Arap Baharı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arap Baharı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2021 Çarşamba

SURİYE, ARAP BAHARI. BÖLÜM 4

SURİYE, ARAP BAHARI. BÖLÜM 4



Suriye’nin kuzeyinde bulunan Halep şehri ülkenin en kalabalık şehridir, etnik olarak da çok karışıktır. Halep tarihi boyunca bölgede önemli merkezlerinden biridir. Haçlı seferler döneminde Raymound’u hayali Halep’e girmektir velakin Nureddin Zengi’nin ordu komutanı olan Esaddin Şirkuh’yu verdiği mücadele Haçlıları geri püskürmüştü. Aynı zaman şehir gerek kültürel gerek ticari olarak da eski ipek yolunun üzerinde yer almasından dolay önemli bir yere sahiptir. Suriye’de isyanların başladığında ilk yılında Halep’te hiçbir sorun yok iken ancak Suriye ile Türkiye olan sınır kapıları ÖSO eline geçmesiyle Halep’te ilk isyanlar başladı. Aynı zaman da Halep rejim için en önemli şehri idi. isyanların başlamasıyla rejim bütün gücüyle bölgeye saldırmaya başladı. Çünkü Halep rejimin önemli bir kalesidir. Halep düşürmek rejimi düşürmek gibidir. 2012 yılından bu güne kadar Halep’te yüz binlerce göç, binlerce ölü ve kayıp söz konusudur. Aynı zaman Halep rejim, ÖSO ve PYD arasında bölünmektedir.

GÖÇ

Daha önce Filistin’de ve farlı bölgelerinde göç alan Suriye ancak 1982 yılında Hama isyanlarında çok sayıda Sünni göç söz konusu oldu. 2011 yılında Arap Baharı adı altında Kuzey Afrika’da çıkan isyanların dominom taşları gibi birçok Arap ülkesine sıçradı, bazılarında başarılı olurken bazılarında da maalesef toplu katliam, işkence ve göçe neden oldu. Peki, neden Suriye halkı Mısır ve Tunus gibi direnmedi ve ülkesini göç etmeye tercih etti? Yukarı bahsettiğim terör örgütleri ve diğer askeri militanların birçok farklı ülkeden gelmeleri, Suriye’nin sosyolojisini ve Kültürünü bilmediği için farklı yöntemlere başvurmuştur. Kimleri hırsızlık, kadın ticareti, insan kaçırma, fide isteme tehdit etmek, yandaş-karşı olduğu için inşaları topluca öldürmeleri söz konusu olmuştu. İngiltere merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Suriye’de hükümet karşıtı gösterilerin çıktığı 2011 yılı Mart ayından bu yana ölenlerin sayısının 20 bini aştığını söylüyor Suriye'de Mart 2011'de başlayan protestolardan bu yana, binlerce Suriyeli hiçbir iz bırakmaksızın ortadan kayboldu, zorla "kaybedildi". Bazen Suriye rejimi, bazen de muhalif militan örgütler, yakaladıkları kişileri gizli yerlerde, kimseyle irtibat kurmalarına izin vermeksizin tuttular. Bu kişiler, çoğu zaman insanlık dışı koşullarda barındırıldı. Bazıları işkence gördü, bazıları işkenceden öldü. Arkada bıraktıkları yakınları, onlara ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemedi ve bu dayanılmaz acıyla baş başa kaldı (Irshaid, 2014).

Birleşmiş Milletler Mülteciler Örgütü'ne (UNHCR) göre, 26 Mayıs 2015 itibarıyla Suriye'deki savaştan kaçan milyonlarca insandan 1.761.486’sı Türkiye'ye sığındı. 7 Mayıs rakamlarıyla Lübnan, 1 milyon 183 bin 327 kişiyle Türkiye'nin ardından en fazla Suriyeli kabul eden ikinci ülke oldu. Ürdün yaklaşık 630 bin, Irak 250 bin, Mısır da 134 bin kişiye kapılarını açtı. Avrupa Birliği'nde en fazla Suriyeli kabul eden ülke Almanya oldu. Almanya'nın 100 binden fazla sığınmacı kabul ettiği belirtiliyor (bbc, Hangi Avrupa ülkesi kaç Suriyeli kabul etti?, 2015)

SONUÇ 

Suriye’de 2011’den beri devam eden gösteriler ve iç savaş, ilk önce rejim tarafında zalimce bastırılması, gözaltına almaları, işkence yapmaları ve her türlü kirli oyunlar oynandı. Suriye dışında eğitim alan ve yetişen militanlar. Bir yanda Türkiye,  Suudi Arabiya, Katar ve BAE tarafından isyancılara sağlanan lojistik, ekonomik ve askeri destek bir yandan da Rusya, Çin ve İran tarafından rejime sağlanan askeri destek, her ikisinin karşılaşması adeta Suriye’ye bir savaş alana dönüşü verdi. Eskiden etnik, din ve mezhep ayrımları pek göz önüne çarpmamışken ancak isyanlarla beraber bütün bunlara yeryüzüne çıktı. Suriye’nin toplumun tabanında ciddi sorunlar oluştu. Aynı zamanda isyanın başarı olmama sebebi de bu ayrışmalar ve fitneler sebep oldu. Sünnilerin Şii ve Alevilere düşman olmaları Kürt ve Nasirler Araplara tavır almaları ve bunun sonucu ortaya çıkan kin ve nefretler. Bütün bu ayrılıkçılıkların sonucu tekrar birleşmesi hayli zordur. 

Arap Baharı Suriye’nin ektik yapısı parçalanması, bundan sonra bir araya gelmesi imkânsız olur diye biliriz. Parçalan toplumsal tabanı birleşmesi de zor olur. Bu da ülkeyi parçalanmaya sürdürebilir. Belki savaşın sonunda farklı federasyonların oluşması veya ülkeciklere bölünebilir. Bir sorun daha ise yurtdışına çıkan insanların farklı kültürlere adapte olması sonucu da ayrı bir sorun doğurmaktadır. 

Kaynakça

AA, L. (2011, Aralık 31). Suriyeli iki muhalif grup arasında anlaşma sağlandı. Milliyet.com.tr » Dünya » Haber » Suriyeli iki muhalif grup arasında anlaşma sağlandı31.12.2011 - 14:00 | Son Güncelleme: 31.12.2011-14:20. LEFKOSHA: Milliyet.

Acun, C. (2016, ağustos 27). 7 soruda fırat operasyonu. http://www.sabah.com.tr/yazarlar/perspektif/canacun/2016/08/27/7-soruda-firat-kalkani-operasyonu. Sabah Gazetesi.

Ataman, M. (2012). SURİYE’DE İKTİDAR MÜCADELESİ: BAAS REJİMİ, TOPLUMSAL TALEPLER ve ULUSLARARASI TOPLUM. İSTANBUL: SETA.

bbc. (2012, Mart 12). Suriye Annan Planı'nı kabul etti. http://www.bbc.com/turkce/haberler/2012/03/120327_syria_annan. bbc türkçe.

bbc. (2015, Haziran 15). Hangi Avrupa ülkesi kaç Suriyeli kabul etti? http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/06/150615_suriye_multeci_avrupa. bbc türkçe.

bbc. (2015, Haziran 15). Hangi Avrupa ülkesi kaç Suriyeli kabul etti? http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/06/150615_suriye_multeci_avrupa. bbc türkçe.

BUÇUKCU, Ö. (Haziran 2012). Suriye Krizi’nde Bölgesel ve küresel aktörler. SDE , 6.

Dağ, A. E. (2013). SURİYE. Bilad-i Şam’ın Hazin Öyküsü. İstanbul: İHH.

Erkmen, S. (2014). Türkiye ve Suriyeli Kürtler: Güven Bunalımı, Tıkanmışlık ve Bir Arada Yaşama. Ortadoğu Analiz, 18-29.

Ersoy, P. (2014, Ekim 27). ‘YPG, ABD için iyi bir müttefik’. http://www.milliyet.com.tr/-ypg-abd-icin-iyi-bir-muttefik--gundem-1960551/. Milliyet Gazetesi.

Ertuğrul, D. (tarih yok). Türkiye Dış Politikası için Bir Test; Suriye Krizi. TESEV Dış Politika, 2.

Irshaid, L. R. (2014, kasım 12). Suriye'de kayıp binlerce kişi nerede? http://www.bbc.com/turkce/haberler/2014/11/141111_suriye_kayiplar. Türkiye: bbc.türkce.

Jazeera, a. (2012, mart 9). Kofi Annan'ın çağrısına ret. al-Jazeera turk.

Jazeera, A. (2016, EYLÜL 29). Suryiye İç Savaşı. Rusya'nın Suriye'deki bir yılı. Aljazeera Turk.

Karabat, A. (2013). Suriye Savaşları. İstanbul: Timaş.

Kibaroğlu, M. (2011). Arap Baharı ve Türkiye. Adam Akademi, 26.

Kıran, A. (2014). ARAP BAHARI, SURİYE VE DEMOKRATİK DÖNÜŞÜM BEKLENTİLERİ. Anemon MŞÜSosyal Bilimler Dergisi. , 103.

Kıran, A. (2014). ARAP BAHARI, SURİYE VE DEMOKRATİK DÖNÜŞÜM BEKLENTİLERİ. Muş Alparslan Üni̇versi̇tesi̇ Sosyal Bi̇li̇mler Dergisi, 12.

Kohen, S. (2016, Eylul 29). Suriye'yi kim kurtaracak? http://www.milliyet.com.tr/suriye-yi-kim-kurtaracak--dunya-ydetay-2315780/. Milliyet Gazetesi.

Mahalli, H. (2014). Diren Suriye. İstanbul: destek.

Memdukh, N. (2015). السياسة الخارجية الروسية تجاه منطقة الشرق األوسط. (M. S. KANBAR, Çev.) بســــــكرة: جامعة محمد خيـضر – بســــــكرة.

Milliyet. (2012, Ağustos 02). ABD, Türkiye'yi uyardı: "Daha fazla ileri gitmeyin". http://www.milliyet.com.tr/abd-turkiye-yi-uyardi-daha-fazla-ileri-gitmeyin-/dunya/dunyadetay/02.08.2012/1575339/default.htm. Milliyet Gazetesi.

Oğuzlu, D. D. (2011). Arap abaharı ve Yansımaları. Ortadoğu Analizi, 8.

Orhan, A. (2016). Türkiye-Rusya Yakınlaşması ve Suriye. Ankara: ORSAM araştımaları.

Özkaya, A. N. (2008). Suriye Kürtleri: Siyasi Etkisizlik ve Suriye Devleti’nin Politikaları. USAK, II, 90.-116.

Şemsidin Erdoğan, E. d. (2015). Irak Şam İslam Devleti (IŞİD): Gücü ve Geleceği. Savunma Bilimleri Dergisi, 6-34.

Şen, Y. (tarih yok). Suriye'de Arap Baharı. Yasama Dergisi 23, 59.

Taşkın, Y. (2013). AKP Devri, Türkiye Siyaseti, İslamcılık ve Arap Baharı. İstanbul: birikim yayınları.

Taştekin, F. (2015). Suriye yıkıl git, diren kal. İstanbul: ilitişim yayınları.

Yüksel, O. (2013). Ortadoğu Arap baharı ve Sosyal medya. Politik akademi.


***


SURİYE, ARAP BAHARI. BÖLÜM 3

                                    SURİYE, ARAP BAHARI. BÖLÜM 3



ARAP BAHARI İÇ SAVAŞA DÖNÜŞMESİ

Muhalifler İstanbul’da ilk toplantıda “Dışarıdan destek yok” diyordu ama daha bir ay geçmeden Suudi Arabistan, Ürdün, Lübnan ya da ABD bağlantılı muhaliflerin maaş olarak kullandığı endişesi öne çıktı. Haddam kaos çıkarmak için göstericileri silahlandırmaya çalışıyordu. BAE ise göstericilere organizesinde kullanılmak için Thuraya marka telefonu sağladı. Saad el-Hariri de intikam için Adamlarını seferber etti (Taştekin, 2015, s. 82). Ulusal Demokratik Değişim Koordinasyon Komitesi’nin bildirisinde, 31 Aralık 2011’de Kahire’de imzalanan anlaşmanın "Suriye’nin demokratik bir devlete doğru geçiş süreci için, demokratik mücadelenin prensiplerini tanımladığı" bildiride “Arap müdahalesinin bir dış müdahale olarak kabul edilmediği" vurgulanan anlaşmada, "sivillerin her türlü yasal imkânla korunmasının gerekliliği" açıkça ortaya kondu (AA, 2011).

Suriye’de sivil halk gösterileri azaldığında ülke dışında gelen muhalif güçler, Rejim ile muhalifler arasında şiddetli çatışmalar başalarken İdleb’e bağlı Cisr el Şuğur’da 2011 yazı boyunca ülke dışında muhalifler devrin sivil olduğunu dillendirmeyen devem etse de sahada durum başkaydı. Ta başından itibaren asker ve polis cenazeleri geliyordu. Muhalefette göre 123 güvenlik görevlisinin feci şeklinde katledildiğini olayla birlikte duvara çarptı (Taştekin, 2015, s. 86). Çatışmalara hızla devam ederken dünya medyasında yer almıştı. BM bu korkunç olayları durdurmak için Kofi Annan liderliğinde bir plan düzenlendi. Annan'ın bu kararı "şiddet ve kan dökülmesine son verebilecek, muhtaçlara yardım ulaştıracak, Suriye halkının meşru taleplerinin yerine getirilmesi için siyasi diyalog sağlanmasına elverişli ortam yaratacak önemli bir ilk adım olarak gördüğünü. Altı maddelik Annan planı, Cumhurbaşkanı Beşar Esad'ın yerleşim merkezlerinden askerlerini çekmesini, tüm tarafların çatışmalara en azından günde iki saat ara vererek insani yardımın ulaşmasına olanak vermesini, yönetimin isyan sürecinde gözaltına aldığı kişileri serbest bırakmasını öngörüyor. Hem BM hem de Arap Birliği'ni temsil eden Annan halen şiddete son verilmesi için hazırladığı plana destek almak üzere Çin'de temaslarını sürdürüyor. Annan'ın temasları sonrasında Rusya Cumhurbaşkanı Dimitri Medvedev de girişimi bütünüyle desteklediğini çünkü bunun 'Suriye'nin uzun ve kanlı bir iç savaşın önüne geçmek için son fırsat' olduğunu söyledi (bbc, Suriye Annan Planı'nı kabul etti, 2012). Ancak bu plan 9 Mart 2012 muhalifler tarafından Kofi Annan’ın, ‘diplomatik çözüm’ talebi Şam rejimine karşı direnen muhalifler tarafından reddedildi (Jazeera a. , 2012).

Annan'ın Barış Planı

1. Suriye halkının istek ve endişelerine yanıt sunacak Suriye öncülüğünde bir siyasi süreç

2. Sivillerin korunması için BM gözetiminde her tür silahlı şiddete son verilmesi

a) Hükümet meskûn alanlara asker sevkini ve silah kullanımını durdurup buralarda bulunan askerleri çekecek

b) Muhalefet çatışmalara son verme taahhüdünde bulunacak

3. Tüm taraflar çatışma yaşanan bölgelere insani yardım sevkini sağlayacak ve insani amaçlarla her gün iki saatlik sükûnet dönemleri sağlanacak

4. Yetkililer keyfi şekilde tutuklanmış kişilerin serbest bırakılması sürecinin hızını ve kapsamını artıracak

5. Yetkililer ülkede gazeteciler için hareket serbestisi temin edecek

6. Yetkililer toplanma ve barışçı şekilde gösteri yapma hakkına saygı gösterecek.

11 Kasım 2012’de Katar’da toplanan muhalefet grupları 60 kişiden oluşan yeni ve daha kapsayıcı bir liderlik konseyi kurulmasını kararlaştırmıştır. Suriye içi ve dışından üyeleri kapsayan Suriye Devrimi ve Muhalefet Güçleri Ulusal Koalisyonunun ülkenin tek yasal temsilcisi olarak tanınması, yapılacak mali ve muhtemelen askeri yardımlar için tek adres olması umulmaktadır. Şeyh Moaz el-Hatib Koalisyona başkan seçildikten sonra Suriyeli askerlere orduyu terk etmeleri çağrısında bulunmuş ve tüm mezhep ve etnik grupların birleşmesini istemiştir. Daha önce en büyük muhalefet örgütlenmesi olan Suriye Ulusal Konseyi, koalisyon grubundaki 60 sandalyeden sadece 22’sini kontrol etmektedir (Şen, s. 66). 2012 yılından itibaren Suriye’ye gerek Türkiye eğiten militanlar gerekse Libya, Tunus ve diğer ülkelerden militan Türkiye, Lübnan ve Ürdün üzerinde Suriye’ye girdikten sonra Suriye halkı hem rejim tarafında hem de muhalif güçler tarafından katliama ve şiddete maruz kaldı. Daha sonra ülkeye farklı mezhep ve ülkelerden militan akımı başlamıştı. Bu da Suriye’nin kanlı bir sayfanın başlangıcıydı. 

Suriye’de ayaklanmaların başlamasıyla ilk olarak Kürtler herhangi bir etkinliğe katılmadı. Çünkü 2004’ten sonra Kürtlerin bazı ayaklanmalarına Araplar tatafından destek görülmedi ve illerde de tam olarak ne olacağına tahmin etmediği için mesafeli durmuştu. Temmuz 2012’de İstanbul’da yapılan toplantıda Araplar tavizsiz bir şekilde  “Suriye Arap Cumhuriyeti” adında ısrar ederken,  Kürtler toplantıyı terk etmiştir. Daha sonra Kahire’de düzenlenen toplantıda da Kürtler konferansı terk etmek durumunda kalmışlardır. Kürtlerin bütün ısrar ve çabalarına rağmen, muhalefetin Arap üyeleri “Kürt halkı tanınmalıdır” şeklindeki bir maddeyi kabul etmemişlerdir. Bütün bunlar Kürtlerin gittikçe uzaklaşması ve kendi başlarının çaresine bakmasına yol açmıştır.  Kürtler Suriye Ulusal Konseyi’nde (SUK) sadece sembolik düzeyde yer almıştır. (Kıran A. , 2014, s. 12) Ancak Türkiye Suriye Kürtlerinin bağımsız bir devlet olma yönündeki girişimlerine seyirci kalmayacağını dile getirirken, Suriye Kürtlerinin nüfus olarak devlet kurmak için yeterli olmadıklarını ileri sürmektedir (Kıran A. , 2014). 2004’te kurulan PYD diğer Kürt partileriyle karşılaştırıldığında göreli olarak ne istediğini bilen bir parti görüntüsü çizmekteydi (Erkmen, 2014) Kürt Yüksek Komitesi, Temmuz 2012 tarihinde Demokratik Birlik Partisi (DBP ya da PYD) ve Irak Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesut Barzani’nin inisiyatifiyle 13 Kürt partisinin ittifakı olan Kürt Ulusal Konseyi (KUK) arasında kurulmuştur. Komitenin Suriye’nin kuzey doğusunda hükümet kuvvetlerinin çekilmesinden sonra 2012 yazında ortaya çıkan fiili özerk Kürt bölgesini yönetmesi umulmuştur. Ancak KUK, Demokratik Birlik Partisinin yönetimi paylaşım anlaşmasına sadık kalmadığından şikâyet etmiştir (BBC 2013). PKK bağlantılı bir örgüt olan PYD, kuzeydoğu Suriye’de fiilen özerk bir Kürt bölgesi idare etmektedir (Şen). Ancak PYD İŞİD’de karşı en güçlü mücadele vermektedir. 

Suriye’ye gidip çatışan Müslüman gruplar bulunmaktadır(…)Bütün bu örgütlerin yanında, rejimin askeri yapısını zayıflatmak ve düşürmek amacıyla oldukça örgütlü bir şekilde mücadele eden El Kaide örgütü var. Üstelik El- Kaide ile bağlantılı bir şekilde çalışan, Kafkasya, Afganistan, Yemen, Libya, Ürdün, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerden gelip temel amacı cihadı gerçekleştirmek olan kimi radikal İslamcı gruplar bulunmaktadır. Suriye rejiminin bir an önce düşmesini isteyen Türkiye gibi ülkeler, istemeyerek de olsa, dolaylı olarak El Kaide ile bir ilişki içinde görünüyor, ya da bu örgütü “planlı mücadeleyi alevlendirecek bir güç olarak görüyor”. Ancak bu durum, özellikle Şii yönetimlerin egemen olduğu İran,  Irak ve Lübnan gibi ülkeler açısından farklı değerlendirilmiyor. Onlara göre Vahabiler Şiileri hedef alıyor ve asıl hedef Şiilerin yönetimden uzaklaştırılmasıdır (Kıran A. , 2014). Beşar Esad’ın zalim rejimine karşı ayaklanma kısa süre sonra farklı amaçlar güden ideolojik, mezhepsel ve etnik grupların katılmasıyla adeta savaş içinde savaşlara yol açmıştır. Esad’a karşı çıkan muhalifler kendi aralarında bölünmüş ve rakip gruplar birbirlerine karşı savaş açmıştır. El Kaide’den kopan El Nusra ve benzeri radikal örgütler de kendi içlerinde ihtilafa düşüp eylemlerini kendi amaçları doğrultusunda sürdürmüşlerdir (Kohen, 2016)

Suriye’de ÖSO’dan başka Ahrar el-Şam, Cephetun-nusra, Feth-elŞam da vardır. Ancak Gerçekleştirdiği kanlı eylemlerle, Irak ve Suriye’de ele geçirdiği topraklarla adını özellikle 2014 yılı içerisinde sıkça duyuran Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) , ilk olarak 1999 yılında Ebu Musab el-Zerkavi tarafından Afganistan’da, Tevhid ve Cihad Örgütü olarak kurulmuş, 2001 yılında Irak Kuzey’ine gelmiş ve ABD güçlerine karşı savaşmıştır. Örgüt, 2004 yılında El-Kaide ile bağlantılı hale gelerek Irak El-Kaidesi ismini almıştır. Ekim 2006’da ise Irak İslam Devleti kurularak liderliğe Ebu Ömer el-Bağdadi getirilmiştir. 29 Haziran 2014’te ise halifeliği ve İslam Devletinin kurulduğunu ilan etmiştir (Şemsidin Erdoğan, 2015) İŞİD şimdi ise Suriye toprakların Fırat Nehri havzasında yer almakta idi Ancak İŞİD, ÖSO, PYD ve rejim tarafında saldırmaktadır bunun için sınırları değişkendir. Ancak İŞİD’in popülaritesi 2014 yılında Suriye’nin Kuzeyinde PYD elinde Kobani’nin işgali sırasında yoğun olarak duyulmuştu ve sosyal medyada ve özellikle youtube’de yayınlandığını bazı korkunç videolarla tanıdı. 

Şekil 1; http://www.papik.net/suriyede-kim-kiminle-savasiyor-grafik/


Son iki yıla baktığımızda bölgede bazı konjektörlerin yön değiştirilmesi neden oldu. 24 Kasım’da düşürülen uçağı Türkiye ile Rusya arsında bozulması neden oldu. daha sonra Türkşye Cumhurbaşkanı tarafında yazılan mektupta “ özür dilemesiyle tekrar her iki ülke arasındaki sorunları çözüldü”. Suriye’nin kuzeyinde ABD güdümünde bir federal bölgenin ortaya çıkması her iki aktör açısından işbirliği zemini yaratabilir. Buna bağlı olarak Türkiye ve Rusya Azaz-Cerablus arasındaki bölgede IŞİD’e karşı ortak mücadele edebilir. Buna karşılık Rusya Türkiye’den Suriye konusundaki tavrını yumuşatmasını talep edebilir (Orhan, 2016). Son olarak da Türkiye Fırat Kalkanı Operasyon ÖSO ile birlikte bölge İŞİD teröründe temizlemek, tampon bölge oluşturmak ve ABD'den aldığı destekle bölgede yayılmacı ve saldırgan bir politika izleyen PKK/PYD yapılanmasının kantonları birleştirerek bir kuşak oluşturmasını engelleyebilmek (Acun, 2016). Aynı zamanda da ABD’nin YPG’ye verdiği lojistik ve hava operasyonların yardımıyla YPG’nin ilerlemesi Türkiye zor durumda bırakmıştı. Her iki ülke arasında siyasi krizler söz konuş olmuştur. 

4. BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.

***


SURİYE, ARAP BAHARI. BÖLÜM 2

SURİYE, ARAP BAHARI. BÖLÜM 2



   Ne yazı ki Suriye’de Arap Baharı Tunus ve Mısır gibi olmadı. Suriye, Libya ve Yemen ise Arap baharından çıkıp bir iç savaşa sürüklendi. Suriye’de askeri ve istihbarat kadroları her ne kadar farkı kesimler tarafında yürütüldüğünü bilsek de bunun sonucu bu kadrolar tamamen Cumhurbaşkanı tarafında yönetiliyordu ve rejime sadık kadroları mevcuttu, Mısır’da oluğu gibi asker ne rejime ne de siviller yanında olmayıp tek taraf oldu. Ama Suriye’de ise ters bir durum söz konusu olup asker rejime bağlı kalıp ve sivillerle çatışmaya girmişti. Louis Farrakhan “saviour’s day” 2014 yılında yaptığı konuşmasında; Arap Baharı, George W. Bush tarafından dizen edilen “Büyük Ortadoğu Projesinin” bir parçası olup Müslüman ülkeleri ve Arap ülkeleri İsrail’in güvenliği için Obama ve Clinton tarafında yönetilmektedir. Daha sonra Wikileaks tarafında yayınlanan Clinton e.maillerin bir yazısında ise; bizin Suriye bir iç savaşa dönüştürülmesi İsrail’in güvenliği içindir diye yazılmaktadır. 

Tabi ki Arap bahar’ının en önemli desteği de kamuoyundur. Sosyal iletişim ağlarının nicelik ve nitelik bakımından hızla arttığı, etkisini çok hızlı gösterdiği günümüzde, “büyük Ortadoğu” coğrafyasında yaşanmakta olanların zamanla bölge sınırları dışına taşacağını ve küresel bir boyut kazanacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Nasıl ki, orta ve doğu Avrupa ülkelerinde yaşanan “renkli devrimlerin” Arap Baharı için ilham kaynağı olduğu düşünülüyorsa, Ortadoğu’da yaşananların, gelişmiş Batılı ülkelerin vatandaşı olmalarına karşın geri kalmış ülke vatandaşı standartlarında yaşayanlar için de harekete geçmek ve sokaklara dökülmek için tetikleyici bir etki yaptığı söylenebilir (Kibaroğlu, 2011). 2011 yılı başlarında Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı saran Arap Baharı’nın böylesine kitlesel ve hatta bölgesel halk hareketine dönüşmesi şüphesiz ki sosyal medyanın büyük katkıları ile olabilmiştir. Hatta bu yeni mecraların örgütlenme ve iletişim aracı olarak kullanılması, yaşanan halk hareketlerine “sosyal medya devrimi” gibi tanımlamaların yapılmasına bile neden olmuştur. Bu tanımlamalar eksik olsalar da yanlış değillerdir. Ne de olsa bölgede yaşayan on milyonlarca insan başta Facebook, Twitter ve Youtube olmak üzere birçok sosyal ağ yoluyla örgütlenerek toplantılar ve geniş katılımlı gösteriler organize etmiş, tepkilerini ortaya koyma imkânı bulabilmişlerdir.  Özellikle Beşar Esad’ın ve Baas yönetiminin ülkeye yabancı gazetecilerin girişine müsaade etmeyişi, sosyal medyayı muhalifler için önemli bir haber paylaşma mecrası, uluslararası medya kuruluşları içinse haber kaynağı haline getirdi. Facebook, Twitter ve Youtube’ta yoğun haber yayınına başlayan muhalifler böylelikle seslerini tüm dünyaya duyurmayı başardılar. Facebook, Twitter ve Youtube’ta anlık haber paylaşımları yapan Ugarit NEWS gibi muhaliflerin yayın örgütlenmeleri haberlerin tek taraflı da olsa dünyaya duyurulmasına neden oldu. Suriye’de Beşar Esad yönetiminin basına karşı baskıcı tutumu ve uzun bir süre yabancı basın mensuplarının ülkeye girişine izin vermemesi de sosyal medyayı ve muhalifleri daha önemli bir haber kaynağı haline getirdi (Yüksel, 2013).

DİŞ MÜDAHALE

Başar Esad yönetimindeki Suriye, 2003’teki Irak iş galinden sonra ABD’nin işgal tehdidi karşısında özellikle Türkiye ile ilişkilerini geliştirerek hem Batı ile ilişkilerini normalleştirmeye çalışmış, hem de bölgesel etki alanını genişletme gayreti içerisinde olmuştur. Ancak Suriye yönetiminin bu süre içerisinde İran’la olan ilişkilerini de geliştirmesi, İran etkisinin bölgeye girmesinden endişe eden diğer Arap devletlerinde Suriye’ye yönelik çekinceler oluşmasına sebep olmuştur (BUÇUKCU, Haziran 2012). Türkiye ise küresel beklentiler ve bölgesel hedefleri arasında denge arayışının belirlediği Suriye politikasını “Esad rejiminin gitmesi” üzerine kurmuş, Arap sokağındaki gücünün de verdiği güvenle kısa sürede sonuç almayı ummuştur. Ancak Ankara yakın zamana kadar çok iyi ilişkiler içinde olduğu ve anayasal reformlar yoluyla dönüşmesi için çaba sarf ettiği Suriye rejiminin muhalif eylemler ve hatta silahlı bir direnişe karşı tecrübesini hesaba katmamıştır. Öyle ki gösterilerin 4. ayında Başbakan Erdoğan “Esad’ın birkaç ay içinde devrileceği” öngörüsünde bulunurken, gösterilerin 1. yılına gelindiğinde bu öngörüsünü revize ederek 1,5 ila 2 yıla çıkarmıştır. Hatta Ankara’dan Şam’a yapılan “Silahları durdur, halkın taleplerini yerine getir, istifa et” çağrısı yeniden “erken seçime git” tavsiyesine dönüşmüştür (Ertuğrul)

Türkiye’nin, Soğuk Savaş yılları boyunca Suriye ile ayrı kamplarda olmasının ve Şam’ın alışılagelmiş “sınır aşan sular” ve “Hatay” konularında Türkiye’ye karşı uzlaşmaz tutumuna ek olarak 1970’li yıllardan itibaren önce Ermeni terör örgütü ASALA ’ya ve 1980’li yıllardan itibaren başta PKK olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı ayrılıkçı terör faaliyeti yürüten PKK’ya destek vermesinin gerdiği ilişkilerin 1998 yılında çatışmanın eşiğine gelmesinin ardından, “komşularla sıfır sorun” politikası çerçevesinde ikili ilişkileri yüksek seviyeli işbirliği düzeyine çıkartmak istemesi, genel anlamda Türk dış politikasının temel prensipleri ile bir uyum içinde olduğu söylenebilir. Bu ulaşılması arzulanan doğru bir hedeftir. Ancak, ikili ilişkilerde tarafların ortak hedeflere varması için gerekli şartlardan bir tanesi, her ikisinin de niyetlerinde samimi olmaları ve davranışlarında tutarlı olmalarıdır. Bu konuda yapılabilecek eksik ya da aceleci değerlendirmelerin sonuca olumsuz yansıması ve sürecin devamının gelmemesi doğal bir sonuç olmaktadır (Kibaroğlu, 2011). 2000 yılında Hafız Esad öldüğünde Türkiye’den ilk kez Cumhurbaşkanı Ahmet Sezer tarafında Suriye Ziyaretinde bulundu. 2004 yılında ise Recep Tayip Erdoğan tarafında resmi bir ziyaret bulundu. Bu ziyaret sırasında Türkiye ile Suriye arasında gerek siyasi, ticari ve toplumsal olarak ilişkileri daha güçlendi, bunun akabinde de ise Suriye ile Türkiye yaşayan akrabaların bayramlarda vizesiz ziyaretler başladı ve 2009 yılında iki ülke arasında vize kalktı. Kuzey Afrika’dan başlayan ayaklanmalarla Türkiye batı ülkeler tarafında Suriye politikasına göre yön değiştirdi ve Esad’a görevini bırakması daha sonra iki dost ülke arasında tansiyon başladı.

ABD ve Britanya da göstericilerin bastırılması için İran’da ve Hizbullah’ın Suriye’ye adam gönderdiği iddiasıyla suyu bulandırıyordu (Taştekin, 2015, s. 80). BM ve NATO gibi örgütlerin Suriye’ye müdahale seçeneğini ciddi anlamda etkileyen bir faktör de Rusya, İran ve Çin gibi ülkelerin tutumudur. Uluslararası toplum BM’den Suriye’ye karşı müdahale kararı beklerken, Çin ve Rusya Güvenlik Konseyi’nin Suriye devlet başkanını istifa etmeye çağıran kararını veto ettiler (Kıran A. , 2014). ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye'deki bir komuta merkeziyle işbirliği yapılarak Suriyeli muhaliflere destek verilmesi için talimat verdiği ortaya çıktı (Milliyet, 2012) ABD Suriye’de isyanların başlamasıyla isyancılara ciddi maddi ve silah yardımı yapılmıştır. Ancak ÖSO arasında bir çatlak oluşması, el-Kaide ve Nusra gibi silahlı grupları ortaya çıkması ABD tedirgin etmiş ve yardımlarını kısaltmıştır. YPG çok iyi savaşıyor. ABD, IŞİD’le mücadele konusunda YPG’nin güvenilebilir ve etkin bir müttefik olabileceğini gördü. Tüm bunlar ABD’yi YPG’nin mücadelesini desteklemeye itti (Ersoy, 2014). PYD hala İŞİD’de karşı ABD’nin bölgede en aktive müttefikidir. Beşar Esad’a babası Hafız Esad tarafından “miras” bırakılan Baas Rejimi, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ile yakın stratejik ilişki geliştirmişti. Günümüzde de Sovyetlerin mirasını devam ettiren Rusya Federasyonu Suriye’de Beşar Esad’a yönelik kapsamlı yaptırımlara ve askeri bir operasyona kesinlikle karşı olduğunu en üst seviyede birçok kez ortaya koymuştur (Kibaroğlu, 2011)

Suriye’ye yönelik olası bir müdahaleye şiddetle karşı çıkan Rusya ve İran, egemen bir ülke olarak Suriye’nin ülkedeki isyanı bastırmada haklı olduğunu ileri sürmektedirler İran açısından Arap Baharının ortaya çıkardığı bir diğer olumsuz gelişme Türkiye-İran ilişkilerinin özellikle Suriye’de yaşananlardan olumsuz etkilenmesidir. Türkiye Esad rejiminin karşısında yer alıp muhalif güçlere destek verirken, İran şu ana kadar Esad rejimin devamını elinden geldiğince desteklemeye çalışmıştır (Oğuzlu, 2011). ). Rusya, daha eskiden beri Ortadoğu’da özellikle Libya, Yemen, Irak ve Suriye gibi ülkelerine siyasetini sürdürmekteydi. Ancak soğuk Savaş’ından sonra Sovyet Birliğinin parçalanmasından sonra nisbi olarak Ortadoğu’dan uzaklaşmış ve yerine ABD almıştır. Ancak Rusya Suriye’de Tertus ve Lazikkiye’de askeri üslerin yapılması ve Akdeniz tek askeri üssüdür. Hafız Esad döneminde zayıf olan bu üsler ancak Arap Baharı’nın başlamasıyla ciddi yatırımlar yaptı ve güçlendirdi. Rusya’nın ikinci önemli yeri olan Libya NATO’nun Libya halkı Diktatör Muammer Kaddafi’den kurmak için yapılan hava saldırısından sonra Rusya elinden kaydırıldı. Dolasıyla Rusya, Suriye Libya gibi elinden kaçırmak istemedi ve Suriye hakkında olan herhangi bir müdahaleyi reddetti (Memdukh, 2015, s. 152). Suriye iç savaşı başladığından beri Rusya, diplomatik platformlarda rejimin yanında yer aldı. Rusya’nın ürettiği silahların en önemli alıcılarından biri olan rejime askeri desteğini de esirgemedi. Ancak 2015 yılı Eylül ayına gelindiğinde, İran’ın askeri anlamda da destek verdiği rejim, kendi kalesi olan Lazkiye’de bile muhalifler karşısında zorlanmaya başlayınca, Rusya fiili olarak devreye girmeye karar verdi (Jazeera, 2016). Dolaysıyla Rejimin yeniden güç kazanmasıyla birlikte, Rusya Devlet başkanı Vladamir Putin, bombardımanın başlamasından 5,5 ay sonra, 14 Mart 2016’da Rus birliklerinin önemli bir kısmını Suriye’den çektiklerini açıkladı. Putin’e göre, askeri operasyonun amaçlarına ulaşılmıştı. Rusya Suriye’de tek İŞİD’de karşı değil ÖSO’ya da bombalıyor.

3. BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.

***


SURİYE, ARAP BAHARI. BÖLÜM 1

 SURİYE, ARAP BAHARI. BÖLÜM 1



Mohamad Said KANBAR

Marmara Üniversitesi

Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü

Ortadoğu Siyasi Tarihi ve Uluslararası İlişkileri  Bölümü


SURİYE, ARAP BAHARI

GİRİŞ

2010’un son aylarında Kuzey Afrika’dan başlayan halk ayaklanmaları daha sonra farklı Arap ülkelerine dağılmıştı. Mart 2011’da Suriye’nin güney kentinde Deraa’da başladı. Daha sonra farklı şehirlere yayılması, sivil ile polisler arasında başlayan sürtüşmeler, daha sonra askerler araya girerek isyanlar şiddetli çatışmaya dönüştü. Ancak bu devrim Tartus, Lazıkiya ve Konaytara’da rejim tarafından kontrol altına aldı hiç çatışma yaşanmadı. İsyanlar Suriye’ye geçmeden önce Beşar Esad tarafında bazı reformları yapacağını söz verdi. Ancak tam bu sırada olaylar çıkınca ve durumlar değişti. Gerek yerel gerekse ulusal çağrılar üzerinde Esad rejimi bırakması bastırılınca Rusya ve İran rejime yana tavır alında, Suriye’nin Baharı bir iç savaşa dönüştürüldü. 2012 yılında farklı ülkelerden Suriye’ye gelen yabancı militanlar farklı bir tablo söz konusu oldu. Eğer Suriye halkı hep yek bir direniş gösterseydi ve dış müdahale söz konuş olmasaydı, Arap Baharı gerçekleşir miydi? Bu kadar kayıp, ölü ve zülüm olur muydu? Terör örgütleri Suriye’de volta atar mıydı? 

ARAP BAHARINDAN ÖNCE SURİYE

Suriye’nin etnik yapısına baktığımızda tek bir ulustan oluşmamaktadır. bu etnikler arasında Arap, Kürt, Dürzi, Nusayri, Türkmen, Yahudi ve Ermenilerden oluşmaktadır. Aynı zamanda da farklı dinler de vardır, Bütün bu farklılıklar olmasından dolayı ülkede 1945’ten 1970’li yıllara kadar askeri darbeler yaşanmıştır ve son olarak da Hafız el-Esad tarafında son askeri darbe gerçekleştirdikten sonra günümüze kadar devam etmektedir. Esad ailesi alevi kime göre de Nusayri kökenli ekalliyette olan bir aileden gelmektedir. 

1963’te iktidara gelen Baas Partisi’nin ülkedeki siyasal istikrarı sağlaması ancak Hafız Esad’ın 1970 yılında iktidarı ele geçirmesi ve 1971 yılında yapılan referandumda oyların %99,2’sini alarak devlet başkanı seçilmesiyle mümkün olmuştur. Devleti istikrara kavuşturması ve sistemin kurumsallaştırılması konusundaki başarılarından ötürü Esad, yerli ve yabancı gözlemciler tarafından Suriye’nin kurucu babası olarak nitelendirilmektedir. Bugünkü siyasal yapının hemen tamamında Hafız Esad’ın izlerini bulmak mümkündür. 1972’de Baas Partisi öncülüğündeki altı siyasi partiden oluşan Ulusal İlerici Cephe’yi kurduktan sonra 1973 yılında kalıcı bir anayasa hazırlanmış ve yürürlüğe konmuştur. 30 yıllık iktidarı boyunca milliyetçi, realist ve pragmatist özellikleri ön plana çıkan bir liderlik sergileyen Hafız Esad, ülkedeki siyasal, ekonomik ve toplumsal hayatı kontrol altında tutan totaliter bir rejim kurmuştur. (Ataman, 2012). Hafız Esad hükümetti teşkil ettikten sonra başta kalarak 2000 yılına dek devam etmiştir. 2000 yılında vefatından sonra oğlu Beşar Esad tarafında iktidarı teslim aldı. Beşar Esad başa geldikten sonra ülkede yaşayan Müslüman kardeşler, Kürtler ve bazı etnik gruplara yeni ıslahçı bazı vaatlerde bulunarak ülkeye yumuşak bir hava esmaya başlamıştır. Bu vatlar arasında Kürtlere bazı hakları tanıması, kimliksiz olan Kürtleri vatandaşa alınması ve illegal olan siyasi Kürt partileri ve Arap partilerin tekrardan siyasi faaliyetlerini devam etmesi sözü varmıştı. 

Beşar Esad yukarıda bahsettiğim vaatların vermesi belki de babasının çevresindeki adamları şaşırtırmış olabilir. Aslında kendisi Avrupa’da eğitimi görmesinden dolayı Suriye halkı Babası döneminde geride kaldığını ve dünyaya kapalı olduğunu fark etmiştir. 2002 yılında “Şam baharı” dediğimiz bir hava esmiş ve halka rahat bir nefes sağlanmıştır. Devlet kontrolündeki Suriye Bilgisayar Derneği başkanı olarak internetin ülkeye girmesini sağlamış ve devlet başkanlığı yemin töreni sırasında da açıklık ve şeffaflık sözü vermiştir.  Beşar, iktidarının ilk yılında gerçekten de oldukça reform yanlısı ve açık bir siyaset izlemiştir. ‘Şam Baharı’ olarak adlandırılan bu dönemde gözle görülür bir siyasi serbestlik dönemi ortaya çıkmıştır. Evlerde, kahvehanelerde veya başka toplantı yerlerinde aydınlar rahatlıkla toplanıp her türlü konu üzerine tartışmalar düzenlemişler, tartışma forumları kurmuşlar ve hiçbir baskıyla karşılaşmamışlardır. Ancak bu özgürlük dönemi kısa sürmüş, 2002 yılı ortalarında bu toplantılar yasaklanmış ve daha sonra bu organizasyonlara katılanlar tutuklanmaya başlanmıştır. (Özkaya, 2008) çünkü dışarıdan yapılan siyaset Baas Partisine tehdit etmiş. Aynı zaman kendisi Suriye’nin ilk cumhurbaşkanı olarak Şam’dan çıkıp Kürtlerle temas kurmak için Haseke vilayet ’tine ziyaret etti. Esad ile beraber gerek siyasi, ticari, askeri gerekse eğitim bakımında ciddi gelişmeler söz konusu olmuştur. Bütün bunlar olurken bununla beraber de ilk hedef Baas Partisi Suriye genelinde daha sağlam bir taban hazırlanmaktaydı. 

Beşar Esad 2000 ile 2011 yılları arasında Suriye genelinde ve özellikle Araplar ile şiddetli protesto veya ayaklanma gibi sorunlar çıkmamıştır. Ancak 2003 yılında ABD tarafından Irak’a ihtilalinden bir yıl sonra yani 2004 yılında Kamışlı kentinde Kürt ve Araplar arasında çıkan çatışmalar daha sonra Kürtlerin yoğunlukla yaşadığı bölgelere dağılmıştır. Bunun sonucunda onlarca ölü,  yüzlerce yaralı ve gözaltı söz konusu olmuştur. Ancak daha çok geçmeden Esad Kürt partilere çağrı yaparak ve bu anlaşma içinde gözaltı olanları serbest bırakması sonucu olmuştu. Yine buna benzer bir olayda 2005 yılında Kürt dini adamı öldürmesiyle olmuştur. Ancak babası tarafında özellikle 2 Şubat 1982 tarihinde gerçekleştirilen ve 20,000 civarında sivil insanın hayatını kaybettiği tahmin edilen Hama Katliamı, Hafız Esad döneminin en tartışmalı ve kanlı müdahalesi olarak sonraki yıllarda da sıklıkla hatırlanmıştır (BUÇUKCU, Haziran 2012). İhvanın bazı üyeleri Ürdün, Suudi Arabistan ve Türkiye Yalova’ya yerleşti (Taştekin, 2015). Hafız el-Esad ülkenin Laik kimliği vurgulamak için 1973’te İslam, cumhurbaşkanın dini ve yaşamının kaynağıdır” diye bir maddenin istediğinde kendi ayağına kurşun sıktığını anladı ve geri adım attı. Aynı zaman da hafız Esad İhvan’ın İslamcı söylemini kırmak için 1973’te kişisel servetinden Hama’da medreseler ve Humus ’ta dini yardım kurumlarına bağış yaptı, 1974’te de imamların maaşlarında artışta bulundu (Taştekin, 2015)

Suriye’nin toplumsal tabanına baktığımızda bir değişiklik söz konusudur. Suriye’de heterojen bir toplumsal yapı mevcuttur. Suriye’nin parçalanmış toplumsal yapısı daha çok coğrafyasının bir sonucudur. Aynı zamanda bir geçiş noktası olan Ortadoğu bölgesinin dışlanmış halk kesimlerinin sığındığı ve yurt edindiği bir coğrafya olan Suriye’nin her bir dağlık bölgesi farklı bir etnik gruba korunak olmuştur. Ülkedeki farklı etnik, dinsel, toplumsal ve coğrafi aktörler varlıklarını ve özerkliklerini bugüne kadar koruyabilmiş; parçalanmış toplumsal yapı ülke siyasetinin ve ekonomisinin en önemli nedenlerinden biri olarak etkisini devam ettirmiştir (Ataman, 2012). Genellikle elit tabaksının iktidar çevresinde bulunmak mümkündür. Bununla beraber gerek devlet gerekse özle sektör alanında olsun yüksek bir oranda akraba yöntemiyle elaman almaktadır. Özellikle devlet kadrolarında ve aynı zamanda öncülük Baas Partisine aittir. Bu da doğrudan toplumda bir sorun yaşamaktadır. 

ARAP BAHARINDAN GÜNÜMÜZE KADAR 

Arap Baharı olarak adlandırılan süreç, genel olarak kabul gören bir bakışa göre, 26 yaşındaki seyyar satıcı Muhammed Bouaziz’nin 17 Aralık 2010’da kendi bedeni yakarak Tunus Devrimi’ni ateşlemesiyle başladı. Yaklaşık bir ay sonra Tunus diktatörü Zeynel Abidin bin Ali, ülkeyi terk ederek ülke tarihinde yeni bir sayfanın açılmasına yol açtı. Ardından olaylar Mısır’a sıçradı ve otu yıl aşkın bir süredir Mısır’ı yöneten Hüsnü Mübarek, 11 Şubat 2011’de görevini bırak zoruna kaldı. Sırada Libya vardı: 42 yılıdır ülkeyi demir yumrukla yöneten Muammer Kaddafi, NATO’nun da müdahil olduğu bir iç savaşın ardından 20 Ekim 2011’de muhaliflerce ele geçirerek öldürüldü. Daha sora Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih 27 Şubat 2012’de görevini bırak zorunda kaldı (Taşkın, 2013). Sırada en uzun, en kanlı ve hala devam eden Suriye vardı. 

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu içine alan geniş bir coğrafyada, iktidarları boyunca dünyanın birçok demokratik ülkesinde neredeyse iki kuşak devlet adamlarının siyaset sahnesine gelip gittiği kadar uzun süre görevde kalan ve dokunulmasa belki bir kuşak daha eskitecek olan diktatörleri birkaç ay süren kanlı bir mücadele sonunda deviren halk hareketine kısaca “Arap Baharı” denilmekte (Kibaroğlu, 2011). Arap Baharı öncesi geçerli olan bölgesel yapının belki de en önemli özelliği mevcut rejimlerin neredeyse tamamının temsili ve demokratik olmayan karakteriydi. İktidarda bulunan yönetimlerin çoğu meşruiyetlerini ya askeri bir darbeye ve bunun neticesinde oluşturulan baskıcı devlet kurumlarına ya da kraliyet bağlarına ve monarşik bir geçmişe dayandırmaktaydı. Bütün bölge ülkelerinin, Türkiye ve İsrail’i dışarıda tutmak kaydıyla, paylaştıkları orta nokta kamuoyunun ve halkın meşruiyet oluşturmada etkisiz kaldığıydı (Oğuzlu, 2011).

Arap Baharı olarak tanımlanan gelişmelerin başlamasından kısa süre öncesine kadar konumlarını sarsılmaz kabul eden, adeta ebediyete kadar yönettikleri toplumların “lideri” olarak kalacağını düşünenlerin, ülkelerinde “artık çok partili seçimlere hazır” bir ortam oluştuğunu açıkça ifade etmeye başlamaları, ya da o güne kadar toplumun bazı kesimlerini yok sayan anlayışa sahip olanların, “bireysel ve kültürel özgürlüklerin yaşanması gerektiği” vurgusunu yapmaya başlamaları, bu sürecin öncelikle ve özellikle bölgesel etkilerinin kısa sürede daha geniş bir coğrafyada hissedileceğine işaret etmektedir (Kibaroğlu, 2011, s. 30). 

2010 yılı sonu 2011 yılı başında Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki otoriter rejimlere yönelik büyük bir öfke patlaması gerçekleşip bu patlama mevcut rejimlerin varlıklarını tehdit eder hale dönüşünce, 2011 yılı Ocak ayında Wall Street Journal’a mülakat veren Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad bölgede reform ve değişime yönelik ciddi bir talep olduğunu fark ettiğini ve bu talebi karşılamaya yönelik adımlar atacaklarını ifade etti (BUÇUKCU, Haziran 2012). 

2011 yılı Mart ayından itibaren Suriye’ye de sıçradı. Mart ayının ilk günlerinde başlayan barışçıl gösterilere güvenlik güçlerinin sert müdahalesi, ülkede giderek çok sayıda insanın hayatını kaybettiği bir iç savaşa yol açtı. Aslında Suriye’deki olaylar, Tunus ve Mısır’da büyük kitleleri sokağa döken eylemlerin aksine, oldukça düşük bir profilde başlamıştı. Olayların fitilini ateşleyen ilk gelişme, güneydeki Deraa kentinde iki gencin duvar yazıları sebebiyle tutuklanması sonrasında meydana geldi. Yoğun işkencelere maruz kalan gençlerin serbest bırakılması için mensup oldukları aşiretlerin sokağa dökülmesi, kentte gerilimi arttırdı (Dağ, 2013). Ayaklanmaların eskiden Baas ideolojisinin kalelerinden biri olan Deraa’da başlamasının en önemli nedenleri, bütün ülkeyi etkileyen kuraklık ve yolsuzlukla beraber burada yaşayanların Lübnan’daki iş olanaklarını yitirmesi sonucu büyük bir işsizlik sorununun ortaya çıkmasıdır (Şen). Olayların başlamasıyla Esad demokratikleşme yolunda bazı adımlar atmıştır. Bu sırada Kürt parti temsilcileri, aydınları ve Kürt aşiretlerin liderleriyle buluşan Esad, 7 Nisan 2011’de kimliksizliklerle ilgili bir karar almış ve kimliklerinin verilmesini istemiştir (Mahalli, 2014, s. 262). Ayaklanmayı sınırlı bir coğrafyada hapsetmek için ve Kürtleri hiç olmazsa “tarafsız” kalmaya ikna etmek için Esad’ın yaptığı ilk reformlardan biri 6 Nisan 2011’de gerçekleşmiştir. Nevroz da ulusal bir bayram olarak ilan edilmiştir. (Karabat, 2013). Nedense Suriye toplumsal gösteriler sadece birkaç ay sürdü. İlk olarak bu gösterilere her Cuma günü namazdan sonra başlıyordu ve her Cuma da başka bir isim ile anılmaktaydı. Ancak bu gösteriler her zaman kanlı dağılıyordu ve giderek öfke yükseltiyordu. Muhalifler ilk kez nefsi müdafaa hakkı Temmuz 2011’den itibaren kullandı. Ancak madalyonun gerçek yüzü farklıydı (Taştekin, 2015, s. 77). Bu da giderek her iki taraftan merhametsiz ve sonu gelmeyecek bir savaşa dönüştü. Burada gösteriler de kısmen sona ermiş diye biliriz. Orda sadece silahlı çatışmalar yer aldı. Ortalık giderek karıştı.

2. BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.

***


28 Eylül 2021 Salı

21 YY Türkiyenin Orta Doğu Politikası. BÖLÜM 6

 21 YY Türkiyenin Orta Doğu Politikası. BÖLÜM 6




3. ARAP  BAHARININ TÜRKİYE'YE TÜRKİYE-ORTA DOĞU İLİŞKİLERİNE YANSIMALARI VE TÜRKİYE'NİN ORTA DOĞU POLİTİKASINDA SÜREKLİLİK VE DEĞİŞİM


3.1. Türkiye'nin Orta Doğu Politikası'nda Süreklilik ve Değişim


  Cumhuriyetin ilanı ile birlikte Türk Dış Politikası'nın değişmeyen iki olgudan birincisi Lozan Statükosunu bağlılık, ikincisi ise güvenlik endişesi olmuştur. 

Orta Doğu kapsamında bu iki olgu düşünülecek olursa, özellikle ikinci kavram Türkiye'nin Orta Doğu politikasını şekillendiren öğelerden biri olduğu gözlemlenebilir. Bu güvenlik endişesi Türkiye'yi komşuları arasında bulunan Orta Doğu ülkelerine daha farklı politikalar uygulaması sonucu yaratmıştır. 

Özellikle Soğuk Savaş yıllarında Türkiye'nin izlediği Batı eksenli politikalar, büyük ölçüde güvenlik endişesinden kaynaklanmıştır. Çeşitli jeopolitik ve jeokültürel alanların kesişim noktasında bulunan Anadolu'nun yüzyıllar boyunca göç ve istila hareketlerine sahne olmuş olması bu coğrafyada kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni çeşitli güvenlik kaygıları yaşamasına sebebiyet vermiştir. Bu bağlamda cumhuriyetin ilk yıllarından, Soğuk Savaş'ın sonuna denk gelen Özal Hükümeti'ne kadar Türk Dış politikasında, akılcı, maceradan uzak ve hatta göreceli pasif olarak nitelendirilecek bir gelenek sürdürülmüştür. 

İkinci Dünya Savaşı sonrası uygulanan bu politikaya en temel sorgulama Cumhurbaşkanı ve Başbakan olarak görev almış olan Turgut Özal tarafından yapılmaya başlanmıştır. Özal, Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalyanlardan boşalan Oniki Ada'yı kaçırdığını dile getirmiş ve Körfez Krizi sırasında girişken tavırlarıyla ''Yeni-Osmanlıcılık'' olarak söz edilen bir politika izlemeye başlamıştır. 

  1991-2002 yılları arasında Türkiye aynen 1945-1950 yılları arasında olduğu gibi yeni oluşan sisteme entegre olmaya çalıştığı yıllardır. Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan ABD önderliğinde ki tek kutuplu yapı ve meydana gelen değişikliğe ayak uydurma çabaları AKP iktidarıyla yerini insiyatif alan, bu insiyatifi alırken ekonomik büyüklüğü vurgulayan ve en nihayetinde özellikle Orta Doğu'da Özal'ın öncüsü olduğu ''Yeni-Osmanlıcık'' diye adlandırılan politikanın bir benzerini uygulamaya başlayan bir Türkiye ortaya çıkmıştır. 

  AKP iktidarı öncesinde, Orta Doğu bağlamında Türkiye az risk alan ve pasif bir politika izlenmekteydi. Özellikle İsrail-Filistin konusunda denge politikası izleyen Türkiye, Arapların kendi aralarında yaşadıkları problemlere de mümkün olduğunda taraf olmamaya özen göstermiştir.  AKP iktidarıyla birlikte değişen Orta Doğu politikasıyla, İsrail'e karşı sert politikalar izleyen Türkiye, Filistin konusunda da neredeyse tüm dünyanın Filistin'in meşru temsilcisi saydığı, Batı ve İsrail konusunda daha ılımlı, daha anlaşılabilir olan FKÖ yerine İsrail'in bölgeden silinmesi gerektiği, Batı'ya karşı sert tavırları olan Hamas'ı muhattap alması Türkiye'nin bölge politikası açısında alışılagelmiş bir tutum olarak gözükmemektedir. Zira nispeten laik referanslı daha ılımlı bir oluşum olan FKÖ yerine, İsrail'e varolma hakkı tanımayan, şiddete dayalı direnişi strateji haline getiren yapısıyla tipik bir terör örgütü görünümü veren Hamas'ın desteklenmesi daha önce Arapların arasındaki anlaşmazlıklara taraf olamama stratejisi yerine bu anlaşmazlıklarda tutum takınma durumunda olan bir Türkiye ortaya çıkmıştır.

  Bütün bu olanlar birlikte düşünülecek olursa, geçmişten beri yaşanan güvenlik kaygısı sonucu komşularla sıfır sorun politikasının oluşturulması bu tarihsel korkunun varlığına ve sürekli olduğuna işaret etmektedir. Ancak geçmişten beri devam eden uluslararası sistem ışığında gelişen Orta Doğu politikası yerine, insiyatif kullanan ve uluslararası sistemden kısmi bağımsız davranan Türkiye'nin Cumhuriyet yıllarından beri süregelen göreli pasif politikayı terk etmiş olduğu anlaşılmaktadır. 

3.2. Arap Baharı'nın Türkiye-Orta Doğu İlişkilerine Yansımaları

  Öncelikle belirtmek gerekir ki amaç Arap Baharı analizinden çok Türkiye'ye olan etkilerini değerlendirmektir. Çünkü daha devam etmekte olan bir süreç için kesin tahminlerde bulunmak ilerisi için çok makul bir davranış olarak gözükmemektedir. Bazı araştırmacılara göre  Büyük Orta Doğu projesi kapsamında bir hareket olan Arap Baharı, bazı araştırmacılara göre salt bir halk uyanışı olmaktadır. Bu süreç ile ilgili yorum yapabilmek ve tabloya daha geniş bakabilmek için sürecin en azından tamamlanmış olması gerekir.

 Şüphesiz bu süreç Türkiye için başlarda çok olumlu olarak düşünüldüyse de özellikle Suriye ve Mısır'da yaşananlardan sonra giderek olumsuz bir hal almaktadır. 2011 yılından beri yaşanan çatışmalar sadece Suriye'de milyonlarca kişi etkilemiş ve hala etkilemektedir. Mısır'da ise Türkiye'nin desteklediği ve kredi verdiği Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Mursi'ye karşı darbe yapan Sisi, yönetimi devralarak askeri bir yönetim tarzını sürdürmeye başlamıştır. 

Tabiki de yaşanan bu gelişmeler Türkiye'ye siyasi ve ekonomik yönden kayıplar vermektedir.

  Yaşanan Arap Baharı öncesinde Türkiye Suriye'ye yaklaşık 1.8 milyar dolarlık ithalat yapmaktaydı.  Ancak yaşanan bu gelişmelerin etkisiyle Türkiye'nin Suriye ile var olan dış ticaret hacminin ciddi anlamda daraldığı görülmektedir. Gümrük ve Ticaret Bakanlığı'nın yaptığı yazılı açıklamada, TÜİK ile Gümrük ve Ticaret Bakanlığı'nın ortak hazırladığı verilere göre 2008 yılında Türkiye ile Suriye'nin dış ticaret hacmi 2 milyar dolar iken, 2009 yılında 1.9 milyar dolara gerilemiş olmasına karşın 2010 yılında 2.8 milyar dolara çıkmış, 2011 yılında ise 2.3 milyar dolar olmuştur. 

Ancak gelişmelerin ışığında Ocak 2012- Temmuz 2012 verilerine bakıldığında dış ticaret hacmi sadece  366 milyon dolar seviyesinde kalmıştır. 

  Siyasi olarak da hükümeti oldukça yıpratan Suriye meselesi Türkiye'de iç muhalefet tarafından sıklıkla dile getirilmektedir. Suriye'den kaçıp Türkiye'ye sığındığı var sayılan yaklaşık 700 bin civarında ki Suriyeli vatandaşlarda Türk halkı içinde gün geçtikte rahatsızlık hissi yaratmaya başlamıştır. Muhalif kesim tarafından sıklıkla dile getirilen Suriye politikasının yanlışlığı özellikle dışişleri bakanı olan Ahmet Davutoğlu'na karşı bir kamuoyu oluşmasına neden olmaktadır. 

  Arap baharının yaşlandığı coğrafyalarda sadece Suriye'de değil diğer ülkelerle de Türkiye'nin ekonomik olarak etkilendiğini söylemek yanlış olmaz. 

Ekonomi Bakanlığından edinilen bilgilere göre Türkiye'nin Arap Baharı'nın yaşandığı bölgelerden Bahreyn, Cezayir, Mısır, Ürdün ve Yemen'e yaptığı ihracat sınırlı ölçüde etkilendi. Libya ve Suriye ise ihracatın büyük düşüş yaşadığı ülkeler oldu. Türkiye'nin Bahreyn'e yaptığı ihracat 2010 yılında 172 

milyon dolar iken Arap Baharından sonra sınırlı bir düşüş yaşayarak 160 milyon dolara geriledi. Türkiye'nin 2012 yılında ocak-ağustos ayları arasında ise bu ülkeye ihracatı sadece 10 milyon dolar seviyesine kalmıştır. Arap Baharı'nın ihracatı en çok etkilediği iki ülkeden biri olan Libya'ya 2010 yılında ihracat 1 milyar 932 milyon dolar olurken bu rakam 748 milyon dolara kadar gerilemiştir. Tunus ise Arap Baharının yaşanmasına rağmen ihracatın etkilenmediği tek ülke oldu. Türkiye'nin buraya yaptığı ihracat 2009 yılında 647 milyon dolar, 2010 yılında 714 milyon dolar, 2011'de 802 milyon dolar olurdu.  

2012 yılının ocak-ağustos döneminde ihracat rakamı 518 milyon dolar olarak kayda geçmiştir. 

  Arap Baharı'nın ekonomik etkileri yanında sosyal etkileri de bulunmaktadır. Özellikle Suriye'den daha güvenli bölgelere yaşanan göç kuşkusuz en çok Türkiye'yi etkilemiştir. 2 Nisan 2013 AFAD (Başbakanlık Afet ve  Acil Durum Yönetim Başkanlığı) verilerine göre Türkiye'de barınma merkezlerinde bulunan Suriyeli mülteci sayısı 191.993, hasta-yaralı sayısı 242, refakatçi sayısı ise 87'dir. 

Yaşanan bu göçler karşısında uluslararası sistemde birçok girişimde bulunan Türkiye büyük ölçüde istediği sonucu alamamış ve Suriye'de devam eden iç savaşa karşı bir politika oluşturamamıştır. Şimdilik hala devam edecek gibi gözüken Arap Baharı'nın etkileri Türkiye'yi en çok ekonomik olarak etkilemiş ve etkilemeye devam etmektedir. Küresel krizden dolayı Avrupa'nın ihracattaki payı azalmasına karşılık Orta Doğu'ya yönelen Türkiye Arap Baharı yaşanmasından dolayı da bölgeye olan ihracatı azalma göstermektedir. 

İhracat hedeflerinin tutturulmasında önemli bir yerde bulunan Orta Doğu'nun yaşanan bu krizler nedeniyle Türkiye'ye, beklediği ekonomik hareketliliğe cevap vermekte zorlandığı görülmektedir. 

Bu krizlerin devam etmesi durumunda daha da düşük seviyeleri ulaşması öngörülmektedir. 

Bu sebeple Türkiye bir an önce bu Arap Baharı'nın neden oldu siyasi ve ekonomik krizlere çözüm bulması, Türkiye'ye hem ekonomik açıdan rahatlama sağlayacak olurken, hem de iç ve dış siyasette yıpranmaktan kurtulacaktır.

SONUÇ

  Orta Doğu'nun bu karmaşık olan yapısı ülkelerin dış politikalarını da karmaşık hale getirmektedir. Etnik nüfusa endeksli olmadan çizilen sınırlar bölgede sürekli bir çatışma halinde olmasını sağlamakta, aynı zamanda bölgede diktatör rejimleri ortaya çıkarmaktadır.  Bunların yanın sıra Batı'nın kışkırtmaları sonucu çıkartılan krizler bölgeyi Orta Doğu için daha yaşanmaz hale getirmekte olmasına karşın Batı için böylesine zenginlikleri barındıran toprakların istikrarsız olması onların bölgeyi gasp etmesi için gerekli bir unsur olarak düşünmektedirler. Aynı zamanda Batı bölge liderlerini halk nezdinde meşruiyetini hesaba katmadan, sadece kendi çıkarlarına göre desteklemesi bölgenin gelişmesinin önünde ki en büyük engellerden birisidir. 

Bütün bu Batı'nın Orta Doğu halkını hiçe sayar politikalarına bölgede güçlü olan Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Türkiye gibi bölgesel güçlerin ayna tutması burayı daha da ümitsizleştirmektedir. 

  Orta Doğu'nun yaşadığı krizlerde en fazla pay sahibi olan İsrail'in bölgede güçlü bir devlet olarak varlığına devam ettiği sürece bu bölgenin normalleşmesi, gelişmesi, refahını artması ve son olarak modernleşmesi imkansız olarak gözükmektedir. Bölge aktörleri Orta Doğu'nun gelişmesi için yapacakları politikalarda öncelik olarak İsrail'i Orta Doğu'dan izole etmek olmalıdır. İsrail'in izolasyonuyla Batı bölgeye daha az angaje olacak ve ülkeler daha bağımsız kararlar alabilecekleridir. Ancak Orta Doğu'da ki liderlerin yapısına bakılacak olunursa bununda çok gerçekçi olduğu şimdilik söylenemez. 

  Orta Doğu'nun normalleşmesi adına yapılacak adımlardan bir diğeri de sınır sorunlarının çözülmesidir. Birinci ve İkinci dünya savaşlarından sonra çizilen bu yapay ve halkları birbirinden ayıran sınırlar bölgenin gerçek karakteristik özelliklerini göstermesinin önünde büyük bir engeldir. 

Hatırlanacağı üzere Avrupa içinde yüzyıllarca savaşmış ve bu yüzyıllar boyunca savaşarak hiçbir kazanım elde edememiştir. Ancak Avrupa İkinci dünya savaşından sonra sınır sorunlarını hallederek, zenginliklerini birleştirmiş ve sonuç olarak dünyanın en büyük medeniyetini inşa etmiştir. 

Bölge ülkeleri kalkınmak istiyorsa, gerekirse yeni ve adil  sınırlar çizmeyi göze almalıdır.

  Bu bölgenin diğer dünyadan bir farkı olduğu unutulmamalıdır. Bu fark da Orta Doğu medeniyeti diğer bir çok medeniyet gibi demokrasiye yatkın değildir. 

Bunun en büyük örneği Türkiye'dir. Orta Doğu'nun en demokratik ülkesi olan Türkiye dünya standartlarına bakıldığı zaman yargı bağımsızlığından, yasama ve yürütme organlarına kadar tam anlamıyla demokrasinin olduğu söylenemez. Bölge halkları totaliter rejimlere ya da tek adam iktidarlığına son derece yatkındır. Türkiye'de oluşan bir algı olan tek parti iktidarlığı her zaman iyidir mantığı bile bunun en açık kanıtı olmaktadır. Bölge halkı koalisyon ve yetki dağılımdan haz etmemekte,  bu bağlamda Orta Doğu'ya dikte ettirilen Avrupa standartlarında olan bir demokrasi çağrısı yine bölgeyi istikrarsızlaştırmaktadır. 

İleriki yıllarda bulunacak ve Orta Doğu medeniyetine uygun bir yönetim şekli yine bu bölgeyi siyasi baskılardan kurtaracaktır.

  Son olarak Türkiye ABD'nin bölgedeki imaj kaybını dikkate alarak bölgede İran ve Rusya ile daha iyi ilişkilerde bulunmalı ve bu bölgenin yeniden inşasında ABD'nin önceliklerinden çok bölgesel güçlerin, aynı zamanda kendi çıkarlarını göz önüne almak zorundadır. Bu bağlamda atılacak ilk adımlar bölgenin ekonomisi için Orta Doğu serbest pazar fikri canlandırılabilir. Bu yapılanma bütün bölgenin faydasına olacaktır.


KAYNAKÇA


Arı, Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu: Siyaset, Savaş ve Diplomasi, 5. Baskı, Bursa: MKM Yayınları, 2012

Oran, Baskın, Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar Cilt 3, İstanbul: İletişim Yayınları, 2013

Arı, Tayyar, Yükselen Güç: Türkiye-ABD İlişkileri ve Orta Doğu, Bursa: MKM Yayınları, 2010

Davutoğlu, Ahmet, Stratejik Derinlik, İstanbul: Küre Yayınları, 2010

Tür, Özlem, ''Türkiye'nin Irak ve Suriye İlişkileri'', XXI. Yüzyılda Türk Dış Politikasının Analizi, Faruk Sönmezoğlu (der), İstanbul: Der Yayınları, 2012, ss. 593-615

Ayman, Gülden, ''Türkiye-İran İlişkilerinde Kimlik, Güvenlik, İşbirliği ve Rekabet'', XXI. Yüzyılda Türk Dış Politikası Analizi, Faruk Sönmezoğlu (der), İstanbul: Der Yayınları, 2012, ss. 547-591

Yetkin, Murat, Tezkere, İstanbul: Remzi Kitapevi, 2004

Şahin, Mehmet, Türkiye'nin Orta Doğu Politikası:Süreklilik ve Değişim

http://www.akademikortadogu.com/belge/ortadogu8%20makale/mehmet_sahin.pdf, (E.T. 05/12/2013)

Bila, Fikret,  ''İran'ın PKK Politikası'', Milliyet, 10 Mayıs 2006

Oktav, Özden Zeynep, ''Arap Baharı ve Türkiye Körfez Devletleri İlişkileri'', Orta Doğu Analiz, Cilt 5, Sayı: 51, Mart 2013, ss. 69-78 

http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/201335_ozden_zeynep_oktav.pdf (E.T. 17/12/2013)

As, Efdal, ''16. Yüzyıldan Cumhuriyetin İlk Yıllarına Kadar Türkiye-İran Sınır Sorunları ve Çözümü'', Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Cilt: 12, Sayı: 46, Güz 2010, ss. 210-235

Buzkıran, Davut, ''Arap Baharı'nın Türkiye'ye Olan Ekonomik ve Sosyal Etkileri'', Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, Cilt 5, No: 1, 2013, ss.148-161, 

http://www.sobiad.org/ejournals/dergi_SBD/arsiv/2013_1/davut%20_buzkiran.pdf    (E.T. 22/01/2014)

***

21 YY Türkiyenin Orta Doğu Politikası. BÖLÜM 5

 21 YY Türkiyenin Orta Doğu Politikası. BÖLÜM 5



İsrail komandoları filoda bulunan Mavi Marmara gemisine uluslararası sularda yaptığı müdahale sonrası 9 eylemcinin öldürülmesi Türkiye tarafından sert tepki ile karşılandı ve Türkiye bu tarihten sonra İsrail karşıtı politikalarında uluslararası platformda arkasına daha büyük bir destek almaya başladı. Türkiye ilişkilerin düzelmesi için beş talepte bulunmuştur. Bunlar, özür dilenmesi, tazminat ödenmesi, Gazze'de uygulanan ablukanın kaldırılması, olaya ilişkin uluslararası araştırma komisyonu,el konulan geminin iadesi.

  İsrail ile yaşanan krizlere bakıldığında 2009 yılından sonra yaşanan krizler oldukça önem teşkil etmektedir. Bu yıllarda iki ülke arasında üst düzey bir ziyaret gerçekleşmemiştir ve İsrail artık Türkiye'yi yumuşak karnından vurmaktadır.  İsrail Türkiye'nin Kürtlere ve Ermenilere yönelik soykırım yaptığı görüşlerini savunmaya başlarken,Türkiye ise daha önde çıkan krizlere rağmen askeri ilişkilerin hiç kopmadığı İsrail'e karşı 2011 yılında tüm askeri anlaşmaları dondurma kararı almasıyla aslında ne kadar ciddi krizler yaşandığını göz önüne koymaktadır.

  ABD'nin Orta Doğu'da uyguladığı üç ayaklı politikanın ilk ayağını oluşturan İsrail'in güvenliğinin sağlanması ve dolayısıyla Türkiye'nin bu politikaya karşı olan duruşu ABD tarafından da hoş karşılanmamaktaydı. 2009 yılına kadar Türkiye'nin bölgede izlediği kısmi bağımsız politika İsrail ve ABD'li yetkililer tarafından sabredilmiş ve bu tarihten sonra oluşacak krizlerde İsrail ve dolaylı yoldan ABD Türkiye'ye İsrail ve ABD çıkarlarına ters politikalar izlememesini öğretir nitelikte politikalar uygulamaya başlamıştır. Bu bağlamda Suriye'de yaşanan krizden, Mavi Marmara baskını, Libya örnekleri düşünüldüğünde Türkiye ilk safhalarda kendi dış politikasını uygulamaya çalışacak ama sonra bölgede İsrail'in güvenliğini tehdit eden adım atmamayı öğrenmeye başlayacaktır.

2.4. İran

  Aynı coğrafyada farklı kültür, ırk ve yönetim anlayışına sahip bu iki ülke arasında tarih de yan yana görülmeye başlandığından beri bu iki ülke arasında rekabet dikkat çekmektedir. Farklı mezhepsel anlayışlar ve bölgesel olayları etkileyebilme güçleri bu iki ülkeyi rekabet içine sokmaktadır. 

İran ile yaşanan rekabet Safevi Hanedanlığından daha da önce Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerine kadar dayanmaktadır. Türkiye'den sonra en fazla Türk yoğunluğa sahip olan İran'da 25 milyon civarında Azeri Türkü yaşadığı bilinmektedir.

  İran ile Türkiye arasında ki ilişkileri dikkate aldığımızda rekabet ve husumet kavramlarını dikkate almak zorundayız. İran ile Türkiye arasında rekabet olduğu doğrudur ama bunu husumet içinde değerlendirmek yanlış olacaktır. Bu konuyu şu örneği vererek daha da anlaşılabilir hale getirebiliriz. 

Aile fertleri içinde bile birbiriyle rekabet halinde bireyler olabilir ama önemli karar alınacağı zaman birlik içinde hareket eden bu fertler aralarında husumetin olmadığını gösterirler. Husumetin rekabetten ayıran en önemli özellik ise tarafların mantıklı düşünmesini engellemek olmaktadır. 

Bugün Azerbaycan-Ermenistan ve İsrail-Filistin arasındaki ilişkiler husumetin en önemli örnekleridir.

  Türkiye ile İran'ın ilişkilerinde husumet olmasının önünde engeller vardır. 1623-1639 Savaşını sona erdiren ve hali hazırda Türkiye-İran sınırını belirleyen Kasr-ı Şirin Antlaşması kendisini bugüne kadar korumuş ve daha sonra ortaya çıkan sınır sorunlarının çözülmesine yardımcı olmuştur.   

Bugünde bu tarz sorunların yaşanmamasının yanı sıra birbirleriyle boy ölçüşebilecek güçte olan bu iki ülke aralarında daha akılcı politikalar izlemeyi makul görmüşlerdir.

  Irak'ın işgaliyle beraber Türkiye kendi bölgesinde ABD'ye karşı yumuşak dengeleme politikası uygulaması kapsamında İran ile yakınlaşmaya başlamıştır. 

Ancak bu yakınlaşma büyük bir güce karşı durmak adına yapılmamış sadece zımni bir uzlaşıyla hareket etmek çerçevesinde gerçekleşmiştir. 

Yumuşak dengelemenin amacı geleneksel dengelemeden farklı olarak güçler dengesini değiştirmeyi değil güçlü devletlerin tek taraflı eylemlerini ekonomik, diplomatik, ve kurumsal çabalarla engellemeyi, zorlaştırmayı hedeflemektedir.  Türkiye'nin ABD operasyonunu zorlaştırma, geciktirme, engelleme çabaları İran ve Suriye ile ilişkilerinin gelişmesine neden olmuştur.

  2003 yılında 1 Mart Tezkeresinin onaylanmaması İran tarafından olumlu karşılanmış ve aynı yıl Türkiye'de gerçekleşen terör olayları İran tarafından kınanmış, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül 2004 senesinde ayrı ayrı İran'ı ziyaret etmişlerdir. İran bir yandan Afganistan'da ki diğer yandan Irak'ta ki ABD varlığından son derece rahatsızlık duymaktaydı. Bu dönemde ABD politikalarına karşı çıkan Türkiye ise İran için işbirliği yapılabilir olmasından dolayı ayrıca önemli olmuştur çünkü İran için bölgede ki en önemli tehdit ABD varlığıdır.Türkiye açısından en somut getirisi ise İran'da bulunan PKK mensuplarının Türkiye'ye verilmesi olmuştur. İran içinse bu politika bir yandan onun Türkiye'ye ne denli dost olduğunu kanıtlamasına yararken diğer taraftan da Türkiye'yi, beklediği desteği veremeyen ABD ile olan müttefiklik ilişkisini sorgulamaya itmeyi hedeflemiştir. 

  Hamas'ın Filistin'de seçimleri kazanmasıyla İsrail'in bölgeye olan ablukası karşısında duran Türkiye'nin, bölgede Hamas ve Filistin Kurtuluş Örgütü arasında arabuluculuk yapmaya çalışması İran tarafından tepkiyle karşılanmıştır. İran bu yakınlaşmanın kendi etkisini sınırlandıracağını düşünmekteydi. 

İran'da bölgede ki İsrail yaptırımlarından son derece rahatsız olmakta ve Filistin konusuna aşırı hassasiyetle yaklaşmakta olmasına karşın çözümün kendi etkisi altında olan grupların başarısıyla olmasını istemekte bu bağlamda Filistin Kurtuluş Örgütü ve Hamas'ın yakınlaşmasını istememektedir.

  Türkiye'nin nükleer silahlanma konusunda yaptığı açıklamalar ise İran tarafından oldukça memnuniyetle karşılanmaktadır. Zira Türkiye'nin uluslararası platformda İran'ın kesinlikle nükleer silaha sahip olmadığını belirtmesi ve dikkatleri İsrail'in sahip olduğu nükleer silahlara çekmesi İran tarafının savunduğu politikayı Türkiye'nin uluslararası ortamda dile getirmekte oluşu İran'ın Türkiye'ye yakınlaşmasını sağlamaktadır.

  Irak işgalinden sonra ABD'nin İran'ın üzerindeki baskısı artması Türkiye tarafından endişeyle karşılanmıştır. Sıradaki hedef olarak İran'ın gösterilmesi Türkiye açısından üç nedenden ötürü bir felaket senaryosu olarak gözükmekteydi. 

Birincisi Türkiye Irak'ın aksine İran'a enerji açısından bağımlıdır ve olası bir ABD işgalinde bu enerji ithalinin durması Türkiye'yi tamamen Rusya'ya bağımlı hale getirecek bu da bölgede enerji ihtiyacını çeşitlendirme politikası sürdüren Türkiye için tam anlamıyla bir felaket olacaktır. 

İkinci olarak Irak'ın istikrarsızlaşması sürecinde PKK'nın Kuzey Irak'a yerleşmesi Türkiye'nin bölgeden algıladığı tehdidi üst seviyeye çıkarmıştır. Bunun üstüne bir de İran'ın istikrarsızlaşması PKK'nın etkinliğini arttıracak olmasından dolayı Türkiye açısından ikinci büyük felaket olacaktır. 

Üçüncü olarak Türkiye İran ekonomisine entegre olma açısından belli bir başarı yakalamış ve bölgede ciddi Türk yatırımcılar bulunmaktadır olası işgal sonrası uygulanacak yaptırımlar Türkiye'nin bu pazarı kaybetmesinin yanı sıra Orta Asya ile de kara bağlantısını koparacaktır. Bu nedenlerden dolayı uluslararası sistemde Türkiye her defasında İran yanında yer almış ve ABD'nin İran'a uyguladığı ambargo ve yaptırımlara karşı çıkmaktadır. Irak'ın aksine İran'ın işgali bölgede Türkiye'nin etkinliğinin yok olması anlamına gelmektedir. Türkiye bütün bu etkenlerden dolayı İran ile Batı arasında arabuluculu, bu arabuluculuk çalışmalarına ev sahipliği yapma, İran'ı Batı'ya açmak için çalışmış hatta 2009 yılında İran'a yaptığı teklifle uranyum zenginleştirme çalışmalarını Türkiye topraklarında yapmasını önermiştir. Ama İran bu öneriye sıcak bakmamış ancak İran 17 Mayıs 2010'da yaptığı Tahran Bildirisiyle, Brezilya ile birlikte Türkiye topraklarında gerçekleşecek uranyum takas anlaşmasını kabul etmiş fakat bu anlaşma Batı tarafından kabul edilmemiştir.

  İran'ın Batı karşısında kendisini Arap ülkelerinden farklı olarak güçlü hissetmesi bu politikaların sonuçlarının sınırlı etkiye sahip olmasına neden olmuştur. 

Zira İran'da olası bir müdahalede kendisi kadar Türkiye'nin de zarar göreceğinin farkındadır. 2011 yılı verilerine bakıldığında iki ülke arasındaki ticaret hacminin yaklaşık 16 milyar dolar ve bu rakamın 11 milyar dolarını Türkiye'nin doğalgaz ithalatı oluşturması Türkiye açısından enerji güvenliği gözler önüne sermektedir.

  Son dönemlerde Arap Baharı kapsamına Libya'ya NATO müdahalesi sırasında Türkiye'nin sonradan da olsa destek vermesi ve Suriye'de muhalifler yanında yer alması ilişkilerin gergin geçmesine neden olmaktadır. Aynı zamanda Türkiye İran ve Batı'nın uzlaşmaz tutumlarını görerek İran'ın yanında daha az durmaya başlamıştır. Buna en güzel örnek NATO kapsamında Malatya/Küreciğe yerleştirilen NATO savunma füzeleridir. Her ne kadar Türk yetkililer bu füzelerin savunma amaçlı olduğunu vurgulasa da herkes bunların olası bir İran saldırısı karşısında İsrail ve Avrupa'nın güvenliği için olduğu bilmekte dir. Türkiye son dönemde İran'a olan bağımlılığı azaltmaya çalışırken bir yandan da İran'ı kendine bağımlı yapmaya çalışmaktadır. İran ile olan altın ticareti Türkiye'nin bu uygulamasının bir sonucu olmaktadır.

2.5. Diğer Körfez Ülkeleri

    Türkiye'nin ticarete dayalı yeni ekonomik bağlantı bulma politikası özellikle 2000'li yılların ortalarından itibaren Türkiye'yi Körfez Ülkelerine yakınlaştırmaya başlamıştır. Özellikle 11 Eylül saldırılarıyla ABD'nin bölge ülkelerine uyguladığı sert politikaların etkisiyle ABD'den uzaklaşan bölge ülkeleri Türkiye ile ekonomik ve güvenlik alanlarında işbirliği yapmaya başlamıştır. Bu bağlamada 2005 yılında Türkiye ile Suudi Arabistan arasında, ekonomik işbirliğini arttırmaya yönelik serbest ticaret sahası oluşturma girişimlerine bir ön hazırlık olarak önemli bir anlaşma yapılmış ve üst düzeyde karşılıklı ziyaretlerde bulunulmuştur.  

2008 yılında KİK Türkiye'yi stratejik ortak ilan ederek ilk defa bölge dışından bir ülkeyi stratejik ortak ilan etmiştir. Bu çerçevede 2002 yılında 2.1 milyar dolar olan ticaret hacmi, 2009 yılına gelindiğinde 8 milyar dolara çıkmıştır. Türkiye ile olan iyi ilişkiler Körfez Ülkeleri adına da çok yararlı bir hal almaya başladı, örneğin Suudi Arabistan'da Kral Abdullah ABD yanlısı politikalar izlediği gerekçesiyle halk tarafından eleştirilirken, Türkiye ile izlenen olumlu politikalar, halk nezdinde, sadece ABD eksenli politika izlenmediği, bölgesel olarak önemli olan Türkiye ile de pozitif ilişki kuran bir lider olarak gözükmeye başlamıştır.

  Türkiye ile Körfez ülkeleri arasında hızla gelişen bu ilişkiler İran tarafından da dikkatle izlenmektedir. Şüphesiz Körfezin en güçlü ülkesi olan İran,  Türkiye'nin bölgeye entegre olmaya çalışmasından son derece rahatsız olmaktadır. 

Türkiye, İran'ın bu şüpheci yaklaşımından dolayı İran ile de ekonomik  ilişkileri geliştirme yoluna giderek bir bağlamda İran'a da güvence vermeye çalışmıştır. İran'ın Körfez ülkelerinde bulunan Şii nüfusu üzerinde etkisi artması kuşkusuz bu bölge ülkelerini son derece rahatsız etmekteydi. Bu anlamda özellikle Suudi Arabistan Türkiye'yi İran'ı dengelen bir unsur olarak görmektedir.

  Geniş perspektiften bakıldığı zaman Türkiye'nin İran'ı karşısına alarak Körfez Ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmaya çalışması çok akılcı değildir. Gün geçtikçe İran doğalgaz ve petrolüne bağımlılığı artan Türkiye aynı zamanda İran'a ile özellikle bölgede kurulacak olası bir Kürt devleti ve terörle mücadele konusunda son derece muhtaçtır. Bir başka sebep ise Türkiye bölgede çıkan krizlerden dolayı petrol fiyatlarında oluşacak artışlardan son derece zararlı çıkacağı için İran gibi enerji zengini olan bir ülkeyle, çok güvenilmez ve her ne kadar bunu inkar etmeye çalışsalar da son süreçte ABD'nin sözünü dinleyecek olan Körfez Devletleri için ilişkilerin bozulması çok mantıklı gözükmemektedir. Bölgede izlenecek politika ekonomik olmalıdır yani, İran'ı çok rahatsız edecek özellikle güvenlik, ''stratejik ortaklık'' gibi bölgeye çok fazla entegre olmaya çalışan Türkiye ABD'nin bölgeye inmesiyle hem Körfezde hem de İran nezdinde etkinliğini kaybetme olasılığına karşı dikkatli olunmalıdır.

6. BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,

***

21 YY Türkiyenin Orta Doğu Politikası. BÖLÜM 4

 21 YY Türkiyenin Orta Doğu Politikası. BÖLÜM 4



2.2. Suriye 


  Orta Doğu bölgesinin en önemli ülkelerinde biri olarak nitelendirilen Suriye bölgenin istikrarı için oldukça önemli bir noktadır. 22.5 milyon nüfusuyla belli bir insani ve askeri gücü olan bu ülke 10 Haziran 2000'de Hafız Esad'ın ani ölümüyle yeni bir döneme girmiştir.  10 Temmuzda yapılan referandum da oyların %97.2'sini alarak devlet başkanı seçilen Beşar Esad ile birlikte ülkede iyimser bir hava esmeye başlamıştır. 

  2002 sonrası önemde Türkiye ile Suriye arasında ki ilişkiler bölgesel dinamikler ekseninde devam etmekteydi. Özellikle Irak işgali sürecinde ortak çıkar ve endişeleri taşıyan bu iki ülke daha da yakınlaşmaya başlamıştır. ABD'nin asi devlet olarak nitelediği Suriye'nin en büyük ortağı ve destekçisi eski kutup başı, süper güç olan Rusya olması sebebiyle nasıl Türkiye Irak politikasında ABD'nin çıkarlarına karşı gelmesi söz konusu değilse - bu kadar sert olmasa da- yine Türkiye Suriye ile olan politikasında Rusya'nın aleyhinde veya Rusya olamadan bir tutum sergilemesi çok gerçekçi gözükmemektedir. 

ABD'nin Suriye'ye karşı olan bu olumsuz tutumu Türkiye'yi etkilese de ABD Türkiye'yi Suriye ile ilgili olan iletişiminde bir aracı olarak kullanmaktadır ve bundan dolayı bir ABD jandarması olan Türkiye'nin Suriye ile olan iyi ilişkisi ABD tarafından, açıkça belirtilmese de, olumlu gözükmektedir.

  Irak ve Türkiye gibi Suriye de çok mezhepli ve mozaik biçimindeki etnik yapısı Suriye'nin Irak müdahalesine karşı çıkmasının en önemli sebebidir ki bu sayede Beşar Esad Türkiye ile dost bir ilişki kurmaya çalışmıştır.

  Irak'ın işgaliyle birlikte iki ülke içinde ki Kürt sorunu yeni bir boyut kazanmıştır ve Beşar Esad Ocak 2004'te yaptığı ziyaret sırasında dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök Suriye'den terörle mücadele konusunda daha somut destek beklediklerini bildirmiştir.  İstenilen bu somut destek Mart 2004'de Suriye'nin Kürt yoğunlukta olan kenti Kamışlı'da bir futbol müsabakası sırasında çıkan meydana gelen 27 ölü, 120 yaralıyla sonuçlanan olaylar sonrasında gelmeye başlamıştır. Suriye bu tarihten sonra silahlı eyleme yeniden başlayan PKK'ya karşı mücadele etmeye başlamış ve Türkiye ile ortak düşman vurgusunu daha çok yapmaya başlamıştır.

  2003-2007 arasında Suriye toplam 73 PKK mensubunu Türkiye'ye teslim ederek, Türkiye'ye en fazla PKK'lı teslim eden ülke olmuş, 2005 Temmuzunda PKK tarafından gerçekleştirilen saldırıyı kınayarak, ilk kez bir PKK saldırısını kınamıştır. Ekim 2007'de Türkiye ABD'nin itirazlarına rağmen sınır ötesi operasyon yapmayı gündemine aldığı dönemde B. Esad bu operasyonu destekler biçimde açıklamalar yapmıştır. Bütün bu gelişmeler Irak işgali sonrasında ortaya çıkan Kürt sorunu iki ülkeyi ne kadar yaklaştırdığını göstermektedir.

  Türkiye ile Suriye arasında ki ilişkileri etkileyen bir başka bölgesel dinamik de Lübnan'dır. 1990'lar boyunca Türkiye-Lübnan ilişkileri hep Suriye'nin gölgesinde kalmıştır. 2004'den sonra Suriye ile ilişkilerin düzelmesi sonucunda Türkiye Lübnan ile ikili temas kurmaya başlamıştır. Bu temasların amaçları ise, Türkiye'nin Irak toprak bütünlüğünün savunulması için bölgedeki çok mezhepli devletlerin desteğini almak istemesi ve Türkiye'nin bu dönemde gerçekleştirdiği Güney Kıbrıs açılımıyla birlikte bu topraklarla tarihsel dostluğu bulunan Lübnan'ın desteğini almak istemesiydi. 

  2000'li yıllarda Suriye ile Türkiye arasındaki ilişkileri etkileyen başka bir bölgesel dinamik de şüphesiz İsrail olmuştur. Türkiye, Suriye ile İsrail arasında teorik olarak devam eden savaşı bitebilmek için bir dizi arabuluculuk rolü üstlenmiştir. Bunun nedeni ise herhangi bir çatışma veya savaş durumunda Türkiye'nin arada kalmak istememesidir. Türkiye bir kaç defa arabuluculuk üstlenmesine karşın başarılı olamamış, öyle ki Mavi Marmara saldırısı sonrası İsrail ile ilişkileri kopma noktasına gelen Türkiye bağlamında B. Esad saldırıyı çok sert bir dille kınarken artık Türkiye'nin bölgede arabulucu rolünün azaldığına ilişkin vurgusuda dikkatlerden kaçmamıştır.

  2007 yılı Türkiye-Suriye ilişkileri açısından iki önemli gelişmeyi beraberinde getirmektedir. 

Bunlardan ilki Serbest Ticaret Antlaşması'nın yürürlüğe girmesi, ikincisi ise Türkiye'nin İsrail ile Suriye arasındaki arabuluculuk rolüdür. 

Arabuluculuk rolü çözümün bulunmasından çok Suriye ile Türkiye arasında güven ortamının sağlanması bağlamında önemli olmuştur. 2004'de siyasi ortam nedeniyle Suriye'nin kabul etmediği arabuluculuk rolü üç yıllık bir gecikmeyle yeniden başlamıştır. Aslında başlarda neredeyse iki tarafı da yüz yüze getirmeye kadar gelinen nokta İsrail'in Gazze'ye uyguladığı şiddetin artmasıyla durmuş, Başbakan Erdoğan'ın Davos'da söylediklerinin ardından İsrail'in Mavi Marmara baskınıyla birlikte geri dönüşü olmayan çıkmaza girmiştir. 

Bu dönemde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın kardeşim dediği Esad ve buna karşılık Esad'ın Türkiye'nin uluslararası platformlarda Suriye adına konuşabilme yetkisi bulunduğunu söylemesi ilişkilerin ne derece iyi olduğunun göstergeleridir.

  2009 yılına gelindiğinde ilişkiler daha da ileri gitmiş, iki ülkenin ekonomik entegrasyon fikri gündeme gelmiştir. İki ülke arasında Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi kurulması kararlaştırıldı ve bu anlamda 51 adet anlaşma imzalandı aynı zamanda vize kaldırılarak iki ülke halklarının serbestçe dolaşımı söz konusu oldu. Hatta daha da ileri gidilerek Avrupa Birliği modeline benzer bir bölgesel entegrasyon fikri ortaya atılmaya başlandı ve bu bağlamda Türkiye, Suriye, Lübnan ve Ürdün arasında ekonomik birliktelik ve serbest mal ve insan dolaşımına olanak sağlayan bölgesel ekonomik birlik için anlaşmalar imzalandı.

  2011 yılında Tunus'ta başlayan ve Mısır'da devam eden ayaklanmalar rejimlere değiştirmeye başlamış ve belki de bu tarihten sonra Türkiye sadece Suriye politikasında değil tüm Orta Doğu politikasında üst üste hatalar yapmaya başlamıştır. Bunların en önemlisi şüphesiz Suriye politikası olmuştur. 

Ağustos 2011'de Suriye meselesi bizim iç meselemizdir diyecek kadar ileri giden Erdoğan  bu tarihten sonra kademeli olarak Suriye'ye karşı sert söylemlerde bulunmaktan çekinmemiştir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nu Şam'a gönderen Erdoğan Suriye'den bir takvime bağlı olarak hayata geçirilmesini söylediği bir dizi somut beklentileri olduğunu bildirmiştir. Sadece bir yıl önce ortak kader, ortak tarih gibi söylemlerde bulunulmasına rağmen bu söylemelerin yerini düşmanlığa bırakması şüphesiz dış politikadaki bir dizi beceriksizliğin ürünü olmuştur. Zamanla muhaliflerin desteklenmesi hatta kimyasal silah kullanıldığını iddia ederek ABD'den bölgeye müdahale etmesinin istenmesi artık Esad rejimiyle AKP hükümetinin açıkça uzlaşma olasılığını ortadan kaldırmıştır. 

Ancak Suriye'de ki rejimin Rusya ve Çin ile sıkı bir ittifak içinde olması bu rejimim uluslararası ortamda hala meşruiyetinin olduğunu gösteren bir unsur olmuştur. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun uluslararası platformlarda Çin ile Rusya'nın Suriye sorununda izole edilmesi gerektiğini savunması Türkiye'nin ne kadar çaresiz olduğunu kanıtlamaktadır. Bölgenin belki de en güçlü aktörü olan Rusya'nın ve bölgeyle en güçlü ekonomik ilişkileri olan Çin'in bu meselden soyutlanmaya çalışılması ne derece mümkün olduğu tartışmalıdır.

  Suriye ile Türkiye ilişkilerinin genel manada bölgesel dinamiklerden etkilenmesi sonucu son zamanlarda yaşanan olumsuz gelişmeler ekonomik açıdan da Türkiye'ye ciddi zararlar vermektedir. Yaklaşık 1 milyon dolayında Türkiye'ye yerleşen Suriyeli mülteciler Türkiye ekonomisine ciddi zararlar vermekte aynı zamanda bu sorunlu ilişkilerden dolayı Suriye ile 2010 yılında yaklaşık 3 milyar dolar olan ticaret hacmi bugün yok denecek kadar azdır. Türkiye'nin gelecekteki Suriye politikası ayaklanmanın durmasına endekslidir. Bu bağlamda şuan gelinen noktaya bakıldığında Esad rejiminin yıkılması Türkiye'nin yeniden bu ülkeyle ilişkilerin normalleşmesi bağlamında kırmızı çizgi olarak gözükmektedir.

2.3. İsrail

  Türkiye'nin İsrail ilişkileri İsrail-Arap dünyası daha ziyade İsrail-Filistin ilişkileri ve tabiki de ABD faktörü olmadan anlaşılması çok güçtür. 

2. Dünya Savaşı sonrası bölge dinamikleri, etnik kökenleri, bölgenin sosyal, kültürel, siyasi yapısı göz ardı edilerek İngiltere ve büyük ölçüde ABD tarafından bölgeye yerleştirilen Yahudiler Soğuk Savaş boyunca bir çok krize neden olmuşlardır. Soğuk Savaş yılları boyunca Türkiye İsrail'e gerekli tepkileri ve yaptırımları uygulayamadı ve dolayısıyla bölgeden uzaklaşmasına, kendi topraklarına yabancılaşması na neden olmuştur.

  2000'li yıllar itibariyle ama özellikle AKP'nin iktidara gelmesinden sonra İsrail ile yaşanan gelişmeler oldukça karmaşık bir yapıya sahip olmuştur. 2000 yılında ABD Başkanı Bill Clinton gözetiminde başlayan Camp David süreci bekleneni verememiş ve İsrail'in politikaları sadece Türkiye'de ki kanı önderlerinden değil  tüm bölge halklarından büyük tepki toplamaya başlamıştır.

  AKP iktidarıyla birlikte bölge eksenli politika söylemleri çoğalmış ve bunun en önemli sonucu İsrail ile olan gelişmelere yansımıştır. Daha yeni iktidara gelen hükümet 2003 yılında İsrail'i devlet terörü uygulamakla suçlamıştır. Sertleşen bu söylemlere rağmen ilişkilerde ki askeri ve ekonomik boyut mükemmele yakın ilerlemekte problem siyasi konularda olmaktadır. Türkiye İsrail'e tepki Filistin'de yaşanan ambargo ve saldırılara tepki gösterdikçe bölgede ki etkinliği artmıştır. Mısır'ın Arap Baharı'ndan önce Filistin'e sınır kapılarını kapatması ve İsrail politikalarını destekler nitelikte ki davranışları Arap dünyasının senelerdir belki de Nasır'dan beri arayıp da bulamadığı liderini bulduğu, Türkiye'nin ezilen Arap halklarının savunucusu olma rolü sayesinde bunun iyice nitelikleştiği yorumları yapılmaya başlandı.

  1990'lı yıllarda İsrail ile stratejik işbirliğini mümkün kılan alanların çoğu 2000'li yıllara gelindiğinde artık bu işbirliğinin devam edilemez olduğunu göstermekteydi. Türkiye'nin Arap dünyasıyla daha etkin bir şekilde politika üretmesi sonucu artık İsrail'in dengeleyici unsuruna daha az ihtiyaç duyulmakta, Türkiye'de askerin siyasetten uzaklaşması sonucu İsrail ile iyi ilişkisi bulunan bu kesimin artık karar alma mekanizması üzerinde etkinliği azalmakta ve Filistin ile yaşanan barış görüşmelerinin tıkanması sonucu topluma daha duyarlı davranan yeni hükümetin oy aldığı seçmeninin düşüncesinden çok farklı hareket etme durumunun ortadan kalkması başlıca gelişmeler olmaktadır. Ancak İsrail'in güvenlik endişeleri açısından hala Türkiye'ye ihtiyaç duyması sebebiyle 2009 yılına kadar bu sert söylemleri görmezden gelerek askeri ve ekonomik anlamda iyi olan ilişkileri devam ettirip siyasi ortam da ilişkileri yumuşatma çabaları gözükmektedir. İsrail ne olursa olsun ordu modernizasyonu, silah ticareti gibi askeri konularda Türkiye'nin ilk çaldığı kapılardan biri olmaktadır.

  2005 yılında yeniden İsrail ile Türkiye ilişkileri iyimser havada seyretmeye başlamıştır ki bunun iki temel nedeni vardır. Birincisi Yaser Arafat'ın ölümünden sonra Filistin hareketinin yeniden yapılanma sürecine girmesi ile birlikte geçici bir sükunet ortamının olması ve ABD'nin bölgedeki iki temel müttefikinin arasının düzeltmesi yönündeki telkinleri. Görüldüğü gibi İsrail ile olan ilişkilerde en önemli belirleyiciler yine ABD ve Filistin olmaktadır. Ocak 2005'de Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün ve Mayıs'ta Başbakan Erdoğan'ın İsrail ziyaretleri bu olumlu havayı göstermektedir. Bununla beraber Nisan 2005'de Türkiye'nin BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine İsrail destek verdiğini açıklamıştır. Yine aynı yıl içinde barış sürecine ekonomik katkı sağlamak amacıyla '' Ankara Forumu'' adı altında işbirliği süreci başlatılmıştı.

  2006 yılına gelindiğinde Filistin'de Hamas'ın oyların çoğunluğu alarak iktidara gelmesi ve bu iktidar Türkiye tarafından da desteklenmesi yeniden ilişkilerde siyasi krizlere neden olmaya başladı. Başbakan Erdoğan'ın İsrail'in orantısız güç kullandığını, kadın ve çocuklara şiddet uyguladığını çeşitli uluslararası platformlarda dile getirmesi İsrail tarafından sert tepkilere neden olmuştur.

  2008 yılının sonlarına gelindiğinde İsrail'in Gazze'ye yönelik operasyonlarını arttırması ikili ilişkilerde yeni bir krize neden olmuştur. Ocak 2009'da Başbakan Erdoğan İsrail'in BM üyeliğini tartışmaya açması ardından Davos'da İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez'e arasında geçen tartışma ilişkilerin normal seyrinden uzaklaştığını göstermekteydi. Davos zirvesinde Başbakan Erdoğan'ın İsrail Cumhurbaşkanına yaptığı suçlama niteliğinde ki haklı çıkışı hiç kuşkusuz dünya gündemine oturmuştu. Başbakan Erdoğan'ın bu çıkışı belki de ardından gelen seçimlerde daha başarılı olmasını sağlamıştı.

  Mart 2009'da İsrail'de Benyamin Netanyahu liderliğinde aşırı sağcıların ağırlıkta olduğu bir hükümetin kurulmasıyla ilişkiler daha soğumaya başladı. 

Ekim 2009'da İsrail ile ortak yapılması amaçlanan Anadolu Kartalı tatbikatının Türkiye tarafından iptal edilmesi Tel-Aviv tarafından siyasi bir hamle olarak nitelendirilmiştir. Yine bu dönemde ''TV dizi krizleri'' de ilişkilere damga vurmaktaydı. Özellikle Kurtlar Vadisi dizisinde ki İsrail karşıtı sahneler İsrail'li etkilileri son derece rahatsız etmekteydi. Konuyla ilgili görüşmek üzere Tel Aviv büyükelçisi Oğuz Çelikkol'u makamına çağıran İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayolan, Çelikkolu'u kameralar önünde küçük düşüren söz ve davranışlarda bulunması krizin daha da büyümesine yol açtıysa da İsrail'in olay sonrası yolladığı özür mektubu tansiyonu biraz da olsa düşürmüştü.

  31 Mayıs 2010'da yaşanacak olay belki de ilişkilerin tarihinde yaşanan en büyük krize yol açacaktı. Gazze ablukasını delmek için Türk sivil toplum kuruluşu olan İHH öncülüğünde hareket eden ''Gazze'ye Özgürlük'' filosuna İsrail askerleri tarafından yapılan müdahale Türkiye ve tüm dünyayı şok etmiştir. 


5. BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,,


***