anarşistler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anarşistler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2019 Çarşamba

12 EYLÜL'E DOĞRU ORDU VE DEMOKRASİ, BÖLÜM 4

12 EYLÜL'E DOĞRU ORDU VE DEMOKRASİ, BÖLÜM 4 



Oysa demokratik rejime alternatif olarak düşünülen askeri rejim, kısa sürede kestirme sonuçlara varabileceğinden daha cazip bir seçenek olarak görülebilir. Meseleri siyah/beyaz, dost/düşman veya biz/onlar mantığına göre görmek üzere eğitilmiş; sivil dünyayı genellikle düzensizlik/dağınıklık, başıbozukluk ve 
kişisel çıkarlar peşinde koşma olarak algılayan askerler için (NORDLINGER, 
1977:56, Türk ordusunun benzer eğilimleri için, CİZRE-SAKALLlOGLU, 
1997:156) demokratik sürecin bu niteliği onun bir işe yaramadığı, 
yarayamayacağı fikrinin kolaylıkla kabulüne yol açabilir, özellikle de 
ülkenin/devletin varlığını tehlikeye düşürdüğüne inanılan bir tehdit unsuru var ise. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Ocak 19SO'desiyasi partiler ve tüm anayasal 
kuruluşlan uyarmak amaayla verdikleri uyan mektubu sonrasında kendilerini 
içinde bulduklan durum, buna bir örnek olarak verilebilir. Askerler mektubu 
hazırlarken bir şeylerin değişebileceğini düşünmemekteydiler. Mektup, Evren'in 
ifadesiyle sadece tarih önünde uyan görevini yapmama suçlamasıyla karşı 
karşıya kalmamak için verilen bir şeydi (EVREN, 1990: 330). Askerlerin 
mektuptan bir şey beklemedikleri açıktı; açık olmayan, mektubun arzu edilen 
etkiyi yaratması için yeterince ağırlık koyup koymadık1an meselesiydi. Şöyle ki, 
mektubu aldıktan sonra istifa etmeyi düşünen Demirel, Evren ile yaptığı 
görüşmeden sonra rahatlamış, mektubun sıkıyönetimin uzun süreli olmasından 
doğan rahatsızlık neticesi ortaya çıktığını belirtmiş ve mektubun muhatabının 
henüz bir aylık hükümet olmayıp, muhalefet olduğu kanısına varmıştır.29 
Muhalefet partileri de mektubu, iktidarın başansızlığının askerler tarafından da 
tescil edilmesi olarak yorumlamışlardır. Askerler ise sanki mektubun 
gündemden düşmesinden, etkisiz kalmasından rahatsızlık duymayan bir tavır 
içine girmişlerdir. Nihayetinde sonuç vermeyeceğini tahmin ettikleri mektup, 
öngörülerini doğrularcasına bir işe yaramamış ve sadece kendilerinin 
mektuptan beklediği fonksiyonlan yerine getirmiştir (BıRAND,1984:135-6). 
Burada askerlerin mektubun etki yapması için ağırlıklannı koyup 
koymama arasında gidip geldiklerini görüyoruz. Mektubun sivil liderlik 
üzerinde istenilen etkiyi yaratması onlan rahatsız etmez, büyük olasılıkla 
memnun ederdi. Ancak yaratmaması halinde de, çok fazla da rahatsızlık 
duymayacaklardı. Askerler mektup konusunda çok fazla baskı yapamazlardı, 
çünkü bu 12 Mart 1971benzeri bir harekata dönüşebilirdi. Kenan Evren'in 12 
Mart hakkındaki fikirlerine bakıldığında, askerlerin böyle bir duruma 
düşmernek için elden gelen her şeyi yapmaya kararlı olduklannı biliyoruz. 
Sonuçta, mektup örneği askerlerin içinde bulunduklan çıkmazı örneklemektedir. 
Bir yanda, bir şey beklemedikleri sadece tarih önünde haklı çıkmak 
amaayla verdikleri ve bu nedenle en azından mektupta olmasını istedikleri 
etkiyi yaratması için pek fazla gayret göstermedikleri bir mektup, diğer yanda 
ise, belki mektubun etkisiyle siyasilerin birleşebileceği inana ve halen 
müdahaleye gerek kalmayabileceği beklentisi.30 ışte bu tutum, askerlerin 
müdahaleyi meşru bir çözüm olarak kabul etmelerinin yarattığı sonuçlara bir 
örnek olarak verilebilir. 

Bu konuda verilebilecek bir diğer örnek şudur; Evren'e müdahale karan 
alındıktan sonra neler yapılabilseydi bu karann uygulanmasının durdururdunuz 
diye sorduğumda, "meclisin erken seçim karan alması" cevabını vermişti 
(EVREN, 1998). 1946 yılında çok partili hayata geçişten sonra, Türkiye'nin seçim için hiç bir zaman beş yıl beklemediğini ve iktidarda bulunan AP azınlık 
hükümetinin zaten seçim taraftan olduğunu göz önüne alırsak, en geç 1981 
yılında ülkenin seçime gidecek olduğunu varsayabiliriz. Bu nedenle askerlerin 
en fazla bir yıl daha beklemeleri halinde, ülkenin seçime gitmesi ve seçimin de 
en azından tek başına iktidar çıkarma olasılığının varolduğu söylenebilir. 
Öyleyse, askerler neden beklemediler veya neden seçimin yapılması yönünde 
harekete -örneğin ikinci bir uyan mektubu31 vererek- geçmedller sorusu akla 
gelmektedir. Evren'in verdiği yanıt, o zamana kadar beklenilntiş olsaydı ülke 
içindeki bölünmelerin ve siyasal çatışmalann orduya da sıçrayabileceği ve 
ordunun da iç savaşa gidişi önlemekte yetersiz kalabileceğidir 
(EVREN, 1995: 257; BIRAND/BIlA/ AKAR, 1999:99). 

Müdahale öncesinde komuta kademesindeki arkadaşlanna "harekatın % 
98 başanlı olacağına" inandığını ifade eden Evren'in (EVREN, 1998)bu ifadesi, iç 
savaşın eşiğinden dönüldüğü, biraz daha beklenilse ordunun da bölünebileceği 
teziyle çelişen bir ifade olarak görülebilir. Sonradan da görüldüğü gibi, terör ve 
şiddet, kitle desteğine sahip, devlete meydan okuyabilecek kadar kuvvetli bir 
veya iki örgüt tarafından değil de, çok sayıda küçük terör örgütü tarafından 
yaratılmakta ve bu örgütlerin kendi aralarındaki çatışmalar da en az güvenlik 
kuvvetleri ve sivillere yönelik saldırılar kadar önemli bir yer tutmaktaydı (DODD, 1990:33-34). 

Aynca, işbaşında olan AP azınlık hükümetinin, 24 Ocak 1980 kararlan gibi önemli kararlan alıp, bunu sekiz aya yakın bir süre başanyla uygulaması hükümetin tamamen güçsüz bir durumda olmadığının bir göstergesi olarak da okunabilir. Bütün bunlar iç savaşın eşiğindeki bir ülke görüntüsüyle bağdaştınıması pek de kolayolmayan belirtilerdir. 

Ülkenin iç savaşın eşiğinde olup olmadığı, biraz daha geç kalınsaydı 
ordunun da bölüneceği iddialan konusunda tehdit kavramlaştırmasının 
subjektifliği nedeniyle kesin bir yargıda bulunabilmek çok güçtür. Ancak şunu 
söylemek abartılı olmasa gerek; eğer komutanlar müdahaleyi meşru bir çözüm 
olarak algılamasalardı, seçimlere kadar bekleme veyahutta siyasctçileri seçime 
gitmeye teşvik etmek gibi politikalan takip etmeye daha gönüllü olabileceklerdi. 
Müdahalenin alternatif olarak varlığı, askerlerin bu konudaki bekleme süresini 
oldukça kısaItmış, seçime gidilmesi yönünde gayret gösterme iradesini 
zayıflatmış gibi görünmektedir. 

Burada ileri sürülenleri daha iyi açıklayabilmek için, Evren'in 
(EVREN, _1995:207) 

1995 yılında yazdığı kitabında "meslektaşlanma tavsiyeler" başlığı 
taşıyan bölüme göz atmak gerekir. Evren burada şöyle yazmıştır; 
Demokrasinin güzel ve yararlı tarafı, beğenmediğimizi değiştirebilme imkanına 
sahip oluşumuzdur. Ülke yönetimi kötü ellerde ve gidiş de iyi değilse, millet 
seçimdeki oylanyla onla n temizlesin. Bu güne kadar olduğu gibi hemen ordudan medet ummasın, 'Ne duruyorsunuz siz ne gün için vaTSmız? Müdılhale etsenize' demesin. Ederse de silahlı kuvvetlerimiz bu gibi tahrik ve teşviklere kapılmasın. 

Zira şimdiye kadar, müdahaleler sonucu bozulan düzeni onardı da ne oldu? 
Müdahale düzeninde orduya alkış tutanlar, methiye düzenler, normal düzene 
geçildikten sonra kaleme kağıda sanlıp 'Faşist ordu' 'demokrasiye ara verdiren ordu' demediler mi? Müdahaleden evvelki dönemde iktidarda olanlara, parlamentoya en ağır hücumlar yapanlar, adeta orduyu müdahaleye çağıranıar, müdahale gerçekleşince müdahalenin haklı yapıldığını söyleyenler, yazanlar, normal demokratik düzene geçilir geçilmez tam bir dönüş yaparak gelen iktidarı, yeni parlamentoyu methedip, müdahaleyi yapanlan yerin dibine batırmadılar mı?32 Eğer Kenan Evren, müdahalenin çözdüğünden daha fazla sorun 
yarattığım, orduyu müdahale için teşvik edenlerin koşullar değiştiğinde 
aomasız eleştirilere girişebileceklerini 12 Eylül'den önce bu kadar netlikle 
görebilseydi, rejim içi alternatif arayışları üzerinde, 12 Eylül sürecinde 
durduğundan daha fazla durabilecekti. 

Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta, bütün bu durumların Evren 
ve arkadaşlarının askeri müdahaleyi gerçek bir olasılık olarak düşünmelerinin 
kendileri tarafından da niyet edilmemiş, öngörülmemiş sonuçları olduğudur. 
Yoksa, yüksek komuta kademesinin, özellikle de Kenan Evren'in, kendi siyasi 
çıkarları ve ihtiraslarını doyurma arzusunun 12 Eylül müdahalesinin önemli 
saiklerinden biri olduğunu söylemek kolay değildir (HALE, 1994:232). Kenan 
Evren, kendisinin Cumhuriyetin gerçek koruyucusu olduğuna inanmış ve bu 
uğurda gerektiğinde harekete geçmeye hazır normal bir Türk subayının 
gösterdiğinden daha fazla askeri müdahale eğilimine sahip olan birisi değildir. 
Evren'in amlarında (EVREN, 1990:529;1991b:89) zaman zaman dile getirdiği 
Ege Ordu Komutanlığı'ndan emekli olmadığı için hissettiği pişmanlık 
duygularının gayrisamimi olduğuna inanmak kolayolmasa gerek. Olsa olsa, askerlerin Türkiye için uygun gördükleri sistemi33 darbe sonrası daha rahatlıkla uygulayabileceklerini düşünmeleri söz konusu edilebilir. 

Bir anlamda terör ve şiddet, askerlerin tahayyülündeki Türkiye özleminin 
gerçekleştirilmesinde dolaylı olarak vesile olmuştur. Yanlış anlaşılmamalıdır, 
askerler terörü körüklememişler, terörle mücadele sürecinde bilinçli bir biçimde 
pasifliği seçmemişlerdir. Ancak, müdahale alternatifinin varlığı ve bu yolun 
kendi zihinlerindeki olması gereken Türkiye idealinin gerçekleşmesine hizmet 
edebileceğini düşündükleri içindir ki, "demokratik rejim içinde" terörü yenme yi 
bir ölüm/kalım mücadelesi olarak da algılayamamışlardır. Dolayısıyla, terörle 
mücadelede ortaya çıkan bu türlü durumlan, yüksek komuta kademesi 
tarafından niyet edilmemiş, öngörülmemiş ve fakat müdahale düşüncesinin 
ortaya çıkmasıyla birlikte kendilerini kaçınılmaz bir biçimde içinde bulduklan 
durumlar olarak görmek daha yerinde bir tutumdur. 

Eğer askeri müdahalenin meşru bir çözüm olarak görülmesinin bu türlü 
sonuçlara yol açtığı tespiti doğru ise, bu bizi hayati öneme sahip bir dizi soruya 
götürür. Neden askerler, müdahaleleri demokratik rejimin karşılaşhğı sorunlara 
bir alternatif olarak düşünebilmektedirler? Neden demokratik rejim, belli 
değerler tehlikeye düşer göründüğünde askıya alınabilir bir şey  görüntüsünde dir? 

Bu konuda birbirini besleyen iki faktörden söz etmek mümkündür. 

Bunlardan birincisi Türk ordusunun kendisini ülkenin/devletin ve bunlann 
temelini oluşturan ilkelerin gerçek koruyucusu olarak görme eğilimidir.34 
Devleti, toplumun hamisi ve onu bir arada tutan temel harç; kendilerini de 
devletin (ve dolayısıyla toplumun) çıkarlannın koruyucusu olarak gören 
Osmanlı-Türk bürokratik dünya görüşünün, Cumhuriyet döneminde farklı 
söylemlerle yeniden üretilmesiyle oluşmuş bu zihniyet askerlerin müdahaleleri, 
belli koşullar gerçekleştiğinde yerine getirilebilecek, sıradan bir görevmiş gibi 
algılamasının zeminini hazırlamaktadır. Buna göre, demokratik rejim, çoğu 
zaman aynı olduğu düşünülen ülke ve devletin çıkarlarının tehlikeye düştüğüne 
inanıldığında bir süre için rafa kaldınlabilecek bir yönetim biçimi 
görünümündedir. Oysa istikrarlı demokrasilerde askeri müdahalenin 
demokratik rejimin alternatifi olarak düşünülmesi, demokratik rejimi ortadan 
kaldırmaya teşebbüs olarak algılanan bir suç mahiyetindedir. Bu konuda 
kendisi de 1960 darbesinin içinde yer almış olan Orhan Erkanlıonın 
değerlendirmeleri anlamlıdır. Erkalı Oya (ERKANLI, 1973:375) göre; 

Diğer ordularda subaylık herhangi bir devlet hizmeti gibi, profesyonel meslektir. 
Bizde ise bir mesleğin üzerinde milli bir vazifedir, devlet muhafızlığıdır. Bütün 
okullarda bu telkinlerle yetişen subaylar, rütbeleri yükseldikçe, yetki ve imkanlan artttıkça aynı fikirleri kendi muhitlerine de yayarlar ve böyıece okulda başlayan, Cumhuriyeti korumak ve kollamak görevine bağlılık bütün ordu hayatlan boyunca onlar için değişmez bir inanç haline gelir. Şartlar gerektirdiği zaman bu vazifeyi yapmak için ya kendileri harekete geçerler veya verilen müdahale emirlerininormalbir vazifeyapmanın rahatlığıiçindeyerinegetirirler.35 
İkinci ve genellikle gözden kaçırılan bir faktör ise bu zihniyetin oluşumu 
ve kendini yeniden üretmesinde sivillerin yaptığı katkılardır. Ordunun 
rejimin/devletin/ülkenin gerçek koruyucusu olduğu görüşü, çoğunlukla açıkça 
ifade edilrnese de, sivillerin de paylaştıklan bir görüştür. Özellikle 12 Eylül'e 
giden süreçte sivillerin, darbenin en önemli sebeplerinden biri olan terörizmin 
demokratik kanallar içinde kalınarak çözülebileceğine duyduklan inanan 
askerlerden daha yüksek olmadığını söylemek abartı sayılmamahdır. Diğer bir 
deyişle, terörün ancak askerler eliyle ve onlann metodlarıyla yenilebilcceğine 
duyulan inanç yaygındır. Bu konuda, AP ve CHP liderlerinin samimiyetinden 
şüphe etmek için elimizde yeterli nedenler yoktur ancak, Kenan Evren 
kendisine müdahale çağrılan yapan milletvekilleri, senatörler (EVREN, 1990: 280-1), çeşitli baskı grubu örgütlenmeleri ve vatandaşlardan aldığı mektuplardan (EVREN, 1998) bahsetmektedir. 

Bu anlamda, sivillerin demokrasi ye olan inançsızhkları, askerlerin inançsızhklarını besleyen önemli bir faktör olarak göze çarpmaktadır. çünkü ordu müdahale edip etmeyeceğine ilişkin karan müdahalenin çeşitli toplumsal gruplar tarafından nasıl karşılanacağına ilişkin değerlendirmeler yapmadan almayacaktır (LINZ, 1978: 17). 

Her halükarda sivillerin tepkisinin ne olacağına ilişkin hesaplamaları yapmak durumundadır. Bu, TSK gibi kurumun kitle düzeyinde nasıl algılandığına önem veren ordular için özellikle böyledir. 
12 Eylül öncesinde de müdahale kararı ancak uzun nabız yoklamalarından sonra alınmıştır (DEMIREL,2001). 

Vi. Sonuç Yerine 

12 Eylül 1980 müdahalesi sürecinde askerlerin darbeye meşru zemin 
yaratmak için terörün üzerine bilinçli bir biçimde gitmedikleri görüşünü 
savunmak, eldeki veriler ışığında, kolay değildir. Ancak, 1979 yılının 
ortalanndan itibaren meşru bir çözüm olarak müdahale alternatifinin 
düşünülmesiyle birlikte, askerlerin hem terörle mücadelede daha girişimci, 
yaratıcı olma, hem de demokratik rejim içinde teröre çözüm olabilecek diğer 
seçenekleri zorlama iradelerinin çeşitli şekillerde zaafa uğradığını da söylemek 
gerekir.

Bu nokta da bizi Türkiye'de demokrasinin karşı karşıya bulunduğu çeşitli 
problemlerin anlaşılmasında kilit öneme sahip bir konuya götürür; askeri 
müdahalenin demokratik rejimin karşılaşhğı problemleri gidermek için "meşru" 
bir çözüm olarak hem siviller hem de askerler tarafından kabul edilmesinin 
yarathğı çeşitli sorunlar. Meselenin aynnhlı bir analizinin çalışmamızın 
boyutlarını aşhğının farkında olmakla birlikte, daha derinlemesine araşhrmalara 
zemin hazırlamak umuduyla, bu konuda bir kaç gözlemizi aktarmak istiyoruz. 
Askeri müdahalenin bir alternatif olarak düşünülmesi, askerleri, demokratik rejimi korumak için göreve çağn1dıklannda (örneğin sıkıyönetim 
ilanı halinde olduğu gibi) mütereddit, risk almaktan çekinen, kendilerini 
zorlamaktan kaçınan bir tutum almaya itebilmektedir. Ayrıca, müdahale 
alternatifinin varlığı, demokratik rejime kendi içinde çözümler yaratma 
hrsahnın tanınmamasımn da önemli bir nedenidir. Belki de, 12 Eylül, Türk 
siyasi tarihinde sorunların askeri müdahaleye başvurulmadan çözülmesi için 
demokratik rejime tanınan fırsatların, en azından 27 Mayıs 1960 ve 12 Mart 1971 müdahaleleriyle karşılaşhrıldığında, önemli ölçüde yüksek olduğu bir örnektir. Ordunun kötüye gidişi düzelttikten sonra tekrar demokrasiye döndüğü, 
bu nedenle de söz konusu faktörün zararının çok da fazla olmadığım savunan 
görüşlerin gözden kaçırdığı bir nokta vardır. Demokratik küıtür ve demokratik 
gelenekler ancak demokrasinin uzun süreler başarıyla işlemesiyle, sorunların 
alhndan kalkabilmesiyle mümkün olabilir (DIAMOND/LINZ/LlPSET, 1995: 10). 

Diğer bir deyişle, demokratik rejim karşılaşhğı sorunları zaman içinde 
çözebildiği ölçüde hayatiyet kazanabilir, güçlenebilir. Demokrasinin kendini 
pekiştirmesinin yolu hem elitin hem de vatandaşların demokrasinin sorunları 
gerçekten çözebileceğine inanmalarından geçer. Bu inana yaratmamn ilk şarh 
ise demokratik rejime fırsat tanımak, problemlerle karşılaşıldığında askeri 
müdahaleyi asla bir alternatif olarak görmemektir. 

İkindsi, askeri müdahalenin siviller tarafından da meşru bir çözüm olarak 
algılanmasının sonuçlarının da demokratik rejim için en az bu kadar zararlı 
olduğudur. Askeri rejimieri kendi kariyerleri için bir basamak olarak gören 
sivilleri bir yana bırakırsak, sivillerde "nasıl olsa askerler gelir, bizim çözmekte 
zorlandığımız problemleri çözer, sonra da tekrar demokrasiye geçer, bizler de 
yolumuza devam ederiz" düşüncesi görülmektedir. Örneğin gazeted Yalçın 
Doğan, 12 Eylül darbesinden sonra "çok şükür bu günleri de gördük diyen iki üç 
tane bakanla konuştuğunu" belirtmektedir (BiRAND/BİLA/ AKAR,1999:187).36 

Türkiye'de askeri yönetimlerin Latin Amerika ve Afrika ülkeleriyle 
karşılaşhnldığında baskıa niteliklerinin öne çıkmaması ve genelde kısa sürede 
demokrasiye dönülmesi, darbelerin sivillere getirdiği maliyetleri indiren 
faktörler olarak, bu inana besleyen bir nitelik taşımaktadır. Böylece gözler 
orduya çevrilmekte, kışlamn kapılan çalınmaktadır. Askere davetiye çıkaran bu 
anlayış, müdahaleleri kolaylaştırdığı gibi, müdahale beklentisi nedeniyle, 
demokratik rejim içinde kalarak sorunlara çözüm aiama kararlılığını 
zayıflatmakta, rejimin sorun çözebilme kapasitesine sekte vurabilmektedir}7 
Sivillerin bu tutumunun, askerlerin sivillere ve demokratik rejime olan 
güvensizliğini artıran bir faktör olarak, koruyuculuk ideolojisini beslediğini de 
eklemek yanlış olmasa gerektir. Çünkü, bu tutum askerlerin zihninde ağırlıklı 
bir yer işgal eden, kişisel menfaatleri için ilke tanımayan siviller tiplemesine 
uymakta ve ülkeyi gerektiğinde bunlara karşı da koruyacak tek ve gerçek gücün 
ordu olduğu düşüncesini pekiştirebilmektedir. Türk demokrasisinin önemli 
açmazlarından birini oluşturan bu kısır döngünün aşılabilmesi ise, sivil siyasal 
güçlerin demokratik rejimin sorun çözme kapasitesini artırmalanna bağlı 
olduğu kadar; demokrasinin vazgcçilmezliğini savunma noktasında ne ölçüde 
tutarlı hareket edebilecekleriyle de yakından ilişkilidir. 

Kaynakça 

AHMAD. Feroz (1995), Demokratikleşme Sürecinde Türkiye, 1946.1980 (Istenbul: HII). 
ARCAYÜREK, Cüneyt (1990), Demokrasi Dur-12 Eylül 1980, Cüneyt ArcaYÜTek Açıklıyor 10 (Ankere: Bılgı, Ikinci Beskı). 
BATUR, Muhsin (1985), Anılar ve Görüşler.Oç Dönemin Perde Arkası (Istenhul: MIlliyet). 
BAYKAM,Bedrl (1999), 68'/j Yıllar. Tanıkbklar(Ankere: Imge). 
BILGE.CRISS, Nur (1991), 'Mercenerles of Ideology: Turkey's Terrorlsm Wer,' RUBlN, Berry (ed.), Terrorisrn and Politics (New York: Sı MertJn Press): 123-150. 
BIRAND, Mehmet A. (1984), 12 Eylül.Saat 04:00 (Istenbul: Kerecen). 
BIRAND, Mehmet A./ B1LA,Hlkmet/ AKAR, Rıdven (1999), 12 Eylül. Türkiye'nin Milacü (Istenbul: D~en). 
BÖLİGIRAY,Nevzet (1989), Sokaktaki Asker.Bir Sıkıyc5netim Komutanuun 12 Eylül Dönemi Oncesi Haliralan (Istenbul: MIlliyet). 
BÖLİGIRAY, Nevzet (1991), Sokaktaki Askerin Dönüşü (12 Eylül Yönetimi Dönemi) (Ankere: Tekin). 
CIZRE.SAKALUoGLU, Ümit (1997). 'The Anetomy of the Turkish Mılltery's Polıtlee! Autonomy,' Comparative Politics, 29/2: 151-166. 
DEMIREL, Süleymen (1990), Anı Degilltiraf(Ankere: AyylldlZ). 
DEMIREL,Tenel (1998), Political Party Elites and tJıe Breakdown ofDemocracy: The Turkish Case, 1973-1980 (Yeyınlenmamış Doktora Tez!, Bilkent Üniversitesi Slyeset BIlimI ve Kemu Yönetlml Bölümü, Ankara). 
DEMIREL. Tıınel (2001), "To Intervene or Not - An Anııtomy of Turkish Mlııtııry's Declslon: The Cııse of 12 Septernber 1980,' (Yııyınlıınmıımı, çıılışmıı). 
DlAMOND. urryı UNZ. Juıın Ji UPSET, Seymour Meıtln (1995), 'Introduction: Whııt Mekes For 
Demoerııcy,' DlAMOND, urryı UNZ. Juıın Ji UPSET. Seymour Mıııtln (eds.). Politics in 
Deueloplng Countries-Comparlng Experiences wiıJı Demoeracy (Boulder: Lynne Rlenner. 2. Beskı): 1-65. 
DODD. Clement H. (1990). The Crisis ofTurlcish Democracy (London: Eothen, 2. Biıskı). 
DURU, Omıın (1995), Ecevit'In Çilesi (Istıınbul: Afıı). 
EUAS, Norbert (I 994). The Ciııiliz/ng Process (Oxford: BlllCkweıı). 
ERKANU. Omıın (1973). Amlar. Sorunlar Sorwnlular (Istıınbul: Behıı. 3. Beskı). 
EVREN. Kenıın (1990). Kenan Evren'ln Amlan, ciILi (Istanbul: MIlliyet). 
EVREN, Kenıın (199 ill), Kenan Evren'in Anılan. cilt 2 (Istıınool: MIlliyet). 
EVREN, Kenıın (I 991 b), Kenan Evren 'In Amlan. cil! 3 (Istıınbul: Mııılyet). 
EVREN, Kenıın. (1995) Unutulıın Gerçekler (Ankıırıı: Tlsıımııt). 
EVREN. Kenıın (1998), Kenan Evren'le 31 Mart 1998 Tarihinde Marmaris'te Yazann Yapugı Görüşme. 
FlNER, Sıımuel E. (I 988). A Man on Horseback- The Role of Military in Politics (Boulder. Westvlew, 2. baskı). 
GEMALMAZ, Semlh (1996). '12 Eylül Rejimi,' Yüzyıl Biterken-Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi. Cılt 14 (Istıınbul: Iletişim): 974-998. 
GÜVENIR, Osmıın (1980), 'Türkiye'de Terör ve Güvenlik KuvvetlerinIn Durumu.' Türkiye'de Terör-Abdi ıpekçi Semineri (Istıınool: Gıızeteeller Cemlyetl Yııyını): 82-96. 
HALE. Wııllıım (1994). Turkish RJUlics and ıJıe Military (London: Routledge). 
HENZE. Pııul (1993), Turkish Dernocracy and American A/liance-RAND Pııper-P 7796 (Sııntıı Monicil: Rıınd). 
HEPER, Metln (1979-80). 'Reeent Instııbııity In Turkish Politlcs: End of il Monoeentrlst Pollty,' Intemational Journal of Turkish Studies, 111:102.] 13. 
HEPER. Metln (]985), The State Tradilion in Turkey (London: Eothen Press). 
KARPAT, Kemııl H. (1981) 'Turkish Demoerııcy ııt Impıısse: Ideology. Pıırty Polltles ıınd the ThIrd Mllltııry Interventlon,' Internalional Joumal of Turkish Studies, 2: 1-43. 
KARPAT, Kemııl H. (1988). 'Mllltııry Interventlons: Army-Cıvlllıın Relııtlons In Turkey Before ıınd Mter the 1980's,' HEPER. Metlnl EVIN. Ahmet (eds.), State Demoeracy and ıJıe Military: Turkey in ıJıe 1980's (Berlin: Wıılter de Gruyter): 137 - i58. 
KAUFMANN. Robert R. (1979), 'Industrili Chıınge ıınd Authoritıırlıın Rule,' COWER, Dııvld (ed.). The New AuıJıoritarianism in Latin America (Prineeton: Prlnceton University Press): 165.253. 
KEYDER. Çııglıır (ı 987), State and Class in Turkey (London: Verso). 
KEYDER, Çııglıır (I 995), 'Democrııcy ıınd the Demise of Nııtlonııl Developmentıııısm: Turkey In PerspectJve,' 
BAGCHI, Amiyıı K. (der.), Dernocracy and Development (New York: St. Mıııtln Press): 193-214. 
UNZ, Juıın J. (1978). The Breakdown of Demoeralic Regimes: Crisis. Breakdown and Reequilibration 
(BııltJmore: Johns Hopkins University Press). 
UNZ, Juıın J. /STEPAN. Alfred (1996). Problems of Demoeralic Transition and Consolidalion, SouıJıem Europe, SouıJı America, and RJst-Communist. Europe (Beltimore ıınd London: The Johns Hopklns University Press). ro\llMCU.UQur (1987), 12 Eylül Adaleti (Ankıırıı: Tekin).
NORDU NGER , Erk "'. (1977), Soldiers in PoIiUcs-MililiJly Coups and Governmeilis (New Jersey: PrentJce Hall). 
NUR, Ziya (1991), DilIldar Taşer'in Büyük Türkiye'si (ırfan: Istanbul, 5. Baskı). 
ÖZOOOON, Ergun (2000), Türk Anayasa Hukuku (Ankara: Yetkin, 6. Baskı). 
ÖZKAN, Tuncay (1996), Bir Gizli Servisin Tarihi (lsUlnbul: Milliyet). 
PORTES, AleJandro (2000), 'The Hldden Above: Soclology as Analysls of the Unexpected.l999 Presldentlal Adress,' American Socialogiea/ Review, 65/1: 1.la 
REMMER, Karen L (1986), 'The PolltJcs of Economle SUlbillzatlon: IMF SUlndby Programs In Latin "'merka,' Comparaüve fbliUcs, 18: 1.24. 
RUSTOW, Dankwart A.. (1964), 'Turkey.The MlllUlry,' WARD, Robert A./RUSTOW, Dankwart (eds.), PoIiUca/ ModernizaUon in Japan and Turkey (Prıncelon: Princeton University Press): 352.388. 
SABUNCU, Yavuz (2001), Anayasaya Giriş (Ankara: Imaj, 7. Baskı). 
SAVRAN, Sungur (1987), '1960, 1971, 1980: Toplumsal Mucadeleler. Askeri Mudahaleler,' 11.Tez Kitap Dizisi, 6: 132.168. 
sc HMJTTER , Philippe C.I KARL, Terry L (1991), 'What Democracy Is ... and ls not,' Journa/ of Democraey, 12/3: 75.89. 
SHICK, Irwln C./ TONAK, Ertugrul A. (1987), 'Concluslon,' SHICK, Irwln.CI TONAK, Ertugru1 A. (eds.), Turkey in TransiUon (Odord: Oxford University Press). 
SPENCER, Henry R. (193 ı), 'Coup D'eUlt,' SEUGMAN, E.R. (editor In chlef), The Erıcy/opedia of Socia/ Sciences, Vol. 4 (The Macmlllan Company: New York): 508.9. 
ŞENSES, F1kret (1991), 'Turkey's Stabillzatlon and Structural Adjustrnent Program In Retrospect and Prospect,' The Deve/oping Economles, 29/3: 210.234. 
TACHAU, Frank! HEPER, Metin (l983), 'The SUIte, Politics and the Military In Turkey,' ComparaUve fbliUcs, 16: 17.33. 
T.C GENEl..KURMAY BAŞKANUÖI (1983), Türkiye'de Anarşi ve TerVrün Gelişmesi, Sonuç/an ve Güvenlik Kuvvetleri I/e On/".nmesi (Ankara). 
T.C MILLI GÜVENLIK KONSEYI GENEL SEKRETERUÖI (1981), 12 Ey/ül.Oncesi ve Sonrası (Ankara: Türk Tarıh Kurumu). 
TUTUM, Cahlt (1976), 'Yönetimin sı yasallaşma sı ve Partizonlık,' Amme Idaresi Dergisi, 9/4: 9.32. 
WELCH, Claude E. (1993), 'Coup D'etat,' KRIEGEL, Joel (edltor In chlef), The Ox[ord Companion to PoIiücs 
of the World (New York: Oxford UnIversity Press): 204.5. 
YALÇiN, SonerI YURDAKUL, Dagan (l999), Pay PlpcrBir MIT Görevlisinin Sıradışı Yaşamı: Hiram Abas 
(lstanbul: Dagan). 
YETKIN, Çetın (1995), Türkiye'de Askeri Darbe/er ve Amerika, 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Ey/ü/de Amerika'nınYeri (Ankara: Ümit). 
YlRMlBEŞOĞLU, Sabrı (1999), Askeri ve Siyasi Anılanm.1 965-1999, 2. cılt (Isuınbui: Kosuış).

DİPNOTLAR;

1 Bu çalışmada 12 Eylül 1980 harekatı, iktidarın güç kullanarak veya güç kullanma tehdidiyle anayasalolmayan bir biçimde el değiştirmesi anlamına (SPENCER, 1931:508; WELCH, 1993: 204) gelmek üzere bir "coup d'etat" olarak nitelendirilmektc ve "coup d'ctat" terimini karşılamak üzere "askeri müdahale" ve "darbe" terimleri eş anlamlı olarak birlikte kullanılmaktadır.
2 Demirel'in 1999 yılında bir TV kanalı için hazırlanan ve daha sonra kitap olarak da yayınlanan 12 Eylül 1980 darbesini anlatan bir programda, ileri sürdüğü bu tezlerden hiç bahsetmemiş olması üzerinde durulması gereken bir noktadır. Ya Demirel 1990'lı yıllarda, muhalefette iken ileri sürdüğü iddialara artık inanmamaktadır, ya da bu iddialan 1999'un konjonktürü içinde dile getirmenin anlamlı olmayacağı görüşündedir. 
3 Cumhuriyet Ilalk Partisi (CHP) lideri Bülent Ecevit'in benzer görüşleri için (Milliyet, 2 Ağustos 1989).
4 Çağlar Keyder'de (KEYDER, 1987:228) 1987 tarihli çalışmasında bu teze daha sempatik baktığı izlenimini vermekteydi. Ancak, 1995 tarihli bir başka çalışmasında Keyder (KEYDER, 1995: 209), "1980 darbesinin Bürokratik-Otoriter bir darbe olmadığını," belirtmiştir. 
5 Gerek CHP lideri Bülent Ecevit, gerekse AP lideri Süleyman Demirel de Yetkin (YETKIN, 1995: 198-199) ile yaptıklan görüşmede bu görüşü destekleyen bir hıhım içinde olmuşlardır.
6 "Türkiye'yi bir istikrarsızlaştrma operasyonu ile Amerika, kasıtlı olarak, planlı olarak 12 Eylül'e sürükledi," diyen Sosyalist Işçi Partisi lideri Doğu Perinçek (BiRANDI BILAL AKAR, 1999: 70) bu konuda bir istisnadır. 
7 Kenan Evren'de (BIRAND/BILAI AKAR, 1999:140) askeri müdahale olmasaydı bu programın uygulanamayacağını belirtmiştir.
8 Dönemin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi üyelerine danışmanlık yapan Paul Henze'e (HENZE, 1993:45) göre, "Carter yönetimi önceden haberdar olsaydı bile, müdahaleyi durdurma amacıyla harekete geçmeyecekli, ancak yönetim haberdar edilmemeyi tercih etli." Birand, Bila ve Akar da (BIRAND/BILA/AKAR, 1999:194) lIenze'in "aslında Washington olayların bu şekilde gelişmesine izin verdi. Zira çıkarlarunız bunu gerektiriyordu," dediğini aktarmaktadır. 
9 Terör ve şiddet dalgasının ürkütücü boyutlara varmasında birer köşe taşı teşkil eden kimi olaylar -1 Mayıs 1977 Taksim olayları, gazeteci Abdi ıpekçi'nin öldürülmesi, Kahramanmaraş katliamı- halen tam anlamıyla aydın1atılamamış, provokasyon iddiaları inandırıcı bir biçimde ortadan kaldınlamamıştır. Omeğin Ecevit (BIRAND/BILA/ AKAR, 1999: 109) Kahramanmaraş olaylarının kendisini sıkıyönetim ilanına mecbur etmek içinçıkarıldığı kanaatini taşıdığını söylemekte dir. Istihbarat servislerinin iç yüzünü anlatma idddiasını taşıyan bir çok çalışmada da benzeri iddiaları bulabilmek mümkündür. Bu konuda bkz. (OZKAN, 1996; YALÇIN/KUROAKUL, 1999).
10 Toplumsalolguların insan eylemlerinin etkileşiminin bir sonucu olmakla birlikte genelliklekimse tarafından niyet edilmemiş bir nitelik taşıdığı düşüncesi Iskoc; Aydınlamageleneğine mensup Adam Ferguson ve David ilume gibi düşünürlerce dile getirilmiştir.

Frederick Hayek'in piyasanın "kendiliğindenliğini" açıklamakta kullandığı bu kavramısosyal bilimlere "geri getiren" kişi ise Norbert EHas'hr. Bu konuda bkz. (PORTES, 2(00).
11 (Resmi Gazete, 16909, 23 Şubat 1980).
12 İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ'un polis ve istihbarat örgütleri hakkındaki değerlendirmeleri için, bkz. (EVREN, 1990: 315, 318).
13 Bu çalışmada Korgeneral Nev7.at Bölügiray'ın anılarından önemli ölçüde faydalanıldığı görülecektir. Bunun nedeni sadece Bölügiray'ın anılarını ya7.an tek sıkıyönetim komutanı olması değildir. Nevzat Bölügiray, 12 Eylürden sonra Genelkurmay Başkanlığı Sıkı yönetim Koordinasyon Kurulu başkanlığına atanmış ve Ağustos 1983 yılında Korgeneral rütbesindeyken emekli edilmiştir. Bölügiray anılarında (roLÜGlRA Y, 1989: 637) Evren'in başlangıçta kendisini çok takdir ettiğini fakat sonradan "köprülerin altından çok sular geçtiğini" belirtmekte ve "bunları bu gün için açıklamak olanaksız ... belki bir gün.."
demektedir. Bölügiray (BÖLÜGIRAY, 1991: 48 -53), 1991 yılında yayınlanan bir diğer anı kitabında 12 Eylül yönetimini "sağa kaymakla," "milliyetçi ve muhafazakar" olmakla suçlamıştır. Bölügiray'ın 12 Eylürün yüksek komuta kademesiyle olan ilişkileri düşünüldüğünde, kendisinin, özellikle 12 Eylül öncesinde yaşadığı olayları komutanların lehine yorumlamak gibi bir çaba içinde olma ihtimalinin düşük olduğunu, bu nedenle de yaşanılanlar konusunda daha objektif bir tutum alabileceğini düşündük.
14 Evren'in konuşmayı abartarak sunduğu ileri sürülebilirse de, Güneş bunlar yayınlandıktan sonra, böyle bir söz etmediğini açıkça belirtmemiştir, Ayrıca, Güneş'in benzeri sözleri, 12 Mart 1979 tarihli Cumhuriyet gazetesiyle, 8-14 Ekim 1979 tarihli (n,446) Yankı dergisinde de bulunabilir. Emniyet Genel Müdür yardımcısı Osman Güvenir'in emniyet kuvvetlerinin sayı ve teknik donanım açısından yetersizliklerin vurgulayan konuşması için, bkz. (GÜVENIR,198O).
15 Yüksek bir mesleki dayaruşma ruhuna sahip olan TSK mensuplarının, bir subayın özellikle de sivil yargı önüne çıkarılmasından rahatsızlık duydukları söylenebilir, Bu bağlamda, 27 Mayıs müdahalesinin içinde yer almış olan Dündar Taşcr'in sözleri anlamlıdır; "askerler arasında rekabet, küskünlük, hatta husumet bulunabilir, Ancak bütün bu çevrelerle dışarıdan yapılan katılmalar, tarafını tuttuğunuz kimsede bile infial yaratır. Mamak mahkemesinde Talat Aydemir'in hasımları, hatta kazanırsam sizi kurşuna dizeceğim dediği askerler bile Aydemir aleyhine beyanda bulunmadılar." (NUR, 1991:118). 
16 Örneğin, 28 Aralık 1970 tarihindeki bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısında dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, sıkıyönetim ilanına, bunun komutanları ve orduyu 'bugünkü iktidarın emrinde" temasının işlenmesini doğuracağı ve komutanlarla astların arasına boşluk sokacağı gerekçesiyle karşı çıkıyordu (BATUR, 1985: 238).
17 Emeğin, 20 Mart 1978 tarihli Hürriyet gazetesi, kurtarılmış bölge ilan edilen İstanbul Umraniye'de beş kişinin öldürülmesinden sonra ifadelerine başvurulan kişilerin "siz gidcceksiniz onlar gelecek. Biz konuşmaylZ" dediklerini yazmaktadır. Bkz.(Hürriyet 20 Mart, 1978). 
18 Benzer düşünceler için, bkz. (BÖLÜGIRAY, 1989:389).
19 Örneğin AP lideri Süleyman Demirel, CHP hükümetini "organize (esat hareketi" olarak nitelendirmiş; asla başbakan olarak hitap etmediği ve "hükümetin başı" dediği Ecevit'i "baş bölücü" <Hürriyet, 25 Eylül 1978) ve "eli kanlı" (Hürriyet, 2 Nisan 1978) olmakla itham etmiştir. CIIP lideri Bülent Ecevit ise, Demirel'i "eşkiyanın başı" (Hürriyet, 22 Mart 1976) olarak nitelendirmiş; "Demirel kadar yıkıcı bir kişi daha olsa memleketin batacağını," (Hürriyet, 19 Mayıs 1980), AP hükümetinin tutumu sayesinde "Türkiyenin adeta bir faşist
veya Nazi gücünün işgali altına girdiğini" (Hürriyet, 21 Mayıs 1980), "en az 200.000 kişinin silahlandığını" (Hürriyet, 4 Haziran 1980) ifade edebilmiştir. Bu konuda bkz. (DEMIREL, 1998).
20 Bu rakamlar terör nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısını aylık olarak vermediği için, ilk ayların ortalamasının genelortalama olan 24 rakamından çok daha yüksek olduğunu söylemek yanlış olmaz. Aynı kaynakta verilen bir diğer grafikte bu durum açıkça görülmektedir (T,C GENELKURMAYBAŞKANLlGI, 1983:222). Ayrıca askerlerin müdahaleden önce hayatını kaybedenlerin sayısını yüksek, müdahaleden sonra hayatını kaybedenlerin sayısını ise düşük gösterme eğilimi içinde olabilecekleri de gözardı edilmemelidir.
21 1402 sayılı Kanunda 10 Ekim 1980 - RG 17131,8 Kasım 1980 RG 17154,15 Kasım 1980-RG 17161,11 Aralık 1980 RG 17187, 13 Ocak 1981 RG 17219 olmak üzere ilk yıl içinde önemli değişiklikler yapılmıştır. Evren (1995: 76), 12 Eylül 1980 ile Haziran 1983 tarihleri arasında onbeş değişik tarihte Sıkıyönetim Kanunu'nda değişiklikler yaptıklarını belirtmiştir.
22 10 Ocak 1981 tarih ve 17216 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan "Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine ve Kanuna Yeni Bir Madde Eklenmesine Dair Kanun" ilc aynı gün ve aynı sayılı Resmi Gazetede yayınlanan "Türk Ce;r.a Kanunun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına, Bazı Maddelerine Yeni Fıkralar Eklenmesine Dair Kanun." Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. (T.C MILLI GÜVENLIK KONSEYI
GENEL SEKRETERLlGI, 1981: 206-212; T.C GENELKURMAY BAŞKANLlGI, 1983:125-134) .
23 Bu konuda bkz. (MUMCU, 1987). 
24 MGK rejiminin yasama faaliyetlerinin dökümü ve eleştirel bir değerlendirmesi için bkz. (GEMALMAZ, 1996).
25 10 Mart 1982 tarihi itibarıyla 4795'i memur, 2061'i işçi olmak kaydıyla 7036 kişinin görevine  son verildiği, Genel Kunnay başkanlığınca hazırlanan bir kitapta belirtilmiştir (T.C 
GENELKURMAY BAŞKANllGI, 1983: 128). Birand, Hila, Akar (BIRAND/BILA/AKAR,  1999:226) bu sayının 30.000 civarında olduğunu belirtmektedirler. 
26 Bu düzenlemeler için, bkz. (T.C GENELKURMAYBAŞKANLlGI, 1983:131-2) 
27 Buna göre 12 Eylül, sivillerin kötü yönetimleri ve uzlaşamamalan sonucunda ülke  bütünlüğünü tehlikeye düşürmeleri, demokrasiyi yozlaşhrmalannın bir sonucudur. Ordu  süreç içinde elinden gelen her şeyi yapmış, ancak sivillerİn uzlaşmaz tutumlan askerlere,  demokrasiyi korumak için, onu geçici bir süre için askıya almaktan başka seçenek  bırakmamışhr. Burada basitleştirilmiş bir biçimde dile getirilen bu görüşün çeşitli  tezahürlerine Karpat (981), Heper (1985) ve Dodd (1990) gibi yazarların eserlerinde tesadüf  etmek mümkündür.
28 Kenan Evren (EVREN, 1990:500-503)müdahale sonrası neler yapılması gerektiğine ilişkin  görüşlerini cep defterine not ettiğini, bunun da 103 maddelik bir liste oluşturduğunu  yazmıştır. Yapılacaklar listesinde, çeşitli temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması,  senatonun kaldırılması, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, valilerin cumhurbaşkanı tarafından atanmaları, danıştay ve anayasa mahkemesinin yetkilerinin kısıtlanması, üniversite özerkliğinin sınırlandırılması, siyasi partilerdeki kadın ve gençlik kollarının kaldırılması, toprak reformu kanunu, referandum mekanizmasının getirilmesi, 
grev lokavt ve dernekler kanununda değişiklikler yapılması gibi öneriler vardır.
29 Evren (EVREN, 1998) kendisi ile görüşmemiz de, Demirel'e şöyle dediğini söylemektedir; "efendim bakın, diğer partilere de ihtar. Sizin bu işle methaldar olmadığınızı biliyoruz, çünkü daha bir aydır iktidarsınız, daha yeni iktidara geldiniz, onun için size yardımcı da olur bu verdiğimiz muhtıra, yani çıkarmak istediğiniz şeyleri önlemesinler diye." 
30 Evren (EVREN, 1990: 333) bu konuda şöyle yazmaktadır; "Fakat yine de içimde bir ümit yok değildi. Olur ya bir müdahale korkusu ile belki anlaşabilirler diye düşünebiliyordum."
31 Evren (EVREN, 1990:430) ikinci bir uyarı mektubu hazırlanması için talimat verdiğini ancak böyle bir mektubun "ülkede siyasi tansiyonu artırmaktan, muhalefet partilerine ve özellikle Cumhuriyet Halk Partisi'ne mevcut iktidarı devirmeleri için fırsat vermekten başka bir işe yaramayacağını" düşündüğü için vazgeçtiğini ifade etmektedir.
32 Vurgular Evren'e aittir. 
33 12 Eylül sürecinde hata yapmadığını söyleyen Kenan Evren'in bu 
sözleri müdahale sonrası süreçte uğradığını düşündüğü muameleden duyduğu 
rahatsızlığın bir sonucu olsa gerektir. Yoksa Evren soyut olarak müdahalelerin zararlı olduğu düşüncesini benimsemekle birlikte, 12 Eylülün bu kurala bir istisna oluşturduğu görüşünden vazgeçmiş değildir.
34 Bu konuda daha fazla bilgi için, bkz. (RUSTOW, 1%;, TACHAU/HEPER, 1983; KARPAT, 1988; HALE, 1994).
35 Bell7.er görüşler için bkz. (BÖLÜGIRA Yı 1989: 591-2).
36 Bir başka örnek olarak, darbelerin kimseye bir fayda getirmediğinin görüldüğünü söyleyen ancak yine de, .....ortam provokatif olarak bir çatışmaya girerse, bir kardeş kavgası olasılığı ortaya çıkarsa, Türkiye Cumhuriyeti'nin kazanımları ortadan kaldırılmak istenir ve bunu yapabilecek bir güç ortaya çıkarsa, o zaman darbeyi ben de destekliyorum, Ve darbe yapılmasını temenni ediyorum," (BAYKAM, 1999:53) diyen siyaset bilimi profesörü Toktamış Ateş verilebilir.
37 Süleyman Demirel (ARCAYÜREK, 1990: 429) bunu "devlet bir hadiseyle karşı karşıya kalınca, halktan parlamentoya kadar, en küçük memurdan en büyük memura kadar, nasıl olsa asker gelir beklentisine girdi mi, o devlet işlemez," diyerek ifade etmiştir.


***

12 EYLÜL'E DOĞRU ORDU VE DEMOKRASİ, BÖLÜM 3

12 EYLÜL'E DOĞRU ORDU VE DEMOKRASİ, BÖLÜM 3 



Demokratik siyasetin doğasında olan siyasal manevraları, zaman kaybı, 
disiplinsizlik, başıbozukluk olarak algılamaları muhtemel olan askerlerin, siyasi 
tansiyonu halihazırda olduğundan daha yüksek olarak algıladıklarından şüphe 
edilmemesi gerekir. Bununla birlikte, 1970'lerin ortalarından itibaren giderek 
yükselmeye başlayan siyasi tansiyonun hiç de normal düzeylerde seyretmediği 
de inkar edilmesi güç bir gerçektir. 12 Eylül 1980 öncesi Türkiyesi, siyasi 
partilerin yıllardır her gün birbirlerini terörün hami si olmakla suçladığı, 
bırakınız terörün nedenleri ve buna karşı ne türlü önlemler alınacağı noktasında 
anlaşmaya varmak, Cumhurbaşkanını dahi seçemediklcri, muhalefet 
partilerinin iktidarın başarısız olması için çalıştıkları bir ortamdır.19 Oysa 
terörün yenilebilmesi demokrasiyi savunma iddiasını taşıyan siyasal güçlerin 
teröre karşı demokratik rejimi savunma noktasında tereddüt göstermemelerini, 
bu uğurda ellerinde gelen her şeyi yapıp, konuyu kısır çekişmeler uğrunda 
kullanmamalarını gerekli kılar. Aksi halde hem emniyet kuvvetlerinin şevkinin 
kırılması, hem de yurttaşlar arasında siyasi gerilimin yükselmesi ve bunun 
terörü beslemesi muhtemeldir. 

Sonuçta askerlerin, 12 Eylül öncesinde terörle mücadelede neden başarılı 
olunamadığını açıklamak için ileri sürdükleri bütün bu faktörlerin yabana 
atılamayacak kadar önemli olduklarını düşünmek abartılı sayılmamalıdır. Terör 
sadece askerlerin çabasıyla yenilebilecek bir şeyolmayıp; siyasiler, sivil 
bürokrasi ve özelikle polis ve yargının etkin, partizanlıktan uzak ve koordineli 
çalışmalarını gerektirir. 12 Eylül'den önce sağlanamayan tam da budur. 

ıv. 12 Eylül 1980 Sonrasında Terörle Mücadele 

12 Eylül'den sonra askerler eleştirdikleri durumların giderilmesi için neler 
yapmışlardır da terörle mücadelede mesafe katedilebilmiş tir? Hatırlanacağı gibi 
Demirel, 12 Eylül'den sonra yapılanların sadece bir kaç küçük değişiklikten 
ibaret olduğunu ve aslında askerlerin bu yetkilere ihtiyaçları olmadığının açıkça 
ortaya çıktığını ifade etmişti. Bu soruya verilecek yanıtlar askerlerin 12 Eylül 
öncesinde gerçekten de ihtiyaç duymadıkları yetkileri isteyip istemedikleri 
konusunda bilgi verebilecektir. 

Öncelikle hemen belirtilmelidir ki, terör nedeniyle hayatını kaybedenlerin 
sayısında bıçakla kesilir gibi bir düşüş olmamıştır. Müdahaleden hemen sonra 
kurulan Milli Güvenlik Konseyi' nin (MGK) yaptığı ilk işlerden birisi 12 Eylül 
öncesinde sadece 22 ilde uygulanmakta olan sıkıyönetimi tüm ülkeye yaymak 
olmuştur. Böylece, teröristlerin sıkıyönetim bölgelerinden, sıkıyönetim ilan 
edilmeyen bölgelere hareketleri ve bunun terörle mücadelede yarattığı olumsuz 
etki giderilmiştir. Sıkıyönetimle birlikte uygulanan sokağa çıkma yasağı ve terör 
örgütlerinin müdahaleye karşı nasıl tavır alınacağına ilişkin değerlendirmelerle 
meşgul olmaları, ilk bir kaç günün huzurlu geçmesini sağlamıştır (BÖLÜGIRAY, 
1989: 644-8). Ancak terör olaylan, bundan sonra şiddetini azaltarak ta olsa 
devam etmiştir. Genelkurmay Başkanlığı tarafından yayınlanan bir çalışmada 
12 Eylül 1980 ile 11 Eylül 1981 tarihleri arasındaki 12 aylık devrede, 282 kişinin 
öldüğü belirtilmiştir (T.C .GENELKURMAY BAŞKANLlĞI, 1983:199). Ayda 
ortalama 24 kişinin terör nedeniyle hayatını kaybetmesi, bir önceki yılın (12 
Eylül 1979-11 Eylül 1980) aylık ortalaması olan 234 rakamına (T.C 
GENELKURMAY BAŞKANLlĞI, 1983:199) göre çok önemli bir azalmayı işaret 
etse de, terörün bıçakla kesilir gibi durduğu iddiasını desteklememektedir.20 
21 Eylül 1980 tarih ve 17112 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan kanunla 
askerler sıkıyönetim komutanlarına 12 Eylül öncesinde istenilen yetkileri 
tanımışlar ve ihtiyaç hasıl oldukça yeni değişikliklere gitmekten kaçınmamışlardır.

21 Sıkıyönetim Kanununda yapılan ilk değişiklikler, gözalh süresini önce 30 
daha sonra 90 güne çıkaran; sıkıyönetim komutanlarının kamu düzeni açısından 
çalışmaları zararlı görülen kamu görevlilerini işten çıkarabilmelerini mümkün 
kılan ve teslim ol emrine itaat edilmemesi halinde silah kullanma yetkilerini 
artırmaya malik değişikliklikler di. Daha sonra yapılan değişikliklerle de hem 
Türk Ceza Kanunu hem de Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda, 12 Eylül 
öncesinde yapılması istenilen değişiklikler yapılmıştır.

Burada bire bir karşılaştırma yapılırsa askerlerin isteklerinin bir kısmının 
askeri yönetimin sonlarında, bir kısmının da ancak kısmen gerçekleştirilebildiği 
görülecektir, Örneğin devlet güvenlik mahkemelerinin kuruluşu ve Olağanüstü 
Hal Kanununun çıkarılması ancak 1982'den sonra mümkün olabilmiştir. Bu da, 
askerlerin 12 Eylül öncesinde istedikleri bazı düzenlemeleri 12 Eylül'den sonra 
da yerine getirmedikleri düşüncesini akla getirmektedir. Sanki askerler, acilolan 
ve olmayan ayrımı yapmadan, her toplantıda anarşi ve terörle çoğu zaman 
dolaylı olarak ilgili bir yığın talep ile sivillerin karşısına çıkmaktadırlar. 

Bu tutumu, askerlerin işi yokuşa sürnle isteğinden çok, Türk bürokrasisinde hakim olan kültürün bir tezahürü olarak görmek daha doğrudur. Türk bürokrasisi içinde talep eden kuruluşlar, isteklerinin ancak bir kısmının karşılanabileceğini varsayarak taleplerini abartma eğilimi içinde olmaktadırlar. 
Aynca, 12 Eylül'den sonra da yerine getirilmeyen bu istekler ya terörle mücadelenin başansıru esastan etkilemeyen alanlarda kalmış, ya da 
demokratik rejim içinde gerçekçi olmakla birlikte, müdahaleyle birlikte anlamsız 
hale gelmişlerdir. çünkü müdahale sonrası askeri rejim, bir kurucu iktidar 
hüviyetindedir. Evren, müşavirlerine "öyle bir kanun çıkaralım ki; hem anayasa 
bulunsun ve hem de bize icra serbestliği sağlasın: Yani elimiz kolumuz 
bağlanmasın" (EVREN,1991:126)diyerek bir düzenleme yapılmasını istemiş ve 
sonuçta 28 Ekim 1980 tarih ve 1714 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan ve 12 
Eylül 1980 tarihinden itibaren geçerli olduğu belirtilen, "Anayasa Düzeni 
Hakkındaki Kanun" ortaya çıkmıştır. Bu kanunun 6. maddesi şöyle bir hüküm 
içermektedir; 

Milli Güvenlik Konseyinin Bildiri ve Kararlarında yer alan ve alacak olan 
hükümlerle Konseyce kabul edilerek yayımlanan ve yayımlanacak olan 
kanunların 9 Temmuz 1961 tarihli ve 334 sayılı Anayasa hükümlerine 
uymayanları Anayasa değişikliği olarak ve yürürlükteki kanunlara uymayanları 
kanun değişikliği olarak yayımlandıkları tarihte veya metinlerinde gösterilen 
tarihlerde yürürlüğe girer. 

Bu madde askeri rejimin asli kurucu iktidar olma iddiasını tüm açıklığıyla 
göstermektedir (SABUNCU, 2001:4). MGK, yasama yetkisine sahip kılınmış; 
yürütme organını tamamen kontrolü altına almış, aynca MGK'nin özellikle 
askeri yargı üzerinde de önemli etkilerinin olduğundan söz edilmiştir  Böylece 
demokratik rejimlerde yavaş cereyan eden, 12 Eylül öncesinde ise cumhurbaşkanlığı seçimi nedeniyle kilitlenmiş olan, yasama süreci hızlandırılmış, askerlerin gerekli gördüğü kanunlar, anında hazırlanıp kabul edilmiş, şartlar değiştiğinde de yine aynı hızlarla değiştirilmiştir.24 
ışte bu noktada Süleyman Demirel tarafından dile getirilen iddianın belki 
de en zayıf tarafı karşımıza çıkar. Demirel ve onun fikrini benimseyenler, 
sıkıyönetim ile, askeri müdahale sonrası askeri idare arasındaki aynmı gözden 
kaçırmışlardır. Sıkıyönetim demokratik rejimi sona erdirmeden belli hak ve 
özgürlüklerin, önceden belirlenmiş nedenler ortaya çıkbğında bir süre için 
değişen derecelerde olmak kaydıyla askıya alındığı olağanüstü bir rejimi ifade 
eder. Olağanüstü hal rejimIerinin konusu veya içeriği, ülkelere ve olağanüstü 
hal rejiminin niteliğine göre değişmekle birlikte, bunların ortak özellikleri 
idarenin yetkilerinin genişlemesi ve kişi temel hak ve hürriyetlerinin normal 
zamanlara göre daha fazla sınırlandırılabilmesi dir (ÖZBUDUN, 2000: 343). 
Demokratik rejimlerde sıkıyönetim ilan edildiğinde güvenlik kuvvetlerine 
verilen yetkiler artırılmakla birlikte bu, devlet gücü üzerindeki sınırlamaların 
tamamen ortadan kalktığı bir keyfilik veya kuralsızlık rejimi değildir. 
Sıkıyönetimin ilan edilmesi, süresi ve ne zaman kaldırılacağı yasama organına 
bırakılmıştır. Aynca, sınırlandırılmış da olsa, sıkıyönetimin bütün eylem ve 
işlemleri yargı denetimine tabidir. Oysa askeri idare rejimleri meşrutiyet lerini 
herhangi bir yasal normdan sağlamak durumunda değillerdir. Bu rejimlerin 
iktidar iddialan fiilen iktidarı ele geçirmiş olmalarından kaynaklanmaktadır. 
Böyle bir iktidarı sınırlandıracak en önemli şey ülke içi ve dışı iktidar ilişkileri ve 
güç dengelerinin varlığıdır. 
İktidarın kendine biçtiği rol ve kendisini meşrulaştırma biçimlerine bağlı olarak keyfilik ve/veya şiddet kullanma unsuru belli derecelerde sınırlanabilecektir. 

Durum böyle ifade edildiğinde, askeri rejimin terörle mücadelede neden 
daha başanh olduğunu anlamak kolaylaşmaktadır. Askeri rejim terörü alt 
edebilmiştir çünkü, sıkıyönetim ilanı halinde dahi güvenlik kuvvetlerinin 
uymak zorunda olduğu temel hak ve hürriyetleri koruyan sınırlamalar çoğu 
zaman hukuken, hukuken var gözüktüğünde de fiilen ortadan kalkmıştır. 
Güvenlik güçlerinin yetkileri demokratik rejimIerde kabul edilemeyecek 
derecede artbğı gibi, bu yetkileri kullanma konusundaki çekingenlikleri de 
askeri müdahale ile birlikte son bulmuştur (BÖLÜGİRAY, 1989: 651). Güvenlik 
güçleri, suçlu olduklarını düşündükleri kişilerin üzerine günün birinde sorumlu 
tutulmayacaklarmı bilmenin verdiği rahatlık içinde gidebilmişlerdir. 
Bu durum, Kenan Evren tarafından daha askeri müdahale öncesinde dile 
getirilmiştir. Evren bir beyanabnda "kan dökmek" istemediklerini, eğer bunu 
göze almış olsalar terörü kolaylıkla önleyebilcceklerini söylemişti (Milliyet, 15 
Şubat 1980). İşte 12 Eylül harckatıyla birlikte, güvenlik güçleri kan dökmeyi 
göze alarak terörle mücadeleye giriştiler. Eğer asker kendini "devletin içinde 
sayarsa, görevi öyle de olsa böyle de olsa asker yapacağına göre bu şartlar 
ortaya çıkmayacak ve darbeye gerek kalmayacaktı" (ARCAYÜREK, 1990:517) 
diyen Demirel'in gözden kaçırdığı nokta, askerin görevini "nasıl" yaptığı 
meselesiydi. Evet terörle mücadeleyi asker yapacaktı, mesele bunun hukuk 
kurallanna uygun bir biçimde mi yoksa, bunlan dikkate almadan mı yapılacağı 
noktasında düğümleniyordu. Darbeyle birlikte bu konudaki sorular da açıklığa 
kavuştu. 

12 Eylül müdahalesi gerek iktidarda kalma süresi gerekse bu sürede 
terörü yok etmek adına yapılan uygulamalarm sertliği açısından daha 
öncekilerden farklıydı. 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında kurulan Milli Birlik 
Komitesi idaresi ağırlıklı olarak Demokrat Parti önde gelenlerine karşı bir baskı
uygulamış, 12 Mart döneminde ise genellikle sol görüşlüler hedef alınmıştı. 
Oysa 12 Eylül'de terörün baş müsebbibi olarak algılanan solun üzerine şiddetle 
gidilirken, aşın-milliyetçi sağ da askeri yönetimin hedefi konumuna gelmiştir. 
Sadece lider kadrolan değil bu akımlarla bağlantısı olduğundan şüphelenilen 
herkes birşekilde 12 Eylül askeri yönetimi uygulamalarnun şiddetinden 
etkilenmiştir. Anılannda komuta konseyindeki arkadaşlanna, "eğer beni ve bu 
arada sizlerden de bir veya ikinizi suikast neticesinde öldürecek olurlarsa, en 
kıdemli arkadaşımız emir ve komutayı alır, görevi sürdürür. Hangi örgüt bu 
suikastı yapmış ise, o örgüte mensup ve tutuklu bulunanlann hepsini kurşuna 
dizersiniz. Böylece başka örgütlere de gözdağı verilmiş olur" dediğini belirten 
Evren (EVREN,1991a:132)terörü önleme amaanı gerçekleştirmek için nerelere 
kadar gitmeye hazır olduklarının işaretlerini vermekteydi. Bir değerlendirmeye 
göre, 12 Eylül 1980 ile demokrasiye geçildiği Ocak 1984 tarihleri arasında, 
siyasal nitelikli suçlardan ceza alan 9'u sağ 34'ü sol görüşlü 43 mahkum idam 
edilmiş, 650 bin kişi gözaltına alınmış, resmi rakamlara göre 171 kişi de 
gözaltında işkence ve kötü muamele neticesinde ölmüş, 43 kişi içinse gözaltında 
"intihar" ettiği raporu düzenlenmiştir' (BİRAND/BİLA/ AKAR, 1999:231-232, 240). 

Askeri idare, tüm bu sınırsız yetkileriyle sivil bürokrasinin yeniden 
yapılandırılması, harekatına da girişmiştir. Partizan olduklanna inanılan devlet 
görevlileri -üst düzey bürokratlar, öğretmenler, polisler, memurlar- işten 
çıkarılmış, görev yerleri değiştirilmiş veya emekli1iğe zorlanmıştır.25 Özellikle 
sağ ve sol polis dernekleri olarak bölünmüş olan emniyet kuvvetlerine sinmiş 
olan partizanlığın önlenmesi te?ürle mücadele açısından önemli bir adım 
oluşturmuştur. 
Bu derneklerin önce faaliyetleri durdurulmuş daha sonra da kapatılmışlar dır. 

Kenan Evren'in (EVREN, 1991a:12)verdiği, dönemin Ankara Emniyet 
Müdürü'nün kendisine ordunun iktidara el koyduğunu bildiren subayı 
ağlayarak karşılaması örneğinde olduğu gibi, terörle mücadeledeki başarısızlık, 
emniyet teşkilatında ancak darbeyle ortadan kalkabilen büyük bir gerilim 
yaratmıştır. Çünkü, araç-gereç yetersizliğinden, partizanlıktan, sorunlarmın 
ciddiye alınmamasından, hergün can korkusuyla görev yapmaya çalışmaktan 
emniyet örgütü de bunaımıştı (BÖLÜGİRAY, 1989:178-180).Askeri müdahale 
sivil güvenlik güçlerinde terörün nihayet yenilebileceğine ilişkin bir inana 
beslemiş, bu da onların terörle mücadele şevkini artıran bir etken işlevi 
görmüştür (BÖLÜGİRAY, 1989:643). Benzer biçimde, yargının hızlandınıması 
ve özellikle sıkıyönetim askeri mahkemelerinin etkin ve hızlı çalışmalannı 
sağlayacak düzenlemelerin devreye sokulması,26 devletin cezalandırma 
fonksiyonunu yeniden işler hale getirmiştir. 

Güvenlik güçlerine yardım ettiği takdirde teröristlerden zarar göreceğı. 
korkusu içinde olan vatandaşlann, askeri müdahaleyle birlikte terörün nihayet 
yenilebileceğine inanması ve askeri idareye verdiği destek, terörle mücadelenin 
başansına etki eden bir diğer faktördür. Askeri idare ilk günden itibaren halkın 
büyük desteğini almış, demokratik rejimin yaratamadığı terörün önlenebileceği 
inananı yaratabilmiş, darbe öncesi güvenlik kuvvetlerine yardım etmekten 
çekinen vatandaşlar, devlete yardıma olmaya başlamışlardır (BÖLÜG1RAY, 
1989: 646). Sonuç olarak, 12 Eylül sonrasında terörün basbn1masının, ancak 
güvenlik güçlerine olağanüstü yetkiler tanınması, insan hak ve hürriyetlerinin 
askıya alınması; diğer bir deyişle demokratik rejimin ortadan kaldırılması 
pahasına gerçekleştirilebildiğini söylemek gerekir. 

v. Koruma ideolojisi, Siviller ve Türk Demokrasisinin Açmazlar. 

12 Eylül öncesinde askerlerin müdahaleyi meşrulaşhrmak için terörün 
üzerine gitmedikleri iddiasının inandırıcı olmaktan uzak kaldığını söylemek, bu 
dönemde askerlerin üzerlerine düşen görevleri eksiksiz bir biçimde yerine 
getirdikleri anlamına da gelmemelidir. Ordunun bu süreç zarfında eleştirilebilecek bir yönü olmadığı idcÜası27da, terörle mücadelede bilinçli bir biçimde ihmalkar davranıldığı görüşü gibi sorgulanmaya muhtaçtır. Demokratik rejim teröre karşı mücadelesinde başansız gözüküyorsa, bu başansızlıkta, devlet mekanizmasının en önemli parçalarından biri olan ordunun rolü olmadığını söylemek kolay olmasa gerektir. 

Kenan Evren 1979 Eylül'ünde, ''bir müdahale zamanı gelmiş midir, 
Müdahale mi daha iyi netice verir yoksa ilgilileri ikaz mı daha münasiptir" 
sorusunu değerlendirmek için Genelkurmay Ikinci Başkanı Orgeneral Haydar 
Salhk'ın başkanlığında bir çalışma grubu kurdurmuştur (EVREN, 1990: 283). 
Burada kritik sorular şunlardır; müdahale tarihinden en az bir yıl öncesinden 
böyle bir çalışma grubu kurduran, müdahale fikrini tasavvur etmeye başlayan 
komuta kademesi, terörle mücadelede kendileri tarafından yapılması gereken 
görevleri yerine getirmekte ne ölçüde başanlı olabilirdi? Terörle mücadeleyi 
demokratik rejim içinde sürdürme iradesi, müdahale alternatifinin oluşumundan sonra zaafa uğramış mıdır? Diğer bir deyişle askerler, tam da böyle düşünmekle, terörle mücadeledeki başansızlığa bir katkıda bulunmuşlar mıdır?

Bu sorulara hayır cevabı verebilmek kolay olmasa gerek. "Demokratik 
rejimden başka alternatif yoktur," "sıkıyönetim son çaredir" diyerek terörle 
mücadeleye girişmekle, "nasıl olsa müdahale alternatifi var" düşüncesiyle 
terörle mücadeleye girişmenin bir farkı olmadığını iddia etmek gerçekçi 
değildir. Tercih edilen bir politikada ısrar etme kararlılığı ancak alternatifin 
daha kötü olarak algılanması halinde güçlenecek, alternatif olduğu 
düşünüldüğünde zorlu yolda ısrar etme iradesi ister istemez zaafa 
uğrayabilecektir. Bir kez müdahale fikrini tasavvur etmeye, bunu meşru bir 
çözüm olarak görmeye başlayan askerlerin, tam da bu sebeple, hem terörle 
mücadelede daha girişimd, yaraha olma, hem de demokratik rejim içinde 
kalarak teröre çözüm olabilecek diğer seçenekleri zorlama yönündeki 
iradelerinin çeşitli şekillerde zaafa uğrama olasılığının yüksek olduğunu 
düşünmek yanlış olmasa gerektir. 

Şimdi daha somut örneklerle, 12 Eylül öncesinde bu durumun askerleri 
nasıl etkilemiş olabileceği üzerinde duralrm. "Müdahale edebiliriz" düşüncesi 
zihinlere yerleşince, askerlerin müdahalenin sebebi olarak belirtilen terörle 
mücadelede göstermiş olduğu çabalar doğalolarak rutin bir görevolarak 
görülebilecek, komutanlar normalden daha fazla gayret gösteremeyecekler dir. 
Burada kastedilen, komutanların hem halihazırda sahip olduklan fırsatlan 
daha verimli, daha yaraha bir biçime kullanma, hem de bu türlü olanakları 
yaratma/ortaya çıkarma eğilimlerinin zaafa uğrama olasılığıdır. 
Siyasi iktidardan bağımsız olarak veya ona fazladan bir yük getirmeden, 
gerçekleştirilebilecek olan bu türlü uygulamalara örnek olarak terörle 
mücadelede uzman askeri birlikler yetiştirilmesi, askeri istihbaratın bu amaca 
matuf olarak yeniden organizasyonu, askeri cezaevlerinin iyileştirilmesi, 
ordunun sahip olduğu olanaklann sivil emniyet güçlerini daha verimli 
çalıştırmakta kullanılması, Bölügiray'ın (BÖLÜĞIRAY, 1991:17)önerdiği gibi 
tüm sıkıyönetim komutanlanrun uygulamalanm standart ilke ve planlara 
bağlamak ve uygulamada beraberlik ve etkinliği sağlamak gibi önlemler 
verilebilir. Içinde bulunulan koşullarda olağanüstü gayretler gösterilmeSini 
gerekli kılan bu türlü yollara gidilmemesinden ötürü askerlerin görevlerini 
layıkıyla yerine getirmediklerini ima etmek insaf sınırlannı zorlasa da, bu türlü 
seçeneklere başvurulmamasının altında alternatif bir çözüm olarak askeri 
müdahale beklentisinin yattığını söylemek abartılı olmasa gerektir. En azından 
müdahale karannın alınması ve planlanması aşamasında sarfedilen çabaların 
veyahutta müdahale sonrasında neler yapılacağına ilişkin tasanlan düşünmek
için harcanan zamanın,28 teröre karşı nasıl daha etkin olunabilir sorusuna cevap aramakla harcanması düşünülebilirdi. Eğer askerler müdahaleyi bir alternatif olarak düşünmeselerdi belki de bu zorlu yollara başvurma konusunda daha kararlı olabileceklerdi. 

Müdahale düşüncesinin zihinlere yerleşmesinin ikinci bir olumsuz etkisi 
ise, askerlerin demokratik rejimin yaşamasını sağlayabilecek alternatifleri arama ve/veya yaratma iradesinin zaafa uğramasında görülebilir. Bu türlü alternatifler aramanın askerlerin değil, öncelikle sivillerin sorumluluğunda olduğu doğrudur. Ancak yozlaşan demokrasiyi yeniden kurmanın 12 Eylül harekatının amaçlarından biri olduğu, müdahale öncesinde demokratik sistem içindeki tüm alternatiflerin tüketildiği, harekatın liderleri tarafından ifade edilmiştir. Bizim burada yapmak istediğimiz, demokratik rejim içindeki alternatiflerin tüketildiği iddiasının ne ölçüde gerçek olduğunu sorgulamaktır. 

Böyle bir durumda, daha çetrefil ve uzun bir yolalan demokratik rejim 
içinde alternatif arayışlan üzerinde ısrar etmek kolayolmayacak, askerler 
kendilerini içinden çıkılması kolayolmayan durumlar içinde bulabileceklerdir. 
Bunun başta gelen sebebi ise, demokrasi ile askeri rejim arasındaki farklılıklar ve bunlann askerler üzerinde yarattığı cazibedir. Demokratik metodun özünde, 
farklı çıkar ve iyi anlayışlannın ikna ve pazarlık yoluyla bağdaştınıması yatar. 
Bu itibarla, demokrasi yavaş seyreden, aktörlerin kendi çıkarlanm 
savunmaya/artırmaya yönelik manevralanna, pazarlıklanna izin veren, 
tereddütıü ve zaman zaman hiç bir yere varılamıyar düşüncesini zihinlerde 
uyandırması muhtemel bir süreçtir (SCHMIlTER/KARL, 1991: 85-6). 


4 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***