Şark Meselesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şark Meselesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2018 Pazar

SYKES-PICOT GİZLİ ANTLAŞMASI, BOP VE YENİDEN ŞEKİLLENEN ORTADOĞU. BÖLÜM 4

SYKES-PICOT GİZLİ ANTLAŞMASI, BOP VE YENİDEN ŞEKİLLENEN ORTADOĞU. BÖLÜM 4






Şayan ULUSAN*
* Yrd.Doç.Dr., Celal Bayar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü,
(sayanulusan@gmail.com).


Özet

Şark kelimesi Doğu’yu ifade etmekle birlikte “Şark Meselesi” kavramı doğrudan Batılılar nezdinde Osmanlı Devleti’ni ifade etmektedir. 1815 yılı itibariyle ortaya çıkan Şark Meselesi, Osmanlı Devleti’nin tamamen ortadan kalkmasını hedeflemiştir. I.Dünya Savaşı sonunda Büyük Devletler Sevr Antlaşması ile bu amaçlarına ulaşmak istemiştir. Çünkü Sevr Antlaşması Anadolu ve Avrupa topraklarında ki Türk varlığını tamamen ortadan kaldırmaktaydı.

Ancak Milli Mücadele sayesinde bu amaçlarına ulaşamamış olan Batı, bu kez Türkiye Cumhuriyeti üzerinden emellerine ulaşmak için uğraş vermektedir. Türkiye üzerinde oynanan oyunların hepsi Sevr’i anımsatmaktadır. Şark Meselesi ve onun gerçekleştirme planı olan Sevr, günümüz itibariyle sona ermiş gözükmemektedir. 

1. Şark Meselesi (Doğu Sorunu)

1.a. Ortaya Çıkışı

Batı, bütün konuları Avrupa merkezli kabul ettiği için Çin, Japonya vb. ülkeleri Uzakdoğu, Avrupa sınırının bittiği coğrafya için Yakındoğu kavramlarını 
kullanmıştır. Türkler için ise Doğu veya Şark tanımını yapmışlardır.1. 

Avrupalılara göre Şark Meselesi’nin başlangıcı Kavimler Göçü’nün sonucunda önce Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılması sonrada Doğu Roma 
İmparatorluğu’nun siyasi varlığına son verilmesine kadar götürülebilir. Çünkü Hun Türkleri kilisenin etkin olduğu Roma İmparatorluğu’nun dengelerini alt üst 
etmiştir. Bu sebepledir ki Avrupalılar kendilerine yabancı olan ve bütün işlerini bozan Türklerden nefret etmişlerdir ve Türkleri Avrupa kıtasına ayak bastıkları 
günden itibaren geldikleri yere geri göndermek çabasına düşmüşlerdir. Bunun doğrultusunda Şark Meselesi bir İslam-Hıristiyan çatışması olmaktan öte bir Türk-Avrupa mücadelesi olmuştur.2.

Fransız tarihçi Sinyobos, Şark Meselesi’nin en açık başlangıcını XVIII. yüzyıl olarak göstermekte, meseleye ad konulmasının ise XIX. yüzyılda olduğunu 
söylemektedir. Albert Sorel ise, Türklerin Avrupa’ya ayak bastığı andan itibaren bir Şark Meselesi’nin ortaya çıktığından ve Rusya’nın da bir Avrupa devleti 
olmasından sonra bu meseleyi kendi çıkarları doğrultusunda halletmek yoluna girdiğinden bahsetmektedir. Borjva’ya göre de, Şark Meselesi’nin tarihi ve coğrafi sınırı daha da genişlemektedir. Borjva, Şark Meselesi’ni Ortaçağ’ın başlangıcından itibaren Hıristiyan olan ve olmayan kavimlerin çarpışması olarak tanımlamaktadır. Edward Deriyo’ya göre de, Şark Meselesi Müslümanlarla Müslüman olmayanların kavgasıdır. Soloviyef ise meselenin düşünülemeyecek kadar eski zamanlardan itibaren Avrupa ile Asya’nın çarpışması olduğunu vurgulamaktadır.3. Hemen hemen bütün kaynakların ortak noktası Şark Meselesi’nin Türklerin Asya’dan Avrupa’ya geçmesiyle başladığı görüşünde birleşmektedir. Ayrıca Türklerin buralardan imhasının ayni zamanda İslamiyet’in de Doğu Avrupa’dan ve Batı Asya’dan atılması demek olacaktır.4.




Şark Meselesi;

1- Hıristiyan Avrupalıların Müslüman doğu milletlerini ekonomik ve siyasi nüfuz ve hükmü altına almak amacından oluşan tarihi meselelerin hepsidir,

2- Avrupalıların Osmanlı Devleti’ni bahaneler ortaya koyarak parçalamak, zapt etmek, Osmanlı idaresi altında bulunan farklı milletlerin bağımsızlıklarını sağlamak istemelerinden meydana gelen tarihi meselelerin hepsidir.

Dolayısıyla Şark Meselesi hakkında verilen yukarıdaki iki tanımdan ikincisi, bugün, yarın için eskimiş ve tasfiye edilmiştir. Çünkü Osmanlı Devleti yıkılmıştır. Ancak birinci tanım içine giren Şark Meselesi yaşanan olaylardan ve tarihin seyrinden daha az etkilenmiştir.5. Yani günümüz itibariyle devam etmektedir. 

Bazı görüşlere göre ise Şark Meselesi, Yunanlıların Perslere karşı savaşmalarıyla ortaya çıkmış, Arapların Bizans’a karşı koymalarıyla devam etmiştir. 
Oysaki XX. yüzyıla kadar gelen Şark Meselesi Haçlı Seferleri’nin Müslümanlara özellikle de Türklere karşı olmasıyla devam etmiştir. Bu da Türklerin Anadolu’ya 
gelmeleriyle başlamıştır.6.

Rusya için ise Şark meselesi; “İstanbul ve Çanakkale Boğazları hangi hüküm ve nüfuza tabi bulunuyorlar? Bunların tasarruf edeni kimdir?” olarak karşımıza çıkmaktadır. 
Ayrıca, Divan-ı Hümayun Tercümanı Aleksandr Mavrocordato, Karadeniz’in Osmanlılar için “ bikr-i pâk-dâmen (eteğine el değmemiş kızlık)” adıyla anıldığından bahsetmektedir. 
Karadeniz Rusya içinde bikr-i pâk-dâmen’dir.7. Dolayısıyla Rusya için şark meselesi Karadeniz ve Boğazlar üzerinde hâkimiyet kurmak olmuştur. Bunun 
için de Hıristiyanları kullanmak yolunu seçmiştir. Rusya’nın siyasi, ekonomik ve stratejik planları hep Boğazlar yani Osmanlı Devleti üzerinde olmuştur.8. Osmanlı Devleti üzerinden sıcak denizlere inmek her zaman Rusya’nın geleneksel politikası olmuştur. 
Yani Rusya için Şark Meselesi, Boğazlar= Osmanlı Devleti’dir. 

Bu doğrultuda Rusya I.Dünya Savaşı’nda bu isteğine ulaşmak üzereydi. Çünkü 29 Ekim tarihinde Goeben, Breslau ve diğer Türk zırhlılarının Karadeniz’e 
açılarak Rus limanlarını bombardıman etmesiyle Rusya Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiştir. Böylece artık Osmanlı Devleti’nin durumu açıklığa kavuşmuş 
olmaktaydı. İngiltere Kralı V.George Rus Büyükelçisi Benckendorff ile görüşürken “İstanbul artık sizin olmalı” demekteydi. İngiliz Hariciyesi’nin Petrograd’a 
gönderdiği notada ise; “Osmanlı Hükümetinin hareketiyle Orta-Doğu sorunu tamamen çözümlenmiş olacaktır. Türk Boğazları ve İstanbul Rusların da kabul ettiği bir şekilde sonuçlandırılacaktır” demektedir9. Almanya’da Goeben, Breslau gemilerinin bu hareketiyle kendi açısından zafer kazanmış idi10. 

İstanbul 1453 tarihinde Türkler tarafından feth edilince Rus Ortodoks Kilisesi Rum Patrikhanesi’nden ayrılarak bağımsız olmuş ve Rus Çarı da kilisenin başına 
geçmiştir. Bu durum hem Rus Çarı’nı güçlendirmiş hem de İstanbul’u Türklerden kurtarma politikasını da benimsetmiştir ve Rusya’nın gelecekte ortaya çıkacak 
güneye doğru gelişme politikasının da başlangıç noktası olmuştur. II. Katerina’nın 

Kırım’ı 1774’de Türklerden alması bu politikanın ilk kademesi olmuştur. Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya, Osmanlı Devleti’ndeki Ortodoksların hamiliğini 
resmen üstlenmiştir. Ardından Kafkasların ilhakı tamamlanmış ve Balkanların hürriyetlerine kavuşması önemli bir politika olarak ortaya çıkmıştır.11. 

1815 yılında Viyana Kongresi’nde Şark Meselesi/Doğu Sorunu ilk defa olarak gündeme getirilmiştir. Kongre aslında Napolyon Bonapart’ın altüst ettiği Avrupa 
siyasi haritasını düzenlemek için toplanmıştır. Ancak konu dönüp dolaşıp Osmanlı Devleti üzerinde yoğunlaşmış ve Şark Meselesi resmen ortaya çıkmıştır. Şark Meselesi XIX. yüzyıl boyunca devam etmiş, Osmanlı Devleti’nin tarihe gömülmesiyle de ortadan kalkmıştır12(?). Düvel-i Muazzama denilen Rusya, Avusturya, İngiltere, Fransa ve Prusya Osmanlı Devleti’nin topraklarını paylaşabilmek için yapay bir Şark Meselesi oluşturmuşlardır. Bu devletlere daha sonra 1871’den itibaren Almanya’da katılmıştır13. Özellikle İngiltere ve Rusya Şark Meselesi’nde öncü ve etkili iki devlet olmuştur14. İtalya ise siyasi birliğini tamamladıktan sonra ancak 1911 Trablusgarp Savaşı ile Osmanlı Devleti üzerindeki paylaşımlara katılabilmiştir. Hatta İtalya Genelkurmay Başkanı General Alberto Pollio Şark Meselesi’nin yüzyıllar boyu sürdüğünü ifade etmektedir15. İtalyan Generalin söylediği gibi uzun süren Şark Meselesi’ne son dönemlerinde İtalya’da katılmıştır. 

Viyana’daki İngiliz baş temsilcisi Lord Castlereagh, 1815 yılı başında kongre sonunda ortaya çıkan ve Avrupa’daki statüyü garanti altına alan genel antlaşma 
içerisinde Osmanlı Devleti’ne de yer verilmesini önermiştir16. Nitekim Rus diplomat Gorchakov için Şark Meselesi, Avrupa siyasetinin ayrılmaz bir parçası ve uluslararası tartışmalar, konferanslarda ele alınması ve belirlenmesi gereken önemli bir konuydu17. 1876 yılının aralık ayında İstanbul’un koşullarının tespit etmek için İstanbul’a gönderilen Albay Home, İngiltere’nin yıkılmakta olan Osmanlı Devleti’ni ayakta tutmak için uğraşmamasını, Devleti parçalayıp İngiltere’nin kendi payına düşeni almasının vaktinin geldiğini yazmaktadır18. 

Nitekim İngiltere Kıbrıs’ı aldıktan sonra Mısır’ı da işgal etmiştir. Mısır’dan Hindistan’a kadar olan bölgeleri, Suriye’nin bir kısmını, Arabistan ile Irak’ı nüfuzu altına almaya çalışmıştır. Özellikle de Irak’ta gözü olduğu apaçık ortada idi. Fransa ise Cezayir’den sonra Tunus’a el koymuştur ve Suriye üzerinde de hak iddia etmeye başlamıştır. Avusturya’da Bosna-Hersek’i işgal etmiştir. Almanya ise başlangıçta Osmanlı mülküne dokunmamıştır. Bismark’a göre Türkler ‘Şarkın yegâne temsilcileri’ idi ve İmparator Wilhelm’de bütün Müslümanlar içinde Türklere dost görünmüştür. Almanlar başlangıçta Osmanlı ülkesinde ekonomik üstünlüğü yeterli görmüşlerdir. 

Bunda bu dönemlerde II. Abdülhamid’in uyguladığı politika da etkili olmuştur19.

Nitekim 1913-1916 yılları arasında Amerika’nın İstanbul Büyükelçisi olan Henry Morgenthau, bu dönem içerisinde Almanya’nın Türkiye üzerinde çok etkili 
olduğunu söylemektedir. Özellikle de Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi olan Baron Von Wangenheim’in bunda çok etkili olduğunu da gözlemlediğini ifade etmektedir. 

Morgenthau, Wangenheim’in, dünyada sadece üç büyük ülkenin olduğunu, bunların da Almanya, İngiltere ve ABD olduğunu, hatta bu üç devletin birlikte 
hareket ettikleri takdirde dünyada çok önemli rol oynayacaklarını tekrar tekrar kendisine söylediğini ifade etmektedir. 
Amerikan Büyükelçisi, Alman Büyükelçisi’nin Türkiye’de İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı büyük bir Alman propagandasını başlattığından bahsetmektedir. Böylece Alman sempatizanlığını arttırmak istemektedir. Bunun için de özellikle Türk basınının hızlı bir şekilde Alman kontrolü altına girdiğini vurgulamakta dır.20. 

Henry Morgenthau, bu dönemlerde Almanya’nın Türkler üzerindeki etkisinden oldukça ayrıntılı olarak bahsetmekte ve bundan duyduğu rahatsızlığı da hissettirmektedir. 
Morgenthau, ABD’nin Osmanlı Devleti üzerindeki niyet ve görüşlerini de resmi bir ağızdan ortaya koymaktadır. Buna göre ABD, Almanya’nın Türkiye 
ile olan yakın ilişkisinden rahatsızdır. Ayrıca Ermeniler konusunda da Türkleri suçlamaktadır. Şark Meselesi’nin bir uzantısı olan Ermeni Meselesi bilindiği üzere 1878 Berlin Antlaşması ile resmi bir nitelik kazanmıştır. ABD, 1915 tarihi ile birlikte Ermenilerin tam bir hamiliğini üstlenmiş görünmektedir. Dolayısıyla ABD, Türkiye aleyhine Ermenileri savunması ile Şark Meselesi’ni bu dönemde gerçekleştirmeye destek vermiş olmaktadır.

1878 tarihli Berlin Antlaşması’nın 63. maddesi Ermeniler ile ilgilidir ve bu madde Ermenilere ayrıcalıkların resmen verilmesi yolunda atılan adım olmuştur.21. 
Bu konu ile ilgili olarak Feroz Ahmad, II. Abdülhamid’in eğer Şark Meselesi’nde Almanya ile olan ilişkilerde bu dönemde daha etkili olabilseydi Berlin’de Osmanlı 
Devleti’ni daha iyi savunabileceğini ve koruyabileceğini düşünmektedir.22.

Nitekim ABD Büyükelçisi Morgenthau, “The Murder of a Nation” diyerek 1915 tehcir hadisesini tam anlamıyla çok abartılı ve taraflı olarak anlatmaktadır. 
Doğu Anadolu’yu Ermenistan olarak göstermektedir.23.

Almanya’nın bu konudaki tavrını ise Büyükelçi Wangenheim’in açıklamalarından vermektedir. Morgenthau’ya göre Wangenheim’in Ermenilere karşı antipatisi vardır. Ayrıca Ermeniler bu savaşta Türklere karşı olan düşmanlıklarını göstermişlerdir ve şöyle demektedir; “I will help the Zionists, but I shall do nothing whatever for he Armenians” . Yine Türk askeri yetkilileri ile Alman Elçiliği arasındaki iletişimi sağlayan Humann’ın da tehcir olayları ile ilgili olarak 

Türkleri suçlu görmemektedir. Yine Morgenthau oğlunun, Liman von Sanders’i ziyareti sırasında generalin oğluna, babasının büyük bir yanlış yaptığını, Türklerin Ermenilere yaptığı şey hakkında gerçekleri bilmediğini söylediğini ifade etmektedir.24. Dolayısıyla ABD sonradan dahil olduğu I.Dünya Savaşı ile birlikte Ermeniler aracılığıyla ortaya çıkmasında etkisi olmamakla birlikte Şark Meselesi’ne bu dönemler itibarıyla katılmış bulunmaktadır. Şark Meselesi’ne daha sonraları dahil olan Almanya ise, bu dönemde Osmanlı Devleti ile ilişkilerini yakın tutmak istemiş ve tehcir konusunda Türklerin yanında bir tavır göstermiştir. Almanya daha sonraları sözde soykırım” olarak Türkiye’nin karşısına çıkarılan bu hadiseye ise ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra dahil olmaya başlamıştır. 

Şark Meselesi’nin birinci döneminde (1071-1683) Avrupa savunmada Türkler taarruzdadır. Bu dönem içerisinde Avrupa Türkleri Anadolu’ya sokmamak 
için Haçlı seferlerini başlatmış ancak başarılı olamamıştır. İkinci dönemde ise Avrupa bu kez Türklerin Rumeli’ye yani Avrupa’ya girişini engellemek istemiş 
ancak bunda da başarılı olamamıştır. 1683 Viyana bozgunundan sonra ise Türkler savunmada Avrupa taarruzda dır. Bu dönemde Avrupa, Balkanlardaki Hıristiyan nüfusun ya bağımsızlıklarını kazanması ya da haklar elde etmesi için uğraşmıştır. Bunda da başarılı olmuştur. Bu dönemde Avrupa Türkleri Avrupa’dan atmak ve İstanbul’u geri almak amacında olmuştur. Şark Meselesi’nin son safhası da Türkleri geldikleri topraklara geri göndermek yani Anadolu’dan çıkarmak olmuştur.25. Bu amaçlarını da Sevr ile gerçekleştirmek istemişlerdir. Sevr’in hayata geçirilmesi demek “bir kelime ile Türklerin mahvı demekti” 26. 

Milli Mücadele dönemi Alman basınında Türkiye hakkında yazılan bütün konular ‘Doğu Sorunu’ meselesi olarak ele alınmıştır. Bu yazılardan İngiltere ve 
Fransa başta olmak üzere diğer devletlerin Türkiye üzerindeki bütün konuları bu çerçevede değerlendirdiği kanaati oluşmaktadır.27. 

1808-1858 yılları arasında çeşitli aralıklarla Osmanlı Devleti’nde İngiltere’nin Büyükelçisi olarak görev yapan Stratford de Redcliffe bu zaman zarfında Times’a mektuplar, makaleler göndermiştir. Bunlardan 1874 tarihli olanında Şark Meselesi’ni, daha çok acil nedenlerle belki de tehlikeli olarak ağırlaştırılmış, kesinlikle çok maliyetli ve güçlü bir ön hazırlığı yapılmadan sunulan bir muhtıra olarak tanımlamaktadır. 1875 tarihli mektubunda ise, Şark Meselesi’ni volkana benzetmektedir. O’nun da bir volkan gibi dinlenme aralıkları vardır. Zaman zaman patlar, zaman zaman dinlenir. Ancak bu aralarda salgınlarla karşılaşır. Bunlarda yıkıcı ve belirsizdir. 1880 tarihli mektubunda da Şark Meselesi’nin herkes tarafından bir sorun olarak kabul edildiğinden bahsetmektedir. Özellikle de son dört-beş yıl esnasında Avrupa’da bu mesele oldukça büyük sorun olmuştur. 18 Temmuz 1877 tarihli bir makalesinde ise Şark Meselesi’ni çok zorlu, tehlikeli ayni zamanda çok önemli etkilere sahip ve şiddetli tutkular yüzünden de oldukça heyecan verici ancak bir o kadar da yıkıcı faaliyetleri olan bir süreç olarak nitelemektedir.28. İngiliz diplomat Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasını Şark Meselesi’nin bir parçası olarak görmektedir. 

Yine Times’a yazdığı mektuplarında ve makalelerinde Şark Meselesi’nde başı çekenlerin İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya olduğundan bahsetmektedir. 
Bu dönemde Redcliffe’in kaleminden Almanya ve İtalya isimleri geçmemektedir. Buradan da bu meseleye bu iki devletin sonradan dahil olduğu anlaşılmaktadır. 

Yine gerek ABD Büyükelçisi Morgenthau gerekse İngiliz Büyükelçisi Stratford de Redcliffe’in Osmanlı Devleti için daha çok Türkiye, Türk İmparatorluğu gibi 
ifadeler kullandıkları görülmektedir.

1.b. Misyonerlik Faaliyetleri

Türklerin İslamiyet’e girmesinden önce Rumeli ve Anadolu’da Hıristiyanlığı kabul etmiş pek çok Türk bulunmaktaydı. Hatta bu Türkler Müslüman Türklere 
karşı bazen Hıristiyan ordularında savaşmaktaydı lar. Bu sebepledir ki Papa II. Pi, Doğu Roma’yı feth eden Fatih Sultan Mehmed’i bir mektupla Hıristiyanlığa 
davet etme fikrini ortaya atmıştır. Çünkü Hıristiyan olan Türkler ile Hıristiyanlık çok büyük güç kazanacak ve Türklerin de Avrupa’ya gelip Hıristiyanlığı kabul 
eden kavimlerden farkı kalmayacaktır. İslamiyet’in bu cesur muhafızları ortadan kalkınca Hıristiyanlık Türkler sayesinde büyük başarı kazanacak ve bütün Asya’ya yayılabilecektir.29. 

“Şark Meselesi’nin” mülki, siyasi ve ekonomik cepheleri arasında en göze çarpanı Avrupalıların manastır, hastane, okul gibi kurdukları müesseseler 
aracılığıyla yaptıkları propagandalardır. Özellikle de Müslümanlar Hıristiyanlığı kabul ettirmenin zorluğunu anladıktan sonra kurdukları okullar aracılığıyla bu 
amaçlarını Müslüman çocuklarına Fransız, İngiliz, Amerikan, Alman muhipliği aşılayarak ulaşmak için çalışmışlardır. Bu çocuklar Hıristiyan olmasalar bile bu kültürde yetişmeleri Batı için çok büyük bir gelişme idi. Batı Türk çocukları üzerinde bu çalışmaları yaparken azınlıklardan da en çok önem verdikleri Ermeniler olmuştur. 



Ermenileri kendi taraflarına çekmek için İngiltere, Amerika, Fransa, Avusturya ve Rusya arasında müthiş bir rekabet yaşanmıştır 30.

 Emperyalist devletler Osmanlı Devleti’nde yaşayan Hıristiyan azınlıklardan birer ‘millet’ oluşturmak istediklerinden bu amaçları için açtıkları okullarda özellikle 
Ermeni ağırlıklı olan bir öğrenci yapısı oluşturmuşlardır. Bu okullar başta ABD olmak üzere Fransa, İngiltere, İtalya ve Avusturya öncülüğünde açılmıştır. 
Bu okulların ortak amacı olarak Merzifon Anadolu Koleji’nin direktörü Amerikalı George W. White’ın açıklamaları güzel bir örnektir;

“ Hıristiyanlığın en büyük rakibi Müslümanlıktır, Müslümanlarında en kuvvetlisi Türkiye’dir. Bu hükümeti ve memleketi devirmek için Ermeni ve Rum dostlarımız tarafından o kadar kan feda edildi ki, bunlardan birçoğu İslamlara karşı mücadelede şehit oldular. Unutmayalım ki, kutsal hizmetimizin, sonuna kadar daha pek çok böyle şehit kanı akıtılacaktır. Bizim görevimiz bu fırsatı kaçırmamak ve gereğine uygun hareket etmektir” 31.

 Günümüz itibarıyla ise bu konu Papa II. John Paul’un 1999 yılında yaptığı bir açıklamada gizlidir;

“Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika, üçüncü bin yılda ise Asya’yı Hıristiyanlaştıralım. Asya’yı Hıristiyanlaştırmanın 
yolu Türkiye’den geçmektedir”.32. 

1.c. Batı’nın Osmanlı Devleti’ni Ehlileştirme ve Medenileştirme Siyaseti (BOP)

XIX. yüzyılda Batılı devletlerin nazarında şark, istesin ya da istemesin temdin edilmesi gereken yani medenileştirilmesi, ehlileştirilmesi gereken bir saha olmuştur. Batı bu siyaseti daima sömürge ile beraber paralel götürmüştür33. XX. yüzyılda devam eden bu siyaset Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına kadar sürmüştür. XXI. Yüzyılda ise bu siyaset kendisini Büyük Ortadoğu Projesi olarak göstermektedir.

Burada Sevr Antlaşması, BOP’nin de temeli olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü Sevr ile Türkiye askeri açıdan tamamen yetersiz bir duruma sokulmak 
istenmiştir. Diğer taraftan ise Sevr, Anadolu toprakları küçük topraklar üzerinde kurulmuş birden fazla devleti öngörmüştür34. BOP kapsamında öngörülen siyasetin sonunda da Ortadoğu olarak adlandırılan bölgenin küçük ve zayıf devletçiklere bölünmesi amaçlanmaktadır. Dolayısıyla Sevr’in BOP’a fikir verdiği çok açık olarak karşımıza çıkmaktadır. 

2. Sevr’i Hazırlayan Sebepler 

2.a. Paris Barış Konferansı ve Osmanlı Devleti

30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’ni Osmanlı Devleti ile imzalayan müttefikler Almanya, Avusturya, Bulgaristan ve Macaristan ile de çeşitli antlaşmalar 
imzalayarak I.Dünya Savaşı’na son vermişlerdir.35.

ABD Başkanı Woodrow Wilson, I.Dünya Savaşı sonunda toplanan Paris Konferansı’nda Türkiye hakkında ‘savaş sonunda Türkiye’nin haritadan silineceğini’ iddia etmiştir. Clemenceau, ‘Türklerin uygarlık dışı bir toplum olduğunu’, Lord Curzon, ‘Türklerin bir veba çıbanı olduğunu’, ABD Dış İlişkiler Bakanı Cabot Lodge ise, ‘Türkiye’nin uygarlığın başına bela olduğunu’ iddia etmektedirler. Müttefikler bu doğrultuda ‘Türkiye Avrupa’dan çıkarılmalı, Ermenistan kurulmalı, Araplar Osmanlı’dan kurtarılmalıdır’ ortak düşüncesinde buluşuyorlardı. Ancak parçalanacak olan toprakların paylaşımı konusunda karar vermekte zorlanıyorlardı.36. 

İlk olarak Sevr’in temeli 18 Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’nda atılmıştır. Paris şehri bu tarihte dünyanın her yerinden gelen delegelerle doluydu. 

Bunların içinde en çok faaliyet gösteren Yunanlılar, Ermeniler, Suriyeliler ve Zionistler olmuştur. Konferans ilk olarak Almanya meselesi ile uğraşmış, daha sonra da Wilson’un isteği üzerine bir aylık çalışma süresini de Milletler Cemiyeti’nin kurulması için ayırmıştır. 28 Haziran 1919 tarihinde Alman meselesi çözülünce müttefikler Avusturya, Macaristan, Bulgaristan ile de savaşı bitiren antlaşmaları da imzalamış ve artık ‘doğu meselesi’ yani Türkiye ile ilgilenmeye başlamıştır. Bu ilginin gecikmesinin ilk sebebi Almanya, ikincisi Osmanlı Devleti’nin parçalanmasının zorluğu, üçüncüsü de ‘Hasta Adam’ın mal varlığının paylaşılmasında ortaya çıkacak olan anlaşmazlıklar idi. Bu sebeplerden dolayıdır ki müttefikler Osmanlı Devleti’nin paylaşılmasını geciktirmişlerdir.37. 

Bu paylaşma meselesi sadece Anadolu, Boğazlar ve Trakya olarak değil, Osmanlı Devleti’nin savaştan önceki topraklarını da kapsamaktaydı. Bu sebeple 
Irak’ı İngiltere, Suriye’yi Fransa idaresi altına sokan 1916 Sykes-Picot Antlaşması.38, 1915 Londra Antlaşması’yla Antalya’yı ve 1917 St. Jean de Maurienne Antlaşması’yla İzmir’e kadar Güney Batı Anadolu’yu İtalyan yönetimine bırakan antlaşmaların uygulanması konusunda sıkıntılar ortaya çıkmaktaydı. 

Bunların yanında 1915 tarihli İstanbul Antlaşması ile Boğazları Çarlık Rusya’sına bırakan uygulamanın Rusya’nın savaştan çekilmesi sonucunda nasıl bir değişikliğe uğrayacağı da zorlu konular arasında yer almaktaydı.39.    

Ateşli bir Siyonist olan Mark Sykes’ın.40 imza koyduğu Sykes-Picot Antlaşması, Sevr için başlangıç kabul edilmektedir. Çünkü Sykes, Çanakkale deniz 
savaşı yenilgisinden sonra 1 Nisan 1915 tarihinde İngiltere meclis üyesi ve Osmanlı sempatizanı Herbert’e gönderdiği mektupta şunları yazmaktadır;

“Türkiye diye bir şey artık var olmamalı. İzmir Yunanlıları olacaktır. Adana İtalyan, Güney Toroslar ve Kuzey Suriye Fransız, Filistin ve Mezopotamya (Irak) İngiliz, geri kalan İstanbul’da dahil Ruslara verilecektir. Ayasofya’da ve Ömer Camii’nde Latin ilahileri okuyacağım. Bunu bütün kahraman uluslar şerefine Galce, Lehçe, Keltçe ve Ermenice okuyacağız” demektedir. Sykes’in bu düşünceleri İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya arasında I.Dünya Savaşı sırasında yapılan Sykes-Picot Antlaşması ile gerçekleşmiştir. 

Sevr görüşmelerinde bu antlaşma temel olarak alınmıştır.41. 

Osmanlı Devleti sorununu yani Şark Meselesi’ni çözmek üzere Lloyd George ve Clemencau 11 Aralık 1919’da bir araya gelmişlerdir. Fransız Dışişleri bakanlık genel sekreteri Berthelot 25 maddelik bir taslak hazırlamıştır. Bu taslak 433 maddelik Sevr Antlaşması’nın ilk müsveddesini oluşturacaktır. Adı geçen taslağı görüşmek üzere Lord Curzon ile Berthelot 21 Aralık’ta bir araya gelmişlerdir. Bu görüşmede Berthelot’un İngiltere’den öğrenmek istediği konu, İngiltere’nin Babıâli’yi İstanbul’dan çıkartmakta kararlı olup olmadığı olmuştur. Curzon’un Berthelot’a verdiği cevap pek tatminkâr olmamıştır. Üstelik Türkiye’nin yeni başkenti hakkında bile aralarında anlaşamamaktaydılar. 
Berthelot Konya’yı salık verirken, Curzon ise Bursa üzerinde durmuştur 42. 

23 Aralık toplantısının konusu ise sözde Kürdistan olmuştur. Berthelot’un teklifi Kürdistan diye adlandırdıkları bu bölgenin İngiltere ve Fransa arasında 
paylaşılması olmuştur. Yani bir kısmı Irak’ta İngiliz mandası altına girecek, diğer kısmı da Fransız-İngiliz gözetiminde aşiret federasyonlarından oluşacaktı. 
İngiltere’nin Musul civarına Fransa’nın yaklaşmasına asla razı olmayacağı için Curzon Fransız temsilcisinin bu teklifine karşı çıkmıştır. 

Berthelot ise bu bölgede birbirinden bağımsız hareket eden aşiretlerin başka bir şekilde örgütlenemeyeceği görüşünde ısrar ederek, bölge de başka bir çözümüm mümkün olmadığını ifade etmiştir. Buna karşılık Curzon ise, güney hariç (Irak bölgesi) kuzeyde hiçbir şekilde İngiliz-Fransız mandasının düşünülemeyeceğini, Kürt bölgelerinde sembolik bile olsa Türk egemenliğine asla müsaade edilmeyeceğini, Kürdistan meselesinin de Ermenistan meselesi çözümlenmeden halledilemeyeceğini, ayrıca da Kürtlere tek bir devlet mi yoksa küçük devletler mi istediklerinin sorulması gerektiği şeklinde görüşlerini belirtmiştir. Bu toplantı da Fransızların İngiliz koşullarını değerlendireceklerini söylemeleri 
üzerine sözde Kürdistan konusu şimdilik kapanmıştır.43. 

Ele alınan diğer önemli konulardan biri de İzmir’in Yunanlılara verilmesi olmuştur. İstanbul’un Türklerden alınması düşüncesinden vazgeçilince İzmir’in 
Yunalılara verilmesi daha kolay olacaktı. Nitekim 24 Şubat kararları olarak İzmir hakkında varılan sonuca göre, İzmir’de Türk varlığı sembolik olacaktı, yönetim 
Yunanistan’a ait olacaktı, Yunan garnizonları bölgede kurulacaktı, Rumlardan ve Türklerden oluşan bölgesel bir parlamento kurulacaktı ve bu parlamento iki yıl sonra enosis için Milletler Cemiyeti’ne başvuracaktı. Hatta gerekli görülürse, bölgede bir plebisit yapılacaktı. Bu 24 Şubat kararları daha sonra Sevr Antlaşması’nın maddeleri olarak da kaleme alınmıştır.44.

Bütün bu görüşmeler devam ederken müttefiklerin Türkleri özellikle de Mustafa Kemal Paşa’yı göz ardı etmemeleri gerekiyordu. İstanbul’un işgalinden 
ve son Osmanlı Meclisi’nin dağılmasından önce İngilizler ve Sultan, Milli Müdafaa Teşkilatı’nı ve Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul Hükümeti’ne bağlamak istemişlerdir. Bu hareketin amacı, İtilaf devletlerinin milli hareketin İstanbul’a bağlanmasını sağlamak, daha sonra Sultan ile bir anlaşma yaparak bu anlaşmayı mecliste onaylattırmak ve milli hareketi de bu anlaşmaya uymaya mecbur bırakmak idi. Bu amaçla Ali Rıza Paşa kabinesi Salih Paşa’yı Paris’e gönderilecek temsilcilerin seçimi için Mustafa Kemal Paşa ile görüşmeye göndermiştir. Bu dönemde henüz İstanbul ile ilişkilerini tam olarak kesmek istemeyen Mustafa Kemal Paşa, Salih Paşa’ya Paris’e temsilci gönderilmemesini teklif etmiştir. Salih Paşa’nın da bu öneriyi kabul etmesi üzerine İngilizler bu gelişmeden memnun olmamışlar ve hemen kendi çıkarlarına hizmet edecek olan Damat Ferit Paşa’yı sadarete getirmişlerdir. Bunun üzerine İtilaf devletleri Osmanlı Devleti’ni Paris’teki sulh konferansına 22 Nisan 1920’de davet etmişlerdir45.

Bir gün sonra ise TBMM. açılacaktır. Mayıs ayında ise Ferit Paşa kabinesi Mustafa Kemal Paşa’nın idam hükmünü vererek, ayni zamanda Aznavur gibi çeteleri 
destekleyerek Hilafet Orduları adını verdiği bir kuvvet kurmaya da çalışmıştır. 

Konferansa katılan sadrazam Damad Ferit Paşa, Osmanlı Devleti’nin savaşa girme sorumluluğunu İttihad ve Terakki’ye yükleyerek Osmanlı Devleti’nin suçsuz olduğunu ifade ederek devletin sınırlarının savaştan önceki haliyle muhafaza edilmesini istemesi tabiî ki müttefiklerde hiçbir etki yapmamıştır. Üstelik müttefik liderleri Almanya meselesi çözümlenmeden Türkiye ile uğraşamayacaklarının bildiklerinden Türk heyetinden bir an önce kurtulmak istiyorlardı. Bunun yanında Türk heyeti Paris’te iken diğer Müslüman ülke gözlemcileri ile işbirliği içine bile girebilirlerdi. Sonuçta Versailles Antlaşması imzalanırken Damad Ferit Paşa’ya Osmanlı Devleti’nin tümüyle korunması hakkındaki isteklerinin kabul edilmediği ve konferansın bu sırada Türkiye sorununa eğilemeyeceği bildirilmişti. Ayrıca bu ortam içinde Türk heyetinin yurda dönmesinin daha iyi olacağı özellikle belirtilmiştir.46.

2.b. Londra, San Remo Konferansları ve Osmanlı Devleti

Osmanlı Devleti üzerinde yapılan planlar Paris’ten sonra Londra ve San Remo’da toplanan konferanslarda da devam etmiştir. 

12 Şubat 1920 tarihinde Fransız-İngiliz görüşmeleri II. Londra Konferansı adıyla yeniden başlamıştır. Londra Konferansı, İstanbul, Boğazlar, kapitülasyonlar 
ve mali denetim konularında çalışmalarını tamamlayarak bir karara varmıştır47.

Londra Konferansı’nda İngiliz Başbakanı Lloyd George düşüncelerini şöyle açıklamaktadır;

“Türkler bir insanlık kanseri, yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yaradır. Bu belayı ve potansiyel dert kaynağını Avrupa’dan def etmek gibi büyük bir fırsatı şu anda gerçekten de kaçırıyor olabiliriz” demekte ve asla taviz verilmemesi düşüncesinde olmuştur.48.

San Remo’da ise sözde Kürdistan ve Ermenistan üzerinde durulmuştur. 18 Nisan 1920 tarihinde toplanan bu konferans.49 çalışmalarına hemen 19 Nisan’da Kürt 
meselesini incelemekle başlamıştır. 




Netice de bu konferansta İngiltere ve Fransa’nın sözde Kürdistan taslağına göre; ‘sınırları Ermenistan’ın güneyinden Fırat’ın doğusundan geçecek özerk bir Kürdistan kurulacaktır, Babıâli barış anlaşması yürürlüğe girdikten en geç altı ay sonra oluşacak bu ülkenin statüsünü öncelikle kabul edecektir; antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten bir yıl geçtikten sonra saptanacak bu bölge içindeki Kürtler, Milletler Cemiyeti’ne başvurup Osmanlı yönetiminden çıkmak isteğinde bulunurlar ve onların bağımsız olma yeteneğine kavuştukları kanaatine varılırsa, Babıâli bu karara kayıtsız şartsız uyacaktır’. 

Curzon, böylece kurulması düşünülen Kürdistan’ı geçici olarak Türk yönetimine bırakmıştır. 
Ancak müttefiklere göre Ermenistan kurulmadan Kürdistan’ın da kurulması imkânsızdı.50. Ermenistan konusunda ise ABD’yi öne sürmüşlerdir. Bu konuda ABD’nin resmi kararı beklenmiştir. Böylece Kürdistan meselesi de uygulama açısından askıya alınmıştır. 

San Remo Konferansı, Irak ve Suriye meselelerinin belli olması açısından önem taşımaktadır. Ayrıca Londra, Paris ve Roma arasında 1919’dan itibaren süren 
anlaşmazlığı da ortadan kaldırmıştır.51. 

2.c. Mustafa Kemal Paşa Faktörü 

22 Nisan 1920 tarihinde müttefiklerin Osmanlı Devleti’ni Paris’e davet ettiklerinden bir gün sonra 23 Nisan 1920’de TBMM.açılmıştır.52. Bu davetten sekiz gün sonra ise Mustafa Kemal Paşa bir tamim ile TBMM Hükümeti’nin kurulduğunu Avrupa devletleri dışişleri bakanlıklarına bildirmiştir53. 

Artık “Mustafa Kemal” ismi müttefikleri tedbir almaya sevk etmeye başlamıştır. İstanbul’un işgalinden önceki günlerde de Mustafa Kemal Paşa’nın 
bağımsız bir güç olduğu kabul edilmektedir. Lloyd George, 5 Mart 1920 tarihindeki toplantıda, Mustafa Kemal Paşa’nın komutası altında güçlü, düzenli ve iyi idare edilen bir ordunun bulunduğunu, Mustafa Kemal’in bir haydut ya da soyguncu başı değil, Türk Hükümeti’nce atanmış ve bu hükümet tarafından çok sevilen bir kişi olduğunu belirterek, bu sebeple ilk olarak Mustafa Kemal’in işine son verilip sonrada İstanbul’un bir müttefik kuvvetiyle işgal edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Lord Curzon ise, Mustafa Kemal’in işten uzaklaştırılmasını istemekle bir şey elde edilemeyeceğini, zira onun bugün Sivas’ta yarın Erzurum’da ele geçirilmesinin imkânsız olduğunu dile getirmektedir. İtalyan temsilcisi B.Scialoja ise, milliyetçilerin şu sıralarda Türkiye’de en önemli topluluk olduklarını, tekliflerini hiçbir zaman kabul etmeyeceklerini ifade ediyor ve Osmanlı hükümetinin Mustafa Kemal’i Erzurum Valiliğinden atmasını sağlayabileceklerini, ancak uygulamada bunun bir etkisi olmayacağını eklemektedir. Üstelik tam tersine barış koşullarına karşı çıkan pek çok ılımlı kişinin de Mustafa Kemal’e katılacağını belirterek, en gerçekçi 
değerlendirmeyi de yapmaktadır. Bunlardan kesin olarak ortaya 1920 yılı başından itibaren istemeseler de Batılılar için Türkiye konusunda en önemli öğenin Mustafa Kemal Paşa olduğudur.54.

Nitekim İngiliz emperyalizmi Sevr ile Anadolu’nun parçalanmış haritasına dayanarak ‘Anadolu Federasyonu’ oluşturarak, uzun vadede de bunu bir 
Konfederasyon’a dönüştürmek istemekteydi. Buna ayrıca ayni modele uygun olarak Kafkasya, Balkan ve Ortadoğu Federasyonlarını da eklemeyi planlamaktay dılar.

Ankara’daki milli yönetim ise eyalet sistemine kesinlikle karşı çıkmaktaydı. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları her eyaletin bir emperyalist devlet tarafından korumaya alınacağını, sömürgeleşeceğini vurgulayarak önlem alıyorlardı. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları tek millet, tek devlet, tek vatan ilkesi çerçevesinden milletin, devletin ve vatanın bütünlüğü için kanlarının son damlasına kadar mücadele edeceklerini tüm dünyaya ilan etmişlerdir. Bu kararlılık “ ya istiklâl, ya ölüm” sloganıyla simgelenmiştir55. Dolayısıyla müttefikler Mustafa Kemal Paşa etkisini göz ardı etmenin mümkün olamayacağını öğrenmektedirler. 

2.d. Türk Heyeti’nin Paris’e Gitmesi ve Sonuçları 


Müttefiklerin Osmanlı Devleti’ni Paris’e davet etmeleri üzerine eski sadrazamlardan Tevfik Paşa, Nâfıa Nazırı Cemil Paşa, Dâhiliye Nazırı Reşit ve Maarif Nazırı Fahreddin beylerin delege olarak Paris’e gönderilmeleri kararlaştırılmış ve İrade-i Seniyye çıkarılmıştır.56.

Bu heyet 30 Nisan 1920 tarihinde Fransa’ya hareket etmiştir57. Lütfi Simavi, Tevfik Paşa ile Paris dönüşünde yaptığı görüşmede, Tevfik Paşa kendisine, 
Paris’te Ferit Paşa’nın çok acemice davrandığını, konferans riyasetine kendilerine danışmadan birinci ve ikinci notaları verdiğini ifade etmiştir. Oysa Tevfik Paşa beraberinde Paris’e götürdüğü bazı vesikalar ile birlikte iki aylık çalışmalarının mahsulü olan ve 13 Şubatta muhasım devletlere gönderdikleri istatistiklere dayanarak görüşmeler yapılmasını ve nota verilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Simavi, dinlenmek üzere sulh konferansına davet edilmemizin muhasım devletlerin hakkımızda pek şiddetli karar olmadığına kuvvetli bir delil olarak 
görmektedir. Ayrıca heyetin başında yaptığını idrak edebilen bir şahsiyet bulunup devletin haklarını savunsaydı nispeten zararsız bir barışa belki o zaman sahip olabileceğimizi de eklemektedir.58.

Antlaşma taslağının Türk heyetine bildirilmesinden sonra buna karşı bazı faaliyetler ortaya çıkmıştır. 
Mesela, Doğu Trakyalılar memleketlerinin Yunanistan’a verildiği söylentilerinin yayılması üzerine 8 Mayıs 1920 tarihinde ‘Edirne Kongresi’ni düzenlemişlerdir. Bu kongrede Trakya’nın silahla savunulup savunulmaması, İstanbul Hükümeti’nin emirlerine itaat edilip edilmemesi, yayınlanan fetvalara uyulup uyulmaması, padişahla irtibatın kesilip kesilmemesi üzerinde tartışılmış ve sonuçta Trakya’yı savunma kararı alınmıştır.59.

11 Mayıs 1920’de Sevr Antlaşması’nın ana hatları düşüncelerine başvurulmak üzere devlet adamlarına ve askeri personele dağıtılmıştır. Amiral Sydney Fremantle taslağı okuduktan sonra barış koşullarının çok ağır olduğunu, Türklerin bu barışı imzalamayacaklarını, eğer imzalayacak bir Türk hükümeti çıkarsa bunun halkın güvenini kazanmamış zayıf bir hükümet olacağını ve bu koşulların uygulanmasının da çok zor olacağını ifade etmiştir. Fremantle’ye göre, bu koşulların yerine getirilmesi isteniyorsa derhal tedbirler alınmalıydı ve hatta Türklerle yeni bir savaşa bile girmek gerekebilirdi.60. 

11 Mayıs 1920 tarihinde Sevr Muahedesi Babıâli temsilcilerine tebliğ edildikten sonra çok az bir değişiklik ile Batılı devletler ve İstanbul’daki Osmanlı 
Hükümeti’nin temsilcileriyle Fransa’nın Sevres şehrinde 10 Ağustos’ta imza edilmiştir. Bu iki tarih arasında 22 Haziran 1920’de İngiliz askerlerinin yardımıyla bir Yunan taarruzu meydana gelmiştir. Balıkesir, Bursa, Uşak elimizden çıkmıştır. Bu taarruzun sebebini Yusuf Hikmet Bayur, 1.12.1922 tarihli ‘Le Matin’ de çıkan bir vesikadan anladıklarını ifade etmektedir. Bu yazıdan Türkiye aleyhindeki antlaşma maddelerini biraz hafifletmek isteyen Fransız ve İtalyan girişimlerini Venizelos’un önlemek istediği anlaşılmaktadır.61. Ayrıca İtilaf Devletleri Sevr’in Osmanlı Devleti tarafından kabule zorlanması ve milli direnişi engelleyebilmek için iç isyanları ve işgal hareketlerini başlatmışlardır.62.

Nitekim bunun için de antlaşma öncesinde anlaşma metnini kendi lehlerinde hazırlanması çabasının sonucu olarak bir Yunan işgali 22 Haziran 1920’de 
başlamıştır. Yunanlılar bu işgallere devam ederek Afyon ve Eskişehir’e doğru ilerlemeye başlamışlardır. Bunun üzerine hükümet merkezinin Sivas’a nakli 
düşünülmeye başlanmış, ancak Türk milletinin mücadeledeki azmi ve kararı bu düşünceden vazgeçilmesine sebep olmuştur.63.

Antlaşma metni Paris, Londra ve San Remo konferanslarından sonra artık iyice oluşmuştur. Nitekim 433 maddelik metin 31 Mayıs’ta İstanbul’a ulaşmış ve 
Türklere cevap süresi 26 Haziran’a kadar verilmiştir. Metni incelemeye başlayan kabine, kabul edilemez şartları gören ve antlaşmanın sorumluluğunu üzerine almak istemeyenlerin tepkileriyle karşılaşmıştır. Hatta üç bakan bunu imzalamaktansa görevlerinden ayrılmayı tercih edeceklerini ifade etmişlerdir.64.

Antlaşmanın sorumluluğunu üzerine almak istemeyen sadrazam, İçişleri Bakanı Reşid Bey’i Paris’te bırakarak İstanbul’a geri dönmüştür. Paris’te kalan Reşid 
Bey’in ise İstanbul’a gönderdiği telgraf büyük bir gerilime sebep olmuştur. Telgrafa göre, müttefikler antlaşma taslağının Türkler tarafından kabul edilmemesi halinde İstanbul’a Yunan birliklerinin çıkarılacağı ve idarenin de Yunanlılara verileceği bildirilmiştir. Aslında müttefikler böyle bir karar almamışlardı, bu tamamen bir blöf idi ve Reşid Bey’in kulağına ulaştırılmıştı. Bu durum Meclis-i Mebusan’ın kararını hızlandırmıştır. Damad Ferit 22 Temmuz akşamı İngiliz Yüksek Komiseri De Robeck’e antlaşmayı imzalamak üzere ayandan Hadi Paşa ve Rıza Tevfik ile Bern Elçisi Reşad Halis Bey’in görevlendirildiklerini bildirmiştir. Neticede Versailles’in Sevr Porselen Fabrikası Konferans Salonu’nda 10 Ağustos 1920 tarihinde antlaşma imzalanmış ve yüzyıllardan beri paylaşılamayan Osmanlı Devleti kâğıt üzerinde de olsa paylaşılmıştır.65.

Antlaşmayı imzalayanlardan Rıza Tevfik, Sevr’in imzalanmasının zaten Babıâli tarafından kabul edildiğini, antlaşmanın maddelerini hükümetin bildiğini, 
kendilerine ise sadece imzalamak kaldığını belirtmektedir.66. 

2.e. ...Ve Sevr. 67

Ekim 19918 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra müttefikler Ağustos 1920 tarihinde de Osmanlı temsilcilerini Sevr Barış Antlaşması’nı imzalamaya zorlamışlardır. Barış Antlaşması’nın Ateşkes’ten bu kadar uzun bir zaman sonra imzalanmasının başlıca sebepleri şunlardır; 1919 yılında müttefikler her şeyden önce Almanya ile yapılacak olan barış şartlarını düzenlemekle meşguldüler. Versailles Antlaşması imzalandıktan sonra da antlaşmanın uygulamaya konulması müttefiklerin epeyce zamanını almıştır. Ancak en önemli gecikme sebebi ise ABD’nin ve yeni kurulan Milletler Cemiyeti’nin, herkesin kurulması gerektiği konusunda anlaştığı Ermenistan’ı ve İstanbul-Boğazlar bölgesini mandası altına almayı kabul edebileceğine dair olan boş umutlardır. Dolayısıyla Sevr Antlaşması imzalatılmadan yaklaşık iki sene önce Osmanlı delegelerine sunulmuştur. Gecikmeden şu unsurlar sorumlu idi; Anadolu ve Boğazlar bölgesindeki sorunların çok karmaşık olması, müttefikler arasındaki çıkar ve rekabet, Türklerin kendilerine dayatılan bütün şartları kabul edeceklerine ve dolayısıyla aceleye gerek olmadığına dair olan yaygın inanç.68.

Yani, “Sevr, emperyalist bir bölüşümdü. Ancak emperyalistler o kadar aç gözlüydüler ve kimin neyi alacağı üzerine o kadar uzun süre birbirleriyle kavga etmişlerdi ki, aldıkları kararları uygulamaya güçleri kalmamıştı”.69.

Dolayısıyla İtilaf Devletleri açısından Sevr Antlaşması’nın imzalanması Türkiye üzerindeki planlarının amacına ulaşması olarak değerlendirilmiştir.70 ve 
10 Ağustos 1920 tarihinde öğleden sonra saat 16.00’da Sèvres Porselen Fabrikası Konferans Salonu’nda protestolar altında imzalanmıştır. Babıâli imzayı bir bildiri ile birlikte “yirmi iki aydan beri mütareke namı altında devam eden tezebzüb ve bikaraiye (karışıklık ve kararsızlık) son verilmiştir” diyerek bir çeşit ferahlama duygusu vermek istemiştir71. Sevr Antlaşması 433 maddelik ve 150 büyük sayfalık bir vesikadır. Ekler, haritalar ve diğer belgeler bunun dışındadır.72. 

Sevr’e göre artık Türk vatanının hiçbir köşesinde Türk hâkimiyeti kalmıyor, Türk kuvvetleri yabancıların kumandasına giriyordu. 128. madde her Osmanlı 
tebaasının müttefiklerden birisinin tabiiyetine girebilmesini, 261. madde de bu devletler tebaasının kapitülasyonlardan tamamen yararlanabileceklerini getiriyordu. 

Bunlar Osmanlı Devleti’ni kısa bir zamanda hemen hemen tebaasız bırakıyordu. 206 ve 236.maddeler ise barıştan sonra müttefiklerin Osmanlı Devleti’ne ait yerlerde işgal kuvvetleri bulundurabileceklerini, istedikleri yerleri işgal edebileceklerini, telsiz, telgraf ve kabloları kontrol edeceklerini ve bunların bütün masraflarını Osmanlı bütçesinin karşılayacağını ifade etmekle gerçekte barışın hiçbir zaman olmayacağını ve müttefiklerin Türklüğü yok edinceye kadar uğraşacaklarını göstermekteydi. 

Antlaşma ekonomik maddeleri ile de Osmanlı Devleti’nde hükümet ve milli meclisin yetkilerini büyük ölçüde elinden almaktaydı.73.

Daha önce 24 Şubat kararları ile İzmir’in ne olacağı belli olmuştu. İstenen yeni ve büyük bir Yunan Devleti’nin kurulmasıydı. Burada önemli olan Türkiye’nin 
İzmir’in bir ‘dış kalesi’ üzerinde dalgalanmasına izin verilecek bir bayrakla oyalanması idi.74.

Sözde Kürdistan meselesinde ise, Sevr uygulamaya konulduktan bir sene sonra eğer doğudaki Kürtler ayrı bir devlet kurmak isterlerse Türkiye buna razı 
olacaktır. Musul Vilayeti’nin Kürt kısımları da buraya katılacaktır (madde 64). Musul, İngiliz mandasında olduğuna göre, kurulacak olan Kürdistan’ın da İngiliz himayesine gireceği bu kayıttan çıkarılabilir.75.

Türklerin idam yaftası olan Sevr ile Türk toprakları tam anlamıyla paylaşılıyor, Ermenistan, Kürdistan gibi sözde devletler oluşturuluyordu. Sevr siyaseti 
hakkımızdaki ezeli kararların uygulanmasından başka bir şey değildi.76. 

Bu doğrultuda Sevr’i TBMM. ne kabul ettirmek ve Türk Milli Mücadelesi’ni çökertmek amacıyla, bir taraftan Yunan taarruzu diğer taraftan iç isyanlar yurdun doğu bölgesinde desteklenmiştir. Batıdan ve doğudan iki ateş arasında kalacak olan Ankara Hükümeti’nin böylece anlaşmayı kabul etmek zorunda kalacağı düşünülüyordu. 1920 yılında ortaya çıkan ve 1921 yılında da iyice artan Koçgiri İsyanı bu amacın bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Bu isyanla ilgili olan 26 Ocak 1922 tarihli bir rapor bu amacı açıkça ortaya koymaktadır;

“ Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa, Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir biçimde tehdit edebilir, ancak Batı’daki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler ellerindeki yarım düzine yetenekli liderlerden biriyle Kürt sorunlarına son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler, gene de Kürt durumuyla meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmekte dirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar” 77.

 Bunların yanında Türkiye, Wilson’un belirlediği Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis şehirleriyle kurulması düşünülen sözde Ermenistan’ı bağımsız bir ülke olarak 
tanımayı kabul etmektedir78. Netice olarak Sevr ile Türklük Anadolu coğrafyasından tamamen çıkarılmaktaydı.

Bunun doğrultusunda Sevr hakkında yabancılar tarafından bile, “Modern tarihte en ağır cezalar getiren barış anlaşmalarından ve savaş ganimetlerinin en cüretkâr ve en kasti paylaşımlarından biri” ve “Avrupa devletleri ile yapılan barış antlaşmalarında kilerden çok daha ağırdı, bu maddelerle Türkler büyük toprak kaybına uğramakla kalmıyor, ayrıca savaş öncesine bile kıyasla çok daha büyük bir yabancı kontrolü altına sokuluyorlardı”79 gibi değerlendirmeler yapılmıştır.

Amerikalı tarihçi P.C.Helmreich, “Eşi az görülen, göz kamaştırıcı bir çalışma ve akıl almaz bir araştırmacılık ürünü olan Sevr 19.yüzyıl sömürgeciliğini izleyen mükemmel bir çözümdü… Toprakları elinden alınmış ve düşmanları tarafından kuşatılmış bir Türkiye… İşgal edilmiş bir başkent; İstanbul… Kamp ateşinin çevresinde aç gözlerle fırsat kollayan kurtlar gibi büyük devletler… Çünkü kaynakları zengin bir Türkiye ve obur bir emperyalizm… Barbar bir ulus olan Türkleri Avrupa’dan kovma fırsatı kaçırılmamalıdır… 

Bütün Azınlıklar için birer Ülke planlanmıştır… 

Mustafa Kemal ise onlar için sadece bir baş ağrısıydı… Paylaşımı bir an önce bitiremezsek karşımızda bir Türk Hükümeti (İstanbul) bulamayacağız… Daha da beteri baş edemeyeceğimiz bir Türk Hükümeti (Ankara) bulacağız…”80 demektedir. 

Damat Ferit 9 Haziran günü De Robeck’e yaptığı veda ziyareti sırasında,”Osmanlı barış koşullarının hafifletilmesini sağlasa bile içte öyle alabildiğine zayıf (so utterly weak) ve dışta düşman komşularla o denli kuşatılmış olacaktı ki güçlü bir destek olmadan uzun süre ayakta kalamazdı. Acaba İngiltere böyle bir desteği sağlar mıydı?” diyerek Sevr’in amacının farkında olduğunu ortaya koymaktadır. 

Yine Sevr’i imzalayanlardan Hadi Paşa’da yaptığı bir açıklamada antlaşmayı bir ağacın budanmasına benzetmektedir. Hadi Paşa’ya göre Osmanlı Devleti’nin 
kökleri sağlam olduğu için bu budamayla yeniden güçlenecekti. Cemil Bilsel’e göre ise Sevr dalları budamakla kalmıyor, kökleri söküyor ve kabuklarını da soyuyordu. 

Sina Akşin’e göre de Sevr çok az geciktirilmiş bir ölümdü. Sadece askeri ve mali hükümlere bakmak bu gerçeği anlamak için yetmektedir. Sevr ile amaç fazla 
gürültü patırdı çıkarmadan, Türklerin direnişine yol açmadan gerçekleştirmektir. 

5 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,


***


SYKES-PICOT GİZLİ ANTLAŞMASI, BOP VE YENİDEN ŞEKİLLENEN ORTADOĞU. BÖLÜM 2

SYKES-PICOT GİZLİ ANTLAŞMASI, BOP VE YENİDEN ŞEKİLLENEN ORTADOĞU. BÖLÜM 2



Sykes-Picot Antlaşması Öncesi ve Sonrasında Ortadoğu,

'' İki Savaş Arası Dönemde Türkiye’nin Ortadoğu Politikası*

Mustafa Sıtkı Bilgin**
* Makalenin Geliş Tarihi: 17.04.2016, Kabul Tarihi: 20.05.2016
** Prof. Dr., Yıldırım Beyazıt Üniversitesi (YBU) SBF, Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi,
E-posta: bilgin.ms@gmail.com

Özet

Birinci Dünya Savaşı döneminde İtilaf Devletlerinin ilgilendikleri en önemli konulardan birisi ‘Şark Meselesi’ olarak da adlandırılan Osmanlı Devleti’nin parçalanması meselesiydi. Bu maksatla İtilaf Devletleri savaş dönemi çerisinde bazı gizli antlaşmalar imzalanmıştır. 

Hiç şüphesiz bunlar içerisinde yer alan Sykes-Picot antlaşması Ortadoğu’nun kaderini belirleyen temel bir siyasi belge niteliğini taşımıştır. 

Avrupalı güçlerin ekonomik ve siyasi çıkarları çerçevesinde hazırlanan Sykes-Picot düzeni böylece Ortadoğu’daki siyasi ve coğrafi birlik düzen ve ahengi bir daha düzelmeyecek şekilde alt üst etti ve günümüzde devam eden birçok krizlerin de kaynağı oldu. 

Türkiye ise özellikle İngiltere ve Fransa’nın savaş sonrasında bölgede tatbik etmeye çalıştığı Sykes-Picot düzenine karşı alternatif arayışlara yönelmiştir. 

Ancak, Mustafa Kemal Paşa liderliğinde Milli Mücadeleyi yürüten Türkiye’nin siyasi-askeri imkân ve gücü Avrupalı emperyalist devletler karşısında çok sınırlıydı. Bu sebepten dolayı Türkiye, Cumhuriyetin kurulmasından sonraki sürçte Batılı güçlere karşı bölgede alternatif bir düzen oluşturma yerine bölge ülkeleriyle denge arayışları içerisine girmiş ve bu çerçevede Türkiye’nin öncülüğünde 1937 yılında Sadabad Paktı kurulmuştur. İngiliz ve Türk arşiv kaynaklarına dayalı olarak hazırlanan makalede ikinci el materyale de ilgisi nispetinde yer verilmiş ve Türkiye’nin Ortadoğu politikası incelenmeye çalışılmıştır. 

Giriş

Yaklaşık 400 yıl Osmanlı idaresinde sulh ve salah içerisinde bir yönetime tabi olan Ortadoğu bölgesinin istikrar ve güvenliği, önce 17’inci asırda başlatılan 
misyonerlik faaliyetleri ve sonrasında da oryantalizm ve milliyetçilik akımları neticesinde ortaya çıkan yıkıcı ve bölücü hareketlerin etkisiyle sarsılmaya başlamıştır. 

Takip eden dönemde ise özellikle de 19’uncu asrın ikinci yarısından itibaren Avrupalı güçlerin bütün şiddetiyle Ortadoğu, Balkanlar ve Afrika’da 
tatbik ettikleri emperyalist işgal politikaları sebebiyle patlak veren I. Dünya Harbi neticesinde bölgede mevcut olan sosyo-kültürel ve siyasi ahenk ve düzen 
sona erdirilmişti. Zira Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra Ortadoğu’yu işgal eden Batılı güçler, Arap liderlere verdikleri bağımsızlık vaatlerini tutmadıkları 
gibi bölgeyi yapay coğrafi sınırlara ayırarak ve suni bir Yahudi devletinin temellerini atarak Ortadoğu’nun siyasi birliğini yıktıkları gibi coğrafi birliğini 
de parçalamışlardı. Böylece, koloniyalizm in pençeleri altına düşen Ortadoğu coğrafyasında geçmişte Osmanlı Devleti’nin tesis ettiği huzur ve güven ortamı 
bir daha geri gelmemek üzere kaybolduğu gibi yüzyıllarca bir arada barış içinde yaşamış olan değişik din ve ırktan halkların ayrışma ve yabancılaşmasına 
sebebiyet vermişti. Makale, geniş bir şekilde arşiv materyali ve ilgili ikinci el kaynaklara dayalı olarak hazırlanmıştır. Makale ile Sykes-Picot antlaşmasıyla 
başlayan ve İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar devam eden süreçte Ortadoğu’daki güç politikaları ve Türkiye’nin takip ettiği dış politikası incelenecektir.

Sykes-Picot Antlaşması Öncesi ve Sonrasında Ortadoğu

Osmanlı Devleti 17’inci asırdan itibaren Avrupalı güçler tarafından devam ettirilen Haçlı Seferleriyle önce Avrupa’dan tasfiye edilmek istenmiş ve daha sonra da 19’uncu asrın ikinci yarısından sonra dünyada sömürgeciliğin zirve yapmasının ardından, stratejik bölgelere hakim olmak, ham madde ihtiyaçlarını karşılamak, pazar bulmak ve benzeri nedenlerle parçalanmak istenmiştir. Ancak, Osmanlı Devleti’nin paylaşılması hususunda Avrupalı emperyalist güçler arasında bir anlaşma sağlanamadığı gibi paylaşım meselesi uluslararası rekabete sebep olmuştu. Şark Meselesi ya da Doğu Sorunu olarak adlandırılan bu mesele 
özellikle 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı’ndan (93 Harbi) sonra Avrupalı güçler için en temel uluslararası meselelerden biri haline gelmişti. Zira, bu dönemde 
Avrupa devletleri kendi aralarında dünyayı sömürmek için kıyasıya bir mücadeleye girişmişlerdi ve bu mücadeleden en çok zarar gören millet ve devletler arasında, Müslüman halklar ve Osmanlı Devleti bulunmaktaydı. Orta Doğu bölgesi de bu dönemde tatbik edilen sömürgeci istilalardan nasibini almıştı. 
Nitekim, Fransa 1830 yılında Cezayir’i, 1881 yılında Tunus’u işgal etmiş 1912 yılında ise Fas’a hakim olmuştur. İngiltere ise yukarıda bahsi geçen 93 Harbinde 
Osmanlı’ya yardım etme karşılığında Kıbrıs ve Mısır’ı kontrolü altına almıştır. 

    Osmanlı Devletinin sahip olduğu topraklar gerek stratejik önem ve gerekse de taşıdığı hammadde ve doğal kaynaklar sebebiyle müstevli Batılıların 
iştahını cezp etmekteydi. Batılı güçler iki koldan, hem içten ve hem de dıştan Osmanlı Devleti’ni yıkmayı planlamışlardı. Bu dönemde tahta henüz oturan Sultan II. Abdülhamit ise, iki temel kol halinde Batı’dan gelen tehditlere karşı (ki bunlar Fransız İhtilalı’nın yaydığı milliyetçilik akımları ve sömürgeci yayılmacılıktı), üç temel siyaset takip etmişti: birisi dahilde İttihad-ı anasır (unsurların birliği), bir diğeri ise, hariçte İttihad-ı İslam yani Müslümanların Birliği projesiydi.1 Emperyalist politikalara karşı ise; Avrupalı devletlerin aralarındaki anlaşmazlıkları birbirlerine karşı kullanarak Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü korumayı başarmıştır ki buna ‘denge siyaseti’ denmiştir. 

    Ancak, 1909 yılında Sultan II. Abdülhamit’i tahttan indirerek iktidara gelen İttihat ve Terakki Hükümeti’nin dış siyaset ve diplomasi alanında Sultan Abdülhamit yönetiminin tecrübe ve yeteneklerine sahip olmaması ve ehliyet ve liyakat noktasında birçok noksanlıklarla malul olması gibi faktörler yüzünden Osmanlı Devleti denge siyasetinin takip edememiş ve I. Dünya Harbi arifesinde Almanya ile imzaladığı bir ittifak antlaşması neticesinde Büyük Savaş’a katılmış ve neticede İtilaf Devletleri’nin gizli paylaşım projelerine maruz kalmıştır.2 

Birinci Dünya Harbi döneminde imzalanan ve bugün de Ortadoğu’yu etkilemeye devam eden en meşhur belge 16 Mayıs 1916 tarihinde imzalanan Sykes-Picot antlaşmasıdır. Ancak, bu antlaşmaya zemin teşkil eden ve öncesinde imza edilen başka antlaşmalar da mevcuttur. Bunlardan ilki İngiltere, Fransa ve Rusya arasında 18 Mart 1915’te imzalanan İstanbul antlaşmasıdır. Buna göre, İstanbul ve çevresi ve Doğu Anadolu Rusya’ya bırakılırken Ortadoğu bölgesi ise İngiltere ve Fransa arasında paylaşılacaktı. Bir diğer önemli anlaşma Şerif Hüseyin ile Mısır Yüksek Komiseri Sir Henry Mc Mahon arasında 1915 Haziran-1916 Haziran arasında devam eden görüşmeler sonunda imzalanmıştır. Buna göre Hüseyin’e, İngilizlerle yapacağı işbirliği karşılığında Mersin’den Yemen’e kadar olan bölgede ‘Büyük Arap Krallığı’ teklif edilmekteydi. Ortadoğu’nun kaderini etkileyen diğer önemli bir belge ise İngiliz Dışişleri Bakanı tarafından 2 Kasım 1917’de ilan edilen ‘Balfour Deklarasyonu’dur. Buna göre savaşta İngilizlere destek veren Yahudilere Filistin’de bir yurt kurma vaadi verilmiştir. 19-26 Nisan 1920 tarihlerinde İtalya’da toplanan San Remo konferansı ile yukarıda zikredilen Ortadoğu’yu paylaşım planları uygulamaya konmuştur.3 

Sykes-Picot Antlaşması’na geri dönmek gerekirse, İngiltere ve Fransa arasında imzalanan ve Rusya’nın da dahil olduğu bir antlaşma olup asıl adı 
‘Küçük Asya Antlaşmasıdır.’ Antlaşmayı imzalayan Mark Sykes bir İngiliz diplomat olup George Picot ise bir Fransız Albaydı. Ancak, literatürde belirtildiğinin aksine bu antlaşmanın asıl fikir babası meşhur tarihçi Arnold Toynbee’dir. Ne var ki, o dönemde kendisi İngiliz Dışişlerinde alt kademede bir memur olduğu için antlaşmada adı geçmemiştir. Antlaşma şu maddelerden oluşmaktaydı: 

1-Karadeniz kıyılarından bu günkü Irak sınırına kadar olan Doğu Anadolu bölgesi, Trabzon, Erzurum, Van, Bitlis ve Güney Doğu Anadolu’nun bir bölümü Ruslara verilecek. 
2- Doğu Akdeniz Bölgesi, Adana, Antep, Urfa, Mardin, Diyarbakır, Musul ve Suriye Fransa’ya verilecek. 
3- Filistin’in Akdeniz kıyılarından Basra denizine kadar olan bölge, Bağdat ve Güney Mezopotamya dahil olmak üzere İngiltere’ye verilecek. 
4- İngiltere ve Fransa’ya kalacak topraklar üzerinde İngiltere’nin ve Fransa’nın denetiminde bir Arap Devleti veya da yöresel olarak kurulacak Arap Devletlerinden oluşacak bir Konfederasyonu kurulacak 
5- İskenderun Serbest Liman olacak. 6- Filistin, dünya üzerinde varlığını sürdüren dinlerden 3 tanesinin ortak mekanı olduğu için uluslararası bir yönetim tarafından idare edilecek.4

Ancak, Sykes-Picot antlaşması da İngiltere ve Fransa arasındaki sömürge mücadelesini önlemeye yetmemiştir. Yarım asırdır Musul petrolleri üzerinde emelleri olan İngilizler Sykes Picot Antlaşması’nı, Fransa ile 15 Eylül 1919’da imzaladıkları Suriye Antlaşması ile yeniden tanzim etmişlerdir. İngilizler 
Sykes-Picot ile Fransa’ya verilmiş olan Kilis, Antep, Urfa ve Maraş’ın yanı sıra Adana, Mersin, Kozan (Sis) ve Cebel-i Bereket (Osmaniye) sancaklarını 
ihtiva eden Kilikya ve Suriye’den çekilmişler, karşılığında ise Musul’u elde etmişlerdi.5 Dolayısıyla yaklaşık bir asırdır Ortadoğu’nun kaderini etkileyen nihai antlaşma Sykes-Picot değil Suriye Antlaşması olmuştur.

Milli Mücadele Döneminde Türkiye ve Ortadoğu

Büyük Savaş’ın sonunda Arap memleketleri Batılı devletlerin hegemonyası altına düşerken Mustafa Kemal Paşa bu dönemde, İstiklal Harbi’ne önderlik ediyordu. Kemal Paşa Arap halklarına 7 Temmuz 1922’de gönderdiği mesajda ‘Türkiye’nin, giriştiği Kurtuluş Savaşıyla Doğuda ezilen ulusların davasını da desteklemiş olduğunu’ belirtmişti.6 Mesajında, 28 Ocak 1920 yılında kabul edilen Misak-ı Milli ile Türk vatanının hudutları çizilerken Arap halklarının da kendi kaderlerini kendilerinin çizmesinin gerekli olduğunu ilan ediyordu. Böylece, savaş süresince gelişen olayların aksine savaş bittikten sonra Türk ve Arap halkları birbirlerine yakın olmaya başlamışlardı.7 

Türk-Arap yakınlaşmasını yakından takip eden İngiliz istihbaratı Mondros Mütarekesinin imzasından biraz önce Kuzey Mezopotamya ve Suriye’nin bazı 
liderlerinin İsviçre’de bir araya geldiklerini ve Türkiye’ ye bağlı bir Arap federasyon devleti kurmak istediklerini ilan ettiklerini rapor etmişti.8 Aynı istihbarata göre Mustafa Kemal Paşa Kurtuluş Savaşı süresince Suriye, Irak ve Yemen liderleriyle çok yakın münasebetlerini devam ettirmiş ve bölgedeki İngiliz ve Fransız hâkimiyetine karşı mücadele konusunda işbirliği yapmak için çabalar sarf etmişti.9 Bu raporlar, Mustafa Kemal’in Suriye liderlerine Ocak 1921 yılında 
yazdığı mektuplarında Arapların, Fransızlara karşı birleşmelerini istediğini ve ayrıca Türklerin pek yakında Suriyelilerin yardımına geleceğini bildirdiğini 
ve bu konuyu görüşmek için de Fevzi Çakmak’ın daha sonra Suriye’ye gönderildiğini, bildirmektedir.10

Yukarıda zikredilen İngiliz raporlarına göre, bu dönemde Mustafa Kemal’in Mezopotamya üzerindeki projeleri İngiliz planlarıyla çatışmıştı. Mustafa Kemal, 
İngilizlerle işbirliği yapmış olan Faysal’ın kral olmasını engelleyip Prens Burhaneddin’in Irak tahtına geçmesini istemekteydi. Ne var ki bu proje hayata 
geçirilemeyince projenin bir parçası olarak büyük bir nüfuza sahip olduğu Musul şehrini kurtarmayı hedefleyecekti.11 

Ancak, her ne kadar I. Dünya Savaşı sonrası dönemde gerçekleştirilmeye çalışılan Türk-Arap işbirliği planları pratiğe aktarılamadıysa da Türk liderleri Arap bağımsızlık hareketini teşvik etmeye devam etmişlerdi. Bu bağlamda zamanın Dışişleri Bakanı İsmet İnönü Ocak 1923’te şu deklarasyonu yapmıştı: ‘TBMM Hükümeti Suriye, Lübnan, Irak, Filistin ve Ürdün’e zorla uygulanan manda rejimlerini kabul etmeyecektir’.12 Böylece, Türk İstiklal Harbi kendi dönemi ve müteakip dönemlerde ortaya çıkacak olan Doğu ülkelerinin bağımsızlık hareketlerine büyük bir etki yapacaktı.13 Bu etki bilhassa Türkiye’nin en yakın komsusu olan Irak’ta ziyadesiyle hissedilecekti.14

Bu dönemde Türkiye Milli Mücadeleyi icra ederek bir devlet kurarken, Arap memleketleri ise Batılı devletler özellikle de İngiltere ve Fransa tarafından 
emperyalist amaçlarla bölünüp parçalanmışlardır. Böylece Avrupalı koloniyal güçler tarafından Ortadoğu’da bir asırdır devam edecek olan kaos ve istikrarsızlığın temelleri atılmıştır. Bu durumu, dönemin dirayet ve basiret sahibi bir devlet adamı olan ve İngilizler tarafından Malta’ya sürgüne gönderilen Said 
Halim Paşa, İngiliz Başbakanı Llodyd George’a gönderdiği bir mektupta büyük bir ferasetle şöyle ifade etmektedir15:

Araplar tarihin malum çağından beri hiçbir devrede Osmanlıların idaresindeki kadar huzur görmediler. Garblı devletlerin kendilerini tahrik etmelerinden 
doğacak acıları, sadece Araplar değil, bütün dünya çekecektir. Fakat Osmanlı Devletinin yerine getirdiği gidilecek yolu seçme vazifesini ne şekli kudreti içersinde sizler, ne de tesisini ilan ettiğiniz Milletler Cemiyeti yerine getiremeyecektir.

Türkiye, 1920’li yılların sonlarına doğru yeni bir bölgesel strateji belirleyerek bu doğrultuda ‘Garpta Balkanlılar, Şarkta İran, Afgan ve Arap milletleri arasında bir ahenk aramak ve bunlarla ayrı ayrı ve hep birlikte iyi komşuluk nizamı kurmanın çarelerini araştırmak…’16 politikasının neticesi olarak bölgesel bir işbirliği arayışlarına yönelmiştir. Bu bağlamda Türkiye, Ortadoğu’daki ülkeler üzerindeki etkisini arttırmak için yeni bir aktif politika hamlesi başlatmıştı.17

Bu politikanın ilk hedefinde Irak ile ilişkileri geliştirmek düşüncesi yer almıştır. Zira Irak hem coğrafi-kültürel ve hem de siyasi nedenlerden dolayı 
olarak Türkiye’nin münasebetlerini geliştirmek istediği ülke olmuştur.18 İlk adım, Irak Kralı Faysal’ın Haziran 1926’ta Türkiye’yi ziyaret etmesiyle atılmış 
ve neticede imza edilen Ankara antlaşmasıyla Türk-Irak sınır sorunu çözüme bağlanmıştı. 

Aynı yıl Türkiye, İran ile dostluk ve işbirliği antlaşması imzaladı. Aynı şekilde Türkiye 1928 yılında Afganistan ile bir dostluk antlaşması imzaladı. Türkiye, 
Afganistan’a Askeri Misyon ve öğretmenler göndermek suretiyle bu ülke üzerinde nüfuz sahibi olmuştu. Türk Hükümeti aynı zamanda Yemen İmamı 
Yahya ve Necit ve Hicaz Kralı İbni Saud ile de yakın ilişkilerini devam ettirmişti. Şubat 1929’da İbni Saud’un temsilcileri Ankara’yı ziyaret etmiş ve Türkiye 
ile bir dostluk antlaşması imzalanmasına ve Türkiye’de Saudi temsilciliğinin açılmasına karar verilmişti.19 Mustafa Kemal yönetiminin bu yoğun diplomatik 
ve siyasi atakları nihayet 1937 yılında, Doğu birliğini oluşturmak projesine ilk adım olan, Sadabad Paktı’nın kurulmasıyla ilk meyvelerini verecekti.20

Bu dönemde Ortadoğu’daki devletler özellikle Afganistan, İran ve Irak bölgedeki iki hakim güç olan İngiltere ve Sovyet Rusya’nın nüfuz ve baskısından 
şikayetçi idiler. Türkiye ve diğer bölge devletleri 1920’li yılların sonlarına doğru Ortadoğu’da egemen olma yarışına giren iki emperyalist güç arasında bir 
denge siyaseti takip etme yolunu seçmişlerdi. Bölgesel bir ittifak böyle bir denge siyasetinin uygulanmasına yardımcı olacağı gibi herhangi bir İngiliz-Sovyet 
çatışması durumunda bölge devletlerinin tarafsız bir politika takip etmelerine de imkan sağlayacaktı. Ayrıca bu dört devletin öncelikle kendi aralarındaki sorunları halletmeleri ve sonra bir bölgesel ittifak kurmaları bu devletlerin hem bölgesel alanda hem de uluslararası alanda ellerini güçlendirecekti.21

Ortadoğu bölgesinde mevcut İngiliz hegemonyasına karşı Sovyet Rusya’ya yaslanarak denge kurmaya çalışan bölge devletleri, iki emperyalist 
güç arasındaki bu sıkışık durumdan kurtulmak üzere 15 Haziran 1928 yılında ilk adımı atmışlardı. Bu tarihte Tahran’da bir araya gelen Türk-İran ve Afgan temsilcileri kendi aralarındaki mevcut ikili antlaşmalara yeni protokoller ekleyerek aralarındaki münasebetleri geliştirmeye ve bölgesel bir işbirliğine yönelik önemli bir adım atmışlardı.22 

Ancak bu bölgede 1920’li yıllarda İngiltere ile Sovyetler Birliği tarafından şekillendirilen güçler dengesi ve siyasi şartlar 1930’lu yıllardan itibaren 
değişmeye başlamıştı.23 Bu dönemde Almanya’nın Avrupa’da ve İtalya’nın da doğu Akdeniz ve Ortadoğu bölgelerinde revizyonist güçler olarak ortaya çıkmaları global dengeleri olduğu gibi bölgesel dengeleri de altüst etmişti. Artık 

Ortadoğu ülkeleri yeni ve farklı bir tehdit ile karşı karşıya idiler. Bu yeni tehdide karşı eşit şartlarda olmak ve bağımsızlıklarını zedelememek kaydı ile bölge 
devletlerinin İngiliz ya da Sovyet desteği araması icap edecekti. Bu şekilde bir strateji geliştirmeyi planlayan bölge devletleri, inşa edilecek bir bölgesel pakt 
vasıtasıyla bu iki hegemon güç ile kendi aralarında eşit şartlarda bir işbirliğinin yapılmasının mümkün olacağını düşünmekteydiler.24

Böylece 1930’lu yıllardan sonra Ortadoğu ve Doğu Akdeniz bölgesinde gittikçe tehlikeli bir hal almaya başlayan siyasi ve stratejik durum başta Türkiye 
olmak üzere bölge ülkelerinin bölgesel işbirliği arayışlarını hızlandırmıştır. Bu şartlar altında Türkiye, 1928 yılında Irak ile ikili bir pakt oluşturmak için bazı teşebbüslerde bulunmayı planlamıştır.25 Daha sonra Temmuz 1931’de Kral Faysal ve Başbakan Nuri Said Paşa Türkiye’yi ziyaret etti. Atatürk bu ziyarete çok önem vermiş ve şunları söylemişti:26 

Bütün gayretlerini sulh içinde inkişafa hasreden ve komşularıyla ve dünyanın bütün milletleriyle karşılıklı samimiyet ve müsavat esasları dahilinde iyi 
geçinmeyi şiar edinen Cumhuriyet Hükümeti, Irak’ın gittikçe artan bir terakki ile huzur içinde mesut ve müreffeh olmasını alaka ile takip ve temenni etmektedir. 

Milletler arasındaki bağların ve alakaların inkişafında pek mühim olan ve tarihin seyrinde daima tesirini gösteren coğrafi, iktisadi amillerden başka, bugünkü karşılıklı menfaatleri ve dahili, harici sulh ve sükun siyasetleri ve münasebetleri de Irak ile Türkiye’yi birbirine yaklaştırmakta ve daha çok dost yapmaktadır. Bu görüş ve anlayışta müşterek olduğumuz kanaatini ifade etmeme müsaadelerini rica ederim.

Faysal ise cevaben Atatürk’e tamamıyla katıldığını ve iki ülke ilişkilerini çok daha iyi seviyeye gelmesini arzu ettiğini bildirmişti.27 Görüşmelerde iç ve 
dış olaylar hakkında ve sınır güvenliği ve Kürtlerin durumu konularında görüş alışverişi yapıldı ve iki ülke arasında işbirliğine gitme kararı verildi. Bu aynı 
zamanda Sadabad Paktına giden yolda atılmış bir adımdı. 

Irak’tan sonra Türkiye ikinci adım olarak, İran ile komşuluk ilişkilerini geliştirmeyi hedeflemişti. İki ülke arasında 1926 yılında imza edilen tarafsızlık ve saldırmazlık antlaşması bu yolda önemli bir adımdı. Ancak, iki ülke arasındaki bazı sınır sorunları ikili ilişkilerin ilerlemesini engellemekteydi. 1931 yılında 
Türk Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın Tahran’ı ziyareti neticesinde Türkiye ile İran arasında vuku bulan sınır sorunları halledilmiş ve bu konuda yeni bir 
anlaşmaya varılmıştı.28 Bundan sonra iki ülke arasındaki ilişkiler hızla gelişmeye başlamıştı. Ocak 1932’de Tahran’ı tekrar ziyaret eden Türk Dışişleri Bakanı 
İranlı meslektaşı ile birlikte Irak’a bir çağrı yaparak üçlü bir pakt oluşturmak istediklerini ilan etmişlerdi. Bunun üzerine aynı yılın Nisan ayında Irak Kralı 
Faysal Tahran’a gelmiş ve yapılan görüşmelerden sonra bir pakt oluşturma konusunda Türkiye ve İran’ın ortak hazırladıkları bir taslak Temmuz ayında Irak 
Hükümetine gönderilmişti.29

Bu yeni durum üzerine Eylül 1935 yılında Milletler Cemiyeti’nin (MC) Cenevre’deki toplantısında bir araya gelen Türk, İran ve Irak heyetleri bir saldırmazlık paktı inşa etmek üzere bir taslak hazırlamışlardı. İtalya’nın bu sıralarda Habeşistan’ı işgali bu üç ülkeyi birbirlerine daha çok yakınlaştırmıştı. Bunu müteakip İran ile Irak heyetleri iki ülke arasındaki dostluk ve işbirliğini geliştirmek üzere bir antlaşma yapılması konusunda anlaşmışlardı. Türkiye’nin her iki ülkeye de baskı yapması ikili antlaşmanın imzalanmasında etkili olmuştu.

Fakat Irak’ın İran ile Şatü’l-Arap üzerinde olan sınır ihtilafının çözümünde ısrar etmesi planlanan paktın son şeklini almasına engel olmaktaydı.30 

Şatü’l-Arap sorununun bu şekilde bir müddet daha devam etmesi üzerine 1937 yılının Nisan ayında Irak Dışişleri Bakanı Naci el Asil çözüm bulmak için 
Atatürk’ten yardım istemişti. Aynı zamanda İranlılar yaptıkları açıklamalarda bu meselenin düğümlenmesinden İngiltere’yi sorumlu tutuyorlardı. Aras’ın 
aynı yılın Nisan ayında Irak ve İran nezdinde tekrarladığı ara buluculuk teşebbüslerinin bir sonuç vermemesi Türkiye’nin bir bölgesel pakt inşa etmek yolundaki ümitlerinin oldukça zayıflamasına yol açmıştı.31 

Ancak, Aras aynı yılın Haziran ayında Bağdat’a yaptığı ziyaretinde önemli bir başarı elde etmişti. Türk Dışişleri Bakanı, İngiltere’nin etkisini zayıflatmak 
amacıyla İtalya’ya yaklaşmaya ve silah almaya çalışan Irak’a sert çıkmış ve Bağdat’ı bu fikrinden vazgeçirmişti. Aras, ayrıca, bu dönemde Irak’ta işbaşına 
gelen ve Türkiye’ye daha fazla yakınlık duyan Hikmet Süleyman yönetimine, Irak’ı Arap dünyasının liderliği konusunda destekleyeceklerini bildirerek 
Bağdat’ın güvenini de kazanmıştı. Nihayetinde Türk Dışişleri Bakanı’nın teşebbüsleri sonuç vermiş ve Irak, Şatü’l-Arap sınırı üzerindeki ısrarından vazgeçtiğini açıklamıştı.32 

Bunun üzerine Türk Dışişleri Bakanı 28 Haziran’da Tahran’a hareket etmiş ve müteakip olarak Naci el Asil 2 Temmuz’da bu şehre gelmişti. Nihayet 
İran ile Irak sınır arasında Şat ül Arap üzerindeki sınır ihtilafı 4 Temmuzda iki ülke arasında akdedilen anlaşma ile çözüme bağlandı. Bundan sonra Afgan 
Dışişleri Bakanı acele olarak Tahran’a davet edilmiş ve Muhammed Han 7 Temmuzda bu davete icabet etmişti. İran ile Afganistan arasındaki sınır sorunları ise Türk generali Fahrettin Altay’ın hakemliğinde daha önceden çözülmüştü. Dolaysıyla geriye sadece Ortadoğu bölgesinde ilk örneği olan ve dış güçlerden bağımsız ve tamamen bölge devletlerinin inisiyatifinde ve Türkiye’nin önderliğinde inşa edilecek olan “Doğu Paktı”nın imzalanması kalmıştı. Neticede bu imzanın dört devlet arasında 8 Temmuz 1937’de İran Şahı’nın Saadabad sarayında atılmasıyla Sadabad Paktı resmiyet kazanmış oldu.33 

Böylece, Sadabad Paktı’nın imzalanmasıyla modern Ortadoğu tarihinde ilk kez bölge devletleri kendi inisiyatifleriyle bir araya gelerek aralarındaki 
birçok siyasi ve stratejik problemlerini çözüme bağlayarak bölgesel işbirliği ve güvenlik alanında çok mühim bir adımı atmış oldular. Ancak, bu durum 
İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla değişecekti. Zira, savaşın çıkmasıyla her bir devlet farklı yol takip etmiş ve pakt üyeleri arasında ortak bir strateji oluşturulamamıştı. 

Bunda büyük devletlerinin baskılarının yanında Türkiye’nin dış politikasının 1938’den sonra değişmesinin de önemli etkisi olmuştur. Atatürk 
ve Dışişleri Bakanı Aras’ın paktı bir askeri pakt haline getirme arzusuna karşı İnönü böyle bir düşünceye şiddetle karşı çıkmıştır.34 Ne var ki, savaştan sonra 
Sadabad Paktı her ne kadar eski önemini bir daha kazanamadıysa da 1978 yılına kadar hukuken yaşama şansına sahip olmuştur. Aynı yıl İran’ın yeni yönetiminin 
daha evvel yapılmış bütün antlaşmaları feshetmesiyle pakt tarihe karışmış oldu.

Ancak, Sadabad Paktının imzalandığı dönemde Türkiye için önemi büyük olmuştur. Zira, bu paktın imzalanması Türkiye’nin Batı’daki önemini çok 
artırmış ve özellikle İngiltere, Türkiye’yi ‘Doğu milletlerinin lideri’ olarak görmeye başlamıştı. Her ne kadar İkinci Dünya Savaşı’nın yaklaşması Sadabad 
Paktı’nın fonksiyonunu azalttıysa da, pakt vasıtasıyla Türkiye’nin bölgede ve uluslararası arenada siyasi güç ve etkinliği artmıştı. Bu sebeple müttefik olarak 
yaklaştığı İngiltere ve Fransa’ya karşı bu avantajını kullanmış ve bunun neticesi olarak Türkiye, Misak-ı Milli sınırları içersinde olan Hatay bölgesini Fransa’dan 
kurtarmayı başarmıştı.35 Bundan başka Türkiye’nin Sadabad Paktıyla kazandığı bölgesel ve global prestij Türkiye’ye, İngiltere ve Fransa ile yaptığı ittifak görüşmelerinde de büyük faydalar sağlamıştı. İngiliz Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, 

Türkiye ile ilgili yazışmalarında, Türkiye’nin 1939 yılındaki Türk-İngiliz-Fransız ittifakıyla müttefiklerinden ekonomik ve siyasi menfaatler sağlayıp karşılığında 
hiçbir şey vermediğinden sıklıkla şikâyet etmişlerdi.36

Sonuç

Yaklaşık dört asır Ortadoğu coğrafyasını hoşgörü ve adaletle yöneten Osmanlı Devleti, bölgede uzun soluklu bir barış ve huzur düzeni oluşturmayı başarmıştı. 
Osmanlı Devleti bu düzeni siyaset ve coğrafyada birlik anlayışıyla oluşturmuştu. Ancak, bu düzenin temelleri önce misyonerlik faaliyetleri sonra oryantalist 
çalışmalar ve Fransız milliyetçilik akımının menfi tesirleriyle sarsılmaya başlamış ve nihayet Avrupa emperyalist siyasetleri sonucunda da oluşturulmuş 
olan Osmanlı barış düzeni yıkılmıştır. Yerine kurulan Avrupa menşeli koloniyal ve sömürgeci sistemin temelleri henüz I. Dünya Savaşı devam ederken birbiri 
peşi sıra takip eden gizli antlaşmalarla atılmıştı. Bölgenin siyasi, dini, etnik ve sosyo-kültürel yapısını dikkate almadan tamamen batılı güçlerin çıkarları doğrultusunda siyasi haritası çizilen ve literatürde de Sykes-Picot sistemi olarak bilinen yeni düzen, iki savaş arası dönemde Ortadoğu’ya istikrar getirmediği 
gibi bölgede gittikçe artan ve günümüze kadar gelen sosyal ve siyasi problemlerin de kaynağı olmuştur. 

Türkiye bu dönemde bölge ülkelerinden İran, Irak, Suudi Arabistan, Afganistan ve Mısır gibi ülkelerle münasebetlerini geliştirmeye çalışmıştır. Bunun 
sebepleri arasında uluslararası siyasette Türkiye’nin gücünü arttırmak, bölgesel istikrarı sağlamak ve Rusya ve İngiltere gibi bölgeye nüfuz eden ülkelere 
karşı bir denge oluşturma gibi faktörler yer alır. Modern Ortadoğu tarihinde bölgesel istikrar projesi fikrine önem veren ilk devlet adamı Atatürk’tür. 
Sadabad Paktı’nın kurulmasına öncülük ederek bu önemi ortaya koyan Atatürk, ayrıca, bölge gücü olamadan Türkiye’nin Avrupa ile olan ilişkilerinde eşitliğe 
dayalı bir münasebet geliştiremeyeceğini ve uluslararası arenada etkili olamayacağını da anlamıştı. Bu sebepledir ki Atatürk önce Sadabad Paktı’nın imzasıyla Türkiye’ye ‘Doğunun lideri’ olma vasfını kazandırmış ve sonra da Avrupa ile eşit şartlarda imzalanan 1939 Türk-İngiliz-Fransız İttifakı’nın zeminini hazırlamıştı.37

KAYNAKLAR

Yayınlanmış ve Yayınlanmamış Arşiv Belgeleri

Documents on International Affairs, 1937, (Royal Institute of International Affairs, 1931-39).
Survey of International Affairs, 1936, (Oxford University Press, 1937).
Atatürk’ün Milli Dış Politikası (Milli Mücadele Dönemine Ait 100 Belge), (Bundan sonra AMDP olarak kısaltılacaktır), (Eskişehir: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1992).

FO 141/430.

FO 371/59314.

FO 371/69315.

FO 371/69316.

Kitap ve Makaleler

AL-JUMAİLİY, Qassam KH, Irak ve Kemalizm Hareketi (1919-1923) (Ankara: ATAM, 1999).
ALKAN, Mustafa, Osmanlılarda Hilâfet (1517-1909), (Çağlayan Yayınları: İzmir, 1997), ss. 171-199.
ARAS, Tevfik Rüştü, Görüşlerim (Ankara: Tan Basımevi, 1956).
BİLGİN, Mustafa, Britain and Turkey in the Middle East: Politics and Influence in the 
Early Cold War Era (IB Tauris: London & New York, 2008).
CLEVELAND, William L., A History of the Modern Middle East (Westview Press: USA, 1994).
EROL, Mehmet Seyfettin, “Sancak (Hatay) Krizi”, Türk Dış Politikasında 41 Kriz 
(1924-2012), (der.) Haydar Çakmak, (Ankara: Kripto, 2012), ss. 47-56.
EROL, Mehmet Seyfettin, “İngiltere ile İlişkiler”, Türk Dış Politikası (1919-2012), 
(Der.) Haydar Çakmak, (Ankara: Barış, 2012), ss. 167-172.
KUTAY, Cemal, Tarihte Türkler, Araplar ve Hilafet Meselesi (İstanbul: İklim yayıncılık, 2004).
PRATT, Lawrence, ‘The Strategic Context: British Policy İn the Mediterranean 
and the Middle East, 1936-1939’, in The Great Powers İn the Middle East, 1919-1939, 
(ed.) Uriel Dann (London: Holmes & Meier, 1988).
RO’İ, Yaacov, Official Soviet Views on the Middle East, 1919-1939’ in The Great Powers 
in the Middle East, 1919-1939, (ed.), Uriel Dann (London: Holmes & Meier, 1988).
SHMUELEVİTZ, Aryeh, ‘Atatürk’s Policy toward the Geat Powers: Principles 
and Guidelines’, içinde The Great Powers in the Middle East, 1919-1939, (ed.) Uriel 
DANN, (London: Holmes & Meier, 1988).
SOYSAL, İsmail, ‘Türk-Arap İlişkileri (1918-1997)’ Çağdaş Türk Diplomasisi: 200 
Yıllık Süreç, (TTK Sempozyumu, Ankara, 15-17 Ekim 1997).
SOYSAL, İsmail, ‘Seventy Years of Turkish-Arab Relations and an Analysis of 
Turkish-Iraqi Relations, (1920-1990)’ Studies On Turkish-Arab Relations; Annual-6, (İst.,1991).
Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, I (ATAM: Ankara, 2012).
WATT, D Cameron, ‘The Saadabad Pact of 8 July 1937’, içinde The Great Powers in 
the Middle East 1919-1939 (ed.) Uriel Dann, (New York: Holmes & Meier, 1988).
YAPP, Malcolm E., The Making of the Modern Near East, 1792-1923 (Routledge: 
London & NY,1987).


BU BÖLÜM DİPNOTLARI;

1 II. Abdülhamid’in İslâm Birliği siyaseti hakkında geniş bilgi için bk, Mustafa Alkan, 
Osmanlılarda Hilâfet (1517-1909), (Çağlayan Yayınları: İzmir, 1997), ss. 171-199.
2 Mustafa Bilgin, Britain and Turkey in the Middle East: Politics and Influence in the Early Cold War Era 
(IB Tauris: London & New York, 2008), s.18.
3 Bilgin, Britain and Turkey in the Middle East’, passim.
4 William L Cleveland, A History of the Modern Middle East (Westview Press: USA, 1994), ss.152-
154; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, I (Atatürk Araştırma Merkezi, bundan sonra ATAM olarak 
kısaltılacaktır: Ankara, 2012), ss.94-96.
5 Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, s.233. Dolayısıyla Ortadoğu’nun haritasını belirleyen nihai antlaşma 
Sykes-Picot değil Suriye Antlaşmasıdır. Ayrıca, Sykes-Picot Antlaşmasının resmi adı da 
‘Asia Minor Agreement-Küçük Asya Antlaşmasıdır’. Ancak, Ortadoğu’nun paylaşımı mevzu 
bahis edildiğinde akla galatı meşhur olarak Sykes-Picot ismi geldiği için biz de bu kelimeyi kullanmaya devam ettik. 
6 İsmail Soysal, ‘Türk-Arap İlişkileri (1918-1997)’ Çağdaş Türk Diplomasisi: 200 Yıllık Süreç, 15-17 
Ekim 1997 Ankara, Türk Tarih Kurumu Sempozyumu, s.515. 
7 Bilgin, Britain and Turkey in the Middle East’, passim.
8 Lieutenant J.L. Martin, Special Intelligence Bureau, Cairo to Arab Bureau, 3 Haziran 1918, FO 141/430.
9 GHQ, General Staff, Cairo to Major O.M. Tweedy. The Residency. Cairo, 22 Ocak 1923, FO 141/430.
10 HC Jerusalem to HC Cairo, 17 Ocak 1921; Troopers, London to Baghdad, very secret, 21 Ocak 
1921, FO 141/430. Ayrıca Türk İstiklal Harbinin Suriye’deki etkileri için bak., Malcolm E Yapp, 
The Making of the Modern Near East, 1792-1923 (Routledge: London & NY,1987), s.326.
11 Palmer, Damascus to Lord Curzon, London, 10 Kasım 1920; Baghdad to HC for Egypt,Cairo, 
2 Haziran 1921, FO 141/430.
12 İsmail Soysal, ‘Seventy Years of Turkish-Arab Relations and an Analysis of Turkish-Iraqi Relations, 
(1920-1990)’ Studies On Turkish-Arab Relations; Annual-6, 1991, s.24.
13 Bir nesil sonra ortaya çıkan Burgiba, Nasır, Sedat ve Sukarno gibi liderler koloniyalizme karşı 
mücadelelerinde Mustafa Kemal’i ve Türk İstiklal Harbini örnek aldıklarını ifade edeceklerdi.
14 Qassam KH Al-Jumailiy, Irak ve Kemalizm Hareketi (1919-1923) (Ankara: ATAM, 1999), s.170.
15 Cemal Kutay, Tarihte Türkler, Araplar ve Hilafet Meselesi (İstanbul: İklim yayıncılık, 2004), s.190.
16 Tevfik Rüştü Aras, Görüşlerim (Ankara: Tan Basımevi, 1956), s. 130.
17 Report on Turkey by Foreign Office, 24 Temmuz 1946, FO 371/59316.
18 Bilgin, ‘Anglo-Turkish Relations’, Böl.I.
19 Report on Turkey by Foreign Office, 24 Temmuz 1946, FO 371/59316; Translation of an article 
on Turkish policy in Arabia, 9 Şubat 1929, FO 141/430.
20 Aras, Görüşlerim, s.132.
21 D.Cameron Watt, ‘The Saadabad Pact of 8 July 1937’, içinde The Great Powers in the Middle East 
1919-1939 (ed.) Uriel Dann, (New York: Holmes & Meier, 1988), ss.333-335, 337,341,3433-44; 
Aryeh Shmuelevitz, ‘Atatürk’s Policy toward the Geat Powers: Principles and Guidelines’, 
içinde The Great Powers in the Middle East, 1919-1939, (ed.) Uriel Dann, (London: Holmes & 
Meier, 1988), s.315.
22 Watt, ‘The Saadabad Pact’, ss.335-336, 344. Irak’taki İngiliz valisi (High Commissioner) 
bakanlığına gönderdiği yazıda Türkiye, İran ve Afganistan gibi ülkelere en yakın devletin 
Sovyetler Birliği olduğunu ifade etmekteydi. 
23 Bu değişimin Türkiye-İngiltere ikili ilişkileri üzerindeki etkisi için bkz. Mehmet Seyfettin Erol, 
“İngiltere ile İlişkiler”, Türk Dış Politikası (1919-2012), (Der.) Haydar Çakmak, (Ankara: Barış, 
2012), ss. 167-172.
24 Watt, ‘The Saadabad Pact’, ss. 335-336, 344-345; Shmuelevitz, ‘Atatürk’s Policy’, s.313; Yaacov 
Ro’i, Official Soviet Views on the Middle East, 1919-1939’ in The Great Powers in the Middle East, 
1919-1939, (ed.), Uriel Dann (London: Holmes & Meier, 1988), s.306; Lawrence Pratt, ‘The 
Strategic Context: British Policy İn the Mediterranean and the Middle East, 1936-1939’, in The 
Great Powers İn the Middle East, 1919-1939, (ed.) Uriel Dann (London: Holmes & Meier, 1988), ss.12-19.
25 Bilgin, Anglo-Turkish Relations, ss. 27-30.
26 Atatürk’ün Milli Dış Politikası (Milli Mücadele Dönemine Ait 100 Belge), (Bundan sonra AMDP olarak 
kısaltılacaktır), (Eskişehir: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1992) ss.197-98.
27 AMDP, ss.199-200.
28 Aras, Görüşlerim, s.131; İsmail Soysal, ‘1937 Sadabad Paktı’, Çağdaş Türk Diplomasisi: 200 Yıllık 
Süreç, (TTK Sempozyumu, Ankara, 15-17 Ekim 1997), s.328. 
29 Watt, ‘The Saadabad Pact’, s.336.
30 Watt, ‘The Saadabad Pact’, ss.338-339.
31 Watt, ‘The Saadabad Pact’, s.341.
32 Watt, ‘The Saadabad Pact’, s.342; Aras, Görüşlerim, s.132.
33 Watt, ‘The Saadabad Pact’, s.342; Soysal, ‘1937 Saadabad Pact’, ss.138-139; Aras, Görüşlerim, s.132; 
Survey of International Affairs, 1936, ss.801-802; Documents on International Affairs, 1937, ss.530-531.
34 Bilgin, ‘Anglo-Turkish Relations’, ss.25-30.
35 Daha detaylı bilgi için bkz. Mehmet Seyfettin Erol, “Sancak (Hatay) Krizi”, Türk Dış Politikasında 41 Kriz 
(1924-2012), (der.) Haydar Çakmak, (Ankara: Kripto, 2012), s. 47-56.
36 Arol, Sancak (Hatay) Krizi, ss. 47-56..
37 Bilgin, ‘Anglo-Turkish Relations’, ss.25-30.


***

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Birinci Dünya Savaşı Öncesi ve Sonrasında Türkler BÖLÜM 4




Birinci Dünya Savaşı Öncesi ve Sonrasında Türkler  BÖLÜM 4


100. Yılında I. Dünya Savaşı 


D.Batı’nın Atatürk Dönemi Türk Dış Politikasına Bakışı 

Batı kamuoyunda Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından önce yapılan ana propaganda Türkiye’de savaş yanlısı bir hükümetin olduğu ve bu hükümetin barışa asla yanaşmayacağıydı. Fakat Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla bu tavır değişmeye başlamıştır. İngiltere ve Fransa ile yaşanan sorunlardan sonra Batılı ülkeler Türkiye’nin bağımsızlığından asla ödün vermeyeceğini, komşularıyla barış içerisinde yaşamak istediğini, kendisini bağlayıcı ittifaklardan kaçınarak serbest hareket etmeyi tercih ettiğini, değişen politikaları takip ederek kendisine avantajlı bir durum oluşturmayı bildiğini anlamışlardır. Batılı ülkelerin en büyük endişesi Türkiye’nin Sovyet Rusya ile birlikte hareket ederek zamanla 
aynı devlet düzenini benimseyeceğiydi. Fakat Türkiye’nin politikalarını görünce bu endişelerinin yersiz olduğunu anlamışlardır. Mustafa Kemal Atatürk, Batılı ülkelerle münasebetlerinde ve Sovyet Rusya ile ilişkilerinde denge politikası güderek her iki bloğun tepkisini çekmekten kaçınmıştır. 

Türkiye’nin Milletler Cemiyetine girmesi de Batlı ülkelerin endişelerinin yersiz olduğunu göstermiştir. Ayrıca Türkiye sorunlarının halledilmesi konusunda her zaman barışçıl yolları denemiştir. Örneğin Boğazların statüsünün belirlenmesinde saldırgan bir politika takip etmemiş ve müzakere ederek bu isteğini yerinde çözmüştür. Türkiye’nin bu barışçıl politikası Avrupa kamuoyunda takdir toplamıştır. Aynı dönemde İtalya ve Almanya’nın saldırgan politikalarına karşı durmaya çalışan Avrupa ülkeleri Türkiye’nin politikalarına destek olmuşlardır. Türkiye izlediği dış politika sayesinde kendi bölgesinde büyük bir güç olmuş ve diğer ülkelere karşı denge politikası izlemeye başlamıştır. Çünkü İkinci Dünya Savaşı’nın çıkacağına yönelik öngörüler ışığında Türk dış politikası oldukça başarılı olmuştur. 

Türk dış politikasında İngiltere önemli bir yer edinmiştir. Çünkü başta Lozan olmak üzere, Musul meselesi ve diğer konularda Türkiye’yi hep zorlamıştır. İngiliz kamuoyunda Türkiye saldırgan ve barışa yanaşmayan bir tavır sergileyen, Osmanlı politikalarını takip eden bir devlet olarak görülmüş ve Sovyet Rusya ile birlikte hareket etmesi tehlikeli olarak değerlendirilmiştir. Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanması ve Musul meselesinin çözümlenmesinden sonra İngiliz kamuoyunda Türklerin barışçıl politikalar izlemeye başladığı ve aslında Batılı bir ülke olma yolunda  önemli adımlar atıldığı görüşü hâkim olmuştur. İngiliz gazeteleri genelde Türkiye’nin Sovyet Rusya’nın etkisinden kurtulması için gerekli yardımların yapılması gerektiğini ve Türkiye’nin coğrafi konumunun İngiltere’nin çıkarları açısından çok önemli olduğunu işlemişlerdir. Türkiye’nin sorunlarını kısa sürede çözümleyerek Milletler Cemiyetine girmesi ile Batılı ülkelerle olan münasebetleri hızla gelişmiştir. İngiltere 1932 yılından 
sonra Türkiye yanlısı bir politika izleyerek her konuda yardımcı olmaya çalışmıştır. Bu politikasının temelini de İtalya ve Almanya’nın saldırgan 
politikalarına karşın Avrupa’da Türkiye’yi kendi tarafına çekmek istemesi etkili olmuştur. Atatürk’ün uyguladığı dış siyaset ve içerideki uygulamaya koyduğu inkılâplar, Batılı ülkelerin Türkiye’ye karşı tavrını olumlu yönde değiştirmiştir. 


Sonuç 

Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupalı Devletlerin asıl politikasını Osmanlı Devleti’nin parçalanması oluşturmuştur. Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına dair görüşler 1815 yılında yapılan Viyana Kongresi’nde tartışılmış ve Şark Meselesi (Doğu Sorunu) adı altında Osmanlı ülkesinde yaşayan gayrimüslimlerin Müslümanlarla eşit haklara sahip olması şeklinde açıklanmıştı. Bu düşünce Osmanlı Devleti’nin Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanını ilan etmesiyle yürürlüğe konulmuştu. Bundan sonraki süreçte Şark Meselesinin içeriği Batıdaki Müslümanların Avrupa’dan çıkarılması şeklinde yürürlüğe konulmaya çalışılmıştı. 1913 yılında Balkan ülkelerinin topluca Osmanlı Devletine karşı mücadele etmesi bu düşüncenin ana temelini oluşturmuştu. Osmanlı Devleti’ni “Hasta Adam” olarak nitelendiren Avrupa Devletleri, Şark Meselesini daha da genişleterek Osmanlı topraklarının tamamının paylaşılması olarak nitelendirmişlerdir. 1907’de 


İngiltere Kralı VII. Edward ve Rusya Çarı II. Nikolay’ın Reval’de23 yaptıkları gizli görüşmelerde Osmanlı Devleti’nin paylaşılmasına dair planları ele almışlar ve Osmanlı topraklarının paylaşılması konusunu tartışmışlardır. Osmanlı toprakları nın paylaşılması için Birinci Dünya Savaşı önemli bir fırsat oluşturmuştur. 

Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı sırada Osmanlı Devleti İttihat ve Terakki Partisi tarafından yönetiliyordu. Osmanlı devlet adamlarının başlıca amaçları, kaybedilmiş toprakları geri almaktı. Birinci Dünya savaşı öncesinde Osmanlı yetkilileri İngiltere ve Almanya ile dostluk ilişkilerinin artırılmasına yönelik çabalar göstermişlerdir. Çünkü kaybedilen toprakların bu iki ülkenin içerisinde yer alacağı bir blok sayesinde geri alınabileceğine inanılıyordu. İttihat ve Terakki Partisi üyeleri bir blok içerisinde yer alma düşüncesiyle ilk olarak İngiltere’ye ittifak teklifinde bulunmuşlar, 1911’de İngiltere Denizişleri Bakanı Winston Churchill’e yapılan bu teklif İngiltere’nin yeni siyasi teşekküller altına girmek için hazır olmadığı cevabıyla reddedilmiştir. İngiltere her ne kadar bu teklifi henüz ortamın hazır olmadığı bahanesiyle reddetmişse de asıl sebep Rusya’yla yapılan 
anlaşma gereği “Hasta Adam” olarak nitelendirilen Osmanlı Devleti topraklarının önceden aralarında paylaşılmış olmasıydı. Ayrıca İtalya’nın bu dönemde Kuzey Afrika’da Osmanlı Devletiyle mücadele içerisinde olması, İngiltere’nin İtalya’yı Üçlü İtilaf içerisine almak için yürüttüğü çabalarda Osmanlı Devleti’nden uzak durmak istemesi de bunun sebepleri arasında gösterilebilir. Balkan Savaşları sırasında Rusya, İngiltere ve Fransa’nın tutumları nedeniyle Osmanlı Hükümeti, İtilaf Devletlerine güvenemiyordu. Böylece Osmanlı Devleti, ittifak yapmak için Almanya üzerine yoğunlaşmaya başladı. Çünkü diğer Avrupa devletlerinin Osmanlıyla ittifak yapmama istekleri kesin olarak anlaşılmıştı. Almanya ile yapılan görüşmeler 2 Ağustos 1914’te ittifak anlaşmasının imzalanmasıyla sonuçlanmıştır24. 


Birinci Dünya Savaşı’nda İttifak Devletleri ve müttefik olarak Osmanlı Devleti’nin yenik ayrılmasıyla İtilaf Devletleri planladıkları projelerin başarıya ulaşacağını düşünmüşlerdir. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan Sevr Antlaşması ’yla Şark Meselesinin başarıya ulaştığını düşünen Avrupalı devletler, Millî Mücadelenin başarıya ulaşmasıyla bu hayallerini bir süre ertelemek zorunda kalmışlardır. 29 Ekim 1923’te kuruluşunu ilan eden Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet başkanlığına getirilen Mustafa Kemal Atatürk, Türk dış politikasının ilkelerini şöyle belirlemiştir: 

- Millî sınırlarımız içinde varlığımızı korumak, 
- Gerçekleştiremeyeceğimiz emeller peşinde koşmamak, 
- Medenî ve insanca davranarak bunun karşılığında destek beklemek, 
- Diğer devletlerin iç politikalarından ve yönetim sistemlerinden etkilenmemek, 
- Hiçbir ülkenin iç işlerine karışmamak; kendi iç işlerimize de dış devletleri karıştırmamak, 
- Millî politikayı uygularken kamuoyunu dikkate almak, 
- Dürüst, açık ve tutarlı olmak, 
- Dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek, 
- Barış içinde hakka ve hukuka uygun bir şekilde sorunları çözmektir. 

28 Haziran 1914’te başlayarak 11 Kasım 1918’e kadar devam eden Birinci Dünya Savaşı’na kadar devletler arasında bu derece büyük ittifaklar (bloklar) olmamıştır. Savaş Avrupa’da başlamasına rağmen, sömürgeler yoluyla 5 kıtaya yayılmıştır. Savaş sonunda Osmanlı Devleti, Avusturya- Macaristan İmparatorluğu, Rus Çarlığı, Alman İmparatorluğu yıkılmıştır. Çekoslovakya, Avusturya, Macaristan, Polonya, Litvanya, Ukrayna, Estonya ve Yugoslavya devletleri kurulmuştur. İlk kez; uçak, denizaltı, zehirli gaz, zırhlı araç bu savaşta kullanılmıştır. İtilaf devletleri savaşta 42 milyon kişiyi askere almış ve bunlardan 22 milyonu hayatını kaybetmiştir. İttifak devletleri ise 23 milyon kişiyi askere almış ve bunlardan 15 milyonu hayatını kaybetmiştir. Osmanlı Devleti bu savaşta bir milyon kişiyi kaybetmiştir. Dünya devletleri bu derecede büyük savaşları engellemek amacıyla Birinci Dünya Savaşı sonrasında Milletler Cemiyeti’ni (Cemiyet-i Akvam) oluşturdular. Fakat Birinci Dünya Savaşı sonunda gerçek bir barış sağlanamayınca, antlaşmaların sonuçları bir süre sonra İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden olmuştur. 


DİPNOTLAR;


1 Ülman, A. Haluk, I. Dünya Savaşına Giden Yol ve Savaş, Ankara, 1972, 389 s. 
2 Armaoğlu, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi I (1914-1918), Ankara, 1982, s. 102-103. 
3 Kodaman, Bayram, Şark Meselesi Işığı Altında Sultan II. Abdülhamid’in Doğu Anadolu Politikası, İstanbul, 1983, 192 s. 
4 Graves, P. Phılıp, İngilizler ve Türkler (1789-1939), Osmanlıdan Günümüze Türk-İngiliz İlişkileri, (Çev: Yılmaz Tezkan), Ankara, 1999, 190 s. 
5 Sander, Oral, Siyasi Tarih, 8. B., İmge Yayınları, Ankara, 2000, s. 158-193. 
6 Fermanın Türkçe metni için bkz. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Cilt:V, Ankara, 1988, s. 255-258. 
7 Çadırcı, Musa, “Tanzimatın Uygulanmasındaki Güçlükler”, Tanzimatın 50. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu, Ankara, 1994, s. 296. 
8 Roberts, J. M., Avrupa Tarihi, İnkılâp Kitapevi, İstanbul, 2010, s. 483-488. 
9 Erim, Nihat, Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri, Cilt:I, Ankara, 1953, s. 316-353. 
10 Fermanın metni için bkz. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Cilt: IV, s. 293-296. 
11 Sayar, Ahmet Güner, Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması, İstanbul, 1986, s. 240. 
12 Karal, Enver Ziya, a.g.e., Cilt:VI, s. 173. 
13 Küçük, Cevdet, “Abdülmecid”, Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, Cilt:I, İstanbul, 1988, s. 259-263. 
14 Küçük, Cevdet, “Abdülhamid II”, Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, Cilt:I, İstanbul, 1988, s. 221. 
15 Ortaylı, İlber, İkinci Abdülhamid Döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu, Ankara, 1981, s. 3 vd. 
16 Gürün, Kamuran, Türk-Sovyet İlişkileri (1920-1953), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1991, s. 117. 
17 Esmer, Ahmet Şükrü, Siyasi Tarih (1919-1939), Ankara, 1953, s. 204. 
18 a.g.e.., s. 204-205. 
19 Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar (1919-1980), 
Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar (1919-1980),  (Editör: Baskın Oran), Cilt: I, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002, s. 267-268. 
20 Esmer, Ahmet Şükrü, a.g.e., s. 199. 
21 Lozan Barış Konferansı Tutanaklar Belgeler, İkinci Takım, Cilt: II, İstanbul, 1993, s. 3. 
22 Sarınay, Yusuf , “Atatürk’ün Hatay Politikası-I (1936-1938)”, Atatürk Dönemi Dış Politika, Ankara, 2000, s. 359. 
23 Günümüzde Estonya’da bir kent. 
24 Halil Menteşe’nin Anıları, İstanbul, 1986, s. 187-189. 


Kaynaklar 

Armaoğlu, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi I (1914-1918), Ankara, 1982. 

Çadırcı, Musa, “Tanzimatın Uygulanmasındaki Güçlükler”, Tanzimatın 50. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu, Ankara, 1994. 

Erim, Nihat, Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri, Cilt:I, Ankara, 1953. 

Esmer, Ahmet Şükrü, Siyasi Tarih (1919-1939), Ankara, 1953. 

Halil Menteşe’nin Anıları, İstanbul, 1986. 

Gürün, Kamuran, Türk-Sovyet İlişkileri (1920-1953), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1991. 

Graves, P. Phılıp, İngilizler ve Türkler (1789-1939), Osmanlıdan Günümüze Türk-İngiliz İlişkileri, (Çev: Yılmaz Tezkan), Ankara, 1999. 

Karal, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, Cilt:IV, Ankara, 1988. 

Karal, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, Cilt:V, Ankara, 1988. 

Karal, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, Cilt:VI, Ankara, 1988. 

Kodaman, Bayram, Şark Meselesi Işığı Altında Sultan II. Abdülhamit’in Doğu Anadolu Politikası, İstanbul, 1983. 

Küçük, Cevdet, “Abdülhamid II”, Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, Cilt:I, İstanbul, 1988. 

Küçük, Cevdet, “Abdülmecid”, Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, Cilt:I, İstanbul, 1988. 

Lozan Barış Konferansı Tutanaklar Belgeler, İkinci Takım, Cilt: II, İstanbul, 1993. 

Ortaylı, İlber, İkinci Abdülhamid Döneminde Osmanlı İmparatorluğu ’n da Alman Nüfuzu, Ankara, 1981. 

Roberts, J. M., Avrupa Tarihi, İnkılâp Kitapevi, İstanbul, 2010. 

Sander, Oral, Siyasi Tarih, 8. B., İmge Yayınları, Ankara, 2000. 

Sarınay, Yusuf, “ Atatürk’ün Hatay Politikası-ı ( 1936-1938 ) ”, Atatürk Dönemi Dış Politika, Ankara, 2000. 

Sayar, Ahmet Güner, Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması, İstanbul, 1986. 

Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar (1919-1980), (Editör: 
Baskın Oran), Cilt:I, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002. 

Ülman, A. Haluk Ülman, I. Dünya Savaşına Giden Yol ve Savaş, Ankara, 1972. 

Turks’ Politics with Great Governments Before and After World War I 


***