Ortadoğu Analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ortadoğu Analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2017 Perşembe

65 YILLIK İTTİFAK NATO VE TÜRKİYE, BÖLÜM 3


65 YILLIK İTTİFAK NATO VE TÜRKİYE, BÖLÜM 3

      Ambargo ve Önleyici Teşebbüsler: 

NATO ve NATO ülkeleri ile ilişkilerde Türkiye, geçmişte çeşitli haksızlıklara uğramıştır. 1962 yılında ABD-SSCB görüşmeleri sonucunda ABD, Türkiye’deki Jüpiter füzelerinin sökülmesi konusunda Türkiye’nin haberi olmadan tek taraflı bir karar almıştır. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtını takiben TSK’nın kullandığı harp silah ve araçlarının tüm destek malzemesine ambargo koymuştur. Bunu ilerleyen yıllarda da kısmi olarak tekrarlamıştır. 

İkinci Körfez Savaşı’nda NATO platformunda Fransa, Patriot füzelerinin savunma amaçlı olarak Türkiye’ye gelmesini önlemiştir. 

Bu ülkenin NATO Savunma Planlama Komitesi üyesi olmamasından dolayı bu komitede alınan bir kararla füzeler Türkiye’ye getirilebilmiştir. 
PKK terör örgütünün NATO listesine alınmasında güçlüklerle karşılaşılmıştır. 11 Eylül 2001’e kadar terörle mücadeleye bir atıfta bulunulmaz ve bu konuda 4. Maddedeki konsültasyon ile yetinilirken, 11 Eylül’den sonra 5. Md. söz konusu olmuştur. Terörün ülkelerin topraklarına ulaşmadan önlenmesi için tedbir alınması konusu ön plana çıkarken Türkiye’nin bu konuda PKK için Irak’ın kuzeyinde tedbir alması önlenmiş, sonra da kısıtlanmıştır. 

Bunlar ‘çifte standart’a birer örnektir. NATO ile ilişkilerde bu konunun dikkate alınmasında fayda görülmektedir.16 

ABD’nin, yeni oluşacak durumlara göre gerektiğinde diğer ülkelerin, kendi milli menfaatlerine yönelik olarak bu veya buna benzer konuları, ihtiyaç duydukça ve fırsat buldukça yeniden gündeme getirebileceği düşünülmekte, bu nedenle tedbirli olunması ve taviz verilmemesi hususunda hassasiyet gösterilmesinin ülke menfaatleri açısından hayati önem taşıdığı değerlendirilmektedir. NATO’nun ülke menfaatlerini zedeleyecek ABD niyetleri istikametinde kullanılmasına karşı daima dikkatli olunmalıdır. 

NATO’nun Genişlemesinin Türkiye’ye Etkileri

Türkiye temelde NATO’nun genişlemesini desteklemektedir. Bunun başlıca sebebi NATO’ya üye olan devletlerin, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecine destek vereceği öngörüsü olmuştur. Ancak karşılaşılan durum bu beklentiyi karşılamamıştır. Ayrıca, yeni üyelerin katılımıyla 26 ülkeye varan NATO üye sayısı, Türkiye’nin pastadan pay alma oranında düşüşler meydana getirmiştir. Ancak bazı olumsuzluklara rağmen NATO’nun genişlemesi, istikrarlı bölgeyi genişletmekte ve Türkiye’ye istediği konuları daha geniş bir yelpazede müzakere edilmesine imkân yaratmaktadır. Yapılan değerlendirmeler ışığında, 26 üye ülkenin tümü ele alındığında çıkan sonuç, “Ne NATO’suz, ne de NATO’yladır.”. NATO, kuruluşundan itibaren önemli işler başarmıştır. NATO’nun bugün 26 olan üye sayısı; 2009’da Arnavutluk ve Hırvatistan’ın katılmasıyla 28’e çıkacaktır. NATO, 28 üye ülkenin yanı sıra Barış İçin Ortaklık, Akdeniz Diyaloğu ülkeleri ve bunun dışında kendisiyle ortak değerleri paylaşan ittifak dışı Koalisyon kuvvetleri ile dünyanın dörtte birinden fazlasını şemsiyesi altına alan bir kuruluş görünümündedir. Ancak, NATO’nun güvenirliğinin gittikçe azaldığı da gözlerden kaçmamaktadır. 

NATO’daki Son Gelişmeler 

NATO’nun tarihindeki en büyük zirvelerinden biri 2-4 Nisan 2008 tarihinde Bükreş’te yapılmıştır. Zirve, Hırvatistan ve Arnavutluk’un ittifak üyeliğine resmen davet edilmesiyle sonuçlanmıştır.17 Fakat Yunanistan’ın tutumu yüzünden Makedonya, ittifak’ın üyeliğine davet edilememiştir. Makedonya konusunda başarısız olmakla birlikte, NATO’nun son genişlemesinin, Avrupa’daki demokrasi ve istikrarın, Balkanlar’a yayılması konusunda olumlu etki yapacağı söylenebilir. Bunun yanında, Arnavutluk ve Hırvatistan’ın NATO üyeliğine davet edilmiş 
olması, Bosna-Hersek’i de NATO üyeliği için reformların hızlandırması yönünde cesaretlendirebilir, zaten “Üyelik Eylem Planı”ndan bir önceki aşama olan “Yoğunlaştırılmış Diyalog Kararı” çıkmıştır. Daha sonra Kosova da aynı şekilde gündeme gelebilir. Bu durumda bir tek Sırbistan endişe kaynağı olarak kalmaya devam etmektedir. 

2-3 Aralık 2008’de NATO Dışişleri Bakanlarının bir araya gelmesiyle Brüksel’de gerçekleştirilen zirveden, Ukrayna’daki siyasi belirsizliğin artması ve Gürcistan’da yaz aylarında meydana gelen çatışmalardan dolayı, bu ülkelerin “Üyelik Eylem Planı”na dâhil edilmemesi kararı çıkmıştır.

18 Ukrayna ve Gürcistan üzerinden yürütülen rekabetin yarardan çok zarar getirdiğini de yaşanan olaylar göstermiştir. Genişleme zora girmiş, Rusya ile diyalog kesilmiş, Kafkasya ve Karadeniz güvenliği alanında etkisiz kalınmıştır. Rusya, Ukrayna ve Gürcistan’ın üyeliklerini, kendini kuşatma ve enerji yollarını kontrol altına alma planları olarak yorumlamaktadır. Almanya ve Fransa’nın başını çektiği grup ile ABD arasında, Rusya ile olan ilişkilerin arttırılması konusunda farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılığın temelini ise Avrupa’nın enerji ihtiyacı oluşturmaktadır. Diğer taraftan, Rusya’nın 2007 yılında AKKA’dan19 çekilmesi NATO içinde sıkıntı yaratmıştır. Özellikle Doğu Avrupa devletleri için güvenlik kaygıları oluşmaya başlamıştır. 

Bunlara ek olarak alınan önemli kararlardan biri de NATO’nun, Doğu Avrupa’da ABD tarafından kurulması planlanan füze kalkanı projesine destek 
vermesi olmuştur. 

2009’daki NATO Savunma Bakanları Toplantısı, 19-20 Şubat tarihlerinde, Polonya’nın Krakow şehrinde yapılmıştır. Toplantıda Ukrayna’nın ve Gürcistan’ın savunma ve güvenlik konularındaki reformları ve ulusal güvenlik stratejileri gözden geçirilmiş, NATO Acil Mukabele Gücü’nün uygulamaları ve bu konudaki reformlar ele alınmıştır. Afganistan konusu yine özel önemini korumuştur. Alınan ve resmi nitelik taşımayan kararlar, 3-4 Nisan 2009’da yapılacak zirveye zemin oluşturmuştur.20 NATO, Rusya ile ilişkilerin iyileştirilmesine ve diyalogun başlatılmasına, doğuya doğru genişlemesi ve Karadeniz güvenliği gibi kritik konulara kıyasla daha kritik bir önem atfetmektedir. Ayrıca, küresel ekonomik krizin de etkisiyle ABD Başkanlık seçimleri sonrası Avrupa-Atlantik ittifakı üyeleri arasında, daha fazla çatışma ve gerginliğe yol açabilecek politikalardan 
vazgeçilmesi konusunda görüş birliğine varılmıştır. Son toplantıda Fransa’nın NATO’nun Askeri kanadına tekrar katılacağı ve bunun 3-4 Nisan 2009’daki NATO toplantısında resmiyet kazanacağı da ifade edilmiştir. Obama’nın gelişi ile diyalog konusuna verilen önem çerçevesinde, Füze Kalkanı Projesi’nde bir kısım yumuşatıcı yaklaşımlara karşılık, Rusya’nın Orta Asya’da terörle mücadelede ABD ve NATO’ya destek vereceğine ilişkin açıklamaları NATO-Rusya arasındaki diyalogun yeniden tesis edileceğini belirten gelişmeler olarak dikkat çekmektedir. Ancak Rusya’nın Orta Asya’da etkinliğini yeniden sağlaması ve sürdürmesi için Beyaz Rusya, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan 
ve Tacikistan ile yaptığı ve askeri güç oluşturmasının ön plana çıktığı antlaşma da göz ardı edilmemelidir. 

5 Mart 2009’da Brüksel’de yapılan Dışişleri Bakanları toplantısında da genellikle aynı konular üzerinde durulmuş, NATO-Rusya ilişkileri yeniden başlamış, Afganistan için geniş kapsamlı bir toplantı yapılması ve bu toplantıya İran’ın da davet edilmesi kararlaştırılmıştır.21 

NATO’nun Geleceğine İlişkin Beklentiler ve Türkiye

NATO kolektif savunma örgütü işlevini genişleterek, kolektif güvenlik örgütü haline dönüşmüştür. Bugün NATO, savunma konusunda sadece üye ülkelerin topraklarıyla sınırlı kalmamaktadır. Karmaşık durum ve tehditlere karşı koyma konusunda birincil rol oynamaktadır. NATO operasyonları artık Washington Antlaşması’nın 

6. maddesinde tarif edilen Avrupa’dan ibaret savunma harekât alanıyla sınırlı değildir.22 NATO’nun Kuruluş Antlaşması’nda sorumluluk alanının Kuzey Atlantik bölgesi ile sınırlandırılmış olması ve NATO’nun sadece kendi topraklarını savunma ile görevli olması nedeniyle, NATO’nun alan dışında yapacağı faaliyetler uluslararası hukuk açısından sakınca yaratmaktadır. Bu nedenle NATO’nun yeni açılımları doğrultusunda NATO Antlaşması’nın yeni durumlara uyumlu hale getirilme ihtiyacı bulunmaktadır. 23 Ayrıca günümüzde ortak bir tehdit olmadığı 
için 5. Madde’nin uygulanmasında da sıkıntılarla karşılaşılmaktadır. Afganistan buna bir örnek teşkil etmektedir. Birçok ülke, halkına Afganistan’a neden çarpışmaya gidildiğini izahta güçlük çekmektedir. Bu nedenle NATO, operasyonların gerekliliği konusunda ülke kamuoylarını ikna edebilecek “insanlığın, demokrasinin, barışın, istikrarın sağlanmasının, korunmasının ve düzensizliğin ortadan kaldırılmasının önemi, düzensizlik ve istikrarsızlığın kendi ülkelerine de yansıyabileceği için tedbir alınmasının gerekliliği gibi” argümanlar ve formüller üzerinde çalışmalıdır.

ABD’nin, küresel ortaklara duyduğu ihtiyaç nedeniyle önümüzdeki dönemde diplomasiye, hukuka, ikili ilişkilere, uluslararası kuruluşlara, Transatlantik ilişkilerin geliştirilmesine ve NATO’ya daha fazla önem vermesi beklenmektedir. Güvenlik öncelikleri farklılık arz eden Avrupa’nın kendi güvenlik sistemi “Avrupa Savunma ve Güvenlik Politikası-AGSP”yi oluşturma çabalarını sürdüreceği ancak, yeterli kaynak ve ortak siyasi iradeyi sağlayamadığı için ABD ve NATO’ya olan ihtiyacının devam edeceği anlaşılmaktadır. 

Günümüzde savunmanın uluslararası boyutu ele alınarak, Türkiye’nin, NATO ve AGSP ile ilişkilerini, kazanımları ve sahip olduğu ortak değerlere uygun bir içerik ve yapıda sürdürmesi akılcı olacaktır. Türkiye’nin BAB’dan kaynaklanan haklarını AGSP’de kullanamaması bir eksiklik ve aynı zamanda bir haksızlıktır. Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin haksız bir şekilde AB’ye alınmasının sonucunda AGSP’de diğer NATO üyesi olan AB ülkeleri gibi haklar istemesi, problem yaratmaktadır. NATO ve AB Türkiye’ye GKRY ile ilgili konularda baskılarda bulunmaktadır. Türkiye’nin NATO üyesi olarak elinde bulundurduğu yetkileri, ulusal çıkarları istikametinde kullanmaya devam etmesi kadar doğal bir durumolamaz. Yakın gelecekte Transatlantik ilişkilerin tamiri yoluna gidilmesi, enerji güvenliğinde Türkiye’nin artan rolü, Ortadoğu’daki gelişmeler ve Türk Silahlı Kuvvetleri barış gücü unsurlarının özellikle Afganistan ve diğer görev yerlerindeki başarıları Türkiye’nin jeopolitik önem ve işlevinin daha iyi algılanmasına ve Türkiye’nin yeni açılımlar yapmasına olanak sağlayacaktır. Ancak uluslararası güvenlik anlaşmaları, Türkiye’nin egemen bir ülke olarak gerektiğinde bağımsız kararlar almasını da engellemeyecektir. 

Son Zirvelerden çıkan sonuçlara ve eylem planlarına baktığımızda yakın gelecek içinde NATO’da, Füze Kalkanı Projesinin gerçekleştirilmesi, Rusya ile olan ilişkilerin geliştirilmesi, küresel terörizmle mücadele, Ukrayna, Gürcistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Kosova ile genişleme, Deniz Haydutluğunu Önleme, Akdeniz Diyaloğu gibi İttifak dışı ülkelerle ortaklık ve işbirliğinin geliştirilmesi faaliyetleri gibi hem siyasi hem de askeri konularda yeni kararların alınacağı ve yeni stratejilerin oluşturulacağını söylemek mümkündür. 

3-4 Nisan 2009 tarihlerinde Fransa’nın Strasbourg ve Almanya’nın Kehl komşu kentlerinde NATO’nun 60. Yılının da kutlanacağı bir zirve gerçekleştirilecektir. ABD Başkanı Obama’nın da ilk defa katılacağı zirvede Arnavutluk ve Hırvatistan’ın üyelikleri onaylanacaktır. Böylece 26 olan üye sayısı 28’e ulaşmış olacaktır.25 Fransa’nın askeri kanada dönmesi konusu da bu zirvede önemli bir konu olarak ele alınacaktır. 

Geleceğe yönelik yeni bir konu da “Çoklu Gelecek Projesi” ’dir. Çoklu Gelecek Projesinin amacı güvenlik boyutunda geleceği anlamak, tartışmak, 
NATO üyesi ülkeler arasında iş birliğini geliştirmek, savunma planlamaları yapmak olarak belirtilmiştir. Projenin şekillendiricileri ise uluslararası 
ihtilaf, ekonomik entegrasyon, asimetri, devlet kapasitesi, kaynak paylaşımı, ideolojik mücadele, iklim değişikliği, teknoloji kullanımı ve demografik gelişmelerdir. 26 

Geleceğe yönelik bir başka strateji ise NATO’nun yayılmacılığı esas alacak yeni planlamalarıdır. Amaç, açıkça ifade edilmese de ABD jeostratejik 
girişimlerine Avrupa’nın katkısını genişletmek, enerji kaynaklarını ve yollarını kontrol altına almak, yükselen güçler Rusya ve Çin’i çevrelemektir. 
Bu amaçlara ulaşabilmek için de ABD, NATO ve AB arasındaki işbirliğinin güçlendirileceği ve rekabetin ortadan kaldırılmasına ilişkin adımlar 
atılacağı anlaşılmaktadır. Proaktif stratejinin benimsenmesi öngörülürken, nükleer önleyici darbe konsepti de bu stratejiye dahil edilmektedir. 

Geleceğe ilişkin NATO’nun taahhütleri gittikçe artmakta, hatta birçok konu BM’nin sorumluluk sahasına girmektedir. Bu durum akıllara NATO’nun BM’nin yerine geçmekte olduğuna dair şüpheler yaratmaktadır. Adının “Kuzey Atlantik Paktı” mı, yoksa “Ortak Güvenlik Paktı” mı olduğu tartışılmakta, hâlihazırdaki isminin bile artık mevcut durumu yansıtmadığına ilişkin değerlendirmeler de yapılmaktadır.27 

Türkiye’nin, 21. yüzyılda büyük devletlerin çıkar çatışmalarının yaşandığı bölgesel krizlerin merkezinde yer alan bir devlet olarak, bu krizlerden 
etkilenmemesi, güvenliğini sağlayabilmesi ve bölgede etkili olabilmesi için NATO ve AGSP açılımlarında politik ve askeri olarak etkili bir şekilde yer alması önem arz etmektedir. Ancak bu hususun kendi insiyatifi ile oluşturabileceği bölgesel ve küresel ilişkilere engel teşkil etmemesi de en az bunun kadar önemlidir. 

Uluslararası ortamın önümüzdeki 25-30 yıl içinde tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru bir değişim süreci yaşayacağı, bu kapsamda Rusya, 
Çin, Hindistan ve bir ölçüde de Japonya’nın bu kutupları oluşturabileceği, AB’nin ise bir kutup olabilme niteliğinin zayıf bir ihtimal olduğu düşünülmektedir. NATO’nun da AB gibi genişlemesini sürekli tutması halinde ve ABD etkisi de azaldıkça karar alma sürecinde karşılaşacağı sıkıntılar nedeniyle önceki gücünü muhafaza edebileceği konusunda tereddütler bulunmaktadır. 

Özellikle NATO’nun barış adına alan dışına çıkması, BM kontrolünde olmadığı takdirde önemli sıkıntılar yaratabilecektir. Bu nedenle Türkiye’nin NATO ile olan ilişkilerinin yanında diğer faktörleri de gözetmesinde yarar görülmektedir. Ancak yine de Atlantik ötesi ilişkilerin ve bu çerçevede NATO’nun temel güvenlik platformu olarak güçlendirilmesinin Türkiye’nin çıkarlarına uygun düştüğü varsayılmaktadır. 

NATO içerisinde karar alma süreçlerini incelediğimizde üye 26 ülkenin de eşit oy hakkı olduğu ve kararların oybirliği ile alındığı bilinmektedir, Türkiye’nin de bu karar alma mekanizması içerisinde kendi ulusal çıkarlarına ters düşen bir kararın çıkmasını tek başına engelleme gücüne sahip olduğu da bilinen bir gerçektir. 

Karar alma sürecinde 25 ülkenin diğer ülkeden daha güçlü, daha yetkili olduğu söylenemez. Oybirliği mekanizmasının böyle bir avantajı vardır. Asıl önemli olan husus Türkiye’nin ne istediğini ve ne istemediğini tam olarak ortaya koymasıdır. Bunun özünde dış politika konularında karar alma mekanizması içerisinde görevli olan makamların mutabakat içinde olması yatmaktadır. Eğer bu sağlanırsa, NATO içerisinde Türkiye, kendini daha iyi bir şekilde ifade edebilme olanağını bulur ve NATO platformuna getirmek istediği konuları, ittifak ülkeleriyle 
müzakere edebilme ortamı yakalar. Bu konuda Türkiye’nin Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönüşünde takınacağı tavır örnek olarak verilebilir. Fransa, Türkiye’nin AB müzakere sürecini tıkayan, parlamentosunda Ermeni soykırımını kabul eden, 2. Körfez Savaşı’nda Patriot füzelerinin Türkiye’ye gelmesini önlemeye çalışan ve diğer çeşitli konularda da Türkiye aleyhine hareket eden bir ülke konumundadır. Fransa, askeri kanada dönmesinin yanında Virginia ve Madrid’deki komutanlıkların da kendisine verilmesini istemektedir. Türkiye bu hassasiyetleri, Fransa’nın askeri kanada dönmesinde doğrudan veya dolaylı bir şekilde gündeme getirilebilir ve tavrını gelişecek ortama göre ulusal çıkarlarımız 
yönünde gösterebilir. Diğer taraftan, ulusal çıkarları göz ardı etmeksizin NATO’nun etkisizleştirilmesi yerine güçlendirilmesi, aynı ortak değerleri taşıyan üye ülkelerin güvenlik ihtiyaçlarına katkı sağlayan bir siyasi-askeri güvenlik örgütü olarak geliştirilmesinde de yarar görülmektedir. 


Sonuç 

NATO eski NATO değildir; değişime uğramıştır. Yeni üyelerin katılımı, ABD kontrolünü arttırmıştır. Ayrıca yeni tehdit algılamaları ışığında oluşturulan stratejileri ile de alan dışına çıkmaya başlamış ve etki alanını bir noktada bütün dünya olarak algılamaya başlamıştır. Bu kadar teşkilatlı, oturmuş, tecrübeli, savunmanın dışında siyasi ve sistem içi ilişkileri düzenleme, koruma ve geliştirme konularında başarılı olmuş bir teşkilatın sona erdirilmesi uygun olmayabilir. Ancak teşkilatın, küreselleşmenin ve onun önderi durumunda olan ABD’nin politikalarına göre yönlendirilmesine de engel olmak gerekmektedir. 

Türkiye 1952’den itibaren NATO’nun üyesidir. O yıllarda artan Sovyet tehdidi karşısında kendi güvenliğini güçlendirmek maksadı ile bu teşkilata üye olmuştur. Soğuk Savaş sonuna kadar, NATO’nun sağladığı güvenlik konusunda zaman zaman endişeler, Kıbrıs Harekâtı’nda olduğu gibi bazı olumsuzluklar yaşamışsa da genel olarak olumlu bir dönem geçirmiştir. NATO, modernizasyon ve batı ile yakın ilişkiler konusunda müspet bir ortam oluşturmuştur. Türkiye’de buna karşılık NATO’ya olması gerekenden çok fazla bağlılık ve sadakat göstermiştir. Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra dünya siyasetinde ve buna paralel olarak güvenlik politikalarında değişim olmuş, Türkiye çevresindeki bütün 
ülkelerle gerilim yaşarken, ilişkiler, gelişen siyasi duruma bağlı olarak yeni bir mecraya girmiştir. 

NATO, birinci öncelikli tehdit olarak gördüğü terör konusunda Türkiye’ye çifte standart uygulamıştır. Türkiye artık güvenliğini tamamen NATO 
çerçevesinde düşünmenin dışına çıkmıştır. Batı ile olduğu kadar, hatta daha fazla çevre, Kafkasya ve Orta Asya ile ilgilenmek ve buralarda işbirliği aramak zorundadır. 

Şangay İşbirliği Örgütü ile iletişim kurmayı değerlendirmek durumundadır. Dünyadaki yeni gelişmeler, Türkiye’nin tarihi, kültürel ve soy bağlantıları bu fırsatı önüne çıkarmıştır. 

Türkiye’nin NATO’yu dışlamadan ve batı ile ilişkilerini kesmeden, menfaatlerini ve güvenliğini bu yeni sahalara da taşıması gerekmektedir. 

Atlantik ötesi ilişkilerin tamir edilmesi, Türkiye’nin jeopolitik önem ve işlevinin daha iyi algılanmasına ve uluslararası güvenliğe katkısının daha iyi değerlendirilmesine yardımcı olacaktır. Türkiye, NATO’yu Transatlantik ilişkilerin temel politik ve askeri yapısı olarak görmektedir.28 

Bu nedenle henüz bu ittifakın yerini dol-durabilecek köklü bir yapı bulunmadığından, NATO İttifakı’na önem vermeye devam etmektedir. 
Ancak diğer taraftan NATO’nun ve dünyadaki tehdit algılamalarının, Türkiye’nin bu ittifaka girdiği ortamda olmadığı, Soğuk Savaşı müteakip ittifakın daha çok ABD amaçlarına uygun hareket ettiği, Türkiye’nin bu ittifaka eskisi gibi ihtiyacı bulunmadığı, bu nedenle NATO’ya sadakat derecesinde bir bağlılığın ve bağımlılığın olmasına gerek olmadığı, NATO konusunun denge politikaları çerçevesinde yürütülmesinin Türkiye’nin menfaatlerine daha uygun olacağı da değerlendirilmektedir. Türkiye’nin NATO’ya fazla güvenmeden ancak NATO’nun içinde kalarak ulusal çıkarlarına uygun hareket etmesi, NATO’yu ülkelerle çeşitli konuları müzakere edebilecek, istikrarlı ve geniş bir platform olarak görmesi, çıkarlarına uygun olmayan konularda “veto” hakkını kullanması veya bunun karşılığında başka bir çıkar sağlaması uygun bir yaklaşım tarzı olacaktır. Türkiye’nin bundan sonra kendisini merkeze alan, çevre ülkeleri, Rusya Federasyonu, Kafkasya, Orta Asya ile diyalog içinde olan çok taraflı bir dış politika uygulamasının yararlı olacağı kıymetlendirilmektedir. Güvenlik politikalarının da NATO’yu dışlamadan ancak yukarıdaki çerçevede ele almasının ve yürütülmesinin gerekli olduğuna inanılmaktadır. 

DİPNOTLAR,

1 Yılmaz Tezkan, Siyaset, Strateji ve Milli Güvenlik, Ülke Kitapları, İstanbul, 2000, s. 36-39. 
2 Turan Moralı’nın “NATO Stratejisindeki Değişim ve Gelişmeler” konulu, 11 Mayıs 2004 tarihli, ASAM 24. Jeopolitik Tartışma Toplantısı’nda yaptığı konuşmasından,s. 10. 
3 Ali Karaosmanoğlu’nun “NATO Stratejisindeki Değişim ve Gelişimler” konulu, 11 Mayıs 2004 tarihli, ASAM 24. Jeopolitik Tartışma Toplantısı’nda yaptığı 
konuşmasından, s.10. 
4 Armağan Kuloğlu ve Fatma Elif Salkaya, “ Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye”, Stratejik Analiz, Cilt 4, No.48, Nisan 2004, s.23. 
5 Richard Haass, “The New Middle East”, Kasım/Aralık 2006, 
http://www.foreignaffairs.org/20061101faessay85601/richard-n-haass/the-new-middle-east.html, (Son Erişim: 25 Şubat 2009) 
6 George Friedman, “Obama Enters the Great Game”, 19 Ocak 2009, 
http://www.stratfor.com/weekly/20090119_obama_enters_great_game, (Son Erişim: 5 Şubat 2009) 
7 Reuters, “US send more troops to flagging Afghan War”, 19 Şubat 2009, 
http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=11033563, (Son Erişim: 19 Şubat 2009) 
8 NATO Genel Sekreter Yardımcısı Jean François Bureau’nun 30 Ocak 2009 tarihinde düzenlenen 17. Uluslararası Antalya Güvenlik ve İşbirliği Konferansındaki 
konuşmasından. 
9 TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Aydın’nın 30 Ocak 2009 tarihinde düzenlenen 17. Uluslararası Antalya Güvenlik ve İşbirliği 
Konferansındaki konuşmasından.. 
10 Fatih Karaosmanoğlu, “İttifak vizyonunu yeniledi”, 7 Temmuz 2004, www.radikal.com.tr/haber.php? haberno121483, (Son Erişim: 20 Şubat 2009) 
11 Gnkur. Bşk. Org. Hilmi Özkök’ün “ Terörizmle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi Açış Konuşması”, 28 Haziran 2005 ve “Küresel Terörizm ve Uluslararası İşbirliği 
Sempozyumu Açış Konuşması”ndan, 23 Mart 2006. 
12 Gökçen Oğan ve Ergun Mengi, “NATO’nun Afganistan Görevi ve Türkiye’nin Katkılarına Dair Bir Değerlendirme”, Stratejik Analiz, Sayı 98, Haziran 2008, s. 65-66. 
13 T.C. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün 30 Ocak 2009 tarihinde düzenlenen 17. Uluslararası Antalya Güvenlik ve İşbirliği Konferansındaki konuşmasından. 
14 Armağan Kuloğlu, “ABD Montrö’yü Yine Zorluyor”, 21 Ağustos 2008, 
http://www.globalstrateji.org/TUR/Icerik_Detay.ASP?Icerik=1573, (Son Erişim: 18 Şubat 2009) 
15 Ibid. 
16 E. Büyükelçi CHP Milletvekili Dr. Onur Öymen’in 31 Ocak 2009 tarihinde düzenlenen 17. Uluslararası Antalya Güvenlik ve İşbirliği Konferansındaki konuşmasından. 
17 Erhan Türbeder, “NATO Bükreş Zirvesi ve Balkanlar”, Stratejik Analiz, cilt 9, sayı 91, Mayıs 2008, ss. 6-7. 
18 Habibe Kader, “NATO Toplantısı Sonrası Notlar”, 8 Aralık 2008,www.usakgundem.com. , (Son Erişim: 24 Ocak 2009) 
19 Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması 
20 “NATO Savunma Bakanları Polonya’nın Krakow şehrindeki toplantısında bugün NATO-Gürcistan komisyonu toplantısı yapıldı.”, 20 Şubat 2009, 
http://www.iha.com.tr/haber/Dunya/57661-H-4/Nato-gurcistantoplantisi-basladi, (Son Erişim: 22 Şubat 2009) 
21 “NATO’da Afgan Rüzgarı”, 6 Mart 2009, 
http://www.milliyet.com.tr/Dunya/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetayArsiv&ArticleID=1067705&Kategori=dunya&b=&ver=44, (Son Erişim: 7 Mart 2009) 
22 Kurt Volker, ABD Dışişleri Bakanı Avrupa ve Avrasya’dan Sorumlu Yardımcısı, “Atlantik Ötesi Güvenlik: 
NATO’nun Bugünkü Önemi Trans Atlantic Security:The Importance of NATO Today” 23 Şubat 2006, http:// 
www.state.gov/p/eur/rls/rm/2006/62073.htm, (Son Erişim:25 Şubat 2006) 
23 Yılmaz Aklar, “ NATO Riga Zirvesi: Ne NATO’yla, ne de NATO’suz”, Stratejik Analiz, cilt 7,sayı 81, Ocak 2007, s.66. 
24 Milliyet Gazetesi Köşe Yazarı Semih İdiz’in 31 Ocak 2009 tarihinde yapılan 17. Uluslararası Antalya Güvenlik ve İşbirliği konferansındaki konuşmasından. 
25 “NATO’nun 60. Yılı kutlamaları”, 9 Ocak 2008, www.aa.com.tr. , Anadolu Ajansı, (Son Erişim: 10 Ocak 2008) 
26 Sinem Kaya, 28 Kasım 2008 Genelkurmay Sarem Bşk.lığı bünyesinde Çoklu Gelecek Projesi hakkında kurum için bilgi notu. 
27 Emekli Subaylar Derneği Bşk. E. Tümg.Rıza Küçükoğlu’nun 31 Ocak 2009 tarihinde düzenlenen 17. Uluslararası Antalya Güvenlik ve İşbirliği Konferansındaki konuşmasından . 
28 Yılmaz Aklar, “NATO Riga Zirvesi: Ne NATO’yla, ne de NATO’suz”, Stratejik Analiz, cilt7, sayı 81, Ocak 2007, s.67. 


OrtadoğuAnaliz 
Nisan’09 Cilt 1 -Sayı 4 
http://www.orsam.org.tr

***

65 YILLIK İTTİFAK NATO VE TÜRKİYE, BÖLÜM 2


65 YILLIK İTTİFAK NATO VE TÜRKİYE, BÖLÜM 2

Rusya 

Rus yönetimi, ABD’nin NATO’yu kullanarak Rusya’yı çevrelemesine sert biçimde direniyor. ve ABD bir yandan silahsızlanma mesajları verirken, bu iki ülkenin Orta Asya’da bir güç mücadelesi içinde olduğu da gözden kaçmamaktadır. ABD, Taliban ve El Kaide ile daha etkili mücadele edebilmek için Irak’tan asker çekmeyi ve Afganistan’a daha fazla asker sevk etmeyi planlamaktadır. Rusya ise Orta Asya’daki hamleleriyle ABD’nin genişleme ve etkili olma planını bozmaya çalışmaktadır. Kırgızistan, Rusya’dan 1,7 milyar $ Rus yatırımı sözü aldıktan sonra ABD’ye ait Manas askeri üssünü kapatma kararı almıştır. Manas, Afganistan’daki Amerikan üslerine lojistik destek sağlaması açısından önem taşımaktadır. 

Kırgızistan bu açıklamayı yaparken Rusya, Afganistan’a lojistik destekte yardımcı olabileceğini belirterek adres olarak Moskova’yı göstermektedir. 

Bu durumda ABD’nin, ikmal konusunda Türkiye’den de talepte bulunabileceği değerlendirilmektedir. Ancak Kırgızistan, Manas üssü konusunda, ABD’nin girişimi ile bu konuyu yeniden görüşmeye niyetli olarak görünmektedir. ABD ve Rusya güç dengesinde çeşitli hesaplar yapılırken bu kez Moskova, Müşterek Güvenlik Anlaşması Zirvesi’ne ev sahipliği yapmış ve bu zirvede, Beyaz Rusya, Kazakistan, Ermenistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan ile birlikte 
NATO benzeri bir askeri ittifak kurma kararı alınmıştır. Anlaşmaya göre, bu ülkelere dışarıdan gelecek bir tehdit, tüm ittifaka üye ülkelere yapılmış sayılacaktır. İttifakın ilk icraatı, acil bir müdahale gücü oluşturma kararı olmuştur. 

ABD’nin Rusya ile olan herhangi bir işbirliğinde, tek taraflı kabullenmelerin olmayacağı açıktır. Bir yandan küresel mali krizle mücadele, diğer yandan da Afganistan’daki Amerikan varlığında bir olumsuzluk yaşanmaması için Obama, Rusya’dan destek almayı düşünebilir. Ancak bunun gerçekleşme olasılığı zayıf olduğu için ABD, Pakistan’ı elde tutmak zorunluluğunun farkındadır. 

Afganistan’daki istikrar, Pakistan, İran gibi ülkelerin durum ve tutumlarına da bağlıdır. Bu kapsamda bu ülkelerin barış ve istikrara katkısı önemli olup, ABD, NATO yoluyla da bu konuda çalışmalarını sürdürmektedir.8 Yeni Ortadoğu olarak ifade edilen politika anlayışında ABD’nin yine NATO’dan faydalanmak isteyeceği de aşikârdır. 

 < ABD’nin, her ne kadar Avrupa’yla köklü dini ve sosyo-kültürel ortak değerleri varsa da, AB ve ABD’nin dünya ekonomisindeki paylarının büyük olması aralarında rekabet yaratmaktadır. Önümüzdeki dönemde dengeli bir ABD–AB ortaklığının küresel siyasal düzene yeniden egemen olması beklenebilir.  >

Transatlantik İlişkileri, NATO ve AB 

ABD ve Avrupa, her ne kadar “Batılı olma” kavramı içinde ortak değerlere sahipse de, Avrupa artık Soğuk Savaş dönemindeki gibi ABD’nin güdümü altında yaşamak istememektedir. Bu nedenle AB, ekonomiyi takiben siyaset ve savunma konularında etkili olmaya çalışmaktadır. ABD’nin, her ne kadar Avrupa’yla köklü dini ve sosyo-kültürel ortak değerleri varsa da, AB ve ABD’nin dünya ekonomisindeki paylarının büyük olması aralarında rekabet yaratmaktadır. 

Önümüzdeki dönemde dengeli bir ABD–AB ortaklığının küresel siyasal düzene yeniden egemen olması beklenebilir. NATO’nun kurulduğu günden bugüne kadar ortaya çıkan yeni güvenlik ihtiyaçlarına karşılık, bu ittifakın, Atlantik’in iki yakasının bir araya gelerek güvenlik sorunlarını tartıştığı önemli bir diyalog platformu olduğu, önümüzdeki dönemde de terör ve kitle imha silahlarıyla mücadele konularında NATO’nun bu özelliğine duyulan ihtiyacın daha da artacağı kıymetlendirilmektedir. 2008 Savunma Bakanları Toplantısı’nda, Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına geri döneceği kesinleşmiştir. Böylelikle 1966’dan bu yana AGSP-NATO dengesini sağlamaya çalışan Fransa, politikalarını değiştirerek 
NATO’nun askeri kanadına geri dönme girişiminde bulunmuştur. Bu durum, NATO – AB ilişkilerinin daha da düzelebileceğinin ve NATO ile AGSP’nin uyum içinde çalışabileceğinin bir göstergesi olarak da mütalaa edilebilir. 

NATO’nun Askeri Güç Olarak Önemi

Önümüzdeki yıllarda enerji güvenliğinin, kaynaklarının ve intikal yollarının önemi artarak devam edecektir. 2030’lu yıllara gelindiğinde hidrokarbon, yine enerjide 
hâkim faktör olma durumunu koruyacaktır. Kuzey kutbu, küresel ısınmanın etkisi ile petrol arama ve kaynaklarının ortaya çıkmasına elverişli hale gelecektir. 
Bu durum yeni siyasi ilişkileri beraberinde getirecektir. Enerji güvenliğinin yanında gıda, su ve çevre konuları da öncelikli sorunlar haline gelecektir. 
Dünya genelinde nüfus artışı da bu sorunların içinde olacaktır. Ancak gelişmiş ülkelerde nüfusun yaşlanması, gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki genç ve eğitimsiz nüfus ve bunun bir sonucu olan göç hareketleri bir çatışma ortamı yaratabilecektir. Diğer tehditleri de göz ardı etmemek gerekmektedir. Yeni tehditlerin nereden geldiği henüz daha tam olarak belirlenememiştir. Bu yıllara gelindiğinde devlet, yine en önemli güvenlik sağlayıcısı, aynı zamanda tehdit kaynağı olacağından bu durumda askeri güç, önemini korumaya devam edecektir.9 Dolayısıyla NATO’nun askeri bir güç olarak önemini koruyacağı anlaşılmaktadır. 

NATO’nun Terörle Mücadelesi ve Türkiye

Küresel terörizm, dünyanın olduğu gibi NATO’nun da gündemini değiştirmiştir. Terörizm ile mücadelede BM, NATO, AB ve AGİT’in çalışmalarının artarak devam edeceği beklenmektedir. Gelişen yeni tehditlerin niteliği, NATO üyelerinin bu tehditlere en etkin bir şekilde mukabele etmede fikir birliğine varmalarını zorunlu kılmaktadır. Terörizmle mücadele konusu 1999’daki Washington Zirvesi’nden itibaren şekillenmeye başlamış, 2002 Prag Zirvesi’nde terörizmle mücadele konsepti onaylanmıştır. Bu gelişme ile İttifak üyelerinin halkına, kuvvetlerine, 
topraklarına ve uluslararası güvenliği hedef alan tüm terör hareketlerine karşı mücadele kararlılığı ifade edilmiştir. Kabul edilen konseptte, alınacak önlemlerin teröristleri caydırabilecek, durdurabilecek ve karşı savunma yapabilecek nitelikte olması öngörülmekte ve önlemlerin NATO’nun çıkarlarının olduğu bölgelerde uygulanması gerektiği belirtilmektedir. 2004 yılında İstanbul’da yapılan NATO Zirvesi, ABD ve AB’nin Küresel Terörizmle uluslararası alanda mücadelenin etkin yürütülebilmesi için ortak yaklaşım ve işbirliği için önemli bir imkân yaratmıştır. 



   Bu zirvede İstanbul İşbirliği Girişimi oluşturulmuştur. Körfez İşbirliği Konseyi kurulmuş ve Güçlendirilmiş Akdeniz Diyalogu ile Doğu Akdeniz’in güvenliği ve istikrarı için önemli bir girişim başlatılmıştır.

NATO kapsamında yapılan tüm toplantılar ve girişimler sonucunda varılan ortak noktalara bakıldığında, NATO’da terörle mücadele konusunda bir görüş birliği oluştuğunu ve üyelerin bu konuda iş birliğine hazır olduklarını ve NATO imkân ve kabiliyetlerinin de bunu başarabilecek durumda olduğunu görmek mümkündür. Ayrıca mücadelede NATO’nun uluslararası iş birliğine açık olduğu da söylenebilir. Bu konu 2009 yılına kadar yapılan bütün toplantılarda güncelliğini korumuştur. 
Ancak terörle mücadele konusunda NATO içinde uygulamada tam bir konsensüs sağlandığını da söylemek mümkün değildir. Terörizmin tanımı ve terörizmle mücadele noktasında nasıl bir ortak politika uygulanacağı konusunda belirsizlikler sürmektedir. 2004 İstanbul Zirvesi’nde Afganistan’da NATO’nun görev alanının genişletilmesi, Irak konusunda görüş birliğine varılması ve Irak’tan kaynaklanan terör tehdidinin varlığının kayıt altına alınması, İstanbul İşbirliği Girişimi’nin Akdeniz Platformu ile birlikte işlem görecek biçimde yaşama geçirilmesi daha çok ABD’nin kazanç hanesini ilgilendirmiştir.

NATO aldığı bu kararlar ile ABD’nin dış politika uygulamalarını meşruiyet zeminine çekmiştir.10

Türkiye terörizmden en fazla zarar gören ülke konumundadır ve bu nedenle terörle mücadelede en duyarlı ülkedir. Gerek zarar gören ülke konumundan doğan hassasiyeti, gerek NATO ittifakına verdiği önem ve gerekse insani duygularla, NATO’nun terörle mücadele konsepti ve doktrin geliştirme faaliyetlerine destek sağlamakta ve bu konuda NATO ve diğer ülkelere operatif ve stratejik seviyelerde eğitim vermektedir. Afganistan’daki NATO gücüne olan katkılarını ve eğitim amaçlı açtığı “Terörle Mücadelede Mükemmeliyet Merkezi”ni bu uygulamalarına iyi birer örnek olarak göstermek mümkündür. Herhangi bir nedenle bir ülkede terörist olarak adlandırılan bir kişi veya örgüt, diğer ülkede özgürlük savaşçısı gibi farklı şekilde kabul ediliyorsa, o zaman bu mücadelenin başarılı olma şansı yoktur. Bugün terör tehdidinin büyüklüğü konusunda 
genelde devletlerarasında ortak bir anlayış vardır. Ancak asıl anlaşmazlık, hangi şiddet ve tehdit kullanımının terör kapsamında algılanması gerektiği yönündedir.11 

Diğer uluslararası kuruluşlarda olduğu gibi NATO’da da terörün ortak bir tanımını yapmak mümkün olmadığı gibi NATO’nun terör örgütleri listesi üzerinde tam bir mutabakat sağlandığını söylemek de mümkün değildir. Türkiye 25 yılı aşkın bir süredir PKK terörü ile mücadele etmektedir. NATO’nun terör konusundaki hassasiyeti de bilinmektedir. Ancak içinde PKK’nın da bulunduğu NATO’nun terörist listeleri yıllara sari olarak güncelleştirilirken, PKK terör örgütünün listeye dahil edilmesinde zaman zaman güçlüklerle karşılaşılmaktadır. 
Bu yaklaşım, NATO’nun terörle mücadeledeki ciddiyeti ve tutumu ile bağdaşmamaktadır. PKK terör örgütünün Avrupa’da büroları vardır. 
Avrupa’dan televizyon yayını yapmaktadır. 

Bu Avrupa ülkeleri NATO üyesidir. PKK, NATO üyesi olan Türkiye’ye zarar vermeye devam etmektedir. Türkiye’nin yapmakta olduğu mücadeleye, 
çeşitli nedenlerle doğrudan veya dolaylı olarak engel olunmaktadır. Türkiye’nin bu beklentisinden, bir tehdit unsuru olan PKK ile mücadelesini NATO’ya yüklemek istediği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Türkiye’nin güvenliğini bir başka ülkeye veya kuruluşa aktarma düşüncesi ve niyeti yoktur. Kendi güvenliğini sağlayacak güçtedir. Ancak güçlü bağlarla bağlı olduğu ve güvenilir bir müttefiki durumunda bulunduğu NATO’dan, hakkı olduğu desteği beklemesi de yadırganmamalıdır. 60 yıldır varlığını başarıyla devam ettiren, küresel gelişmelere ve bunun gerektirdiği ihtiyaca göre kendini yenileyen NATO, yeni tehdit algılamasında birinci sıraya terörizmi koymuştur. Terörle mücadelede 
yeni konseptler oluşturmuş ve stratejiler geliştirmiştir. Afganistan’a müdahalede, kuruluşundan beri ilk defa İttifak Anlaşmasının 5. maddesini yürürlüğe koymuştur. Terörizm karşısındaki duyarlılığını her fırsatta dile getirmiştir. Ancak uygulamada üye ülkelerin tümü, özellikle PKK terör örgütü ile mücadelesinde Türkiye’nin beklentilerine cevap verecek anlayışta olamamıştır. NATO’nun kendisini bu konuda yeniden sorgulaması gerekmektedir. 

NATO-ABD ve Türkiye Arasındaki Son Gelişmeler 

Afganistan Konusu: NATO’nun Afganistan da yürüttüğü faaliyetler kapsamında Türkiye, ISAF komutası altında, Kabil ve çevresinde Afgan halkının güvenliğini sağlamaya devam etmektedir. NATO’nun bu bölgedeki başarı veya başarısızlığı ittifakın geleceği konusunda etkili olacaktır.12 
Bu nedenle ABD, Afganistan’ın geleceği açısından ittifak ülkelerinden muharip asker sayısının artırmasını talep etmektedir. Türkiye de, asker sayısının arttırılması istenen ülkelerin başında gelmektedir. Diğer taraftan da ISAF’ın görev tanımlamasının değiştirilmesi ve etki alanının Kabil ve çevresinden daha güney-güneydoğuya kaydırılarak Taliban’la savaşması öngörülmektedir. Görüldüğü gibi ISAF’ın asıl amacı barışı korumaktan, savaşmaya doğru değiştirilmek istenmektedir. Tarihi boyutta Türk-Afgan ilişkilerinin seyrine bakıldığında dostluk ve yardımlaşma söz konusudur. Afgan halkı Türkiye’ye sempati duyar ve güvenir. Bu çizginin dışına çıkmak, her iki toplum için de sakınca doğurur. Ayrıca Türkiye, güvenlik sağlama faaliyetine ilave olarak Afganistan’da istikrarın sağlanmasına, ülkenin yeniden inşası ve yapılanmasına parasal destek de dâhil önemli katkılar sağlamakta, ülkeye ve ülke halkına çeşitli yardımlarda bulunmaktadır. ISAF’ın komutasını da iki defa üslenmiştir. 

Komutayı yeniden üstlenmesi de gündemdedir. Bunların yanında, Türkiye, Afganistan Silahlı Kuvvetleri’nin yeniden organizasyonuna yardımcı olmaktadır. Afgan Savunma Üniversitesinin (Harp Akademileri) veya Savunma Kolejinin (Harp Okulu) oluşumunu sağlamaya yönelik çalışmalar yapmaktadır.13 Bunların ötesinde gerekli görüldüğü takdirde Afgan subaylarının askeri eğitimlerini Türkiye’de görmelerine yardımcı olunacağı da Türkiye tarafından belirtilmiştir. NATO müttefikleri Afganistan’da teröre karşı mücadele ederken, Türkiye’nin PKK’ya karşı yürüttüğü mücadelede yanımızda yer almadıkları gibi PKK’yı çeşitli şekillerde uzun bir süredir himaye ettikleri de bilinmektedir. Türkiye’nin bu 
gerçeklerin bilincinde olarak strateji oluşturması ve bu paralelde hareket etmesi doğaldır. 

Montrö’yü İhlal Teşebbüsleri: Bir diğer konu ise ABD’nin NATO’yu kullanarak Montrö Boğazlar Sözleşmesini delmeye çalışmasıdır. ABD, Kafkasya ve Orta Asya’da söz sahibi olmak maksadıyla Karadeniz’de güç bulundurmak istemekte ve çeşitli hadiseleri kullanarak bunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Son beş yıl içinde bu konuda üç defa teşebbüste bulunduğu görülmektedir. Fırsat çıktığında NATO’yu bu maksatla kullanma temayülünü de göstermektedir. 

ABD’nin Karadeniz’e açılma teşebbüslerinden ilkine, 2003 yılında Irak’a yapacağı müdahale öncesinde, Türkiye ile yaptığı görüşmelerde rastlanmıştır. Müzakere sürecinde, ABD’nin Karadeniz’e gemi gönderme ve Trabzon’da üs bölgesi istemesi oldukça yadırganmış ve müzakerelerde, ABD’nin Irak’a yapacağı müdahale çerçevesinde yapılacak anlaşmayı fırsat olarak değerlendirerek Kafkasya’da etkili olmak maksadıyla Karadeniz’e çıkmak istediği anlaşılmış, ancak konu ile ilgisi olmayan bu istek Türk tarafınca geri çevrilmiştir.14 

ABD’nin ikinci teşebbüsü ise 2005 yılında gerçekleşmiştir. NATO gücü, Doğu Akdeniz’de teröre ve suçlara karşı mücadele amacıyla, Türkiye’nin de içinde yer aldığı, Aktif Çaba (Active Endevaour) operasyonunu icra etmektedir. Diğer taraftan da genelde aynı maksatla, Türkiye önderliğinde oluşturulan bir deniz filosu, Karadeniz’de, Karadeniz Uyum Harekâtı ( Black Sea Harmony) adı altında faaliyet göstermektedir. Bu faaliyete Türkiye ve Rusya’nın yanı sıra Ukrayna da kısmen katılmaktadır. Ancak ABD, 2005 yılı içinde, Doğu Akdeniz’de NATO bünyesinde oluşturulan Aktif Çaba Operasyonu görev alanının Karadeniz’i de kapsayacak şekilde genişletilmesi için resmi olmayan bir plan ortaya koymuş ve 
bu planı, Karadeniz’in güvenliğinin önemli olduğu gerekçesiyle Akdeniz’de olduğu gibi terörle ve suçlarla mücadele maksadıyla önerdiğini ifade etmiştir. ABD’nin ihtiyaç olmamasına rağmen böyle bir teşebbüste bulunması, ifade edilen maksadın dışında, tamamen bir bahane ile Karadeniz’i doğrudan kontrol altına almak olduğu şeklinde değerlendirilmiştir. 

ABD’nin bu konudaki üçüncü teşebbüsü de, 2008 sonunda Gürcistan’da meydana gelen olaylardan sonra, Gürcistan’a yapılmakta olan insani 
yardım çerçevesinde, ABD donanmasına ait iki adet 70 tonluk askeri hastane gemisi adı altında yardım gemisi gönderme isteğinde bulunmasıdır. 
Hatta NATO’yu da bu kapsamda kullanmaya isteklidir. Gürcistan’a yardımın hava, kara ve Montrö Sözleşmesi’ne aykırı olmayan bir düzenleme ile denizden de yapılması mümkünken, böyle bir isteğin, Karadeniz’de ağır tonajlı askeri gemilerle bayrak gösterme, dolayısı ile Karadeniz’e çıkarak bölgeyi etkileme ve Rusya’nın etkisini sınırlama maksadını taşıdığı değerlendirilmektedir. 

Belirtilen bu üç teşebbüs de Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ihlali anlamına gelmektedir. Montrö Sözleşmesi’ne uygun olmayan bir izni, başka bir ülkeye vermesi Türkiye’nin, hem egemenlik konusunu tartışmalı hale getirir, hem de bölgede güvenlik açısından kendi aleyhine bir husumet yaratabilir.15 ABD’nin Karadeniz’de güç bulundurma veya üs teşkil etme gibi teşebbüslerine karşı ihtiyatlı olunması gerekmektedir. Antlaşma hükümlerinin muhafazası ve buna riayet edilmesi, Türkiye’nin egemenliğini korunması ve Karadeniz’deki dengeleri de gözetmek suretiyle Türkiye’nin güvenliğinin sağlanması açısından önem taşımaktadır. Türkiye’nin bu konuda ortak çıkarları olan Rusya ile koordinede 
bulunması doğru bir yaklaşım olarak nitelendirilmiştir. 


3 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR..,



***

65 YILLIK İTTİFAK NATO VE TÜRKİYE BÖLÜM 1


65 YILLIK İTTİFAK NATO VE TÜRKİYE, BÖLÜM 1 


60 yıldır varlığını devam ettiren ve kendini yenileyen NATO, yeni tehdit algılamasında birinci sıraya terörizmi koydu. 

E.Tümgeneral Armağan KULOĞLU 
ORSAM Başdanışmanı 
armagankuloglu@orsam.org.tr 
Ortadoğu Analiz 
Nisan’09 Cilt 1 -Sayı 4 



NATO içindeki ABD’nin üstün durumu zaman geçtikçe İttifak’ın Batı Avrupalı üyelerini rahatsız etmiştir. Avrupa Birliği fikri son 50 yıl içinde adım 
adım gerçekleşip “Birleşik Avrupa Devleti” hedefine doğru ilerledikçe Avrupa devletlerinde ABD’nin askeri vesayetinden kurtulma düşüncesi de gelişmeye başlamıştır. 

NATO’nun Kuruluşu ve Soğuk Savaş Dönemi 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’nin işgal etmiş olduğu ülkelerde Sovyet Ordusu’nun desteğiyle Komünist partiler, demokratik teamüller dışında yöntemler kullanarak iktidarı ele geçirmişlerdir. O yıllarda, Sovyetlerin bu fiili genişleme siyaseti karşısında, Batılı ülkeler arasında herhangi bir siyasi veya askeri bir dayanışmayı ortaya koyacak bir antlaşma ve örgütlenme yoktu. Bu nedenle 17 Mart 1948 tarihinde İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg aralarında imzaladıkları “Brüksel Antlaşması” ile muhtemel bir tecavüze karşı kuvvetlerini birleştirmeyi kabul ederek Mareşal Montgomery’nin komutasında ilk müşterek askeri teşkilatı kurmuşlardır. 

NATO ittifakının başlangıcı olarak kabul edilen bu teşkilat, 1955 yılında Batı Avrupa Birliği adını alacak olan teşkilatın da temelini teşkil etmiştir. 
Bu teşebbüs, Batı Avrupa’nın müşterek savunma yolunda attığı ilk adımdır. 4 Nisan 1949 tarihinde Washington’da imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması ile İttifak, bilinen yaygın adı ile NATO olarak kurulmuştur. Kuzey Atlantik Antlaşması’nda, Brüksel Antlaşmasına dâhil beş ülkeyle beraber müzakere sürecine çağrılan İtalya, İzlanda, Danimarka, Norveç ve Portekiz’in de katılımı ile NATO’nun üye sayısı 12’ye ulaşmış, Türkiye ve Yunanistan’ın 1952’de, Almanya’nın 1955’te, İspanya’nın 1982’de İttifaka katılması ile üye sayısı 16 olmuştur. Soğuk Savaş dönemi bu 16 üye ile aşılmıştır. 

NATO, kurulduğu 1949 yılından 1989 yılına kadar geçen 40 sene içinde Avrupa’nın güvenliğini tartışmasız bir şekilde temin etmiştir. Tehdidin 
mahiyetinin ve büyüklüğünün belli olduğu bu dönemde, savunma stratejileri ve askeri kuvvet yapıları, tehdide yönelik olarak tespit ve teşkil 
edilmiş ve uygulanmıştır. Türkiye, Soğuk Savaş döneminde kendisine yönelebilecek silahlı tecavüzlere karşı güvenliğini kendi öz savunması 
ile birlikte, NATO’nun bir üyesi olarak da sağlamıştır. 





1950’den sonraki yıllar ABD’nin ekonomik ve askeri gücü ile Avrupa’da itirazsız söz sahibi olduğu yıllardır. Güvenlik ihtiyacının gerektirdiği ağır savunma harcamaları, ABD’nin varlığı ile NATO’nun Avrupalı üyeleri için hafiflemiş, savunmadan kısılan imkânlar sosyal devletin gereklerine harcanabilmiştir. Bu arada Türkiye modern harp silah ve araçlarına biraz daha fazla sahip olabilme uğruna ekonomik gücünün çok üstünde bir silahlı kuvveti muhafaza ederek hem NATO’nun insan gücü açığını kapatmış ve hem de kendi teknolojik yetersizliğini bu şekilde telafi etmeye çalışmıştır. 

NATO’nun kuruluş amacı, 1952-1957 yılları arasında görev yapan NATO Genel Sekreteri Lord Ismay’in söylediği gibi, SSCB’yi dışarıda, ABD’yi içeride ve Almanya’yı aşağıda tutmak olarak ifade edilebilir. Kolektif savunma amaçlı bir örgüt olan NATO’yu kuran Kuzey Atlantik Anlaşması’nın 5. maddesine göre NATO üyelerinden birine yapılan saldırı tümüne yapılmış sayılacak ve karşılık, kolektif olarak verilecektir. Metinde belirtilmemesine rağmen bu ilk maddenin temel amacı SSCB’den gelebilecek bir saldırıya karşı üye devletlerin birlikte hareket ederek birbirlerinin güvenliğine katkıda bulunmalarını sağlamaktır. 

NATO içindeki ABD’nin üstün durumu zaman geçtikçe İttifak’ın Batı Avrupalı üyelerini rahatsız etmiştir. Avrupa Birliği fikri son 50 yıl içinde adım adım gerçekleşip “Birleşik Avrupa Devleti” hedefine doğru ilerledikçe Avrupa devletlerinde ABD’nin askeri vesayetinden kurtulma düşüncesi de gelişmeye başlamıştır. 1984 yılında ABD’nin Sovyetler Birliği ile uzun menzilli füzelerin sınırlandırılması pazarlığına girmesi ve Yıldız Savaşları Projesi ile Kuzey Amerika’yı koruma girişimleri, İttifakın Batı Avrupalı üyelerini yeni arayışlara sevk etmiş ve Batı Avrupa’nın Güvenlik Mimarisinde yeni bir üslup değişikliğine gidilmiştir.1 

ABD’nin küresel ortaklara duyduğu ihtiyaç nedeniyle önümüzdeki dönemde NATO’ya daha fazla önem vermesi bekleniyor. 




Soğuk Savaş Sonrası NATO ve Değişim 

NATO İttifakı kurulduğundan bugüne kadar 65 yıl kadar bir süre geçmiştir. Kuruluşundan Soğuk Savaş’ın sona ermesine kadar olan dönemde, içinde bulunulan tehdit algılaması ortamında kuruluş maksadına uygun olarak hareket eden NATO, Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve Varşova Paktı’nın ortadan kalkması ile varlığını devam ettirip ettirmeme konusunda kendisini sorgulamaya başlamıştır. Varşova Paktı, iki kutuplu dünya düzeninde Doğu Bloku’nun savunma ihtiyacını karşılamaktan öteye gidemeyen ve bir anlamda NATO’ya karşı kurulan savunma işlevli bir örgüt niteliğinde iken NATO, Varşova Paktı’na karşı Batı’nın sadece savunma ihtiyacını karşılamakla sınırlı kalmamıştır. NATO’nun bir savunma örgütü olma özelliği kadar önemli diğer bir özelliği de üye ülkeler arasındaki askeri, siyasi ve sistem içi 
ilişkileri koruma, geliştirme ve düzenleme işlevlerini yerine getirmeye çalışmasıdır. 

Temmuz 1990’da yapılan NATO Zirvesi’nden başlayarak, NATO’nun değişen düzenin koşullarına göre yeniden yapılandırılmasına karar verilmiştir. 
NATO’nun değişen düzenin koşullarına göre yeniden yapılandırılmasında, Sovyet tehdidinin ortadan kalkması sonrasında ortaya çıkan belirsizliklerin ve risklerin önemli bir neden olduğu görülmektedir. Ortaya çıkan yeni duruma göre tehdidin yeniden değerlendirilmesi yapılmış, başta uluslararası terör olmak üzere kitle imha silahlarının yaygınlaşması, silah, insan ve uyuşturucu kaçakçılığı, kitlesel göç hareketleri gibi tehditler yeni tehdit algılamaları olarak belirlenmiştir. 

Bu bağlamda NATO sadece bir kolektif savunma örgütü olmanın yanında, kolektif ve iş birliğine dayalı bir güvenlik örgütü haline de gelmiş2 ve örgüt, bilinen görev alanının dışına da çıkmaya başlamıştır. Ayrıca örgütün, güvenlik konusunda istikrarı bozabilecek yeni yapılanmalara engel olmak ve kendi yapılanmasının etki alanını arttırarak istikrar sağlamak maksadıyla genişletilmesine karar verilmiştir. 


NATO’nun Genişlemesi 

Bu bağlamda önce Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Polonya, daha sonra Romanya, Bulgaristan, Slovenya, Slovakya, Estonya, Letonya, Litvanya ittifaka katılmıştır. 
Orta ve Doğu Avrupa’da, Yeni Ortadoğu, Ortadoğu için yeni bir çağın başlangıcını ifade eden bir terimdir. Ortadoğu’da yeni aktörlerin, yeni güçlerin meydana geldiği ve artık sert gücün yerini yumuşak güce bıraktığı oluşumdur. Bu durumda ABD’nin bölgede etkinliğini askeri güç yerine diplomasi gibi yumuşak güçle sağlamaya çalışacağı anlaşılmaktadır. 

Orta Asya’da ve Kafkaslar’da ortaklar edinmek amacıyla Barış için Ortaklık (BİO) Projesi hayata geçirilmiştir. 

Barış için Ortaklık 

Soğuk Savaş sonrası dönemde NATO’nun siyasi boyutunun önem kazandığı görülmektedir.3 Rusya Federasyonu (RF) ile olan ilişkilerinde de bir değişim yaşanmış ve önce RF’nin NATO içinde bir nevi gözlemci olarak yer alması ve karşılıklı güvenin oluşmasına yardımcı olmak üzere NATO Karar Alma Sürecini takip etmesi sağlanmış, daha sonra da Karar Alma Sürecinde beraber çalışılan, ancak oy ve veto hakkı olmayan bir sistem oluşturulmuştur. Sorumluluk sahası, yeni tehdit algılamaları ve kabul edilen misyon çerçevesinde, yazılı olarak belirtilmese de, bütün dünya olarak algılanmaya başlamış ve Birleşmiş Milletler ile (BM) yakın iş birliği konusu güçlenmiştir. Bu yeni durum doğal olarak NATO’nun teknolojik ilerlemesini, yeni sistemleri, yeni konseptleri, doktrinleri, kuvvet yapısını da kapsayan yeniden yapılanmasını beraberinde getirmiştir. 

Düşüncede, teşkilatlanmada, usul ve yöntemlerde değişiklikler olmuştur. Daha uzun mesafelere süratle intikal edebilen, hareket kabiliyeti yüksek, elastik, çevik, üstün ateş gücüne sahip, istihbarat imkânları teknolojiyi de kullanarak daha da gelişmiş, haberleşme ve komuta kontrolü çok iyi olan, çoğunlukla özel olarak teçhiz edilmiş ve özel eğitim görmüş; ancak daha küçük yapıda birliklerden oluşan bir yapı öngörülmüştür. 




NATO, ABD ve Rusya

ABD’nin kurmak istediği Yeni Dünya Düzeni’nin önündeki en büyük tehdit olan terörün ve kitle imha silahlarının yayılmasının engellenmesi ve enerji kaynakları ile yollarının kontrolünün sağlanması amacıyla ABD “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) olarak bilinen projeyi geliştirmiş ve uygulamaya koymuştur.4 ABD, NATO’yu, özellikle BOP’un bir Amerikan projesi olduğu izlenimini silmek amacıyla projenin uygulanmasına dâhil etmek istemiş ve daha sonra da projenin adı, “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi” (GOKAP) olarak değiştirilmiştir. 

ABD’nin Irak’a müdahalesinden sonra yaşanan gelişmeler son yıllarda “Yeni Ortadoğu” olarak isimlendirilen bir anlayışın ortaya çıkmasına neden olmuştur. 

Yeni Ortadoğu, Ortadoğu için yeni bir çağın başlangıcını ifade eden bir terimdir. Ortadoğu’da yeni aktörlerin, yeni güçlerin meydana geldiği ve artık sert gücün (hard power) yerini yumuşak güce (soft power) bıraktığı oluşumdur. Bu durumda ABD’nin bölgede etkinliğini askeri güç yerine diplomasi gibi yumuşak güçle sağlamaya çalışacağı anlaşılmaktadır.5 Yeni yönetimin, İran konusunda olduğu gibi diyalog ve müzakere yolunu benimseyeceğini, ancak gerektiğinde askeri seçenekleri gündemde tutacağını belirtmesi, diplomasi ve yumuşak gücün yeterli olamayacağı zamanlarda sert güç kullanılabileceğini göstermektedir. 


Ortadoğu’da barış ve istikrarı tehdit eden önemli konulardan biri de Filistin-İsrail çatışmasıdır. Sonuç alınamayan ve yıllar süren bu problemin 
bir anda ortadan kaldırılmasının imkânsız olduğunu bilen Obama, direkt olarak Gazze krizi gibi olaylara müdahil olmamakta, atadığı özel temsilciler 
aracılığı ile ilişkileri devam ettirmeyi planlamaktadır.


Önemli diğer iki konu da Afganistan ve Rusya’dır. Obama’nın, selefi olan Bush’dan farklı olarak bu iki ülke ile ilgili krizlerden kaçınma yolunu seçtiği 
söylenebilir. Afganistan konusunda, Taliban’a karşı mücadelenin kazanılması amacı varken, Rusya cephesinde ise doğal gaz ve lojistik konular 
ağar basmaktadır. Afganistan konusu bir noktada NATO’nun geleceği olarak kabul edilmektedir. ABD’nin yeni yönetimi, acil bir tedbir 
olarak Afganistan’a 17000 ilave ABD askeri gönderme hususunu karara bağlamıştır.7 

2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.



***

4 Ocak 2017 Çarşamba

MISIR’DA İKTİDAR DEĞİŞİMİNİN ORTADOĞU POLİTİKASI VE MISIR-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNE ETKİSİ










MISIR’DA İKTİDAR DEĞİŞİMİNİN ORTADOĞU POLİTİKASI VE MISIR-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNE ETKİSİ 



Cem YILMAZ 
Gazi Üniversitesi U.İ.B. 
Doktora Öğrencisi 
cem.yilmaz@gazi.edu.tr 



Türkiye’nin yeni dış politikasının, Arap kamuoylarında yarattığı heyecan nedeniyle Mısır yönetiminde rahatsızlığa neden olduğu iddia ediliyor. 
Ortadoğu Analiz 

Mısır, Hüsnü Mübarek’in 30 yıllık devlet başkanlığına veda etmeye hazırlanıyor. Bu konuda, Mübarek’in ağzından henüz resmi bir açıklama çıkmamış olsa da ilerleyen yaşı ve genç siyasilere yol açılması gerektiği yönündeki görüşü, 2011 yılındaki seçimde aday olmayabileceğini göstermektedir. Cemal Abdul Nasır ve Enver Sedat’ın ölümlerine kadar lider olarak kaldığı düşünülürse Mübarek’in de aynı yöntemi seçebileceği düşünülebilir. Ancak, genel kanı Mübarek’in koltuğu devredeceği yönündedir. Aksine bir tutum sürpriz olarak değerlendirilecektir. Bu çalışmada, 2011’de iktidar değişimi olması durumunda, Türkiye’nin son dönem bölge politikası kapsamında Mısır-Türkiye ilişkilerinin nasıl etkileneceği tartışılacaktır. 

1981’den beri iktidarda olan Mübarek’in yerine Başkanlık için şimdilik iki kişinin adı geçmektedir. İlki, Birleşmiş Milletler Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) eski Başkanı Muhammed El Baradey. Ancak, Baradey’in aday olabilmesi için anayasal engeller ya da zorluklar bulunmaktadır. 

Mısır Anayasasına göre, Devlet Başkanlığına aday olmak için Halk Meclisi’nin üçte birinin oyu gerekmektedir. Başkan seçilmek için ise üçte iki çoğunluğu ele geçirmek gerekiyor. Baradey, bu oranları yakalamak için önemli ölçüde çaba sarf etmek durumunda kalacaktır. 



İkinci aday ise Hüsnü Mübarek’in oğlu Cemal Mübarek. 47 yaşındaki Mübarek, Mısır Amerikan Üniversitesi mezunu; Kahire ve Londra’da ABD sermayeli bir banka için çalışmış. 2000 yılında, baba Mübarek kendisini Ulusal Demokrasi Partisi’nin Genel Sekreteri yapmıştır. Cemal Mübarek, siyasi liderlerden Winston Churchill ve Margaret Thatcher’ı örnek aldığını ifade etmektedir.1 Londra’da yaşadığı yıllarda, İngiltere’deki liberalleşme rüzgarından fazlasıyla etkilendiği anlaşılmaktadır. Göreve gelmesi durumunda ki babasının kendisini desteklemesi 
kuvvetle muhtemel,2 Mısır’ın iç politikasında da benzer bir yaklaşım göstereceği öngörülebilecektir. Bu durum, Mısır’ı artan bir şekilde Batı blokuna yakınlaştıracaktır. ABD de Hüsnü Mübarek’in Batılı bir eğitim almış ve İngiltere’de finans sektöründe çalışmış liberal görüşlü oğlunu, başarılı olup olmayacağı konusunda şüphesi olsa da destekleyecektir. 

Cemal Mübarek, Müslüman Kardeşler’i önemli bir sorun olarak tanımlamaktadır. Bu konuda, babası ile aynı görüştedir, ancak bu soruna karşı alacağı önlemler daha farklı olabilecektir. Zira, ülkenin ekonomi ve politika alanında reformlara ihtiyacı olduğunu ve bu reformları gerçekleştirecek yürekli yöneticilere ihtiyacı olduğunun altını çizmektedir.3 Ancak, bu reformlar iç politikada aykırı seslerin yer almasına ve iktidarı eleştirmesine izin verecek midir? Cemal Mübarek, Başkanlık koltuğuna oturduğunda reform politikası açısından bu tür bir çelişkiye düşebilecektir. Mevcut durumda ülkesi için reform ihtiyacından ve bu süreçte cesur olunması gerektiğini ortaya koymaktadır. İktidara geldiğinde ise bu 
cesareti gösterip gösteremeyeceği tartışmalıdır. Öncelikle, daha demokratik bir devlete doğru gidiş babasının çizgisine tamamen ters düşecektir. 



Hüsnü Mübarek dönemi, insan hakları ihlallerinin sıklıkla gözlendiği; aykırı görüşlerin polis zoruyla bastırıldığı bir dönem olarak tarihe geçecektir. Bu döneme “otoriter istikrar” dönemi olarak bakılmaktadır.4 

Cemal Mübarek’in,iktidardaki yerini sağlamlaştırmak için söyleminin 
aksine devletin baskı araçlarına başvurup başvurmayacağı kesinlik arz etmemektedir. 

Şu ana kadarki gelişmeler, son derece sınırlı da olsa yapılan demokratik reformların Müslüman Kardeşler’in işine geldiğini göstermiştir. Müslüman 
Kardeşler 2005’deki son Parlamento seçimlerinde 88 sandalye kazanmıştır. Diğer taraftan, Cemal Mübarek’in ordu ve polis tarafından da desteklenmesi gerekir ki bunu sağlayabilmek için reformlar ile güvenlik boyutu arasında hassas bir denge oluşturması gerekecektir. “Otoriter istikrar” döneminden her kafadan bir sesin çıktığı bir ortama geçiş Mısır ordusu ve polisi tarafından hoş karşılanmayacaktır. Cemal Mübarek’in bu konuda başarılı olamama ihtimalinin yüksek olduğunu ortaya koyan görüşler şimdiden ortaya çıkmıştır.5. 



İktidar Değişiminin Ortadoğu Politikasına Etkileri Dış politika açısından bakıldığında ise Cemal Mübarek’in devlet başkanı olması halinde Mısır’ın ana ekseninde bir kayma söz konusu olmayacaktır. 


 < İç politikasında yaşanabilecek muhtemel karmaşalar nedeniyle dış politikasında da tutarsız politikalara imza atabilecek bir Mısır karşısında, Türkiye’nin bölgede daha esnek, alternatifli bir politika izlemesi gerekecektir. >


Aldığı eğitim ve İngiltere’de özel finans sektöründe çalışmış olması ideolojisini ve söylemlerini şekillendirmiştir. Ortaya çıkan resim, onun yeni kuşak liberal bir politikacı olarak tanımlanmasına yol açmaktadır. Cemal Mübarek’in geçmişi ve mevcut söylemlerinden ülkesinin ABD’ye yakınlığını artırabileceği izlenimi alınmaktadır. Bu bağlamda Mısır’ın, İsrail ile ilişkiler konusunda 1978’de Enver Sedat’ın temelini attığı çizgiyi sürdüreceği öngörülmektedir. İsrail devletinin yaşam hakkını kabul eden, Filistin devletinin kurulmasını savunan ancak, 
net bir taraf tutmayan ve aktif ama yön verici olmaktan uzak bir arabuluculuk görevi sürdüren bir Mısır tahayyül edilebilecektir. Ancak, Mısır’ın şu ana kadarki arabuluculuğu bu konuda önemli bir ağırlığı olduğu şeklinde yorumlanmamalıdır. Sadece, bölgede İsrail ile barış içinde yaşamayı kabul etmiş, ABD ile işbirliği yapan, dolayısıyla bu devletlerce makul addedilen, aynı zamanda bölgenin diğer devletlerine göre gelişmiş bir ülkenin, bölgenin en önemli sorununa katılımı olarak yorumlanmalıdır. Buradaki önemli husus, Mısır’ın İsrail-Filistin sorunun da 1979’dan beri belirleyici olmadığı, bundan sonra da olamayacağıdır. 

Türkiye Açısından Yansımalar 

Mısır’ın Türkiye algısına bakıldığında, tüm Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi ikili bir algılayış öne çıkmaktadır. Türkiye’nin emperyalist ülkelere karşı kazandığı Kurtuluş Savaşı, Mısır tarafından da hayranlıkla, öte yandan laik bir devlet yapısının kurulması ise şüpheyle karşılanmıştır. 
Türkiye, NATO üyesi iken Mısır bu örgütün dışında kalmaktadır. Genel resimde Türkiye, Batılı kurumlarla Mısır’dan daha yoğun bir şekilde bütünleşmiştir. 
İki ülke ilişkileri, Ortadoğu politikası çerçevesinde ele alınmalıdır. 

<  Ortadoğu politikaları açısından Mısır’ın, ABD ile işbirliği içerisinde olduğunun altını çizmiştik. >

Birinci Körfez Savaşında ABD’yi desteklemiştir. Irak’ın 2003 yılında işgalinde ise sadece çekincesini ortaya koymuştur. ABD askeri unsurları, Süveyş Kanalından rahatlıkla geçebilmektedir. Mısır, İsrail devletinin varlığını 1978’den beri kabul etmekte; hatta İsrail’in Filistin’e yönelik kullandığı orantısız güce karşı sesini çıkarmamaktadır. Refah sınır kapısından Gazze’ye girmek isteyen yardım konvoylarına her zaman izin vermemektedir. 


Türkiye ise İsrail’in 2008 yılındaki Gazze operasyonundan sonra İsrail’i ciddi bir şekilde eleştirmiştir. Ocak 2009’daki Davos Zirvesi’nde iki taraf arasında önemli bir gerginlik yaşanmıştır. Mayıs 2010’daki Mavi Marmara baskını sonucunda ise iki taraf arasındaki ilişkiler en alt düzeye inmiştir. Bu gelişmelerle birlikte Mısır ve Türkiye, İsrail-Filistin sorununda farklı bloklara geçmiş bir görüntü vermektedir. Ancak, pratikte ortaya çıkan sonuç Mısır’ın aktif ama tarafsız arabuluculuğu, Türkiye’nin ise taraf olan ancak doğrudan görüşmelerde yer alamadığından katılımı içermeyen politikasıdır. Bu şartlar altında, Türkiye’nin girişken hali masaya oturamadığı sürece Mısır tarafından tepkiyle karşılanmayacaktır. Yine de Mısır’ın hareket alanı içinde Türkiye’nin girişimde bulunması Mısır açısından rahatsız edicidir. Şöyle ki Mısır, Türkiye’nin İsrail-Filistin sorununda arabulucu statüsüne ulaşma ihtimalinden endişe edebilecektir. O zaman, bu görüşmelere kendi katılımı zorlaşabilecek ya da görüşmelerde zaten istediği ağırlığı hissedilmeyen Mısır daha pasif bir katılımı kabullenmek durumunda kalacaktır. Mısır bakış açısında, Türkiye’ye karşı duyulan kuşkunun kaynağında bu algılayışın olduğu değerlendirilmektedir. Ancak kuşkunun derecesinin önemli bir boyuta varmadığını belirtmek gerekir, çünkü Türkiye’nin İsrail-Filistin sorununda masaya oturma ihtimali, İsrail-Türkiye ilişkilerinin geldiği noktada kısa ve orta vadede düşüktür. 

Cemal Mübarek’in babası Hüsnü Mübarek’in yerine geçmesi halinde Mısır’ın iç ve dış siyasetinde belirgin bir değişim beklenmiyor. Bu noktada iki ülke arasında önemli bir farklılığa işaret etmekte fayda bulunmaktadır. 2007 yılında yapılan bir çalışmaya göre Türk insanının %86’sı ABD’nin Irak’tan çekilmesi gerektiğini düşünmektedir.6 Türk dış politikasına bakıldığında söz konusu kamuoyunun siyasal düzleme yansıdığı gözlenmektedir. Diğer bir deyişle, halkın duruşu ile hükümetin duruşu arasında bir çelişkiden söz edilemez. Mısır’da ise Türkiye’de yapılan anket veya araştırmaya benzer araştırmalar yapmak mümkün olmayabilir. Ancak, benzer bir anket yapılmış olsa ABD’nin Irak’tan çekilmesini savunan Mısır insanın oranı, Türkiye’deki orandan yüksek olabilecektir. Buna rağmen, Mısır halkının görüşleri, baskı altına alındığından Ortadoğu politikasına yansımayacaktır. İki ülke arasında mevcut şartlar altında bölge politikası açısından temel fark budur ve aşağıda belirteceğimiz sonuca yol açmaktadır. 

Türkiye’nin, özellikle Ahmet Davutoğlu’nun Mayıs 2009’da Dışişleri Bakanı olmasıyla yürütmeye başladığı çok yönlü dış politikanın bir ayağı da aktif bir Ortadoğu politikasıdır. Türkiye’nin bu politikasının Arap insanını etkilemesinin Mısır’ı rahatsız etmesi ise son derece doğal bir sonuçtur. 
Hiçbir devlet, halkının bir başka devletten medet ummasını içine sindiremez. Bu sebeple, Türkiye’nin Mısır toplumuna ve Arap dünyasının gönlüne hitap etmesi Ortadoğu’nun büyük abisi Mısır’ın kolay kolay sindirebileceği bir durum değildir. Hüsnü Mübarek yönetiminde otoriter bir sistem olduğu için halkın bu duyguları siyasal düzleme yansımamaktadır. Ancak, Cemal Mübarek’in bu durumla nasıl baş edeceği demokratik eğilimleri de dikkate alındığında merak konusudur. Toplum, duygularını Müslüman Kardeşler veya oluşabilecek diğer araçlarla siyasal düzleme yansıtacak ortama kavuşursa, Mısır siyasal sistemi derinden etkilenebilecek ve hatta yeni Başkan koltuğunu korumakta zorlanabilecektir. 
Mısır’ın Ortadoğu’nun ve Arapların lideri olma konumu çoktan sona ermiştir. Enver Sedat ile başlayan bu süreç, Hüsnü Mübarek ile tescillenmiştir. 
Mısır, Ortadoğu politikasında açmaza yol açan bir meşruiyet sorunu ile baş başadır.7 Cemal Mübarek ile de Arap dünyasına liderlik etmek için geri dönüşün hiçbir zaman mümkün olamayacağının işaretleri alınmaktadır. 

Bu bağlamda, Türkiye’nin bölgedeki aktifliğinin Arap insanını etkilemesinin Türkiye’ye olan faydası ise dikkatle değerlendirilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin Arap toplumlarının manevi desteğini almasının ekonomik ve siyasi getirileri doğru bir şekilde hesaplanmalıdır. Ekonomik açıdan olumlu bir gidişat söz konusudur. Mısır özelinde değerlendirilirse iki ülke arasında önemli bir ticaret hacmi artışı söz konusudur. 

Mısır halkının ve iş çevrelerinin Türkiye’ye olumlu bakışının bunda etkisi büyüktür. Ancak siyasi yönden bakıldığında, bu tablonun Türkiye’ye ne 
kattığı belirsizdir. Halkların sempatiyle ancak devletlerin kuşkuyla baktığı bir Türkiye bölgede ne kadar başarılı olabilir? 


<  Gerek Türkiye gerek Mısır, İsrail ile yakınlaştığı veya İsrail’in çıkarlarına çanak tutacak kadar tepkisiz kaldığı dönemlerde birbirlerine eleştirel yaklaşım göstermektedir. Yapılması gereken, İsrail-Filistin sorununa bölgedeki ortak çıkarları koruyarak yaklaşmaktır. >

Mısır devletinin, ilk ve orta dereceli okullarında okuttuğu ders kitaplarında Osmanlı İmparatorluğu’nu “fetheden” statüsünden “işgalci” statüsüne geçirmesi belli bir rahatsızlığın göstergesi olarak yorumlanabilecektir.8 

Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır’ı yönettiği dönem, Mısırlılar tarafından olumlu algılanmamaktadır. Ancak bunun dışa vuruşunun, Türkiye’nin aktif Ortadoğu politikası uygulamaya başlamasının hemen sonrasına denk gelmesi düşündürücüdür. Gerçi, Mısır’ın Ankara Büyükelçisi Dr. Muhammed Alaa Eldin A. Şevki El Hadidi, Mısır’ın Türkiye’yi kıskanmadığını ve Ortadoğu’da rakip olarak görmediğini ifade etmektedir. Diğer taraftan, iki ülke arasında ciddi yanlış anlamalar ve iletişim eksikliği olduğunun da altını çizmektedir.9 Mısır’ın resmi görüşünü yansıtması açısından önem taşıyan Büyükelçinin dikkat çekici beyanlarından biri de Gazze halkı ile Hamas arasında fark gördüklerini ortaya koymasıdır.10 

Mısır’ın Hamas’ın 2006’da Gazze’de kazandığı seçimi görmezden geldiği ve Hamas’ı sadece şiddete dayalı direnişte bulunan bir yapılanma olarak algıladığı anlaşılmaktadır. Konuyla ilgili Türkiye’nin bakış açısının ise farklı olduğu değerlendirilmektedir. Türkiye, Hamas’ın Gazze’de seçimle meşruiyet kazandığı ve bu yüzden bölgenin meşru temsilcisi olduğunu savunmaktadır. 

ABD-İsrail-Türkiye ekseninde son dönemde yaşanan kırılmalar, ABD ve İsrail’in Türkiye’ye karşı ültimatom yaratmak için Mısır’ı kullanabilme ihtimalini akla getirmektedir. İsrail çıkarlarına aykırı bir duruş sergileyen Türkiye’nin geri plana itilmesi, onun yerine yön verici olmaktan uzak ve pasif bir Mısır’ın ön plana itilmesi ihtimal dahilindedir. Türkiye’nin Dağlık Karabağ, sözde Ermeni soykırımı, Kıbrıs gibi sorunlarının Mısır tarafından kaşınması mümkündür. 

Temmuz 2005’de Mısır, Kıbrıs Rum Yönetimi ile Akdeniz’de petrol ve doğalgaz arama anlaşması imzalamıştır.11 Söz konusu anlaşma, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin karasularına müdahale anlamına geleceğinden, Türkiye tepkigöstermiştir. Mısır, Türkiye’nin tepkisi karşısında anlaşmanın yürürlüğe girmesini süresiz olarak ertelemiştir.12 1967’den itibaren Mısır’ın din eksenli dış politikayı bırakıp ulusal çıkar eksenli politika anlayışına geçmesi önemli bir göstergedir.13 Söz konusu değişiklik olmasıydı Mısır, Müslüman bir ülkenin aleyhine Hıristiyan bir devletle anlaşma imzalamazdı. Türkiye’nin sadece kültürel ve tarihi bağlara dayanarak girişimde bulunması istenen sonucu yaratmayabilir. Türkiye, Mısır’ı kazanmak için ortak çıkar noktaları yaratmak durumundadır. 

Yukarıdaki örneğe benzer bir durum, Mavi Marmara baskınından sonra Ağustos 2010’da İsrail Başbakanı Netenyahu’nun Yunanistan’ı ziyaret etmesiyle yaşanmıştır. İki ülke arasında 1994’ten beri Ege denizinde doğal afetlere karşı önlemler konusunda yapılan tatbikatların başka alanlarda da yapılabilme ihtimalinin ortaya çıkması Türkiye’yi rahatsız edebilecektir. İsrail’in buradaki amacı Türkiye’yi çevreleyerek kendi çıkarlarına karşı gelmesini önlemektir. Aynı şekilde, Mısır da Yunanistan’a benzeyecek şekilde kullanılabilir. Bu ihtimale karşı Türkiye’nin önleyici tedbirleri alması gerekmektedir. 

Ortadoğu politikasının en önemli oyuncularından biri hiç kuşkusuz İran’dır. İran, Anayasası ile kendisini tüm Müslüman halkların haklarını savunmakla 
görevlendirmiştir. Bu görev, İran’ı bölgede aktif bir politika izlemeye yöneltmektedir. Zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarının yardımıyla 
İran kendi açısından bağımsız bir politika izlemektedir. Ortadoğu’daki Şii eksenini ise ustalıkla kullanmaktadır. Örneğin, ABD’nin Irak’ı işgalinden en kazançlı çıkan ülke İran’dır. Irak nüfusunun %60’ının Şiilerden oluşması, Saddam Hüseyin döneminde siyasal hayattan dışlanmış olan bu grubu, İran’ın etki alanına almasını kolaylaştırmıştır. Lübnan’daki Şiileri Hizbullah vasıtasıyla etki alanında tutması İsrail’in başını önemli ölçüde ağrıtmaktadır. Şiilik, İran’ın Körfez bölgesi ülkelere kadar uzanmasını sağlamaktadır. 

İran’ın bölgede din ekseniyle sağladığı nüfuzundan en fazla olumsuz etkilenen ülkelerden biri Mısır’dır. Bu şartlar altında, İran’ın bölgedeki gücünü dengeleyecek bir Türkiye’nin ortaya çıkması Mısır’ı endişelendirmemelidir. Nüfusunun önemli bir çoğunluğu Sünni Müslüman iki ülke olan Türkiye ve Mısır, Ortadoğu’da İran’a karşı bir güç dengesi yaratabilir. Ancak böylesi bir dengenin İran’ın dışlanmasına sebep olmaması gerekir. İran’a karşı Batılı devletlerce uygulanan yaptırımlara karşı İran’ı korumak ve dengeleyici bir rol oynamak isteyen Türkiye’den zaten böyle bir şey beklenemez. Bunun yanında, Türkiye’nin dengeleri gözetmeden giriştiği aktif bir Ortadoğu politikası bölgenin büyük oyuncularının kendisine karşı bloklaşmasına yol açabilir. Yapılması gereken, İran’ın Türkiye’nin de bölgede önemli bir oyuncu olduğu hissini almasıdır. 

Sonuç 

2011 yılındaki Devlet Başkanlığı seçimlerinin Mısır için bir takım belirsizlikleri beraberinde getireceği genel kabul görmüş bir tespittir. 
İstikrarlı bir iç politika varsayımı yapılmasının zor olduğu değerlendirilmektedir. Kendi içinde barışık olmayan bir Mısır ile işbirliği içerisinde olmak 
kolay olmayacaktır. Cemal Mübarek’e karşı Mısır ordusunda bir yapılanma olması durumunda dengeler tamamıyla değişebilecektir. 

İki ülke ilişkileri ve bölge politikaları açısından bakıldığında, hoşnutsuzluk ile tepki göstermek arasında bocalayan bir Mısır ile bir süre daha karşı karşıya kalınabileceği değerlendirilmektedir. İç politikada yaşanabilecek muhtemel karmaşalarda dış politikada da tutarsız politikalara imza atabilecek bir Mısır karşısında Türkiye, bölgede daha esnek, alternatifli bir politika izlemesi gerekecektir. Öncelikle, Türkiye’nin Neo Osmanlıcılık gibi abartılı bir söyleme başvurması kendisi için olumsuz sonuçlar yaratabilecektir. Böylesi bir söylem, bölgenin diğer oyuncularının olduğu gibi Mısır’ın da kuşkularını pekiştirmekten başka bir fayda sağlamayacaktır. 

İki taraf da İsrail ile yakınlaştığı veya İsrail’in çıkarlarına çanak tutacak kadar tepkisiz kaldığı dönemlerde birbirlerine eleştirel yaklaşım göstermektedir. 
Yapılması gereken, İsrail-Filistin sorununa bölgedeki ortak çıkarları koruyarak yaklaşmaktır. Soruna, İsrail ile ABD çizgisinde bir yaklaşım ve gemileri yakma pahasına atılan adımlar iki ülkenin de çıkarına olmayacaktır. 


DİPNOTLAR 

1 “Gamal Mubarek: We Need Audacious Leaders”, Middle East Quarterly, Vol. 16, No.1, Winter 2009, s. 67. Bu mülakat, ilk olarak Temmuz 2008’de Politique Internationale’de yayımlanmıştır. 

2 Mısır’ın şu ana kadarki seçim karnesi çok zayıftır. Dolayısıyla, Hüsnü Mübarek rahatlıkla oğlunun Başkan seçilmesini sağlayabilecektir. Benzer bir görüş için 
http://www.haaretz.com/news/mubarak-egypt-presidential-elections-will-befreer-in-2011-1.262119 (Son Erişim: 6 Ekim 2010). 

3 “Gamal Mubarek: We Need Audacious Leaders”, Middle East Quarterly, Vol. 16, No.1, Winter 2009, s.68. 

4 Steven A. Hook, “Political Instability in Egypt”, Ağustos 2009, Council on Foreign Relations, 
http://www.cfr.org/publication/19696/political_instability_in_egypt.html?gclid=CM_j9bOvvqQCFUFl7Aodsypl0Q , s. 3 (Son Erişim: 8 Ekim 2010). 

5 Steven A. Hook, “Political Instability in Egypt”, Ağustos 2009, Council on Foreign Relations, 
http://www.cfr.org/publication/19696/political_instability_in_egypt.html?gclid=CM_j9bOvvqQCFUFl7Aodsypl0Q , s. 2 (Son Erişim: 8 Ekim 2010). 

6 Brian J. Grim- Richard Wike, “ Turkey and Its (Many) Discontents ”, 25 Ekim 2007 
http://pewresearch.org/pubs/623/turkey (Son Erişim: 8 Ekim 2010). 

7 Mehmet ÖZKAN, “Mısır Dış Politikasında Filistin ve Bölgesel Yansımaları”, Akademik Ortadoğu, Cilt 4, Sayı 1, 2009, s.98. 

8 “Mısır’da ders kitapları artık Osmanlıyı ‘işgalci’ olarak tanıtacak”, Milliyet, 22 Eylül 2010, 
http://www.milliyet.com.tr/misir-da-ders-kitaplari-artik-osmanliyi-isgalciolaraktanitacak/dunya/sondakikaarsiv/08.10.2010/1292117/default.htm 
(Son Erişim: 8 Ekim 2010). 

9 “Ortadoğu’da Yaşanan Son Gelişmeler Işığında Türkiye-Mısır İlişkileri Konferansı Yapıldı”, 15 Ocak 2010, 
http://www.usakgundem.com/haber/49120/-quot-ortado%C4%9Fu-39-da-ya%C5%9Fanan-son-geli%C5%9Fmeleri%
C5%9F%C4%B1%C4%9F%C4%B1nda-t%C3%BCrkiye-m%C4%B1s%C4%B1r-%C4%B0li%C5%9Fkileriquot-konferans%C4%B1-yap%C4%B1ld%C4%B1.html 
(Son Erişim: 8 Ekim 2010). 

10 “Ortadoğu’da Yaşanan Son Gelişmeler Işığında Türkiye-Mısır İlişkileri Konferansı Yapıldı”, 15 Ocak 2010, 
http:// www.usakgundem.com/haber/49120/-quot-ortado%C4%9Fu-39-da-ya%C5%9Fanan-son-geli%C5%9Fmeleri%
C5%9F%C4%B1%C4%9F%C4%B1nda-t%C3%BCrkiye-m%C4%B1s%C4%B1r-%C4%B0li%C5%9Fkileriquot-konferans%C4%B1-yap%C4%B1ld%C4%B1.html 
(Son Erişim: 8 Ekim 2010). 

11 “Cyprus and Egypt sign offshore oil and gas cooperation deal”, 17 Ağustos 2005, 
http://www.gasandoil.com/GOC/news/nta53382.htm (Son Erişim: 8 Ekim 2010). 

12 “Egypt suspends oil deal with Greek Cyprus”, 30 Mart 2007, 
http://www.africanoiljournal.com/03-30-2007_egypt_suspends_oil_deal_with_greek_cyprus.htm (Son Erişim: 8 Ekim 2010). 

13 Mehmet ÖZKAN, Mısır Dış Politikasında Filistin ve Bölgesel Yansımaları, Akademik Ortadoğu, Cilt 4, Sayı 1, 2009, s.90. 

Ortadoğu Analiz 
Kasım’10 Cilt 2 -Sayı 23 

****