polonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2020 Cuma

ABD'den Özür Dilemek

ABD'den Özür Dilemek.,



Yazan  
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Editörü 
08 Mayıs 2002




    ABD Savunma Bakan yardımcısı Paul Wolfowitz Türkiye’nin hata yaptığını itiraf etmesini, ABD’den özür dileyerek, bundan sonra ki süreçte ABD’ye yardımcı olmasını talep etmiştir.

Wolfowitz, ABD'nin Türkiye'yi ancak bu çerçevede affedebileceğini ifade/ima etmiş. Bu yaklaşım tarzının egemen iki devlet arasındaki ilişki modelini değil, hakim devlet-tabii devlet veya Sovyetler Birliği-Polonya ilişki modelini hatırlattığını söylemek lazım. Küreselleşme, serbest piyasa ekonomisi ve demokratikleşmenin ideolojik liderliğini yapan bir ülkenin önemli bir politikacısı, "Eğer ben Türk olsaydım, 'Ne olursa olsun, son zamanlarda neler yaşadıysak yaşayalım Türkiye'nin dünyadaki en güçlü dostu, en büyük müttefiki Amerka Birleşik Devletleridir' diye düşünürdüm" diyor ise kullanılan üslubun demokratik-Batı üslubu değil, Soyvet Bloğu uslubu olduğunu hatırlamak gerekmektedir.

Aslında Paul Wolfowitz'in konuşmasının tamamı dikkatle okunduğunda Türk-Amerikan ilişkilerinin bugünü ve geleceği için içersinden koparılıp alınan cümlelerin ortaya çıkardığı kadar olumsuz bir çerçevenin çizilmediği ortaya konuluyor. Wolfowitz, siyasi bir realizmi ile Türk-Amerikan ilişkilerinin gelecekte de önemli olacağının altını tekrar tekrar değişik vesilelerle çiziyor. Ancak, konuşmanın içine yerleşmiş olan öyle ifadeler var ki sanki ABD'nin "büyük hayal kırıklığını" dile getirerek duygu patlamaları yapıyor ve rasyonel bir ilişki modelinin kurulmasını zorlaştırıyor.

Wolfowitz, Türkiye'yi ve Türkleri iyi tanıyan bir Amerikalı politikacı olarak bilmek zorundaki bu tür ifadeler Türk-Amerikan ilişkilerinin içine girmiş olduğu krizin aşılmasını kolaylaştırıcı değil, aksine zorlaştırıcı bir yaklaşımı gündeme getiriyor. En Amerikancı Türkün bile itiraz edeceği bir tavır sergileyerek sadece Türkiye'de güçlü bir anti-amerikanizmin altyapısını güçlendirmenin ne kadar akılcı olduğuna Amerikan yönetimi karar vermelidir. Ama, Irak'ı 23 günde yense ve dünyanın en güçlü ekonomisine, ordusuna sahip olsa bile Washington'un da dostlara hem de güçlü dostlara ihtiyacı olduğu kesin bir gerçektir.

Dostluklar Wolfowitz'in yaptığı gibi tek taraflı menfaat tanımlamaları üzerine kurularak ne oluşturulabilir ne de geliştirilebilir. Dostluk ancak karşılıklı menfaat tanımlamaları çerçevesinden gerçekleştirilmelidir. Fakat, ABD_Türkiye kriz sürecinde Amerikan yönetiminin haklı olduğu bir nokta vardır. O da AKP hükümetinin temel bir ilkeye dayanmayan dış politikası. AKP hükümeti, Washington'un taleplerine önce ne hayır demiştir ne evet. Sonra, birinci tezkere ile Amerikan güçlerinin Türk havaalanlarında modernizasyon adı verilen ama aslında genişletme çalışması olan çalışmalarına izin verilerek Türkiye'ye gelmeleri sağlanmıştır.

Bunu ikinci tezkere öncesinde oldukça çetin geçen mutabakat süreci izlemiştir. Mutabakat metni üzerinde anlaşıldıktan sonra AKP hükümeti ikinci tezkereyi TBMM'ne sevk etmiştir. Cumhurbaşkanı'nın veto ettiği her kanunu ertesi gün tekrar kabul eden AKP çoğunluğu bu sefer tezkereyi geçirmemiştir. Yani AKP meclis grubu, AKP hükümetinin benimsediği, Türkiye'nin menfaatine bulduğu bir tezkereyi kabul etmemiştir. AKP hükümeti bunun üzerine tezkereyi ikinci kez getireceği mesajını vermiş fakat bir süre sonra tezkerenin ikinci kez TBMM'ne gelmeyeceği meydana çıkınca, askeri harekatın stratejisini tamamen değiştirmek zorunda kalan Washington harekatı sadece güneyden yapmıştır.

ABD'nin asıl kızgınlığı reddedilmiş olması değil, reddedilmenin bir oyalama üzerinden ilkesiz bir şekilde yapılmış olmasıdır. Ancak, Washington'un kızgınlığı ne olur ise olsun Türkiye ve Türk halkından "ABD'den özür dileyin sonra bu ilişkilere devam edelim" şeklinde bir talepte bulunmasının gerçekçi ve yapıcı hiçbir yanı yoktur. Bu yaklaşım, Türkiye-Amerika ilişkilerini sadece zora sokacaktır. Avrasya-Orta Doğu alanında aşırı genişleyerek angaje olmuş bir ABD'nin aynı bölgelerde önemli menfaatleri olan Türkiye'yi gerçekçi ve dostça bir yaklaşımla menfaatlerini dikkate alarak işbirliği istemesi gerekmektedir. Wolfowitz'in konuşmasında ABD'nin çok güven duyduğu Türk Silahlı Kuvvetleri'nin son süreçte desteğini alamadığını ifade etmesi şu sorunun gündemde olduğunu da göstermez mi: "TSK, ABD'nın Irak operasyonu sırasında Türkiye'nin güvenlik menfaatlerinin tam anlamı ile güvence altına alınmadığını düşündüğü veya bundan ciddi şüpheler duyduğu için destek vermemeyi tercih etmiş olabilir mi?"

Özetle varılan noktada Orta Doğu'da ve Avrasya'da Türk-Amerikan ilişkileri sağlıklı bir menfaat tanımlaması çerçevesine oturtularak gerçekleştirilmelidir. ABD'nin dostluğunun Türkiye için önemli olduğu doğru bir tespittir. Ancak, Türkiye'nin dostluğunun da ABD için önemli olduğu Türkiye haklı olarak bilmek istemekte, Barzani ve Talabani ile Türkiye arasında bir tercih yapılabileceği şeklindeki işaretlerden büyük rahatsızlık duymaktadır.

https://21yyte.org/tr/merkezler/bolgesel-arastirma-merkezleri/amerika-arastirmalari-merkezi/abdden-ozur-dilemek


***

19 Ekim 2017 Perşembe

65 YILLIK İTTİFAK NATO VE TÜRKİYE, BÖLÜM 3


65 YILLIK İTTİFAK NATO VE TÜRKİYE, BÖLÜM 3

      Ambargo ve Önleyici Teşebbüsler: 

NATO ve NATO ülkeleri ile ilişkilerde Türkiye, geçmişte çeşitli haksızlıklara uğramıştır. 1962 yılında ABD-SSCB görüşmeleri sonucunda ABD, Türkiye’deki Jüpiter füzelerinin sökülmesi konusunda Türkiye’nin haberi olmadan tek taraflı bir karar almıştır. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtını takiben TSK’nın kullandığı harp silah ve araçlarının tüm destek malzemesine ambargo koymuştur. Bunu ilerleyen yıllarda da kısmi olarak tekrarlamıştır. 

İkinci Körfez Savaşı’nda NATO platformunda Fransa, Patriot füzelerinin savunma amaçlı olarak Türkiye’ye gelmesini önlemiştir. 

Bu ülkenin NATO Savunma Planlama Komitesi üyesi olmamasından dolayı bu komitede alınan bir kararla füzeler Türkiye’ye getirilebilmiştir. 
PKK terör örgütünün NATO listesine alınmasında güçlüklerle karşılaşılmıştır. 11 Eylül 2001’e kadar terörle mücadeleye bir atıfta bulunulmaz ve bu konuda 4. Maddedeki konsültasyon ile yetinilirken, 11 Eylül’den sonra 5. Md. söz konusu olmuştur. Terörün ülkelerin topraklarına ulaşmadan önlenmesi için tedbir alınması konusu ön plana çıkarken Türkiye’nin bu konuda PKK için Irak’ın kuzeyinde tedbir alması önlenmiş, sonra da kısıtlanmıştır. 

Bunlar ‘çifte standart’a birer örnektir. NATO ile ilişkilerde bu konunun dikkate alınmasında fayda görülmektedir.16 

ABD’nin, yeni oluşacak durumlara göre gerektiğinde diğer ülkelerin, kendi milli menfaatlerine yönelik olarak bu veya buna benzer konuları, ihtiyaç duydukça ve fırsat buldukça yeniden gündeme getirebileceği düşünülmekte, bu nedenle tedbirli olunması ve taviz verilmemesi hususunda hassasiyet gösterilmesinin ülke menfaatleri açısından hayati önem taşıdığı değerlendirilmektedir. NATO’nun ülke menfaatlerini zedeleyecek ABD niyetleri istikametinde kullanılmasına karşı daima dikkatli olunmalıdır. 

NATO’nun Genişlemesinin Türkiye’ye Etkileri

Türkiye temelde NATO’nun genişlemesini desteklemektedir. Bunun başlıca sebebi NATO’ya üye olan devletlerin, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecine destek vereceği öngörüsü olmuştur. Ancak karşılaşılan durum bu beklentiyi karşılamamıştır. Ayrıca, yeni üyelerin katılımıyla 26 ülkeye varan NATO üye sayısı, Türkiye’nin pastadan pay alma oranında düşüşler meydana getirmiştir. Ancak bazı olumsuzluklara rağmen NATO’nun genişlemesi, istikrarlı bölgeyi genişletmekte ve Türkiye’ye istediği konuları daha geniş bir yelpazede müzakere edilmesine imkân yaratmaktadır. Yapılan değerlendirmeler ışığında, 26 üye ülkenin tümü ele alındığında çıkan sonuç, “Ne NATO’suz, ne de NATO’yladır.”. NATO, kuruluşundan itibaren önemli işler başarmıştır. NATO’nun bugün 26 olan üye sayısı; 2009’da Arnavutluk ve Hırvatistan’ın katılmasıyla 28’e çıkacaktır. NATO, 28 üye ülkenin yanı sıra Barış İçin Ortaklık, Akdeniz Diyaloğu ülkeleri ve bunun dışında kendisiyle ortak değerleri paylaşan ittifak dışı Koalisyon kuvvetleri ile dünyanın dörtte birinden fazlasını şemsiyesi altına alan bir kuruluş görünümündedir. Ancak, NATO’nun güvenirliğinin gittikçe azaldığı da gözlerden kaçmamaktadır. 

NATO’daki Son Gelişmeler 

NATO’nun tarihindeki en büyük zirvelerinden biri 2-4 Nisan 2008 tarihinde Bükreş’te yapılmıştır. Zirve, Hırvatistan ve Arnavutluk’un ittifak üyeliğine resmen davet edilmesiyle sonuçlanmıştır.17 Fakat Yunanistan’ın tutumu yüzünden Makedonya, ittifak’ın üyeliğine davet edilememiştir. Makedonya konusunda başarısız olmakla birlikte, NATO’nun son genişlemesinin, Avrupa’daki demokrasi ve istikrarın, Balkanlar’a yayılması konusunda olumlu etki yapacağı söylenebilir. Bunun yanında, Arnavutluk ve Hırvatistan’ın NATO üyeliğine davet edilmiş 
olması, Bosna-Hersek’i de NATO üyeliği için reformların hızlandırması yönünde cesaretlendirebilir, zaten “Üyelik Eylem Planı”ndan bir önceki aşama olan “Yoğunlaştırılmış Diyalog Kararı” çıkmıştır. Daha sonra Kosova da aynı şekilde gündeme gelebilir. Bu durumda bir tek Sırbistan endişe kaynağı olarak kalmaya devam etmektedir. 

2-3 Aralık 2008’de NATO Dışişleri Bakanlarının bir araya gelmesiyle Brüksel’de gerçekleştirilen zirveden, Ukrayna’daki siyasi belirsizliğin artması ve Gürcistan’da yaz aylarında meydana gelen çatışmalardan dolayı, bu ülkelerin “Üyelik Eylem Planı”na dâhil edilmemesi kararı çıkmıştır.

18 Ukrayna ve Gürcistan üzerinden yürütülen rekabetin yarardan çok zarar getirdiğini de yaşanan olaylar göstermiştir. Genişleme zora girmiş, Rusya ile diyalog kesilmiş, Kafkasya ve Karadeniz güvenliği alanında etkisiz kalınmıştır. Rusya, Ukrayna ve Gürcistan’ın üyeliklerini, kendini kuşatma ve enerji yollarını kontrol altına alma planları olarak yorumlamaktadır. Almanya ve Fransa’nın başını çektiği grup ile ABD arasında, Rusya ile olan ilişkilerin arttırılması konusunda farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılığın temelini ise Avrupa’nın enerji ihtiyacı oluşturmaktadır. Diğer taraftan, Rusya’nın 2007 yılında AKKA’dan19 çekilmesi NATO içinde sıkıntı yaratmıştır. Özellikle Doğu Avrupa devletleri için güvenlik kaygıları oluşmaya başlamıştır. 

Bunlara ek olarak alınan önemli kararlardan biri de NATO’nun, Doğu Avrupa’da ABD tarafından kurulması planlanan füze kalkanı projesine destek 
vermesi olmuştur. 

2009’daki NATO Savunma Bakanları Toplantısı, 19-20 Şubat tarihlerinde, Polonya’nın Krakow şehrinde yapılmıştır. Toplantıda Ukrayna’nın ve Gürcistan’ın savunma ve güvenlik konularındaki reformları ve ulusal güvenlik stratejileri gözden geçirilmiş, NATO Acil Mukabele Gücü’nün uygulamaları ve bu konudaki reformlar ele alınmıştır. Afganistan konusu yine özel önemini korumuştur. Alınan ve resmi nitelik taşımayan kararlar, 3-4 Nisan 2009’da yapılacak zirveye zemin oluşturmuştur.20 NATO, Rusya ile ilişkilerin iyileştirilmesine ve diyalogun başlatılmasına, doğuya doğru genişlemesi ve Karadeniz güvenliği gibi kritik konulara kıyasla daha kritik bir önem atfetmektedir. Ayrıca, küresel ekonomik krizin de etkisiyle ABD Başkanlık seçimleri sonrası Avrupa-Atlantik ittifakı üyeleri arasında, daha fazla çatışma ve gerginliğe yol açabilecek politikalardan 
vazgeçilmesi konusunda görüş birliğine varılmıştır. Son toplantıda Fransa’nın NATO’nun Askeri kanadına tekrar katılacağı ve bunun 3-4 Nisan 2009’daki NATO toplantısında resmiyet kazanacağı da ifade edilmiştir. Obama’nın gelişi ile diyalog konusuna verilen önem çerçevesinde, Füze Kalkanı Projesi’nde bir kısım yumuşatıcı yaklaşımlara karşılık, Rusya’nın Orta Asya’da terörle mücadelede ABD ve NATO’ya destek vereceğine ilişkin açıklamaları NATO-Rusya arasındaki diyalogun yeniden tesis edileceğini belirten gelişmeler olarak dikkat çekmektedir. Ancak Rusya’nın Orta Asya’da etkinliğini yeniden sağlaması ve sürdürmesi için Beyaz Rusya, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan 
ve Tacikistan ile yaptığı ve askeri güç oluşturmasının ön plana çıktığı antlaşma da göz ardı edilmemelidir. 

5 Mart 2009’da Brüksel’de yapılan Dışişleri Bakanları toplantısında da genellikle aynı konular üzerinde durulmuş, NATO-Rusya ilişkileri yeniden başlamış, Afganistan için geniş kapsamlı bir toplantı yapılması ve bu toplantıya İran’ın da davet edilmesi kararlaştırılmıştır.21 

NATO’nun Geleceğine İlişkin Beklentiler ve Türkiye

NATO kolektif savunma örgütü işlevini genişleterek, kolektif güvenlik örgütü haline dönüşmüştür. Bugün NATO, savunma konusunda sadece üye ülkelerin topraklarıyla sınırlı kalmamaktadır. Karmaşık durum ve tehditlere karşı koyma konusunda birincil rol oynamaktadır. NATO operasyonları artık Washington Antlaşması’nın 

6. maddesinde tarif edilen Avrupa’dan ibaret savunma harekât alanıyla sınırlı değildir.22 NATO’nun Kuruluş Antlaşması’nda sorumluluk alanının Kuzey Atlantik bölgesi ile sınırlandırılmış olması ve NATO’nun sadece kendi topraklarını savunma ile görevli olması nedeniyle, NATO’nun alan dışında yapacağı faaliyetler uluslararası hukuk açısından sakınca yaratmaktadır. Bu nedenle NATO’nun yeni açılımları doğrultusunda NATO Antlaşması’nın yeni durumlara uyumlu hale getirilme ihtiyacı bulunmaktadır. 23 Ayrıca günümüzde ortak bir tehdit olmadığı 
için 5. Madde’nin uygulanmasında da sıkıntılarla karşılaşılmaktadır. Afganistan buna bir örnek teşkil etmektedir. Birçok ülke, halkına Afganistan’a neden çarpışmaya gidildiğini izahta güçlük çekmektedir. Bu nedenle NATO, operasyonların gerekliliği konusunda ülke kamuoylarını ikna edebilecek “insanlığın, demokrasinin, barışın, istikrarın sağlanmasının, korunmasının ve düzensizliğin ortadan kaldırılmasının önemi, düzensizlik ve istikrarsızlığın kendi ülkelerine de yansıyabileceği için tedbir alınmasının gerekliliği gibi” argümanlar ve formüller üzerinde çalışmalıdır.

ABD’nin, küresel ortaklara duyduğu ihtiyaç nedeniyle önümüzdeki dönemde diplomasiye, hukuka, ikili ilişkilere, uluslararası kuruluşlara, Transatlantik ilişkilerin geliştirilmesine ve NATO’ya daha fazla önem vermesi beklenmektedir. Güvenlik öncelikleri farklılık arz eden Avrupa’nın kendi güvenlik sistemi “Avrupa Savunma ve Güvenlik Politikası-AGSP”yi oluşturma çabalarını sürdüreceği ancak, yeterli kaynak ve ortak siyasi iradeyi sağlayamadığı için ABD ve NATO’ya olan ihtiyacının devam edeceği anlaşılmaktadır. 

Günümüzde savunmanın uluslararası boyutu ele alınarak, Türkiye’nin, NATO ve AGSP ile ilişkilerini, kazanımları ve sahip olduğu ortak değerlere uygun bir içerik ve yapıda sürdürmesi akılcı olacaktır. Türkiye’nin BAB’dan kaynaklanan haklarını AGSP’de kullanamaması bir eksiklik ve aynı zamanda bir haksızlıktır. Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin haksız bir şekilde AB’ye alınmasının sonucunda AGSP’de diğer NATO üyesi olan AB ülkeleri gibi haklar istemesi, problem yaratmaktadır. NATO ve AB Türkiye’ye GKRY ile ilgili konularda baskılarda bulunmaktadır. Türkiye’nin NATO üyesi olarak elinde bulundurduğu yetkileri, ulusal çıkarları istikametinde kullanmaya devam etmesi kadar doğal bir durumolamaz. Yakın gelecekte Transatlantik ilişkilerin tamiri yoluna gidilmesi, enerji güvenliğinde Türkiye’nin artan rolü, Ortadoğu’daki gelişmeler ve Türk Silahlı Kuvvetleri barış gücü unsurlarının özellikle Afganistan ve diğer görev yerlerindeki başarıları Türkiye’nin jeopolitik önem ve işlevinin daha iyi algılanmasına ve Türkiye’nin yeni açılımlar yapmasına olanak sağlayacaktır. Ancak uluslararası güvenlik anlaşmaları, Türkiye’nin egemen bir ülke olarak gerektiğinde bağımsız kararlar almasını da engellemeyecektir. 

Son Zirvelerden çıkan sonuçlara ve eylem planlarına baktığımızda yakın gelecek içinde NATO’da, Füze Kalkanı Projesinin gerçekleştirilmesi, Rusya ile olan ilişkilerin geliştirilmesi, küresel terörizmle mücadele, Ukrayna, Gürcistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Kosova ile genişleme, Deniz Haydutluğunu Önleme, Akdeniz Diyaloğu gibi İttifak dışı ülkelerle ortaklık ve işbirliğinin geliştirilmesi faaliyetleri gibi hem siyasi hem de askeri konularda yeni kararların alınacağı ve yeni stratejilerin oluşturulacağını söylemek mümkündür. 

3-4 Nisan 2009 tarihlerinde Fransa’nın Strasbourg ve Almanya’nın Kehl komşu kentlerinde NATO’nun 60. Yılının da kutlanacağı bir zirve gerçekleştirilecektir. ABD Başkanı Obama’nın da ilk defa katılacağı zirvede Arnavutluk ve Hırvatistan’ın üyelikleri onaylanacaktır. Böylece 26 olan üye sayısı 28’e ulaşmış olacaktır.25 Fransa’nın askeri kanada dönmesi konusu da bu zirvede önemli bir konu olarak ele alınacaktır. 

Geleceğe yönelik yeni bir konu da “Çoklu Gelecek Projesi” ’dir. Çoklu Gelecek Projesinin amacı güvenlik boyutunda geleceği anlamak, tartışmak, 
NATO üyesi ülkeler arasında iş birliğini geliştirmek, savunma planlamaları yapmak olarak belirtilmiştir. Projenin şekillendiricileri ise uluslararası 
ihtilaf, ekonomik entegrasyon, asimetri, devlet kapasitesi, kaynak paylaşımı, ideolojik mücadele, iklim değişikliği, teknoloji kullanımı ve demografik gelişmelerdir. 26 

Geleceğe yönelik bir başka strateji ise NATO’nun yayılmacılığı esas alacak yeni planlamalarıdır. Amaç, açıkça ifade edilmese de ABD jeostratejik 
girişimlerine Avrupa’nın katkısını genişletmek, enerji kaynaklarını ve yollarını kontrol altına almak, yükselen güçler Rusya ve Çin’i çevrelemektir. 
Bu amaçlara ulaşabilmek için de ABD, NATO ve AB arasındaki işbirliğinin güçlendirileceği ve rekabetin ortadan kaldırılmasına ilişkin adımlar 
atılacağı anlaşılmaktadır. Proaktif stratejinin benimsenmesi öngörülürken, nükleer önleyici darbe konsepti de bu stratejiye dahil edilmektedir. 

Geleceğe ilişkin NATO’nun taahhütleri gittikçe artmakta, hatta birçok konu BM’nin sorumluluk sahasına girmektedir. Bu durum akıllara NATO’nun BM’nin yerine geçmekte olduğuna dair şüpheler yaratmaktadır. Adının “Kuzey Atlantik Paktı” mı, yoksa “Ortak Güvenlik Paktı” mı olduğu tartışılmakta, hâlihazırdaki isminin bile artık mevcut durumu yansıtmadığına ilişkin değerlendirmeler de yapılmaktadır.27 

Türkiye’nin, 21. yüzyılda büyük devletlerin çıkar çatışmalarının yaşandığı bölgesel krizlerin merkezinde yer alan bir devlet olarak, bu krizlerden 
etkilenmemesi, güvenliğini sağlayabilmesi ve bölgede etkili olabilmesi için NATO ve AGSP açılımlarında politik ve askeri olarak etkili bir şekilde yer alması önem arz etmektedir. Ancak bu hususun kendi insiyatifi ile oluşturabileceği bölgesel ve küresel ilişkilere engel teşkil etmemesi de en az bunun kadar önemlidir. 

Uluslararası ortamın önümüzdeki 25-30 yıl içinde tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru bir değişim süreci yaşayacağı, bu kapsamda Rusya, 
Çin, Hindistan ve bir ölçüde de Japonya’nın bu kutupları oluşturabileceği, AB’nin ise bir kutup olabilme niteliğinin zayıf bir ihtimal olduğu düşünülmektedir. NATO’nun da AB gibi genişlemesini sürekli tutması halinde ve ABD etkisi de azaldıkça karar alma sürecinde karşılaşacağı sıkıntılar nedeniyle önceki gücünü muhafaza edebileceği konusunda tereddütler bulunmaktadır. 

Özellikle NATO’nun barış adına alan dışına çıkması, BM kontrolünde olmadığı takdirde önemli sıkıntılar yaratabilecektir. Bu nedenle Türkiye’nin NATO ile olan ilişkilerinin yanında diğer faktörleri de gözetmesinde yarar görülmektedir. Ancak yine de Atlantik ötesi ilişkilerin ve bu çerçevede NATO’nun temel güvenlik platformu olarak güçlendirilmesinin Türkiye’nin çıkarlarına uygun düştüğü varsayılmaktadır. 

NATO içerisinde karar alma süreçlerini incelediğimizde üye 26 ülkenin de eşit oy hakkı olduğu ve kararların oybirliği ile alındığı bilinmektedir, Türkiye’nin de bu karar alma mekanizması içerisinde kendi ulusal çıkarlarına ters düşen bir kararın çıkmasını tek başına engelleme gücüne sahip olduğu da bilinen bir gerçektir. 

Karar alma sürecinde 25 ülkenin diğer ülkeden daha güçlü, daha yetkili olduğu söylenemez. Oybirliği mekanizmasının böyle bir avantajı vardır. Asıl önemli olan husus Türkiye’nin ne istediğini ve ne istemediğini tam olarak ortaya koymasıdır. Bunun özünde dış politika konularında karar alma mekanizması içerisinde görevli olan makamların mutabakat içinde olması yatmaktadır. Eğer bu sağlanırsa, NATO içerisinde Türkiye, kendini daha iyi bir şekilde ifade edebilme olanağını bulur ve NATO platformuna getirmek istediği konuları, ittifak ülkeleriyle 
müzakere edebilme ortamı yakalar. Bu konuda Türkiye’nin Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönüşünde takınacağı tavır örnek olarak verilebilir. Fransa, Türkiye’nin AB müzakere sürecini tıkayan, parlamentosunda Ermeni soykırımını kabul eden, 2. Körfez Savaşı’nda Patriot füzelerinin Türkiye’ye gelmesini önlemeye çalışan ve diğer çeşitli konularda da Türkiye aleyhine hareket eden bir ülke konumundadır. Fransa, askeri kanada dönmesinin yanında Virginia ve Madrid’deki komutanlıkların da kendisine verilmesini istemektedir. Türkiye bu hassasiyetleri, Fransa’nın askeri kanada dönmesinde doğrudan veya dolaylı bir şekilde gündeme getirilebilir ve tavrını gelişecek ortama göre ulusal çıkarlarımız 
yönünde gösterebilir. Diğer taraftan, ulusal çıkarları göz ardı etmeksizin NATO’nun etkisizleştirilmesi yerine güçlendirilmesi, aynı ortak değerleri taşıyan üye ülkelerin güvenlik ihtiyaçlarına katkı sağlayan bir siyasi-askeri güvenlik örgütü olarak geliştirilmesinde de yarar görülmektedir. 


Sonuç 

NATO eski NATO değildir; değişime uğramıştır. Yeni üyelerin katılımı, ABD kontrolünü arttırmıştır. Ayrıca yeni tehdit algılamaları ışığında oluşturulan stratejileri ile de alan dışına çıkmaya başlamış ve etki alanını bir noktada bütün dünya olarak algılamaya başlamıştır. Bu kadar teşkilatlı, oturmuş, tecrübeli, savunmanın dışında siyasi ve sistem içi ilişkileri düzenleme, koruma ve geliştirme konularında başarılı olmuş bir teşkilatın sona erdirilmesi uygun olmayabilir. Ancak teşkilatın, küreselleşmenin ve onun önderi durumunda olan ABD’nin politikalarına göre yönlendirilmesine de engel olmak gerekmektedir. 

Türkiye 1952’den itibaren NATO’nun üyesidir. O yıllarda artan Sovyet tehdidi karşısında kendi güvenliğini güçlendirmek maksadı ile bu teşkilata üye olmuştur. Soğuk Savaş sonuna kadar, NATO’nun sağladığı güvenlik konusunda zaman zaman endişeler, Kıbrıs Harekâtı’nda olduğu gibi bazı olumsuzluklar yaşamışsa da genel olarak olumlu bir dönem geçirmiştir. NATO, modernizasyon ve batı ile yakın ilişkiler konusunda müspet bir ortam oluşturmuştur. Türkiye’de buna karşılık NATO’ya olması gerekenden çok fazla bağlılık ve sadakat göstermiştir. Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra dünya siyasetinde ve buna paralel olarak güvenlik politikalarında değişim olmuş, Türkiye çevresindeki bütün 
ülkelerle gerilim yaşarken, ilişkiler, gelişen siyasi duruma bağlı olarak yeni bir mecraya girmiştir. 

NATO, birinci öncelikli tehdit olarak gördüğü terör konusunda Türkiye’ye çifte standart uygulamıştır. Türkiye artık güvenliğini tamamen NATO 
çerçevesinde düşünmenin dışına çıkmıştır. Batı ile olduğu kadar, hatta daha fazla çevre, Kafkasya ve Orta Asya ile ilgilenmek ve buralarda işbirliği aramak zorundadır. 

Şangay İşbirliği Örgütü ile iletişim kurmayı değerlendirmek durumundadır. Dünyadaki yeni gelişmeler, Türkiye’nin tarihi, kültürel ve soy bağlantıları bu fırsatı önüne çıkarmıştır. 

Türkiye’nin NATO’yu dışlamadan ve batı ile ilişkilerini kesmeden, menfaatlerini ve güvenliğini bu yeni sahalara da taşıması gerekmektedir. 

Atlantik ötesi ilişkilerin tamir edilmesi, Türkiye’nin jeopolitik önem ve işlevinin daha iyi algılanmasına ve uluslararası güvenliğe katkısının daha iyi değerlendirilmesine yardımcı olacaktır. Türkiye, NATO’yu Transatlantik ilişkilerin temel politik ve askeri yapısı olarak görmektedir.28 

Bu nedenle henüz bu ittifakın yerini dol-durabilecek köklü bir yapı bulunmadığından, NATO İttifakı’na önem vermeye devam etmektedir. 
Ancak diğer taraftan NATO’nun ve dünyadaki tehdit algılamalarının, Türkiye’nin bu ittifaka girdiği ortamda olmadığı, Soğuk Savaşı müteakip ittifakın daha çok ABD amaçlarına uygun hareket ettiği, Türkiye’nin bu ittifaka eskisi gibi ihtiyacı bulunmadığı, bu nedenle NATO’ya sadakat derecesinde bir bağlılığın ve bağımlılığın olmasına gerek olmadığı, NATO konusunun denge politikaları çerçevesinde yürütülmesinin Türkiye’nin menfaatlerine daha uygun olacağı da değerlendirilmektedir. Türkiye’nin NATO’ya fazla güvenmeden ancak NATO’nun içinde kalarak ulusal çıkarlarına uygun hareket etmesi, NATO’yu ülkelerle çeşitli konuları müzakere edebilecek, istikrarlı ve geniş bir platform olarak görmesi, çıkarlarına uygun olmayan konularda “veto” hakkını kullanması veya bunun karşılığında başka bir çıkar sağlaması uygun bir yaklaşım tarzı olacaktır. Türkiye’nin bundan sonra kendisini merkeze alan, çevre ülkeleri, Rusya Federasyonu, Kafkasya, Orta Asya ile diyalog içinde olan çok taraflı bir dış politika uygulamasının yararlı olacağı kıymetlendirilmektedir. Güvenlik politikalarının da NATO’yu dışlamadan ancak yukarıdaki çerçevede ele almasının ve yürütülmesinin gerekli olduğuna inanılmaktadır. 

DİPNOTLAR,

1 Yılmaz Tezkan, Siyaset, Strateji ve Milli Güvenlik, Ülke Kitapları, İstanbul, 2000, s. 36-39. 
2 Turan Moralı’nın “NATO Stratejisindeki Değişim ve Gelişmeler” konulu, 11 Mayıs 2004 tarihli, ASAM 24. Jeopolitik Tartışma Toplantısı’nda yaptığı konuşmasından,s. 10. 
3 Ali Karaosmanoğlu’nun “NATO Stratejisindeki Değişim ve Gelişimler” konulu, 11 Mayıs 2004 tarihli, ASAM 24. Jeopolitik Tartışma Toplantısı’nda yaptığı 
konuşmasından, s.10. 
4 Armağan Kuloğlu ve Fatma Elif Salkaya, “ Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye”, Stratejik Analiz, Cilt 4, No.48, Nisan 2004, s.23. 
5 Richard Haass, “The New Middle East”, Kasım/Aralık 2006, 
http://www.foreignaffairs.org/20061101faessay85601/richard-n-haass/the-new-middle-east.html, (Son Erişim: 25 Şubat 2009) 
6 George Friedman, “Obama Enters the Great Game”, 19 Ocak 2009, 
http://www.stratfor.com/weekly/20090119_obama_enters_great_game, (Son Erişim: 5 Şubat 2009) 
7 Reuters, “US send more troops to flagging Afghan War”, 19 Şubat 2009, 
http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=11033563, (Son Erişim: 19 Şubat 2009) 
8 NATO Genel Sekreter Yardımcısı Jean François Bureau’nun 30 Ocak 2009 tarihinde düzenlenen 17. Uluslararası Antalya Güvenlik ve İşbirliği Konferansındaki 
konuşmasından. 
9 TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Aydın’nın 30 Ocak 2009 tarihinde düzenlenen 17. Uluslararası Antalya Güvenlik ve İşbirliği 
Konferansındaki konuşmasından.. 
10 Fatih Karaosmanoğlu, “İttifak vizyonunu yeniledi”, 7 Temmuz 2004, www.radikal.com.tr/haber.php? haberno121483, (Son Erişim: 20 Şubat 2009) 
11 Gnkur. Bşk. Org. Hilmi Özkök’ün “ Terörizmle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi Açış Konuşması”, 28 Haziran 2005 ve “Küresel Terörizm ve Uluslararası İşbirliği 
Sempozyumu Açış Konuşması”ndan, 23 Mart 2006. 
12 Gökçen Oğan ve Ergun Mengi, “NATO’nun Afganistan Görevi ve Türkiye’nin Katkılarına Dair Bir Değerlendirme”, Stratejik Analiz, Sayı 98, Haziran 2008, s. 65-66. 
13 T.C. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün 30 Ocak 2009 tarihinde düzenlenen 17. Uluslararası Antalya Güvenlik ve İşbirliği Konferansındaki konuşmasından. 
14 Armağan Kuloğlu, “ABD Montrö’yü Yine Zorluyor”, 21 Ağustos 2008, 
http://www.globalstrateji.org/TUR/Icerik_Detay.ASP?Icerik=1573, (Son Erişim: 18 Şubat 2009) 
15 Ibid. 
16 E. Büyükelçi CHP Milletvekili Dr. Onur Öymen’in 31 Ocak 2009 tarihinde düzenlenen 17. Uluslararası Antalya Güvenlik ve İşbirliği Konferansındaki konuşmasından. 
17 Erhan Türbeder, “NATO Bükreş Zirvesi ve Balkanlar”, Stratejik Analiz, cilt 9, sayı 91, Mayıs 2008, ss. 6-7. 
18 Habibe Kader, “NATO Toplantısı Sonrası Notlar”, 8 Aralık 2008,www.usakgundem.com. , (Son Erişim: 24 Ocak 2009) 
19 Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması 
20 “NATO Savunma Bakanları Polonya’nın Krakow şehrindeki toplantısında bugün NATO-Gürcistan komisyonu toplantısı yapıldı.”, 20 Şubat 2009, 
http://www.iha.com.tr/haber/Dunya/57661-H-4/Nato-gurcistantoplantisi-basladi, (Son Erişim: 22 Şubat 2009) 
21 “NATO’da Afgan Rüzgarı”, 6 Mart 2009, 
http://www.milliyet.com.tr/Dunya/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetayArsiv&ArticleID=1067705&Kategori=dunya&b=&ver=44, (Son Erişim: 7 Mart 2009) 
22 Kurt Volker, ABD Dışişleri Bakanı Avrupa ve Avrasya’dan Sorumlu Yardımcısı, “Atlantik Ötesi Güvenlik: 
NATO’nun Bugünkü Önemi Trans Atlantic Security:The Importance of NATO Today” 23 Şubat 2006, http:// 
www.state.gov/p/eur/rls/rm/2006/62073.htm, (Son Erişim:25 Şubat 2006) 
23 Yılmaz Aklar, “ NATO Riga Zirvesi: Ne NATO’yla, ne de NATO’suz”, Stratejik Analiz, cilt 7,sayı 81, Ocak 2007, s.66. 
24 Milliyet Gazetesi Köşe Yazarı Semih İdiz’in 31 Ocak 2009 tarihinde yapılan 17. Uluslararası Antalya Güvenlik ve İşbirliği konferansındaki konuşmasından. 
25 “NATO’nun 60. Yılı kutlamaları”, 9 Ocak 2008, www.aa.com.tr. , Anadolu Ajansı, (Son Erişim: 10 Ocak 2008) 
26 Sinem Kaya, 28 Kasım 2008 Genelkurmay Sarem Bşk.lığı bünyesinde Çoklu Gelecek Projesi hakkında kurum için bilgi notu. 
27 Emekli Subaylar Derneği Bşk. E. Tümg.Rıza Küçükoğlu’nun 31 Ocak 2009 tarihinde düzenlenen 17. Uluslararası Antalya Güvenlik ve İşbirliği Konferansındaki konuşmasından . 
28 Yılmaz Aklar, “NATO Riga Zirvesi: Ne NATO’yla, ne de NATO’suz”, Stratejik Analiz, cilt7, sayı 81, Ocak 2007, s.67. 


OrtadoğuAnaliz 
Nisan’09 Cilt 1 -Sayı 4 
http://www.orsam.org.tr

***

65 YILLIK İTTİFAK NATO VE TÜRKİYE, BÖLÜM 2


65 YILLIK İTTİFAK NATO VE TÜRKİYE, BÖLÜM 2

Rusya 

Rus yönetimi, ABD’nin NATO’yu kullanarak Rusya’yı çevrelemesine sert biçimde direniyor. ve ABD bir yandan silahsızlanma mesajları verirken, bu iki ülkenin Orta Asya’da bir güç mücadelesi içinde olduğu da gözden kaçmamaktadır. ABD, Taliban ve El Kaide ile daha etkili mücadele edebilmek için Irak’tan asker çekmeyi ve Afganistan’a daha fazla asker sevk etmeyi planlamaktadır. Rusya ise Orta Asya’daki hamleleriyle ABD’nin genişleme ve etkili olma planını bozmaya çalışmaktadır. Kırgızistan, Rusya’dan 1,7 milyar $ Rus yatırımı sözü aldıktan sonra ABD’ye ait Manas askeri üssünü kapatma kararı almıştır. Manas, Afganistan’daki Amerikan üslerine lojistik destek sağlaması açısından önem taşımaktadır. 

Kırgızistan bu açıklamayı yaparken Rusya, Afganistan’a lojistik destekte yardımcı olabileceğini belirterek adres olarak Moskova’yı göstermektedir. 

Bu durumda ABD’nin, ikmal konusunda Türkiye’den de talepte bulunabileceği değerlendirilmektedir. Ancak Kırgızistan, Manas üssü konusunda, ABD’nin girişimi ile bu konuyu yeniden görüşmeye niyetli olarak görünmektedir. ABD ve Rusya güç dengesinde çeşitli hesaplar yapılırken bu kez Moskova, Müşterek Güvenlik Anlaşması Zirvesi’ne ev sahipliği yapmış ve bu zirvede, Beyaz Rusya, Kazakistan, Ermenistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan ile birlikte 
NATO benzeri bir askeri ittifak kurma kararı alınmıştır. Anlaşmaya göre, bu ülkelere dışarıdan gelecek bir tehdit, tüm ittifaka üye ülkelere yapılmış sayılacaktır. İttifakın ilk icraatı, acil bir müdahale gücü oluşturma kararı olmuştur. 

ABD’nin Rusya ile olan herhangi bir işbirliğinde, tek taraflı kabullenmelerin olmayacağı açıktır. Bir yandan küresel mali krizle mücadele, diğer yandan da Afganistan’daki Amerikan varlığında bir olumsuzluk yaşanmaması için Obama, Rusya’dan destek almayı düşünebilir. Ancak bunun gerçekleşme olasılığı zayıf olduğu için ABD, Pakistan’ı elde tutmak zorunluluğunun farkındadır. 

Afganistan’daki istikrar, Pakistan, İran gibi ülkelerin durum ve tutumlarına da bağlıdır. Bu kapsamda bu ülkelerin barış ve istikrara katkısı önemli olup, ABD, NATO yoluyla da bu konuda çalışmalarını sürdürmektedir.8 Yeni Ortadoğu olarak ifade edilen politika anlayışında ABD’nin yine NATO’dan faydalanmak isteyeceği de aşikârdır. 

 < ABD’nin, her ne kadar Avrupa’yla köklü dini ve sosyo-kültürel ortak değerleri varsa da, AB ve ABD’nin dünya ekonomisindeki paylarının büyük olması aralarında rekabet yaratmaktadır. Önümüzdeki dönemde dengeli bir ABD–AB ortaklığının küresel siyasal düzene yeniden egemen olması beklenebilir.  >

Transatlantik İlişkileri, NATO ve AB 

ABD ve Avrupa, her ne kadar “Batılı olma” kavramı içinde ortak değerlere sahipse de, Avrupa artık Soğuk Savaş dönemindeki gibi ABD’nin güdümü altında yaşamak istememektedir. Bu nedenle AB, ekonomiyi takiben siyaset ve savunma konularında etkili olmaya çalışmaktadır. ABD’nin, her ne kadar Avrupa’yla köklü dini ve sosyo-kültürel ortak değerleri varsa da, AB ve ABD’nin dünya ekonomisindeki paylarının büyük olması aralarında rekabet yaratmaktadır. 

Önümüzdeki dönemde dengeli bir ABD–AB ortaklığının küresel siyasal düzene yeniden egemen olması beklenebilir. NATO’nun kurulduğu günden bugüne kadar ortaya çıkan yeni güvenlik ihtiyaçlarına karşılık, bu ittifakın, Atlantik’in iki yakasının bir araya gelerek güvenlik sorunlarını tartıştığı önemli bir diyalog platformu olduğu, önümüzdeki dönemde de terör ve kitle imha silahlarıyla mücadele konularında NATO’nun bu özelliğine duyulan ihtiyacın daha da artacağı kıymetlendirilmektedir. 2008 Savunma Bakanları Toplantısı’nda, Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına geri döneceği kesinleşmiştir. Böylelikle 1966’dan bu yana AGSP-NATO dengesini sağlamaya çalışan Fransa, politikalarını değiştirerek 
NATO’nun askeri kanadına geri dönme girişiminde bulunmuştur. Bu durum, NATO – AB ilişkilerinin daha da düzelebileceğinin ve NATO ile AGSP’nin uyum içinde çalışabileceğinin bir göstergesi olarak da mütalaa edilebilir. 

NATO’nun Askeri Güç Olarak Önemi

Önümüzdeki yıllarda enerji güvenliğinin, kaynaklarının ve intikal yollarının önemi artarak devam edecektir. 2030’lu yıllara gelindiğinde hidrokarbon, yine enerjide 
hâkim faktör olma durumunu koruyacaktır. Kuzey kutbu, küresel ısınmanın etkisi ile petrol arama ve kaynaklarının ortaya çıkmasına elverişli hale gelecektir. 
Bu durum yeni siyasi ilişkileri beraberinde getirecektir. Enerji güvenliğinin yanında gıda, su ve çevre konuları da öncelikli sorunlar haline gelecektir. 
Dünya genelinde nüfus artışı da bu sorunların içinde olacaktır. Ancak gelişmiş ülkelerde nüfusun yaşlanması, gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki genç ve eğitimsiz nüfus ve bunun bir sonucu olan göç hareketleri bir çatışma ortamı yaratabilecektir. Diğer tehditleri de göz ardı etmemek gerekmektedir. Yeni tehditlerin nereden geldiği henüz daha tam olarak belirlenememiştir. Bu yıllara gelindiğinde devlet, yine en önemli güvenlik sağlayıcısı, aynı zamanda tehdit kaynağı olacağından bu durumda askeri güç, önemini korumaya devam edecektir.9 Dolayısıyla NATO’nun askeri bir güç olarak önemini koruyacağı anlaşılmaktadır. 

NATO’nun Terörle Mücadelesi ve Türkiye

Küresel terörizm, dünyanın olduğu gibi NATO’nun da gündemini değiştirmiştir. Terörizm ile mücadelede BM, NATO, AB ve AGİT’in çalışmalarının artarak devam edeceği beklenmektedir. Gelişen yeni tehditlerin niteliği, NATO üyelerinin bu tehditlere en etkin bir şekilde mukabele etmede fikir birliğine varmalarını zorunlu kılmaktadır. Terörizmle mücadele konusu 1999’daki Washington Zirvesi’nden itibaren şekillenmeye başlamış, 2002 Prag Zirvesi’nde terörizmle mücadele konsepti onaylanmıştır. Bu gelişme ile İttifak üyelerinin halkına, kuvvetlerine, 
topraklarına ve uluslararası güvenliği hedef alan tüm terör hareketlerine karşı mücadele kararlılığı ifade edilmiştir. Kabul edilen konseptte, alınacak önlemlerin teröristleri caydırabilecek, durdurabilecek ve karşı savunma yapabilecek nitelikte olması öngörülmekte ve önlemlerin NATO’nun çıkarlarının olduğu bölgelerde uygulanması gerektiği belirtilmektedir. 2004 yılında İstanbul’da yapılan NATO Zirvesi, ABD ve AB’nin Küresel Terörizmle uluslararası alanda mücadelenin etkin yürütülebilmesi için ortak yaklaşım ve işbirliği için önemli bir imkân yaratmıştır. 



   Bu zirvede İstanbul İşbirliği Girişimi oluşturulmuştur. Körfez İşbirliği Konseyi kurulmuş ve Güçlendirilmiş Akdeniz Diyalogu ile Doğu Akdeniz’in güvenliği ve istikrarı için önemli bir girişim başlatılmıştır.

NATO kapsamında yapılan tüm toplantılar ve girişimler sonucunda varılan ortak noktalara bakıldığında, NATO’da terörle mücadele konusunda bir görüş birliği oluştuğunu ve üyelerin bu konuda iş birliğine hazır olduklarını ve NATO imkân ve kabiliyetlerinin de bunu başarabilecek durumda olduğunu görmek mümkündür. Ayrıca mücadelede NATO’nun uluslararası iş birliğine açık olduğu da söylenebilir. Bu konu 2009 yılına kadar yapılan bütün toplantılarda güncelliğini korumuştur. 
Ancak terörle mücadele konusunda NATO içinde uygulamada tam bir konsensüs sağlandığını da söylemek mümkün değildir. Terörizmin tanımı ve terörizmle mücadele noktasında nasıl bir ortak politika uygulanacağı konusunda belirsizlikler sürmektedir. 2004 İstanbul Zirvesi’nde Afganistan’da NATO’nun görev alanının genişletilmesi, Irak konusunda görüş birliğine varılması ve Irak’tan kaynaklanan terör tehdidinin varlığının kayıt altına alınması, İstanbul İşbirliği Girişimi’nin Akdeniz Platformu ile birlikte işlem görecek biçimde yaşama geçirilmesi daha çok ABD’nin kazanç hanesini ilgilendirmiştir.

NATO aldığı bu kararlar ile ABD’nin dış politika uygulamalarını meşruiyet zeminine çekmiştir.10

Türkiye terörizmden en fazla zarar gören ülke konumundadır ve bu nedenle terörle mücadelede en duyarlı ülkedir. Gerek zarar gören ülke konumundan doğan hassasiyeti, gerek NATO ittifakına verdiği önem ve gerekse insani duygularla, NATO’nun terörle mücadele konsepti ve doktrin geliştirme faaliyetlerine destek sağlamakta ve bu konuda NATO ve diğer ülkelere operatif ve stratejik seviyelerde eğitim vermektedir. Afganistan’daki NATO gücüne olan katkılarını ve eğitim amaçlı açtığı “Terörle Mücadelede Mükemmeliyet Merkezi”ni bu uygulamalarına iyi birer örnek olarak göstermek mümkündür. Herhangi bir nedenle bir ülkede terörist olarak adlandırılan bir kişi veya örgüt, diğer ülkede özgürlük savaşçısı gibi farklı şekilde kabul ediliyorsa, o zaman bu mücadelenin başarılı olma şansı yoktur. Bugün terör tehdidinin büyüklüğü konusunda 
genelde devletlerarasında ortak bir anlayış vardır. Ancak asıl anlaşmazlık, hangi şiddet ve tehdit kullanımının terör kapsamında algılanması gerektiği yönündedir.11 

Diğer uluslararası kuruluşlarda olduğu gibi NATO’da da terörün ortak bir tanımını yapmak mümkün olmadığı gibi NATO’nun terör örgütleri listesi üzerinde tam bir mutabakat sağlandığını söylemek de mümkün değildir. Türkiye 25 yılı aşkın bir süredir PKK terörü ile mücadele etmektedir. NATO’nun terör konusundaki hassasiyeti de bilinmektedir. Ancak içinde PKK’nın da bulunduğu NATO’nun terörist listeleri yıllara sari olarak güncelleştirilirken, PKK terör örgütünün listeye dahil edilmesinde zaman zaman güçlüklerle karşılaşılmaktadır. 
Bu yaklaşım, NATO’nun terörle mücadeledeki ciddiyeti ve tutumu ile bağdaşmamaktadır. PKK terör örgütünün Avrupa’da büroları vardır. 
Avrupa’dan televizyon yayını yapmaktadır. 

Bu Avrupa ülkeleri NATO üyesidir. PKK, NATO üyesi olan Türkiye’ye zarar vermeye devam etmektedir. Türkiye’nin yapmakta olduğu mücadeleye, 
çeşitli nedenlerle doğrudan veya dolaylı olarak engel olunmaktadır. Türkiye’nin bu beklentisinden, bir tehdit unsuru olan PKK ile mücadelesini NATO’ya yüklemek istediği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Türkiye’nin güvenliğini bir başka ülkeye veya kuruluşa aktarma düşüncesi ve niyeti yoktur. Kendi güvenliğini sağlayacak güçtedir. Ancak güçlü bağlarla bağlı olduğu ve güvenilir bir müttefiki durumunda bulunduğu NATO’dan, hakkı olduğu desteği beklemesi de yadırganmamalıdır. 60 yıldır varlığını başarıyla devam ettiren, küresel gelişmelere ve bunun gerektirdiği ihtiyaca göre kendini yenileyen NATO, yeni tehdit algılamasında birinci sıraya terörizmi koymuştur. Terörle mücadelede 
yeni konseptler oluşturmuş ve stratejiler geliştirmiştir. Afganistan’a müdahalede, kuruluşundan beri ilk defa İttifak Anlaşmasının 5. maddesini yürürlüğe koymuştur. Terörizm karşısındaki duyarlılığını her fırsatta dile getirmiştir. Ancak uygulamada üye ülkelerin tümü, özellikle PKK terör örgütü ile mücadelesinde Türkiye’nin beklentilerine cevap verecek anlayışta olamamıştır. NATO’nun kendisini bu konuda yeniden sorgulaması gerekmektedir. 

NATO-ABD ve Türkiye Arasındaki Son Gelişmeler 

Afganistan Konusu: NATO’nun Afganistan da yürüttüğü faaliyetler kapsamında Türkiye, ISAF komutası altında, Kabil ve çevresinde Afgan halkının güvenliğini sağlamaya devam etmektedir. NATO’nun bu bölgedeki başarı veya başarısızlığı ittifakın geleceği konusunda etkili olacaktır.12 
Bu nedenle ABD, Afganistan’ın geleceği açısından ittifak ülkelerinden muharip asker sayısının artırmasını talep etmektedir. Türkiye de, asker sayısının arttırılması istenen ülkelerin başında gelmektedir. Diğer taraftan da ISAF’ın görev tanımlamasının değiştirilmesi ve etki alanının Kabil ve çevresinden daha güney-güneydoğuya kaydırılarak Taliban’la savaşması öngörülmektedir. Görüldüğü gibi ISAF’ın asıl amacı barışı korumaktan, savaşmaya doğru değiştirilmek istenmektedir. Tarihi boyutta Türk-Afgan ilişkilerinin seyrine bakıldığında dostluk ve yardımlaşma söz konusudur. Afgan halkı Türkiye’ye sempati duyar ve güvenir. Bu çizginin dışına çıkmak, her iki toplum için de sakınca doğurur. Ayrıca Türkiye, güvenlik sağlama faaliyetine ilave olarak Afganistan’da istikrarın sağlanmasına, ülkenin yeniden inşası ve yapılanmasına parasal destek de dâhil önemli katkılar sağlamakta, ülkeye ve ülke halkına çeşitli yardımlarda bulunmaktadır. ISAF’ın komutasını da iki defa üslenmiştir. 

Komutayı yeniden üstlenmesi de gündemdedir. Bunların yanında, Türkiye, Afganistan Silahlı Kuvvetleri’nin yeniden organizasyonuna yardımcı olmaktadır. Afgan Savunma Üniversitesinin (Harp Akademileri) veya Savunma Kolejinin (Harp Okulu) oluşumunu sağlamaya yönelik çalışmalar yapmaktadır.13 Bunların ötesinde gerekli görüldüğü takdirde Afgan subaylarının askeri eğitimlerini Türkiye’de görmelerine yardımcı olunacağı da Türkiye tarafından belirtilmiştir. NATO müttefikleri Afganistan’da teröre karşı mücadele ederken, Türkiye’nin PKK’ya karşı yürüttüğü mücadelede yanımızda yer almadıkları gibi PKK’yı çeşitli şekillerde uzun bir süredir himaye ettikleri de bilinmektedir. Türkiye’nin bu 
gerçeklerin bilincinde olarak strateji oluşturması ve bu paralelde hareket etmesi doğaldır. 

Montrö’yü İhlal Teşebbüsleri: Bir diğer konu ise ABD’nin NATO’yu kullanarak Montrö Boğazlar Sözleşmesini delmeye çalışmasıdır. ABD, Kafkasya ve Orta Asya’da söz sahibi olmak maksadıyla Karadeniz’de güç bulundurmak istemekte ve çeşitli hadiseleri kullanarak bunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Son beş yıl içinde bu konuda üç defa teşebbüste bulunduğu görülmektedir. Fırsat çıktığında NATO’yu bu maksatla kullanma temayülünü de göstermektedir. 

ABD’nin Karadeniz’e açılma teşebbüslerinden ilkine, 2003 yılında Irak’a yapacağı müdahale öncesinde, Türkiye ile yaptığı görüşmelerde rastlanmıştır. Müzakere sürecinde, ABD’nin Karadeniz’e gemi gönderme ve Trabzon’da üs bölgesi istemesi oldukça yadırganmış ve müzakerelerde, ABD’nin Irak’a yapacağı müdahale çerçevesinde yapılacak anlaşmayı fırsat olarak değerlendirerek Kafkasya’da etkili olmak maksadıyla Karadeniz’e çıkmak istediği anlaşılmış, ancak konu ile ilgisi olmayan bu istek Türk tarafınca geri çevrilmiştir.14 

ABD’nin ikinci teşebbüsü ise 2005 yılında gerçekleşmiştir. NATO gücü, Doğu Akdeniz’de teröre ve suçlara karşı mücadele amacıyla, Türkiye’nin de içinde yer aldığı, Aktif Çaba (Active Endevaour) operasyonunu icra etmektedir. Diğer taraftan da genelde aynı maksatla, Türkiye önderliğinde oluşturulan bir deniz filosu, Karadeniz’de, Karadeniz Uyum Harekâtı ( Black Sea Harmony) adı altında faaliyet göstermektedir. Bu faaliyete Türkiye ve Rusya’nın yanı sıra Ukrayna da kısmen katılmaktadır. Ancak ABD, 2005 yılı içinde, Doğu Akdeniz’de NATO bünyesinde oluşturulan Aktif Çaba Operasyonu görev alanının Karadeniz’i de kapsayacak şekilde genişletilmesi için resmi olmayan bir plan ortaya koymuş ve 
bu planı, Karadeniz’in güvenliğinin önemli olduğu gerekçesiyle Akdeniz’de olduğu gibi terörle ve suçlarla mücadele maksadıyla önerdiğini ifade etmiştir. ABD’nin ihtiyaç olmamasına rağmen böyle bir teşebbüste bulunması, ifade edilen maksadın dışında, tamamen bir bahane ile Karadeniz’i doğrudan kontrol altına almak olduğu şeklinde değerlendirilmiştir. 

ABD’nin bu konudaki üçüncü teşebbüsü de, 2008 sonunda Gürcistan’da meydana gelen olaylardan sonra, Gürcistan’a yapılmakta olan insani 
yardım çerçevesinde, ABD donanmasına ait iki adet 70 tonluk askeri hastane gemisi adı altında yardım gemisi gönderme isteğinde bulunmasıdır. 
Hatta NATO’yu da bu kapsamda kullanmaya isteklidir. Gürcistan’a yardımın hava, kara ve Montrö Sözleşmesi’ne aykırı olmayan bir düzenleme ile denizden de yapılması mümkünken, böyle bir isteğin, Karadeniz’de ağır tonajlı askeri gemilerle bayrak gösterme, dolayısı ile Karadeniz’e çıkarak bölgeyi etkileme ve Rusya’nın etkisini sınırlama maksadını taşıdığı değerlendirilmektedir. 

Belirtilen bu üç teşebbüs de Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ihlali anlamına gelmektedir. Montrö Sözleşmesi’ne uygun olmayan bir izni, başka bir ülkeye vermesi Türkiye’nin, hem egemenlik konusunu tartışmalı hale getirir, hem de bölgede güvenlik açısından kendi aleyhine bir husumet yaratabilir.15 ABD’nin Karadeniz’de güç bulundurma veya üs teşkil etme gibi teşebbüslerine karşı ihtiyatlı olunması gerekmektedir. Antlaşma hükümlerinin muhafazası ve buna riayet edilmesi, Türkiye’nin egemenliğini korunması ve Karadeniz’deki dengeleri de gözetmek suretiyle Türkiye’nin güvenliğinin sağlanması açısından önem taşımaktadır. Türkiye’nin bu konuda ortak çıkarları olan Rusya ile koordinede 
bulunması doğru bir yaklaşım olarak nitelendirilmiştir. 


3 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,



***

65 YILLIK İTTİFAK NATO VE TÜRKİYE BÖLÜM 1


65 YILLIK İTTİFAK NATO VE TÜRKİYE, BÖLÜM 1 


60 yıldır varlığını devam ettiren ve kendini yenileyen NATO, yeni tehdit algılamasında birinci sıraya terörizmi koydu. 

E.Tümgeneral Armağan KULOĞLU 
ORSAM Başdanışmanı 
armagankuloglu@orsam.org.tr 
Ortadoğu Analiz 
Nisan’09 Cilt 1 -Sayı 4 



NATO içindeki ABD’nin üstün durumu zaman geçtikçe İttifak’ın Batı Avrupalı üyelerini rahatsız etmiştir. Avrupa Birliği fikri son 50 yıl içinde adım 
adım gerçekleşip “Birleşik Avrupa Devleti” hedefine doğru ilerledikçe Avrupa devletlerinde ABD’nin askeri vesayetinden kurtulma düşüncesi de gelişmeye başlamıştır. 

NATO’nun Kuruluşu ve Soğuk Savaş Dönemi 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’nin işgal etmiş olduğu ülkelerde Sovyet Ordusu’nun desteğiyle Komünist partiler, demokratik teamüller dışında yöntemler kullanarak iktidarı ele geçirmişlerdir. O yıllarda, Sovyetlerin bu fiili genişleme siyaseti karşısında, Batılı ülkeler arasında herhangi bir siyasi veya askeri bir dayanışmayı ortaya koyacak bir antlaşma ve örgütlenme yoktu. Bu nedenle 17 Mart 1948 tarihinde İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg aralarında imzaladıkları “Brüksel Antlaşması” ile muhtemel bir tecavüze karşı kuvvetlerini birleştirmeyi kabul ederek Mareşal Montgomery’nin komutasında ilk müşterek askeri teşkilatı kurmuşlardır. 

NATO ittifakının başlangıcı olarak kabul edilen bu teşkilat, 1955 yılında Batı Avrupa Birliği adını alacak olan teşkilatın da temelini teşkil etmiştir. 
Bu teşebbüs, Batı Avrupa’nın müşterek savunma yolunda attığı ilk adımdır. 4 Nisan 1949 tarihinde Washington’da imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması ile İttifak, bilinen yaygın adı ile NATO olarak kurulmuştur. Kuzey Atlantik Antlaşması’nda, Brüksel Antlaşmasına dâhil beş ülkeyle beraber müzakere sürecine çağrılan İtalya, İzlanda, Danimarka, Norveç ve Portekiz’in de katılımı ile NATO’nun üye sayısı 12’ye ulaşmış, Türkiye ve Yunanistan’ın 1952’de, Almanya’nın 1955’te, İspanya’nın 1982’de İttifaka katılması ile üye sayısı 16 olmuştur. Soğuk Savaş dönemi bu 16 üye ile aşılmıştır. 

NATO, kurulduğu 1949 yılından 1989 yılına kadar geçen 40 sene içinde Avrupa’nın güvenliğini tartışmasız bir şekilde temin etmiştir. Tehdidin 
mahiyetinin ve büyüklüğünün belli olduğu bu dönemde, savunma stratejileri ve askeri kuvvet yapıları, tehdide yönelik olarak tespit ve teşkil 
edilmiş ve uygulanmıştır. Türkiye, Soğuk Savaş döneminde kendisine yönelebilecek silahlı tecavüzlere karşı güvenliğini kendi öz savunması 
ile birlikte, NATO’nun bir üyesi olarak da sağlamıştır. 





1950’den sonraki yıllar ABD’nin ekonomik ve askeri gücü ile Avrupa’da itirazsız söz sahibi olduğu yıllardır. Güvenlik ihtiyacının gerektirdiği ağır savunma harcamaları, ABD’nin varlığı ile NATO’nun Avrupalı üyeleri için hafiflemiş, savunmadan kısılan imkânlar sosyal devletin gereklerine harcanabilmiştir. Bu arada Türkiye modern harp silah ve araçlarına biraz daha fazla sahip olabilme uğruna ekonomik gücünün çok üstünde bir silahlı kuvveti muhafaza ederek hem NATO’nun insan gücü açığını kapatmış ve hem de kendi teknolojik yetersizliğini bu şekilde telafi etmeye çalışmıştır. 

NATO’nun kuruluş amacı, 1952-1957 yılları arasında görev yapan NATO Genel Sekreteri Lord Ismay’in söylediği gibi, SSCB’yi dışarıda, ABD’yi içeride ve Almanya’yı aşağıda tutmak olarak ifade edilebilir. Kolektif savunma amaçlı bir örgüt olan NATO’yu kuran Kuzey Atlantik Anlaşması’nın 5. maddesine göre NATO üyelerinden birine yapılan saldırı tümüne yapılmış sayılacak ve karşılık, kolektif olarak verilecektir. Metinde belirtilmemesine rağmen bu ilk maddenin temel amacı SSCB’den gelebilecek bir saldırıya karşı üye devletlerin birlikte hareket ederek birbirlerinin güvenliğine katkıda bulunmalarını sağlamaktır. 

NATO içindeki ABD’nin üstün durumu zaman geçtikçe İttifak’ın Batı Avrupalı üyelerini rahatsız etmiştir. Avrupa Birliği fikri son 50 yıl içinde adım adım gerçekleşip “Birleşik Avrupa Devleti” hedefine doğru ilerledikçe Avrupa devletlerinde ABD’nin askeri vesayetinden kurtulma düşüncesi de gelişmeye başlamıştır. 1984 yılında ABD’nin Sovyetler Birliği ile uzun menzilli füzelerin sınırlandırılması pazarlığına girmesi ve Yıldız Savaşları Projesi ile Kuzey Amerika’yı koruma girişimleri, İttifakın Batı Avrupalı üyelerini yeni arayışlara sevk etmiş ve Batı Avrupa’nın Güvenlik Mimarisinde yeni bir üslup değişikliğine gidilmiştir.1 

ABD’nin küresel ortaklara duyduğu ihtiyaç nedeniyle önümüzdeki dönemde NATO’ya daha fazla önem vermesi bekleniyor. 




Soğuk Savaş Sonrası NATO ve Değişim 

NATO İttifakı kurulduğundan bugüne kadar 65 yıl kadar bir süre geçmiştir. Kuruluşundan Soğuk Savaş’ın sona ermesine kadar olan dönemde, içinde bulunulan tehdit algılaması ortamında kuruluş maksadına uygun olarak hareket eden NATO, Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve Varşova Paktı’nın ortadan kalkması ile varlığını devam ettirip ettirmeme konusunda kendisini sorgulamaya başlamıştır. Varşova Paktı, iki kutuplu dünya düzeninde Doğu Bloku’nun savunma ihtiyacını karşılamaktan öteye gidemeyen ve bir anlamda NATO’ya karşı kurulan savunma işlevli bir örgüt niteliğinde iken NATO, Varşova Paktı’na karşı Batı’nın sadece savunma ihtiyacını karşılamakla sınırlı kalmamıştır. NATO’nun bir savunma örgütü olma özelliği kadar önemli diğer bir özelliği de üye ülkeler arasındaki askeri, siyasi ve sistem içi 
ilişkileri koruma, geliştirme ve düzenleme işlevlerini yerine getirmeye çalışmasıdır. 

Temmuz 1990’da yapılan NATO Zirvesi’nden başlayarak, NATO’nun değişen düzenin koşullarına göre yeniden yapılandırılmasına karar verilmiştir. 
NATO’nun değişen düzenin koşullarına göre yeniden yapılandırılmasında, Sovyet tehdidinin ortadan kalkması sonrasında ortaya çıkan belirsizliklerin ve risklerin önemli bir neden olduğu görülmektedir. Ortaya çıkan yeni duruma göre tehdidin yeniden değerlendirilmesi yapılmış, başta uluslararası terör olmak üzere kitle imha silahlarının yaygınlaşması, silah, insan ve uyuşturucu kaçakçılığı, kitlesel göç hareketleri gibi tehditler yeni tehdit algılamaları olarak belirlenmiştir. 

Bu bağlamda NATO sadece bir kolektif savunma örgütü olmanın yanında, kolektif ve iş birliğine dayalı bir güvenlik örgütü haline de gelmiş2 ve örgüt, bilinen görev alanının dışına da çıkmaya başlamıştır. Ayrıca örgütün, güvenlik konusunda istikrarı bozabilecek yeni yapılanmalara engel olmak ve kendi yapılanmasının etki alanını arttırarak istikrar sağlamak maksadıyla genişletilmesine karar verilmiştir. 


NATO’nun Genişlemesi 

Bu bağlamda önce Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Polonya, daha sonra Romanya, Bulgaristan, Slovenya, Slovakya, Estonya, Letonya, Litvanya ittifaka katılmıştır. 
Orta ve Doğu Avrupa’da, Yeni Ortadoğu, Ortadoğu için yeni bir çağın başlangıcını ifade eden bir terimdir. Ortadoğu’da yeni aktörlerin, yeni güçlerin meydana geldiği ve artık sert gücün yerini yumuşak güce bıraktığı oluşumdur. Bu durumda ABD’nin bölgede etkinliğini askeri güç yerine diplomasi gibi yumuşak güçle sağlamaya çalışacağı anlaşılmaktadır. 

Orta Asya’da ve Kafkaslar’da ortaklar edinmek amacıyla Barış için Ortaklık (BİO) Projesi hayata geçirilmiştir. 

Barış için Ortaklık 

Soğuk Savaş sonrası dönemde NATO’nun siyasi boyutunun önem kazandığı görülmektedir.3 Rusya Federasyonu (RF) ile olan ilişkilerinde de bir değişim yaşanmış ve önce RF’nin NATO içinde bir nevi gözlemci olarak yer alması ve karşılıklı güvenin oluşmasına yardımcı olmak üzere NATO Karar Alma Sürecini takip etmesi sağlanmış, daha sonra da Karar Alma Sürecinde beraber çalışılan, ancak oy ve veto hakkı olmayan bir sistem oluşturulmuştur. Sorumluluk sahası, yeni tehdit algılamaları ve kabul edilen misyon çerçevesinde, yazılı olarak belirtilmese de, bütün dünya olarak algılanmaya başlamış ve Birleşmiş Milletler ile (BM) yakın iş birliği konusu güçlenmiştir. Bu yeni durum doğal olarak NATO’nun teknolojik ilerlemesini, yeni sistemleri, yeni konseptleri, doktrinleri, kuvvet yapısını da kapsayan yeniden yapılanmasını beraberinde getirmiştir. 

Düşüncede, teşkilatlanmada, usul ve yöntemlerde değişiklikler olmuştur. Daha uzun mesafelere süratle intikal edebilen, hareket kabiliyeti yüksek, elastik, çevik, üstün ateş gücüne sahip, istihbarat imkânları teknolojiyi de kullanarak daha da gelişmiş, haberleşme ve komuta kontrolü çok iyi olan, çoğunlukla özel olarak teçhiz edilmiş ve özel eğitim görmüş; ancak daha küçük yapıda birliklerden oluşan bir yapı öngörülmüştür. 




NATO, ABD ve Rusya

ABD’nin kurmak istediği Yeni Dünya Düzeni’nin önündeki en büyük tehdit olan terörün ve kitle imha silahlarının yayılmasının engellenmesi ve enerji kaynakları ile yollarının kontrolünün sağlanması amacıyla ABD “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) olarak bilinen projeyi geliştirmiş ve uygulamaya koymuştur.4 ABD, NATO’yu, özellikle BOP’un bir Amerikan projesi olduğu izlenimini silmek amacıyla projenin uygulanmasına dâhil etmek istemiş ve daha sonra da projenin adı, “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi” (GOKAP) olarak değiştirilmiştir. 

ABD’nin Irak’a müdahalesinden sonra yaşanan gelişmeler son yıllarda “Yeni Ortadoğu” olarak isimlendirilen bir anlayışın ortaya çıkmasına neden olmuştur. 

Yeni Ortadoğu, Ortadoğu için yeni bir çağın başlangıcını ifade eden bir terimdir. Ortadoğu’da yeni aktörlerin, yeni güçlerin meydana geldiği ve artık sert gücün (hard power) yerini yumuşak güce (soft power) bıraktığı oluşumdur. Bu durumda ABD’nin bölgede etkinliğini askeri güç yerine diplomasi gibi yumuşak güçle sağlamaya çalışacağı anlaşılmaktadır.5 Yeni yönetimin, İran konusunda olduğu gibi diyalog ve müzakere yolunu benimseyeceğini, ancak gerektiğinde askeri seçenekleri gündemde tutacağını belirtmesi, diplomasi ve yumuşak gücün yeterli olamayacağı zamanlarda sert güç kullanılabileceğini göstermektedir. 


Ortadoğu’da barış ve istikrarı tehdit eden önemli konulardan biri de Filistin-İsrail çatışmasıdır. Sonuç alınamayan ve yıllar süren bu problemin 
bir anda ortadan kaldırılmasının imkânsız olduğunu bilen Obama, direkt olarak Gazze krizi gibi olaylara müdahil olmamakta, atadığı özel temsilciler 
aracılığı ile ilişkileri devam ettirmeyi planlamaktadır.


Önemli diğer iki konu da Afganistan ve Rusya’dır. Obama’nın, selefi olan Bush’dan farklı olarak bu iki ülke ile ilgili krizlerden kaçınma yolunu seçtiği 
söylenebilir. Afganistan konusunda, Taliban’a karşı mücadelenin kazanılması amacı varken, Rusya cephesinde ise doğal gaz ve lojistik konular 
ağar basmaktadır. Afganistan konusu bir noktada NATO’nun geleceği olarak kabul edilmektedir. ABD’nin yeni yönetimi, acil bir tedbir 
olarak Afganistan’a 17000 ilave ABD askeri gönderme hususunu karara bağlamıştır.7 

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.



***

16 Ekim 2015 Cuma

ALMANYA KISKACINDAKİ AVRUPA BİRLİĞİ




ALMANYA KISKACINDAKİ AVRUPA BİRLİĞİ,




ALMANYA KISKACINDAKİ AVRUPA BİRLİĞİ 
Doç.Dr.Sait YILMAZ* 

Giriş 





Genel dünya konjonktürü içinde artık büyük güçler kendi işsizlik ve enflasyonunu başka ülkelere satma peşindedir, bunun da vasıtası para’dır. 
Bu paradigma 11 Eylül 2001 ile başladı ve yansımaları daha uzun süre devam edecektir. 

Avrupa’da görülen ekonomik kriz de ABD’nin para vasıtası ile kendi yaşadığı krizi Avrupa Birliği’ne satmasından başka bir şey değildir. Buna çare bulmak için Rusya ve Çin, dış ticarette doları devre dışı bırakmaya çalışmaktadır. Avrupa Birliği içinde Maastricht Anlaşması ile kabul edilen ortak para ‘Euro’, önce durgunluğa 2008 krizi ile birlikte bölünmeye yol açtı. Gelinen aşamada Avrupa Birliği’nde para federalleşti ama yapı konfederal kaldı. Evin babası Almanya gerçekten çok kazandığı halde ailenin üyelerine para yetiştirememektedir. Hâlbuki Avrupa Birliği siyasi nedenlerle kuruldu ama ekonomik beklentiler bunun bir sonucu idi. Ekonomik refahı yaymayı hedefleyen Avrupa Birliği, bugün başka ülkelerin borçlarını hatta yoksulluğunu paylaşmak için düzenlemeler peşindedir. Gelinen aşamada, siyasi birlik sağlanmadan ekonomik birliğe gitmenin doğru olmadığı anlaşıldı. Avrupa Birliği içinde ülkeler ekonomik performanslarına göre alacaklılar ve borçlular olmak üzere ikiye bölündü. 

Diğer yandan siyasi ve sosyal dinamikler birliği çözülmeye doğru götürmektedir. Şengen, Ortak Pazar ve Avrupa Birliği’nin kendisi tehlike altındadır. Yaşanan 
ekonomik kriz ve devam eden süreçte AB’nin patronunun Almanya olduğu ortaya çıktı. Bu makalede, Avrupa Birliği’nin geleceğini ve bu gelecekte Almanya’nın rolünü tartışacağız. 

Avrupa Birliği’nde Ekonomik Kriz ve Almanya 

     Avrupa’nın içinde bulunduğu ekonomik bunalımın nedeni oldukça basit; bankalar ve ülkelerin genel olarak ağır finansal baskı altında yani borç batağı içinde olması, bunu dışarıdan yardım almadan önlemenin hemen hemen hiçbir yolunun bulunmamasıdır. Emanet para ile sorun çözülebilir ama bu karmaşık bir siyasi süreç gerektirmesinin yanında pek çok Avrupalının muhalif olduğu bir konudur. Bu karmaşıklık, faiz miktarı arttıkça ve verilen sözlerde durulmadıkça artmaktadır. 
Bankacılık ve ulusal borç sorunları iç içe ve birbirilerini besleyen sorunlardır. Banka sermayesinin garanti edilmesi yerine sermaye yapılarının yeniden düzenlenmesi için her ülkenin kendi yolunu izleyecek olması Euro bölgesinin geleceği için bir tehlike olarak görülmektedir. Fakat sorun problemin karmaşık olması ile sınırlı değildir. 2008 yılından itibaren yetkililer yaklaşan krizin farkında olmasına rağmen önlemek için çeşitli sebeplerle bir şey yapmadı. Bunun altında yeteneksizlik, aldatma ve hayal görme gibi pek çok neden sayılabilir. Bazı liderler zaman kazanmak, bazıları kendi beklentileri için çözüme yönelik harekete geçmeyi erteledi1. 
Örneğin Yunanlıların sahte mali verilerle hareket ettiği, bankacıların bunu çeşitli nedenlerle görmezden geldiği aşikârdı. Avrupa Birliği, ülkeleri şeffaf olmaya zorlamasına rağmen Güney ve Orta Avrupalılar buna pek uymaz. Bunun altında vergiden kaçmaktan ziyade birbirlerine olan tarihsel güvensizlik yatmaktadır. 

* İstanbul Aydın Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi, saityilmaz@aydin.edu.tr 

1 George Friedman: European Crisis: Precise Solutions in an Imprecise Reality, Stratfor, (Oct 4, 2011). 


Brüksel’in vergi ve çalışma düzenlemelerinin uygulanması müteşebbisler ve küçük işletmeler için zor olduğundan bu ülkeler yazılı olmayan kendi yöntemleri ni geliştirmişlerdir. Bu yüzden Yunan, İspanyol ya da İtalyan ekonomisine gerçekte ne olduğunu söylemek rakamların çok sıhhatli olmaması nedeni ile zordur. Ekonominin önemli bir kısmı resmi rakamlara yansımamıştır. Bazı rakamlara göre Yunanistan’da %10, diğerine göre %40 kayıt dışı yani gri ekonomi vardır. Hâlbuki bu rakamlar bir kurtarma planı için çok gereklidir. Bu tür sebeplerden dolayı Avrupa bankalarının ve ülkelerinin ne kadar borçlu ya da bundan sorumlu olduğu tıpkı ABD’deki karşılıksız garantiler gibi karanlıktadır. Bu belirsizlik hükümetleri ve bankaları kurtarma planı geliştirmede zorlamaktadır. Bunlar içinde sadece Almanya’nın durumu farklıdır. 

Alman sistemine göre işleyen Brüksel bürokrasisi partizan uygulamalara ve vergi vermeyenlere göre değildir. Kısaca güneyle olan bu kültür farkı bugün Avrupa’yı 
vururken, Avrupa Birliği kurulurken dayatılan Alman anlayışının tutmadığı da ortaya çıkmıştır. Devlet ve sivil hizmet disipline edilmeden Alman refahını yakalama hayali büyük bir şoktadır. 

    Yunanistan’daki kriz AB içinde yapısal bir krize dönüştü. Yunanistan AB’ye girdiğinden beri Maastricht kriterlerine uygulamak yerine rüşvet dağıttı ve mobil zeytin ağaçları ile tarım fonundan sürekli çok para aldı. Yunanistan’da üretim olmadığı için 360 milyar Euro hibe olarak gelmeden bir şey değişmeyecektir2. Yapılan kurtarma planı ile %174 olan kamu borçlanması %120’e çekilebilecektir. Bu plana göre borçlarını ancak 46 yılda ödeyebilir. En fazla Yunan devlet tahvilini (92 milyar Euro) elinde bulunduranlar Fransa ve Almanya idi ama kabak Fransa’nın başına patladı. 

AB şu anda kontrol sistemleri ve ekonominin nasıl yönetilmesi gerektiğini tartışıyor. İtalya’da da durum farklı değildir ama şansı üretim sektörünün olmasıdır. İtalya’nın 1.9 trilyon dolar borcu var ve 250 milyar Euro bu yıl ödemek zorundadır. Kredi notu düştüğü için borç bulmakta da zorlanmaktadır. Fransa’nın %84 kamu borcu var ve kredi notunu koruyamaması milli aşağılanma hissi yarattı. Almanya; Avrupa Komisyonu onayı olmadan kimse bütçe yapamaz kuralını getirdi. Kamu borçlarının ödenmesi 20 yıla yayıldı. Krize çare olarak iki görüş öne çıkmaktadır. Almanya başbakanı Merkel’in savunduğu kemer sıkma politikasına karşı, Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, harcama artırıcı yöntemleri savunmaktadır. 

2 Can Baydarol: Avrupa Birliği Çöküyor mu?, ORKAM, (05 Ocak 2012). 
3 European Financial Stability Facility, or the EFSF 
4 Uri Dadush: Brussels Summit: The Long War Ahead, Commentary, (October 27, 2011). 
5 George Soros: A Routemap Through the Eurozone Minefield, (Oct 13, 2001), 
http://www.georgesoros.com/articles-essays/entry/a_routemap_through_the_eurozone_minefield 
6 Hürriyet: İngiltere yeni sözleşmeye yanaşmadı, 27 üyeli AB için yolun sonu göründü,(10 Aralık 2011). 

Ekim 2011 içinde Brüksel’de yapılan Euro krizi ile ilgili acil zirve sonrası uzun dönemli niyet ve yükümlülükleri içeren15 sayfalık bir sonuç bildirisi hazırlandı. Euro bölgesi liderleri sorunlu ülkeleri desteklemek için 1.4 trilyon dolarlık Avrupa kurtarma fonu (EFSF3) oluşturdular 4. En fazla parayı başta Almanya olmak üzere çekirdek ülkelerin vermesi öngörüldü. Yunanistan gibi Güney Akdeniz ülkelerinin istatistiklerle oynayarak AB’yi yanılttığı açık olduğundan, bu tür ülkelere tedbir olarak AB, bütçe kontrol uzmanları görevlendirdi. AB mali konular etrafında kilitlenmiş durumdadır. En önemli umut olan Almanya’nın para transferinin Anayasa Mahkemesi’nin kararı ile Alman Parlamentosu’nun (Bundestag) onayına bırakılması bu umudun da yolunun büyük ölçüde kapanması na yol açtı 5. Artık uygun bir faizle borç alma ümidini yitiren ülkeler bankacılık sistemini revize edecek arayışlar içine girdiler. Avrupa Birliği, Euro Bölgesi’ni korumak için mali birlik oluşturma konusunda bölünürken, Almanya ve Fransa liderliğindeki ülkelerin büyük bölümü ayrı bir anlaşmayla yola devam kararı aldı6. AB’ye üye 27 ülkenin liderlerinden 25’i Euro Bölgesi’ni korumak için katı bütçe kurallarıyla daha sıkı birlik oluşturma konusunda anlaştı. Ancak İngiltere kendisi için istediği imtiyazları elde etmede başarılı olamayınca AB anlaşmasında önerilen değişiklikleri kabul edemeyeceğini açıkladı. Böylece, Euro Bölgesi üyesi olmayan 10 AB üyesi ülkeden sadece İngiltere yeni anlaşma yapılması sürecinin dışında kalmış oldu. 

 Avrupa Güvenliği ve Almanya 

Bağımsız devletlerin post-modern modeli olan Avrupa Birliği, yumuşak gücü ile küresel bir etki sahası yakalamaya çalışırken fazla toy ve kibirli yüzü ortaya çıktı. 
Post-modernlere göre iki grup ülke; biri medeni ülkeler diğeri henüz post-modernizme ulaşamamış, zorba yönetimlerin ülkeleridir7. Liberal emperyalizm, binlerce insanı savaşmak yerine düzen sağlamak için sınırlı süre uzaklara göndermeyi yani sivil güç kullanmayı gerektirir. Soğuk Savaş’ın bitmesi ile birlikte Amerikalı ve Avrupalılar yeni bir güç geliştirmeye başladılar; “dönüştürücü güç”. Bu güç kısa vadeli kazanımlara bakmadan uzun vadede dünyayı yeniden şekillendirmeyi hedeflemektedir. Bu güç askeri bütçe ya da akıllı füze teknolojisi ile değil anlaşmalar, anayasalar ve kanunlarla çalışmakta dır. Avrupa Birliği, kendi kurallarını ve mekanizmalarını ABD’nin tersine görünmez bir el gibi kullanmaktadır8. Avrupa Birliği, böylece İspanya, Yunanistan, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ni dönüştürdü, Türkiye için de benzer süreç devam etmektedir. 450 milyon Avrupa Birliği nüfusuna karşılık 80 ülkedeki 1.3 milyar kişi birlik ile bağ kurmuştur. Yani dünyanın üçte biri kredi, yatırım, yardım yolu ile Avrupa etki sahası içindedir. Avrupa Birliği, Afrika’ya barışı koruma ve Afganistan’a polis görevi gibi operasyonlar altında dünya genelinde askeri misyonlara katılsa da bir bütün olarak Avrupa’nın sert gücü ciddi zafiyetler içindedir. NATO’nun odağında toprak savunması varken AB ancak sivil görevler ve küçük barışı koruma misyonları yerine getirilebilmektedir. Savunma alanında çare olarak kabiliyet havuzları oluşturulması ve ülkelere belirli uzmanlıklar verilerek tasarruf edilmesi düşünülmektedir. 

7 Walter Laqueur: After The Fall, Dunne/St. Martin's, (Jan 2012). 
8 Mark Leonard: Europe: the new superpower,Center For European Forum, (01 February 2005), 
http://www.cer.org.uk/topics/transatlantic-relations?page=8 
9 Steven Erlanger: What the War in Libya Tells Europe, Strategic Europe, Carnegie Endowment, (Sept 
21, 2011). 

Almanya ve Fransa’nın ABD’nin savunma politikalarına askeri ve siyasi desteği keseli uzun zaman oldu. Dünyanın en zayıf ordularından birine sahip olan 
Libya’da NATO’nun yedi ay sürdürdüğü savaş sivilleri korumak adına yapıldı ama herkes açıkça biliyordu ki ittifak sivil savaşa bir tarafta katılmakta idi. Kosova’dan günümüze “sivilleri korumak” yeni kurt kapanının adıdır9. Ancak, Libya’da NATO’nun güçlü ülkelerinin önemli bir kısmı harekâta katılmadı ya da İspanya ve Türkiye gibi ülkeler savaş uçağı vermedi. Sadece Danimarka ve Norveç hava harekâtında beklenilenden fazla gayret gösterdi. Almanya, uçuşa yasak bölge uygulamasında yer almayı reddetti. NATO hava gücü ve teknolojisi İngiliz, Fransız ve Katar’ın Libya topraklarındaki isyancıların içinde bulunan gizli eğitimcileri ile Kaddafi’nin çoğu paralı asker olan güçlerini yendiler. Libya tecrübesi gösterdi ki ya Avrupalılar kendi güvenlik ve savunma yapısını kurup dünyanın sadece yumuşak güçle dönmediğini anlayacaklar ya da bu işin ne kadar pahalı ve zor olduğunu anlayarak bu işlerden vazgeçeceklerdir. İlginç olan Libya müdahalesi Avrupalıların liderliğinde yapılmış olmasına ve bu savaşta NATO ile Avrupa arasındaki işbirliğinden bahsedilmiş olmasına rağmen, Avrupa Birliği bu savaşta hiçbir rol oynamadı. Avrupa giderek solarken ittifak da giderek “anlamsız” hale gelmektedir. 


Avrupa hala Amerika’dan güvenlik ithal etmek zorundadır. ABD’den umudu kesen Orta ve Doğu Avrupa (ODA) ülkeleri ABD’nin gözüne girme ve Atlantikçi 
teorilerini bir kenara bırakıp Almanya’ya yağ çekme yarışına girdiler. ODA elitlerine göre Almanya, Rusya’dan daha az şeytandır ama Gerhard Schröder’in 1998-2005 yılları arasındaki iktidarından beri Almanya-Rusya ilişkileri gelişmektedir. Bu ilişki Rusya’nın ODA ülkelerine göre Almanya’ya daha ucuz fiyata doğal gaz satması gibi bir denkleme oturmuştur. Haziran 2010’daki Meseberg Zirvesi’nde Almanya Başbakanı Merkel, NATO-Rusya Konseyi’ne benzer şekilde AB ve Rusya arasında Politik ve Güvenlik Konseyi oluşturulmasını önerdi10. AB üyesi ülkelerin daha çok komşuları ile işbirliğine gitme merakı “daha az Avrupalılaşma daha çok bölgeselleşme” olgusunu ortaya çıkardı. İngiltere ve Fransa doğal olarak bir platform oluştururken, Çekler Slovaklar ile, İskandinav ülkeleri de kendi aralarında dayanışmaktadır. Almanya ve Fransa, Orta Avrupa ve Baltık ülkelerini hayal kırıklığına uğratarak Rusya’ya karşı uzlaşmacı bir tutuma girince ODA ülkeleri kendi alternatiflerini oluşturma arayışına girdiler11. Ekonomik olarak Almanya’ya bağımlı bu ülkelerin önündeki tek seçenek aslında Almanya’nın uydusu olmaktır. 

10 Daniel Keohane, The EU and NATO’s Future, EU Institute for Security Studies, Issue 11 | Winter, 
2010/2011, p.27. 
11 Marko Papic: The Divided States of Europe, Stratfor, (June 28, 2011). 
12 Erlanger: ibidi, (Sept 21, 2011). 

Dört Orta Avrupa ülkesi (Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Macaristan) “Visegrad Grubu” oluşturarak Orta Avrupa Muharebe Grubu teşkil ettiler. Baltık 
ülkeleri ise algılamaya devam ettikleri Rus tehdidi için Nordik ülkelerine yöneldiler. Litvanya, halen Estonya’nın üye olduğu Nordik Muharebe Grubu’na katıldı. Fransa ve İngiltere askeri işbirliğini artırmak için 2010 yılı sonunda bir anlaşma yaptılar. Londra, Baltık-Nordik grubu ile askeri işbirliğini geliştirme niyetini ifade etti. Bölgeselleşme, güvenlik alanında en belirgin olmakla birlikte, ekonomik alanda da ortaya çıkmaktadır. Almanya kendi ticaret hacmini düşünerek,  Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nin Eurozone’a girişini hızlandırmak isterken, çevresindeki diğer ülkelerin durumu pek umurunda değildir. Alman etki alanı (Avusturya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Hırvatistan, İsviçre, Slovenya, Slovakya, Finlandiya); Almanya’nın ticaret gücünden ekonomik olarak faydalanacak ve ama göreceli olarak Rusya tehdidini hissetmeyecek çekirdek Euro zone ekonomileri dir. 

Fransa, Almanya’nın etki alanında görülmekle beraber aslında Eurozone’da kendi liderliğini kabul ettirmek, ağrısız bir şekilde Almanya’nın hâkim olduğu döviz blokunda kendi pazar kurallarını ve sosyal çıkarlarını gerçekleştirmek peşindedir. Fransa, Almanya ile ortaklığa son verirse bu durum İngiltere ve ABD’nin de içinde olduğu Akdeniz’deki etki alanında dönüş anlamına gelecektir. Akdeniz Birliği fikri bu yönde bir dönüş için geri planda tutulmaktadır. 

Pek çok Avrupa ordusu savaşacak makine olmaktan ziyade şemalardan ibarettir. Mevcut sınırlı kabiliyetleri daha da erimektedir. Motor güçler olan Fransa, 
İngiltere, Almanya, İtalya, Hollanda halen asker ve sivil kapasitesini azaltmakla meşguldür. Libya operasyonu Amerika olmaksızın lojistik, keşif, komuta ve kontrol, mühimmatı olmayan bir AB savunması olduğunu ortaya çıkardı. Kısaca AB üyeleri gerçekten Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası’nı hayata geçirmek isteseler bile bunu yapacak güçte değillerdir. Şubat 2011’deki Münih Güvenlik Konferansı’nda NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen sadece son iki yılda Avrupa savunma harcamalarının 45 milyar dolar azaldığını ve bunun Almanya’nın toplam savunma bütçesine eşit olduğunu söyledi12. Ancak, en büyük problem para değil motivasyon eksikliği yani isteksizliktir. Fransa ve İngiltere AB dışında işbirliklerini organize etmeyi tercih ederken, Almanlar güvenlik alanında işbirliği için AB’nin uygun bir yer olmadığını düşünmeye başladılar. Avrupa Savunma Ajansı (EDA) boşta durmakta, AB-NATO kilitlenmesi yeni halkalar edinmektedir. 

Alman Silahlı Kuvvetleri 31 askeri üssü kapatma, 33 tanesinde personel sayısını 15’in altına düşürme kararı aldı. Personel sayısı 15’in altında olanlar artık 
askeri üs sayılamayacağından toplam 328 olan üs sayısı 264’e düşmüş olacaktır. Bu karar 26 Ekim 2011’de Berlin’deki basın toplantısında Savunma Bakanı Thomas de Maizière tarafından açıklandı13. Söz konusu planın 2017’e kadar tamamlanması öngörüldü. Hâlihazırdaki 206.000 kişilik Alman Silahlı Kuvvetleri 2017’e kadar 170.000 kişiye düşürülecektir. Sivil personel miktarı ise 68.000’den 55.000’e azaltılacaktır14. Yeni teşkilata göre Kara, Deniz, Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanlıkları ile Müşterek Destek Hizmetleri ve Merkezi Sağlık Hizmeti bakanlığa bağlı daireler olmak yerine bağımsız komutanlıklara dönüştürülecektir. Savunma Bakanlığı, silahlı kuvvetlerin tank, uçak, gemi ve diğer ana teçhizatından indirime gitmeyi öngören yeni bir teşkilat yapısı geliştirdi. Almanya bazı savunma programlarında önemli kesintiler peşindedir. Kesinti düşünülen 20 büyük program arasında Typhoon savaş uçağı, Tiger taarruz helikopterleri, NH90 ulaştırma uçakları, Puma zırhlı araçları ve Euro Hawk insansız gözetleme uçağı bulunmaktadır. 

Savunma Bakanlığı önümüzdeki bir kaç yılda asker ve sivil personel indiriminden de 1 milyar dolar tasarruf etmeyi planlamaktadır. Ayrılanlara 100.000 euro’ya kadar tazminat ödenecek, 50 yaşın üzerindekiler için ise tam emeklilik maaşı ile teşvik uygulanacaktır. 

13 Albrecht Müller: Bundeswehr To Close 31 Major Bases, Defense News, (27 Oct 2011). 
14 Albert Müller: Letter Leaks Potential German Defense Cuts, Defense News, (19 Oct 2011). 
15 George Friedman: Financial Markets, Politics and the New Reality, Stratfor, (August 7, 2012). 

 Almanya ve Avrupa Birliği’nin Geleceği 

    Avrupa Birliği’nin arkasındaki politik orijini anlamadan sadece ekonomik niyete odaklanırsak geleceği okuyamayız. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da Almanya en büyük ihracatçı ülke konumu edinmeye başlarken, Almanya probleminin çözümü Avrupa’nın birleşmesinin temeli oldu. Avrupa Birliği siyasi nedenlerle kuruldu ama ekonomik beklentiler bunun bir sonucu idi. Bu sonuç Avrupa’da 20. yüzyılda çok çektiği savaşları sonlandırdı. Anahtar konu Almanya ve Fransa’nın ekonomik refah için bir ittifak yapma kararı idi. 1980’lerin sonunda Almanya, Birleşik Avrupa fikrini savunurken aklında iki Almanya’nın birleşmesi vardı. Almanya, ekonomisini sürdürebilmesi için ihracata, bunun için serbest ticaretin önündeki engellerin kaldırılmasına ihtiyaç vardı. Böylece Avrupa’da bir serbest ticaret bölgesi kurulması zorunluluktu ve Almanya, bazen saldırgan bir biçimde diğer ülkeleri bu bölgenin parçası haline getirdi. Almanya, bununla da kalmadı Avrupa genelinde istihdam politikası, çevre politikası gibi pek çok standardı diğer ülkelere dayattı. Bu politikalar masrafları azaltmak ve Avrupa’nın geri kalanındakilerle rekabette üstün gelmek isteyen büyük Alman şirketlerini korumak içindi15. 

Öte yandan diğerleri için pazara girişin pahalı olması Alman stratejisinin önemli bir parçası idi. Nihayetinde Almanya, Euro şampiyonu oldu ve birliği kendi kurduğu Avrupa Merkez Bankası ile Avrupa Birliği’ni kontrol etmeye başladı. Böylece hem enflasyondan korundu hem de Alman kredi kurumlarına borçların şişirilmesini sağladı. 

Paranın değeri kontrol edilerek Eorozone ile diğer ülkeler için para politikası tuzakları oluşturuldu. 


    Refah sürdükçe sistemin problemleri saklı kaldı ama 2008 krizi Alman ticaretindeki dengeyi negatif yönde bozunca Almanya önce kendisinin daha az 
oranda ise Fransa’nın çıkarlarını korumaya odaklandı. Düzenleyici rejim büyük şirketleri koruyan ama tüm sistemi katılaştıran bir rejim yarattı. Ancak, 2008 yılında başlayan küresel ekonomik krizden beri yaşanan belirsizlik nedeni ile büyük yatırımların yapılamamakta, bu belirsizliğin kaynağı olarak Almanya Başbakanı Merkel’in kaprisleri gösterilmektedir. Merkel’e göre krizin nedeni hovarda Güney Avrupa ülkeleridir ve Almanya’nın sırtından durumu kurtarmama ları gerekir. Ama gerçekte krizin nedeni Almanya’nın kullandığı ticaret sistemidir; pazarları kendi malları ile doldurmak, düzenlemeler yolu ile kendisi ile rekabet edilmesini önlemek ve borç verilen her Euro için bir Euro almak. Böyle bir retorik içinde Merkel’in hiç bir şekilde bir ülkenin AB’nin serbest ticaret bölgesi dışına çıkmasını istemesi beklenemez. Bu bir kere başladı mı nerede duracağı belli olmaz ve sonuç Almanya için felaket olur. Merkel borcunu ödeyemeyenler için olabildiğince agresif olmak zorundadır ama bunun derecesi üyeleri sistemden çıkacak kadar küstürmemelidir. Özetle Merkel karar almıyor, daha önce AB yapısı ve Alman ekonomisi için yazılmış bir senaryo dâhilinde hareket ediyor. 

Merkel sonunda krizin yükünü bir şekilde çekmek zorunda olduğunu biliyor ve refah temelli Avrupa fikri yürümediği için yeni bir Avrupa yapısı getirmeye çalışıyor. 
Avrupa ülkelerinin bazılarının kabul ettiği bu yapıda Almanya’nın sistemli çözümünün bir parçası olarak Brüksel’in kendi iç bütçelerini denetlemesine imkân tanınıyor. Bazı ülkeler bu öneriyi reddetti, bazıları ise nasıl olsa uygulanamaz diye kabul etti. Merkel’in daha güçlü bir Avrupa mekanizması yaratma teşebbüsü iki nedenle başarısızlığa mahkumdur. Birincisi ülkeler egemenliklerinden Almanya için kolay vazgeçmeyecekledir. İkinci neden ise diğer ülkeler biliyor ki sonunda çözümü Almanya kaleme alacak ya da serbest ticaret bölgesi parçalanacaktır. Almanya, ticarete bağımlılığı nedeni ile Avrupa Birliği’ne diğer başka her ülkeden daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle Avrupa’nın birliğinin bölünmesine ve ülkeler arasındaki bağların kopmasına izin vermeyecektir. Bundan dolayı Yunan krizinde olduğu gibi sürekli blöf yapmakta ama sık boğaz etmemektedir. Euro konusu da bankacılığı ilgilendirdiği için ilginçtir. Euro’ya odaklanan yatırımcılar bunun ikinci derecede önemli bir konu olduğunu anlayamadılar. Avrupa Birliği, politik bir kurumdur ve Avrupa’nın birliği önce gelir. Bu nedenle, alacaklılar borçlulardan daha fazla endişelendiler. Avrupa Merkez Bankası bir şekilde ödemeleri bir plana oturtacaktır ancak mesele para değil serbest ticaret bölgesi ve Alman-Fransız birliğidir. 

Avrupa’nın bulması gereken cevap 21.yüzyılda Avrupa kıt’asının nasıl yönetileceği dir. Ekonomik kriz her 100 yılda bir olduğu gibi Avrupa’nın kaderinin tekrar masaya yatırılmasına neden oldu. Avrupa’nın gerçek sorunu karşılıklı güven, devletlerin çıkarlarının en doğru karışımının bulunması ve aynı kaderi paylaştıklarına inanmalarıdır. Avrupa Birliği üyesi ülkeler aynı kaderi ve ortak çıkarları mı paylaşıyor? 

Son dönemde Avrupa’da yaşanan Yunan krizi Almanlarla aynı kaderi paylaşmadıklarını gösterdi. Çünkü Alman bankerler Alman vergi mükellefleri ile aynı kaderi paylaşmaktadır. Bu da gösterdi ki ekonomik kader birliği olmadan entegrasyon mümkün değildir ve bu bile ortak siyasi birlik için yeterli değildir. Eurozone’dan faydalanan Alman vergi mükellefi Yunanistan’ı kurtarma planına iyi bakmamaktadır. Almanya henüz açıkça kendi halkı ile Avrupa’daki rolünü, geleceğini ve bunun ödeyeceği fiyatı tartışmadı. Eylül 2013’de Almanya’da yapılacak seçimlerde Merkel bir dönem daha başbakan olmak isteyecektir. Merkel’in kurtarma planının Alman vergi mükelleflerini ne kadar kızdırdığı bu seçimlerde belirleyici olabilir. 


Avrupa’da finansal disiplini savunan Almanya başbakanı Merkel, yeni yıl kutlamaları esnasında ekonomik kurtuluş için henüz uzun bir yol olduğunu söyledi. 
Avrupa Merkez Bankası, yeni dönemde birliğin bankalarını kontrol altına alacak, ülkelerin finansal kurumları ve ülke finans yöneticilerini yönetecektir. Ancak genel gidişat Avrupa Birleşik Devletleri yerine bölgeselleşme yönündedir. Avrupa’da ki bölgeselleşme nin alternatifi ekonomik ve siyasi entegrasyonu yeniden yoluna sokacak olan Almanya’nın liderliğidir. Eğer Almanya, Euro karşıtlığını yener ve Eurozone’daki kurtarma planını başarıya ulaştırırsa, çevre ülkelerin desteğini almaya devam edecektir. Almanya bir yandan Orta Avrupa’yı Rusya politikasının Moldova örneğinde olduğu gibi olumlu olduğuna iknaya çalışmaktadır. Ancak, henüz Orta Avrupa’nın güvenlik testinden geçemedi. Burada belirleyici olan Almanya’nın yeni üyelere bütçeden verilecek paraya ve Avrupa çapında güvenlik ve savunma düzenlemelerine hayır dememesidir. Eğer Almanya, birleşik bir Avrupa’ya liderlik etmek istiyorsa bunun ekonomik yükünü kaldırmalı ve Rusya’ya karşı bir duruş geliştirmelidir. Eğer Rusya ile olan ilişkilerini Orta Avrupa ile ittifakının üstünde tutarsa bu ülkeler için Belin’in yolunu izlemek zor olacak ve bölgesel gruplanmalar yanına ABD’yi de çekmek isteyerek yeni bir ivme kazanacaktır. 

Sonuç Yerine: Alman İmparatorluğu kurulabilir.. 

Avrupa’nın siyasi ve jeopolitik problemi basittir; Almanya büyüklük ve değerleri ile Avrupa’da rakipsizdir. Dünyaya farklı bakan Fransa ile birlikte Alman anlayışına uygun bir serbest ticaret bölgesi yaratmaya çalışmaktadır. Almanya ve Orta Avrupa tarafından ifade edilen “önce Avrupa” prensibine rağmen, diğer ülkeler bunun böyle olmadığını bilmekte ve olmasını da istememektedirler. Güney ülkelerindeki rakamların doğru olmaması Almanların hassas bir kurtarma planı hazırlama da kafasını karıştırmaktadır. Bu yüzden zamana oynamakta ve işlerin zamanla yoluna girmesini umut etmektedir. Ancak doğru bilginin olmadığı Avrupa’da eski mutlu günlerin geri dönmesi ve gerçeklerin değişmesi zor gözükmektedir. Merkel’in politikası bugün de tarihsel Alman gerçeklerine dayalıdır; Alman ekonomisi ihracata dayalı ve onun ihracatı Avrupa için hayatidir. Bu yüzden öncelikle serbest ticaret bölgesi çalışmalı ve Almanya sistemi stabilize etmek için yükü başkalarına dağıtmalıdır. Almanya, AB vasıtası ile kendine Doğu Avrupa’da Polonya’dan Bulgaristan’a Hinterland (Arka Bahçe) kurdu. Euro alanı küçülürken Almanya, patlayacak kadar büyümektedir. Sonuç hinterlandı ile büyük bir Alman imparatorluğu olabilir. Avrupa Birliği’nin geleceği Almanya’nın onu gerçekten kurtarmak isteyip istemeyeceğine bağlı olacaktır. 

 Doç.Dr.Sait YILMAZ
 İstanbul Aydın Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi,

..