ÖZGÜR ERDEM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖZGÜR ERDEM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nisan 2020 Pazartesi

Tayyip’e Uluslararası Ceza Mahkemesi YOLU GÖRÜNDÜ.,

Tayyip’e Uluslararası Ceza Mahkemesi YOLU GÖRÜNDÜ.,



GÜNDEM

ozgurerdem@turksolu.com.tr

  <  Bir yıla yakın süredir Tayyip hakkındaki uluslararası terör örgütlerini destekleme suçuyla ilgili bu kadar olayın ortaya çıkması bir tesadüf sayılmamalı.

Tayyip’in UCM dosyası kabarırken, uluslararası kamuoyu (ve tabii Türkiye de) sanki bu dosyayla ilgili adım adım bilgilendirilip ikna ediliyor. >

Tayyip’ten New York Times’a: “ Adisiniz ” Geçtiğimiz günlerde New York Times gazetesinde Türkiye’den IŞİD’e Militan aktığı konulu bir haber yapıldı.

Haberde Ankara’daki Hacıbayram Mahallesi’nin IŞİD’in en önemli militan kaynaklarından biri olduğu yazılıyordu. 1.000’i aşkın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının IŞİD’e katıldığını anlatan haberde Hacıbayram mahallesindeki caminin IŞİD’in militan devşirme merkezlerinden biri haline geldiği Şeriatçı örgütün militanlarının tanıklığıyla ortaya konuluyordu.

  Tabii bu habere Tayyip’ten büyük bir tepki geldi. Haberi “Bu en hafif tabiri ile edepsizliktir, alçaklıktır, adiliktir.” gibi tam da kendi üslubuna yakışır bir şekilde yalanlayan Tayyip Erdoğan’ı en çok kızdıran şey ise haberde İsmi geçen camiden çıkarken çekilmiş bir resminin konmasıydı. Obama’dan Tayyip’e IŞİD ile ilgili suçlamalar Geçtiğimiz hafta Tayyip’in Obama ile görüşmeden bir Türk diplomatının tanıklığıyla “hoşaf gibi çıktığını” yazmıştık hatırlarsanız.

Türk tarafının “buz kesilmesine” neden olan ise Obama’nın Tayyip’i IŞİD’i desteklemekle suçlamasıydı.
Pek çok Avrupa ülkesi ve ABD vatandaşı binlerce kişi IŞİD’e katılmak için Türkiye üzerinden Suriye ve Irak’a geçiş yapmış. İşte Obama, bu geçişler sırasında Türkiye’nin yeterli güvenlik önlemlerini almadığını düşünüyor.

Zaten NATO zirvesinin sonuç bildirgelerine Türkiye-Irak ve Türkiye-Suriye sınırlarının güvenliğinin artırılması gerektiği açıkça ifade edilmişti.

Tabii Tayyip’e suçlamalar sınırların güvenliğini tam anlamıyla sağlamayıp IŞİD’e militan akışını kolaylaştırmak gibi “dolaylı” destekle sınırlı değil. Daha “somut” suçlamalar da var. New York Times’ın haberinde de ifade edildiği gibi, IŞİD’in örgütlenmesine büyük ölçüde “göz yumuluyor.”

Tayyip IŞİD Petrolünden komisyon da alıyor mu?

Tayyip’in IŞİD’e desteğinin farklı bir boyutu da var. Yine New York Times’ta yayınlanan bir başka haberde, IŞİD’in elindeki petrolü piyasaya Türkiye üzerinden sürdüğü yazılıyordu. Değeri “milyonlarca dolar” olarak ifade edilen bu karaborsa petrol satışının belge ve görüntüleri, habere göre, CIA’nın elinde mevcut.

Tayyip Erdoğan’ın “ticaret” geçmişini biliyoruz. Ve kurduğu “komisyon” ilişkileri tapeler sağolsun herkesin malumu. Bu açıdan, IŞİD’in Türkiye üzerinden dünya piyasasına sunduğu milyonlarca dolarlık petrolden Tayyip’in de komisyon almadığını düşünmek saflık olur.

Nitekim New York Times da buna işaret ediyor. Bir Amerikan yetkilisi şöyle yorumlamış: “ Türkler görmezden geliyor, çünkü ucuz fiyat işlerine geliyor. Hiç kuşkum yok ki bu işten para kazanan Türklerin sayısı da az değil. Hatta bunlar hükümet yetkilileri de dahil olabilir.” Haberde Batılı bir diplomatın şu iddiası da yer alıyor:

“Bu şebekelerin bazıları güçlü Türk seçkinlerine de rant sağlıyor.”

Tayyip’ten IŞİD’e Silah..,

Tayyip’in IŞİD’e yaptığı bir başka önemli destek ise “ Silah yardımı ”.

Bu sene Ocak başında, Hatay’da silah yüklü TIR’lara yapılan operasyonu unutmamalı. TIR’lara operasyon yapılınca ilk açıklama Suriye’ye “insani yardım” götüren İHH’ya ait olduğuydu. Ancak TIR’ların MİT’e ait ve taşınanların “silah” olduğu ortaya çıkınca

“Türkmen kardeşlerimize yardım götürüyoruz” denmişti. Olayın hemen ardından bir açıklama yapan Iraklı Türkmenler ise kendilerine herhangi bir silah yardımı ulaştırılmadığını söylemişti.

IŞİD’in son aylarda Suriye ve Irak’ın kuzey bölgelerinde bir anda güçlenmesi MİT’in silahları kimlere götürdüğünü aslında açıkça ortaya koyuyor. Nitekim, yine Ocak ayında bu sefer İHH’nın Van şubesine yapılan bir baskında El Kaide’nin Türkiye şubesi çökertilmişti. Van’da elde edilen delillerle operasyon genişletilmiş; Kilis, Adana, Antep ve Kayseri şubelerinde yürütülen aramalarda da İHH vasıtasıyla Irak ve Suriye’deki El Kaide örgütlenmelerine (ve tabii ki bir dönem El Kaide’nin bileşeni olan IŞİD’e) insan, para, lojistik ve silah yardımı yapıldığı ortaya çıkmıştı.

Tabii bu operasyon kısa sürede durduruldu, hatta gerçekleştiren emniyet mensupları bugün “casusluk”la yargılanıyor.
Aynen 17-25 Yolsuzluk Operasyonunu ve 1 Ocak 2014’teki MİT TIR’larındaki aramayı gerçekleştirenler gibi...


Somali ve Nijerya’da da

IŞİD’e yardım Tayyip’in IŞİD’e verdiği silah desteğiyle ilgili şüpheler sadece Irak ve Suriye’yle sınırlı değil. IŞİD’in Nijerya kolu olarak bilinen Boko Haram’a THY uçaklarıyla silah taşındığı iddiaları Mart 2014’te internete sızan telefon tapeleriyle ortaya çıkmıştı. Tapelere göre THY yetkilisu Mehmet Karakaş, Tayyip’in bir danışmanına şöyle yakınıyordu: “Onlarca malzeme
taşıyorum, Nijerya’ya gidiyor şu anda. Müslümanları mı öldürecek,

Hıristiyanları mı? Vebal altındayız, haberin olsun.” IŞİD’in Somali kolu olarak bilinen Eş Şebap örgütü de Batı basınına göre Tayyip tarafından destekleniyor. Eş Şebap, Mısır’daki İhvan’dan Filistin’deki Hamas’a, Suriye’deki IŞİD’den Nijerya’daki Beko Haram’a Tayyip’in kurmaya çalıştığı “Türkiye önderliğindeki
Sünni cephe”nin önemli kollarından biri. Ortadoğu’yla Müslüman Kuzey Afrika’yı birbirine bağlayan ülkelerden biri olan Somali’nin güney kısmını fiilen kontrolünde tutuyor.



Tabii AKP Eş Şebap’ı desteklediğini şiddetle reddediyor hatta bu örgütün Somali’deki büyükelçiliğimize düzenlediği intihar saldırısını örnek olarak gösteriyor. Ancak, bu maalesef çok inandırıcı değil, malum, IŞİD de Musul Başkonosolumuz başta olmak üzere 49 vatandaşımızı hâlâ rehin tutuyor.

Ziraat Bankası’na “Kara Para” soruşturması Tüm bu süreçte çok önemli bir gelişme ise New York’ta yaşandı, ama maalesef Türk kamuoyunun gözünden kaçtı. ABD Merkez Bankası (FED), Ziraat Bankası’nın New York şubesinde 2012 yılının
ikinci yarısında gerçekleştirilen dolar takas işlemlerini şüpheli aktivite olarak tanımladı ve bunları incelemeye başladı.

Ziraat Bankası yetkilileri FED’in yürüttüğü denetimin “rutin” olduğunu iddia etse de, suçlamalar ağır. Türkiye’nin bir kamu bankası resmen “kara para aklamak”la suçlanıyor. Peki aklanan bu “kara para”nın kimlere ait olduğu düşünülüyor? İşte bu daha önemli: Hedefte tabii ki IŞİD gibi uluslararası terör örgütleri var. Nitekim Amerikalı bir finans uzmanı şu yorumu yapmış: “Bu sürecin nasıl sonuçlanacağı Türkiye’nin Amerikalılarla hangi seviyede işbirliği sergileyeceğine bağlı. Örneğin terörist bağlantı şüphesiyle, geçmişte yapılmış bir para transferinin detayları istenirse, Ziraat Bankası’nın bu para transferini gerçekleştiren hesapla ilgili ne kadar detaylı ve geriye dönük bilgi vereceği önemli.”

Anlayacağınız, Ziraat Bankası sadece “kara para aklamakla” değil, terörist örgütlenmelerin para trafiğine karışmakla suçlanıyor.

İşte asıl ağır olan bu suçlama. Zira, Ziraat Bankası’nın örneğin IŞİD’in para transferine karıştığı ortaya çıkarsa sadece o şubenin yöneticileri değil, bir devlet bankası olduğu için ilgili hükümet yetkilisi de sorumlu olacak. Malum, Ziraat doğrudan Başbakana bağlı.

Kısacası, Ziraat Bankası’nda yürütülen soruşturma aslında bizzat Tayyip’i hedef alıyor. (Burada bir parantez açalım ve 17-25 Aralık ile birlikte İran’ın Reza Zarrab üzerinden Türkiye’yle yaptığı yasadışı altın ticaretinin ortaya çıktığını da hatırlatalım.) IŞİD’e bir de tıbbi yardım IŞİD’e verilen desteğin bir de “tıbbi yardım” boyutu var.

Çatışmalarda yaralanan IŞİD’liler tedavi için Türkiye’ye geliyor.

Yaralı IŞİD’lilerin özellikle Suriye üzerinden Hatay’a geldiği ve bu şehrimizdeki devlet hastanelerinde tedavi gördüğü uzun süredir biliniyor.

Sağlık Bakanı Müezzinoğlu ise suçlamalara çok “ilkeli” bir yanıt verdi: “ Hekimlik yemininde din, dil, ırk ayrımı olmaksızın diye sayar.
Biz tedavi etmek zorundayız, kimlik araştırması yapmak gibi hekimliğin önünde bir engel asla kabul etmiyorum. Ben tedavi yaparım. Bu IŞİD’miş, değilmiş bilgisini ilgili yerlere veririm.”
Buraya kadar her şey normal gözüküyor, ancak Hatay Emniyet Müdürlüğü’nün açıklamasına göre IŞİD militanı olduğu tespit edilmiş herhangi bir yaralı kaydı yok.

Yani, olaylar Müezzinoğlu’nun iddia ettiği gibi gelişmiyor.

IŞİD’liler bakanın da itiraf ettiği gibi Türkiye’de tedavi ediliyor, fakat IŞİD’li oldukları hiçbir yetkili kuruma bildirilmiyor. Bu, en açık ifadeyle, “IŞİD’e yardım ve yataklık” değil de nedir?


Tayyip’in Dosyası kabarıyor

Tayyip-Davutoğlu-Fidan Troykası’nın “emperyal ülke oluyoruz” hevesleriyle Türkiye’yi sürükledikleri bataklık ortada.

Tayyip bu bataklıkta çırpınırken IŞİD başta olmak üzere şu an Batı’nın bir numaralı hedefi haline gelmiş uluslararası Şeriatçı terör örgütleriyle iç içe geçti.
Bu örgütlere verilen desteğin Türkiye’ye hiçbir yararı olmadığı gibi Irak’taki son durum örnek alınırsa, aslında ülkemize büyük zarar verdi.

Tayyip Türkiye’ye verdiği bu büyük zararların bedelini elbette Yüce Divan’da “vatana ihanet” suçlamasıyla verecek. Buna şüphemiz yok.

Fakat Tayyip’i bekleyen esas tehlike Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde Miloseviç ya da o çok sevdiği Sudan Devlet Başkanı El Beşir gibi yargılanmak. Tayyip belki iktidardan düşerse yurtdışına kaçarak “Yüce Divan”dan kurtulabileceğini  sanıyor, ancak bir Uluslararası Ceza Mahkemesi sanığı olursa hayatını normal bir şekilde “sürgünde” devam ettirme şansı yok.

Bir yıla yakın süredir Tayyip hakkındaki uluslararası terör örgütlerini destekleme suçuyla ilgili bu kadar olayın ortaya çıkması bir tesadüf sayılmamalı.

Tayyip’in UCM dosyası kabarırken, uluslararası kamuoyu da sanki bu dosyayla ilgili adım adım bilgilendirilip ikna ediliyor.

Bu dosyanın Obama tarafından Tayyip’i daha iyi kontrol altında tutabilmek için tehdit amaçlı mı yoksa ihtiyaçları kalmadığı anda tasfiye etmek için mi kullanılacağını tabii bilemiyoruz. Ancak gerçek ortada.

Başyazarımız Gökçe Fırat’ında ifadesiyle “ Eyy Tayyip!  Kaçamazsın! 

Türkiye’de Yüce Divan’da, yurt dışında Lahey’de, ahirette Mahkeme-i Kübra’da yargılanacaksın.”


21/09/2014
TÜRK SOLU DERGİSİ .
SAYI 464..,

***




'Erdoğan er veya geç uluslararası ceza mahkemesinde yargılanacak'
CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a seslenerek, "Er veya geç burada yargı yolu kapalı olsa bile uluslararası ceza mahkemesinde yargılanacak" dedi.

cumhuriyet.com.tr

10 Nisan 2014 Perşembe, 14:41

CHP'li Sezgin Tanrıkulu, TBMM'de düzenlediği basın toplantısında, 
MİT Teklifine ilişkin basın mensuplarının sorularını yanıtladı.
MİT Teklifini sert sözlerle eleştiren Tanrıkulu, "Yasa dışı, hukuk dışı bilmediğimiz ilişkiler gündeme geldiği zaman bu yasa ortaya çıktı" dedi.

MİT'in hukuk devletinde olmayacak yetkilerle donatıldığını iddia eden Tanrıkulu, şöyle dedi:

"Bütün bu yetkiler Türkiye'yi bir istihbarat devletine dönüştürmekte. 

Bu düzenleme ile MİT'in bugüne kadar yaptığı hukuk dışı yasa dışı soruşturmalar meşru hale getirilmeye çalışılacaktır. Hiçbir soruşturma açılmayacaktır, yeni bir soruşturma açılamayacaktır bu yasadan önceki eylemleri noktasında. Bu da neye işaret etmektedir, işte çok tartışılan Suriye'deki müdahaleler, Suriye'ye askeri yardımlar, silah yardımları. Adana'da yakalanan silahlar bütün bunlar bir daha soruşturulmayacaktır. Birçok yasa dışı iş hem bundan öncekiler meşru hale getirilecektir bundan sonrakiler ise soruşturulmayacaktır. Böyle bir koruma kalkanı hiçbir hukuk devletinde olmaz."


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı da eleştiren Tanrıkulu, "Türkiye'de yargıdan kaçabilirsiniz. Yasa değiştirebilirsiniz ama uluslararası ceza mahkemesinin yargısından kaçamayacaksınız. Bunu özellikle Recep Tayyip Erdoğan için söylüyorum. Er veya geç burada yargı yolu kapalı olsa bile bu soruşturmalardan dolayı uluslararası ceza mahkemesinde yargılanacak" diye konuştu.


http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/erdogan-er-veya-gec-uluslararasi-ceza-mahkemesinde-yargilanacak-59317


***

1 Kasım 2017 Çarşamba

DOĞU PERİNÇEKE MUHALEFET EDENLER NEDEN ÖLÜYOR.


DOĞU  PERİNÇEK'E  MUHALEFET EDENLER  NEDEN ÖLÜYOR. 

ÖZGÜR ERDEM 
GÜNDEM
05/07/2015 



Ölümleri şüpheli karşılanan diğer Perinçek muhalifleri: (soldan sağa) Bora Gözen, İbrahim Kaypakkaya, Gani Bozarslan, Hasan Yalçın.

Doğu Perinçek’in dayısının oğlu, 40 yıllık parti arkadaşı, avukatı ve Silivri’deki hücre arkadaşı Emcet Olcaytu 25 Haziran 2015’te vefat etti. 

Perinçek muhalifti diye kuzeni Emcet Olcaytu’nun cenazesine bile katılmadı Doğu Perinçek’in dayısının oğlu, 40 yıllık parti arkadaşı, avukatı ve Silivri’deki hücre arkadaşı Emcet Olcaytu 25 Haziran 2015’te vefat etti. Ölüm nedeni olarak yapılan açıklama kalp krizi ve ardından solunum yetersizliği.

Bu açıklamaya rağmen Emcet Olcaytu’nun ölümü “şüpheli” olarak değerlendirildi, çünkü Olcaytu ile Perinçek arası son dönem bozulmuştu. Emcet Olcaytu özellikle sosyal medyada facebook hesabında Perinçek’e muhalefet yürütmeye başlamıştı. Perinçek’i partiyi “tek adam” olarak yönetmekle suçlayan Olcaytu, 7 Haziran seçimlerinde Vatan Partisi’nin yaşadığı %0.33’lük hezimetin sorumlusu olarak da Perinçek’i işaret etmişti. Yazımızda Emcet Olcaytu’nun SON YAZISI AŞAGIDADIR..

Emcet Olcaytu’nun ölümünden bir hafta önce yazdığı yazı.., ''  Perinçek Partiyi
'' Tek Adam Partisi ’' haline getirdi..,

İŞTE O YAZI ;

 2002 seçimlerindeki hezimetten itibaren bunu görmeliydim...Ne var ki ancak 2007 seçimlerinden sonra yanlışlarımızı görmeye başladım. 2007 seçimlerinden sonra bir değerlendirme toplantısında Kadıköy ilçede Ferit İlsever’le tartıştık. Sonra başkalarıyla tartışmalarım sürdü.

Ergenekon davasında Genel Başkanın hayallerine karşı çıktım.Genel Başkan 6 ay içinde tahliye olacağını zannediyordu. O davadabir yıl boyunca bu hayalini devam ettirdi. 

Bunu bütün avukat arkadaşlar biliyor.

Zaten tututklanmasından 11 ay sonra mahkemedeki ifadesinde bunu özlü bir cümle ile kayda geçirdi. O tutanaklar, herkese açık bir vesile olursa onu da aynen aktaracağım. Şunu da eklemeliyim. 
Ergenekon tertibinin belgelerini Fethullahçıların hazırladığını da, Ergenekon savcılarının hedefi olacağımı bile bile Aydınlık’ta ilk defa ben yazdım.
(Genel Başkanın görüşüne uygun olmadığı için birçok yazı gibi bu dizi yazı da, Aydınlık’ın internet sitesinden silindi. Neyse ki Can Dündar’ın sitesinde ilk yazı duruyor.)30 Mart 2008 tarihinden itibaren Aydınlık’ta imzalı olarak arka arkaya “Ergenekon belgelerini Fethullahçılar yazdı” başlığı ile 5 yazı yazdım. 

(Aydınlık’ın bu sayıları sahaflarda kitap fiyatına satılıyor. Bunlardan birinin fotoğrafını ekliyorum.) Genel başkan, bu tespitlerime itibar etmedi. O, savcıları ve mahkemeyi ikna ederek tahliye olacağını zannedecek kadar iyimserdi. Mahkeme başkanı Köksal Şengün’e çok güveniyordu. Bu nedenle de Silivri’de aynı koğuşta kalırken sık sık tartıştık. Benden başka hiçbir arkadaş, Genel Başkana karşı çık(a) madı..

Genel Başkan o dönemde partiye yaptırdığı açıklamaları, yazdığı yazıları partinin sitesinden sildirdi. Yetmedi, kendisinin hatalı görüşlerini içeren yazılarla birlikte benim yazdıklarımı da Aydınlık’ın sitesinden sildirdi.

O süreçte yönetici geçinen diğer arkadaşların kapasitelerini (!) Genel Başkan Vekili Hasan Basri’nin emireri gibi talimatlara boyun eğdiğini yakından gördüm. 
Sonunda Hasan Basri de buna daha fazla dayanamayarak istifa etti. “Oda Tv’de yayınlanan mektubu” da yalanlayamadı. Genel Başkan o konuda da gerçeğin üzerini örtmeye çalıştı. O zaman da buradan eleştirdim.

Partide kapalı kapılar arkasında yapılan tartışmalar kimseyi doğru yola sevk etmiyor. Çünkü Genel Başkan partiyi tek adam partisi haline getirdi. Partinin içinde neler olup  bittiğine dair, bir çok bilgi geliyor. Ama ben, sadece “halka açıklanan politikalar üzerinden” eleştirilerimi yazıyorum.
Durum kısaca böyle...! 
(Facebook, 20 Haziran 2015, orijinali için: https://goo.gl/cbaUlt)

DEVAM EDELİM..

Perinçek’e yönelik eleştirilerine çok girmeyeceğiz. Merak eden okurlarımız facebook’ta Emcet Olcaytu’nun kişisel sayfasına bakıp öğrenebilir. Ancak Doğu Perinçek,  Olcaytu’nun 28 Haziran Pazar günü kaldırılan cenazesine katılmadı bile. Bu da elbette “şüphe”leri artırdı, bunu ifade etmeden geçemeyeceğiz.

Bu nasıl bir kindir? Sırf muhalefet yürütmeye başladı diye insan 40 yıllık partili dostu, yakın akrabası ve hücre arkadaşının cenazesine
katılmaz mı?

Emcet Olcaytu bilindiği gibi Perinçek’in dayısının oğluydu. 70’li yılların başından beri Aydınlık hareketi içinde yer alan Olcaytu, bir avukat olarak da yaklaşık 40
yıldır Perinçek’in davalarına giren isimdi. İşçi Partisi’nde de 1999’dan 2010’a kadar Merkez Disiplin Kurulu üyeliğini yapmış, hatta Perinçek’in ancak çok güvendiği birisine emanet edebileceği başkanlığını da uzun bir süre yürütmüştü.

Olcaytu, 11 Eylül 2005 ile 5 Kasım 2006 tarihleri arasında Aydınlık dergisinin Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmüştü. Ergenekon operasyonları kapsamında 28 Eylül 2008’de tutuklanmış, 11 Kasım 2010’a kadar toplam 26 ay Silivri Cezaevi’nde kalmıştı. Bu sürede Perinçek ile aynı hücreyi paylaşmıştı. Olcaytu-Perinçek anlaşmazlığının Ergenekon davaları sırasında başladığını Olcaytu’nun facebook sayfasında yaptığı bir paylaşımdan anlıyoruz.

(Bu paylaşımı yazımızın ÜST ekinde okuyucularımıza sunduk )

Olcaytu’nun 28 Haziran 2015’te gerçekleşen cenazesine Doğu Perinçek katılmadı. Aydınlıkçı hareketin önde gelen isimlerinden de katılımın az olması dikkat çekiciydi. 
Perinçek, Emcet Olcaytu’nun ölümünün ardından tek bir satır yazı yazmadığı gibi Aydınlık ve Ulusal Kanal’ın internet sitelerinde cenazeyle ilgili haber bile yer almadı. 

Halbuki, aynı gün kaldırılan Ahmet Davutoğlu’nun eniştesinin cenazesi ana sayfadan “Davutoğlu ailesinin acı günü” başlığıyla haberleştirilmişti!
Anlaşılan Emcet Olcaytu’nun ölümü Perinçek ailesi için bir “acı gün” değildi! Ve Olcaytu’nun cenazesinin Davutoğlu’nun eniştesininki kadar bir haber değeri yoktu!

Tabii, bu durum da Olcaytu’nun ölümü üzerindeki “şüphe”leri artırdı.

Perinçek’e muhalefet yürütenlerin şüpheli ölümleri..,

Bu ilk değil... Perinçek’in siyasi hayatı devam ettiği sürece (maalesef) son da olmayacak... Ne hikmetse Perinçek’e muhalefet yürüten pek çok kişinin sonu “şüpheli” ölüm olmuştur:

İbrahim Kaypakkaya, Bora Gözen, Gani Bozarslan, Hasan Yalçın...

Kısaca anlatalım...

İbrahim Kaypakkaya:

İbrahim Kaypakkaya, 12 Mart’tan sonra Perinçek’ten ayrılıp TİKKO’yu kurmuştu. 12 Mart cuntası tarafından yakalandıktan sonra işkencede öldürüldü.

Saklandığı yerin jandarmaya Perinçekçiler tarafından söylendiği yıllardır anlatılır. Ayrıca o dönem Perinçek’in sağ kolu olarak bilinen Halil Berktay’ın Perinçek’e yazdığı bir mektupta İbrahim Kaypakkaya’yı öldürmeyi planladıkları anlatılır. (Bu mektup OdaTV.com’da da yayınlanmıştı. Ama ne hikmetse OdaTV. com Berktay’ın bu mektubu Perinçek’e yazdığının üzerinde hiç durmamış sorumluluğu sadece Berktay’a yüklemişti!)

Bora Gözen:

Bora Gözen, Perinçek’in 12 Mart döneminde lideri olduğu TİİKP’nin (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) önde gelen 5-6 isminden biriydi. 1973’te,

Filistin kamplarında öldürülen 8 Aydınlıkçıdan biridir. Aydınlıkçılar saldırıyı İsrail’in düzenlediğini söyler. Ancak ilginç olan bir durum var.

Bilindiği gibi, 12 Mart öncesinde Filistin kamplarına o kadar devrimci gitmişti. Ne hikmetse

İsrail bir tek Aydınlıkçılara operasyon düzenlemişti. Ve ne hikmetse Filistin’e giden o kadar Aydınlıkçı içinde bir tek Bora Gözen’in içinde bulunduğu grup hedef olmuştu. 

Şüpheleri artıran bir diğer unsur ise Bora Gözen’in Perinçek’e muhalif olması. Bora Gözen’in de Perinçek’e muhalefet yürütenler arasında yer aldığı, bu 
yüzden Kaypakkaya grubunu desteklediği ve Filistin’den dönünce Perinçek’ten ayrılmaya karar verdiği anlatılır. Hatta başka bir söylentiye göre, Filistin’de saldırıya uğrayan 8 Aydınlıkçının tümü hareketten ayrılıp Kaypakkaya taraftarlarına katılmaya karar vermişti! 

Gani Bozarslan: 

80 öncesi Aydınlıkçı hareket içinde muhalefet yürütmesiyle tanınan bir şairdi. Kürtçü yazar Mehmet Emin Bozarslan’ın oğludur. 
Mayıs 1978’de cesedi Üsküdar sahilinde bulundu. “Gizli bilgiler” yayınlamakla övünen ve siyasi cinayetlerin failleri hakkında doğru-yanlış yayın yapmayı çok 
seven Aydınlık ne hikmetse “Gani Bozarslan’ın katillerini bulacağız” açıklaması yapmasına rağmen bu konuya bir daha hiç değinmedi. 
Katilleri bir türlü bulunamayan Gani Bozarslan’ın babası Mehmet Emin Bozarslan oğlunun ölümünden hep Aydınlıkçıları sorumlu tuttu. Hatta bu konudaki 
iddialarını “Kalemim Silahımdır” kitabında uzun uzun anlatır. 

Hasan Yalçın: 

Aydınlık hareketinin kuruluşundan itibaren içinde ve önde gelen yönetici kadrosu içinde yer alan Hasan Yalçın, 12 Eylül’den sonra hep muhalif çizgiyi temsil etmişti. 2002’de kalp krizinden öldüğü açıklandı. Ne hikmetse Perinçek, 40 yıllık bu yol arkadaşının ölümünün ardından çıkan Aydınlık’taki başyazısında Hasan Yalçın’dan tek satır bile bahsetmedi. Aydınlık, bir “Hasan Yalçın özel sayısı” 
hazırlayacağını duyurdu ama o özel sayı hiç çıkmadı. Cenazeden bir hafta sonra ise Aydınlık’ta sadece cenazeye katılanların bir listesi yayınlandı. Ne Hasan Yalçın’ı anlatan değerlendirme, ne de tanıtan bir yazı!.. Anlaşılan Perinçek de Hasan Yalçın hakkında yazmamakta ısrar etmişti ki cenazede yaptığı konuşma metni “başyazı” olarak konulmuştu! (Perinçek’in Hasan Yalçın’a gösterdiği bu vefasızlık “Doğu Perinçek’in 50 Yılı” kitabında kupürleri ve belgeleriyle mevcuttur.) 

Sandık Cinayeti: 

Her ne kadar Perinçek ile direkt bir bağlantısı kanıtlamamış olsa da, Türkiye’de “sol içi şiddet”in ilk örneği olarak bilinen ünlü “Sandık Cinayeti”nde de Aydınlıkçıların rolü vardır. Sanıkların hemen hemen hepsi ya Aydınlıkçıydı ya da bir dönem onlarla birlikte hareket edip ayrılmış isimlerdendi. 
Hatta davanın firari sanıklarından birisi halen Perinçek’in genel başkan yardımcısıdır! 

Bütün bu ölümler ve son olarak Olcaytu’nun vefatı, Perinçek’e muhalefet yürütmek isteyenlere bir gözdağı. 

Perinçek partisindekilere iki seçenek sunuyor: “Ya liderliğimi kabul edin ya da çekip gidin.” Üçüncü bir seçeneğe imkan vermiyor!..

ÖZGÜR ERDEM 
05/07/2015
Türk Solu Dergisi
Sayı 491

http://www.turksolu.com.tr/dogu-perinceke-muhalefet-eden-oluyor/


..

27 Haziran 2017 Salı

YÖK’te Yeni Dönem

YÖK’te Yeni Dönem


Özgür Erdem
19.01.2004/Sayı:48


AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte YÖK ve üniversite sistemi yeniden tartışılmaya başlandı. Tartışma geçtiğimiz Ekim ayında AKP’nin üniversiteler üzerinde tahakküm kurma çabasına girişmesiyle alevlenmişti. Hükümetin YÖK’ü tasfiye etmeyi amaçlayan tasarısını YÖK ve üniversitelerin direnişi nedeniyle geri almasıyla sonuçlanmıştı. Kemal Gürüz’ün emekliye ayrılması, yeni YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in Cumhurbaşkanı’nca atanmasıyla üniversitelerde yeni bir dönem başladı. Teziç tarafından kamuoyuna sunulan ve Üniversitelerarası Kurul ile YÖK’ün ortak çalışmasının sonucu olan yeni YÖK Yasası taslağıyla YÖK ve üniversiteler yeniden gündemin ön sıralarına yerleşti.

Öncelikle bu tartışmanın basit bir mevzuat değişikliği tartışması olmadığının altını çizmemiz gerekiyor. Üniversiteler Türkiye için bir eğitim kurumundan 
öte anlamlar taşır. Türkiye’de hocasıyla öğrencisiyle üniversite hem toplumu ilerleten, hem de uyandıran bir işleve sahip olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nda, 
27 Mayıs döneminde, 68’lerde üniversitenin direnişi Türk siyasetine damgasını vurmuştur. Bu nedenle üniversiteler Türkiye için hâlâ çok önemlidir ve 
yüksek öğretimi etkileyecek tüm düzenlemeler bu yüzden tüm toplumun müdahil olduğu siyasi tartışmalara dönüşmektedir.

AKP’ye karşı Üniversitenin direnişi

Üniversitelerin AKP iktidarı için ise farklı bir önemi var. Türkiye’yi bir halifeliğe dönüştürmeye kalkışan AKP’nin emellerine ulaşabilmek için tasfiye etmesi 
gereken kurumların başında üniversiteler geliyor. Bilindiği gibi 28 Şubat sürecinde üniversiteler Atatürkçü güçlerle şeriatçı güçlerin mücadelesini yaşamış ve üniversitelerdeki şeriatçı kadrolaşma ve örgütlenme engellenmişti. AKP’nin öncelikle 28 Şubat’ın rövanşını en azından üniversitelerde almak gibi bir amacı var. 28 Şubat’tan sonra üniversitelerde yaşanan değişimlerin geri alınması AKP için oldukça önemli.

28 Şubat süreciyle birlikte, imam-hatip mezunları üniversitelerde istediği bölüme giremez olmuştu. Türban genelgesi üniversitelerde uygulanmaya başlamış, 
şeriatçı terör örgütlerinin üniversitelerdeki gücü önemli ölçüde kırılmıştı. 28 Şubat öncesinde üniversitelere bile hakim olmaya başlayan şeriatçı harekete en 
büyük darbe yine üniversitede vurulmuştu. AKP ile birlikte yeniden iktidara gelen şeriatçı hareket 28 Şubat’ın (kendince) hesabını görmeye üniversitelerden 
başladı.

Üniversiteler AKP için yalnızca rövanş değil, aynı zamanda Türk siyasetinde hakim olma, devlet içine kadro sokma ve imam-hatip mezunları gibi militan 
kadrolarını yetiştirme gibi işlevleri de görebilecek. Tabii bunun için de üniversitenin AKP’ye karşı yürüttüğü laiklik mücadelesinin kırılması gerekiyor.

Üniversitelere hakim olanın Türkiye’ye de hakim olacağını bilen AKP, üniversitelerin yeniden yapılanmasını bu yüzden öne çıkarıyor.

YÖK’ün 28 Şubat’tan beri sürdürdüğü misyon

AKP ile üniversiteler arasında yaşanan mücadelenin önemini tam olarak anlayabilmek için bu mücadelenin keskin bir biçimde yaşandığı 28 Şubat öncesini hatırlamak gerekiyor. Toplu namazların kılındığı, Ramazan aylarında oruç tutmayan öğrencilerin ellerinin satırlarla kesildiği, türban politikasıyla başı açık kız öğrenciler üzerinde baskı kurulduğu günleri unutmamak gerekiyor. Üniversitelerde şeriatçı kadrolaşma da 28 Şubat öncesinde yoğun bir şekilde yaşanmıştı.

28 Şubat Türkiye’yi şeriatçı idareden kurtardığı gibi üniversitelerde de hocalar ve öğrenciler üzerindeki şeriatçı baskıyı ortadan kaldırmıştı. 

YÖK de bu dönemde 28 Şubat’ın kararlılığının üniversitelerde uygulanmasını sağlamıştı. Bu anlamda şeriatçı ve bölücü çevrelerin YÖK’e karşı çıkmasını ve 
“demokrasi” çığlıkları atmasını doğal karşılamak gerekiyor. Bu çevrelerin çığlıklarına aldanan kesimlere ise 28 Şubat öncesi üniversitelerin durumunu 
hatırlatmaktan başka bir çare kalmıyor.

AKP’nin hayali: Federal Türkiye federal üniversiteler

AKP iktidarı Türkiye’de bir halifelik rejimi kurmaya çalışmakta. Bu rejimi tesis edebilmek için devletin gücünü kırmayı ve kendisine direnecek güçleri zayıflatmayı hedefliyor. AKP bir yıllık icraatıyla ve çıkardığı yasalarla bu yönde önemli adımlar da attı. Son olarak, Meclis gündemine gelen Kamu Yönetimi Reformu yasasıyla da Türkiye’yi 81 eyalete bölmeyi hedefleyen AKP, böylelikle devletin merkeziyetçi üniter yapısına bir darbe daha vurmayı planlıyor. AKP’nin 
planı aslında çok açık, Türkiye’yi bir eyaletler federasyonuna çevirerek bölücülüğe ve şeriata karşı direniş olanaklarını zayıflatmak. Ve gerekli yasal 
değişikliklerle de direnişin elini kolunu bağlamak.

Üniversiteler açısından da durum çok farklı değil. Türkiye’nin üniter yapısını ortadan kaldırmak isteyen AKP, üniversitelerde de üniter yapıyı yok etmeye 
çalışıyor.

AKP’nin asıl istediği üniversite sistemini rektörlerin büyük direnişiyle rafa kaldırılan AKP’nin ilk YÖK Yasa tasarısında görebiliriz. Bu taslakta AKP, 
YÖK’ün merkeziyetçi yapısını tasfiye ederek üniversite sisteminde federal bir yapıyı tesis ediyordu. Hatta, bir adım daha giderek büyük üniversiteleri 4-5 
parçaya bölerek üniversitelerin gücünü de önemli ölçüde kırmış oluyordu.

Merkezi bir YÖK’e Hâlâ ihtiyaç var

28 Şubat öncesinde ve AKP iktidarı boyunca üniversitelerin şeriatçı iktidarlara direnişini olanaklı kılan bir anlamda merkeziyetçi yapının varlığıydı. 
AKP’nin hayal ettiği gibi tek tek birbirinden kopuk ve bağımsız üniversiteler tek başına siyasi iktidarın baskılarına direnecek gücü kendilerinde bulamayacaktır. 
Türkiye’deki üniversiteleri birarada tutan ve merkezi bir yapıyla denetleyen ve düzenleyen bir yüksek öğretim kurumunun varlığı üniversitelerin şeriatçı baskıya direnmesini mümkün kılan şeydir. Dolayısıyla üniversitelerdeki merkezi yapı çokça sanıldığı gibi demokrasiyi ortadan kaldıran bir uygulama değildir. Tersine şeriatçı yönetime direnme olanaklarını güçlendirdiği için aslında önemli bir demokrasi mevzisidir.

Aynı şekilde 28 Şubat sürecinde görüldüğü gibi özellikle taşra üniversitelerinde üniversite yönetimlerinin öğretim üyeleri üzerindeki siyasi baskı hâlâ akıllardadır. 

Kılık-kıyafet yönetmeliklerini bir türlü uygulamayan ve üniversiteleri şeriatçı örgütlerin devlete meydan okuduğu kurtarılmış bölgelere dönüşmesine seyirci kalan kimi üniversite yönetimleri, Atatürkçü ve ilerici pek çok öğretim üyesi üzerinde de büyük baskılar uyguluyordu. Ancak 28 Şubat sürecinden sonra YÖK’ün merkeziyetçi yapısı sayesinde bu üniversitelere müdahale edilebilmiş, üniversitelerdeki şeriatçı-bölücü terör örgütleri önemli darbe almış, şeriatçı kadrolaşma da engellenmiştir.

Görüldüğü üzere, YÖK’ün merkeziyetçi yapısı üniversitelerin şeriatçı hükümete karşı direnişini sağlamada önemli bir silaha dönüşmektedir.

“İki Kemal”in Mustafa Kemal’e verdiği zarar

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in son 2 yıldır YÖK’e atadığı yeni üyeler ve son olarak yeni YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç, YÖK’te yeni bir 
dönemin başladığını gösteriyor. AKP’nin halifelik rüyaları ve bu rüyaların gerçekleşmesi için üniversiteleri teslim alma projesi sürmektedir. 
Ancak üniversiteler önündeki AKP tehlikesi 28 Şubat öncesindeki tehlikeden farklıdır. 28 Şubat ile birlikte üniversitelerin şeriatçı terör örgütlerinden ve 
şeriatçı kadrolaşmadan temizlenmesi gerekiyordu. Türban genelgesinin uygulanmaya başlanması, imam-hatip mezunlarının istediği bölümlere girmesinin engellenmesi bu çabanın bir ürünüydü. Ancak, bugün üniversitelerin önünde bir “temizlik” değil, savunma görevi bulunmaktadır. Şeriatçı tehdidin azalmadığını, hatta arkasına ABD’yi almış AKP iktidarıyla birlikte artttığını unutmadan, uyanıklığı elden bırakmadan laiklik konusunda taviz vermemek gerekiyor. 

Fakat, 28 Şubat döneminin sert idari tedbirlerine dayanmak ve bununla yetinmek artık çıkar yol değil ve üniversitelerin artık farklı bir kimlikle toplumun 
önüne çıkması gerekiyor.

Bir dönem artık kapandı. 28 Şubat sonrası şeriatçılarla yaşanan hesaplaşma süreci Atatürkçü güçlerin başarısıyla sonuçlanmıştır denebilir. 

Ancak bu başarıda esas pay sahibinin son dönemde üniversiteleri yöneten kadrolar mı olduğu sorusunun da sorulması gerekmektedir. 

28 Şubat ile birlikte Atatürkçü kesilen, Atatürkçü kimlikle kendini topluma tanıtmaya çalışan, 28 Şubat’ı var eden irade sayesinde uygulanabilen türban 
genelgesini, kendi başarısıymış gibi sunan ekip artık miadını doldurmuştur. Üniversitelerin adeta kendilerine muhtaç olduğunu düşünen ve aslında hiç de 
Atatürkçü olmayan bu ekip, geldiği mevkilerine tanıdığı ayrıcalık ve yetkileri kendi kişisel siyasi ve ekonomik ihtirasları için kullanmıştır. 28 Şubat’tan sonra 
Atatürkçü gözüküp kimi mevkilere gelenler, Atatürkçülüğün tek adresi olduğunu iddia ederek mevkilerini adeta işgal etmiştir.

İsmen “Kemal” olmanın Mustafa Kemal olmak için yeterli olmadığı ortadadır. Kemaller 28 Şubat’tan beri Atatürkçülüğe büyük zarar vermişlerdir. 
Atatürkçülük maskesiyle yaptıkları Atatürkçülüğe ve gerçek Atatürkçülere mal edilmiş, Atatürkçülüğü salt laikliğe indirgemişlerdir. 

Kemallerin sahte Atatürkçülüğü Mustafa Kemalleri de engellemeye çalışmıştır.

YÖK’te son yıllarda yaşanan değişiklikler ve son olarak Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in YÖK başkanlığına getirilmesi, üniversitelerde belli mevkilerde tutunmuş 
sahte Atatürkçülerden kurtulunacağı yolunda bir umut ve beklenti yaratmıştır. Sahte Atatürkçülerin yolsuzlukları, adam kayırmaları, siyasi baskıları, keyfi 
uygulamaları, intihalleri engellenmelidir. Hele hele sahte Atatürkçülerin yaptıklarının Atatürkçülüğe mal edilmesinin kesinlikle önüne geçilmelidir.

YÖK’teki yeni yönelim

Teziç’in göreve başlar başlamaz kamuoyunun tartışmasına sunduğu yeni YÖK Yasa Tasarısı da YÖK’ün yeni yönetiminin önümüzdeki dönemde alacağı 
yönelimi gösteriyor.

Yeni yasa tasarısını incelediğimiz zaman, Teziç’in daha demokratik, daha katılımcı, daha hukuki bir YÖK anlayışına sahip olduğunu görüyoruz. 

Taslakta, YÖK’te özellikle rektörler ve dekanlar üzerindeki denetim arttırılıyor, YÖK Denetleme Kurulu’nun üye sayısı ve yetkileri arttırılıyor. 

Ayrıca Yargıtay, Sayıştay ve Danıştay’dan seçilecek üyelerle birlikte Denetleme Kurulu’nun hem hakkaniyeti, hem de güvenilirliği arttırılmaya çalışıyor.

Aynı şekilde, öğrencilerin ve araştırma görevlilerinin üniversite ve fakülte yönetimlerindeki söz ve karar hakları arttırılıyor, rektör ve dekan seçimlerinin 
daha demokratik hale gelmesi sağlanıyor. Teziç’in öğrenci temsilcilerinin ve öğretim üyesi derneklerinin görüşlerini de alması üniversitelerin bundan sonra 
daha demokratik olacağının göstergesi.

Yeni taslakta düzenlenmese bile, disiplin yönetmeliğinin Türk yargısındaki son değişikliklerle uyum içerisinde yeniden düzenlenmesinin gereğinden açıkça 
bahsediliyor. Mevcut disiplin yönetmeliğinin ne kadar baskıcı ve anti-demokratik olduğu ortada. Öğrencilerin en ufak siyasal faaliyetinin istendiğinde 
okuldan uzaklaştırmaya varacak kadar ağır şekilde cezalandırılması hem üniversitelerin geldiği noktanın, hem de mevcut yasaların çok gerisinde kalıyor. 
Üstelik yönetmeliğe göre bir öğrencinin eğitim yaşamı ya da bir öğretim üyesinin akademik kariyeri bir rektörün ağzından çıkacak kelimelere bağlı oluyor. 
Çılgın bir rektörün yürüttüğü bir siyasi linç kampanyasının sonucu olarak okulundan atılan Atatürkçü gençler mevcut mevzuatın nerlere yol açacağının güzel bir göstergesi. Bu yüzden disiplin yönetmeliğinde bir iyileştirmeye gidilmelidir.

Teziç’in YÖK’ü:

AKP’ye Direniş devam edecek

Dikkat çeken bir başka nokta da AKP’nin iktidarının ilk gününden itibaren ısrarla savunduğu kimi değişikliklerin Teziç’in taslağında yer almaması. Örneğin 
ÖSYM YÖK’e bağlı olarak çalışmaya devam ediyor. İmam-hatip mezunlarının istediği bölüme girmesini sağlayan düzenleme de rafa kalkıyor. Hükümetin 
üniversiteler üzerinde baskı kurmasını engelleyen YÖK’ün merkeziyetçi yapısı da gerekli kimi demokratik düzenlemelerle birlikte korunuyor.

Teziç’in sunduğu taslakta, YÖK’ün yapısının AKP’nin istediği şekilde değiştirilmesinin Anayasa’ya bile aykırı olan gereksiz bir uygulama olarak görülmesi üniversitelerin direnişinin süreceğinin önemli bir işaretidir. Zaten Teziç’in göreve başladığında laiklik ve türban konusunda taviz vermeyeceğini beyan etmesi de tüm Atatürkçülerin alkışladığı bir tutumdu. Üniversitelerde demokratik bir açılım yaşanması, keyfi idareye son verilmesi hocasıyla öğrencisiyle tüm üniversite kamuoyunun isteği. Ancak bunu yaparken laiklik konusunda uyanıklığı elden bırakmamak ve üniversitelerin laiklik konusunda direnmesinin idari olanaklarını ortadan kaldırmamak gerekiyor.

Vakıf üniversiteleriyle laiklik korunmaz

Teziç’in tasarısının yukarıda sıraladığımız önemli doğrularının yanında değinilmesi gereken bir yanlışı da bulunuyor. Tasarı, vakıf üniversiteleri hakkında ayrıntılı bir düzenleme içermekte ve yıllardır eksik kalmış yasal dayanağı sunmakta ve vakıf üniversitelerini Türk yükseköğreniminin önemli bir parçası olarak tanımlamaktadır.

Herşeyden önce vakıf üniversitelerinin öğrenciler arasında nasıl bir eşitsizlik yarattığı tartışma götürmez bir gerçektir. Liberal ekonomiyi savunanların vakıf 
üniversitelerini onaylaması doğaldır. Ancak kendisini Atatürkçü olarak tanımlayanlar arasında bile vakıf üniversitelerini savunanların, hatta vakıf 
üniversitelerine destek olanların yer alması ilginçtir. Özel bir eğitim kurumu hiçbir şekilde Atatürkçülüğe sığmaz. Paralı eğitim hem Atatürk’ün son verdiği, 
hem de Atatürkçülüğün özüne ters bir sistemdir. Bu nedenle kimi hocalarımıza Atatürk’ün Halkçılık ve Devletçilik ilkelerini hatırlatmak istiyoruz.

Üniversitelerde AKP’ye karşı direnmek isteyen, kendisini Atatürkçü olarak tanımlayan pek çok hocamızın bulunduğunu biliyoruz. Ancak bu hocalarımızın 
bir kısmının Atatürkçülüğü laikliğe indirgemesi, AKP’ye karşı verilen Atatürkçü mücadeleye zarar veren bir tutumdur.

Deli Dumrullar Engellenmeli

Tasarıdaki denetimle ilgili maddelerin artması, rektörlere ve dekanlara geniş yetkiler vermesi, ancak bu yetkilerin de denetime açık hale getirilmesi, 
öğrencilerin ve araştırma görevlilerinin üniversite yönetimine katılımını arttırması, disiplin yönetmeliklerinin yeniden düzenlemeye tutulacağının savunulması şüphesiz çok olumlu adımlardır.

Bugün kimi üniversitelerde ortaya çıkan “Deli Dumrul”lar üniversiteleri kendi kişisel şeyhliklerine dönüştürmüştür. Yolsuzlukların, hukuksuzlukların, keyfiliklerin, haksızlıkların haddi hesabı yoktur. Denetleme mekanizmalarının yetersizliği nedeniyle Deli Dumrullar engellenememektedir. Mağdur olanların eğitim hayatları veya akademik kariyerleri heba olmaktadır. YÖK Yasası’nda “Deli Dumrul”ları engelleyecek düzenlemelere ihtiyaç olduğu açıktır.

Kemaller gidecek Mustafa Kemaller gelecek!

Türk üniversitelerinin bir değişime ihtiyacı olduğu ortada. Ancak bu değişim mevcut YÖK sistemini tasfiye eden bir yönde değil, üniversitelerin AKP’ye karşı 
layıkıyla direnmesine olanak veren yönde olmalı. YÖK’ün merkezi yapısını sulandırmak yerine, sistemi suistimal edenler temizlenmeli, yapısal sorunlardan 
kaynaklanan kimi tıkanıklıklar ve eksiklikler yeni bir yasal düzenlemeyle giderilmeli, üniversiteler Atatürkçü mücadeleyi gerçekten verecek kadrolara teslim edilmelidir. Deli Dumrulların oluşmasına olanak veren kimi antidemokratik hükümler düzeltilmelidir. Kimi üniversitelerimiz zaten gerçek Atatürkçülerin 
yönetimindedir, ancak kimilerinde sahte Atatürkçüler gerçek Atatürkçülerin önünde engel olmaktadır.

AKP iktidarına karşı üniversiteler başından itibaren direndi. Ancak bu direnişin takıyyeci değil tam anlamıyla Atatürkçü bir içerikte devam etmesi gerekmektedir. Bu nedenle giden bir Kemal hayırlı olmuştur. Üniversiteler diğer Kemaller’den de kurtulacak, yerlerine Mustafa Kemaller gelecektir.

http://www.turksolu.com.tr/48/erdem48.htm

***

25 Mart 2017 Cumartesi

Türkiye'nin Avrupa Serüveni BÖLÜM 4


 Türkiye'nin Avrupa Serüveni BÖLÜM 4



ABD’nin Buyruğu: Atatürk’ün Dış Politikasını Terk Edin

Atatürk’ün ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh’ sözüyle somutlaşan diğer ülkelerin içişlerine karışmama ve dışarıda macera aramama ilkesi en azından devlet kademelerinin belli bir kısmında hâlâ geçerliliğini koruyor. Ancak, bu ilke adım adım göz ardı edilmeye başlandı. Bu ilkenin göz ardı edilmesi, şüphesiz en çok ABD’nin işine geliyor. Türkiye gibi bir gücü ‘koçbaşı’ gibi Adriyatik’ten Çin’e kadar olan istikrarsız bölgede kullanabilmek ABD için göz ardı edilemeyecek bir avantaj. Zaten bu nedenle ABD, Atatürk’ün maceracılığa karşı çıkan dış politikasına karşı ideolojik anlamda da mücadele veriyor. Örneğin CIA’nin Ortadoğu Masası şefi Graham Fuller bir yazısında şöyle buyuruyor: “1. Dünya Savaşı’nın ardından gelen yıllarda modern Türk devletinin kurucusu ve Türklerin atası Mustafa Kemal Atatürk’ün hürmet edilen ve köklü dış politika mirasının fiilen iptal edilmesi nedeniyle, Türkiye’de Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu’da yeni bir rol üstlenilmesi kolayca kabul görmemiştir. Yeni cumhuriyet eski çok uluslu, çok mezhepli Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğduğu için, Atatürk yurttaşlarını dış politikada etnik veya din bağlarına dayalı her tür toprak talebinden kaçınmaları ve modern sınırları içindeki yeni Türk ulus devletinin kalkınması ve korunmasına odaklanmaları konusunda uyarmıştır. (...) Şüphesiz o dönem açısından Atatürk’ün genel vizyonu mantıklıydı ve bu vizyon bazı istisnalar dışında Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşüne kadar büyük ölçüde izlenmiştir. (...)Türki Cumhuriyetlerin Sovyetler Birliği’nden bağımsızlıklarını kazanmaları ve Balkanlar’da yeni etnik politikanın doğması, bu güçlü mirasın revize edilmesine yol açmıştır. (...) Türkiye’nin oldukça yorucu ve talepkâr bir döneme girdiğine şüphe bulunmamaktadır. Atatürkçülüğün eski dış politika kaynakları ve Türklerin üç kuşaktır tanıdığı dünya artık değişmiştir.”[41]

Fuller, açıkça Türkiye’nin Atatürk’ün gösterdiği yolu değil, ABD’nin gösterdiği yolu izlemesi gerektiğini söylüyor. Tabii bunu yaparken Atatürk karşıtı gözükmemek için de elinden geleni yapıyor. Bilinen ‘dünya artık değişti’ bahanesiyle tüm ilkelerden taviz verilmesi isteniyor. Evet, dünya değişmiştir, ABD artık bu dünyanın jandarması olmuştur, Türkiye’ye önerilen ise en önde savaşacak basit bir jandarma eri olmaktır.

Balkanlaştırma Politikası

Balkanlar’da Yugoslavya’nın parçalanmasıyla birlikte ortaya çıkan irili ufaklı devletlerde Türk ve/veya Müslüman nüfus oranı önemli orandadır. Özellikle bu toprakların bir dönem Osmanlı sınırında olması nedeniyle, örneğin Bosna’da çoğunluk %43 ile Müslümanlardan oluşmaktadır, ayrıca Kosova’da 2 milyon, Makedonya’da ise 500 bin Müslüman bulunmaktadır.[42] Bu bölgede Türkiye’nin etkin olması Avrupa’dan çok ABD’nin isteği, çünkü Avrupa ülkeleri zaten bu bölgede daha etkin olmak için bir mücadele içinde. ABD ise, Türkiye üzerinden bölgede etkin olmayı planlıyor.

Avrupa ile ABD’nin bölgede ortak bir düşmanı var: Sırplar. Sırpların Ortodoks olması bu düşmanlıktaki baş neden sayılabilir. Din bağı nedeniyle Rusya’nın Sırplar üzerinde büyük bir etkisi bulunuyor. Rusya’nın Sovyet dönemindeki gibi tekrar Doğu Avrupa’da etkin olmasını istemeyen Avrupa ve ABD, Sırplarla diğer uluslar arasındaki savaşlarda hep diğer ulusları destekledi. Ancak Avrupa ülkeleri ile ABD bu noktada birbiriyle ayrı da düştü. Avrupalılar Türkiye’nin Balkanlar’a müdahale etmesini çok hoş karşılamadı, çünkü Türkiye’nin güçsüzleştirilmesi stratejisine çok ters düşecek bir gelişme olacaktı. Bunun yerine Katolik Hırvatlara destek vermek ilk adım oldu Avrupa açısından. ABD de Türkiye ile birlikte Bosna’yı destekledi. Bosna’nın yalnız bırakılmasıyla birlikte hem Türkiye’nin hem de ABD’nin bölgede daha etkin olması üzerine Avrupa ülkeleri Bosna’ya da yardım eli uzatmak zorunda kaldı. [43]

Tanzimat’tan Kozmopolitizm’e Sömürge Aydınları

İnsan hakları, azınlık hakları gibi temel kavramlar, uluslarüstü bir kimlikle Batı’nın denetimine sokulurken, ulusal kalan her kurum Batı’nın dünya hâkimiyeti önünde ciddi bir engel oluşturuyor. Ulus-devlet ekonomik ve siyasal açıdan emperyalizmden kısmen bağımsız kalabilen ve geleceğini kendi belirleyebilen devletler bu engelin en somutlaşmış hali. Batı’nın hâkimiyet isteğine ulus-devletlerin bir refleksle direnmesi nedeniyle Batı, ulus-devletleri kökten ortadan kaldırmak için bu direnci içten kıracak kozmopolit ideolojiyi öne çıkardı.

Demokrasi, insan hakları ve azınlık hakları gibi temel kavramlar ve özgürlük kavramı uluslar üstüne çıkarılarak kozmopolitleştirilirken ulus-devletler de aynı şekilde kozmopolitleştirilerek güçsüzleştirilmek isteniyor. Yüzölçümü, nüfusu ve potansiyeli bakımından dünyanın en güçlü ulus-devletlerinden biri olan Türkiye de bu ideolojik saldırıdan payına düşeni alıyor. Türkiye üzerinde uluslararası ‘tarafsız’ hakem kuruluşların gözetiminde bir demokratikleşme ve ilerleme anlayışını savunmak, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını Batı’dan gelecek demokrasi için feda etmek hatta kendi ulusal kimliğini demokrasinin engeli olarak görmek ama aynı zamanda Batı’nın ulusal kimliğine hayran olmak günümüz kozmopolit aydınının karakteri.

Türkiye’de kozmopolitizmin hem sağ hem de sol siyaset arenasında büyük etkisi bulunuyor. Siyasi yelpazenin bu iki farklı kutbunda kozmopolitizm günlük politikaya farklı şekillerde uyarlanıyor.

Türkiye 1970’lerde Gümrük Birliği’ne sokulmak istendiğinde büyük sanayiciler dahil toplumun pek çok kesiminde büyük tepkiler doğmuştu. Türkiye’nin büyük burjuvazisi, henüz gümrük duvarları olmadan kendi ekonomik geleceğini kurabilecek durumda değildi. Ancak 90’lara geldiğimizde ekonomik yatırım açısından Avrupa sermayesiyle birlikte pek çok ortaklığa giren ve artık ‘büyüyen’ Türk büyük burjuvazisi için gümrük birliği bir engel olmaktan çıktı. Büyük sermaye açısından paranın Türkiye’de mi Avrupa’da mı kazanıldığının, ya da Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda kazanılıp kazanılmadığının pek bir önemi yok. Çünkü büyük sermaye, ulusal değil sınıfsal bakıyor olaya.

Büyük sermayenin kozmopolitizmi, bu çevrelerin temsilcisi olan DYP ve özellikle ANAP’ta kendini gösteriyor. Kasım ayında açıklanan Katılım Ortaklığı Belgesi’ndeki Kıbrıs ve Kürt sorunu hakkındaki maddeler tüm Türkiye’de büyük tepki toplarken Mesut Yılmaz’ın Katılım Ortaklığı Belgesi’nin bir ev ödevi olduğunu belirtmesi ve AB’ye üyeliğin Diyarbakır’dan geçtiğini savunması[44] AB’ye üye olan diğer ülkelerin de Türkiye gibi siyasi sorunları olduğunu söyleyerek AB’ye üyeliğin bu ülkelerin bölünmesine ve rejimlerinin tehlikeye girmesine neden olmadığını savunması bu açıdan anlamlıdır. Kısacası kozmopolit sağ, büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda ulusal çıkarların göz ardı edilmesi oluyor. Bu çevre, Kıbrıs’ın Türkiye açısından aslında ekonomik bir yük olduğu, Güneydoğu’ya devletin yaptığı yatırımların o bölgeden elde edilen vergiden yüksek olduğunu savunarak da ulusu ve vatanı değil, kendini düşünüyor.

Kozmopolit sol, insan hakları, demokrasi, özgürlük gibi kavramları uluslararası hale getirerek ancak ve ancak Avrupa sayesinde ulaşılabilecek hedefler olarak tanımlıyor. Ancak, hem Türkiye tarihinden, hem de genel dünya tarihinden bildiğimiz gibi Batı’dan ne insan hakları ne de demokrasi geliyor. Tersine özgürlüklerin yaşanması Batı’ya karşı çıkıldığı oranda mümkün oluyor. Kozmopolit sol işte bu özgürlüklerin Batı’ya karşı mücadele edilerek kazanılabileceği ve yaşanabileceği gerçeğinin göz ardı edilmesini sağlıyor. Aynı şekilde, özgürlüklerin yaşanmasının ve demokrasi mücadelesinin ancak ve ancak halkın örgütlü gücüyle olacağı gerçeği de bu mücadele Batı’nın baskısına devredilerek atlanmış oluyor.

Son tahlilde kozmopolit sol, özgürlük ve demokrasi mücadelesini halktan koparıp Batı’ya teslim ederek, Batı karşıtı milliyetçiliği özgürlük ve demokrasi düşmanlığına vardıran faşizmin güçlenmesine neden oluyor. Ayrıca özgürlük ve demokrasi mücadelesini Batı’ya devredip halkın yürüteceği bir mücadele olmaktan çıkartarak hiçbir zaman yaşanamayacak ütopyalar haline dönüştürüyor.

AB’nin Alternatifi Faşizm Mi?

MHP’nin başını çektiği milliyetçi sağ, özellikle Katılım Ortaklığı Belgesi’nin açıklanmasından sonra AB’ye karşı çıkmaya başladı. Bu karşı çıkışın temelinde Kürt Sorunu ve Kıbrıs’tan kaynaklanan geleneksel milliyetçi reaksiyon yatıyor. Türkiye’nin bölünmesini en son isteyecek çevrelerden olan MHP, bu açılardan AB’ye karşı çıkarken AB karşıtlığı çerçevesinde Türk milliyetçiliğini (hatta Türk ırkçılığını) fikirsel ve eylemsel alanda örgütlüyor. MHP’nin AB karşıtlığının yarattığı bir diğer sonuç da, AB’nin kendi argümanları haline soktuğu insan hakları, demokrasi gibi temel özgürlüklerin de karşısına dikilmesi.

MHP’nin yarattığı bu ideolojik temel, AB karşıtlığının hangi çerçevede yürütülmesi gerektiğini de gösteriyor. AB’nin Türkiye üzerindeki emellerine karşı olmak, AB’nin Türkiye için gösterdiği hedeflere de karşı olmak anlamına gelmemeli. Bağımsızlıkçı tavır, sırf AB istiyor diye insan hakları ihlallerini kabul etmek, demokrasiye karşı olmak veya özgürlük düşmanı olmak anlamına gelmemeli. Bu açıdan Türkiye tarihinde önemli bir birikim ve olumlu bir geçmişim de var. Atatürk döneminde Türkiye yüzlerce yıllık tarihi boyunca ilk kez Batı’yı karşısına almış olduğu halde hiçbir şekilde çağdaş değerlere karşı çıkmadı. ‘Batı’ya rağmen Batılaşma’ da diyebileceğimiz bir şekilde, Batı’da ortaya çıkan çağdaş değerleri Türkiye’ye uyarlamaktan çekinilmedi.

Avrupa’nın siyasi yaptırımlarını değerlendirirken unutmamamız gereken nokta uygarlığın hiçbir ulusun ya da topluluğun mülkiyetinde olmadığı gerçeğidir. Uygarlık dünya tarihi boyunca çeşitli toplumların önderliğinde gelişmiştir. Bu toplum bazen Doğu bazen de Batı olmuştur. Ancak emperyalizm döneminden sonra teknoloji ve bilimde kendi tekelini yaratan Batı, en azından bu tekel sürdüğü sürece, kendi önderliği dışında bir uygarlık seçeneği bırakmamış ve bu şekilde dünya hâkimiyetini geliştirirken tekelinde tuttuğu uygarlığı kullanmaktan çekinmemiştir. Ancak hiçbir demokrasi ve özgürlük anlayışı Batı’nın tekelinde olamaz. Uygarlaşmak Batı’nın kölesi olmak anlamına gelmediği gibi ancak ve ancak Batı’ya karşı uygarlığın tekelini ortadan kaldırma mücadelesi verilerek gerçekleştirilebilecektir.

AB’ye Direnenler

Vural Savaş’ın, Katılım Ortaklığı Belgesi’ni Lozan’ın intikamı olarak nitelendirmesi Atatürkçü çevrenin Batı’ya bakışını yansıtması açısından önemli. Atatürk’ün mirası, Atatürkçü çevrenin Batı dayatmalarına karşı direnmesinde önemli bir çıkış noktası.

Ancak Atatürkçü çevrelerin yaşadığı en önemli çelişki Atatürk’ün çağdaşlaşma anlayışının Batıcılık olarak yorumlanması. Halbuki Atatürk dış politika anlayışı gereği yüzünü Batı’dan çevirip Doğu’ya yönelmişti. Atatürk devrimleri ise şekilsel olarak Batı’ya benzese de, Atatürk bu devrimleri Batı’nın güdümüne girmeden gerçekleştirmişti. Çağdaşlaşmacılık ile Batıcılık arasındaki temel ayrım da zaten buydu. Atatürk devrimlerin çıkış noktasını Batı olarak değil, Türkiye halkı olarak görmüştü ve bu nedenle başarılı olmuştu. Atatürk’ün Batı’nın bir parçası olma gibi bir hedefi yoktu. Atatürk döneminde Türkiye, Batı’nın oluşturduğu hiçbir ittifaka katılmadı.

Ab ve ABD Kıskacında Türkiye

AB’nin Katılım Ortaklığı Belgesi’yle ve Nice Toplantısı’nda Türkiye’nin 2010 yılına kadar AB’nin üye olamayacağını açıklamasıyla birlikte Avrupa’dan dışlanan Türkiye’nin önünde bu defa da ABD’ye yaslanma tehlikesi çıkıyor.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra olduğu gibi tüm Avrupa’yı karşısında bulan Osmanlı kendine güvenemediği için Amerikan Mandası dışında bir kurtuluş yolu göremiyordu. Ancak Atatürk önderliğindeki Bağımsızlık Savaşı’yla birlikte Türkiye’nin önündeki diğer seçenek hayata geçirilebildi.

AB’nin Türkiye’yi dışlamasından sonra ABD’ye yakınlaşma 90’lardan itibaren dünyada oluşmaya başlayan yeni kutuplaşmayı da gösteriyor. Soğuk Savaş döneminde Batı tarafından dışlanan ülke soluğu Sovyetler’in yanında alırdı. Bugün ise seçenek ya AB ya da ABD gibi görünüyor. Ancak AB ile ABD arasındaki çatışma henüz çok görünür ve keskin değil, çünkü Doğu Bloku’nun yıkılmasından sonra ortaya çıkan yeni jeopolitik henüz bu iki kutup tarafından tam anlamıyla değerlendirilmiş değil. 2000’li yılların başında görünen şu ki hem AB, hem de ABD hakimiyet alanı açısından önemli bir genişleme yaşıyor. Bu genişleme en azından bir süre için iki kutup arasında kararlaştırılmış görünüyor. Doğu Avrupa AB’nin hakimiyet alanına bırakılmışken, Orta Asya ve Orta Doğu ABD’nin hakimiyet alanı olarak belirlenmiş. AB ile ABD arasında son 20 yılda yaşanan en önemli çatışma da Yugoslavya’da gerçekleşti. Eski Yugoslavya topraklarında ‘türetilen’ yeni devletlerin tümü henüz hiçbir kutup tarafından hakimiyet altına alınabilmiş değil.

İki kutup arasındaki çatışma bir süre daha pek büyümeden gelişecek gibi görünüyor. Çünkü, bölüşülmüş alanlarda tam hakimiyet henüz sağlanmış değil. AB, Doğu Avrupa’ya doğru çok temkinli ve yavaş bir şekilde genişliyor. AB her ne kadar ABD karşısında ekonomik ve siyasal bir kutup olarak durmak istese de daha kendi içinde tam birlik sağlayamamış Avrupa, ani bir genişlemeyle elindeki mevcut birliğe de zarar vermek istemiyor. ABD ise, AB’nin gelişimini izlerken şimdilik çok fazla müdahale etmek istemiyor. Avrupa’nın NATO’dan bağımsız kendi ordu gücünü oluşturacak adımı atmasıyla AB-ABD karşıtlığı oldukça yüzeye çıkmış oldu. Bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın ilk defa ABD’nin kontrolünden çıkma adımı anlamında önem taşıyor. Türkiye de tam bu noktada Avrupa ordusundan dışlanarak ABD’nin daha fazla yanına itilmiş oluyor.

Türkiye Ne Yapmalı?

Türkiye’nin önündeki soru ise bu iki kutuptan hangisini seçeceği olmamalı. Kutupların ikisi de Türkiye için dışa bağımlılık, sömürgeleşmek ve Sevr sonrasında olduğu gibi parçalanmak sonucunu yaratacak. Türkiye kendi seçeneğini oluşturmak zorunda. Türkiye Batı için bir müttefik olmaktan ziyade tarih boyunca Avrupa’dan uzak tutulması gereken bir düşman olmuştur. Avrupa devletlerinin emperyalistleştiği 1900’lü yıllardan itibaren de Türkiye, Avrupa’nın paylaşmak istediği bir ülkedir. Bu nedenle Türkiye tüm tarihi boyunca Batı’dan uzak kaldığı sürece ilerlemiş, Batı’ya yaklaştığı sürece de parçalanmış ve ekonomisi yıkıma uğramıştır. Batı, güvenlik, ekonomik ve siyasi gelecek açısından Türkiye’nin tek alternatifi değildir. Çaresiz bir şekilde Batı’ya dayanma çizgisi 2000 yılında Türkiye’yi ekonomisi IMF’den gelecek yardıma muhtaç hale getirmiştir.

Türkiye, yüzünü Doğu’ya çevirerek Doğu ülkeleriyle ve komşularıyla dostluk ilişkileri kurmalı ve bir Doğu seçeneğinin yaratılmasında üzerine düşeni yapmalıdır.

Dipnotlar:

1- MÜDERRİSOĞLU Alptekin, Kurtuluş Savaşı Mali Kaynakları, Kastaş Yayınları, 1988, sf. 32 
2- AKŞİN Aptülahat, Atatürk’ün Dış politika İlkeleri ve Diplomasisi, Türk Tarih Kurum Yayınları, 1991, sf. 123 
3- SANDER Oral, Türkiye’nin Dış Politikası, İmge Kitabevi Yayınları, 1998, sf. 75
4- SOYSAL İsmail, Türkiye’nin Siyasal Anlaşmaları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1989, sf. 264
5- KEPENEK Yakup ve YENTÜRK Nurhan, Türkiye Ekonomisi, Remzi Kitabevi, 1997, sf. 56
6- SOYSAL İsmail, Türkiye’nin Siyasal Anlaşmaları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1989, sf. 447 ve 582
7- Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne giriş görüşmelerinin ayrıntısı için bkz. AKŞİN Aptülahat, Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, Türk Tarih Kurum Yayınları, 1991, sf. 169-176
8- Birinci Dünya Savaşı öncesinde Almanların etkisi için bkz. ORTAYLI İlber, Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu, İletişim Yayınevi, 1998
9- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1. Cilt, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayını, 1945, sf. 309 
10- TUNÇKANAT Haydar, İkili Anlaşmaların İçyüzü, Ekim Yayınları, 1970, sf.23. Milli Birlik Komitesi üyelerinden Emekli Albay Haydar Tunçkanat’ın bu kitabı ABD ile yapılan anlaşma metinlerini yorumlayarak sunuyor. Bu değerli çalışma Türkiye’nin ikili anlaşmalarla adım adım nasıl ABD’nin güdümüne girdiğini gösteriyor. 
11- BAĞCI Hüseyin, Demokrat Parti Dönemi Dış Politikası, İmge Kitapevi, 1990, sf.9 
12- TUNÇKANAT Haydar, İkili Anlaşmaların İçyüzü, Ekim Yayınları, 1970, sf. 192 
13- AVCIOĞLU Doğan, Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yayınevi, 1976, sf. 1607 
14- age sf. 1609 
15- KOÇAK Cemil, Siyasal Tarih (1923-1950), Türkiye Tarihi, 4. Cilt, Cem Yayınları, 1997, sf. 173 
16- Cumhuriyet, 24 Aralık 1950 
17- ARMAOĞLU Fahir, Belgelerle Türk Amerikan Münasebetleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1991, sf. 252 
18- ÖZDEMİR Hikmet, Siyasal Tarih (1960-1980), Türkiye Tarihi, 4. Cilt, Cem Yayınları, 1997, sf. 249 
19- age sf. 250 
20- ŞAHİN Haluk, Gece Gelen Mektup, Cep Kitapları, 1987, sf. 119  
21- age sf. 89 
22- KARLUK Rıdvan, Avrupa Birliği ve Türkiye, İMKB Yayınları, 1996, sf. 408  
23- ERALP Atila, Soğuk Savaştan Bugüne Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri, Türkiye ve Avrupa, İmge Kitapevi, 1997, 95 
24- KARLUK Rıdvan, Gümrük Birliği Dönemecinde Türkiye, Turhan Kitapevi, 1997, sf. 74 
25- age sf. 363 
26- MANİSALI Erol, Türkiye Avrupa İlişkileri, Çağdaş Yayınları, 1998, sf. 66 
27- GRİMAL Pierre, Mitoloji Sözlüğü, Sosyal Yayınları, 1997, sf. 191  
28- BLOCH Marc, Feodal Toplum, Opus Yayınları, 1998, sf. 665  
29- Avrupa kimliğinin oluşumunda aydınlanma filozoflarının görüşleri için bkz. YURDUSEV Nuri, Avrupa Kimliğinin Oluşumu ve Türk Kimliği, Türkiye ve Avrupa, İmge Kitapevi, 1997, sf. 46-49 
30- age sf. 42 
31- age sf. 61 
32- age sf. 64-65 
33- TUNAYA Tarık Zafer, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, Arba Yayınları, 1994, sf. 141 
34- AYDOĞAN Metin, Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye, Otopsi Yayınları, 1999, sf. 823 
35- AVCIOĞLU Doğan, Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yayınevi, 1976, sf. 1614 
36- Milliyet, 5 Kasım 2000 
37- KABAALİOĞLU Haluk, Avrupa Birliği ve Kıbrıs Sorunu, Yeditepe Üniversitesi Yayınları, 1997, sf. 350 
38- Avrupa Birliği Türkiye Temsilciliği, http://www.eureptr.org.tr  
39- Dışişleri Eski Bakanı İlter Türkmen’den aktaran Muzaffer İlhan Erdost, Edebiyat ve Eleştiri, Eylül-Ekim 2000, sayı 51. 
40- Cumhuriyet, 28 Temmuz 1999 
41- LESSER Ian ve FULLER Graham, Türkiye’nin Yeni Jeopolitik Konumu, Alfa Yayınları, 2000, sf. 230 
42- age sf. 186 
43- age sf. 199 
44- Cumhuriyet, 20 Ekim 2000 


http://www.turksolu.com.tr/ileri/02/erdem2.htm


***

Türkiye'nin Avrupa Serüveni BÖLÜM 3


 Türkiye'nin Avrupa Serüveni BÖLÜM 3


Avrupa Kimliğinde Türk’ün Yeri

Avrupalılar için Türk kelimesi Müslüman sözcüğüyle eşanlamlıdır. Müslümanlaşan Avrupalı için ‘Türkleşti’ kelimesi kullanılır. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte Avrupa için tehdit oluşturmaya başlayan Türkler, Avrupa kimliğinin oluşmasında da önemli bir role sahiptir. Tarihçi Lord Acton “Modern tarih Osmanlı fetihlerinin baskısıyla başlar” demiştir.[31] Türkler, Avrupalıları Avrupa’ya tıkan bir düşmandır. Öyle ki İstanbul’un fethinden sonra Papa’nın “Şimdi gerçekten Avrupa’ya tıkıldık” dediği söylenir. Türkler daha da ileri gitmiş ve zamanla Avrupa’nın neredeyse yarısını işgal etmiştir. 1900’lü yıllara gelindiğinde bile Avrupa’nın dörtte biri Türk egemenliğindeydi. Bu nedenle Avrupalı olmak demek, 1900’lü yıllara kadar Türklere karşı olmayı da kapsıyordu. Avrupa’ya birkaç yüzyıl dünya hâkimiyetini sağlayan coğrafi keşiflerin başlamasında da Türklerin Doğu’dan yaptığı baskının önemli bir payı vardır. Ticaret yollarının ve sonunda İstanbul’un da Türklerin eline geçmesiyle Avrupalıların okyanuslara açılmaktan başka çaresi kalmamıştı.

Aydınlanma Dönemi’nde ‘İslam’ düşmanlık kavramıdır. Martin Luther’e göre İslam “İsa’nın karşısında bir şiddet hareketidir. O, doğru yola getirilemez çünkü akla ve mantığa kapalıdır, her ne kadar zor olsa da, ona ancak kılıçla karşı konulabilir.” Voltaire için Hz. Muhammet bir din zorbasıdır. Örnekleri çoğaltmak mümkün, ancak laikleşmeyle birlikte Avrupa kimliği yerli yerine otururken diğer ulus ve dinlere karşı da bir aşağılama dönemi başlamış oluyordu. Örneğin Rousseau’ya göre Türkler, refah içindeki kültürlü ve uygar Arapları yenen barbarlardır. İdama mahkum olmuş olan Ütopya kitabının yazarı Thomas More’un da idam sehpasında dahi çevresindekilere Türk tehlikesinin hâlâ sürüp sürmediğini sorduğu söylenir.[32]

1800’lere gelindiğinde Avrupa, yüzyıllardır kıtasından atamadığı Türklerin artık eski gücünde olmadığını görmüş ve Türkleri kesin olarak yok etmek için planlar yapmaya başlamıştı. Artık ‘barbarlığın temsilcisi Türkleri’ uygarlığın beşiği olan Avrupa’dan atma şansı yakalanmıştır. Birinci Dünya Savaşı’na kadar Türklerin Avrupa’daki gücü gittikçe azalır ve plan Sevr Anlaşması’yla sonuca ulaşır.

Türk Düşmanlığı Gerçeği

Avrupa’nın Birinci Dünya Savaşı öncesinde Türkiye’yi paylaşma planı şüphesiz yalnızca bir tarihsel intikam duygusunun ürünü değildi. Osmanlı İmparatorluğu hem topraklarının genişliği, verimi hem de jeopolitik önemi nedeniyle zaten paylaşılacak topraklar içinde baş sırada yer alıyordu. Ancak, Avrupa’nın Osmanlı’ya ve Türklere bakışının salt bir sömürülecek ülke olduğunu düşünmek yanıltıcı olacaktır. Avrupalılar aynı zamanda tarihteki yenilgilerin intikamını alıyordu. 300-400 yıl boyunca kendilerine kök söktüren, Avrupa’nın yarısını işgal eden, Avrupa’nın Doğu’ya doğru yayılmasını engelleyen Türklere, Avrupa’nın dostça baktığını düşünmek saflık olacaktır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı’nın yıkımın eşiğine gelmesi nedeniyle dış basında atılan zafer çığlıkları bunun bir göstergesi (Bu konuda bu sayımızda yayınlanan belgeleri inceleyebilirsiniz).

Avrupa’daki Türk düşmanlığı göz ardı edilemeyecek bir gerçeklik. Bu düşmanlık 20. yüzyıl boyunca da devam etti. 1900’lerin başında İngiliz Başbakanı Gladston, Türkler için şunları söylüyordu: “İnsanlığın tek insanlık dışı tipi Türklerdir.”[33] 1919 yılında ise bir diğer İngiltere Başbakanı Lyod George şunu savunuyordu: “Türkler ulus olmak bir yana, bir sürüdür. Yağmacı bir topluluk olan Türkler bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yaradır.”[34] 30’lu yıllarda Hitler ve Mussolini, aşağılık ırklar sıralamasına Türkleri eklemeyi ihmal etmiyorlardı. Türkiye’nin NATO’ya katılmasının tartışıldığı dönemde kimi Avrupa ülkeleri, Türkiye’nin üyeliğine NATO’nun ‘yalnızca bir savunma ittifakı olmayıp Atlantik uygarlığına sahip bir birleşmenin çekirdeğini teşkil edecek bir belge’ olduğunu öne sürerek karşı çıkıyorlardı.[35]

Günümüzde dahi Avrupa’daki ırkçı partilerin hâlâ güçlü olduğunu ve Türk düşmanlığına devam ettiklerini unutmamak gerek. Sosyal demokrat kesimde bile Türk düşmanlığı var. Örneğin, Alman eski Başbakanı Helmut Schmidt, ‘Avrupa’nın Sürdürülmesi’ adlı kitabında, açık açık Türklerin Avrupalı olmadığı, olamayacağı, bu nedenle Avrupa Birliği’ne alınmamaları gerektiğini söylüyor: “Türkiye’yle Avrupa arasındaki kültürel farklar, Rusya ve Ukrayna ile aramızdaki farklardan çok derindir. Türkiye’yi AB’ye almak isteyenlerin, ileride AB’ye girmek isteyebilecek Mısır, Fas, Cezayir gibi ülkelere nasıl bir argümanla karşı koyacağını da hesaplaması gerekir. (...) Türkiye’nin nüfusu şu anda 65 milyon, 35 yıl içinde bu sayı 100 milyona çıkacak, 21. yüzyıl sonlarına doğru Türkiye’nin nüfusu Fransa ve Almanya’nın toplamı kadar olacak. Türkiye’yi AB’ye almak isteyenlerin bu rakamları aklında tutması gerekir.”[36]

Avrupalıların Türkiye’ye bakışını salt ekonomik çıkarlar doğrultusunda ele almak, tarihten gelen bu kin ve ırkçılığı göz ardı etmek olacak ve bu yönüyle eksik bir değerlendirme olacaktır.

Avrupa, emperyalist döneminde bile, Doğu’yu ele geçirememiştir. Önce Rusya’da Sosyalistler iktidara gelmiş, sonra Türkiye Avrupalı emperyalistleri yurdundan atarak bağımsızlığını kazanmış, Çin sosyalizme geçmiş, Hindistan uzun mücadele döneminden sonra bağımsızlığını elde etmiştir. Bu coğrafyada emperyalizm başarısız olmuştur çünkü, karşısında köklü bir Doğu uygarlığı vardır. Doğu halkları binlerce yıl Avrupa’dan üstün bir uygarlık düzeyinde yaşamış ve kendi kimliğini yaratmıştır. Avrupa, Amerika ve Afrika kıtasını Hıristiyanlaştırabilmiş ama Doğu’nun dini ve milli kimliğini değiştirememiştir. Bu uygarlık temeli, Avrupa’nın Türklere ve diğer Doğulu uluslara karşı düşmanlığının kökenidir. Bu uygarlık yıkılmadan da Avrupa emperyalizmi, Doğu’yu ele geçiremeyeceğini bilmektedir. O nedenle de ekonomik sömürü peşinde değildir, bu emperyalizmin genişlemesi için yeterli değildir, Doğu her düzeyde teslim alınmalıdır.

Emperyalizmin, sömürgeleştirici ve yeniden paylaşımcı karakterini gözden kaçıran her bakış açısı, ekonomizmin dar ufkuyla sınırlıdır ve emperyalizmin siyasi niteliğini de bir türlü kavrayamamaktadır. Bu nedenle de AB’yi bir ekonomik yayılma örgütü olarak sınırlamaktadır. Halbuki Haçlı-Sömürgeci ve Emperyalist Avrupa, ekonomik, siyasi ve kültürel ele geçirme ve teslim alma örgütüdür. Teslim aldıktan sonra da varolanı yok ederek yerine kendi kültürel kimliğini ikame eder. Amerika ve Afrika’nın yok edilişi bunun açık kanıtıdır. Doğu ise hâlâ ayaktadır ve Avrupa, fırsatını buldu mu, Doğu da Amerika ve Afrika’nın kaderini paylaşmaktan kurtulamayacaktır.

4- Sevr’e Giden Yol

Avrupa Azınlık Yaratma Peşinde

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra 1993’te gerçekleştirilen Kopenhag Zirvesi’nde, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye üye olabilecekleri kararlaştırıldı ve üyelik için yeni kriterler belirlendi. Bu yeni kriterlerin esas amacı, Doğu Avrupa ülkelerinde serbest pazar ekonomisinin işlemesini sağlamak ve bunun için gerekli ekonomik, hukuki ve politik kriterleri belirlemekti. Kopenhag Kriterleri arasında azınlık hakları şu şekilde yer alıyordu: “Azınlık topluluklarının toplum ile bütünleşmesi, demokratik istikrarın bir koşuludur. Avrupa Konseyi tarafından özellikle azınlık gruplarına ait kişilerin bireysel haklarını kollayan ulusal azınlıkların korunması çerçeve konvansiyonu başta olmak üzere ulusal azınlıkların korunmasını yöneten çeşitli metinler benimsenmiştir.”[37]

2000 yılı Katılım Ortaklığı Belgesi’nde ise kısa vadeli hedefler arasında şunlar da yer aldı:”Türk vatandaşlarının kendi anadillerinde televizyon ve radyo yayını yapmalarını yasaklayan her türlü yasal hükmün kaldırılması.

Güneydoğu’da halen devam etmekte olan Olağanüstü Hal’in kaldırılması. Kültürel çeşitliliğin sağlanması ve kökenlerine bakılmaksızın tüm vatandaşların kültürel haklarının güvence altına alınması. Bu hakların kullanılmasını engelleyen her türlü yasal hüküm (eğitim alanındakiler de dahil olmak üzere) kaldırılmalıdır.”[38]

Azınlık hakları, Osmanlı İmparatorluğu döneminde de Avrupa devletleri tarafından kullanılan bir kozdu. Kopenhag Kriterleri’nin bir benzeri o dönem ABD Başkanı Wilson tarafından savunuluyordu. Wilson İlkeleri olarak bilinen belgede azınlık hakları da yer alıyordu. Wilson İlkeleri’nin Türkiye açısından sonucu Sevr’di, parçalanma ve yok olmaydı. Kopenhag Kriterleri’nin de Türkiye gibi devletler için sonucu aynı olacak. Nitekim, Yugoslavya, Irak gibi birden fazla ulusun bir arada yaşadığı ülkeler, Avrupa devletleri ve ABD tarafından azınlık hakları kullanılarak bölünüp parçalandı ve zayıflatılarak kontrol altına alınmaya çalışıldı.

Batı’nın azınlık haklarını savunurken ‘azınlık’ları gerçekten savunmadığı çok açık. Çünkü azınlık sorunları sadece Türkiye, Yugoslavya, Irak gibi bölünmek istenen ülkelerde yaşanmıyor. Hemen hemen tüm AB ülkeleri kendi içlerinde bir azınlık sorunu yaşıyor ve azınlıklarla ilgili kriterler kimi AB üyesi ülkeler tarafından kendi ‘özel konumları’ nedeniyle benimsenmiyor. Örneğin Fransa, Birleşmiş Milletler’e ‘Fransız halkının, etnik özelliklere dayanan hiçbir ayrımı kabul etmeyeceğini ve dolayısıyla her türlü azınlık kavramını reddeceğini’ açıklayabiliyor[39] . Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu ise şöyle diyor: “Azınlık konusu zaman zaman toprak talebine dönüştürülmektedir. Eğer sınırlar konusunda endişe duyulmazsa, herkese kökenleri ile hitap etmekten çekinmem. Türk olsun, Bulgar olsun, Pomak olsun, çekinmeden kökenlerini telaffuz edebilirim.”[40] İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin 1998 raporuna göre Yunanistan, ülkedeki Türk ve Makedon azınlığı azınlık olarak tanımayı reddediyor. Azınlık hakları konusunda İngiltere (Kuzey İrlanda), İspanya (BASK bölgesi) gibi ülkeler de büyük sorunlar yaşıyorlar. Ancak bu ülkelere AB’nin herhangi bir yaptırımı bulunmuyor.

Üstelik Türkiye’de Kürt sorununun çözümü Kürtlerin bir azınlık olarak tanınmasından geçmiyor. Her şeyden önce Kürtler Türkiye’de azınlık değil. Kürtlerin belli bir bölgede yoğunlaşan nüfusları ve aynı topraklar üzerindeki binlerce yıllık geçmişleri sorunun azınlık sorunun da öte bir ulusal sorun olduğunu gösteriyor. Kürt Sorunu azınlık sorunu çerçevesinde değerlendirilince sonuç bu azınlığın Türkiye’den koparılması olur. Çünkü Kürtlerin neredeyse 20 milyonu bulan bir nüfusu ve nüfusun yoğunlaştığı toprak parçası var. Batı’nın Kürt sorunuyla ilgilenmesinin nedeni de Kürtleri Türkiye’den koparmak ve Orta Doğu’da kendi güdümünde bir Kürdistan kurabilmek. Kürt sorununu uluslararası platforma taşıma çabalarının ve Kürtçe TV gibi salt kültürel bir sorunmuş gibi yansıtılmasının temelinde de bu yatıyor. Türkiye’de Kürt sorunu bir azınlık sorunu olmadığı gibi, pek çok ekonomik ve siyasi boyutu olan bir sorun. Kürt sorunu gerçekten çözüme ulaştırılmak isteniyorsa, Türkiye’nin Misak-ı Milli sınırları içinde bütünlüğü ve ortak bir yurttaşlık kimliği temelinde birleşmesi gerekiyor.

Kıbrıs

Katılım Ortaklığı Belgesi’nde en çok tepkiyi çeken maddelerden biri Kıbrıs meselesiydi. Ancak Kıbrıs Sorunu yeni bir sorun değil kuşkusuz. Türkiye tarihi boyunca, başta ABD olmak üzere, Batı ülkeleri Kıbrıs kozunu kullanmaktan çekinmediler. Bu ülkeler açısından Ege’de ve Doğu Akdeniz’de hâkim olmanın yolu Kıbrıs’ı kontrol altında tutmaktan geçiyor. Sorunun çözümsüz kalması, ABD’nin işine geliyor. Çünkü ABD, Kıbrıs kozunu kullanarak hem Türkiye’yi hem de Yunanistan’ı kontrol altında tutuyor.

Avrupa Devletleri açısından ise Kıbrıs, Türkiye’nin direncini kırabilmek için çok önemli. AB, bu adayı kendi kontrolünde tutmak istiyor. Bunun için de AB’ye katıyor. Ada’daki Türk Devleti kabul edilmiyor. Bunun bir diğer nedeni de Türk Devleti’nin bağımsızlığı kabul edilirse Türkiye’nin de bu stratejik adada söz sahibi olabilecek olması ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz dengelerinde güçlenme olasılığı. AB, Doğu Akdeniz’de güçlü bir Türkiye’yi istemiyor.

Kıbrıs sorunu her şeyden önce Türkiye için bir onur sorunu. 1947’den bu yana ABD’ye ve Batı’ya fiilen bağlanmış olan Türkiye bu dönem içinde sadece ve sadece Kıbrıs meselesinde Batı’ya kafa tuttu ve tutmaya devam ediyor. Kıbrıs sorununda geri adım atmak bu politik simgeyi kaybetmek ve bölgede AB hükümranlığını kabullenmek anlamına gelecek.

Batı’nın Ermeni Oyunu

Ermeni sorununun Batı tarafından Türkiye üzerinde bir baskı ve gözdağı için kullanılması, Türkiye’yi kesin olarak yok etme planlarının yapıldığı Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde başladı. ABD Başkanı Wilson, ilkelerini açıklarken Türkiye’ye özel bir madde ayırmıştı: “Madde 12: Mevcut Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk kısımlarına egemenlik verilmeli, halen Türk hâkimiyeti altında bulunan diğer milletlere muhtar bir gelişmeyi gerçekleştirmek üzere teminat sağlanmalı ve Boğazlar milletlerarası bir garanti altında bütün milletlerin ticari seyrüseferine açık tutulmalıdır.”

Bu maddede muhtariyet verilmesi kastedilen bölgeler ‘Kürdistan’ için Güneydoğu Anadolu ve Musul, ‘Ermenistan’ için de Kürdistan’ın doğusunda kalan tüm Doğu Anadolu’ydu. Nitekim Sevr Anlaşması’yla birlikte Ermenistan sınırlarının Wilson tarafından belirlenmesine karar verilir!

Ermeni sorununun aslında Türkiye’de bir kökü bulunmuyor. Türkiye’deki Ermeni yurttaşların bir azınlık olarak hiçbir sorunu ve şikayeti yok. Ermenilere herhangi bir baskı ya da dışlama ne devlet ne de Türk halkı tarafından uygulanıyor. Bu yüzden 80’lerde bağımsız bir Ermenistan amacında terör eylemleri gerçekleştiren ASALA, Türkiye’de herhangi bir toplumsal temel bulamamıştı.

Batı, Ermeni soykırımı iddiasıyla Türkiye üzerinde bir baskı oluşturmak istiyor. Türkiye’de büyük tepki uyandıran ABD Kongresi’nin Ermeni Soykırımı Yasa tasarısı, soykırımın gerçek olduğunun kanıtları arasında Sevr Anlaşması’nın sıralanması ilgi çekici. Nedeni açık. Türkiye üzerindeki paylaşım ve Türkiye’yi güçsüz düşürme planının Ermenistan bölümü de oynanmaya başlandı.

İnsan Hakları Emperyalizmi

Batı, Türkiye’ye insan hakları konusunda baskı yapmaya başladığında, amacı Osmanlı Devleti’ndeki Hıristiyanları etkin hale getirmek ve koz olarak kullanmaktı. Tabii bunu Hıristiyan tebaanın hayrına ya da Osmanlı Devleti’nde insan hakları ihlalleri olmasın diye yapmıyordu. İnsan hakları maskesinin ardındaki esas amaç, Osmanlı Devleti’ndeki Avrupalı tüccarların çıkarlarını savunmaktı. Osmanlı Devleti, Batı’nın insan hakları baskısını kabul edip de hukukunda bir düzenlemeye gittiğinde sonuç Tanzimat Fermanı’ydı. Tanzimat Fermanı, görünüşte Osmanlı hukukunda bir ilerlemeyi simgelese de, Tanzimat’ın gerçek sonucu Osmanlı ekonomisinin tamamen dışa bağımlı hale gelip çökmesiydi. Batı insan hakları, hukukun üstünlüğü diye diye kendi tüccarlarının çıkarlarını sağlamış, Osmanlı ekonomisini adım adım çökertmişti.

Batı’nın emperyalizm çağına girmesiyle birlikte insan hakları, ezilen ülkelerin iç ve dış politikaları üstünde denetim ve otorite sağlamak ve istemediği rejimleri tasfiye etmek için kullanılmaya başlandı. İnsan hakları bahanesiyle ülkelerin içişlerine karışabilme ve dolayısıyla o ülkeleri kontrol edebilme yetkisi 1993’te belirlenen Kopenhag Kriterleri’yle resmileştirildi: “Temel haklara saygı, üyeliğin bir ön şartı olup Avrupa Konseyi’nin insan haklarının ve temel özgürlüklerin korunması konvansiyonunda ve vatandaşların davalarını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürmesine izin veren protokolde perçinleştirilmiştir. İfade hürriyeti ve medyanın dernekleşebilmesi ve bağımsızlığı da garanti altına alınmalıdır.”

Bir ülkenin içişlerine karışabilmenin ve o ülke üzerinde denetimin arttırılabilmesinin sihirli formülü bulunmuştur. İnsan Hakları ihlalleri genellikle devlet tarafından yapıldığına göre, bireyin devlet karşısında hakkını koruyacak bir mekanizma yaratılmalıydı. Helsinki İzleme Komitesi, Uluslararası Af Örgütü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi örgütlerle isimleşen bu mekanizma sayesinde Avrupa ve ABD, istediği ülke üzerinde denetim kurabilecektir. Mekanizma adeta bir müfettiş gibi çalışacak ve böylelikle istenen devletler üzerinde tam tahakküm gerçekleştirilmiş olacaktır. Avrupa, insan hakları silahıyla bu şekilde istediği devletleri uluslararası arenada hareketsiz bırakabilecektir.

Soğuk Savaş Sonrası Değişen Jeopolitik

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Soğuk Savaş’ın yaşandığı dönemde; Türkiye, Komünist ülkelere yakınlığından ötürü büyük stratejik öneme sahipti. Ancak Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte Asya’da büyük değişimler yaşandı. Bir dönem Sovyetler Birliği’nin üyesi olan ülkeler bir bir bağımsızlıklarını ilan etmeye başladılar.

Artık Avrupa’nın ve ABD’nin genişlemek için önünde yeni imkânlar vardı. Bu bölgelere ulaşmanın yollarından birisi Türkiye ile Orta Asya ülkeleri arasındaki ırkdaşlığı ve dindaşlığı kullanmaktı. Aynı şekilde Balkanlar da Yugoslavya’nın parçalanmasıyla birlikte paylaşılacak bakir bir alan olarak Batı’nın karşısında duruyordu. Türkiye’nin bu bölgede de dindaşları ve soydaşları bulunuyordu. Orta Asya’nın yeni cumhuriyetlerinin daha da doğusunda Batı’nın belki de yeni rakibi olarak adlandırabileceğimiz Çin, bir güç olarak ortaya çıkmaya başlamıştı. Çin’de de Türkiye’nin dindaşları ve soydaşları bulunuyordu. Böylece Türkiye, ‘Balkanlar’dan Batı Çin’e’ büyük bir alana ulaşabilmenin en önemli anahtarı haline geldi.

Tabii Türkiye bu rolü seve seve kabul etti. İlk gelişmeler Özal döneminde başladı. Türkiye hem Türki Cumhuriyetler olarak adlandırılan Orta Asya’nın yeni bağımsız devletleriyle ilgilenmeye başladı, hem de ABD ve Avrupa’nın Irak’a düzenlediği saldırı gibi gelişmelerde askeri üslerini seve seve açtı, hatta asker kullanarak fiilen savaşa dahil olmak istedi. Özal dönemi, bu açıdan bir dönüm noktasıdır. Bir dönem Batı adına, Batı çıkarları için kendi ekonomimizi yıkıma uğratmak pahasına Ruslar’a saldırdığımız gibi, Özal’la birlikte Irak’tan gelen yılda 10 milyon Dolarlık petrol boru hattı gelirinden fedakârlık ederek Batı’yla birlikte Irak’a ambargoya ve saldırıya katıldık.

ABD’nin basit bir eri olarak Adriyatik’ten Çin’e kadar olan bölgede at koşturmak, Türkiye’de Özal döneminde büyük sempati toplamıştı. Bu doğrultuda çok büyük bir propaganda başlatılmıştı. Bu tehlikeli propaganda, Birinci Dünya Savaşı öncesi Almanya’nın kızıştırdığı Turancılığa çok benziyordu.


4 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR,



***