Volkan TÜRKMEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Volkan TÜRKMEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2017 Çarşamba

11 EYLÜL SONRASI ABD POLİTİKASI

11 EYLÜL SONRASI ABD POLİTİKASI 


Volkan TÜRKMEN,
11 MAYIS 2012 


11 EYLÜL SONRASI ABD POLİTİKASI,




11 Eylül dünya tarihinde bir dönemeç ya da kısaca, insanlığın geleceğini ilgilendiren bir dönüm noktasıdır. Saldırıyla ilgili birçok spekülasyon yapılsa da gerçek olan şudur ki, İkiz Kuleler çökmüş ve dünya değişmiştir. Nasıl mı? İşte 11 Eylül ve sonrasında ABD politikası…

ABD Sovyet bloğu dağılıncaya kadar dünyayı denetim altında tutmak için “düşman-öteki” kavramını kullanmıştır. Sovyet bloğu dağılınca ABD karşısında düşman kalmamış ve ABD dış politikada yeni bir öteki arayışına girmiştir. Dünya haritasını önüne alan ABD ve Batı ülkeleri oluşturacakları yeni dünya düzeninde değerlendirilmelerde bulunmuşlardır. Yapılan değerlendirmeler sonucunda dünya haritasına dikkatlice bakıldığında Rusya haricinde bütün enerji kaynakları ve zengin yer altı kaynaklarının gelişmemiş statüsünde bulunan Müslüman ülkelerin egemen olduğu topraklarda bulunduğu gözlemlenmiştir. Bu kaynakların denetim altına alınması için öyle bir neden olmalıdır ki bu olay uluslararası alanda meşru hale gelmelidir. Bu tehdit, başlangıçta “İslam köktendinciliği”, daha sonra “İslami terörizm” olarak belirlenmiştir. 11 Eylül günü İkiz Kuleler’e yapılan saldırı ABD’nin bu politikasını uygulaması için önemli bir fırsat haline gelmiştir. Bu saldırı aynı zamanda Yeni Dünya Düzeni’nin ne şekilde uygulanacağının göstergesi niteliğindeydi. 11 Eylül saldırısı ABD’nin uzun süredir kurguladığı düşmanını nihayet bulmasını sağlamıştır. Düşmanın ismi terördür. 
Ancak bu düşmanın somutlaştırılması gerekir. Düşman somutlaştırılmazsa yönetim zafiyet içerisinde kendisinden bekleneni yerine getirmemiş sayılır. ABD başkanı George W. Bush kısa süre zarfında saldırıyı gerçekleştirenlerin Usame Bin Ladin ve onun yönettiği El-Kaide adlı terör örgütü olduğunu açıklamıştır. 

Bu kısa süre zarfında uluslararası kamuoyunun desteğini alan ABD Afganistan’a müdahale etmiştir. 11 Eylül sonrasında ABD stratejisi tamamen Orta Doğu’yu hedef almıştır.

11 Eylül’de yaşanan terör olayı sonucunda tüm dünyada barış sağlanabilmesi ve Yeni Dünya Düzeni’nin oluşturulabilmesi için yeni bir hareket başlatılmıştır. 
Bu harekete ulaşmak için ABD’nin ortaya attığı “demokrasi uğruna savaş sistemi” ilk olarak Orta Doğu üzerinde uygulamaya geçirilmiştir. 

Bu olay sonucunda birçok akademisyenin ve siyaset adamının görüşü, gerçekleştirilen operasyonlarda ABD’nin kendi milli ekonomik çıkarlarını ön plana aldığı şeklindedir. 

Bölgenin zengin petrol yataklarına sahip olması bu komplo teorilerini destekler niteliktedir. Irak Savaşı’nın temelleri buraya bağlanabilir. ABD ve İngiltere hükümetleri Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu bahanesi ve aynı zamanda Saddam Hüseyin yönetiminin El-Kaide’ye destek verdiği iddiasıyla Irak’ı 2003 yılında “Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu” adı altında işgal etmiştir. 11 Eylül sonrasında ABD stratejisi tamamen Orta Doğu’yu hedef aldığına göre ABD stratejilerini 11 Eylül öncesi ve sonrası şeklinde kategorize edebiliriz. 

ABD’nin 11 Eylül öncesindeki saldırıları daha çok “ Caydırıcı ” özellik taşırdı. 

Mesela 1991 Körfez Savaşı, 

1995 Bosna ve 2001 Afganistan Savaşı gibi. Ancak 11 Eylül saldırısı tarihte bir değişikliğe yol açtı. Irak saldırısını bunun bir sonucu olarak değerlendirmek gerekmektedir. 
Artık tüm dünyada demokrasi rejiminin yayılması için başlatılan hareket ile ABD savaş tanımını değiştirmiştir. ABD’nin Orta Doğu’da istediği yeni bir toplum, 
millet modeli ile din ve kültür inşasıdır. Ancak durumlar ABD’nin istediği şekilde gitmemektedir. ABD Orta Doğu bataklığına saplanmış, Irak’ta istediği demokrasiyi inşa edememiş ve bölgede güç kaybetmektedir. Çünkü ABD’nin 11 Eylül sonrasında uyguladığı politika ben merkezli tasnif politikasıdır. Bu süreçte terör küreselleşirken, ABD yönetiminin teröre karşı savaşı küreselleştirme gayreti Irak işgali zemininde inandırıcılığını yitirmiştir. Irak’ta dikta rejimi yıkılmasına rağmen bölgede Saddam rejiminden kalma terör grupları bulunmakta ve demokrasi karşıtı eylemler yapılmaktadır. Bütün bunların yanı sıra İran ise bölgede nükleer çalışmalarına devam etmekte ve uluslararası ültimatoma kayıtsız kalmaktadır. Dünyayı kasıp kavuran terör artmakta ve bölgede ABD’yi tehdit etmektedir.  

Bölgede ABD yalnızlaşmakta ve İkinci Vietnam sendromu yaşamaktadır. ABD’nin savaşta yanında hareket eden bütün müttefikleri Irak’ı terk ederken, ABD yönetimi Irak’tan çekilme hesapları yapmaktadır. Bununla birlikte ABD’nin bölgede uyguladığı hatalı politikalar yüzünden terör grupları da saldırı cephelerini genişletmiştir. 

ABD’den sonra Türkiye, İngiltere ve İspanya da terör saldırılarının hedefi olmuştur. 11 Eylül’le birlikte küresel değişim meydana gelmiştir. 11 Eylül dünyanın yanı sıra ABD dış politikasının belirleyicisidir.

Sonuca gelecek olursak 11 Eylül dünyada din, güvenlik ve terör kavramlarını ve algılarını topyekûn değiştirmiştir. Bazıları Samuel Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” kuramının geçerli hale geldiğini savunmuştur. Bu kuram Müslüman ve Hristiyanların bir arada yaşayamayacağı görüşündedir ki bu görüş 11 Eylül öncesi istisna iken, 11 Eylül sonrasında daha geçerli hale gelmiştir. Artık ABD politikası buna göre şekillenmeye başlamıştır. ABD’nin Irak ve Afganistan’dan sonra nükleer çalışmalarıyla hedefi haline gelen İran ve Suriye’yi hedef alacağı yönünde yorumlar yapılmaktadır. Ancak dünya kamuoyunda yapılan tartışmalara bakıldığında Beyaz Saray’ın Irak operasyonu bitmeden bu işe kalkışmayacağı düşünülmektedir. ABD’nin demokratikleşme söyleminde girdiği Afganistan ve Irak’ta kaos ortamı ve iç çatışmalar devam etmektedir. Orta Doğu’da özellikle Irak’ta çatışmaların uzun bir müddet daha devam edeceği kan ve gözyaşının hüküm süreceği görülmektedir..


http://politikaakademisi.org/2012/05/11/11-eylul-sonrasi-abd-politikasi/

..

6 Aralık 2014 Cumartesi

ORTADOĞU’NUN İKİ GÜCÜ: TÜRKİYE VE İSRAİL





ORTADOĞU’NUN İKİ GÜCÜ: TÜRKİYE VE İSRAİL.,


ORTADOĞU’NUN İKİ GÜCÜ: TÜRKİYE VE İSRAİL
Türkiye 1948’de kurulan İsrail devletini ilk tanıyan devletler arasında yer almaktadır. 1950 yılında elçilik açılmış olup, Süveyş kanalı krizi sonrasında 1956 tarihinde maslahatgüzarlık seviyesine indirilmiş,1963 yılında yeniden açılan elçilik 1 Ocak 1980 itibariyle ise Büyükelçilik seviyesine ulaşmıştır.
 2000 Sonrası İkili İlişkiler
Türkiye-İsrail ilişkileri tarih boyunca inişli-çıkışlı bir seyir izlemiştir. 2000 yılından itibaren ikili ilişkiler zaman zaman siyasi ve istihbarata dayalı sorunlarla karşılaşsa da, diplomatik ilişkiler hiçbir zaman kesilmemiştir. 2002 yılında Türkiye’de iktidara gelen AKP hükümeti ile birlikte ikili ilişkilerde sorunlar yaşanmaya başlamıştır. İlişkilerin gerilemesinin ana nedeni Mavi Marmara’da öldürülen 9 Türk vatandaşı, Davos krizi (one minute krizi) ve Gazze üzerindeki ambargonun sonra erdirilmesi gibi konularda iletilen taleplerin İsrail hükümeti tarafından geri çevrilmesidir. Ortadoğu’da siyasi gelişmelerin belirleyici etkenlerinden olan İsrail-Türkiye ilişkileri son dönemde ortaya çıkan sorunlar iyice analiz edildiği zaman, temel sorunun İsrail hükümetinin aşırı sağ politikacılarından kaynaklandığı söylenebilir. İsrail yönetiminin basiretsizliği nedeniyle ikili ilişkilerin daha uzunca bir süre iyileşmesi öngörülmemektedir. İsrail yönetiminin diplomasi nezaketinden yoksun olması sonucu Türk büyükelçisinin bir süre ayakta bekletilip, daha sonrasında ise alçak bir koltukta oturmasına müsaade edilmesi; aslında İsrail hükümetinin radikal politikacılarının devlet ve diplomasi tecrübesizliğine ve terbiyesizliklerine işarettir. İsrail dış politikasının radikal politikacılar tarafından çevrelenmesi sonucu İsrail bölgedeki en önemli ülke olan Türkiye’yi kaybetmek üzeredir.
Türkiye-İsrail ilişkilerinde beklenmedik gelişme ise doğal afetlerden birisi olan orman yangını sonucu Türkiye’nin İsrail tarafına yardım göndermesidir. Mavi Marmara baskınının ardından ilişkilerin gerildiği İsrail’de 42 kişinin hayatını kaybettiği yangını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ankara’daki “Wikileaks zirvesinde” öğrenmiş, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’ndan yangınla ilgili bilgi alan Erdoğan, “Derhal diplomatik girişimlerde bulunun. Siyaset ayrı, insanlık ayrı” diye talimat vermiştir. Bu girişim her ne kadar ikili ilişkilerin gerileme döneminden çıkacağının üzerine konuşulsa da, ikili ilişkilerde herhangi bir düzelme gerçekleşmemiştir. Bu fırsatı her iki ülke de yakınlaşma açısından kullanamamıştır. Bu açıdan bakıldığında sorumluluğun tarafı her iki ülke olarak görülse de, görünmeyen gerçek radikal İsrailli politikacıların hatasıdır. İsrail tarafı ikili ilişkilerin tekrardan düzelmesi için ilk olumlu adımı son dönemde sıcak bir mesajla gerçekleştirmiştir. ABD’deki Washington Institute adlı düşünce kuruluşunda konuşan Kadima Partisi lideri ve Başbakan Yardımcısı Şaul Mofaz, Türkiye ile ilişkilerin çok önemli olduğunu söylemiştir. “Özellikle İsrail’de olmak üzere hepimiz, Türkiye’nin bölgesinde bir süper güç haline geldiğini anlamalıyız. Türkiye’yi bölgemizde bir süper güç olarak görüyorum, bunda hiçbir şüphe yok” diyen Kadima partisi lideri, sözlerine şöyle devam etmiştir; “Türkiye ile geçmişte olduğu gibi stratejik ilişkilerimiz olmalı. İsrail Genelkurmay Başkanı’yken en iyi dostum Türk Genelkurmay Başkanı’ydı. Bunu (ilişkilerimizdeki sorunları) çözmeliyiz. ‘Biz’ derken, iki taraftan da liderleri kastediyorum. Bir araya gelmeli, konuşmalı, geçmişi geride bırakmalı ve geleceğe bakmalıyız. Bunun önümüzdeki aylarda gerçekleşeceğine inanıyorum. Ne zaman ve nasıl olacağını söyleyemem ama hem İsrail’in hem de Türkiye’nin stratejik hedefleri için bu gerekli”. İsrail tarafının önemli adımı artık Türkiye’nin bölgesel bir süper güç olduğunu kabul etmesi ve dış politikasını buna göre şekillendireceğinin mesajını vermesi, bozulan ikili ilişkilerin tekrardan düzelmesi amacıyla geçmişi unutarak daha sağlıklı ve sağlam adımların atılması amacını taşımaktadır.
Türkiye açısından bakıldığında İsrail ile ikili ilişkilerin tekrardan başlamasının ön şartları mevcuttur. İlk şart Türk Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun sıklıkla vurguladığı üzere Mavi Marmara’da yapılan katliam nedeniyle İsrail devletinin resmi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nden özür dilemesidir. Türkiye açısından bakıldığında bu olay ulusal bir onur meselesidir. Bu açıdan İsrail yönetimi Türkiye’nin isteğine makul bir cevap vermelidir. Bölge açısından iki önemli ülke olan Türkiye ve İsrail bölge üzerinden söz sahibi ve etkisi oldukça önemli iki ülkedir. İsrail’in yaptığı hatayı kabul etmesi ve Türkiye’den özür dilemesi bu ülkeye yönelik olumsuz algının düzelmesine katkıda bulunacaktır.
Sonuca gelecek olursak, Türkiye-İsrail tarafları arasında yakın bir zaman diliminde başlayacak ikili görüşmelerin en önemli engeli İsrail yönetiminin radikal politikacılarının açıklamaları ve hırçın tavırlarıdır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen olumlu olmamızı sağlayan bir faktör ise Türkiye’de Mavi Marmara katliamı sonrasında İsraillilere veya Yahudi asıllı Türk vatandaşlarına yönelik herhangi bir olumsuzluğun yaşanmamasıdır. Bu durum her iki ülke vatandaşlarının geçmişten gelen birbirlerine karşı duydukları sevgi ve saygının bir sonucudur. Çözüm ise İsrail’in Mavi Marmara özrü sonrasında Türkiye’nin Gazze konusundaki iyi niyetli yaklaşımlarını olumlu karşılaması ve makul bir uygulamaya gitmesidir. Bölge güvenliği için her iki ülkenin de birbirlerine daha olumlu yaklaşması ve İsrail’in saldırgan üslubu bırakarak iyi niyet politikasını Türkiye üzerinden uygulamaya geçmesi gereklidir. Son dönemde İsrail Başbakan Yardımcısı Şaul Mofaz’ın Türkiye’nin süper güç haline geldiği açıklaması İsrail dış politikasında yakın bir zamanda değişim gerçekleşeceğinin ve İsrail’in Türkiye ile ikili ilişkilerini tekrardan eski haline getirmek için çaba göstereceğinin göstergesi olarak yorumlanabilir.
Volkan TÜRKMEN
KAYNAKLAR