Behçet Kemal Çağlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Behçet Kemal Çağlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2019 Cumartesi

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÜN DEVLET ADAMLIĞI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER, BÖLÜM 12

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÜN DEVLET ADAMLIĞI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER,  BÖLÜM 12





ATATÜRK’Ü DOĞUMUNUN 125. YILINDA KUTLARKEN... ATATÜRK VE DEVRİMİNİN EVRENSEL YÖNÜ 

Prof. Dr. İsmet GİRİTLİ 

1981 yılında Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı’nın, Mustafa Kemal’in Millî Mücadeleyi başlattığı 19 Mayıs ile birleştirilmesi çok yerinde olmuştur. Zira bütün dünya, büyüklerini doğumlarında anmakta, Mustafa Kemal’ e yakın olanların, Atatürk’ün, “Doğum günümü ben de bilmiyorum, ama en uygunu 19 Mayıs olur.” dediğini ve gerçekten Mustafa Kemal’in Kurtarıcı olarak bir bakıma 19 Mayıs’da doğduğunu kabul etmekteyiz. Nitekim, Atatürk şairi merhum Behçet Kemal Çağlar’ın da “Samsun Güneşi” adlı şiirinde bu hususu belirttiğini biliyoruz. 

Diğer taraftan, BM Eğitim, Bilim, Kültür Örgütü UNESCO Genel Kurulu’nun, 27 Kasım 1978’de - ve her Türk’ün gurur duyacağı bir gerekçe ile Atatürk’ün, doğumunun 100.yılı olan 1981’de anılmasına ve Atatürk’ün kişiliğini ve eserlerini belirtmek amacı ile düzenlenecek uluslararası bilimsel toplantı konusunda UNESCO’nun işbirliği yapmasına karar vermesi ve özellikle bu kararda Mustafa Kemal’in “Evrensel” niteliklerini zikretmesi Atatürk’ün doğum ve ölüm yıl dönümleri dolayısı ile yapılacak toplantı ve anmalara çok önemli bir unsur katmıştır. 

Çok az faniye nasip olan ve fakat garip bir umursamazlıkla bu güne kadar kamuoyuna yeterince ve doğru-dürüst duyurulmamış olan bu kararı aynen, aşağıya aktarmakta yarar görüyorum: 

“UNESCO Genel Konferansı, Uluslararası anlayış, işbirliği ve barış yolunda çaba göstermiş üstün kişilerin gelecek kuşaklar için örnek olacakları inancı ile, 

-Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 100.yıldönümünün 1981’de yapılacağını hatırlayarak, 
-UNESCO’nun üstünde çalıştığı tüm alanlarda, olağanüstü bir devrimci olduğunu göz önünde tutarak, 
-Özellikle sömürgecilik ve emperyalizme karşı açılan savaşların ilk lideri olduğunu göz önünde tutarak, 
-Dünya ulusları arasında, karşılıklı anlayış, sürekli barışın değerli öncülüğünü yapmış olduğunu, tüm yaşamı boyunca insanlar arasında hiçbir renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen bir uyum ve işbirliği çağının doğacağına inancını unutmadan, 
-Eylemi, her zaman barış, uluslararası anlayış ve insana saygı yönünden gerçekleşen, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu Atatürk’ün kişiliğini ve eserlerinin çeşitli yanlarını belirtmek amacı ile düzenlenecek uluslararası bilimsel toplantı konusunda, 1980 yılında düşünsel ve teknik planda UNESCO’nun işbirliği etmesine karar verir.” Nitekim bu uluslararası toplantının hem Paris’te hem de 
İstanbul’da gerçekleştirildiğini biliyoruz. 

Özetlemek gerekirse, Atatürk’ün doğumunu Atatürk’ün 100. doğum yılı olan 1981’den itibaren “Resmi Tatil” günü olarak 

“Atatürk’ü Anma, Spor ve Gençlik Bayramı “ içinde kutlanmaya başlayan Türk Milleti, “ Atatürk Olayı “ matem tutulacak bir olay değil sevinilecek bir olay olduğu için, 10 Kasım’ları da matem havasından çıkararak, hem 19 Mayıslarda, hem de 10 Kasımlarda Atatürk’ün evrensel kişiliğini ve “Atatürk Düşünce Sistemini” vurgulayarak kutlamaktadır ve kutlamalıdır. 

Bu yılki, “Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” aynı zamanda Atatürk’ün doğumunun 125.yılına rastlamaktadır. Böyle olunca da, UNESCO Genel Kurulu’nun Atatürk’ün 100.doğum yıldönümü dolayısı ile, 27 Kasım 1978’de verdiği karar metnini ele almakta büyük fayda vardır.1 

Zira bu karar dikkatle okunduğu takdirde, milletlerarasında eğitim, bilim ve kültür yolu ile adaletin, hukukun üstünlüğünün ve ırk, cins ve din farkı gözetmeyen, insan hak ve özgürlüklerinin gerçekleşmesini sağlayan bir iş birliğini amaçlayan UNESCO Genel Kurulu, Atatürk’ün gelecek kuşaklar için örnek olacak üstün kişiliğini, uluslararası anlayış, işbirliği ve barış yolundaki çabalarını, eşsiz devrimciliğini ve özellikle sömürgecilik ve emperyalizme karşı açılan savaşların ilk lideri olduğunu ve “Mazlum Milletler”in bağımsızlığına 
kavuşacak insanlar ve ülkeler arasında hiçbir renk, din, cins ve ırk ayrımı gözetmeyen bir uyum ve işbirliği çağının doğacağına inandığını, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak, politikasında ve davranışlarında her zaman barış, uluslararası anlayış ve insan haklarına saygı ile öncelik tanıyan bir tutum içinde bulunduğunu dünyaya ilan etmektedir. 

Bu metnin dikkatle tetkikinden UNESCO’nun, Atatürk ile ilgili evrensel niteliklerin bir kısmını dile getirdiğini anlamak mümkündür. 

Özellikle UNESCO’nun beyanlarından Mustafa Kemal’i emsalsiz bir ulusal bağımsızlık savaşının, ilk liderlerinden biri olduğunu, diğer önemli evrensel niteliğinin ise çağdaşları, Stalin, Mussolini ve Hitler’den farklı olarak, “Barışçı” ve hukukun üstünlüğüne dayanan bir “Çağdaşlaşma” lideri olarak gördüğünü anlıyoruz. 

Atatürk’ün hemen hemen bütün evrensel niteliklerinin Birinci Ordu Komutanı Sayın İlker Başbuğ’un bir konuşmasında çok güzel bir şekilde sayıldığını görüyoruz. Gerçekten, 2005 yılında Genelkurmay Başkanlığı tarafından düzenlenen uluslararası bir sempozyumun açış konuşmasını yapan dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı sayın Orgeneral İlker Başbuğ’un, çok güzel vurguladığı üzere1; ”...Türkiye, uygar ve laik bir ülke olarak inanılmaz bir dehanın hayellerini gerçekleştirdiği bir mucizenin ta kendisidir. Mustafa Kemal’in vizyonu sayesinde Türkiye’de tarihin iki mucizesi gerçekleşmiştir. Birincisi, bilgi çağının öncesinde bilgiye inanarak kitaplardan beslenen Mustafa Kemal Atatürk ’ün doğuşu, ikincisi ise, Mustafa Kemal’in bugün bile gelişmiş dünyanın tüm dış desteklerine, çabalarına rağmen bazı ülkelerde gerçekleştirilme olasılığı küçük olan laik, demokratik ve uygar bir ulusun yaratılmasını... 

Nitekim, Mustafa Kemal’in İstiklal Savaşı’nda kazandığı zaferle siyasi hayatı biten İngiltere Başbakanı Lloyd George’un “İnsanlık tarihi birkaç asırda ancak bir dahi yetiştirebilyor. Şu talihsizliğe bakınız ki, beklenilen o dahi bugün Türkiye’de doğmuştur, elden ne gelebilir?” sözü de bu durumu vurgulamıştır. 

1914’te Mustafa Kemal, arkadaşı Yarbay Nuri Conker, kendisinin vermiş olduğu konferanslardan derlediği “ Subay ve Komutan” adlı eserini Mustafa Kemal’e okuması için gönderir. Mustafa Kemal “Subay ve Komutan”ı okur ve görüşlerini “Subay ve Komutan ile Söyleşi” başlığı altında toplar. Atatürk şöyle demektedir: “İnsanlar nasıl yönlendirilir? diye bir kez daha kendime soruyorum. İnsanlar 
ancak emelleri ve düşünceleri doğrultusunda sevk ve idare edilebilirler. Dünyayı istediği gibi kullanan güç, düşünceler ve düşünceleri belirginleştiren ve yayan kişilerdir. 

1914’te Sofya’da ortaya koyduğu bu düşünceyi 1915’te Çanakkale’de uygulaması onun hem bir düşünce hem de bir uygulama adamı olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Bu düşünce yapısıdır ki, Mustafa Kemal’e Çanakkale’de askerlerine “size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum.” diyebilme gücünü vermiştir. 

“Atatürk Düşünce Sistemi”ni, anlamak için iki ana konu üzerinde durmamız gerekiyor. Birincisi, “Atatürk Düşünce Sistemi”nin kaynağının derinliğine inebilmek için, Osmanlı Devleti’nin 19.yüzyılın başından sonuna doğru geçirdiği sürecin ve değişikliklerin eleştirel bir gözle analiz edilmesi, ikinci husus ise; Atatürk’ün düşünce yapısına nelerin etki yaptığının analiz edilmesidir... 

Bir idealistin oluşmasında kitap kültürü gerçekten önemlidir. Atatürk’ün okudukları ile reformları, devrimleri arasında direkt bir ilişki vardır. 

Atatürk’ün askerlikten tarihe, dilden uygarlıklara, sosyolojiden psikolojiye, felsefeden ekonomiye kadar uzanan ilgi alanının genişliğini ve okuduğu düşünür ile yazarları en iyi anlatan kaynak özel kitaplığıdır. Çözülmesi gereken sayısız sorunla karşılaşan bir lider için, kısa bir yaşama sığdırılan e üzerine not düşülecek kadar inceden inceye okunan 4000’i aşkın kitap... Çankaya ve Anıtkabir’deki kitaplarına baktığınız, kenarlarına düştüğü notları incelediğiniz zaman şüphesiz göreceksiniz ki “Atatürk Düşünce Sistemi”, entelektüel temele dayanmakta olduğundan, son yüzyıla da damgasını vuracaktır. 

Atatürk’ün düşüncelerinde ve gerçekleştirdiği “Türk Devriminin temellerinde büyük ölçüde rasyonalizm ve pozitivizmin izleri bulunmaktadır. Rasyonalizmin önemli temsilcilerinden Descartes’in 

“Metot Üzerine Konuşmalar” kitabı, Atatürk’ün isteğiyle Türkçeye çevrilerek basılmıştır. Rasyonalizmin diğer önemli temsilcisi olan Kant’ın eserlerinden 
“Kant ve Felsefesi” adlı inceleme de yine o dönemde yayımlanmıştır. Pozitivizmin öncüsü Auguste Comte da incelediği düşünürler arasındadır. 

Atatürk’ün en çok yararlandığı düşünürlerin başında, Jean Jacques Rousseau gelmektedir. Rousseau’nun, birey özgürlüğüne önem vermesi ve toplumda siyasal rejim olarak cumhuriyetçi olması Mustafa Kemal için çok önemliydi. 
Diğer önemli olan husus Rousseau’nun, birey için özgürlüklerin “mutlak olmayacağı” sınırları olabileceği ve sınırların ise yasalarla tayin ve tespit edilebileceği görüşüydü. 

Dünya tarihine ilişkin George Wells’in “Tarihin Ana Hatları” kitabı üzerinde çok durmuştur. Bir konuşmasında “Wells’in Birleşik Dünya Devleti kurma düşünün, tatlı bir düş olduğunu yadsıyacak değiliz.” derken “olabilir ki bir sıra bölgesel gelişmeler yapılabilir” düşüncesini dile getirmiştir. Bu düşüncesi Balkan Antantı ve Sadabat Paktının oluşmasına neden olmuştur. 

Atatürk, Gobineau’nun “İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Deneme” başlıklı kitabını da incelemiştir. Kitap üzerine koymuş olduğu işaretlerden Gobineau’nun ırkçı görüşlerine katılmadığı anlaşılmaktadır. Atatürk’ün “millet” tanımında Ernest Renan’ın görüşlerine katıldığını biliyoruz. Düşünür, millet tanımını, antropolojik bir kavram olarak değil, dil ve kültüre, ülke birliğine bağlı bir kavram olarak görmektedir. Bu düşünce biçimi de Atatürk’ün millîyetçilik anlayışını tanımlamaktadır. Görüldüğü gibi; Atatürk’ün tek bir öğretinin 
ya da düşünürün izleyicisi olmadığı, onların hepsini değerlendirerek üstün bir analiz yeteneğiyle bir sonuca ve senteze vardığı açık olarak ortadadır. Bu ise bilgi çağının temel düşüncesi olan eleştirel açıklığın ta kendisidir. Bugün entelektüel olarak tanınan pek çok kişinin bile sadece tek yanlı, kendi görüş ve düşüncelerini destekleyici okumalar yaptığı, dolayısıyla doğru bir analize ulaşmakta güçlük çektiği düşünülürse bir lider olarak Mustafa Kemal’in entelektüel bakış açısına, düşünce tarzına hayran olmamak mümkün değildir. Okumak O’nun için sorgulamak da demektir. Yanlızca kendi bilgi birikimiyle sorgulamakla kalmaz, konuları yetkili ve bilgili kişilerle derinliğine tartışır. 

Atatürk’ün düşünce sistemi, kendi ifadesiyle, belli bir ideolojiye dayanmanın donup kalmakla aynı anlama geleceğini düşünerek, yeni durumlara yeni düşüncelerle çözüm bulmanın gereğine inanmaktadır. Bu görüşe verdiği önemi şu sözlerinde görebiliriz. “Ben manevi miras olarak hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel istikamette akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçım olurlar.” Bilim ve aklın rehberliğinde kendini sürekli yenileyen “Atatürkçü düşünce”, sonsuza dek kendini yenilemek ve geliştirmek gücüne sahip bir düşünce sistemidir. Ne var ki, Onu iyi anlamak ve doğru uygulamak gerekir. 

Atatürk’ün tüm yaptıklarını önceden düşünmüş, planlamış ve bir plan çerçevesinde zamanı gelince uygulamıştır. Bunu şöyle ifade etmektedir: 
“İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğüm ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığım karar, ulusal egemenliğe dayalı, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmaktadır. Bu önemli kararın bütün gereklerini ve isteklerini ilk gününde açıklamak ve söylemek elbette yerinde olmazdı. Uygulamayı birtakım evrelere ayırmak ve adım adım ilerleyerek amaca ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. 

“Atatürkçü Düşünce Sistemi” çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkılmasını temel hedef alan bu hedefe ulaşmak için akıl ve ilmin yol göstericiliğini kabul eden, dinamik bir dünya görüşüdür. “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin temelini laiklik ilkesi oluşturmaktadır. Laiklik ilkesinin felsefi anlamda temeli de, akılcılık ve pozitif bilimin esas alınmasıdır. Bu ilke “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin “olmazsa olmaz” ön koşulu ve kilit taşıdır. Çok daha önemlisi, Mustafa Kemal’in toplumsal, tarihsel, ulusal analizleriyle biçimlendirerek vardığı sentez noktası olan laiklik, tüm toplumlara örnek bir anlayış ve yaşam biçimidir. Kurallara, yasalara dayanan “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin diğer temel noktaları ise; ulusal egemenlik, ulus devlet ve ulus devlete dayanan millîyetçilik anlayışı, devletçilik ve tam bağımsızlıktır. 

Atatürk’ün sözleriyle devletçilik “ Türkiye’nin uyguladığı devletçilik sistemi, 19.asırdan beri sosyalizm kuramcılarının ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş bir sistemdir.” Onun bu sözlerinden de devletçilik anlayışındaki hâkim faktörün Türkiye’nin ihtiyaçları olduğu görülmektedir. 

21.yüzyılın ilişkiler ağında tam bağımsızlık kavramı üzerinde de düşünmek zorundayız.” diyen sayın Orgeneral Başbuğ’un sorduğu Ulusal egemenlik haklarının belirli bir alanını, kendi arzusu ve kendi iradesiyle, o kuruluşun karar mekanizmalarında yer alması kaydıyla ve o kuruluştan kendi arzusuyla çekilebilmesi mümkün olduğu sürece, uluslararası bir kuruluşa devretmesi acaba tam bağımsızlığı zedeler mi? sorusuna, benim cevabım şudur: Hayır zedelemez. Nitekim bunun canlı örneği, bağımsızlığın ve egemenliğin diyarı üniter Fransa Cumhuriyetinin bu yönde anayasal değişiklikler yaparak AB’nin önemli üyesi olmak durumunu sürdürmesidir. 

Nitekim, “Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin dayandığı yaklaşımda gelişim, gerçekçilik ve pragmatizmin öne çıktığına da dikkat edilmelidir.” ifadesiyle sayın Başbuğun da aynı düşüncede olduğu sonucunu çıkarıyorum. 

Tebliğimi, aziz dostum olan ve birbirinden değerli eserleri ile “Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi” konularındaki araştırmalarla ve araştırmacılara büyük katkı ve yardımlarda bulunan Prof. Dr. Utkan Kocatürk’ün, 2005 yılında, çok yerinde bir kararla, Atatürk Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi tarafından yayınlanan “ Atatürk Çizgisinde, Geçmişten Geleceğe” adlı son eserinin 
“Önsöz”ünden aldığım bir paragraf ile noktalamak istiyorum. Kocatürk şöyle diyor2; “ Atatürk... Türk Devriminin yapıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olmanın yanı sıra yurtta barış dünyada barış ilkesi ile evrensel boyutlar kazanmış, hümanist yönüyle bütün insanlığın sevgi ve saygısını üzerinde toplamıştır. Atatürk hiç şüphe yok ki, çağını aşmış insan idi. Aklı ve bilimi rehber alan yöntemi ile ölmez fikir ve düşünceleri ile biz onu dün olduğu gibi bugün de -ve ben ilave adeyim- doğumunun 125.yılında milletimize yol gösterici ışık olarak görüyoruz.” 

1 Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Sayın İlker Başbuğ’un Uluslararası Sempozyum Açış Konuşması, İstanbul, 12 Mayıs, 2005, sy.19-34 Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk Çizgisinde, Geçmişten Geleceğe, Atatürk ve Yakın Tarihimize İlişkin Görüşmeler, Araştırmalar, Belgeler, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2005. 


13.CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***

31 Temmuz 2017 Pazartesi

MEDYA, AYDINLAR, SİVİL TOPLUM VE DARBELER, BÖLÜM 2

************************


MEDYA, AYDINLAR, SİVİL TOPLUM VE DARBELER, BÖLÜM 2

Akşam’da yazan Aziz Nesin ise aynı gün 28 Mayıs 1960 “ Az gittik Uz Gittik ” isimli köşesinde 28 Mayıs’ı kutsayan yazısına “ Sağ ol generalim, sağ ol albayım, yarbayım, binbaşım, yüzbaşım! sağ olun yiğit Komutanlarım! Var olsun Türk Ordusu! ” girişiyle başlıyor: 

Kara günlerin acısıyla ezgisiyle değil; halkımızın, aydınlarımızın bu son yiğitçe 
davranışı karşısında, sevinç gözyaşları dökerek yazıyorum… Atatürk’ün en kutsal varlığımız Cumhuriyeti emanet ettiği ama kendini bilmezlerin çoluk çocuk diye küçümsedikleri genç üniversitelim! Temiz anlında taçlanan boncuk boncuk terler, akıttığın mübarek kan boşa gitmedi. O kandan, o terden, yiğit Türk Ordusu, Türk ulusuna pırıl pırıl hürriyet armağan etti. Kara cübbeli diye aşağılanan, saygıdeğer hocalarım, yurdumuzun çile çekmiş aydınları, bilginleri, sayın profesörlerim! En kara günlerde alınlarınızda parlayan ışıklar, tükettiğimiz soluk boşa gitmedi. O ışıklardan, o dertlerden, yiğit Türk Ordusu, Türk Ulusuna, işte bu nurlu günü yarattı. (Sağ ol generalim, sağ ol albayım, yarbayım, binbaşım, yüzbaşım! 

Sağ olun yiğit komutanlarım! Aziz Nesin, Akşam Gazetesi, 28 Mayıs 1960).252 
Akşam Gazetesinin bir başka köşe yazarı olan Vecihi Ünal, 10 Haziran’daki makalesinde günümüzde de kullanılan bir ifadeyi başlık olarak kullanıyor. Ayaklar baş olursa: 

Geçmişten ders almayan ve insanları mideden ibret birer yaratık sanan gözü 
dönmüş diktatörlerin kara zincirine, 27 Mayıs sabahı, gün ağarmadan yenileri 
katıldı. Basın umumi efkârı hazırlayarak görevini yaptı. Aydın gençlik, Atatürk’ün kendilerine emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak için can verdi ve ordu, milletin kurtarıcı meleği olduğunu ispat etti. 

(Ayaklar Baş Olursa, Vecihi Ünal, Akşam Gazetesi, 10 Haziran 1960). 
Cumhuriyet Gazetesinin başyazarı Nadir Nadi 28 Mayıs’taki köşesinde, vatandaşı ordunun arkasında kenetlenmeye çağırır: 

Türk Silahlı Kuvvetleri, bu şartlar altında devlet idaresine el koyarak patlamasına ramak kalan kardeş kavgasını önlemeyi bilmişlerdir. Yaşadığımız günlerin ciddiyetini ve her birimize düşen vatandaş borcunu unutmayalım. Bu borç azımsanmayacak kadar ağırdır. Her şeyden önce, sevgili vatanımızı huzura 
kavuşturmak uğruna olağanüstü sorumluluk yüklenen kahraman ordumuza 
güvenelim. Milletimizin göz bebeği, kahraman ordumuzun yaptığı ilk hamlenin 
vatandaş kanı dökülmeksizin başarılması, bize iyi yarınlar müjdeleyen bir talih 
eseridir. Yaşasın Türk Milleti! Yaşasın onun kahraman ve şerefli ordusu! (Nadir Nadi, Cumhuriyet Gazetesi, 2 Mayıs 1960).

Yaşar Kemal de darbenin yaratığı coşkudan payını almıştır. 11 Haziran’da yayınlanan yazısına Zulüm ” başlığını atar ve okurlarını, sonraki günler için yüreklendirir: 

Bizim milletimiz güçlü millet, yapıcı millet. Her hareketinde bunu gördük. Temel 
devrimlere yönelirsek, aydın olarak, asker olarak onun istekleriyle birlikte olursak, çok az, ama çok az bir zamanda ileri bir millet olmamak için hiçbir sebep yoktur. 

Bunu böylece bilip şimdiden kolları sıvamalıyız. (Zulüm, Yaşar Kemal, 
Cumhuriyet Gazetesi, 11 Haziran 1960). 

Cumhuriyet’in bir diğer yazarı Hamdi Varoğlu ise, “Kadife eldivenli Orduya” başlığını attığı 4 Haziran tarihli yazısında keskin cümleler kurar. Yazar, kan ve intikam peşindedir: 

Hürriyet müjdesini, senin kahraman bir subayından aldığım ilk gece gözümün 
önünden gitmiyor şanlı ordu! Demir elindeki kadife eldiveni artık çıkar. Çalınan 
haklar geri alınırken senin demir eline çok muhtacız. Çalınanları, çiğnenenleri, 
ezilenleri, yok edilenleri kurtaran elin nasıl bükülmez bir el olduğunu, bu 
memleket de bütün dünya da görsün! (Kadife eldivenli Orduya, Hamdi 
Varoğlu, Cumhuriyet Gazetesi, 4 Haziran 1960).253 

Milliyet Gazetesi’nde Çetin Altan, darbe öncesi ve sonrasında çok heyecanlıdır. 27 Mayıs’ta “Taş” isimli köşesinde “Büyük Gün” başlığını kullanır: 
Bütün Türk vatanperverleri bu muazzam ve şanlı günün sevinci ve heyecanı 
içindedirler. Çürümüş, süfli politika ve tertiplerinin şahsi ihtiraslarla Türkiye’yi en tehlikeli badirelere, kardeş kavgalarına sürüklemek üzere olduğu bir sırada, Türk Silahlı Kuvvetlerinin medeni bir şekilde devlet idaresine el koymaları ve 
memleketi karanlık bir akıbetten kurtarmaları, tarihimizin büyüklüğüne yakışan 
mutlu bir hareket olarak, Milletimize hür ve insan Hakları’na uygun yeni ufuklar 
açmaktadır… Hakiki hürriyetin saati çalmıştır. Atatürk’ün İnkılâplarına bağlı 
olarak demokratik bir memlekette Türklüğün şerefine yakışan bir nizamın 
temelleri atılmaktadır. Yaşasın Türk Milleti, Yaşasın Türk Ordusu. (Büyük Gün, 
Çetin Altan, Milliyet Gazetesi, 27 Mayıs 1960). 

Abdi İpekçi 30 Mayıs’ta kaleme aldığı yazısında askerin işbaşı yapmasını nasıl bir umutla beklediklerini anlatmaya çalışır: 

Size iki hafta evvel yazdığımız mektup şu satırlarla bitiyordu: ‘…Daha anlatmak 
istediğimiz çok şey var. Onlardan da bahsedeceğimiz gün inşallah çok yakında 
gelecektir.’ Bu cümlenin ifadesi o günkü rejimde çıkan bir gazete için çok tehlikeli bulunmuş ve kelimelerde değişiklik yapılmıştı. Ama mana aynıydı ve arif olan anlıyordu. Bugün gelecekti, yakınlaşmıştı. Biliyorduk ve inanıyorduk. Bu bir ay yıllardır artan baskının patlama kıvamına geldiği günlerdi. Ve nihayet bu bir ayın sona erdiği gecenin sabahı, beklediğimiz ve inandığımız rüya gibi güzel günün geldiğini gördük, yaşadık. Matbaada herkes kucaklaşmaya başladı… Ve biraz sonra gelen askeri bir kamyon diğer meslektaşlarımızla birlikte bizi ordu evine götürecek, orada Türk Ordusu’nun en şanlı, en büyük, en medeni, en cesur, en insani başarısını resmen duyacaktık. (Abdi İpekçi, Milliyet Gazetesi, 30 Mayıs 1960). 

Bir gece yarısı ifade vermek üzere Örfi İdare Kumandanlığı’na götürüldüklerinde bazı subayların kendilerini kucaklayıp bağırlarına bastıklarını ve “On beş gün daha dişinizi sıkın” dediklerini de hatırlatan İpekçi, bu subayların aynı cümleleri gazetenin kapatıldığı gün de tekrarladığını belirtir ve yazısını şu cümle ile bitirir: 

Sabrettik, Şimdi Sevinçten ağlıyoruz. 

1960 darbesinin üzerinden geçen 52 yıla rağmen Türkiye’deki gazetelerin yayın politikalarının hemen hemen hiç değişmeden bugün de devam ettiğini belirtmek gerekir. O günlerde merkez bir çizgide yayın yapan Hürriyet, Cumhuriyet, Ulus, Milliyet, Tercüman vb. gazetelerin günümüzde de yayın hayatlarına bu profillerini sayfa formatlarını bile bozmadan sürdürüyor olmaları oldukça ilginç. Atılan manşetler: yandaş basına el altından servis edilen bilgi ve belgeler; düzmece ve sansasyonel haberler, yalanlar, söylentiler ve hakaretler; köşe yazarlarının kalıplaşmış yorumları; ön ve arka sayfa mizanpajları vb. günümüzde de neredeyse tamamen aynı. 27 Mayıs darbesinin gerçekleşmesiyle birlikte var olan farklılıklar, doğal olarak tamamen ortadan kalkıyor. Bütün gazeteler tek bir ağızdan 38 kişilik Millî Birlik Komitesine, Komitenin lideri Cemal Gürsel’e övgüler ve devrilen hükümet üyelerine lanetler yağdırıyorlar. Kendi deyimleriyle ‘devrim ve hürriyet şehitleri’ anıtı için kampanya ile yardım toplanmasına  cenazelerinin Anıtkabir’in bahçesine defnedilmesine ve sonraki haftalarda ise zor durumdaki darbe hükümeti adına vatandaşın elindeki para ve ziynet eşyasının ‘hürriyet için feda olsun’ temasıyla toplanıp maliye için önemli bir kaynak oluşturulmasına önayak oluyorlar.254 

Türkiye’de darbeler karşısında basın, gerçekten, en önemli sorumlular arasında yer almaktadır. Özellikle kendi meşrebine göre misyon gazeteciliği yapan gazeteleri blok olarak kenarda bırakırsak, çeşitli gazetecilerin de vicdani duruşlarına göre değişen bir çeşitlilik arz etmekle beraber özellikle merkez medya farklı darbe dönemlerinde genellikle darbecileri destekleyen ve sonrasında da bu darbecilerden beslenen bir tutum ve davranış içerisine 
girmiştir. Bir darbe süreci sadece darbenin sorumlularıyla kısıtlanmaması gereken bir olay olarak değerlendirilmelidir. Darbe, sadece darbeciler tarafından gerçekleştirilen bir iş değildir, darbe, önce kendi ideolojik aygıtlarını oluşturur. Bu aygıtlar içerisinde, akademik camia ve basın gibi birtakım organlar darbenin hazırlık süreçlerinde halkın bu duyguya alıştırılması açısından son derece tarihî bir işleve sahiptirler.255 

27 Mayıs’ın hemen ardından gazetelerde yer alan bazı manşet ve haberler: 

“Parayla tutulmuş adamlara dağıtılmak üzere 7 bin silah ve asker elbisesi ele geçti” (Ulus Gazetesi - 30 Mayıs 1960); 
“Öldürülen öğrencilerin mezarları tespit ediliyor” (Cumhuriyet Gazetesi - 29 Mayıs 1960); 
“İktidar, İnönü’yü sınır dışı etmeye hazırlanıyordu” (Yeni Sabah Gazetesi - 30 Mayıs 1960); 
“Buzhane ve çukurlarda cesetler bulundu” (Cumhuriyet Gazetesi - 2 Haziran 1960); 
“İstanbul’da 9 ceset bulundu” (Ulus Gazetesi - 11 Haziran 1960); 
“DP düşmeseydi dün geniş bir katliama girişecekti” (Dünya Gazetesi - 31 Mayıs 1960); 
“Harbiyeliler bir meydana toplanacak, makineli tüfek ve bombalarla imha edilecekti” (Vatan Gazetesi - 9 Haziran 1960); 
“Katliam planı! DP’nin 40 milyon lira sarfıyla üniversiteyi ve Harbiye’yi imha için 
teşkilat kurduğu anlaşıldı” (Dünya Gazetesi - 31 Mayıs 1960). 
Milliyet gazetesine göre darbe, bir ihtilal değil inkılâptır, devrimdir. 4 Haziran 1960’ta yayınlanan başyazı, “Bu bir ihtilal değildir” başlığı altında bu konuyu işlemektedir. Yazıya göre 27 Mayıs “Dünya tarihinin şimdiye kadar kaydetmediği, eşi görülmemiş bir inkılâp”tır, yabancı basın da bu hareketi “zarif ihtilal”, “centilmenler ihtilâli” gibi özenle seçilmiş kelimelerle tanımlamaktadır. 27 Mayıs’ı diğer ihtilâllerden ayıran en büyük özellik bunun “meşru” olmasıdır: 
Ordunun iktidarı devralması keyfi ve mesnetsiz bir kararın neticesinde 
olmamıştır. Hareket Anayasa’nın ihlaline ve kanunsuz davranışlara karşıdır. 
Mesnedini İç Hizmet Kanununun 34. maddesinden almaktadır. Bahis konusu 
madde Türk Ordusu’nu Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Anayasa’sını müdafaa ile 
görevlendirmektedir. Her ihtilâlin yarattığı kahraman vardır: Nasır, Kasım, Castro gibi… 27 Mayıs harekâtı ise tek bir şahsın hazırladığı ve gerçekleştirdiği bir iş değildir. Anonimdir. Ordumuzun en alt kademelerinden en yüksek rütbelerine kadar “isimsiz kahraman” subayların gerçekleştirdiği bir başarıdır. Kahraman yaratmamaya, isimler etrafında reklam yapmamaya bilhassa dikkat edilmiştir. O kadar ki, harekâtın genelkurmayı olan Millî Birlik Komitesi’nin üyeleri açıklanmamış, gizlenmiştir. Orgeneral Gürsel bir ihtilal kahramanı olmak 
iddiasında değildir. O sadece hareketin nihai gayesine erişmesini sağlayacak bir lider, bir vatanseverdir. (Bu Bir İhtilal Değildir, Milliyet Gazetesi, 4 Haziran 1960). 

Başyazıya göre darbecilerde iktidar hırsı da yoktur. “27 Mayıs inkılâbını gerçekleştiren kuvvet, memleketi kardeş kavgasına sürükleyen parti kavgasında şu veya bu tarifi ilzam etmemiştir. Etmeyeceğini de kesin olarak bildirmiştir. Huzuru kuracak sonra iktidara gelecek partinin tayin işini milletin reyine bırakacaktır. İşte 27 Mayıs inkılâbı bu vasıfları dolayısıyla herhangi bir ihtilal değildir ve tarihe müstesna bir hadise olarak geçecektir.”256 

Ulus Gazetesi’nin ne kadar kışkırtıcı olduğunu, çizgisini ancak tahrik edici ve yalan haberlerle koruyabildiğini göstermek için darbeyi izleyen günlerde kullandığı iki manşeti, bir bir vermek gerekir: 30 Mayıs nüshası, “Sabık iktidarın yarıda Kalan Tertibi” başlığı ile başlıyor ve altında “İstanbul’da parayla tutulmuş adamlara dağıtılmış 7.000 silah ve asker elbisesi ele geçti. 

Depolar bulundu. Tahrip teşkilatı yakalandı… Memleketimiz ve halkımız büyük tehlike atlattı. Bu silahlarla yüzlerce kişi tevkif ve yok edilecekti… Sahte askerler tarafından yapılacak bu tedhiş hareketi de ordumuza yüklenerek halkla kahraman ordumuz arasındaki sevgi bağlarının kopartılmasına çalışılacaktı” ifadelerine yer veriyordu. 9 Haziran’da ise ön sayfada sekiz sütuna “sabık iktidarın Harp Okulu öğrencileri için tasarladığı suikast tasarısı dün açıklandı” manşeti atılıyor ve haberin spotunda; “Gürsel’in subaylarla yaptığı konuşma: Harp Okulu makineliler ve bombayla imha edilecekti. Açıklanan plana göre öğrenciler yürüyüşe çıkarılıp yolda kurşunlanacak veya öğrencilere izin verildikten sonra evlerinden teker teker alınarak imha edilecekti.” yazıyordu. Neden üretildiği kolayca anlaşılabilen bu düzmece haberler, Yassıada duruşmalarında geçerli birer delil olarak kabul edilecektir. 

Haftalık siyasi dergi Kim, diğer birçok gazete ve dergi gibi muhalif yayınları nedeniyle kapatılmış ve darbe sonrasındaki ilk baskısını 30 Mayıs 1960 tarihinde yapabilmiştir. 

Kapağında Cemal Gürsel’in resmini kullanan dergi, manşet olarak da “Milletçe Özlenen İnkılâp”ı tercih ediyor. Derginin başyazarı Ali İhsan Göğüş ise aynı gün, “Okuyuculara Mektup” başlıklı yazısına; “Şanlı Türk Ordusu mazisine yaraşır bir vakar ve asalet içerisinde kansız bir iktidar değişikliği yaptı” girişi ile başlıyor ve orduya yönelik abartılı bir övgü ile devam ediyor: 

Sayın devlet ve hükümet başkanı, Millî Birlik Komitesi Başkanı Orgeneral Cemal 
Gürsel’in radyo ile yaptığı ilk konuşmasında ve sonraki beyanlarında belirttiği gibi kardeşi kardeşe kırdırmak isteyen muhteris ve gözü dönmüş politakıcılara doğru yolu anlatmak bir türlü kabil olmamış, sarf edilen gayretler hep neticesiz kalmıştır. 

Ordu son dakikalarda duruma müdahale etmekle bir felaketi önlemiştir. Türk 
Silahlı Kuvvetleri çilelerle, ıstıraplarla uyanan bir gecenin sabahında bütün vatanı ve milleti huzura, ferahlığa, saadet ümitlerine hazırlamış, her şey birkaç saatin içinde değişmiştir. Beklenen, dualarla tekrar edilen, özlenen emeller tahakkuk etmiştir. Ordu, millet sulh içinde yeni bir zafer daha sağlamış, Türklüğün gururunu yükseltmiştir. (Ali İhsan Göğüş, Kim Dergisi, 30 Mayıs 1960). Başyazara göre Türkiye tam bir batılı devlettir; zulme mukavemet hakkını bu derece efendice, medeni dünya ölçüsünde emsalsiz bir şekilde kullanmıştır. “Dünya siyasi tarihinde, şimdiye kadar hiçbir ordu, demokrasi namına duyduğu endişelerle, böylesine mükemmel bir teşebbüsü gerçekleştirmiş değildir.” Göğüş, makalesinin sonunda, 27 Mayıs’ın bayram ilan edilmesi gerektiği fikrini de ortaya atıyor. “Millet, ordusu ile iftihar ediyor ve onun hazırladığı hürriyet ve emniyet havası içinde istikbale daha emin adımlarla ilerleyeceğine iman ediyordu. 

27 Mayıs bunun için Millî Bayramdır.” Kim Dergisi’nde ise şair Behçet Kemal Çağlar, 28 Nisan’da Beyazıt’ta ölen Turan Emeksiz için 23 Mayıs’ta kaleme aldığı, ancak dergi kapatıldığı için zamanında basılamayan bir şiirde, “Namık Gedik257 didik didik olasın, her parçanı bir çalıda bulasın, çakılasın bir kazığın üstüne, korkuluktan beter hödük olasın, … Bir tek umut sende kaldı amanın, Türk Ordusu, Türk Ordusu yetiş gel.” şeklinde dizelere yer veriyordu. 

İmtiyaz sahipliği ve başyazarlığını İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker’in yaptığı haftalık Akis Dergisi, darbeyi 29 Mayıs’ta basılan sayısıyla karşılıyor. Üzerine boydan boya çarpı çekilmiş bir Adnan Menderes resmi, altında ise “Adnan Menderes Sabık Başbakan.” Dergi, “kendi aramızda” başlıklı sunuş yazısında, okurlarıyla yeniden kucaklaşmanın sevincini ve kapatılma gerekçelerini sıralamaya çalışıyor. Dergi, 29 Mayıs sayısında, tutuklanan DP ileri 
gelenlerinin acz içindeyken, uykulu, sakalı veya iç çamaşırlı vb. resimlerini ve güya Çankaya köşkünde ve DP’li vekillerin köşklerinde yapıldığı iddia edilen bazı özel partilerle ilgili dedikoduları basarak rakiplerine fark atma peşindedir. Hangi kaynaktan servis edildiği kolaylıkla kestirilebilecek bu haber ve söylentiler için belden aşağı ifadesi bile terbiyeli kalır. 

Bir sonraki 5 Haziran sayısında ise darbeden bu yana gelişen olaylar “Yurtta Olup Bitenler” başlığı altında değerlendiriliyor. Yine aynı kaynaktan servis edilen ‘bilgiler’ ele alınıyor. Tabi, abartının dozu da darbe öncesine göre oldukça artmıştır. Bunlar arasında, o sıralar ordunun bile elinde olmayan en modern silahlarla donatılmış yedi tabur büyüklüğünde hazır bir kıta olduğu; bu kıtanın DP’nin bir emrine baktığı ve görevinin merkez garnizonundaki normal askeri birlikleri bertaraf etmek olduğu; harp okulu öğrencilerini İzmir civarındaki kamplara götürecek trenin bombalanarak havaya uçurulacağı; kıta görevi için tayini çıkan teğmenlerin kurşuna dizileceği; üniversite profesörlerinin yok edileceği ve Tarım Bakanlığı binasının bodrum katının, silah deposu olarak kullanıldığı iddiaları da var.258 

Akis, aynı sayıda, İnönü’nün darbedeki rolünü belirsizleştirmek amacıyla verdiği bir demecini yayınlar. Başlık “İsmet İnönü’nün 27 Mayıs’taki Rolü”dür. Makalenin isimsiz yazarı, darbe olacağını ‘büyük bir önsezi’ ile önceden tahmin eden İnönü’nün “Hiç kimseyi inandıramıyorum. Ama temin ederim ki hareketten zerrece haberdar değildim” dediğini aktarır. Paşa röportajında şöyle devam etmiştir. 

Ben onlara bu milletin baskı rejimine tahammül etmeyeceğini, çıkar yol 
bırakılmadığına göre ihtilâlin meşru hale getirildiğini söyledim. Şimdi, böyle 
söylemiş bulunduğum için hadiselerden haberdar olduğumu sanıyorlar. Hâlbuki 
bunlar milletini iyi tanıyan bir insanın teşhislerinden başka şey değildir. Onlara 
Türk milletini hiç tanımadıklarını da defalarca hatırlatmıştım. Tanımamakta ısrar 
ettiler ve başlarına bu geldi. Renan Acar, 27 Mayıs darbesinde basının oynadığı role dair şu sonuçlara ulaşır: 

• Mükemmel eşgüdüm tesadüf olamaz: 50 yıl önce günümüz teknolojisinin çok azına sahip olan bir basında, 27 Mayıs darbesinin hazırlanışı ve sunuşundaki bu uyum ve mükemmel eş güdüm tesadüfî olamaz. 
• Encümen-i Daniş: Darbe kararı, Mayıs ayı sonunda kendiliğinden gelişen bir sosyal tepki sonrasında değil, çok daha önceden verilmiştir. Faal ve emekli generallerin görüşmelerinde, üniversite profesörlerinin bildirilerinde, İnönü’nün de katıldığı Encümen-i Daniş toplantısında vb. gidişatı önleminin tek çıkar yolunun darbe olduğu çözümüne varılmış ve bu karar basına empoze edilmiştir. 
• Yaygın bir kitlesel destekten bahsedilemez: 27 Mayıs öncesinde oluşturulan karmaşa ve sonrasında yaratılan coşku genellikle gazetelerin ilk sayfalarında kalmakta, sokağa aynen yansımamaktadır. Basının iddiasının aksine, darbenin yaygın bir kitlesel destekle yapıldığı da doğru değildir. 27 Mayıs sürecinde gelişen olaylar ve gösteriler esas olarak İstanbul, Ankara ve İzmir illeriyle ve öğrenci kitlesiyle sınırlıdır. Darbe sonrasında da bu üç il dışındaki bölgelerde, bırakın yöre halkını, darbeyi gerçekleştiren birliklerin bile, bu askeri harekâtın neden yapıldığına dair net bir bilgileri yoktur. 
• Babıâli’nin iş birlikçilikte yaptığı bir devrim: 27 Mayıs’ın bir devrim olduğuna yaygın olarak inanılır; birilerinin devrildiği gerçekten doğrudur. Yine de bu bir inkılâp değil darbedir. Ama devrim yakıştırmasında ısrar edilecekse de bu olsa olsa Babıâli’nin iş birlikçilik te yaptığı bir devrim olabilir. 
• Bu masalın yazarı da, kahramanı da, okuru da kusurludur: Darbe sürecinde basının kulağımıza fısıldadığı bir hikâye vardır. Bu öyküde 27 Mayıs öncesinde, kötü adam lanetlenmekte ve hep “Olur mu böyle olur mu? Kardeş kardeşi vurur mu?” konusu işlenmektedir. Askeri harekât sırasındaysa öykünün kahramanı olan iyi adam, kötü adamı yenerek ülkesini ve halkını kurtarmaktadır. Çok değil, (Adnan Menderes ve arkadaşlarının darağacına gönderileceğinin kesinleştiği) darbeden hemen sonraki birkaç ay içinde ise, pişmanlık hâkimdir ve tuhaf bir şekilde tema da değişmiştir. Artık kahramandan pek söz edilemez. “Olur mu böyle olur mu? Kardeş kardeşi asar mı?” konusu işlenmeye başlar. Bizi toplum olarak uzunca bir süre uyutmayı başarmış olan bu masalın yazarı da, kahramanı da, okuru da kusurludur.259 

Yazılı basının ve aydınların ön planda yer aldığı ve 27 Mayıs’tan yeterli dersi çıkaramamış olmanın tekrarı niteliğindeki film, bir kez daha 12 Mart 1971 Muhtırası’nda çekilmiştir. 

Radikal sol çevreler açıkça ordu merkezli bir darbe beklentisi içerisinde olduklarından ilk günlerde muhtırayı büyük bir memnuniyetle karşılamış ve desteklerini dile getirmişlerdir. Sol aydınlar, 12 Mart Muhtırasını da tıpkı 1960’da olduğu gibi sağ iktidara karşı bir darbe olarak görmüş ve alkışlamışlardır. 1971 Muhtırası radyoda okununca sol hareketlerin çoğu, birbirini kutlayıp orduya önerilecek reform programları hazırlamaya girişmişlerdi; ama kısa bir zaman 
içinde bunun böyle olmadığı ortaya çıktığında “müthiş bir yanılgı” yaşanmış ve darbenin devrimci subaylar tarafından değil komutanlar tarafından gerçekleştirildiğinin farkına varılmıştır. Sol radikalizmin güçlü kalemleri olan Çetin Altan, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, İlhami Sosyal gibi isimlerin 12 Mart Muhtırası sonrasında kaleme aldıkları yazılarda açık bir memnuniyet ve darbeye destek verdikleri gözlenmektedir. Mesela Devrim dergisinin Muhtıradan hemen sonra yayınlanan sayısında Uğur Mumcu “Erkekseniz Karşı çıkın” başlıklı yazısında şunları yazmıştır:260 

Bugüne kadar cici demokrasinin kara sevdalıları ne savunmuşlarsa, bugünden 
sonra da aynı ilkeleri savunsunlar. Desinler ki, biz silahların gölgesinde 
yaşayamayız. Desinler ki tepeden inme devrimcilere karşıyız. Erkeklerse ordunun bildirisine karşı çıksınlar Evet, Halk Partililerin, Adalet Partililerin, Güven Partililerin, Demokratik Partililerin, hepsinin bir daha geri dönmemek üzere Türk siyasal hayatından atılmalarını istiyoruz. Atatürkçü meclis, bugünkü partilerin bulunmadığı Meclistir. Açıkça söylüyoruz: Ordu’yu böyle bir bildiri yayınlamaya zorlayan siyasal koşulları, bugünkü siyasal partiler yaratmışlardır. 

Bu düzenin sorumluları mutlaka yargılanmalıdır. (Erkekseniz Karşı çıkın, Uğur Mumcu, Devrim Dergisi, 17 Mart 1971). 

İlhan Selçuk da 13 Mart günü Akşam’da yayımlanan yazısında siyasilerle açıkça eğleniyor ve Muhtıra’dan duyduğu mutluluğu dile getiriyordu: 


BÖLÜM DİPNOTLARI,

252 Renan Acar; Basın ve 27 Mayıs Darbesi, Resmi Tarih Tartışmaları - 9, 27 Mayıs: Bir Darbenin Anatomisi, Özgür Üniversite Kitaplığı, Ankara, 2010, s. 207, 208, 211. 
253 Renan Acar (2010); s. 212, 219, 221. 
254 Renan Acar (2010); s. 201, 202, 204. 
255 Rıdvan Akar, Gazeteci, TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Dinleme Tutanağı, 8 Ekim 2012, s. 15. 
256 Renan Acar (2010); s. 223-225. 
257 Namık Gedik; 1954-1960 yılları arası Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı. 
258 Renan Acar (2010); s. 226-231.
259 Renan Acar (2010); s. 233. 
260 Davut Dursun, 2003; s. 64, 65, 67. 


3 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR

***