Ziya GÜLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ziya GÜLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2017 Cumartesi

SURİYE’DE MANDA YÖNETİMİNİN KURULMASI VE MİLLÎ MÜCADELE’YE ETKİLERİ BÖLÜM 2


SURİYE’DE MANDA YÖNETİMİNİN KURULMASI VE MİLLÎ MÜCADELE’YE ETKİLERİ.,
 BÖLÜM 2



Fransızlar böyle bir yükümlülüğü alırken elbette manda yönetimi sadece Suriye’yi kapsamıyordu. İşgal ettikleri bölgeler de zaten bunu açıkça 
gösteriyordu. Özellikle Urfa, Antep, Adana, Mersin ve Halep bölgelerini İngilizlerle anlaşarak işgal etmeleri, pazarlıkların ne kadar çetin geçtiğini 
göstermektedir. Fransızların Ermenileri kullanarak bu bölgede yaptıkları işgal ve mezalimler Anadolu’daki Millî Mücadele hareketini güçlü hâle getirirken 
Araplarla Türkleri ortak hareket etmeye yöneltiyordu. Sonyel, Mustafa Kemal’in takip ettiği politikayı şöyle özetliyordu: “Mustafa Kemal, Fransızlardan İngilizleri ayırarak Kemalist Türkiye ile bir anlaşmaya varmaya zorlar ve o sıralarda San Remo’da Türkiye’nin kaderi konusunda görüşmelerde bulunan İtilaf devletleri üzerinde olumlu izlenim yaratır umuduyla tüm gücünü Kilikya’da Fransızlarla Ermenilere karşı seferber etmeye başlıyor. Fransızların zaten kuşatılmış ve askerî açıdan umutsuz bir durumda bulundukları Mersin, Tarsus, İslahiye, Maraş, Antep ve Urfa’da çete savaşları düzenliyor. Suriye’deki Arapları Fransızlara karşı kışkırtarak ve Suriyeli yöresel katları (makamları), Türklere karşı savaşan Fransız askerlerine silah gönderilmesini engellemeye üsteleyerek Suriye’de Fransızlara karşı baş gösteren genel sızlanmadan büyük ölçüde yararlanıyor; bu davranışlarında, Fransızların Urfa, Kilis ve Antep’deki ordularına ek güç ve savaş gereçleri sevk etmek için Suriye’deki demir yollarından yararlanmalarını önleyen Suriye yönetiminden epeyi yardım görüyordu.”19 

Bu gelişmeler karsısında Fransızlar TBMM Hükûmeti ile anlaşma yollarını aramış ve Robert de Caix, M. Sava ve Amiral Lebon’dan oluşan Fransız Kurulu 20 Mayıs’ta Ankara’ya gelmişlerdir. Önce soğuk karşılanan heyetle yapılan görüşmeler sonucunda 20 günlük bir ateşkes anlaşması imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. 29 Mayıs gecesi başlayacak ateşkes anlaşmasına göre: “… bu süre içinde Pozantı, Sis, Antep, Maraş ve Urfa boşaltılarak kamu güvenliği Türk Jandarmasına bırakılacak; savaş tutsakları ve diğer tutuklular karşılıklı olarak mübadele edilecek; Kilikya’ da Fransız yönetimi ve iş adamlarına ayrıcalık hakları verilecek; buna karşılık, Fransızlar, Türk millî cereyanına karşı hiçbir davranışta bulunmayacak; bu akımın siyasi amaçlarını gayriresmî olarak destekleyecekler.”20 

Bu ateşkes anlaşması Millî Mücadele’yi yürütenlere hem zaman kazandırıyor hem de siyaseten Batılı devletlere karşı bir avantaj sağlarken iç meselelerini çözme ve birlik beraberlik sağlama imkânı veriyordu. Bu ateşkesten en çok rahatsız olan İngilizler ve Araplar olmuştur. İngilizler bunu, “İtilaf devletlerinin onuruna karşı indirilen “ciddi bir darbe ve “Kemalistleri Anadolu’yu kontrolünde tutan bir yönetim olarak tanımak yolunda ilk önemli adım” olarak nitelemişlerdir.21 Ateşkes 8 Haziran’da bozulurken 18 Haziran’dan itibaren ise bölgede şiddetli çatışmalar başlıyordu. 

1920 Haziran’ında başlayan Fransız mandasına karşı Araplarla Fransızlar arasındaki çatışmalar kısa sürede başlamıştır. 19 Temmuz’da başlayan çatışmalar üzerine Fransa, Faysal’a bir kesin uyarı gönderir. 24 Temmuz’da Fransızlar, Maisalum’da Arapları bozguna uğratarak Şam’a girmişlerdir. 31 Temmuz’da da Faysal’ın ailesiyle Dera’ya sığındığı bildirilmiştir.22 Faysal, Suriye’den Irak’a kaçmış, İngilizlerin desteği ile Irak krallığının başına geçmiştir. 

1920 Haziran’ında başlayan Fransız mandası halkın çok şiddetli tepkisi ile karşılaşmıştır. Suriye’deki bu tepkiler Irak’ta olduğu gibi bağımsızlık süreci boyunca devam etmiştir. Mandacı güç olarak Fransa’nın seçilmesi Milletler Cemiyetinin İngiltere ile Fransa arasında, nasıl kullanıldığını göstermesi bakımından önemlidir. Suriye halkı bu nedenle bir tercih yapma imkânına sahip olmamış, bir emri vaki ile karşı karşıya kalmıştır. İskenderun sancağı da ister istemez Fransa’nın mandası altında kalmaktan kurtulamamıştır. 

B. Suriye’de Kurulan Manda Sisteminin Uygulanması 

Fransa, “kutsal uygarlık görevi olarak” aldığı mandaterlik yükümlülüğünü hiçbir zaman Cemiyet-i Akvam nizamnamesinin 22. maddesinde belirtilen, şirin gözüken ifadeler açısından değerlendirmemiş ve uygulamayı da böyle yapmamıştır. Bu uygulamaları tamamıyla bir sömürü düzeni kurup bu düzene Fransa’ya güç olarak dönüştürme hareketi olarak bakmıştır. Yani Fransa’nın Osmanlı Devleti üzerindeki amaçları23 açısından bakmışlardır. Suriye Dosyası adlı eserinde araştırmacı Ömer Faruk Abdullah Fransa’nın manda uygulamalarını şu şekilde ifade etmektedir: “Fransa, manda yönetimi süresince, sistematik olarak Suriye’nin Cezayirleştirilmesi” politikasını uygulamıştır. Fransızcayı Arapçaya eşit olarak resmî dil ilan ettiler. Arapçayı ve Arap-İslam Kültürünü bertaraf edip yerine Fransızca, Fransız klasikleri, Fransız tarih ve coğrafyasını yerleştirmek için Suriye eğitim sistemini tümüyle değiştirdiler. Hatta Suriye’de kutlanan bayramlar İslami ve mahalli bayramlar değil Fransız bayramlarıydı ve Suriyeli öğrencileri Fransız bayrağını selamlamaya ve Fransız millî marşı “Marseailles” i söylemeye mecbur ettiler. 

Bununla birlikte etkisi en fazla sürecek olan, Fransa’nın ekonomi politikasıydı; manda döneminde, Suriye kapitalist dünya pazarının içine itilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun iç işleri üzerinde Avrupa’nın aşırı etkisinin bir sonucu olarak 1800’lerde Suriye ve Batı ekonomileri arasındaki bağımlılık ilişkisi 1920 ve 1930’lara kadar doruk noktasına ulaştı. Birçok yazar, Fransızların Suriye ekonomisini modernize etmek veya ülkede yerli bir ekonomik yapı geliştirmek için pek az şey yaptıkları konusunda görüş birliği içindedirler. Bununla birlikte Fransa’nın ekonomi politikası Suriye’nin ekonomik yapısını ve geleneksel ticaret şeklini sistematik olarak ortadan kaldırmıştır. Sömürge dönemindeki yapay politik bölünmeler, sömürge öncesi ticaret modeli üzerinde bir etki yarattı. Mesela Halep, geçmişte güneyde Türkiye ile kuzeyde Irak’la yaptığı canlı ticaret yoluyla zenginleşmişti. Fakat politik bölünmeler, bu doğal zenginlik yollarını tümüyle kapattı. Çünkü giriş vergileri ve idari kırtasiyecilik (bürokrasi) Suriye 
mallarının dış pazardaki rekabet üstünlüğünü azalttı. Diğer taraftan Suriye özel gümrük vergileri ve tarifeler sebebiyle tercih edilen Avrupa ithal mallarına boğulmuş olduğundan kendi malları ülke içinde pek itibar görmüyordu. 

Fransız mandasının temel amaçlarından biri de Suriye’nin verimli tarım sektörünü, Fransız hububat ve pamuk ihtiyacını karşılayacak bir kaynak hâline getirmekti. Bu işlemi kolaylaştırmak için de ülkede ki tarım arazilerini birkaç zengin toprak sahibinin (feodalistin) ellerinde toplamaya çalıştılar. Gerçi araziyi, toprak sahibi bir seçkin küçük zümrenin elinde toplama politikası XIX. yüzyılda, Osmanlı dönemi sırasında başlamıştı; fakat manda döneminde Fransız arazi hukuku ilkelerine uygun olarak sistematikleştirildi. Manda ayrıca Avrupalıların, Suriye’nin ipek ve tütün üretimini tekellerine almasına ve Suriye’nin yol yapımı elektrifikasyon ve demir yolu inşası gibi projeleri üzerinde söz sahibi olmasına da imkân sağladı. Nihayet Fransız Bankası ve bankacılık sisteminin ülkeye girmesi ile ülke ekonomisinin Fransa ve Batı Kapitalist pazarlarıyla bağımlı ilişkiler içine 
sokulması görevi tamamlanmış oldu. 

Diğer yerlerdeki sömürgeci güçler gibi Fransızlar da bölgedeki ırk ve din farklılıklarını kendi menfaati için kullanarak Levant Bölgesi (Doğu Akdeniz Ülkeleri) üzerindeki hâkimiyetleri sağlamlaştırmaya çalıştılar. Manda dönemi azınlıklar politikası ve Fransa’nın onlar üzerindeki “vasiyeti” asla dış destek olmadan varlığını koruyamayacak olan azınlıklara özel güç ve ayrıcalıklarsağladı. Bu nedenle mandaları altındaki Suriye’yi ve Lübnan’ı mezheplere bölüp yerli azınlıklardan kendilerine “sadık uşaklar” seçitler; bunlar statülerini korumak için Fransa’ya bağlı kalacak ve bunun sonucu Fransız sömürge yönetimi devamınca karşılıklı olarak kendi menfaatleri de olacaktır. Bu politika bölgede azınlık hâkimiyetli küçük devletler ortaya çıkarmıştır. XIX. yüzyılda Lübnan’da Marunite hâkimiyetli bir bölge meydana getirmişti ve mandaları döneminde bu bölgenin sınırlarını “emniyetle hükmede bilecekleri bütün Müslüman kesimleri” içine alacak şekilde genişlettiler. Öte yandan bugünkü Suriye’nin Kuzey Batısı olan Tarsus ve Lazkiye bölgesinde Nusayri hâkimiyetli birer devlet kurdular. Bununla da kalmayıp merkezî Suriye’yi kuzeyde Halep ve güneyde Şam arasında 
bölmeye çalıştılar. Bu münasebetle iki kent arasındaki geleneksel ayrılıkları ve rekabeti körüklemeye gayret ettiler ancak bu konuda başarılı olamadılar 
ve merkez Suriye bölünmemiş olarak kaldı. Bununla birlikte bağımsız Dürzi Nusayri Devletleri 1942’ye kadar merkez Suriye’nin idaresi altına girmediler. 

Fransız mandası, Suriye üzerinde daimî bir hâkimiyet için uzun vadeli planları olan sömürgeci ve askerî bir rejim olmaktan başka bir şey değildi. 

Mesela Fransızların manda dönemi boyunca yaptıkları askerî harcamalar, sivil harcamaların toplamının hemen hemen on katı kadardı. Fransız Askerî 
Yönetimi, Fransız sömürgeci güçlerini takviye etmek amacıyla Suriye’de Les Troupes Speciales Du Levant (Özel Doğu Akdeniz Birlikleri) adlı yerli bir 
ordu kurdular; ordunun komutan ve subayları Fransızdı, askerlerin ise büyük çoğunluğunu çeşitli yerli azınlıklardan –özellikle Dürzî ve Nusayri’lerden, az 
miktarda ise Ermeni ve Çerkez’lerden– seçtiler. Fransız azınlık politikası, Fransız rejimine bağlı kalacakları şekilde planlanan bu güçlerin yaratılması için çok dikkatlice genişletildi. Bu uygulama ve model Suriye meselelerini günümüze kadar etkilemeye devam etti.”24 

TBMM Hükûmeti ile Fransızlar arasında yapılan 20 Ekim 1921 tarihli Ankara itilafnamesi ile bölge, geçici diyebileceğimiz bir çözüme kavuşturulmuştur. Nitekim 15 Mart 1923’te Adana’ya ilk ziyaretini yapan Mustafa Kemal “… Anavatanın dışında kalan İskenderun ve Antakya Bölgelerini temsilen siyahlar giymiş bir kız çocuğuna hitaben: “Dört bin yıldır, Türk toprağı olmuş bir toprak parçası düşman elinde kalamaz” yollu bir açıklama yapmıştı.”25. 

Asıl sorun, Fransa’nın Suriye üzerindeki manda yönetimini sona erdirmesiyle ve Hatay’ın Türkiye’ye katılması ile çözümlenecektir. 

Suriye’de Fransız mandasının kurulması Türkiye ile Fransa’yı karşı karşıya getirmesi bakımından Türkiye için önem arz etmektedir. 1. “Türk- Fransız münasebetlerini en fazla etkileyen husus Fransa’nın mandası altına konulmuş olan Suriye ile Türkiye arasındaki sınır meselesi idi. Bu sebeple Fransız Hükûmeti Türkiye’deki çıkarlarının sınırlandırılmasına göz yumuş bunun karşılığında Suriye sınır meselesinde Türkiye’den tavizler koparmak istemiştir.”26 2. İskenderun sancağında yaşayan Türklerin millî kültürleri muhafaza etmesi ve geliştirmesi bakımından önemlidir. 3. Fransızların bölgedeki işgal ve zulümleri Anadolu’daki Millî Mücadele hareketinin ivme kazanması ve birliğin sağlanması açısından önemlidir. 4. İngiliz - Fransız ayrılığının belirginleşmesi ve rekabeti açısından önem teşkil etmektedir. 5. Osmanlı borçları içerisinde en çok paya sahip olan Fransa’nın Türkiye ile ilişkileri bakımından önemlidir. 

Sonuç 

Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesini sağlayan anlaşmalardan olan Mondros Ateşkes Anlaşması’nın imzalanmasına müteakiben İtilaf devletleri ile ilgili niyetlerini uygulama alanına koymaya başlamışlardır. Osmanlı Devleti’ni parçalama ve cezalandırmaya yönelik gizli paylaşma anlaşmalarını Rusya’nın savaştan çekilmesini de fırsat bilerek Osmanlı topraklarını işgale başlamışlarıdır. Sykes-Picot Anlaşması’nı temel alan bu işgal hareketleri 8 Kasım 1918’de İngilizler tarafından başlatılmıştır. Sykes-Picot Anlaşması’na göre Fransızlara düşen bölge gibi gözükmesine rağmen İngilizlerin Musul’u işgali elbette anlamlıdır. 1918 sonları ile 1919 ve 1920’de devam edecek olan bu işgal hareketlerinin amacı önce nüfuz bölgesi oluşturmak gibi gözüküyorsa da manda sisteminin oluşturulmasıyla sömürü düzeni kurulmuştur. 

Osmanlı Devleti’nden ayrılacak toprakları a sınıfı manda sistemine sokarak kendi niyetlerini sevecen ve iyi niyetli göstermeye çabalamışlardır. 

Bu sistemi mandater devletin, manda altındaki mahmi devleti eğitmeyi, kendi kendini idare edecek seviyeye getirmeyi bir görev gibi kabul etmişlerdir. 
Günümüzde, Irak’a özgürlük getirmeyi dünyaya ilan ederek Irak’ı kan gölüne çevirenlerin yaptığı da aynıdır. Manda sistemini ortaya koyan ABD Devlet 
Başkanı Woodrow Wilson’un takipçileri aynı yolu izlemektedir. Sömürgeci devletler, manda sisteminde mandaları altındaki ülkelerde yaşayan halkları 
insan yerine bile koymadan sömürmeyi tercih etmişlerdir. 

Urfa’yı, Antep’i, Adana’yı, Maraş’ı, Mersin’i, İskenderun Sancağını, Suriye’yi, Irak’ı, Filistin’i, Anadolu’yu uzun bir süre kan gölüne çeviren bu ülkelerdir. “Böl, parçala, yönet politikalarına manda sistemi vasıtasıyla ulaşmaya çabalamışlar ve yeni devlet ile devletçikler yaratmışlardır. Suriye, Ürdün, Lübnan ve İsrail bunlara örnek olarak ilk akla gelenleridir. 

Suriye üzerindeki Fransa’nın mandaterliği de bunlardan biridir. Suriye de Fransa’nın manda yönetimi sırasında yaptığı; Suriye’nin 

Cezayirleştirilmesi, Fransızcayı Arapçaya eşit hâle getirme, Arap - İslam kültürü yerine Fransız kültürünü dayatma, Suriye’nin eğitim sistemini değiştirme, bayramlarını hatta millî marşlarını değiştirme gibi uygulamalara girmişlerdir. 

Fransa’nın ekonomi politikasını uygulayarak Suriye ekonomisini modernize etme riyakârlığıyla geleneksel Suriye ekonomisi ve ticaretini sistematik şekilde bozmuşlardır. Bölgedeki ırk ve din farklılıklarını kendi çıkarları için kullanarak yerli azınlıkları kendilerine düşünmeden itaat eden uşaklar hâline getirmişlerdir. Suriye üzerindeki Fransız mandası özellikle askerî güce dayalı olarak kalmış Fransızlar da tam anlamıyla isteklerini gerçekleştirememişlerdir. 

Anadolu’nun güney kesimlerini koparmaya çalışan ve en azından kukla bir Ermeni devleti kurma niyeti ile hareket eden Fransa bu bölgede amacına ulaşamamıştır. Ancak Türk milletinin direnişi ve Mustafa Kemal gibi tarihi değiştirecek bir önderi sayesinde emperyalistlerin planları bozulmuştur. 
Kurmaya çalıştıkları devletler ile ilgili niyetlerini bugün de gerçekleşmeye çalışmaktadırlar. Kukla Ermeni Devleti, Kürt Devleti kurma ve İskenderun 
sancağını Suriye’ye bağlama düşünceleri ve böylece bölgede nüfuzlarını genişletme ve sağlamlaştırma hayalleri de suya düşmüştür. Ancak emperyalist güçler; günümüze kadar gelen nifak tohumları atma, istikrarsız, sürekli sömürge gibi kullanılacak ülkeler yaratmada başarılı olmuşlardır. İşte bu olaylar günümüz için iyi bir ibret aynası olarak karşımızda durmaktadır. Bugünkü Irak bu aynada neler olduğunu gösteren olaylarla doludur. Bu bölgeye bakanlar ve bölgenin tarihini okuyanlar için. 

Kaynaklar; 

ABDULLAH, Ömer Faruk; Suriye Dosyası, Akabe Yayınları, İstanbul 1988. 

AKYÜZ, Yahya; Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuoyu 1919- 1922, Ankara 1988. 

EVANS, Laurence; Türkiye’nin Paylaşılması, (1914- 1924), (Türkçesi: Tevfik ALANAY) Milliyet Yayınları 1973. 

FİSHER, Sydney Nettleton; The Middle East A History, London 1966. 

Gönlübol, Mehmet – Sar, Cem; Olaylarla Türk Dış Politikası, c. I (1919-1973), Ankara 1977. 

KASALAK, Kadir; Millî Mücadele’de Manda ve Himaye Meselesi, Genelkurmay ATASE Başkanlığı Yayınları, Ankara 1993. 

SONYEL, Salahi R.; Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, II, TTK Yayınları, Ankara 1991. 

UMAR, Ömer Osman; Türkiye Suriye İlişkileri (1918- 1940), Elazığ 2003. 

YERASİMOS, Stefanos; Milliyetler ve Sınırlar, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu, İstanbul 2000. 

Ek-1: Ankara İtilafnamesi, 1921. 

Madde 1) Her iki taraf işbu anlaşmanın imzalanmasından itibaren aralarında harbin sona ereceğini bildirirler. Ordular, mülki memurlar, ahali keyfiyetten derhâl haberdar edilecektirler. 

Madde 2) İşbu anlaşmanın imzasını müteakip, her iki tarafın harp esirleriyle mevkuf veya mahpus Türk, Fransız bütün şahıslar serbest bırakılacak ve kendilerini, tevkif eden taraf yol masrafını ödeyerek gösterilecek en yakın şehre gönderilecektir. 

Madde 3) İşbu anlaşmanın imzasından başlayarak en geç iki ay içinde Fransız kıtaları 8. maddede de yazılı hattın güneyine ve Türk kıtaları da kuzeyine çekileceklerdir. 

Madde 4) 3. maddede belirtilen müddet zarfında seçilecek bir karma komisyon bu maddenin ne şekilde tatbik olunacağını tespit edecektir. 

Madde 5) Her iki taraf boşaltılan arazide, buranın işgalini müteakip genel af ilan edecektir. 

Madde 6) Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, Misak-ı Millî’de açıkça tanınan azınlıklar haklarının, bu hususta müttefikler ile bunların düşmanları ve bazı dostlar arasında yapılmış mukavelelerdeki esaslara dayanarak kendi tarafından teyit olunacağını bildirir. 

Madde 7) İskenderun Bölgesi (Hatay) için özel bir idare usulü tesis olunacaktır. Bu mıntıkanın Türk ırkından olan ahalisi kültürlerinin inkişafı için her türlü teşkilattan faydalanacaklardır. Türk lisanı orada resmî dil olacaktır. 

Madde 8) 3. maddede zikredilen hat: İskenderun körfezinde Payas'tan başlayarak Meydan-ı Ekbez – Kilis - Çobanbeyli istasyonuna gidecek ve 
demir yolu Türkiye'de kalmak üzere Çobanbeyli'den Nusaybin'e varacaktır. Payas ile Meydan-ı Ekbez ve Çobanbeyli istasyonları Suriye'de kalacaktır. 
İşbu anlaşmanın imzasından itibaren bir ay içinde mezkûr hattı tespit etmek üzere her iki taraf delegelerinden mürekkep bir komisyon seçilecek ve bu 
komisyon tespit muamelesine nezaret edecektir. 

Madde 9) Osmanlı sülalesinin kurucusu Sultan Osman'ın dedesi Süleyman Şah'ın Caber kalesinde bulunan ve Türk mezarı ismiyle belirli türbesi müştemilatı ile Türkiye'nin malı olacak ve Türkiye oraya muhafızlar koyacak ve Türk bayrağı çekecektir. 

Madde 10) Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, Pozantı ile Nusaybin arasındaki Bağdat demir yolu parçasını, Adana ilinde yapılmış bulunan şubelerin işletme hakları ile bütün ticaret ve ulaştırma işlerini Fransa Hükûmeti'nin göstereceği bir Fransız grubuna vermesini kabul eder. Türkiye Hükûmeti Meydan-ı Ekbez'den Çobanbeyli'ye kadar Suriye arazisinde demir yolu ile askerî ulaştırma yapacaktır. 


Madde 11) İşbu anlaşma yürürlüğe girdikten sonra seçilecek bir karma komisyon Türkiye ile Suriye arasındaki gümrük işlerini düzenleyecek, bu işlem yapılıncaya kadar her iki hükûmet hareketinde serbest olacaktır. 

Madde 12) Türkiye ve Suriye, Kırık suyundan hakkaniyet üzere faydalanacak lardır. Suriye Hükûmeti, masrafı kendisine ait olmak üzere Fırat nehrinin Türkiye kısmından su alabilecektir. 

Madde 13) Madde 8 de belirtilen hududun her iki tarafında oturan yerli ve yarı göçebe halk buradaki otlaklardan faydalanacak veya emlak, araziye sahip bulunanlar eskisi gibi haklarını kullanmaya devam edeceklerdir. Bunlar işletme ihtiyaçları için serbestçe ve hiç bir gümrük veya otlak resmi ve ne de başka bir resim vermeksizin hayvanlarını, araçlarını, tohumlarını ve bitkilerini taşıyabilecek lerdir. Bunlara ait vergileri oturdukları memlekette ödemeleri kararlaştırılmış tır."27 

DİPNOTLAR,

1 Ömer Osman Umar; Türkiye Suriye İlişkileri (1918- 1940), Elazığ 2003, s. 6- 8. 
2 Stefanos Yerasimos; Milliyetler ve Sınırlar, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu, İstanbul 2000, s. 158. 
3 Ömer Faruk Abdullah; Suriye Dosyası, İstanbul 1988, s. 31. 
4 Yerasimos; s. 150- 151. 
5 Umar; s.11. 
6 a.g.e.; s. 13. 
7 Umar; s. 13. 
8 Yerasimos; s. 162- 163. 
9 Yahya Akyüz; Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuoyu 1919- 1922, Ankara 1988, s. 144. 
10 Yerasimos; s. 165. 
11 Laurence Evans; Türkiye’nin Paylaşılması, (1914 - 1924), (Türkçesi: Tevfik ALANAY) Milliyet Yayınları 1973, s. 218. 
12 a.g.e.; s. 220. 
13 a.g.e.; s. 228. 
14 a.g.e.; s. 229. 
15 a.g.e.; s. 242. 
16 Evans;. s. 252- 253. 
17 Yerasimos; s. 170. 
18 Evans; s. 255. 
19 Salahi R. Sonyel; Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, II, Ankara 1991, s. 69. 
20 a.g.e. ; s. 71- 72. 
21 Sonyel; s. 72. 
22 Evans; s. 258. 
23 Akyüz; s. 58- 65. (Yahya Akyüz, Türkiye’deki Fransız menfaatlerini geniş bir biçimde izah ederken şu başlıklar altında vermektedir: 
1. Fransa’nın mali iktisadî menfaatleri, 
2. Fransa’nın Kültürel menfaatleri, 
3. Fransa’nın Doğu Kataloliklerinin koruyucusu olması ile ilgili menfaatleri, 
4. Fransa’nın siyasi – askerî menfaatleri, s. 58- 65.). 
24 Abdullah; s. 34 – 36. 
25 Stefanos; s. 187. 
26 Mehmet Gönlübol – Cem Sar; Olaylarla Türk Dış Politikası, C. 1 (1919 – 1973), Ankara 1977, s. 88. 
27 tr.wikisource.org/wiki/Ankara_İtilafnamesi (tr.wikipedia.org/wiki/Ankara_Anlaşması). 


***

SURİYE’DE MANDA YÖNETİMİNİN KURULMASI VE MİLLÎ MÜCADELE’YE ETKİLERİ BÖLÜM 1


SURİYE’DE MANDA YÖNETİMİNİN KURULMASI VE MİLLÎ MÜCADELE’YE ETKİLERİ., 
BÖLÜM 1 


SUNUŞ 
ON BİRİNCİ ASKERî TARİH SEMPOZYUMU BİLDİRİLERİ II

Genelkurmay ATASE Başkanlığı tarafından düzenlenen ‘’XVIII. Yüzyıldan Günümüze Orta Doğu’daki Gelişmelerin Türkiye’nin Güvenliğine Etkileri’’ konulu On Birinci Askerî Tarih Sempozyumu 04 - 06 Nisan 2007 tarihleri arasında İstanbul’da yapılmıştır. 

On Birinci Askerî Tarih Sempozyumu’na üniversitelerin değerli öğretim üyeleri ile Silahlı Kuvvetlerde muvazzaf ve emekli personel katılmış, salonda iki gün süreyle 20 adet bildiri sunulmuştur. 

Bugün Orta Doğu’da meydana gelen kültürel, toplumsal, siyasi, askerî ve iktisadi her sorun, jeopolitik konumundan dolayı Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir. Tüm bu gelişmelerin ve Türkiye’ye olan etkilerinin kavranabilmesi açısından Birinci Dünya Savaşı öncesinden XXI. yüzyıl başlarına kadar Orta Doğu‘daki siyasi, askerî, ekonomik ve toplumsal gelişmeler ve Orta Doğu’ya yönelik politikalar tarihsel süreç içerisinde yeniden ele alınmıştır. Sempozyumda yer alan bildiriler konuları itibarıyla önemli bir boşluğu doldurmaktadır. 

Eser, On Birinci Askerî Tarih Sempozyumu’nda zaman yetersizliği nedeniyle sunulamayan 16 bildiriden oluşmaktadır. Bu bildiriler, Genelkurmay ATASE Başkanlığı Türk Askerî Tarih Komisyonu (TATK) Genel Sekreterliğince düzenlenerek yayıma hazırlanmıştır. 

Ziya GÜLER 
Hava Korgeneral 
ATASE ve Dent. Başkanı 


SURİYE’DE MANDA YÖNETİMİNİN KURULMASI VE MİLLÎ MÜCADELE’YE ETKİLERİ 

Yrd. Doç. Dr. Kadir KASALAK
* Süleyman Demirel Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi. 


Giriş 

İlk çağlardan itibaren dünyanın merkezi olarak kabul edilen bugünkü Orta Doğu Bölgesi pek çok din ve medeniyete beşiklik etmiştir. Stratejik öneme sahip olan ve sınırdaşımız olan Suriye devletinin kuruluşu da büyük mücadelelere sahne olmuştur. 

Tarihte çeşitli adlarla anılan Suriye, İslam hâkimiyetine geçtikten sonra “Bilad el Şam” veya “el-Şam” olarak anılmıştır. Burada kastedilen coğrafi bölgede sadece bugünkü Suriye toprakları değil, Filistin, Ürdün, İsrail ve hatta Irak’ın kuzey bölgesini de kapsamaktaydı. Bu coğrafi bölgedeki Suriye, Anadolu ile Mısır arasında köprü görevi görmüş, çeşitli devletlerin istilasına uğramış, nüfus ve kültürel yönden karmaşık, bugün de başta süper güçler olmak üzere çoğu devletin iştahını kabartan bir ülkedir. 

Selçuklu ve Osmanlı hâkimiyetlerinde de uzun süre kalan bölge; Türk nüfusun burada yaşaması, halkının çoğunun Müslüman olması, tarihsel bağları ve Türkiye’ye sınırdaş komşumuz olması nedenleriyle Türkiye için önem teşkil etmektedir. 

Suriye adı, Batılı devletlerce XIX. yüzyıldan itibaren bölgesel olarak kullanılmış, bugünkü Suriye de Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra batılı devletlerin siyasetiyle şekillenmiştir. XIX. yüzyıldan itibaren İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci devletlerin iştahını petrol ve ticari yollar sebebiyle kabartan bölge XX. yüzyılın başlarında bölgeyi elinde bulunduran Osmanlı Devleti ile bu sömürgeci devletler arasında bir çatışma alanı hâline gelmiştir. 

400 yıllık Osmanlı egemenliğinde hoşgörü, huzur ve dirlik içinde yaşayan bölge halkı özellikle XX. yüzyılın başlarından itibaren huzursuzluk bölgesine dönüştürülmeye çalışılmış, sömürgeci devletler bunda başarılı olmuşlardır. Bölgede çoğunluğu teşkil eden Araplar ve çeşitli din ve milliyetlere sahip halklar, misyonerler tarafından kışkırtılmıştır. Muhtariyet, bağımsızlık yalanları ve Osmanlı’nın İslam dinini yozlaştırdığı iddiaları ile Osmanlı ve Türk düşmanlığı körüklenmiştir. Bu faaliyetlerin sonucu olarak bölgede XIX. yüzyılda ve XX. yüzyılda çeşitli isyanlar çıkmıştır. 1860 Marunî, Dürzî isyanı, Birinci Dünya Savaşı’ndaki Şerif Hüseyin isyanı iki önemli isyandır.1 İngiliz ve Fransızlar tarafından desteklenen bu isyanlar; Osmanlı Devleti’ni parçalamak ve bu parçalardan pay koparmak isteyen sömürgeci devletlere zemin oluşturmuştur. İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci devletler, kendi aralarındaki çıkar kavgalarına rağmen bir kısmı uygulanamasa da bazılarını uygulamaya koymuşlardır. Bu sömürgeci niyetlerini saklamayan devrin İngiliz Başbakanı Lord Curzon, 15 Ağustos 1918’de yaptığı konuşmasında :“…Dünyada İngiltere dışında hiçbir ülkenin Mezopotamya ile ilgilenebilecek güçte olmadığını ve Londra’nın bu yüzden “kapitalist tekelci ya da emperyalist olarak suçlanmasından herhangi bir şekilde gocunmadığını” 2 açıklamıştı. 

Birinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni dünya düzeni; bir yandan “böl-parçala-yönet (bazen de yut)” politikasını esas alırken Hristiyanlığı, 
İslam’a üstün kılma ve nüfuz bölgeleri oluşturma mantığına dayanıyordu. Böylece günümüz dünyasının nifak tohumları da atılıyordu. Bu faaliyetlerde 
“kutsal uygarlık görevi” maskesiyle “manda sistemi” olarak sunulacaktı. Bu tarihlerde her ne kadar resmî olarak henüz manda sisteminden söz edilmese 
de bugünkü Suriye’nin temelleri Skyes-Picot gizli anlaşmasına dayanmaktaydı. Sonradan Bolşevikler tarafından açıklanan bu gizli anlaşmanın yapılması ve ihtiva ettiği hükümler, yukarıda özetle ifade ettiğimiz bir anlayışın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. 

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesinden kısa bir süre sonra Cemal Paşa 4. Ordu Komutanı olarak bu bölgeye atanmıştır. Bölgede 
asayişi sağlamakla birlikte Arapların liderleriyle iyi geçinme yolunu tercih etmiştir. Ancak bir kısım Araplar, İngiliz ve Fransız propagandasına kanarken bölgeye gelen Şerif Hüseyin ve oğlu Faysal Osmanlı’ya karşı isyan etmek fikrine ortak olmuş ve eyleme geçmişlerdir. İngiliz vaatlerine kanarak Haziran 1916’da Arabistan’da Şerif Hüseyin Osmanlı’ya isyan ederken oğlu Faysal da Suriye’de Türk kuvvetlerine karşı savaşıyordu. Hâlbuki bu sırada bölge İngiliz Mark Sykes ile Fransız George Picot arasında paylaşılıyordu.16 Mayıs 1916’da ise anlaşma Rusya, Fransa ve İtalya arasında imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre: “İngilizlere; Ürdün, Irak ve Filistin üzerinde Fransızlara da Suriye ve Lübnan üzerinde egemenlik kurma hakkı veriyordu”.3 Böylece bağımsız Arap Devleti vaatleriyle Şerif Hüseyin ve Araplar kandırılırken İngiltere ve Fransa bölgeyi kendi aralarında paylaşıyor, Balfour Deklarasyonu ile de İsrail devletinin temelleri atılıyordu. 

3 Ocak 1916’da Skyes ve Picot’un varmış oldukları ve 4 Şubat’ta İngiliz, 8 Şubat’ta Fransız Hükûmeti’nin imzaladığı anlaşmaya göre “ Fransız bölgesi, güneyde bugünkü Lübnan-İsrail sınırının denize kavuştuğu yere kadar kıyı şeridinin bütününü içine alacaktı. Buradan, yukarı Galile’yi Fransız nüfuz bölgesinin güney sınırı, Fırat ile Taberiye gölü arasında bugünkü Suriye sınırından geçmekte daha sonra Dicle ile bu nehrin küçük Zap suyuyla birleştir diği yerde buluşmakta ve bu nehri izleyerek ve Kerkük petrol havzasını Fransa ile İngiltere’ye ait iki bölgeye bölecek şekilde ilerleyerek İran sınırına bağlanmaktaydı. Filistin’e gelince “Hayfa ve limanı Akka ile İngilizlere ait olacak; kıyıda Hayfa’nın 15 mil kuzeyinden başlayıp Taberiye Gölü’ne, Şeriya’ya, Lut Gölü ve Gazze’ye uzanan bir sınır içinde kalan Filistin ise tarafsız ilan edilerek Fransa, İngiltere, Rusya, İtalya ve Müslümanların temsilcilerinden oluşan bir uluslararası idarenin denetimine bırakılacaktı.”4 Bu anlaşma ile Fransa Musul’u alırken Filistin’den uzaklaşmış oluyordu. Ancak petrol savaşı bu anlaşma ile sınırlı kalmayacak, İtilaf devletleri arasındaki rekabet hiçbir zaman durmayacaktır. 

Mondros Ateşkes anlaşması henüz imzalanmadan İngilizlerin Araplarla ortak hareket ederek Suriye içlerine ve kuzeylerine ilerlemeyi sürdürdükleri görülmektedir. Kilis ilçesine bağlı 8 köyde yaşayan Arap kökenli Osmanlı vatandaşları, Kilis Havalisi Arap Cemiyeti adında bir cemiyet kurarak faaliyete başlamışlardı. 14 Ekim 1918 tarihinde duvarlara astıkları bildiride Arapların Faysal yönetiminde bağımsız bir devlet kuracaklarından bahisle Türklere vergi verilmemesi gerektiğini şu sözlerle dile getirmekteydiler: “Artık Türkler bundan sonra Arap kavmi necibine tahakküm edemeyecek bir hâle gelmiştir. Orduları her yerde inhizama uğramaktadır. Cemiyetin vazifesi müstakil ve hür bir Arap hükûmeti teşkil etmektir. 

Sultanımız ve halife-i azamımız Emir Faysal Hazretleri olacaktır. Bu havaliler ise kâmilen Arap hükûmetine verilecektir. 

Sakın bundan sonra, sene-i hâliye aşarından bakiye kalan karyelerinizde ısdar (hazır) edilmiş olan zehairi (hububatı) Türk memurlarına vermeyiniz. İdare-i umur (oylayınız) ediniz. Türklerin şimdilik her tazyikine göğüs geriniz. Karyenizde her türlü metalib (istek) için Türk memurları gelirse def’i tard ediniz. 

Artık sizin hâkimiyetinize, Halep’ten aldığımız malumata nazaran hatime (son) verildi deyiniz. 

Irkken yabancı olan bir milletin 500 senedir, emri altında esiri olarak yaşadık. Artık hulus (kurtuluş) günlerimiz hulul etmek üzeredir. Yalnız itidalinizi muhafaza ediniz. Tebligatı size günü gününe tebliğ edeceğiz. 

Ona göre hareket eylemenizi sureti hususiye de rica ederiz.”5. 

Osmanlı ordusunun Halep’ten çekilmesi Arapların taşkınlık ve cüretlerini artırmıştır. Hatta Faysal da Kilis Belediyesi’nden Kilis’in kendilerine teslimini istemiştir. 

Bu durum karşısında Türklerde bir yandan teşkilatlanırken öte yandan savunma tedbirleri almışlardır. Mustafa Kemal de bölgenin komutanı olarak 28 Ekim Akşamı Kilis’e gelerek organizasyona yardımcı olmuştur.6 İngiliz ve Arap işgalleri karşısında Urfa halkı da endişeye kapılmıştır. 

A. Fransızların Bölgeyi İşgalleri ve Suriye’de Manda Yönetiminin Kurulması 

İngiliz işgalleri bir yandan Irak’ta diğer yandan da bugünkü Suriye’de ve Suriye sınırına yakın Türk köylerinde devam etmiştir. İşgal sonrası 
bölgede Faysal liderliğinde bir Arap yönetimi kurma faaliyeti başlamış bunun belirtisi olarak da hutbelerde “Halife ve Emirü’l müminin” ibaresi kaldırılarak 
yalnız “Melikü’l Arap Şerif Hüseyin” tabiri ağızdan ağza dolaşmaya başlamıştır.7 

Araplar, Arap hükûmeti adına vergi de toplamaya başlamıştır. İngilizler, Arapları da arkalarına alarak işgal bölgelerini genişletmeye çalışmışlardır. Bu işgallerde de öncelikle stratejik önemi olan demir yolu hatlarını işgal etmişlerdir. 8 Kasım 1918’de başlayan işgaller Irak, Suriye, Filistin bölgeleri ile bugünkü Anadolu’nun güney illerinden Urfa, Antep vilayetlerini kapsıyordu. Fransızlar da Adana, Maraş, Mersin bölgelerini işgal ediyordu. Paris Barış Konferansı devam ederken İtilaf devletleri işgal bölgelerini genişletmeye çalışmışlar, öte yandan da aralarındaki çıkar çatışmaları akıl almaz pazarlıklara sahne olmuştur. Yerasimos, çeşitli kaynaklara dayanarak verdiği bilgilerde bu pazarlıkları şöyle anlatır: 

“Öte yandan Fransa Musul üzerindeki iddialarından vazgeçmeye hazırdı. Piçhon’un 6 Şubat’ta Lloyd George’a verdiği bir notada Fransa’nın 
“nüfuz bölgesinin doğu sınırını Habur havzasına çekmeye” razı olduğu bildirilmekteydi. Bu, Fırat’ın kuzeyinden geçen bugünkü Suriye-Irak sınırıydı. 

Ancak bunu izleyen 11 Şubat tarihli toplantıda İngilizler, Fransızlar, o sırada Paris’te bulunan Şerif’in oğlu Faysal ile bir anlaşmaya varmadan Suriye yönetimini Fransa’ya devretmeyi reddettiler. 10 ve 20 Mart 1919’da yapılan Clemenceau ile Lloyd George’un yanı sıra ABD Başkanı Wilson ve İtalya Orlando’nun da katıldıkları 4’lü konsey toplantılarında bu sağırlar diyaloğu devam etti. Görüşmelerin tıkanması üzerine Wilson halkların ne istediği belirlenmesi amacıyla bir soruşturma komisyonu gönderilmesini önerdi. 

Üçüncü bir talibin ortaya çıkması –çünkü ABD’nin manda yönetimini ele geçirmek istediği yönünde güçlü bir izlenim vardı– Fransızlarla İngilizlerin 
anlaşmaya varmalarını kolaylaştırdı. Fransız ve İngiliz uzmanlardan oluşan bir komisyon, 25 Mart’ta, Suriye’de, başında Faysal’ın bulunacağı bir meşruti 
krallık ve ulusal Suriye meclisinin kurulmasını, kurulan bu sistemin Mısır modeline benzer şekilde Fransız mandasına verilmesini öngören bir proje 
hazırladı. Bu projenin kabul edilmesinden sonra Clemenceau Faysal ile buluştu ve 17 Nisan’da kendisine, “Fransa’nın Suriye’nin bağımsızlık hakkını tanıdığını” ve bu amaçla ona maddi ve manevi destek vermeye hazır olduğunu bildiren bir mektup gönderdi. Buna karşılık Faysal da “Suriye’ye destek verme durumunda olan ülkenin Fransa olduğunu kabul etmekteydi. 

Aynı ayın 22’sinde Clemenceau Dörtler Konseyinde Faysal’ın bu mektuba olumlu yanıt verdiğini, taraflar arasında bir anlaşma yapıldığını, dolayısıyla 
Suriye’ye soruşturma komisyonu göndermeye gerek kalmadığını açıkladı. 

Birkaç gün sonra Faysal’ın Fransa’ya en azından yazılı olarak olumlu yanıt vermediği ortaya çıktı ve İngilizlerle Fransızlar arasındaki ilişkiler yeniden kötü bir havaya girdi. Sonunda 21 Mayıs’ta fırtına koptu; Clemenceau, İngiliz askerleri Suriye’den çıkmadığı sürece Komisyon toplantılarına katılmayacağını bildirirken Lloyd George da Suriye’nin güney sınırı Filistin yararına gözden geçirilmediği sürece Suriye’den çıkmayacağını ilan etti. Clemenceau, bu durumda, Fransa’ya bırakılan topraklardan ne demir yolu ne de boru hattı geçirilmesine izin vereceğini söyledi.”8 

1919’un yaz ayları boyunca ve özellikle Woodrow Wilson’un ABD’ye dönmesin den sonra İngiltere ile Fransa arasındaki ilişkilere Suriye krizi damgasını vurmuştu. Ancak gelişen bazı olaylar sebebiyle ister istemez gerçeklerle yüz yüze kalan bu ülkeler kendi aralarında da çözüm bulmak zorunda kalmışlardır. Bu gerçeklerden birincisi, savaş sonrasında ortaya çıkan ekonomik krizin İngiltere’nin bile gücünün sınırlı olduğunu ortaya çıkarmasıdır. Güneş batmayan imparatorluğun dünyanın her tarafında asker bulundurmasının imkânsız olduğu anlaşılmıştır. İkinci önemli gerçek ise Anadolu’da Millî Mücadele hareketinin şekillenmeye başlamış olmasıdır. Üçüncü önemli gerçek ise ortaya çıkmaya başlayan İtilaf devletlerindeki kamuoyu baskılarıdır. Yahya Akyüz, Fransız kamuoyu ile ilgili bilgi verirken şöyle diyor: “Fransız kamuoyunun böyle tutum alışı Kilikya’da Türk-Fransız savaşlarının çok kızıştığı bir âna rastladığı için son derece dikkate değer. Kamuoyu, Lloyd George ve Wilson’a karşı Türkleri savunmakta, onların kararsız tutumlarıyla ilgilenmekte, İstanbul’un İngiltere, Amerika veya onların aynı sepete koyduğu Yunanistan’ın etkisine girmesinden korkmaktadır.”9 

Paris Barış Konferansı’nda İngilizlerle Fransızlar arasında devlet Başkanları, Başbakanlar, Dışişleri Bakanları ve komisyonlar düzeyinde pek çok konuda görüşmeler sürmüştür. İngilizlerin hazırladığı ve Clemenceau’ ya gönderdikleri 11 Eylül 1919 tarihli bir memorandumda; “… İngiliz Hükûmetinin Kilikya ve Suriye’deki askerlerini 1 Kasım’dan itibaren geri çekmeye karar verdiği, bu nedenle Filistin-Suriye ve Suriye-Mezopotamya sınırlarını görüşmek üzere Fransızlarla her an buluşmaya hazır olduğunu bildiriyordu. Buna karşılık Fransa’dan bu topraklardan geçirilecek demir yolu ve petrol boru hattına izin vermesi isteniyordu.”10. Konferansın 15 Eylül tarihli toplantısında Fransız Başbakan görüşmeyi kabul ettiğini bildirir. 

Diğer taraftan Araplarla İngilizler arasındaki pazarlıklar da sürmektedir. Lloyd George’un Suriye’den çekilme kararı Faysal’a 10 Eylül’de Şam da bildirilir. Bundan bir gün önce 9 Eylül’de bir İngiliz temsilcisi Meinertzhagen, Faysal’a yaptığı bir tartışmanın Londra’ya gönderilen bir raporunda; “Faysal’ın Gazze’den Toros Dağlarına kadar olan bölgede tek bir Suriye kurulması hâlinde, bu çerçeve içinde Siyonizmi kabul edeceğini ancak bir Fransız mandası esaret demek olup İngiliz ve Fransız hükûmetleri, geçen Kasım’da yaptıkları demeci kabul ettikleri zaman karşılık vereceğini söylediğini bildiriyor. Daha sonraki bir konuşmasında Faysal, Meinertzhagen’e gerçek politikasını, Fransa’nın ve Fransız olan her şeyin 
“kesin reddi” olarak nitelemiştir11. 

Faysal 9 Ekim 1919 da İngiliz başbakanına yazdığı bir başka mektupta; “Fransa ile olan anlaşmasını, bu gerçekleşmezse hiç olmazsa uygulamanın geri bırakıl masını istedi. İngiliz ordularının yerine Fransız birliklerinin gelmesi, “Büyük bir felaket” olurdu. Davanın bütünü, İngiltere, Fransa ve Arap delegelerinden kurulup başkanlığı bir Amerikan delegesine verilecek bir komisyon Barış Komisyonuna rapor verilmeliydi.” 12 diyordu. 

Faysal, Londra’da ABD elçisiyle yapmış olduğu görüşmede şunları söyler: “Şimdi görülüyor ki İngilizler ve Fransızlar Arap ülkelerini paylaşmak yolunda bir anlaşmaya varmışlardır. Buna göre Mezopotamya’yı İngilizler ve Suriye’yi Fransızlar alacaklardır. “Bunu sert bir şekilde protesto ediyor ve Araplara vaat edilen birleşmiş bir ülke üzerinde direniyorum.” diyordu.13 

Faysal artık ABD’den yardım umar hâle gelmiş ve ABD’nin Suriye sorunu çözebileceğini ve ona göre: “… Suriye halkı, ABD’nce verilecek herhangi bir kararı kabul edecektir. Fakat bir İngiliz ya da Fransız kararına karşı savaşılacaktır.”14 diyordu. Faysal’ın ABD temsilcileri ile yaptığı konuşmalar sonuç vermezken Wilson’un Orta Doğu politikası da iflas etmekteydi. Bu yüzden Arapların bir kısmı Fransız, büyük bir kısmı ise İngiliz yanlısı olarak ayrılmışlardı. 

1919’un sonlarına doğru Fransızların Faysal’a somut öneriler sunduğu ve Faysal’ın karşı önerilerde bulunduğunu, konferansta ABD temsilcilerinden 
Derby 10 Aralık tarihli raporunda şu şekilde belirtir: “Fransızların Faysal’a somut önerilerde bulunduğu, Faysal’ın da karşı önerilerde bulunduğunu Londra’ya yazdı. 20 Ocak 1920’de Şam Konsolosu, Washington’da Nuri Said’ in kısa bir süre içerisinde Fransızlarla varılacak bir anlaşma ile Suriye’nin ve batısının Faysal’ın yönetiminde birleşeceğinden fakat bağımsızlığının da kısıtlanacağından emin olduğunu kendisine söylediğini bildirdi. Nuri Said kesin şekilde Fransızların emri altına girilmesini İngilizlerin istemediklerini ve bu yüzden doğu bölgesinde daha çok hareket serbestliğine sahip olması için ona yardım zorunda bulun duklarını da eklemişti.”15 Paris’te yayımlanan Temps gazetesi de Faysal’ın Fransa’dan ayrılmadan önce de Fransız mandasını kabul ettiğini yazmıştır. 

Faysal bir taraftan Paris’de yaptığı görüşmelerde Fransız mandasını kabul ediyor görünürken Şam’daki Arap hükûmeti Zeyd’in yönetiminde Fransız ve İngilizlere karşı yalnız Suriye’de değil, Irak’ta da karşı koyma planları yapmaktadır. Diğer yandan da Mustafa Kemal’in temsilcileri İngiliz ve Fransızlara karşı Araplarla iş birliğine gidiyordu. Bu durum bölgede, yani Suriye ve Kuzeyindeki Çukurova bölgesinde Fransızların ne kadar zor durumda olduğunu ve otoriteyi sağlayamadığını gösteriyordu. 28 Şubat 1920’de Amerika’nın İstanbul Yüksek Komiserliğine bağlı bir görevlinin iki hafta Çukurova bölgesinde ve Suriye’nin kuzeyinde gezdikten sonra Dışişlerine gönderdiği raporda Engert şöyle diyordu: “Fransızlar ve İtalyanlar Orta Doğu’ya büyük güçler göndermezler ise buradan kovulmaktansa kendilerinin çekilmesi daha iyi olur demekte ve şöyle devam etmektedir: 
“Türkler ve Araplar Fransa’ya karşı ortak davranış hâlindedirler ve Arap ordusunda eski Türk subayları vardır. Fransız ordusu bütün bu işlerden 
bıkmış, huzursuzdur ve Fransız subaylarının çoğu Suriye’den ayrılmaya hazır durumdadır. Çünkü Cezayirli ve Senegallilerden kurulu birliklerine güven memektedirler. Faysal ile ve öteki Arap liderleriyle görüşmelerindeki izlenimi hakkında bunların kendilerini çocukça aldattıklarını ve hâlâ Amerika’nın onları kurtarmaya geleceklerine inandıklarını gördüm.”16 Engert bu sözleriyle bölgedeki karışıklıkları açık bir biçimde anlatmaktaydı. Bu şartlar altında toplanan Suriye kongresi 8 Mart 1920’de Faysal’ı Kral ilan etti.17 Böylece Araplar da San Remo Konferansı’na bir oldubitti ile çıkmak istiyorlardı. Özellikle Fransızları zor durumda bırakıp ABD’nin desteğini alacaklarını umuyorlardı. 

Kral Faysal 28 Mart’ta ABD Devlet Başkanı Woodrow Wilson’a çektiği telgrafta şunları söylüyordu: “Yıllarca süren Türk yönetiminden sonra, Arapların kendilerini dış yardımdan yoksun bırakan devletler arasındaki rekabet yüzünden özgürlüklerini kazanma yeteneğini gösteremediklerini ve şimdi savaşın yarattığı fırsattan yararlanmak istemektedirler. Savaş sırasında İtilaf devletlerinin yanında, halifenin “Cihat ilanına sırt çevirerek ve bu Cihat çağrısını İslam âleminde etkisiz bırakarak buna hak kazanmışlardır. Araplar Orta Avrupa devletlerinin yenilmemesi için soylu yardımlarda bulunmuşlardır. Kendilerinin bu fedakârlıkları İtilaf devletlerinin bağımsızlığımız hakkındaki açık vaatlerine ve siz Sayın Başkanın ilkelerine tam bir güven duymamıza dayanmaktadır. Fakat savaştan sonra İngilizler ve Fransızlar ülkemizi bölmeye başlamışlarıdır. Bu durum da Araplar için bağımsızlığın ilanı tek çözüm yoluydu. Arapların istediği yalnız kendi haklarına sahip olmaktır ve onlar kendilerine düşen bütün görevlerini tam olarak yerine getirmeye kararlıdır. Faysal sonuç olarak Wilson’dan Suriye bağımsızlığını İtilaf Devletleri’nce kabulünü sağlamak yolunda etkisini kullanmasını isteyerek telgrafını bitiriyordu.18 ABD’nin politikaları Faysal’ın isteklerine cevap verecek durumda olmadığı gibi Faysal’ın arzuladığı 
biçimde bir İngiliz mandası da Fransızların Orta Doğu’daki ve Osmanlı Devleti üzerindeki çıkarlarına ters düşmesi sebebiyle mümkün gözükmüyordu. Nitekim böyle bir sonuç söz konusu olmuş, 20 Nisan 1920’de toplanan San-Remo konferansında Fransa’nın Suriye üzerinde bir mandaterlik yükümlülüğü almasına karar vermiştir. 


2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***

1917 BOLŞEVİK İHTİLALİ SONRASINDA GÜNEY AZERBAYCAN BÖLGESİNDE ASKERÎ VE SİYASİ MÜCADELELER


1917 BOLŞEVİK İHTİLALİ SONRASINDA GÜNEY AZERBAYCAN  BÖLGESİNDE ASKERÎ VE SİYASİ MÜCADELELER 






SUNUŞ 
ON BİRİNCİ ASKERî TARİH SEMPOZYUMU BİLDİRİLERİ II

Genelkurmay ATASE Başkanlığı tarafından düzenlenen ‘’XVIII. Yüzyıldan Günümüze Orta Doğu’daki Gelişmelerin Türkiye’nin Güvenliğine Etkileri’’ konulu On Birinci Askerî Tarih Sempozyumu 04 - 06 Nisan 2007 tarihleri arasında İstanbul’da yapılmıştır. 

On Birinci Askerî Tarih Sempozyumu’na üniversitelerin değerli öğretim üyeleri ile Silahlı Kuvvetlerde muvazzaf ve emekli personel katılmış, salonda iki gün süreyle 20 adet bildiri sunulmuştur. 

Bugün Orta Doğu’da meydana gelen kültürel, toplumsal, siyasi, askerî ve iktisadi her sorun, jeopolitik konumundan dolayı Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir. Tüm bu gelişmelerin ve Türkiye’ye olan etkilerinin kavranabilmesi açısından Birinci Dünya Savaşı öncesinden XXI. yüzyıl başlarına kadar Orta Doğu‘daki siyasi, askerî, ekonomik ve toplumsal gelişmeler ve Orta Doğu’ya yönelik politikalar tarihsel süreç içerisinde yeniden ele alınmıştır. Sempozyumda yer alan bildiriler konuları itibarıyla önemli bir boşluğu doldurmaktadır. 

Eser, On Birinci Askerî Tarih Sempozyumu’nda zaman yetersizliği nedeniyle sunulamayan 16 bildiriden oluşmaktadır. Bu bildiriler, Genelkurmay ATASE Başkanlığı Türk Askerî Tarih Komisyonu (TATK) Genel Sekreterliğince düzenlenerek yayıma hazırlanmıştır. 

Ziya GÜLER 
Hava Korgeneral 

ATASE ve Dent. Başkanı 

( Ekim 1917 – Ağustos 1918

Arş. Gör. Barış METİN
* Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 

İran Şahı ve hükûmeti, Birinci Dünya Savaşı boyunca tarafsız olduğunu bildirse de bu siyasetini fiiliyata geçirebilecek askerî ve ekonomik güçten yoksun olduğu için savaşın dünya genelindeki ve İran içindeki gidişatına göre tavır takınarak muharip kuvvetler arasında denge siyaseti uygulamaya ve bu suretle varlığını sürdürmeye dikkat etmiştir. Bu genel politika içinde uygun ortamın oluştuğu zamanlarda bazen İngiliz ve Ruslardan, bazen de Osmanlı Devleti’nden kendi topraklarındaki askerlerini çekmelerini1 ve tarafsızlığına saygılı olunmasını talep etmiştir. 

İran’ı tahliye meselesi, Rusya’da Bolşevik hareketlerinin hemen öncesinde ülkede iç karışıklıkların yaşanmaya başladığına dair haberlerin gelmesiyle gündeme yeniden gelmiştir. Osmanlı Devleti’nin Tahran sefareti tarafından Musul’da bulunan VI. Ordu Kumandanı Halil Paşa’ya gönderilen ve oradan da 15 Haziran 1917’de Başkumandanlık Vekaleti’ne şifre ile bildirilen bir telgrafta2 Osmanlı Devleti Tahran sefirinin aktardığına göre birkaç gün önce İran hükûmetinden sefarete gelen bir takrirde, Rus ve İngiliz ordularının İran’ı tahliye etmesi için teşebbüste bulundukları ve sonucun başarılı olacağına inandıkları, Osmanlı ordusunun da hududa çekilmesini istedikleri hatta bu mealde birer takririn de Avusturya ve Alman sefaretlerine gönderildiği ifade edilmektedir. Ayrıca 14 Haziran 1917 tarihinde Hacı Cemaleddin namındaki bir milletvekilinin Tahran sefirinin makamına geldiği İran halkının ve partilerinin de topraklarının tahliye edilmesini istediğini ve bu talebin Osmanlı Devleti’ne iletilmesini rica ettiği belirtilmektedir. Tahran sefiri de cevaben; düşmanların İran topraklarını kullanmak suretiyle Osmanlı Devleti’ne tecavüz etmeleri sebebiyle mecburiyetten ve işgal altındaki İran’ı kurtarmak gibi fedakârca ve dostça bir sebepten Osmanlı askerlerinin İran’a girdiğini, Rusya ve İngiltere’nin İran’ı tahliye ettiklerini görmedikçe Osmanlı kuvvetlerinin geri çekileceğini ümit etmese de Reis-i Vükela ile görüştükten sonra durumu Osmanlı Devleti’ne bildireceğini ifade etmiş ve ertesi günü 

İran hükûmet reisi ile yaptığı mülakatta da aynı düşüncelerini tekrarlamıştır. 

Reis-i Vükela da Rus ve İngiliz elçileriyle daha önce yaptığı görüşmeden bahisle, her iki sefirin Osmanlı Devleti’nin askerlerini geri çekmesi şartıyla kendi hükûmetlerine İran’ın tahliyesini kabul ettirebileceklerini ümit ettiklerini söylediğini, şayet Osmanlı Devleti buna itimat etmezse geçici olarak 
askerlerini hududa çekmesini, Rus ve İngilizler İran’ı boşaltmazsa tekrar ileri harekâta geçebileceğini, İran’ın artık topraklarının savaş alanı hâline 
gelmesini istemediğini ve halkın Osmanlı Devleti’ne olan hüsnü niyet ve dostluğuna güvenerek bu talebin kabul edileceğine inandığını ifade etmiş3 ve 
İran’ın tahliyesinin gerek “Hükûmet-i Seniyye’nin gerekse “Hükûmet-i İraniyye’nin istikbalen uhde-i menafi”4 ne olacağını vurgulamıştır. 6’ncı Ordu 
Kumandanı Halil Paşa, Tahran Sefaretinden gelen telgrafı Başkumandanlık Vekaleti’ne gönderirken Osmanlı Ordusu’nun İran hududuna geri çekilmesi 
konusundaki kendi görüşlerini de bildirmiştir. Halil Paşa, İran hükûmeti tarafından yapılan söz konusu teklifin tamamen muvafık olduğunu, bu teklifin 
kabul edildiğini bildirerek Osmanlı Devleti’nin İran hükûmetinden İngiliz ve Rusların çekilmesini talep edebileceğini belirtmiştir.5 İran’ın tahliyesi 
meselesi hakkındaki teklifi değerlendiren Başkumandan Vekili Enver Paşa, 10.09.1917 tahinde 6’ncı Ordu Kumandanı Halil Paşa’ya gayet mahremdir 
ibaresiyle gönderdiği telgrafta;6 Osmanlı askerlerinin Rus ve İngiliz kuvvetleri çekilmeden İran’da stratejik noktaları ellerinde tutmaya mecbur olduğunu; 
ancak İran hükûmetinin teklifi üzerine daha ileriye gitmeyeceklerini taahhüt ettiğini, Rus ve İngilizlerin İran’ı boşalttıkları zaman bütün Osmanlı kuvvetlerini de geri çekmeyi temin ettiğini belirterek Nusret Bey’in 7 İran Reisi Vükelâsına bu şekilde cevap vermesinin tebliğini rica etmiştir. Ancak Enver Paşa 08.10.1917 tahinde yine Halil Paşa’ya gönderdiği ve Tahran ateşemiliterliğine bildirilmesini istediği diğer bir telgrafta8 “İran’ın tahliyesi hususu teşebbüsatında bulunan İranlılara şu yolda cevap verilmesini daha muvafık buldum.” diyerek şimdiye kadar Osmanlı Devleti’nin İran’ı tahliye etmekte büyük mahzur gördüğünü; fakat İran hükûmetinin arzusu üzerine Osmanlı Devleti’nin tahliyeye hazır olduğunu, zaten kuvvetlerin büyük bölümünün hududa çekildiğini, şart koşulduğu üzere İngiltere’nin ve Rusya’nın da İran’ı tahliyelerini görmek istediklerini ifade etmiştir. Enver Paşa’nın İran’ın tahliyesi hakkında hükûmetin talebine verilecek cevaba dair sonradan yaptığı tadilat, o zamana kadar uygulanan askerî politikada bir değişiklik yapılmasından çok, ince bir siyasi hesaba dayanmakta dır. Zira İran, savaş boyunca hem Osmanlı ve Alman devletlerinin hem de İngiliz ve Rusların kendi yanlarına çekebilmek veya elde ettikleri kazanımları korumak amacıyla askerî ve siyasi mücadele alanı hâline gelmiştir. 

Bu mücadele içinde hükûmeti ve etnik/dinî grupları düşmana karşı harekete geçirebilmenin en önemli yollarından biri de propagandadır. Osmanlı Devleti,-Almanya’nın da desteğiyle- İran’da Cihat, İttihat-ı İslam, İran’ın bağımsızlığı ve kendi güvenliği için önlem almak gibi konuları propaganda unsuru olarak 
kullanırken İngiltere ve Rusya ise daha çok, -tarihî ön yargıların da bilincinde olarak- Osmanlı Devleti’nin İran’ı işgal etmek arzusunda olduğunu sık sık 
dile getiriyordu. Enver Paşa’nın tahliye konusundaki söylem değişikliği bu politikanın engellenmesi amacına dairdir. Askerî siyasette herhangi bir 
değişiklik olmadığı Enver Paşa’nın aynı telgrafta Halil Paşa’ya yazdığı ““…Ancak hakikat-ı hâlde tahliye etmezsiniz ve bu nokatı lüzum-u askeriyeye göre elde bulundurursunuz. İngiliz ve Rusların tahliye ettiklerine tamamen kani olursanız o zaman İran’daki kıtaatımızı geri alırsınız.” sözlerinden de anlaşılmaktadır. İran’ın tahliyesi hakkında söz konusu girişimlerin tıpkı daha öncekiler gibi sonuçsuz kaldığı 6’ncı Ordu Kumandanı Halil Paşa’ya Tahran Maslahatgüzarlığı’ndan gelen ve 24.02.1918 tarihinde Başkumandanlık Vekaleti Celilesi’ne gönderilen şifre telgraftan anlaşılmaktadır. Tahran Maslahatgüzarının İran’ın tahliyesi hakkında kendisine daha önce gönderilen şifreli emre verdiği cevapta İran hükûmetine sunduğu tebligatı tekrar ettiğini, yeni kurulan kabinenin Rus ve İngiliz hükûmet leri nezdinde daha önce yapılan girişimi tekrarlamasına rağmen henüz cevap alamadığını, İran’daki Rus ve İngiliz kuvvetlerinin çekilmeyeceğini ifade etmekte dir. 


Rusya’da Ekim 1917 Bolşevik ihtilalinin gerçekleşmesi, yaklaşık üç yıldır devam eden dünya savaşının seyrini büyük ölçüde değiştirmiş, özellikle İttifak devletleri için avantaj sağlayacak önemli gelişmeleri ortaya çıkarmıştır. Bolşevikler, Çarlık sonrası iş başında olan Kerenski hükûmetini düşürdükten sonra İttifak devletleriyle savaşa devam etmeme kararı almış ve ateşkes anlaşması talep etmişlerdir. Bunun sonucu olarak 15 Aralık 1917 tarihinde mütareke imzalanmış ve tüm Rus cephelerindeki çatışmalar durmuştur. 22 Aralık 1918’de Brest-Litovsk şehrinde Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı Devleti, Bulgaristan ve Bolşevikler arasında barış görüşmeleri başlamış ve 3 Mart 1918’de tarihte görüşmelerin yapıldığı şehrin adıyla anılan anlaşma imzalanmıştır.10 

Brest-Litovsk anlaşmasında İran’ın tarafsızlık siyasetine riayet edilmesi ve toprak bütünlüğünün korunması (bunun için İngiltere ile Rusya arasında 1907 yılında yapılan ve İran’ı üç bölgeye parçalayan anlaşmanın iptali) konusu da ele alınmış ve Güney Azerbaycan’daki Rus ve Türk askerlerinin geri çekilmesi konusu kabul edilmiştir. Söz konusu gelişme, bölgede Rusya ile fiili mücadele hâlinde olan Osmanlı Devleti ve Almanya için avantajlı bir durum ortaya çıkarmış, Osmanlı Devleti’nin doğu sınırlarının güvenliği açısından büyük bir tehlike ortadan kalktığı gibi öteden beri Rus ve İngiliz tahakkümü altındaki İslam coğrafyalarında yürütülen İttihat-ı İslam politikasına bağlı olarak İran üzerindeki nüfuzun artmasını sağlamıştır.

Brest- Litovsk anlaşmasında İran’ın tahliyesine dair alınan karardan memnun olan Şah, “…Osmanlı Devleti’nin izhar eylediği hissiyat-ı dostaneden duyduğu 
memnuniyeti” bizzat Osmanlı Dış İşlerine gönderdiği telgrafla bildirmiştir.11 Osmanlı Devleti Tahran Ateşemiliteri Ömer Fevzi Bey, Harbiye Nezaret-i 
Celilesi’ne 03.03.1918 tarihinde gönderdiği gayet mahremdir ibareli telgrafta12, Berlin’de Alman parasıyla neşredilen Kave adındaki gazetede Brest Litovsk anlaşması ve İran’ın tahliyesine dair çıkan habere dikkat çekmektedir. “Mütarekenamenin üçüncü maddesinin kabul ile kendi askerlerinin geri çekilmesini ve İran arazisinin kâmilen tahliyesi taahhüt edildiğinden dolayı Devlet-i Aliye-i Osmaniye’ye teşekkürat-ı samimanemizi arz eyleriz.” şeklindeki haberi yapan Kave gazetesinin Alman siyasetine hizmet ettiğini belirten Ömer Fevzi Bey, söz konusu haberde, Osmanlı Devleti’nin İran’da aynı Rusya gibi işgalci olduğu şeklinde bir izlenim verilmeye çalışıldığını ve Almanların her ne kadar müttefikleri olsa da Osmanlı Devleti’yle derinden bir rekabet içinde olduğunu belirtmektedir. İran’ın Berlin sefiri Hüseyin Kulu Han da İran’ın tahliyesi hakkındaki gelişmeden dolayı duydukları memnuniyeti Almanya’ya iletmiştir.13 

Rusların İran’dan çekilmeye başlamaları, Ekim 1917 Bolşevik ihtilali ve ülkede kargaşalıkların başladığı döneme rastlamaktadır. Bu esnada Güney Azerbaycan ’da ve Rus askerlerinin bulunduğu İran topraklarındaki şehirlerde, kasabalarda, köylerde otorite boşluğunun ortaya çıkması ve asayişin bozulması, İran hükûmetinin otorite kuracak jandarma ve polis gücünden yoksun olması sebebiyle bir kargaşa ortamı oluşmuş ve bu durum sebebiyle düzeni ve birliği bozulan hatta iaşesini dahi temin edemeyen Rus askerleri yağmaya başlamıştır. Güney İran’da İngiltere tarafından kurulan Cenubi İran nişancılarının (güney İran polis kuvvetleri) kumandanı olan Percy Sykes, Rus ricalini o sırada Tebriz’de bulunan bir dostundan aldığı mektuba dayanarak şöyle ifade etmektedir; “…Rus askerleri burada binlerce miktarda olmak üzere dolaşıyorlar, tüfeklerini, cephanelerini, eşyalarını, atlarını ve para edecek bütün teçhizatlarını satmaktadırlar. Atlar birkaç şiline gidiyor. Fakat yem fiyatı o derece fahiş dereceye çıkmıştır ki atlar ancak hediye gibi verilecek kıymettedir. Filhakika garbi ve şimali İran hükûmetinin zaafından dolayı Rusların bu vaziyetinden çok zarar görmüşlerdir. “14 

Rusların İran’ı tahliye ettiği bir dönemde, 1918 Şubat ve Mart aylarında İran’dayaşayan Ermeni ve Nesturiler, Rumiye15 ve Dilman havalisinde toplanmaya başlamış, Ermeni ve Nesturiler, Savuçbulak havalisinde olduğu gibi16 çekilen Rusların silahlarını ele geçirmiş17, Van bölgesinden, Osmanlı kuvvetlerinin önünden çekilen Ermeni ve Nesturiler ile Rumiye Gölü çevresinde birleşerek yerli Müslüman ahaliyi katletmeye başlamışlar ve Osmanlı kuvvetlerinin muhtemel taarruzuna karşı mücadeleye hazırlanmışlardır. Diğer taraftan da Rusların çekilmesi esnasında Osmanlı Devleti sınırına yakın bölgelerde bulunan Kürt aşiretleri gerek intikam gerekse yağma amacıyla Ruslara saldırmışlardır. Osmanlı Devleti’nde, Rusların İran’ı tahliyeleri sırasında ortaya çıkan gelişmelerin takibi ve Rumiye bölgesinde yoğunlaşan Ermeni ve Nesturi faaliyetleri karşısında alınacak tedbirlere dair Başkumandanlık Vekaleti ve ilgili kumandanlıklar arasındaki koordinasyon görevleri daha çok karargâhı 
Musul’da olan 6’ncı Ordu Kumandanı Halil (Kut) Paşa tarafından yürütülmüştür. Rusların İran’ı tahliyeleri, Osmanlı Devleti tarafından yakından izlenmiş, bölgede yaşananlar istihbarat subayları tarafından ilgili üst komutanlıklara bildirilmiştir. Aralık 1917’nin başından Ocak 1918 ortasına kadar Sene ve Hamedan’da bulunan istihbarat zabiti mülazım-ı evvel Sadık Efendi’nin gözlemlerine ve duyumlarına dayanarak hazırladığı ve Musul vasıtasıyla 11.01.1918 tarihinde Birinci Şube Müdüriyeti’ne gönderilen rapora göre18 Ruslar, 12.12.1917 tarihinden itibaren çekilmeye başlamış 26.12.1917 tarihine kadar hiçbir asker kalmamıştır. Sene ve havalisinden çekilmeleri sırasında bölgedeki Kürt aşiretlerini itaatleri altına almaya çalışmış; fakat eski Sene naibi olan Serdar Reşit’in tahriki nedeniyle bunda başarılı olamamışlar; hatta Sene havalisinde 10-12.11.1917 tarihlerinde bir büyük rütbeli Rus subayı ile üç askeri Kürtler tarafından katledilmiştir. Sadık Efendi’nin Rus askerlerinin durumuna dair verdiği bilgilere göre Sene’de Fiskolof kumandasında 33. ve 34. Türkistan piyade alayı ile bir süvari alayı mevcuttur ve bu askerlerin kıyafetleri ve iaşesi muntazam olmasına rağmen düzen, birlik ve emre itaat yoktur; asker çarşıda yağma ile meşguldür ve ahali de bu durumdan son derece rahatsızdır. Sene’den sonra Sakız ve Savuçbulak’ın da boşaltıldığına dair haberlerin gelmesi üzerine Halil Paşa, 22.01.1918 tarihinde Revandız Grubu Kumandanlığı’na bir telgraf19 
göndermiş ve elde edilen istihbarata göre Sakız ve Savuçbulak’ın tahliye edildiğinin anlaşıldığını ve Rumiye’nin de tahliye edilmiş olabileceğini ifade 
etmiş ve bu haberlerin bölgeye gönderilecek istihbaratçılarca teyit edilmesini ve “Ermeni, Nesturilerin kuvvet ve vaziyeti hakkında malumat istihsaline 
ehemmiyet verilmesini” rica etmiştir. Ayrıca 22.01.1918 tarihinde İkinci Ordu 

Kumandanlığına gönderdiği Sakız ve Savuçbulak’ın boşaltıldığına dair 
gelişmeler hakkınd bilgi verdiği şifre telgrafta da bölgedeki Ermeni ve 
Nesturilerin faaliyetine dair şu bilgileri ifade etmektedir: “Mütarekenamenin 
madde-i mahsusasına tevfiken erzak tedarik etmek üzere, Şemdinan 
civarında hat-ı fasıl geçen köylülerimiz Ruslar tarafından hüsn-ü muamele 
görmüş iseler de müsellehen dolaşan Ermeni ve Nesturiler tarafından 
katledilmişlerdir. Kendisini kurtarabilenlerin ifadelerine göre Rumiye cenubi 
havalisinde iki bin kadar Ermeni ve Nesturi vardır. ” 20 , 21, 

Rumiye’nin tahliye edildiğine dair haberlerin gelmesi üzerine şehrin ele 
geçirilmesi gündeme gelmiş fakat Halil Paşa, Başkumandanlık Vekaleti’ne 
05.02.1918 tarihli bir şifre telgraf22 göndererek Rumiye yakınlarındaki Ermeni 
ve Nesturilerin kuvvetlerini attırmaya çalıştığını, şehrin ele geçirilmesi için 
yapılacak bir harekette herhangi bir kötü duruma meydan vermemek ve 
Rumiye’ye daha güçlü bir müfreze ile girmek için işgalin bir müddet 
ertelenmesini rica etmiş veyahut Van bölgesindeki 3’üncü Ordu’ya bağlı 
birlikler tarafından harekete başlanması gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca 
Rumiye istikametinde daha kuvvetli bulunmak için Kuar ve kuzeyindeki 
aşairden istifade etmeyi düşündüğünü, mevsimin aşairin hareketine ve 
iaşesine müsait olmadığını, daha fazla kuvvet ayrılması konusunun Sincar 
(Sencar)23 operasyonunun neticelenmesine bağlı olduğunu ilave etmiştir. 
6’ncı Ordu Kumandanı Halil Paşa 13.02.1918 tarihinde Revandız Grubu 
Kumandanlığına gönderdiği altı maddelik telgrafta24 Rusların Üşnü, Pave, 
Savuçbulak (günümüzde Mahabat) mıntıkasını tahliye etmeleri üzerine 
Rumiye havalisinde Ermenilerin teşkilat yaptıklarına dair haber alındığını 
belirterek “Gerek Rusların İran’ı tahliyesini nizami olarak anlamak ve gerekse 
İran dâhilinde yapılan Ermeni teşkilatı ve İngiliz teşebbüsatı, İran’ın 
hududumuza mücavir mıntıkasındaki ahval ve erzak tedariki imkânı 
hakkında doğru malumat almak için Revandız grubu Pave, Üşnü, Mergever, 
istikametlerine kuvvetli zabit keşif kolları sürecektir.” emrini vermiş,25 
Miyandoab, Rumiye hattına kadar ayrıca casuslar gönderilerek Ermeni 
teşkilatı, ordu kıtaatı hakkında bilgi elde edilmesini istemiştir. Altıncı Fırka 
6’ncı Ordu Kumandanı Halil Paşa 05.02.1918 tarihinde Başkumandanlık Vekaletine gönderdiği Rumiye’nin ele geçirilmesi ile ilgili belgede Rumiye’nin 
işgali için gerekli kuvvetleri Sencar operasyonundan sonra bu harekete katılan askerlerin bölgeye sevk edilmesi suretiyle karşılanacağını bildirerek Sencarlar ile 
ilgili şu bilgilere yer vermiştir: “Sencar hareketine başlamak üzereyim. Alınan haberlerden İngilizlerin çöl tarikiyle Sencarlılara silah kaçırdığı bildiriliyor. 
İhtimal ki Sencarda ümidden fazla bir mukavemete maruz kalabiliriz. Ordunun gerisinde büyük bir çıban teşekkül eden bu eşkıya yuvasını tamamiyle 
temizlemek için tahsis ettiğim müfrezeden fazla olarak elyevm en yakın Erbil’de bulunan kuvvetten istifade etmek icab edebilir. Belge için bk., K. 3632 – D. 136 –F. 004a. 


Kumandanlığına 12.03.1918 tarihinde gönderdiği telgrafta26 da Rumiye 
bölgesindeki ahalinin tehdit ve yağma için Ermeni çetelerinin saldırısına 
uğrayabileceğini uyarısını yaparak Üşnü bölgesindeki Ermeni ve Nesturilerin 
Müslüman ahalinin evlerini yaktığı ve Müslüman ahaliyi katlettiğini hatta 
Karapapaklar gibi bölgede meskun bazı Müslüman Türkleri de kendileri ile 
birlikte harekete zorladığını bildirmiş27 ve Osmanlı Devleti’nin Üşnü’yü işgal 
ederek ahaliyi himaye etmesi gerektiğini belirtmiştir. 

Rumiye’nin ahvaline dair 6’ncı Fırka Kumandanı Hayri’den 6’ncı Ordu Kumandan lığı’na gelen 27.03.1918 tarihli iki ay önce Revandiz’den Rumiye’ye gönderilen ve yeni dönen iki casusun ifadelerini içeren telgrafa göre28 Rumiye’de ahalinin elindeki silahlar Ermeniler tarafından toplanmış ve bazı ahali silahlarını yerlere gömmüştür. Rumiye’de bir Amerikan konsolosu ve bir de Fransız konsolos vekili mevcut olup Fransız konsolosu Ermenilerin işine müdahale etmemiştir. 

İngiltere, Rusların İran’dan çekilmesiyle, İran, Afganistan ve Hindistan’daki Müslümanları kendilerine karşı savaşın başından beri ayaklandırmaya çalışan Osmanlı ve Almanya Devletleri için hem bu amaçlarını fiiliyata geçirebilecek, hem de Kafkasya’ya uzanarak Bakü petrollerini elde edecek, ve Rusya Müslümanlarına ulaşabilecek müsait bir zemin oluştuğunun farkındadır. Churchill (Çörçil), Bolşevik ihtilali sonrası doğuda ortaya çıkan durumu “…Başlıca tehlike şarktadır. İran’da ve Hint Okyanusu’nda İngiltere’nin menfaatlerini korumak lazımdır.”29 şeklindeki sözleriyle değerlendirmiştir. Bu gelişmeler üzerine İngiltere, Ruslardan boşalan bölgeye asker sevk etmeye karar vermiştir. Bu dönemde İngiltere’nin en önemli hedefi Bakü’nün ele geçirilmesidir; çünkü Bakü, Rusların petrol üretiminin %83’e varan kısmını karşılayan önemli bir petrol bölgesidir. Ayrıca İngilizlere göre Bakü’ye sahip olmak Hindistan, İran ve 
Afganistan’ı elde etmek için çok önemlidir.30 İngiltere, Bakü’yü ivedi olarak 
ele geçirebilmek için Hazar denizinden şehre ulaşmayı hedeflemiş bunun 
için Güney İran’da bir liman kenti olan Enzeli’ye doğru birliklerini sevk 
etmiştir. Tahran Ateşemiliteri Ömer Fevzi Bey 06.05.1918 tarihinde Harbiye 
Nezareti’ne gönderdiği ve bir İranlının Berlin’den Nizam Üs Saltana31’ya 
gönderdiği mektup hakkında bilgi verdiği telgrafta32 İran’ın Berlin sefirine 
Tahran hükûmetinden yazılmış bir şifre telgrafın muhteviyatına göre İngiltere 
Hükûmeti Tahran Hükûmetine bir tebligat göndererek İttifak devletlerinin 
Hindistan’a karşı bir harekette bulunmak ihtimali sebebiyle Hindistan yolunu 

 Kazvin’de kaldığı, İngilizler hesabına ülkelerine dönmeyen Rus askerini ve Ermenileri eğittiği bildirilmektedir. İran’ın Osmanlı sefiri İhtişam 
Üs Saltana’nın ifadesine göre İngilizler, kendileri gelinceye kadar İran’ı 
boşaltmamaları konusunda Baratof’tan yardım istemişlerdir. Bu konuya dair 
İkdam gazetesinde yayımlanan bir habere göre Baratof, Rus ihtilalinden 
sonra Rumiye’de kalmış, subaylarının ve askerlerinin iaşesini sağlamaktan 
aciz ve Bolşeviklerden korktuğu için maiyeti ile birlikte İngiliz birliklerine 
iltihak etmiştir. Baratof’un mahiyetindeki subaylar, Ermeni ve Nesturilerin 
talim ve terbiyesi ile meşguldürler. kapatmak ve gözetim altına almak için İran’ın icap eden noktalarına İngiliz askerlerinin gönderileceği bildirilmiştir. İngilizlerin Güney İran’da sınırlı sayıdaki askerleri dışında kuzeye gönderilecek yeterli kuvveti olmadığından ve en yakın İngiliz birliklerinin bulunduğu Bağdat’ın Güney Azerbaycan’a uzak olması sebebiyle ilk aşamada muhtemel bir Türk taarruzunu önlemek veya Türkleri durdurmak amacıyla o yöredeki iş birlikçi Ermenileri, Nesturileri ve paralı asker olarak Rus ordusundan kaçan subay ve askerleri örgütlemek, talim ve terbiye etmek için bir askerî heyetin gönderilmesine karar verilmiştir. 

Bu heyetin başında general Dunstrevill bulunmaktadır.33 


Rumiye havalisindeki Ermeni ve Nesturileri örgütleme konusunda Amerika ve İngiliz konsolosları faaliyetlerini sürdürürken34 2 üst düzey komutan ve 12 
subaydan oluşan ve hedefi Hazar Denizi’nde bir liman kenti olan Enzeli’ye 
ulaşmakta olan bir başka grup da Bağdat’tan İran’a gitmek üzere otomobille 
yola çıkmıştır. 21 Şubat 1918 tarihli ve imzasız bir belgede35 İngilizlerin, 
Rusların tahliye etmiş oldukları araziyi ve bilhassa Afganistan’dan dolayı 
Horasan eyaletini zaptetmek istediklerine dikkat çekilmekte Rus general Baratof’un 36,37,38 


İran’ın tahliyesi, hem Osmanlı topraklarında hem de Güney Azerbaycan’da Ruslarla ittifak yapan ve müstakil devlet olma emelleri taşıyan Ermeniler ve Nesturiler için hayal kırıklığına neden olmuş; fakat özellikle İran’da Rusların yerini kısa sürede İngiltere almıştır. 6’ncı Ordu Kumandanı Halil Paşa, 6’ncı Fırka Kumandanlığına 13.04.1918 tarihinde gönderdiği telgrafta39; Osmanlı Ordusu tarafından şimdiye kadar Ermenilere karşı yapılan harekattân elde edilen tecrübeye göre Ermenilerin Rusların çekilmesi sonrasında takınacakları tutuma dair görüşlerini ve sonrası için takip edilmesi gereken siyaseti de açıklamıştır. Buna göre Ermenilerin Ruslardan bekledikleri yardımın ve desteğin engellenmesiyle moralleri tamamen çökecektir. Ermenilerin şu anda yaptıkları yıkım ve karşı koymaktan ibarettir; küçük kuvvetle bunlara karşı başarı kazanmak mümkündür. Ayrıca Ermeniler, İran’daki İngiliz, Fransız ve Amerikalılar tarafından himaye olacaklarını ümit etmektedir ve onlara iltihak etme fırsatını beklemektedirler. 

Halil Paşa’dan 3’üncü Ordu Kumandanlığına 26.03.1918 tarihinde gönderilen ve 3’üncü Ordu Kumandanlığı’ndan yazılan bir telgrafa cevap olması muhtemel olduğu bildirilen Başkumandanlık Vekalet-i Celilesi’nden gelen 24.03.1918 tarih ve 4242 numaralı emri içeren telgrafta40 Osmanlı Devleti, özellikle Rumiye Gölü çevresindeki Ermenilerin faaliyetlerini engellemek için Azerbaycan’da yerleşik Müslüman ahaliden oluşacak kuvvetlerle 6’ncı ve 3’üncü Orduların müştereken yürüteceği Kars-Erivan istikametinde bir hareket başlatmayı kararlaştırmıştır. Aynı dönemde 3’üncü Ordu tarafından Van istikametine gönderilen başında Ali İhsan (Sabis)in bulunduğu 4’üncü Kolordu Van’ı ele geçirmiş41,Saray ve Başkale istikametinde Ermenileri takip etmektedir.42 6’ncı Ordu’dan Rumiye istikametinde hareket etmek üzere tahsis edilen müfrezenin bir taburu da 
05.04.1334’te Rayat’dan hududu geçmiş olup Üşnü istikametinde, diğer üç taburu da Erbil ile Revandız arasında yürüyüştedir. Müfreze Üşnü’de toplan dıktan sonra Rumiye’nin işgali için ilerleyecektir.43 Halil Paşa, 13’üncüKolordu Kumandanlığı ve 6’ncı Fırka Kumandanlığına gönderdiği telgrafta 44 Van bölgesinden çekilen Ermenilerin Rumiye civarındaki Ermenilerle birleşmesi durumunda onları takipte olan 4’üncü Kolordu’nun mühimmat açısından sıkıntıya düşebileceği ve bu sebeple 6’ncı Fırka’nın acilen Rumiye’yi işgal etmesini istemiştir. Bunun üzerine 6’ncı Fırka Kumandanı Hayri, Halil Paşa’dan Rumiye’deki Ermenilerin şehri savunmak için yığınak yaptıklarına dair haberler aldığını bu bakımdan Savuçbulak’a bir bölük gönderilmesini talep etmiştir. 

Halil Paşa’ Rumiye’ye dair 3’üncü Ordu ve bu orduya bağlı 4’üncü Kolordu Kumandanlıklarına Rumiye bölgesindeki Ermenilerin durumu hakkında 13.04.1918 tarihinde gönderdiği telgrafta45, Rumiye’de İngiliz ve Fransız subayı kumandasında 3-4 bin Ermeni ile 2 seri atışlı, 2’si adi olmak üzere 4 top, birkaç makineli tüfek bulunduğunu ifade etmiştir. Bu dönemde Rumiye bölgesindeki Ermenilerin güneyde Musul bölgesinde İngiliz kuvvetleriyle çarpışan Osmanlı kuvvetlerine saldıracağı yönünde istihbaratlar gelmeye başlamış ve bunun üzerine 4’üncü Kolorduya Rumiye-Dilman bölgesini ele geçirme görevi verilmiştir. Kolordu 10 Mayıs 1918’de Üşnü’den Rumiye’ye doğru hareket etmiştir.46 Enver Paşa, 6’ncı Ordu kumandanlığına 11.05.1918 tarihinde gönderdiği bir telgrafta47; 

Ermenilerin Musul bölgesine saldıracakları yönündeki istihbarattan bahisle 4’üncü. Kolordunun Rumiye üzerine hareketini emrettiğini ve aynı zamanda bir fırkanın da Erivan - Culfa üzerine yürümesini ve Kafkas hükûmetinden izin beklemeksizin Tebriz hattının işgal edilmesini özellikle rica etmiştir. 

Haziran 1334’te 1’inci Kafkas Kolordusu ve 4’üncü Kolordulardan 9’uncu Ordu teşekkül etti ve İngilizlerin İran’daki ileri hareketini durdurmak, Rumiye ve Dilman bölgesindeki Ermeni faaliyetlerine son vermekle görevlendirildi.48 4’üncü Kolordu 18 Haziran’da Dilman’ı ve 31 Temmuz 1918’de Rumiye’yiele geçirmiştir. Dilman’ın ve Selmas Ovası'nın Osmanlı kuvvetlerinin eline geçmesi üzerine Kafkas cephesinden gelen Andranik, idaresindeki Ermeni kuvvetleri Culfa’dan Aras Nehri’ni geçerek Hoy üzerinden güneye doğru ilerlemeye başlamıştır. Ermenilerin amacı Tebriz bölgesine kadar ilerleyen İngiliz kuvvetleriyle birleşerek Osmanlı Kuvvetlerini mağlup etmek ve Kafkas cephesine geri dönmektir. Fakat 9’uncu Orduya bağlı Osmanlı kuvvetleri Ermenileri İngilizlerle birleşmelerine izin vermeden mağlup ederek Aras Nehri’nin kuzeyine doğru çekilmek zorunda bırakmıştır49. 22 Ağustos 1918 tarihinde Sene Şehbender liği’nden Başkumandan lık Vekaletine gelen bir telgrafta50; İngilizlerin Kirmanşah’taki kuvvetlerini Sene’ye getirdiği ve İngilizlerin Savuçbulak ve daha kuzeye doğru güneyden harekete geçmek üzere oldukları istihbaratı verilmiştir. Enzeli limanını ele geçirmek için gönderilen İngilizler de Tebriz’e 10 km mesafede Bazmiç köyüne kadar yaklaşmışlardır.51 Başkumandan Vekili Enver Paşa, 06.05.1918 tarihinde Kafkas cephesinde bulunan Üçüncü Ordu Kumandanlığı’na gönderdiği telgrafta Güney Azerbaycan ve Tebriz’deki Ermeni ve İngilizlerin o havalide 
yaptıkları taşkınlıklara dikkati çekmiş ve mümkün olduğu kadar süratle Tebriz’e kuvvetli bir kıtaat gönderilmesini ve bunun için Kafkasya’dan Tebriz’e kadar gelen tren yolunun ele geçirilmesini istemiştir.52 Bunun üzerine 11’inci Kafkas Tümeninden Nahçivan-Culfa mıntıkasından Tebriz’e doğru öncü grup 16 Ağustos 1918, son grup da 20 Ağustos’ta hareket etmiştir. 3 Eylül’de Tebriz civarındaki Hacıağa mevkisinin 5 km doğusunda bulunan İngiliz kuvvetleriyle çarpışmış ve İngiliz birlikleri Meyane yönünde geri çekilmişlerdir. 

İngilizler, Rusların İran’dan çekilmeleri sonrası bir taraftan Rumiye bölgesindeki Ermeni ve Nesturilerle birleşerek Osmanlı Devleti’nin önünü kesmeyi hedeflerken diğer taraftan Tahran-Kazvin yoluyla Reşt vilayetini oradan da Hazar Denizi sahilinde bulunan liman kenti Enzeli’yi ele geçirerek deniz yoluyla Bakü’ye ulaşmayı ve o dönemde şehri ellerinde bulunduran Ermenilerle birleşerek şehri işgal etmeyi planlamışlardır. Ancak Reşt ileri gelenlerinden Mirza Küçük Han ile Gilanlı Aka Ahmet Han’ın önderliğini yaptığı, söz sahipleri arasında Aka Seyid Abdülvahap, Aka Seyid Mahmut, Aka Hacı Şeyh Muhammed Hasan, Aka Şeyh Ali, Aka Şeyh Muhammed Hüseyin’in bulunduğu ve Gilan’da ortaya çıkan içlerinde bazı Türk subaylarının da olduğu bilinen ormanda yaşamaları sebebiyle bu isimle anılan Cengelliler (Ormancılar veya Orman Kardeşleri) hareketi bölgedeki Ermenilere ve İngilizlere karşı önemli mücadeleler vermiştir.53 Cengellilerin İran dâhilinde dağıttıkları beyannamelerde kendi amaçlarına dair verdikleri bilgiye göre hedef, vatanlarının hürriyet ve istiklalini fiilen geri almak ve İranlıların çevre Müslüman komşularıyla iyi geçinmesine engel olan 
İngilizlere karşı mukavemet ve muharebe etmekten ibarettir.54 Osmanlı Devleti, İran’daki meşrutiyet hareketleri zamanında ön plana çıkmaya başlayan Mirza Küçük Han’ı Rus faaliyetlerine karşı henüz savaşın başından itibaren destekle miş, Rusların çekilmesi sonrasında da özellikle 6’ncı Ordu Kumandanlığı vasıtasıyla silah ve değerli hediyeler göndermiştir. Kuvvetleri hakkında kesin bilgi bulunmayan Mirza Küçük Han önderliğindeki Ormancılar, İngilizlerin Reşt’den Kafkasya’ya geçmesi için önemli olan Müncil Köprüsü’nün müdafaasın da başarılı olmuş55 ve Reşt’teki İngiliz Bankası’na el koyarak Reşt konsolosu Mc Loren ve Yüzbaşı Növil’i tutuklamıştır.56 

Sonuç 

Bolşevik ihtilali, 1907 yılından itibaren fiilî işgal altında olan ve Birinci Dünya Savaşı sırasında muharip kuvvetlerin gerek hükûmet ve gerekse aşiretler üzerinde etnik, dinî ve siyasi nüfuz mücadelesi yaptığı İran’da Rusların çekilmesi durumunu ortaya çıkarmıştır. Fakat söz konusu gelişme özellikle Rus işgali altında olan ve Osmanlı Devleti ile Rusların her türlü mücadelesine sahne olan Güney Azerbaycan için Rus, İngiliz, Ermeni ve Nesturi tehlikesini daha da artırmıştır. Çarlığın yıkılmasıyla birliği bozulan Rus askerleri, Güney Azerbaycan’ı tahliyeleri sırasında geçtikleri bölgelerde yağmaya başlamışlar, hatta evleri ateşe vermişlerdir. Ayrıca Osmanlı Devleti sınırına yakın bölgelerdeki Kürt aşiretlerinin intikam ve yağma amacıyla çekilen Rus askerlerine saldırması, küçük çaplı çatışmalara neden olmuştur. Savaşın başından itibaren Rus ordusu içinde yer alan veya Rus ordusunun Anadolu içlerinden ricatleri sırasında onlarla geri çekilip Rumiye bölgesine gelen ve bölgedeki soydaşlarıyla birleşen Ermeni ve Nesturiler, Rus ordusundaki silahları ele geçirerek Güney Azerbaycan’daki Türklere saldırmışlar ve pek çok katliam yapmışlardır. İngiltere ise hem kendisi için çok önemli bir sömürge olan Hindistan’ın güvenliği için hem de Bakü  Petrollerinin İttifak güçlerinin eline geçmesini önlemek amacıyla Rusların 
çekildiği bölgeye asker sevk etmeye başlamıştır. 

Osmanlı Devleti’nin uzun süredir İtilaf devletlerinin işgali altında bulunan tüm esir Müslümanları ve İngiliz işgali veya baskısı altında bulunan İran, Afganistan ve Hindistan’daki Müslümanları İngilizlere karşı ayaklandırmak için Birinci Dünya Savaşı’nda Cihat ilan etmesi ve bu coğrafyalarda Teşkilat-ı Mahsusa vasıtasıyla ve Alman ajanlarıyla beraber ittihat-ı İslam propagandası yapması İngiltere’yi 
öteden beri endişelendirmiştir. İran, Afganistan ve Hindistan’a ulaşmak isteyen Osmanlı Devleti ve Alman gizli servisleri için stratejik öneme sahiptir. 

Bu durumun farkında olan İngiltere ve Rusya, savaşın başından itibaren İran’ın güvenliğine büyük önem vermişlerdir ve özellikle Güney Azerbaycan bölgesinde Ruslar, Güney İran’da da İngilizler Osmanlı ve Alman kuvvetlerinin her türlü ileri hareketlerini engellemeye çalışmışlardır. Ancak Rusya’nın çökmesi ve savaş dışı kalmasıyla hem Afganistan ve oradan da Hindistan hem de Kafkaslar, Osmanlı ve Almanların müdahalesine açık hâle gelmiştir. İngiltere bu durumu engellemek için Güney Azerbaycan’a ve oradan da Kafkaslara doğru taarruza geçmeye karar vermiştir. Fakat bölgeye ivedi olarak sevk edebileceği yeterli askerî gücü olmaması nedeniyle Osmanlı kuvvetlerinin Rusların boşalttığı bölgeyi kendilerinden önce ele geçirmesini engellemek ve durdurmak için –Amerika ve Fransız Konsoloslarının da yardımıyla– Ermeni ve Nesturileri desteklemiştir. Hatta Ermeni ve Nesturi çetelerini eğitmek için Baratof gibi Rus ordusu bakiyesi komutanları para karşılığında istihdam etmiştir. Ermeni ve Nesturilerin 
özellikle Rumiye bölgesindeki Türk ahaliyi katletmeleri üzerine önce 6’ncı Orduya ve 3’üncü Orduya bağlı, daha sonra da yeni oluşturulan 9’uncu Orduya bağlı birlikler Rumiye’ye doğru kuzeyden ve güneyden harekete geçerek bu bölgedeki Ermeni ve Nesturileri mağlup etmiş ve Nahçıvan-Culfa istikametinde bulunan 11’inci Kafkas Tümeni de güneye doğru ilerleyerek Tebriz’i ele geçirmiştir. İngiliz kuvvetlerinin Bakü’ye denizden ulaşabilmek için Hazar Denizi kıyısında bulunan liman şehri Enzeli’ye yaptıkları taarruz, Gilan bölgesinde bulunan ve Orman Kardeşleri olarak bilinen, liderliğini Mirza Küçük Han’ın yaptığı silahlı birlikler tarafından uzun süre başarıyla engellenmiştir. 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Anlaşması’nın imzalanması ve savaşın sona ermesiyle mütarekenin ilgili maddesi gereğince Osmanlı kuvvetleri 1914 sınırının ötesinde olduğu tek bölge olan 
Güney Azerbaycan ve Kafkasya’yı boşaltmak durumunda kalmıştır. 


DİPNOTLAR,

1 İngiltere ile Rusya, uzun süredir rekabet hâlinde oldukları İran’ı, 1907 yılında–İran hükûmetine haber bile vermeden- paylaşma konusunda anlaşmışlardır. 
O güne kadar iki ülkenin arasındaki rekabetten faydalanarak varlığını sürdürmeyi başaran İran, üç bölgeye ayrılmıştır. Buna göre İran’ın kuzeyi Rusya’nın kontrolüne, güneyi İngiltere’nin kontrolüne, orta kısmı da İran’a bırakılmıştır. Osmanlı Devleti de Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında girmesiyle birlikte özellikle Rusların Güney Azerbaycan bölgesinden gelen veya gelmesi muhtemel tehditlerini önlemek gerekçesiyle bölgeye asker sevk etmiş ve böylece Güney Azerbaycan savaş boyunca muhrip kuvvetlerin mücadele alanı hâline gelmiştir. Bu konuda daha geniş bilgi için bk., Yılmaz Karadeniz; 
İran’da Sömürgecilik Mücadelesi ve Kaçar Hanedanı (1795-1925), Bakış Yayınları, İstanbul 2006, s. 283. Mehmet Saray; Türk İran İlişkileri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara 1999, s. 101. 
2 K. 204, D. 861, F. 049. 
3 K. 204, D. 861, F. 049-01. 
4 K. 204, D. 861, F. 049-02. 
5 K. 204, D. 861, F. 049-02. 
6 K. 204. D. 861, F. 049-12 
7 Söz konusu dönemde Osmanlı Devleti Tahran Maslahatgüzarı. 
8 K. 204. D. 861, F. 049-07. 
9   K. 1853. D. 118. F. 001-64. 
10 Nâsır Yüceer, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusunun Azerbaycan ve Dağıstan Harekatı, Azerbaycan ve Dağıstan’ın Bağımsızlığını Kazanması 1918, 
Genel Kurmay Askeri Tarih ve Etüt Başkanlığı Yayınları, Genelkurmay Basım Evi, Ankara 2002.s. 15. 
11 K. 484, D. 1896, F. 001-11. Ayrıca İkdam, 29 Temmuz 1334. 
12 K. 1848, D. 99, F. 001-54. 
13 İkdam, 27 Kanun-u Evvel 1334. 
14 Percy Sykes; İran Tarihçesi Harb-i Umumide İran, Erken-ı Harbiye-i Umumiye İstihbarat Dairesi Neşriyatı, İstanbul 1341 s. 63 (Bu kitap Percy Sykes’in İran Tarihçesi adlı İngilizce kitabının Birinci Dünya Savaşı ile ilgili kısmının Türkiye Cumhuriyeti Genel Kurmay Başkanlığı İstihbarat Dairesinde Yüzbaşı Mahmut Cemal tarafından tercüme edilmiş ve Osmanlıca olarak basılmış bölümüdür.). 
15 Bazı belgelerde bölge Urmiye adıyla da geçmektedir. 
16 K. 4334, D. 573A, F. 237-024 
17 Gönüllü olarak katıldıkları Rus ordusunda kendilerine verilen silahları teslim etmeyen Nesturi ve Ermeniler, Rusların geride bıraktıkları silahlardan önemli 
bir bölümünü de ele geçirmişlerdir. 
18 K. 3663, D. 129-276 F. 003-01. 
19 K. 3632, D. 136 F. 003. 
20 K. 3632, D. 136 F. 003-01. 
21 15 Aralık 1917 tarihinde İttifak devletleriyle Rusya arasında imzalanan ateşkes  anlaşması. 
22 K. 3632 – D. 136 –F. 004 
23 Sincarlar, Yezididirler ve Yezidiler genellikle Lübnan ve Musul civarında yaşamışlardır ve şeytana taptıkları bilinmektedir. 
24 K. 3632 – D. 136 –F. 006. 
25 K. 3632 – D. 136 –F. 006a. 
26 K. 3632 – D. 136 –F. 009. 
27 K. 3632- D. 136 – F. 042. 
28 K. 3632 – D. 136 –F. 013. 
29 Musa Qasımov; Birinci Dünya Muharibesi İllerinde Büyük Devletlerin Azerbaycan Siyaseti 1914-1918. Yıllar; Adiloğlu Neşriyat, Bakü 2001, s. 9. 
30 A.g.e; s. 13. 
31 Almanların desteğiyle Kirmanşah’ta kurulan geçici hükûmetin başkanıdır. 
32 K.1848 D. 99. F. 001-68. 
33 Percy Sykes; s. 60. 
34 İkdam, 10Eylül1334. 
35 K. 3663, D., 129, F., 276-008. 
36 İran’daki Rus birliklerin komutanıdır. Rusların İran’ı boşaltmaları esnasında İran’da kalıp İngilizlere yardım etmiştir. Percy Sykes, Baratof’un bu dönemdeki durumunu “Parası olmadığından kendisine İngilizler tarafından muavenet-i maliyede bulunuluyordu” sözleriyle ifade etmektedir. Bk. Percy Sykes; s. 68. 
37 K.1848 D. 99. F. 001-68 
38 İkdam; 10 Eylül 1334. 
39 K. 3632 – D. 136 –F. 029-04. 
40 K. 3632- D. 136 – F. 012. 
41 K. 3632 – D. 136 –F. 021. 
42 K. 3632 – D. 136 –F. 021-02. 
43 K. 3632 – D. 136 –F. 021. 
44 K. 3632 – D. 136 –F. 021-02. 
45 K. 3632 – D. 136 –F. 028-04. 
46 Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi Irak-İran Cephesi 1914-1918; Genel Kurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, C. 3, 2. 
Kısım, Ankara 2002, s. 548. 
47 K. 2922 – D. 512 –F. 017-04. 
48 E. Aysam; Büyük Harpte İran Cephesi, Askerî Matbaa, C. 3, İstanbul 1938, s. 23. 
49 Tanin; 13 Eylül 1334. 
50 K. 378, D. 1505, F. 30. 
51 Tanin; 13 Eylül 1334. 
52 K. 2922, D. 512, F. 017. 
53 Sebil-ül Reşad; 5 Eylül 1334. 
54 Sebil-ül Reşad; 5 Eylül 1334. 
55 Sadık Sarısaman; İranlı Bir Türk Lider Mirza Küçük Han, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Mayıs 1998, s. 21. 
56 a.g.e.; s. 22. 

***