (B5-0120, 0124, 0129 and 0140/1999), 06.10.1999. 
European Parliament, Secretariat Working Party Task-Force “Enlargement”, 
Turkey and Relations With the European Union, Briefing No. PE 
167.407/rev.3, Luxembourg, 10.02.2000. 
European Parliament, European Parliament Resolution on the 1999 
Regular Report From the Commission on Turkey’s Progress Towards Accession, 
(COM (1999) 513-C5-0036/2000-2000/2014 (COS), 15.11.2000. 
Gök, Süleyman, “Kamu Diplomasisi Yoluyla Yeni Bir Türkiye Algısı”, Türkiye Uluslararası İlişkiler Çalışmaları, TUİÇ Akademi, 
http://www.tuic akademi.org/index.php/kategoriler/turk-dis-politikasi/620-kamu-diplomasisi-yoluyla-yeni-bir-turkiye-algisi#_ftn1, (erişim: 18.04.2011). 
Hocaoğlu, Durmuş, “2023 Senesinde Türkiye Mevcut Olmayabilir”, 2023 Dergisi, Sayı: 101, 15 Eylül 2009, 
http://www.durmushocaoglu.com/dh/yazi.asp?yid=5560536, (erişim: 10.10.2010). 
Hocaoğlu, Durmuş, “Türkler Vatanlarına Sâhip Çıkamıyor!”, 
http://www.durmushocaoglu.com/dh/yazi.asp?yid=5518008, (erişim: 25.02.2011). 
Külahçı, Ahmet, “Schily: En İyi Uyum Asimilasyondur”, Hürriyet, Berlin, 28 Haziran 2002. 
Laçiner, Sedat, “Türkiye-Avrupa İlişkilerinde Kültür ve Medeniyet: Tarihsel ve İdeolojik Kökenler”, Liberal Düşünce, No: 13, Kış 1999. 
Laçiner, Sedat, “Ayrılıkçı Televizyon Yayınlarında Dış Destek ve Nedenleri”, Journal of Turkish Weekly, 
http://www.turkishweekly.net/turkce/makale.php?id=57. 
“Lozan’ı Bir Kenara Bırakın”, Yeniçağ, 06.04.2006. 
Leloğlu, Duygu, Radikal, 6 Temmuz 2001. 
“Megafonla Kürt Federasyonu Talep Ediyor”, Hürriyet, 17.07.2005. 
Millas, Herkül, Türk-Yunan İlişkilerine Bir Önsöz, Kavram Yayınları, İstanbul, 1995. 
Özalp, Güven, Milliyet, Brüksel, 7 Ekim 2000. 
Özdağ, Ümit, PKK Terörü Neden Bitmedi, Nasıl Biter?, Kripto Kitaplar, 4. Baskı, Ankara, 2009. 
Özdemir, Ali Rıza, Kart-Kurt Sesleri Arasında Kaybolan Gerçek Kürtler ve Türklük, Kripto Kitaplar, Ankara, 2009. 
“Özerklik İstendi Sıra Devlette!”, Yeniçağ, 9.07.2005. 
Poyraz, Emel, An Analysis of the Political Relations Between the European Union and Russia (1990-2001), Marmara University European 
Community Institute EU Politics and International Relations M. A. Thesis, 2002. 
Poyraz, Emel, “Tarihi Boyutuyla Avrupa Parlamentosu Ekseninde Ermeni Sorunu”, Güney-Doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, The Journal for 
South-Eastern European Studies, Yıl: 2010, Sayı: 17, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İstanbul Üniversitesi Yayın No: 4962, İstanbul, 2011. 
Saraçlı, Murat, Avrupa Birliği ve Türkiye’de Azınlıklar, Lotus Yayınevi, Ankara, 2007. 
Somuncuoğlu, Sadi, Avrupa Birliği Bitmeyen Yol, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2002. 
Somuncuoğlu, Sadi, “AB’de ve Türkiye’de Etnik Siyaset”, Yeniçağ, 29.11.2008. 
Şimşir, Bilal, Kürtçülük II 1924-1999, Bilgi Yayınevi, İstanbul, Ocak 2009. 
Tezel, Yahya Sezai, “AB’ye Üyelik Serüveninin En Zor Meselesi: Millî Bütünlük ve Kimlik”, Türkiye Günlüğü, Sayı: 80, Bahar 2005. 
Türkdoğan, Orhan, “Osmanlı’da Kent Soylular ve Atıf Sistemleri”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Researches About The Turks All Around 
The World, Yıl: 32, Cilt: 95, Sayı: 189, Kasım-Aralık 2010. 
Türkdoğan, Orhan, Kemalist Sistem ve Sosyolojik Yapısı, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2005. 
Uğur, Mehmet, Avrupa Birliği ve Türkiye Bir Dayanak/İnandırıcılık İkilemi, Everest Yayınları, İstanbul, 2000. 
Ünal, Serhan, “Kürt Sorunu ve Çözüm Önerileri”, Akademik Bakış, Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi, Sayı: 18, Ekim-KasımAralık 
2009, ISSN: 1694-528X, 
http://akademikbakis.org/18/1cozum.htm, 
Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Resmi İnternet Sitesi, 
http://www.turan.org.tr/?part=icerik&gorev=oku&id=56. 
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Balkanlar-Kıbrıs Araştırma Grubu, “Avrupa Konseyi Kıbrıslı Rumları Kızdırdı”, 15 Ekim 2010, 
http://www.21yyte. org/tr/yazi.aspx?ID=5734&kat=32. 
Yılmaz, Muzaffer Ercan, “Ethnic Identity and Ethnic Conflicts”, Akademik Bakış Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi, Sayı: 21, 
Temmuz-Ağustos-Eylül 2010, ISSN: 1694-528X (www.akademikbakış.Org.) Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Resmi İnternet Sitesi, 
http://www.turan.org.tr/default.asp? 


DİPNOTLAR;

1 Avrupa Komisyonunun 1999 yılında yaptığı yenilikler sonucunda AB, hem iç hem de dış kamuoyuna yönelik etkin bir iletişim politikası geliştirmiş bulunmaktadır. İbrahim Kalın, Türk Dış Politikası ve Kamu Diplomasisi, T.C. Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü, 
http:// kdk.gov.tr/sag/turk-dis-politikasi-ve-kamu-diplomasisi/20, (erişim: 19.08.2011). 
2 Nitekim AB, Türkiye’deki Enderuni aydınların algıladığı türde millî değerleri yıkan bir evrensellik anlayışına sahip değildir. Bkz: Orhan Türkdoğan, “Osmanlı’da Kent Soylular ve Atıf Sistemleri”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Researches About The Turks All Around The World, Yıl: 32, Cilt: 95, Sayı: 189, s. 70, Kasım-Aralık 2010. 
3 Aralarında Avrupa Birliği ülkelerinin de bulunduğu devletlerce imzalanan Lozan Antlaşması’na göre, Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler, 1925 tarihli Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması’na göre de Hıristiyan Bulgarlar azınlık olarak kabul edilmiş ve ilgili taraflarca da onaylanmıştı. 
4 Gürbüz Evren, Avrupa Birliği Sürecinde Kürtçülük, Truva Yayınları, s. 16-17, İstanbul, Mayıs 2007. 
5 AB insan hakları ve azınlıklar konusunu sadece Türkiye için değil, üçüncü ülkelerle mesela Rusya Federasyonu’yla olan ilişkilerinde de bir dış politika ve kamu diplomasisi ensturumanı olarak çok sık kullanmaktadır. Bk: Emel Poyraz, An Analysis of the Political Relations Between the European Union and Russia (1990-2001), Marmara University European Community Institute EU Politics and International Relations M.A. Thesis, s. 55-56, 2002. 
6 Bir yandan kendi kurumsal çıkarları, diğer yandan AB sistemini meşrulaştırma kaygıları nedeniyle, bazılarına göre AP kendince insan hakları konusunda en azından bir dönem için daha tutarlı ve eleştirel bir tutum takınmıştır. Bkz: Mehmet Uğur, Avrupa Birliği ve Türkiye Bir Dayanak/İnandırıcılık İkilemi, Everest Yayınları, s. 279, İstanbul, 2000. 
7 Nicholas J. Cull, Public Diplomacy: Lessons from the Past, Figueroa Press, s. 12, Los Angeles, 2009. 
8 Süleyman Gök, “Kamu Diplomasisi Yoluyla Yeni Bir Türkiye Algısı”, Türkiye Uluslararası İlişkiler Çalışmaları, TUİÇ Akademi, Bkz: http://www.tuicakademi.org/index.php/kategoriler/turkdis-
politikasi/620-kamu-diplomasisi-yoluyla-yeni-bir-turkiye-algisi#_ftn1, (erişim: 18.04.2011). 
9 Vedat Demir, “Kamu Diplomasisi ve Türkiye’nin Komşu Ülkelerle İlişkilerine Katkısı”, Kamu Diplomasisi Enstitüsü Institute of Public Diplomacy, s. 1-2. Bkz: http://www.siyasaliletisim.org/pdf/kamudiplomasisiveturkiyeninkomsulari.pdf, (erişim: 15.05.2011). 
10 Türk parlamenterler, bu tür bir gündem maddesinin Mayıs ayında Ankara’da yapılacak toplantının gündem maddesinde ısrar etmeleri halinde, başta Almanya olmak üzere Avrupa’daki Türklerin haklarını tartışmaya açmak ve görüşmek istediklerini söylediler. Ayrıntılar için bkz: “Avrupa Parlamentosu’ndan Paranoyak Açıklama ‘Lozan’ı Bir Kenara Bırakın’”, Yeniçağ, 06.04.2006. 
11 “AP’den Küstah Bildiri”, Yeniçağ, 30.10.2008. 
12 “Mecliste Bölücülük Broşürü”, Yeniçağ, 30.10.2008. 
13 Gelinen son noktayı çeşitli yönleriyle ele kalan kaynak için bkz: Bir Örtülü Bağımsızlık Talebi “Demokratik Özerklik”, 2023 İkibin Yirmiüç Dergisi, Sayı: 124, 15 Ağustos 2011. 
14 Ayrıntılar için bkz: “Türkiye’ye Kin Kustular”, “Brüksel’de İftira Yarışı”, Yeniçağ, 15.11.2008. 
15 Ayrıntılar için bkz: “Alman Profesöre Hakaret Davası”, Zaman, 29.11.2008; Ayrıca bkz: “Brüksel’deki Konuşmaya Ankara’da Soruşturma”, Hürriyet, 1.12.2008; “Atatürk’e Dil Uzatana Soruşturma”, Yeniçağ, 30.11.2008. 
16 Yoksa Kürtler ve kullanmayı başardıkları başka unsurlar hiç de umurlarında değildi. Bkz: Ali Rıza Özdemir, Kart-Kurt Sesleri Arasında Kaybolan Gerçek Kürtler ve Türklük, Kripto Kitaplar, s. 21-22, Ankara, 2009. 
17 Ali Rıza Özdemir, Kart-Kurt Sesleri Arasında Kaybolan Gerçek Kürtler ve Türklük, s. 11. 
18 Sedat Laçiner, “Türkiye-Avrupa İlişkilerinde Kültür ve Medeniyet: Tarihsel ve İdeolojik Kökenler”, Liberal Düşünce, Nu: 13, s. 39-57, Kış 1999. 
19 Konrad Adenauer Vakfı’nın Türkiye danışmanı, Alman Dışişleri Bakanlığı’nın finanse ettiğiAlman Doğu Enstitüsü’nün Müdürü Udo Steinbach, daha önce Almanya’nın Paris’teki büyükelçiliğinde askeri ataşe olarak görev yapmıştı. 1971-1975 yıllarında “Ortadoğu Masası” şefi olduğu Ebenhausen Vakfı’nın Alman dış istihbarat örgütü BND’ye yakınlığı da bilinmektedir.
Bugün Avrupa’da sözü dinlenen ve televizyon programlarına katılarak fikri sorulan
bir Türkiye uzmanıdır. Bkz: Taner Bacinoğlu, “Türkiye’de Alman Vakıflarının Marifetleri”,Cumhuriyet, 06.07.1999.
20 Banu Avar, Hangi Avrupa?, Truva Yayınları, 3. Baskı, s. 141, İstanbul, Ocak 2008. 
21 “Pangalos Türkiye’ye Hakaret Yağdırdı”, Cumhuriyet, 25.09.1997. 
22 Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi 1838’den 1995’e, Cilt: 1, Tekin Yayınevi, s. 35-36, İstanbul, 1996. 
23 Taha Akyol, Ama Hangi Atatürk, Doğan Egmont Yayıncılık, 2. Baskı, s. 14, İstanbul, Şubat 2008. 
24 Durmuş Hocaoğlu, “2023 Senesinde Türkiye Mevcut Olmayabilir”, 2023 Dergisi, Sayı: 101, 
s. 28-41, 15 Eylül 2009, http://www.durmushocaoglu.com/dh/yazi.asp?yid=5560536, (erişim: 10.10.2010); Ayrıca bkz: Durmuş Hocaoğlu, “Türkler Vatanlarına Sahip Çıkamıyor!”, 
http://www.durmushocaoglu.com/dh/yazi.asp?yid=5518008, (erişim: 25.02.2011). 
25 Agit ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin aldığı bazı kararlar için bkz: Sadi Somuncuoğlu, Avrupa Birliği Bitmeyen Yol, Ötüken Yayınları, s. 121-122, İstanbul, 2002. 
26 ASALA ile PKK arasındaki ilişkileri tarihi derinliği içinde tüm yönleriyle ortaya koyan kaynak için bkz: Ercan Çitlioğlu, Ölümcül Tahterevalli Ermeni ve Kürt Sorunu, Destek Yayınları, 5. Baskı, Ankara, Mart 2009. 
27 Deklarasyonun tam metni için bkz: Bilal Şimşir, Kürtçülük II 1924-1999, Bilgi Yayınevi, s. 618-619, İstanbul, Ocak 2009. 
28 SSCB döneminde Erivan’ı kendileri için uzun soluklu bir savaşın Hanoi’si (Kuzey Vietnam) olarak niteleyen ASALA militanları, bugün bile Irak’ın kuzeyindeki PKK’lı teröristlerle omuz omuza Türk ordusuna karşı çarpıştıklarını açıklamaktadırlar. PKK’nın Ermenistan’da üstler edindiğine ilişkin Türk ve dünya basınına yansıyan haberler ve bu haberlerin hemen ardından PKK terörünün Türkiye-Ermenistan sınırına yakın yörelerde yoğunluk kazanmış olması, ASALA ile PKK arasında kuruluş aşamasından başlayarak günümüze değin süren iş, amaç ve eylem birliğinin somut göstergeleridir. Ayrıntılar için bk: Ercan, Çitlioğlu, Ölümcül 
Tahterevalli Ermeni…, s. 206-207. 
29 Ayrıntılar için bkz: Sedat Laçiner, “Ayrılıkçı Televizyon Yayınlarında Dış Destek ve Nedenleri”, Journal of Turkish Weekly, http://www.turkishweekly.net/turkce/makale.php?id=57. 
30 Ermeni Soykırımı iddialarının tarihi boyutuyla Avrupa Parlamentosu ekseninde incelendiği çalışma için bkz: Emel Poyraz, “Tarihi Boyutuyla Avrupa Parlamentosu Ekseninde Ermeni Sorunu”, Güney-Doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, The Journal for South-Eastern European Studies, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İstanbul Üniversitesi Yayın No: 4962, Yıl: 2010, Sayı: 17, s. 157-198, İstanbul, 2011. 
31 Bu konu hakkında bkz: Yahya Sezai Tezel, “AB’ye Üyelik Serüveninin En Zor Meselesi: Millî Bütünlük ve Kimlik”, Türkiye Günlüğü, Sayı: 80, s. 19-29, Bahar 2005. 
32 European Parliament, Resolution on the Human Rights Situation in Turkey, (B4-1530/rev., 1534 and 1559/95), 13.12.1995. 
33 European Parliament, Resolution on the Situation in Turkey and the Offer of Ceasefire Ma-de by the PKK (b4-0060, 0076, 0086 and 0089/96), 18.01.01996. 
34 European Parliament, Resolution on Human Rights and the Situation in Turkey, (B4-0769, 0797, 0820 and 0828/96), 20.06.1996. 
35 European Parliament, Resolution on the Political Situation in Turkey, (B4-0986, 0987, 0988, 0989, 0990/96 and B4-0991/96), 19.09.1996. 
36 European Parliament, Resolution on the Commission Reports on Developments in Relations With Turkey Sincethe Entry into Force of The Customs Union, (COM (96) 0491-C4-0605/96and COM (98) 0147-C4-0217/98), 17.09.1998. 
37 European Parliament, Resolution on the Death Sentence on Mr. Öcalan and the Future of the Kurish Question in Turkey, (B5-0006, 0012, 0018, 00230 and 0026/99), 22.07.1999. 
38 European Parliament, State of Relations Between Turkey and the European Union, (B50120, 
0124, 0129 and 0140/1999), 06.10.1999. 
39 European Parliament, Secretariat Working Party Task-Force “Enlargement”, Turkey and Relations With the European Union, Briefing No., PE 167.407/rev. 3, Luxembourg, 10 February 2000. 
40 1 Ağustos 1975 yılında kabul edilen ve Türkiye’nin de imzaladığı AGİK Helsinki Sonuç Belgesi’nin hazırlık çalışmaları sırasında yapılan müzakereler de oldukça tartışmalı geçmiştir. Müzakerelerde, BM Sözleşmesi’nin sanal değil, kabul edilmiş milli azınlıklar için söz konusu olan kendi kaderini tayin hakkı, self determinasyon, ilkesinin devletin ülke bütünlüğünü ihlal etmeyeceği ve dolayısıyla bölünme hakkını içermediği açıkça belirtilmiştir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Mahkemesi’nin içtihadında da “AİHS’nin hiçbir şekilde özel statü sağlamaya yönelik taleplere alet edilemeyeceği” belirtilerek, “egemen bir devletin, 
sınırları içinde yaşayan milli azınlıkların self determinasyon isteklerine ilişkin başvuruları kategorik olarak” reddedilmektedir. Sadi Somuncuoğlu, a.g.e., s. 124. 
41 European Parliament, Secretariat Working Party Task-Force “Enlargement”, Turkey and Relations With the European Union, Briefing No., PE 167.407/rev.3, Luxembourg, 10 February 2000. 
42 Bu hususta bkz: Muharrem Bayraktar, Batının Kanatları Altında PKK, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 2009. 
43 Güven Özalp, “Brüksel”, Milliyet, 7 Ekim 2000. 
44 European Parliament, European Parliament Resolution on the 1999 Regular Report From the Commission on Turkey’s Progress Towards Accession, (COM (1999) 513-C5-0036/20002000/2014 (COS)), 15.11.2000. 
45 Duygu Leloğlu, Radikal, 6 Temmuz 2001. 
46 Üstelik bahse konu olan azınlıklar, tümüyle kabul edilmiş milli azınlıklar olmasına rağmen, milli azınlıklara ait olduğu söylenen hak ve özgürlükler konusunda da net, kesin ifadeler kullanılmayan bu belgelerin tamamında, hak ve özgürlüklerin devletlerin eşitliği, toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığı aleyhine kullanılamayacağı vurgulanmış, böylece azınlık gruplarının ayrı bir devlet kurma, siyasi otonomi ve özerklik gibi taleplerle ortaya çıkmaları engellenmiştir. Yüksek ahlaki, insani ve hukuki değerler üzerine inşa edildiği öne sürülen, ancak izlediği politikalar ile altında imzası olan uluslararası antlaşma ve sözleşmeleri dikkate 
almadığını gösteren AB’nin, Türkiye’ye karşı iyi niyetli davrandığından söz etmek mümkün müdür? Sadi Somuncuoğlu, a.g.e., s. 133; Ayrıca bkz: Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu (yayına hazırlayan), İnsan Haklarının Korunması Alanında Uluslararası Temel Belgeler, Bilgi Yayınevi ve SBF İnsan Hakları Merkezi Ortak Yayını, Genişletilmiş 3. Basım, Ankara, 1995. 
47 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Balkanlar-Kıbrıs Araştırma Grubu, “Avrupa Konseyi Kıbrıslı Rumları Kızdırdı”, 15 Ekim 2010, http://www.21yyte.org/tr/yazi.aspx?ID=5734&kat=32. 
48 “Genellikle dili dönmüyor Yunanlının Türk demeye, Müslüman demeyi yeğliyor” diyen Herkül Millas’a göre, Batı Trakyalı Türklere Türk demek, Yunanlıları genellikle şaşırtmakta, bu azınlığın bu isimle nitelendirilmesini yadırgamakta ve rahatsız etmektedir. Bkz: Herkül Millas, Türk-Yunan İlişkilerine Bir Önsöz, Kavram Yayınları, s. 123, İstanbul, 1995. 
49 Murat Saraçlı, Avrupa Birliği ve Türkiye’de Azınlıklar, Lotus Yayınevi, s. 15, Ankara, 2007. 
50 Almanya İçişleri Bakanı Otto Schily, Süddeutche Zeitung’a verdiği demeç için bkz: Ahmet Külahçı/Berlin, “Schily: En İyi Uyum Asimilasyondur”, Hürriyet, 28 Haziran 2002. 
51 Sadi Somuncuoğlu’na göre; bugün eskiden adına “düveli muazzama” denilen Haçlıların kışkırttığı etnik bölücü terörün nelere mal olduğu bütün açıklığı ile ortadayken insanlığa karşı işlenen suçlardan sayılan kanlı terör medyada, ülkenin her yerinde, hatta TBMM’de savunulabiliyor. Her vesileyle “etnik milliyetçiliğe” karşı çıkıyormuş gibi görünenlerin, aslında elleri kardeş kanına bulanmış bu hainleri meşrulaştırdıkları, alenen pazarlığa girdikleri de biliniyor. Benzerine hiçbir ülkede rastlanmayacak bu duruma karşı, kamuoyunda yeterli tepkinin olmayışı ise hayret vericidir, sosyolojik açıdan incelenmelidir. Tabii burada akla, yerli-yabancı, yetkili-yetkisiz çevrelerin yürüttüğü, zihin karıştıran psikolojik harekât geliyor. 
Sanki “etnik” temelli egemenlik talebine evet denilmesi gerekiyor ve bu yapılma dığı için devlete ve millete “silah çekilmesi” normalmiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Hem de dünya ve Avrupa gerçeği gizlenerek. Bunun için “Kıblegâh” (!) yapılan AB ülkelerindeki etnik durumun rakamlarla analiz edildiği kaynak için bkz: Sadi Somuncuoğlu, “AB’de ve Türkiye’de Etnik Siyaset”, Yeniçağ, 29.11.2008. 
52 “Özerklik İstendi Sıra Devlette!”, Yeniçağ, 9.07.2005. 
53 “Megafonla Kürt Federasyonu Talep Ediyor”, Hürriyet, 17.07.2005. Nezan topladıkları imzaları 3 Ekim 2005 müzakere tarihinden önce AB yetkili organları, Birleşmiş Milletler, AB’nin Türkiye’de bulunan 25 ülke büyükelçisi ile TBMM’ye verip federasyonla ilgili taleplerini dile getireceklerini söyledi. 
54 Etnik kimlik olgusu ve etnik çatışmaların nasıl meydana geldiği hususunda analitik bir çalışma için bkz: Muzaffer Ercan Yılmaz, “Ethnic Identity and Ethnic Conflicts”, Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi, Sayı: 21, Temmuz-Ağustos-Eylül 2010, ISSN: 1694-528X 
(www.akademikbakış.Org.), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Resmi İnternet Sitesi: 
http://www.turan.org.tr/default.asp?, (erişim: 20 Ağustos 2011). 
55 Özdem Sanberk - Hakan Altınay, “Kamu Diplomasisi ve Yumuşak Güç”, Sabah, 8 Ocak 2008, Bkz. arsiv.sabah.com.tr/2008/01/08/haber, (erişim: 25 Ağustos 2011). 
56 Uluslararası ilişkiler açısından, bir devletin sınırları dışında yaşayan ortak din, dil, soy, tarih ve kültür gibi ortak değerlere sahip vatandaşlarının bulunması kamu diplomasisini yürütmeyi de kolaylaştırmaktadır. Ancak, bu durumu bazen dezavantaj haline de gelebilmektedir. Avrupa kamuoyunda Türkiye’nin imajı ve AB üyeliği, Almanya, Avusturya, Danimarka, Fransa gibi ülkelerde yaşayan yoğun Türk nüfusu ile ilişkilendirilmektedir. Göç ve entegrasyon sorununun olumsuz yansımaları da Türkiye’nin AB sürecinde kendini göstermektedir. 
Detaylar için bk: Emine Akçadağ, “Dünyada ve Türkiye’de Kamu Diplomasisi”, Kamu Diplomasisi Enstitüsü, http://www.kamudiplomasisi.org/pdf/emineakcadag.pdf, (erişim: 30 Mayıs 2011). 
57 Esasında varolan sorunun “Kürt Sorunu” olarak adlandırılmamasının neden daha mantıklı olduğunu tarihten de yararlanarak açıklamaya çalışan ve günümüzde gelinen noktada meselenin nasıl çözülebileceğine dair önerilerde bulunan çalışma için bkz: Serhan Ünal, “Kürt Sorunu ve Çözüm Önerileri”, Akademik Bakış, Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi, Sayı: 18, Ekim-Kasım-Aralık 2009, ISSN:1694-528X, http://akademikbakis.org/18/ 1cozum.htm. 
58 Ümit Özdağ, PKK Terörü Neden Bitmedi, Nasıl Biter?, Kripto Kitaplar, 4. Baskı, s. 32, Ankara, 2009. 

***

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN KÜRT SORUNUNDAKİ KAMU DİPLOMASİSİ BÖLÜM 3

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN KÜRT SORUNUNDAKİ KAMU DİPLOMASİSİ BÖLÜM 3


Avrupa Birliği, Kürt Sorunu, Avrupa Parlamentosu, Kamu Diplomasisi, Stratejik İletişim, Yumuşak Güç, Kara Propaganda, TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI, Yrd. Doç. Dr. Emel POYRAZ, Uluslararası, Hakemli,Sosyal Bilimler, Türk Dünyası, Araştırmaları Dergisi, Prof. Dr. Turan YAZGAN,Yrd. Doç. Dr. Emel POYRAZ,


Nitekim, İngiltere başbakanı Lloyd George 1919’da şunları söylemişti: 
“Türkler ulus olmak bir yana bir sürüdür. Devlet kurmalarının ihtimali bile yoktur... Yağmacı bir topluluk olan Türkler, bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yaradır... Türkler, yüzyıllarca Avrupa’da kalmışlar ve Avrupa’nın başına daima dert açmışlardır. 
Hiçbir zaman Avrupalı olamamışlar, Avrupa uygarlığını benimsememişlerdir.” 22 
19 Konrad Adenauer Vakfı’nın Türkiye danışmanı, Alman Dışişleri Bakanlığı’nın finanse ettiği Alman Doğu Enstitüsü’nün Müdürü Udo Steinbach, daha önce Almanya’nın Paris’teki büyükelçiliğinde askeri ataşe olarak görev yapmıştı. 1971-1975 yıllarında “Ortadoğu Masası” şefi olduğu Ebenhausen Vakfı’nın Alman dış istihbarat örgütü BND’ye yakınlığı da bilinmektedir. 

Bugün Avrupa’da sözü dinlenen ve televizyon programlarına katılarak fikri sorulan bir Türkiye uzmanıdır. Bkz: Taner Bacinoğlu, “Türkiye’de Alman Vakıflarının Marifetleri”, Cumhuriyet, 06.07.1999. 
Fransız başbakanı Clemenceau’da aynı tarihlerde Türklerin yönetimde kabiliyetsiz bir millet olduğunu söylüyor; “Hıristiyanları asıp kesmiş, hâkim olduğu hiçbir yerde medeniyetin yeşermesine izin vermemiş bir ırktır” diyordu.23 Bu tarz düşünce ve zihniyetin bugün modern Avrupa’da hala devam ediyor olması düşündürücü ve ibret vericidir. Çünkü Türkiye’ye ağırlıklı olarak bu tarz algılamalarla bakan ve esasında Türklerin tarihi kimliğinden korkan AB ülkeleri için Türkiye aralarına hiçbir zaman al(a)mayacakları bir yabancı unsur ve güçlenmesi halinde de bir tehdit merkezidir. 

Burada üzerinde durulması gereken temel husus; senaryodaki nihai amacın, insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel ilkelerin öne sürülerek süreç içerisinde egemenliğin Kürtlerle daha doğrusu PKK ile paylaşılmasının hedefleniyor olması şüphesidir. Bu noktada; bugün Türkiye başlıca sorun ithal eden bir ülke konumundadır ve sorunların çözümü de dışarıdan dayatılmakta dır.24 
Aslında Kürt Sorunu demek başlı başına bir sorun iken Türkiye’ye dışarıdan dayatılan ve içeride de uzantıları olan ABD ve AB destekli fonlarla da eş zamanlı işleyen, Kürt Sorunu, Ermeni Meselesi ve Ekümeniklik gibi temel saç ayakları olan süreçlerle yıpratılmaya çalışılıyor olmasıdır. 

Yani bu konu da; batılıların tarihi bir alışkanlığı olan önce bir sorun yaratmak, arkasından taviz alarak çözdürmeye çalışmak stratejisinin bir parçası olarak ele alınmalıdır. 

Kürt-Ermeni-Rum İşbirliği 

Tarihsel süreç içinde Türkiye, özellikle terör olaylarının sistematik olarak başlatıldığı 1984 yılından itibaren demokrasi ve insan hakları bağlamında da, uluslararası platformlarda haklı haksız ağır eleştirilere uğramış ve uluslararası ilişkileri olumsuz bir şekilde etkilenmişti.25 Diğer taraftan, Kürtçü gruplar ile Türkiye karşıtı Ermeni gruplar arasındaki işbirliği de 1980’lerin başında kuvvetlenmiş ve takip eden yıllarda gelişerek devam etmişti. Lübnan ve Batı başkentlerinde yapılan ortak toplantılar, ortak hareket tarzını şekillendirmişti. PKK terörü yükselirken Ermeni terörünün ‘uyku dönemi’ne girmesi de bu bağlamda tesadüf değildir.26 Nitekim, ASALA ve PKK temsilcileri 8 Nisan 1980 günü, Lübnan’ın Sayda (Sidon) kentinde, Filistin Kurtuluş Örgütü liderlerinden George Habbaş’a bağlı silahlı gerillaların koruması altında bir araya gelerek Türkiye’ye karşı Ortak Eylem Deklarasyonu yayımladılar27 ve bu doğrultuda hareket ettiler. 
Esasında stratejik açıdan, ASALA ile PKK arasında Marksist-Leninist yapıları, aynı gerekçelerle, aynı amacı paylaşıyor olmaları ve eş söylemler kullanmalarına ilaveten pek çok örtüşen yönleri de bulunmaktadır. Her iki örgüt de aynı yılda ve aynı yerde (1975, Lübnan) kurulmuş, kuruluş yılları ve sonraki aşamalarda aynı ülkelerde üslenmiş (Lübnan, Kıbrıs Rum Kesimi, Yunanistan, Suriye, Fransa) ve aynı ülkelerin örtülü ya da açık desteğini almışlardı. Suriye istihbarat örgütü El Muhaberat’ın güdümündeki El Saika gerillaları, Abu Nidal ve George Habbaş üzerinden ASALA’ya aktarılan eğitim, istihbarat ve lojistik desteklerle barınma olanakları, ASALA’nın misyonunu yerine getirerek sahneden çekilmesi üzerine 
Suriye tarafından PKK’ya aktarılmış, bölücü örgütün lideri Öcalan, Şam’da güvence ve koruma altına alınmıştı. Öcalan ve PKK’nın, Lübnan’da Bekaa Vadisi’nde üslendiği yerler daha önce ASALA militanlarının eğitimlerinde kullanılan kamplardı. Bekaa Vadisi’ndeki ASALA kampları, PKK’nın sözde akademilerine dönüşürken, Suriye’de Hamuriah ve Kamışlı kampları da ASALA’dan sonra PKK’ya devredilmiş, Kıbrıs Rum Kesimi’nde Lisarides, Kipriyanu ve son olarak Papadopulas’un koruması altında Trodos Dağlarında eğitimlerini rahatlıkla sürdüren ASALA’nın yerini PKK almış ve nihayet Yunanistan’daki Larissa Kampı, PKK teröristlerinin Avrupa’ya sıçrama tahtası olarak kullanılmıştı.28 
Aralarındaki Türkiye karşıtı bu organik işbirliği, yardımlaşma ve dayanışmanın sayısız örnekleri mevcuttur. 
1990’lı yıllarda ise bu işbirliği ağırlıklı olarak kamuoyunu ve karar mekanizmalarını etkilemeye yönelik olarak çalışacaktır. Ortaklaşa düzenlenen protesto gösterileri, Avrupalı parlamenterlere gönderilen Türkiye karşıtı mektuplar ve diğer lobi faaliyetlerinde Rum-Ermeni-Kürt troykası ekseninde Türkiye karşıtı bloklaşma güçlenmiştir. 
Bu noktada, 1990’ların sonunda ayrılıkçı Kürtçü gruplar ile Türkiye karşıtı Ermeni gruplar arasındaki işbirliğinin en açık dışa vurumu, 1999 yılı yazında Londra’da düzenlenen Kürt ve Ermeni Soykırımı Konferansı olmuştur. Seminer Londra merkezli iki Kürtçü dernek olan Kürdistan’da Barış Kampanyası (Peace in Kurdistan Campaign), Birleşik Kürt Komitesi (United Kurdish Committee) ile British Committee for the Recognition of the Ar-menian Genocide (Ermeni Soykırımının Tanınması İçin İngiliz Komitesi) tarafından finanse edilmiş ve ortaklaşa olarak düzenlenmişti. Seminerin temel amacı, Osmanlı döneminde Ermeniler üzerinde etkisini gösteren sözde ‘soykırım’ politikalarının Cumhuriyet döneminde de devam ettiği ve bunun en son kurbanlarının Kürtler olduğu yönündeki iddialarıdır. 

Seminerde, sözde Ermeni soykırımını, Amerikan Michigan Üniversitesi’nden bir Ermeni akademisyen Ara Sarafian anlatmış, Cumhuriyet döneminde Osmanlı’nın sözde baskıcı, katliam yapıcı politikalarının Kemalist rejim tarafından Kürtlere karşı devam ettirildiği iddia edilmişti. Bunu savunan kişi Bedford’da bulunan bir İngiliz üniversitesi olan De Montford Üniversitesi’nden Desmond Fernandes’ti. Fernandes konuşmasında; ısrarla ‘Türkiye’de Kürt soykırımı’ (The Kurdish Genocide in Turkey) kavramını kullanıyordu.29 

Seminerin daha sonra yazılı hale getirilmiş metinlerinde bu kavramın semineri düzenleyenler tarafından daha sıklıkla kullanıldığı, altı çizilerek vurgulandığı ve bu seminerin bir kampanyanın parçası olarak düşünüldüğü anlaşılmaktadır. Seminerin katılımcı konumundaki diğer konuklarından ERNK’nın Avrupa Sözcüsü Mizgin Şen, seminer yöneticileri tarafından ‘Kürt Özgürlük Savaşçılarının Avrupa Temsilcisi’ olarak takdim edilmişti. 
Ayrıca, burada Türkiye karşıtı davaları alması ile tanınan İngiliz avukat Gareth Peirce ve diğer Kürtçü ve Türkiye karşıtı grupların temsilcilerinin olması da oldukça dikkat çekicidir. Aslında kamu diplomasisi yöntemlerinin kullanıldığı bu tür girişimlerdeki amacın bir boyutu da; Türkiye karşıtı Ermeni lobisinin iddialarında kendilerinin yalnız olmadığı, diğer halkları katletmenin Türklerin eski ve değişmez bir geleneği olduğunu kanıtlamaya çalışmalarıdır. 

Diğer bir deyişle, sözde Ermeni soykırımı iddialarına, bir de sözde Kürt soykırımı iddiasını ekleyip bu konuda uluslararası kamuoyunda propaganda yapma ve destek bulma gayreti içinde oldukları görülmektedir.30 

Parlamento Kararları Günümüzde Yaşananları Talep Ediyordu AB üyesi ülkelerde yürütülen bu tür faaliyetlerin yanı sıra Türkiye’nin üyesi olmaya çalıştığı AB’nin Parlamentosu ise, insan hakları ve demokrasi konusunu adeta Güneydoğu sorunu ile sınırlandırarak ısrarla Kürt vatandaşlarını, azınlık görmeye ve göstermeye çalışmaktadır. Tümüyle siyasi bir organ olan AP’nin herhangi bir ülkenin insan hakları alanındaki düzenleme ve uygulamalarına ilişkin değerlendirmelerinin hukuki değerinin olmadığı ve sübjektif nitelik taşıdığı iddia edilebilir. 

Ancak bağlayıcılığı olsun olmasın AP, hazırladığı raporlar, düzenlediği toplantılar, oturumlar ve aldığı kararlarla, Türkiye’yi devamlı suretle uluslararası platformlar da sabıkalı göstermeye çalışmakta, Kürtçülerin propagandalarını yapmakta ve diğer kurumları da benzer kararlar almaya zorlamaktadır. 

Burada sadece birkaçına değinilen kararlarda da görüleceği üzere PKK’nın ve onun siyasi uzantılarının AB’nin parlamentosu tarafından nasıl en üst düzeyde ve yasal kılıflarla koruma altına alındığı, binlerce insanın ölümünden sorumlu bir terör örgütünün taleplerinin, siyasi ve sosyal haklar olarak kabul gördüğü ve Türkiye’ye karşı dayatıldığı ele alınacaktır. Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırı, millî kimliğini, bütünlük ve beraberliğini tehdit eden yaklaşımıyla31 aşağıdaki bazı kararlar konumuz açısından dikkat çekici ve günümüzde yaşananlar açısından anlamlıdır. 
AP’nin “Türk Hükümetine, PKK’ya ve diğer Kürt örgütlerine, Kürt konusuna şiddete dayanmayan ve siyasi bir çözüm bulmaları için ellerinden gelen tüm çabayı göstermeleri için çağrıda bulunur; PKK’ya şiddetten kaçınması çağrısını yapar; Türk Hükümetine ve Büyük Millet Meclisine, Güneydoğusundaki sokağa çıkma yasağının kaldırılması ve Kürt kökenli vatandaşlarının, Türkiye’nin toprak bütünlüğünün garanti edildiği, buna saygı gösterildiği güvencesiyle, kendi kültürel kimliklerini açıklamalarına izin verecek yol ve araçları düşünmesi çağrısını yapar” (13.12.1995).32 
Bu karardan sonra devam eden yıllarda alınan kararlarda kullanılan dilin ve isteklerin aşamalı olarak sertleştiği görülecektir. Daha sonraki yıllarda AP’nin bu husustaki bazı kararları kronolojik olarak şöyle sıralanabilir: 
Avrupa Parlamentosu, “Türk vatandaşlarının Türkiye içinde bir tür kültürel özerklik için barışçıl yollardan çaba gösterme haklarını tanır... PKK Başkanı tarafından tek taraflı olarak ateşkes ilan edilmesini memnuniyetle karşılar ve bunu 13 Aralık 1995 tarihli çağrısına ilk olumlu adım olarak değerlendirir; Türk Hükümetinin bu davranışı soruna barışçıl bir çözüm bulma doğrultusunda olumlu bir katkı olarak göreceğini umut ettiğini açıklar ve Türkiye’de tüm ilgililere, bu fırsattan yararlanarak Güneydoğu bölgesindeki sorunların şiddete dayanmayan ve siyasal bir çözüm bulma amacıyla ulusal düzeyde bir diyalogu başlatmanın yol ve araçlarını düşünmeleri için çağrıda bulunur” (18.01.1996).33 

Avrupa Parlamentosu bir başka kararında, 

“Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Türkiye’nin Doğusunda son zamanlarda gerçekleştirdiği askeri operasyonlardan ve PKK tarafından 15 Aralık 1995 tarihinde ateşkes ilan edilmiş olmasına rağmen, barışçıl bir çözüm sağlama çabalarını reddetmesinden büyük kaygı duymakta-dır... ...çıkmazı aşmak ve sorunun barışçıl biçimde siyasi bir çözüme doğru gidebilmesi için, ülkenin güneydoğusundaki askeri operasyon ları durdurması ve tüm Kürt örgütlerle görüşmelere başlaması için Türk Hükümeti ne çağrıda bulunur... Yeni hükümetten, düşüncelerini özgürce açıklama ve insan hakları ihlalleri ile çelişen yasalara göre suç işledikleri için hüküm giymiş olan mahkûmların serbest bırakılmalarını sağlayacak biçimde düzenlenmiş bir genel af ilan etmesini ve halen yargılanmakta olanlar aleyhindeki davaların sona erdirilmesi talebini ve özellikle Bayan Leyla Zana ile DEP’in diğer üç üyesinin derhal serbest bırakılması çağrısını yineler... Türk yetkililerinden, Türkiye’deki tüm Kürtlerin haklarını tanımalarını ve yerleri değiştirilen tüm Kürtlerin evlerine dönmelerinin kolaylaştırılmasını ister” (20.06.1996).34 

Avrupa Parlamentosu, 

“Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Türkiye’nin doğusunda kısa bir süre önce sürdürdüğü askeri operasyonlardan ve Kürdistan’daki anlaşmazlığa barışçıl bir çözüm bulma yollarını aramayı reddetmesinden büyük kaygı duymaktadır... Türkiye’nin kuzey Irak’ta bir güvenlik bölgesi yaratma niyetini mümkün olan en sert terimlerle reddeder ve bu girişimi ciddi bir uluslararası hukuk ihlali olarak değerlendirir ve Türkiye’yi bu plandan vazgeçmeye ikna etmesi için AB Konseyi’ne çağrıda bulunur” (19.09.1996).35 

Avrupa Parlamentosu, 

“Kuzey Irak’ın işgalini lanetler ve PKK terörizmiyle baş etme ihtiyacının uluslararası sınırların ihlal edilmesini haklı kılmadığını düşünür... Güneydoğu’daki çelişkinin çözümünün yalnızca siyasal olarak sağlanabileceği görüşünü yeniden vurgular ve Kürt kimliğinin yasal olarak tanınmasını sağlamayı amaçlayan önerileri ve taraflar arasında diyalogu ve görüşmeleri teşvik edecek ulusal ve uluslararası 
girişimleri destekler; ateşkese duyulan ihtiyaca işaret eder ve Türk yetkililerinin, Kürt sorununa görüşmeler yoluyla sağlanacak barışçıl bir çözüm aramaları için çağrıda bulunur” (17.09.1998).36 

Avrupa Parlamentosu, 

“(1) Bay Öcalan’a verilen cezayı lanetler ve ölüm cezasının kullanılmasına kesin muhalefetini tekrarlar;...(8) 
Türkiye’ye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Bay Öcalan hakkında verilen karar konusunda alacağı herhangi bir karara uyması çağrısında bulunur; (9) 
Bay Öcalan’ın idam edilmesinin Avrupa’da güvenlik ve istikrar açısından önemli etkilerinin olacağına ve Türkiye’nin AB’ne bütünleşme sürecine zarar vereceğine inanır; (10) Kürt halkının siyasal, sosyal ve kültürel haklarını tanıyan bir çözüm bularak Türkiye’deki anlaşmazlığın nedenlerine çözüm bulması konusunda Türk Hükümeti’ne çağrıda bulunur ve bu bağlamda gerekli demokratik reformların 
uygulanması gerektiği görüşünü benimser;...(12) Konsey’e ve üye devletlere, Türkiye’de Kürt sorununa siyasi bir çözümün uygulanabilmesinde yardımcı olmak için gerekli tüm önlemleri almaları çağrısını yineler” (22.7.1999).37 

Avrupa Parlamentosu, 

“(9) Türkiye’deki Kürt sorununa bir çözüm bulma konusunda Türk Hükümeti’nin çabalarının Türkiye’de demokrasi, insan hakları ve azınlık hakları için önemli sonuçları olacağına ve Türkiye’yi Kopenhag kriterlerini yerine getirmeye önemli ölçüde yakınlaştıracağına inanmaktadır ve Kürt toplumuna da davasını barışçıl araçlarla sürdürmesi çağrısını yapar. (10) Bu çerçevede Türk yetkililerine bir kez 
daha Bay Öcalan hakkında verilen ölüm cezasını yerine getirmeme çağrısını yapar ve ayrıca Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden idam cezaları konusunda mevcut fiili uygulamayı yapmama durumunu Türkiye’de ölüm cezasının resmen kaldırılmasına dönüştürülmesini ister” (6.10.1999). 38 

Avrupa Parlamentosu Genişleme Grubu tarafından 2000 yılı başlarında hazırlanan 
“Türkiye ve Avrupa ile İlişkiler” raporunda şöyle denilmektedir: 
“1998 yılının başında Kürt sığınmacıların bazı AB ülkelerine gelmesi sonrasında, AB Kurumları Türk Hükümetinden Kürt halkına uyguladığı baskılara siyasi bir çözüm bulmasını istedi; Türkiye’den, Kuzey Irak’taki askeri operasyonlarını durdurması istendi. Avrupa Parlamentosu, 15 Ocak 1998 tarihli kararıyla, bu sorunun çözümü için uluslararası düzeyde girişimde bulunması için Avrupa Birliği’ne çağrıda bulundu ve Konsey’e ve üye devletlere de Kürtlere karşı insan hakları ihlalleri sorununu Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nda gündeme getirmeleri çağrısını yaptı” (10.02.2000).39 

Bu kararda da görüldüğü gibi Avrupa Parlamentosu, adeta siyasi itici bir güç gibi AB’nin diğer organlarını harekete geçirmek için Konseye ve üye devletlere Kürtlere karşı insan hakları ihlalleri olduğunu iddia etmekte ve bu sorunun başta BM İnsan Hakları Komisyonu’nda gündeme getirme çağrısını yapmaktadır. Böylece olaya uluslararası siyasi boyut kazandırma çabası içindedir. Hâlbuki azınlıklar konusunda bugüne kadar en kapsamlı çalışmaları yaptıran Birleşmiş Milletlere göre, ülkelerin toprak bütünlüğü ve egemenlikleri esas alınmalıdır. Gerek insan hakları, gerekse de azınlıklar konuları bu temel üzerine inşa edilmelidir. Kaldı ki, AGİK Helsinki Sonuç Belgesi’ndeki “Kimlerin azınlık sayılacağına, belgeyi imzalayan devletin kendisi karar verecektir” ilkesi ve egemen devletlerin ülke bütünlüğünü açıkça güvence altına alan yasalar varken; değil sanal azınlıkları yaratılması, millî azınlıklara dahi ülkenin bir bölümünde bağımsız bir devlet kurma hakkı tanınması, egemen devletlerin toprak bütünlüğüne saygı ilkesiyle bağdaşmamaktadır.40 Yani, başta AP olmak üzere insan hakları ve azınlıklar bağlamında AB’nin Türkiye’ye yönelik tutumu ve aldığı kararlar BM’nin temel ilkesi ile de çelişki içindedir. 
Bir başka AP kararında sözde Kürt sorununun demokrasi ve insan hakları bağlamında Kopenhag Kriterleri’yle ilişkilendirilerek bu zemine kaydırıldığı görülmektedir: “Türkiye’nin AB’ne üyeliği görüşüyle bir plan doğrultusunda Kopenhag kriterlerini yerine getirecekse, Kürt sorununun çözüme kavuşturulması  nın hayati önemde olduğunu vurgular” (10.02.2000).41 

Artık teröristleri koruyup kollamaya kadar uzanan tutumuyla42 terör örgütü PKK üyelerinin de katılımıyla Avrupa Parlamentosu çatısı altında düzenlenen toplantıların birinde, yine sözde Kürt sorunu ele alınarak propagandası yapıldı. PKK adına Avrupa sözcüsü Cevdet Ahmet’in, hami rolünde Madam Mitterand ve Yeşiller Milletvekili Ozan Ceyhun’unda katıldığı, AP içinde temsil edilen hemen her gruptan bir temsilcinin bulunduğu toplantıda AB’den dört istekte bulunuldu: “Abdullah Öcalan’ın tutukluluk şartlarının normalleştirilmesi ve iyileştirilmesi; İdam cezasının kaldırılması için Türkiye’ye baskı yapılması; Kürt sorununun bir an önce siyasi çözüme kavuşturulması; Kürt sorununun Türkiye’nin AB’ye katılımı açısından ön koşul olarak gösterilmesi.”43 

Nitekim bu isteklerin tümü bir şekilde işleyen kamu diplomasisi mekanizmaları sonucunda Türkiye tarafından karşılanmaya çalıştırılmaktadır. 
Yine bir başka AP kararında, sanki Türkiye’nin sınırları dışında yaşayan yabancı bir yermiş gibi, resmen ayrımcılık yapılarak şu ilginç ve düşündürücü karar alınmıştır: “Türk yetkililerine, Kürt toplumunun siyasi temsilcileriyle, özellikle de ülkenin Güneydoğusundaki kentlerin belediye başkanlarıyla, diyaloga girmeleri çağrısında bulunur” (15.10.2000).44 
Bu gelişmelere bağlı olarak, AP Parlamenterlerinden Matti Wuori tarafından kaleme alınan ve Genel Kurul tarafından kabul edilen “Dünyada İnsan Hakları 2000 Raporu ve buna bağlı Tavsiye Kararı”nda Türkiye’nin AB üyelik kriterlerini yerine getirilebilmesi için ülkenin güneydoğusunda yaşayan Kürt toplumunu ve azınlıkların siyasi sorunlarına çözüm bulması gerektiği belirtilmiştir.45 

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN KÜRT SORUNUNDAKİ KAMU DİPLOMASİSİ BÖLÜM 2

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN KÜRT SORUNUNDAKİ KAMU DİPLOMASİSİ BÖLÜM 2




Avrupa Birliği, Kürt Sorunu, Avrupa Parlamentosu, Kamu Diplomasisi, Stratejik İletişim, Yumuşak Güç, Kara Propaganda, TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI, Yrd. Doç. Dr. Emel POYRAZ, Uluslararası, Hakemli,Sosyal Bilimler, Türk Dünyası, Araştırmaları Dergisi, Prof. Dr. Turan YAZGAN,


Avrupa Birliği, Kürt Sorunu, Kamu Diplomasisi,Yumuşak Güç, Kara Propaganda, Uluslararası, Hakemli, Sosyal Bilimler, Türk Dünyası,  Araştırmaları Dergisi, Prof. Dr. Turan YAZGAN, Yrd. Doç. Dr. Emel POYRAZ,



Avrupa Parlamentosu’nda Kamu Diplomasisinden Kara Propagandaya Bilindiği gibi geleneksel diplomasi, uluslararası bir aktörün, uluslararası ortamı yönetmek ve yönlendirmek için bir başka uluslararası aktörle bağlantılı olmasıyla gerçekleşen girişimi iken; kamu diplomasisinde uluslararası bir aktörün, uluslararası ortamı yönetmek ve yönlendirmek için bir yabancı ülke kamuoyuyla bağlantılı olmasıyla gerçekleşen girişimidir.7 Bu bağlamda günümüzde bu aktör; dünya sahnesindeki bir başka oyuncu, bir devlet, çok uluslu bir şirket, sivil toplum kuruluşu, uluslararası bir kuruluş, hatta terör örgütü veya vatansız paramiliter örgüt 
de olabilir. Nitekim bazı AB kurumları Türkiye’nin terörist olarak gördüklerini dolaylı yollardan üstü kapalı olarak, bazı Avrupalılar ise açıkça özgürlük direnişçileri veya gerilla olarak değerlendirmekte, onları farklı boyutlarda destekleyerek propaganda yaptıkları izlenimi vermektedirler. 

Küreselleşmenin büyük bir ivme kazandığı günümüzde, uluslararası ilişkilerin yeni bir yöntemi olarak kullanılmaya başlayan “kamu diplomasisi” kavramı, devletler ve resmi kurumlar arasında yürütülen klasik diplomasiye alternatif olarak gelişmekte dir. Bu bağlamda yükselen bir trend olan kamu diplomasisi; halklardan halklara, sivil toplum kurumları ve çeşitli toplum kuruluşlarıyla yürütülen faaliyetleri de içermektedir. 
Kültür, sanat, siyaset, ekonomi gibi unsurlar ve ülke halklarının sempatisini kazanmaya yönelik faaliyetler kamu diplomasisinin en önemli vasıtaları 
haline gelmiştir. 
Günümüz uluslararası ilişkilerinde, ulusal çıkarların savunulması artık bildiri, diplomatik üstünlük ve diplomatik muhtıra gibi geleneksel diplomasi yöntemlerinin çok ötesine geçmiş, bilgi, kültür ve iletişim diplomasi de anahtar sözcükler haline gelmiştir. Devletlerin artık sadece diğer hükümetleri veya uluslararası örgütleri değil, yabancı kamuoylarını da hedefleyen politikalar geliştirmek zorunda oldukları bir döneme girilmiştir. 

Bugün pek çok devlet, yabancı kamuoylarının gözünde olumlu imaj yaratmak amacıyla aktif kamu diplomasisi çalışmaları yürütmektedir.8 

Kamu diplomasisinin temelini “yumuşak güç” kavramı oluşturmaktadır. Medya, kültür, sanat, bilim, spor, eğitim gibi konular da yumuşak gücün araçları olarak kullanılmaktadır. Esasında kamu diplomasisi, uygulamaları daha eskiye gitmekle birlikte isim olarak yakın dönemde sıklıkla kullanılmaya başlanmış bir kavramdır. Birbirleriyle ilintili olarak çok hızlı gelişen kitle iletişim araçları ve dünyadaki küreselleşme süreci, 1990 öncesi Soğuk Savaş döneminden çok farklı bir uluslararası sistem ortaya çıkarmıştı. 
Artık sadece devletlerin ve hükümetlerin değil; bunların yanında ulusal ve uluslararası alanda hükümet dışı organizasyonların ve medyanın daha etkin olduğu bir dünya konjonktürü oluşmuştur. 
Bu süreç, eski klasik diplomatik anlayışı da değiştirmiş, farklı aktörlerin olduğu farklı bir diplomasi anlayışı ortaya çıkarmıştır.9 
Dünya siyasi tarihinde 20. asır siyasi, iktisadi, teknolojik ve sosyal gelişmelerin çok hızlı yaşandığı bir zaman dilimi olmuştur. Özellikle teknolojik alandaki gelişmeler, buna bağlı olarak, ekonomik ve sosyal hayatı da değiştirmiş, daha önceki asırlarda görülmemiş imkânları insanlığın hizmetine sunmuştur. 
Bu açıdan 20. yüzyıl, çok değişik tanımlamaların yanı sıra iletişim çağı olarak da nitelendirilmiştir. Bu bağlamda, 21. asra girerken en çok kullanılan kavramlardan birinin “küreselleşme” (globalization) olması ve Kürtçülük olaylarında olduğu gibi küresel oyunların Türkiye’ye dayatılması bir rastlantı değildir. 
Bu çerçevede, Avrupa Birliği’nin konuya ilişkin genel tutumunun bir yansıması olarak ele alacağımız şu örnek oldukça düşündürücüdür. 
Mesela; 
bir Karma Parlamento Komisyonu toplantısında söz alan Avrupalı üyeler, Kürt kökenli Türk vatandaşlarını azınlık olarak tanımlayarak Türkiye’deki toplantının gündem maddesinin “Güneydoğu’daki Gelişmeler ve Kürtlerin Kültürel Hakları” olmasını rahatlıkla isteyebilmektedirler. 
Türk parlamenterler ise, bu öneriye o zaman şiddetle karşı çıkmışlardı. Türk parlamenterlerden CHP’li Onur Öymen, tartışmayı şöyle anlatır: 
“Lozan Anlaşması’nın tersine Türkiye’deki Kürtleri azınlık olarak tanımlayıp özel gündem maddesi halinde tartışma talebinizi reddediyoruz deyince, bize ‘Lozan’ı bir kenara bırakın Roma Antlaşması’na bakın’ şeklinde cevap verdiler...”10 Avrupalıların Lozan’ı algılayışlarının tipik bir yansıması olan bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak mümkündür. 

Bu bağlamda yine Avrupa Parlamentosu üyesi bir grup parlamenter, PKK’ya yakınlığıyla bilinen Kürdistan Ulusal Kongresi, KNK, adlı örgütün Avrupa 
temsilciliğini yapan Ahmet Gulabi Dere’nin siyasi ve şahsi kimliğine saygı duyulmasını isteyen bir bildiri yayımlayarak ona destek olabilmektedir. Hakkında 
Interpol tarafından kırmızı bülten çıkarılan Dere’nin, Türk resmi makamları ve Türk medyası tarafından yıldırılmaya çalışıldığı iddia edilmektedir.11 

Avrupa’da bu bildiri yayınlanırken eşgüdümlü olarak aynı günlerde, Türkiye’deki bir Cumhuriyet resepsiyonunda DTP’liler tarafından Türkçe, Kürtçe ve İngilizce hazırlanmış “Demokratik Toplum Partisinin Kürt Sorununa İlişkin Demokratik Çözüm Projesi” adlı broşür milletvekillerine ve bakanlara dağıtılmıştı. Türkiye’nin idari-siyasi yapısında reform yapılmasını isteyen terörist başı Abdullah Öcalan tarafından ortaya atılan ve DTP tarafından dillendirilerek 2. Olağan Kongre’de kabul edilen “Demokratik Özerklik Projesi” Türkiye’nin 20-25 bölgeye ayrılmasını ve her bölgenin kendi sembollerini kullanmasını talep etmekte idi. 

“Avrupa’da çeşitli platformlarda ele alındığı gibi, Türkiye’nin siyasi ve idari yapısında reform yapılması istenen bu projede, önce yeni bir anayasa hazırlanması, Türkiye’nin üniter yapısına saygı gösterilmek şartıyla, yerel ve bölgesel özerk yapıların önünün açılması, resmi dil ve bayrağın bütün Türkiye için geçerli olmakla birlikte, her bölgenin kendine ait sembolleri ve renklerine izin verilmesini öngörüyordu.”12 
Nitekim, bugün itibariyle bu talepler Türkiye’nin iç politikasının temel konularından birini ve seçim sonrası yeniden yapılacak olan anayasa tartışmalarının bir boyutunu oluşturmaktadır. Televizyonlarda, çeşitli basın ve medya kuruluşlarında bu konu farklı boyutlarıyla tartışılmaktadır.13 

Yine kamu diplomasisinin faaliyet alanına giren, sistematik ve eşgüdümlü olarak Kasım 2008’deki Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen “Dersim Soykırımı” isimli konferansa katılan DTP’liler Türkiye’ye akıl almaz iftiralar atarak sözde demokrasi ve insan hakları adına ülkelerini Avrupalılara şikâyet ettiler. Bunlardan biri olan Tunceli Belediye Başkanı Songül Erol Abdil, skandal iddialarda bulundu. Devletin Tunceli’ye yol yapmasının arkasında soykırım niyeti olduğunu belirterek, Atatürk’e de dil uzatıp Atatürk’ün yaşaması halinde soykırım suçlamasıyla yargılanacağını 
iddia etti.14 Aynı konferansta konuşan Bremen Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ronald Münch de “Atatürk yaşasaydı savaş sanığı olarak yargılanması gerekirdi” 15 dedi. 

Buradaki stratejinin bir boyutu da, Türklerin soykırımcı olduğu senaryosunun bir uzantısı olarak, egemenliği altındaki milletleri soykırıma uğrattığı ve Kürtlerin de soykırıma uğradığı uydurma tezini güçlendirmek için gerekli kamuoyu, fikri ve siyasi altyapıyı oluşturmak olarak algılanmaktadır. 
Bu örnekte de görüldüğü üzere, AP’deki konferanslarda hiçbir tarihi ve ilmi gerçeğe dayanmadığı halde, kamu diplomasisi ekseninde Kürtçülerin ve terör örgütünün siyasi temsilcilerinin beyanları doğrultusunda Türkiye’nin eleştirilmesi, art niyetli kişilerin ağırlıkta olması oldukça sık rastlanan bir olgudur. Her ne kadar PKK’nın terör örgütü olduğu gerçeği sonunda AB tarafından resmen kabul edilse de, bu ve benzeri çeşitli uluslararası platformlarda ve bazı kamu diplomasisi uygulamalarında demokrasi, insan hakları, fikir ve düşünce özgürlüğü 
çerçevesinde bir terör örgütü olan PKK’nın uzantıları ve onların siyasi temsilcilerinin görüşlerine itibar edildiği ve onların bakış açılarıyla konunun 
ele alındığı tespit edilmektedir. 

Tarihi ve Sosyo-Psikolojik Boyut
 
Kürtçülük, 18. yüzyılın son çeyreğinde Avrupalıların Kürt-Kurmanç-Zaza aşiret ve oymaklarını keşfetmesi ile başlar. Esasında Avrupalılar için düpedüz siyasi bir keşif olan bu durumun Kürtçülük ideolojisinin şekillenmesinde iki temel amacı vardı. Öncelikle Avrupalıların Kürt, Kurmanç ve Zaza aşiretleri ve oymaklarını “Kürt” adı altında toplayarak, bunlara Türk’ten başka bir ırk oldukları bilincini vermek ve bir millet inşa etmek projesi idi. Bu bağlamda, Kürtleri de Moğolloşma, Macarlaşma ve Bulgarlaşma sürecine sokarak Türklükten koparmak yani yeni bir millet inşa etmek ve daha sonrada Türkiye başta olmak üzere İran, Irak ve Suriye topraklarında kendilerine bağımlı bir Kürdistan devleti kurmaktı. 

Böylece Türkleri içten zayıf düşürerek bölgenin zengin yeraltı kaynaklarını istedikleri gibi sömüreceklerdi.16 

Avrupalılar tarafından devşirilerek Kürtçülük ideolojisi etrafında toplanan kimi çevreler ile aşiret reisleri Osmanlı’nın son dönemleri başta olmak üzere, İstiklâl Harbi’nde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında defalarca isyan ettiler. Varlık kavgası verdiği bir dönemeçte Türk Milleti, bir de Kürtçülerin isyanları ile uğraştı. Ancak Kürtlerin çok büyük bir bölümü, kaderini Türk milletinden ayırmayı reddederek kardeşçe emperyalizme karşı Türk milletinin yanında savaştı. Bu yüzden burada Kürt ile Kürtçülüğü birbirinden kesin çizgilerle ayırmak çok önemlidir. Kürtçüler, Türk milletinin varlığı için bir tehdit iken; Kürtler, Türk milletinin var olma kavgasında her zaman diğer Türk unsurlarla birlikte bu milletin öz evlatları 
olarak ve Türklük dairesi içinde kalarak mücadele etmişler ve emperyalizme karşı birlikte savaşmışlardı. 
İşte Türk Milleti, 1840’ların başından bu yana enerjisinin bir kısmını Batılılar ve Ruslar tarafından senaryolanan ve iç aktörlerce sahneye konulan Kürtçülük meselesine harcamıştır. Osmanlı’nın son dönemleri ve Kurtuluş Savaşı yılları da dâhil olmak üzere Türk Milletinin varlık davasında büyük sıkıntılar yaratan ve Atatürk’ten sonra gerekli tedbirler alınmadığı için kartopu gibi büyüyerek günümüze kadar gelen bu sorun, görüldüğü kadarıyla önümüzdeki yıllarda da gündemi işgal edecek, millet ve devlet olarak ciddi kayıplara neden olacaktır.17 
Olayların tarihi ve sosyo-psikolojik boyutuna baktığımızda, Kürtçülük ideolojisinin temelleri Türklüğün reddine ve Türk düşmanlığına dayanır. 

Diğer taraftan Avrupa’da da kökleri ırkçılığa dayanan derin bir Türkiye ve Türk düşmanlığı ile karşılarız. Adeta, Türkler Avrupa kültüründen uzaktır, geri ve barbardır, soykırımcıdır, işgalcidir ve azınlıkları ezer, insan haklarına saygı göstermez, egemenliği altındaki toprakları iyi yönetemez tarzı düşünce ve şartlandırılmış algılamalarla18 şekillenen propaganda faaliyetleriyle günümüze kadar gelen tarihsel bir gelenek gibidir. Burada sayısız örneklerinden sadece birkaçına değinilecektir. Mesela; Almanya’nın Doğu Enstitüsü Müdürü Udo Steinbach’in 15 Eylül 1998 günü Katolik kilisesine bağlı Lingen Akademisi’nin çağrısı üzerine verdiği “İslâm’ın Avrupa İçin Önemi” adlı konferansında: 
“Sorun, Atatürk’ün bir paşa fermanıyla yarattığı yapay ürün Türk devleti ve Türk ulusudur. Sorun, Kemalizm ve Kemalizm’in ulusçuluk ve laiklik ilkeleridir. Sorun, uyduruk, zorlama ve yapay Türk ulusudur. Türk Ulusu diye bir ulus yoktur. Olmadığını Türk-Kürt, Müslüman-Laik, Alevi-devlet çatışmalarında görmekteyiz. Bu uyduruk ulusu Atatürk nasıl kurdu? Önce Ermenileri yok ettiler, sonra da Rumları. Kürtleri bugüne kadar neden yok etmediler bilinmez.”19 
Banu Avar’la röportaj yapan Uda Steinbach, Türk Milletine yönelik özetle yukarıda verdiğimiz bu düşüncelerini tekrarlarken, “Türk Milleti için uyduruk, toplama bir millet, Atatürk zorlama bir ulus yarattı diyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?” sorusuna şöyle cevap veriyor: “Ben Türkiye sınırları içerisinde birçok etnik azınlığın yaşadığını söylüyorum. O sınırlar içinde, sadece Türklerin yaşadığını da kabul etmiyorum” 20 diyerek savunduğu fikirlerin arkasında duruyordu. 
Yine bu ifadelerin farklı versiyonlarından birini dillendiren ve Türkiye aleyhine propaganda yapan Yunanistan Dışişleri Bakanı Teodoros Pangolos Lüxemburg Zirvesi’nden iki ay önce, Ekim 1997’de Türkiye hakkında şunları söylüyordu: “Türk askeri ve diplomatik düzeninin bir bölümü, Ege’deki sınırlarımızın ve egemenlik haklarımızın tartışmalı olduğunu söylemektedir. Bizim bu konuda Türklerle müzakere yapmamız mümkün değildir. 
Hırsızla, katille, ırza geçen tecavüzcüyle görüşmemiz olanaksızdır.” 21 
Esasında kin ve düşmanlığa dayanan bu sözler, Pangalos’la sınırlı kalan kişisel bir değerlendirme değil, Avrupa’da yaygın olan Türk düşmanlığının en kaba ve en ilkel ifadesi olarak ele alınmalıdır. Bu tutum ve sözler ne ilktir, ne de son olacaktır. 


16 Ocak 2021 Cumartesi

COVID-19’UN ETKİLERİ

COVID-19’UN ETKİLERİ 






Jose Ignacio TORREBLANCA  
Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) Madrid Ofisi Direktörü, İspanya 
COVID-19’UN ETKİLERİ 

Küreselleşme, Çok Taraflılık,  Avrupa Birliği, Demokrasi, Jose Ignacio TORREBLANCA  ,

COVID-19 krizinin üç temel etkisi ortaya çıkmıştır. 

Birincisi, küresel düzende meydana gelmiştir. 

Koronavirüs, pandemiye karşı mücadele edebilecek kurumları güçlendirmek suretiyle çok taraflı işbirliğinin iyileştirilmesini zorunlu kalmıştır. Krizden en çok etkilenen az gelişmiş ülkelere yardım etmek için, başta Dünya Sağlık Örgütü    (DSÖ) olmak üzere, ticaretin sürdürülmesini sağlayan kuruluşlara ve uluslararası finansman kurumlarına gereksinim duyulmaktadır. COVID-19 dikkatleri bir kez 
daha küreselleşme karşıtı tartışmalara çekmiştir. Bazıları bu krizin, devletleri daha savunmasız bir konuma sürükleyen küreselleşmenin sonucu olduğuna inanmakta dır. Bununla birlikte, küreselleşme karşıtlığı bu krizden önce de var olan siyasi bir tercihtir. Devletlerin bazıları, diğerlerine göre çok daha savunmasız, zor durumda ve tedarik zincirlerine karşı aşırı bağımlı oldukları için pandemi ve kriz yönetimi 
ile yedek kaynakların kullanımında farklı uygulamalarda bulunacaklardır. Ancak bu durum, küreselleşme karşıtı bir sürecin yaşanacağı anlamına gelmemektedir. Aksine, pandemi ve sonuçlarına karşı mücadele etmek için çok taraflı kurumlara 
her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulacaktır. 

Salgının ikinci etkisi AB’nin yönetim tarzı ve bütünleşme süreci üzerinde görülmektedir. Kriz Avrupa yönetim mekanizmalarının güçlü ve zayıf yanlarını ortaya çıkarmıştır. Avrupa’da yetkiler, devletlerin elinde olmasına rağmen yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya adem-i merkeziyetçiliğe dayalı çok katmanlı bir hükümet sistemi içinde kullanılmaktadır. Bu durum devletlerin etkisiz veya savunmasız görünmelerine yol açabilmektedir. Bu yüzden, kriz birçok AB ülkesi için ekonomik ve sosyal açıdan gerileme riski oluşturmanın yanı sıra, Avrupa kurumlarının etkinliğinin ve krize karşı koyma mücadelesinde devletlere yardım etme kapasitelerinin sorgulanmasına da neden olmaktadır. Bu bağlamda, Koronavirüs tartışmaları çerçevesinde 2008 krizinde yaşanan Kuzey-Güney ayrışmasının yeniden ortaya çıkması iyiye işaret değildir. 

Bununla birlikte, adil olmak gerekirse, Avrupa kurumlarının 2008’de olduğundan daha süratli ve etkili bir şekilde salgına karşılık verdiğini söyleyebiliriz. Avrupa Merkez Bankası ile Avrupa Komisyonu, üyelere yardımcı olmak ve istikrarı sağlamak için müdahalede bulunulması gerektiğinin farkına daha erken vardılar. Ekonomik toparlanma için gerekli mekanizmaların uygulanması için ise Avrupa Birliği’nin önünde hala uzun ve zorlu bir yol bulunmaktadır. Bu görevi nasıl gerçekleştireceklerini ve kaça bölüneceklerini henüz bilmiyoruz, ama en azından birbirlerine ihtiyaç duyduklarının farkına vardılar. Avrupa iç piyasasına bakınca büyük tahribat İtalyan ve İspanyol ekonomilerinde görülüyor, bu durum doğal 
olarak Avrupa’nın bütününü olumsuz şekilde etkileyecektir. COVID-19’un üçüncü etkisi iç siyaset üzerinde olacaktır. Pandemiye karşı mücadelede otoriter rejimler in demokrasilerden daha etkili olup olmadığı tartışması, ABD ve Birleşik Krallık dahil olmak üzere birçok demokrasinin salgına geciken müdahalesi sonucunda, Çin ve diğer otoriter devletler tarafından demokrasinin eksiklerine ve uyguladıkları 
otoriter önlemlerin başarısına ilişkin söylemlerini dile getirmek için kullanılmakta dır. Ancak, demokrasilerin otoriter sistemlere kıyasla daha zayıf ve daha az etkili olduğu doğru değildir. Tayvan, Japonya veya Güney Kore gibi demokratik ülkeler, vatandaşlarının özgürlüklerinden ödün vermeden Koronavirüs’e karşı etkili bir şekilde mücadele edilebileceğini kanıtlamışlardır. Bu krizin, otoriter liderlerin 
güçlerini merkezileştirmesini, muhalefeti ezerek karşıtlarını bastırmasını, medyaya saldırmasını ve nihayetinde kişisel güçlerini pekiştirmesini kolaylaştıran bir yönünün bulunduğu doğru olmakla beraber, gerçekte COVID-19 krizi bu tür 
uygulamalar için bir sebep olmaktan ziyade bir mazeret oluşturmaktadır. 

Bu kriz ile mücadele edebilmek için otoriter olmayan, ancak daha etkin ve esnek bir idari yönetime ihtiyaç vardır. Büyük şehirlerde virüse karşı takip edilecek mücadele stratejisi, kırsal alanlarda uygulanacak stratejiyle aynı değildir. Merkezi 
makamlar salgınla mücadelede uygulanacak sıhhi ve ekonomik önlemlerin verimli olmasını sağlamak için yerel ve bölgesel yönetimlerin yanı sıra ekonomik ve sosyal sektörlerle de diyalog içinde olmalıdır. Gücü daha merkeze çekerek, diyaloğu ortadan kaldırmaya niyetlenenler muhtemelen başarısız olacaktır. 

Bu kriz, çok taraflılığın, AB’nin kapasitesinin ve ulusal düzeyde demokratik siyasetin güçlendirilmesine yol açmalıdır. 


***

COVID-19 SONRASI AVRUPA’NIN KÜRESEL ROLÜ

COVID-19 SONRASI AVRUPA’NIN KÜRESEL ROLÜ 





Dr. Nathalie TOCCI 
İtalya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Başkanı, 
AB Yüksek Temsilcisi ve AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Josep Borrell’in Özel Danışmanı, İtalya 


 Avrupa Birliği, Çok Taraflılık, Uluslararası Örgütler, Dr.Nathalie TOCCI, COVID-19 Sonrası Avrupa, Küresel Rolü, 


Avrupa Birliği yöneticilerinin, COVID-19 salgını ortaya çıkmadan önce kullandıkları söylemlerde, AB’nin jeopolitik gücünü bir şekilde vurgulamaya oldukça özenli davrandıkları aşağıdaki örneklerden de anlaşılmaktadır: 
• Yüksek Temsilci ve Komisyon Başkan Yardımcısı Josep Borrell, Avrupa Birliği’nin “güç dilini kullanmayı öğrenmesi” gerektiğini, 
• Avrupa Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, Komisyonunu “jeopolitik bir Komisyon” olduğunu, 
• Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, AB’nin dağılmaması için kendisini küresel bir güç olarak tanımlaması gerektiğini ifade etmişlerdi. 

COVID-19 Sonrası Avrupanın Küresel Rolü 

Yukarıdaki bu söylemlerin ardında 21. yüzyıldaki Avrupa projesinin artık tamamen küreselleşme odaklı olması gerektiği gerçeğini gören siyasi bir önsezi bulunmakta dır. AB, kuruluş felsefisi gereği sadece kıtadaki barışı sağlamak ve tek pazarın kazançları ile Avrupa refahını arttırmak için değil, çağımızın başlıca küresel sınamalarının üstesinden gelebilmesi için de var olmalıdır. 

COVID-19 salgını öncesinde de Avrupa kıtasında küresel sınamaların üstesinden gelebilecek kritik kitleyi sadece Avrupa Birliği’nin oluşturabileceği esasen görünüyordu. Üye devletlerin, en büyükleri de dahil olmak üzere, 21. yüzyılın 
ulus aşırı özelliğe sahip teknoloji, iklim ve demografi gibi küresel sınamalarla birer ulus devlet olarak tek başlarına başa çıkabilmeleri mümkün değildir. AB, dünyadaki paydaşlarla bir araya gelmesi halinde bu zorlukları aşacak kritik güce sahiptir. 
COVID-19 küresel salgını bu gerçeği daha da görünür hale getirmiştir. Tıpkı üye devletlerin COVID-19 krizi ve bunun sonucunda ortaya çıkan ekonomik krizden kendi başlarına sıyrılamayacakları gibi, Avrupa da genel olarak dünyanın ve özellikle de komşularımızın tünelin sonundaki ışığı görememeleri halinde bu krizi güçlü ve sağlıklı şekilde atlatamayacaktır. COVID-19’un AB’nin kırılgan bölgelerini 
kasıp kavurduğu, Amerika Birleşik Devletleri ve Çin arasındaki gerilimin tırmandığı ve çok taraflılığın kendisine en çok ihtiyaç duyulan bir anda işlevsiz kalma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı bu zamanda, Avrupa dış politikasının kış uykusuna yatması bir seçenek olamaz. AB’nin iç tutarlılığı kadar küresel rolü de 
eşit derecede varoluşsal olup, COVID-19 salgını bu açıdan bir dönüm noktası oluşturmaktadır. 

Kendi içinde hayatta kalma savaşına odaklanan Avrupa’nın, bu çok yönlü krize hemen eğilerek müdahale fırsatını elinden kaçırmış olmasına rağmen, AB Küresel 
Stratejisinde belirtildiği üzere, güvenlik, dirayetli olmak, çatışmalara ve krizlere bütüncül bir yaklaşım, bölgesel işbirliği ve çok taraflılık gibi AB’nin dünyadaki rolünü yönlendiren temel ilkelerine işlerlik kazandırmak bakımından COVID-19 
hem meşruiyet temeli oluşturmakta hem de Avrupa’nın bir an önce harekete geçerek kayıplarını telafi etmesi için bir fırsat sunmaktadır. 

ABD ile Çin arasında giderek artan stratejik rekabetinin ortasında kalan Avrupalılar, ikisinden birini seçmek ya da birine boyun eğmek zorunda kalmak yerine ikisi arasında nirengi noktası oluşturmaya imkan verecek stratejik özerklik 
arayışlarını artırmalıdır. Böyle bir özerklik, Avrupa’yı artık belirginleşen küresel çatışmanın adeta bir başka sahası haline getirmeyi amaçlayan asimetrik karşılıklı bağımlılığın yıkıcı etkilerine karşı koruyacaktır. 

Ancak, amaç sadece savunmada kalmak değildir. COVID-19 krizi, çok taraflı kurallara dayalı sistemin sürdürülmesi ve iyileştirilmesinde Avrupa’nın liderliğine 
olan ihtiyacı her zamankinden daha fazla öne çıkartmaktadır. 

Küresel olarak COVID-19, dayatmaktan ziyade sadece gözeten ve tavsiye veren bir yönetişim mimarisinin çerçevesini de gözler önüne serdi. Buna en iyi örnek Dünya Sağlık Örgütü’dür. Bu kriz, Avrupa’nın ve dünyanın ihtiyaç duyduğu şeyin daha fazla uluslararası işbirliği, kurallar, normlar ve kurumlar olduğunu 
göstermektedir. Birleşmiş Milletler’in en sadık müttefiki olarak Avrupa COVID-19 sonrası dünyanın yenilenmiş bir BM ihtiyacını karşılama sorumluluğunu da taşımaktadır. 

COVID-19 kriziyle mücadelede şeffaf bilgi paylaşımını ve en iyi uygulamaları sağlamak üzere veri toplama için standart yöntemler kullanılmalıdır. Aynı şekilde, etkili bir uluslararası müdahale için tıbbi teçhizat tedariki konusunda işbirliği şarttır. 2007-2008 krizinden farklı olarak, reel ekonomide başlayan ancak finansal piyasalara da yayılabilen bu krizin küresel ekonomik etkilerini hafifletmek amacıyla G20 gibi çok taraflı forumları harekete geçirmek de önem taşımaktadır. Üstelik COP26 (BM İklim Değişikliği Zirvesi) küresel büyümenin yeşil bir büyüme şeklinde yeniden başlatılmasına fırsat vermektedir. COP26 ve 2021 yılında yapılacak G20’ye başkanlık edecek iki Avrupa ülkesiyle - İngiltere ve İtalya – birlikte bu iki küresel yönetişim platformunu geliştirmek Avrupalıların kaçırmaması gereken bir fırsattır. 

Aynı şekilde, başta çevremizdeki kırılgan bölgelerde ve çatışma alanlarında olmak üzere, Avrupa’nın sürdürülebilir kalkınma gündemini bir kenara bırakmak yerine bu konuda başı çekmesi de önemlidir. Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, 
Koronavirüs’ün Afrika’da önünün alınmaması halinde, dünyanın en savunmasız bölgeleri üzerinde yıkıcı insani ve ekonomik etkiler bırakmasının yanı sıra, salgının Avrupa’ya ve dünyanın geri kalanına tekrar sıçrama riskini yaratacağı konusunda uyarıda bulundu. Bu ülkelerdeki kırılgan sağlık sektörlerini desteklemek için doğrudan doğruya mevcut kaynakları seferber etmenin ötesinde, 2021-2027 Çok Yıllı Mali Çerçevesi’ne ait yol gösterici ilkelerin uluslararası olduğu kadar Birlik içi dayanışmayı sağlaması sorumluluğu da Avrupalılara aittir. COVID-19 ayrıca, hem Avrupa Yatırım Bankası hem de Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası ile üye devlet kalkınma ajanslarının fonlarının ortaklaşa koordine edilebileceği daha tutarlı bir Avrupa uluslararası finans mimarisinin tesis edilmesine vesile olmalıdır. 

Her gün ölen ve hastalığa yakalanan vatandaşlarına ilişkin olarak yayınlanan verilerle, karantinadan kaynaklanan sosyal kaygı ve beraberinde getirdiği ekonomik felaketle mücadele eden Avrupalıların, tek başlarına direnerek bu 
virüsü yenebilmenin bir yolu olmadığını artık anlamaları gerekmektedir. 

Papa Francis’in söylediği gibi, küresel olarak aynı gemide olduğumuzun farkına varmalıyız. 

***