Mustafa GÜVEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa GÜVEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2017 Cuma

BARACK OBAMA DÖNEMİ VE TÜRKMENLER BÖLÜM 2


 BARACK OBAMA DÖNEMİ VE TÜRKMENLER  BÖLÜM 2


3.3. Türkiye-ABD Ekonomik İlişkileri

3.3.1. İkili Ekonomik İlişkilerin Genel Seyri

Türkiye ile ABD arasındaki ikili ilişkilerde en sorunlu alanlardan birisi de ekonomidir. Türkiye ile ABD arasındaki ekonomik ilişkilerde çok ciddi sorunlar vardır. Dahası, aslında ekonomik ilişkilerin boyutunun siyasi boyuta göre önemsiz olduğunu söylemek mümkündür; zira iki ülke arasındaki ticaret hacmi oldukça düşük düzeyde seyretmektedir.

Türk-Amerikan ilişkilerinin askeri ve siyasi temelinin oluşturulduğu Soğuk Savaş döneminde iki ülke arasında ciddi bir ekonomik ilişki ve işbirliği zemini oluşturulamamıştır. 1990?lı yıllarda Türk-Amerikan ilişkilerine ekonomik bir boyut kazandırma girişimlerinin olduğu gözlense de bu girişimlerin çok başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir.

ABD?nin Türkiye ve Türkiye?nin ABD dış ticaretindeki yeri de iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin ne denli zayıf olduğu konusunda genel bir fikir vermektedir. 2002 yılında Türkiye toplam ihracatının yüzde 9,2?sini, toplam ithalatının ise yüzde altısını ABD ile gerçekleştirmiştir. 2002 yılında ABD Türkiye?nin ticaret ortakları arasında üçüncü sırada yer almıştır. 2003 yılında ise Türkiye?nin genel ihracatı yüzde otuz arterken ABD ile ihracat sadece yüzde 11,3 artmıştır. Aynı yılda Türkiye?nin ithalatı yüzde 33,3 oranında artarken ABD?den yapılan ithalat yüzde 10,4 ile yine genel ithalattaki artışın oldukça gerisinde kalmıştır. Türkiye 2003 yılında ABD?nin ithalatında 42. sırada iken ihraç pazarları arasında 31. sırada yer almıştır. Türkiye ekonomisinin dünyanın en büyük 15 ekonomisinden biri olduğu dikkate alındığında Türkiye?nin ABD dış ticaretindeki yerinin oldukça kötü olduğu anlaşılır.

Dünya ekonomisindeki büyümeye paralel olarak iki ülke arasındaki ticaret hacminde de gözle görülür bir genişleme yaşanmıştır. 1985 yılında 1.9 milyar dolar iki ülke dış ticaret hacmi 2005 yılında 9.2 milyar dolar civarında gerçekleşmiştir. Ancak iki ülke ve genel anlamda dünya ekonomisinin büyümesi dikkate alındığında bu büyümenin yetersiz kaldığı açıktır. Bununla birlikte Türkiye açısından özellikle 2000?li yıllarda görülen en önemli gelişme, yıllarca Türkiye aleyhine açık veren dış ticaret dengesinin Türkiye lehine dönmeye başlamasıdır. Bu açık 2004 yılında zirve yaparak 1.5 milyar dolara kadar çıkmış bir sonraki yıl ise 1 milyar dolar seviyesine gerilemiştir.

Ancak bu olumlu gelişmeler yerini yine Türk-Amerikan ekonomik ilişkileri ile ilgili olarak karamsar yorumlara yol açabilecek somut gelişmelere bırakmıştır. Amerikan verilerine göre 2007 yılı Ocak-Mayıs döneminde Türkiye'nin ABD'ye ihracatı, bir önceki yılın aynı dönemine göre % 13,9 oranında bir gerilemeyle, 2,264 Milyon ABD Dolarından, 1,949 Milyon ABD Dolarına gerilemiştir. Buna karşılık ithalatın %13,7 oranında bir artış göstererek, 2,351 Milyon ABD Dolarından, 2,674 Milyon ABD Dolarına yükseldiği görülmüştür.

Aynı dönemde ABD'nin genel ihracatının, bir önceki yılın aynı dönemine göre %10,7 oranında bir artış göstererek, 460,6 Milyar ABD Dolarına ulaştığı, ithalatının ise %4,1 oranında bir artışla 770,7 Milyar ABD Dolarına ulaştığı gözlenmiştir. Bu rakamlar da 2000?li yılların başında ikili ekonomik ilişkilerde görülen kısmi iyileşmelerin 2006 ve 2007 yılında yerini tekrar istikrarsız bir görüntüye bıraktığını göstermektedir.

Bu istikrarsızlığın bir sonucu olarak da Türkiye?nin ABD?nin dış ticaretindeki yeri otuz dokuzunculukta kalmıştır. Angola, Şili, Hong Kong, Nijerya gibi ABD ile siyasi ilişkileri kısmen zayıf olan ülkeler bile Türkiye?nin üstünde listede yer almışlardır. Türk ekonomisinin dünyanın en büyük 20 ekonomisinden biri olduğu dikkate alındığında bu sıranın tatminkar olmadığını ve iki ülke ekonomik ilişkilerinin oldukça yetersiz seviyede kaldığını göstermesi bakımından önemli olduğunu söylemek mümkündür.

Durumu daha da ilginç hale getiren ise ABD kaynaklı sermayeden ve yatırımlar dan Türkiyenin aldığı payın çok düşük düzeylerde seyretmesidir. İki ülke arasındaki coğrafi uzaklığın karşılıklı ithalat ve ihracatın önünde kısmi bir engel olduğunu söylemek mümkün ise de doğrudan veya dolaylı dış yatırımların hacminin düşük olması iki ülke ilişkilerinin ekonomik boyutunun oldukça zayıf olduğu anlamına gelmektedir.

Bu durumun muhtemel sebeplerinden birisinin Türkiye?deki siyasi istikrarsızlık olduğunu söylemek mümkündür. Yabancı sermaye için çekici olmaması Türkiyenin ABD?den yeterince sermaye ve yatırım çekmemesinin nedenlerinden birisi olmuştur. Bununla birlikte ABD?nin müttefiki ve stratejik ortağı Türkiye ile olan ilişkilerinde ekonomik boyutun güçlendirilmesi için önemli sayılabilecek hiçbir adım atmaması ekonomik ilişkilerin zayıf kalmasının diğer nedenlerinden birisi ve belki de en önemlisidir.

Ancak Türk tarafının da ABD ile ekonomik ilişkilere önem vermediği de ortadadır. Veya önem veriyorsa bile bu konuda teşvik edici ciddi çalışmalarda bulunmamaktadır. Bunun yanı sıra Türkiye?deki bürokrasiden ve ekonomik faaliyetlerin önündeki engellerden şikayetçi olan özel sektör temsilcilerinin ABD?de faaliyet göstermeyi hiç düşünmemeleri ayrıca dikkate değerdir. Ekonomik faaliyetlerin önünde hiçbir engelin olmadığı ve tamamen liberal ilkeler çerçevesinde işleyen Amerikan piyasası bu açıdan aslında Türk girişimciler için uygun fırsatlar sunmaktadır. Türkiye?de çok iyi bilinen belli başlı birkaç giyim markası dışında Amerikan tüketicisinin aşina olduğu Türk ürününün olmadığı düşünüldüğünde Türkiyenin ABD?de ekonomik açıdan var olmadığını söylemek abartılı olmayacaktır. Türk ürünü havlu ve bornoz grubu ürünlerinin ve örneğin çam fıstığı gibi bazı tarım ürünlerinin Amerikan markaları ile satışa sunulmaları ve ilgi görmeleri ayrıca dikkat çeken bir başka konudur.

3.3.2. Obama Dönemi Türk-Amerikan Ekonomik İlişkileri

Türk-Amerikan ekonomik ilişkilerindeki bu kısır tablonun Barack Obama?nın başkanlığı döneminde belirgin bir şekilde değişebileceğine dair herhangi bir işaret bulunmamaktadır. Özellikle küresel mali krizden en fazla etkilenen ülkelerin başında yer alması nedeni ile ABD?nin bile geleneksel dışa açıklık ilkelerinden taviz verebileceği yönünde işaretler veriyor olması bu açıdan dikkate alınması gereken bir başka önemli ayrıntıdır. Bazı analistlerin ABD?nin bir tür korumacılığa yönelebileceği şeklindeki uyarıları dikkate alındığında Türkiye ile ABD arasındaki ticari ilişkilerin kısa dönemde iyileşebileceğini söylemek oldukça zordur.

Türkiye?nin görece olarak karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olduğu sektör ve alanların geleneksel olarak emek-yoğun olması ve tam da bu nedenle gelişmekte olan bazı ülkelerin bu çerçevede Türkiye ile rekabet edebilir hale gelmeleri Türk-Amerikan ekonomik ilişkileri açısından olumsuz sonuçlar doğurma potansiyelini taşımaktadır. Bununla birlikte uzun dönemli ve sağlam siyasi ilişkilerin ekonomik ilişkiler ile desteklenmesi gerektiği açıktır. Karşılıklı bağımlılık düzeninin önemli belirleyicilerinden biri olan ekonomik ilişkilerin zayıf ve cılız kalması orta ve uzun dönemde siyasi ve stratejik ilişkileri de tehdit etme ihtimalini de beraberinde getirmektedir. Bu açıdan gerek Türkiye?nin ve gerekse de ABD?nin, uzun süreli siyasi ve askeri işbirliği için ekonomik ilişkilere ağırlık verilmesi gerektiğinin ayırtına varabilmesi önem taşımaktadır.

Bu açıdan bakıldığında, anlaşıldığı kadarıyla en azından belli bir süre daha etkili olması beklenen küresel ekonomik kriz nedeni ile ekonomik ilişkilerde canlanma sağlanamasa da sağlıklı bir siyasi işbirliği için kriz sonrası dönemde Obama yönetiminin Türkiye ekonomik ilişkilere ağırlık vermesi gündeme gelmelidir. Bir başka deyişle, kısa vadede ekonomik anlamda iki ülke ilişkilerinde bir beklenti içine girmek gerçekçi değilse de gerek kriz süresince ve gerekse de kriz sonrası dönemde ikili ekonomik ilişkilerin gözden geçirilmesinin bir ihtiyaç olduğu vurgulanmalıdır. Bu vurgu, mevcut ve gelecek siyasi ve stratejik ilişkilerin daha sağlam bir zemin üzerine bina edilebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Burada Obama?nın Türkiye ile ikili ekonomik ilişkilere özel bir önem atfedeceğini beklemek elbette ki gerçekçi olmayacaktır. Küresel mali krizin etkilerini en derin bir şekilde hisseden ABD?nin doğal olarak önceliği kendi ulusal ekonomik ve finansal sistemini düzlüğe çıkarmak olacaktır. Böylesi bir ortamda Türk girişimcisi ve ürünleri için ayrıcalık anlamına gelecek ekonomik düzenlemelerin ABD?den beklenemeyeceği açıktır. Tercihli ticari ürünler sisteminin içerik ve kapsamının genişletilmesi gibi Türk ürünlerinin Amerikan pazarına girişini biraz daha kolaylaştıracak tali ve teknik konular elbette gündeme getirilebilir. Ancak bugüne kadar beklenen faydayı pek de sağlamayan ve sınırlı bir etkiye sahip olan bu tür girişimlerin çok da işe yaramadığı unutulmamalıdır.

Obama dönemi Türk-Amerikan ikili ekonomik ilişkileri açısından bir başka muhtemel önemli nokta da Obama?nın New Deal benzeri girişimler ile ulusal ekonomiyi canlandırma ve sosyal politikalara ağırlık vermesi ihtimalidir. Her ne kadar böylesi girişimler Obama?nın ABD?nin geleneksel küresel ekonomi ve serbest ticaret eksenli bakış ve politikasını değiştirme anlamına gelmeyecekse de küresel ölçekte büyük tepki çeken neoliberal politika ve uygulamalarının görece de olsa yumuşatılması eğilimini taşıyabilecektir. Türk-Amerikan ekonomik ilişkilerinin halihazırda cılız seviyede olduğu dikkate alındığında bu türden değişikliklerin Türkiye açısından doğrudan bir anlamı olmayabilecektir. Ancak böylesi tercih değişikliklerinin Transatlantik ekonomik ilişkilere etkisi belirgin ve anlamlı olabilecek bu da dolaylı yollardan da olsa Türkiye?yi etkileyebilecektir.

3.4. Akut Bölgesel Ve Küresel Sorunlar İle Mücadelede Türk-Amerikan İşbirliği Potansiyeli

3.4.1. Barack Obama Yönetiminin Başlangıç Performansı

Amerikan seçimlerine ve dünya gündemine büyük bir heyecan getiren ve vaatleriyle umut dağıtan yeni Amerikan başkanı Barack Obama?nın başkanlıktaki ilk ayında kısmen de olsa başarılı bir performans sergilediğini söylemek mümkün. Göreve geldiğinde önemli krizler ve sorunlar ile mücadele etmesi gerektiğinin farkında olan yeni başkanın aldığı ilk tedbirler ve yaptığı ilk icraatlar yerindeymiş izlenimi uyandırıyor.

Başkanlık koltuğuna gelmeden önce meydana gelen ve kendini gösteren yeni krizlere ilave olarak Bushun başkanlık döneminde giderek kronikleşen ciddi problemleri önünde bulan Obama radikal adımlar atmasa da önemli hatalar yapmayarak bir yönüyle rüştünü şimdilik ispat etmiş oldu.

Afganistan da ve Irak ta giderek kötüye giden durum, ABD?nin başta Ortadoğu bölgesinde olmak üzere bütün dünyada kötüleşen imajı, Çin?in Uzak Asya?da giderek daha etkin hale gelmesi, nükleer hevesleri olan Kuzey Kore ve İran konusunda ABD ve müttefiklerinin çaresiz kalması gibi birçok sorunu adeta çözümsüz bir şekle sokan Bush yönetimi ayrıca Ağustos 2008 de Rusya?nın Gürcistan a saldırması karşısında da hiçbir şey yapamamış ve Rusya?nın Güney Kafkasya da nüfuz alanını genişletmesine adeta seyirci kalmıştır. Bunun yanı sıra ABD nin öncülüğünü yaptığı İkinci dünya Savaşı sonrası dünya düzeninde yakın işbirliği içinde bulunduğu Avrupa ülkeleri ile ilişkilerinde yine bu dönemde önemli problemler ortaya çıkmış ve transatlantik ilişkiler ilk kez ciddi yara almıştır.

Kısaca bu şekilde özetlenebilecek sorunlara ilave olarak 2008 yılının sonlarına doğru daha belirgin hale gelen ABD kaynaklı küresel ekonomik kriz de Obamanın üzerindeki yükü ve sorumluluğu daha da arttırmıştır. Geniş kitlelerin kendisi ile ilgili ciddi beklenti ve umutlar beslediği yeni başkanın bu ciddi tehdit ve krizlere nasıl karşılık vereceği ciddi bir merak konusu olmuştur zira Obama?nın bu tehdit ve problemlere karşı ne derece etkin olabileceği konusunda ciddi endişeler bulunuyordu.

Ancak şu ana kadarki performansına bakıldığında en azından şimdilik Obama ile ilgili endişelerin kısmen de olsa giderilebileceğini söylemek mümkün. Gerçi bu kadar kısa bir sürede bir değerlendirme yapmak yanıltıcı olabilir; ancak akut sayılabilecek krizlerin varlığı dikkate alındığında Amerikan yönetiminin bunlara nasıl karşılık verdiği yönetim beceri ve kapasitesini göstermesi bakımından önem taşıyor.

Afganistan konusunda yeni sayılabilecek net bir açılımı görünmese de Obama?nın Iraktaki durum ile ilgili olarak en azından belli bir plana sahip olduğu izlenimi edinilebiliyor. Birkaç eyalet dışında bu ülkede Şubat ayı içerisinde yapılan yerel seçimlerin sorunsuz geçmesi ve Amerikan askerlerinin çekilmesi ile ilgili olarak 2012 yılının zikredilmesi bu çerçevede somut gelişmelerin olabileceğine işaret ediyor.

Elbette ki Irak?ın geleceğinin nasıl şekilleneceği ile ilgili net bir şey söylemek hala mümkün görünmüyor; Irakın toprak bütünlüğünün korunacağı ?en azından belir bir süre için şimdilik kesin gibi görünse de anayasal olarak nasıl bir çerçeve ile sınırlarının çizileceği önemli bir muamma. Irakın federal bir devlet olarak uluslar arası topluma katılması en büyük ihtimal olarak gündeme gelse de federal birimler arasındaki ilişki ve yasal bağların sıkı ya da gevşek olması büyük önem taşıyor. İşte bu noktada hala ciddi belirsizlikler var. Gevşek bir federasyon İranın nüfuzunun Şii bölgesine doğru genişlemesi ile sonuçlanabileceği gibi bağımsız bir Kürdistanın yolunu açıyor izlenimi vermesi nedeniyle de bölgede gerilime neden olabilir. Öte yandan sıkı bir federasyon özellikle Kürt bölgesini hayal kırıklığına uğratabileceğinden Amerikan yönetiminin ülkeden çekilirken geriye nasıl bir siyasi yapı bırakacağı hayati derecede önem taşıyor.

Bütün bu belirsizlik ve zorluklara karşın Obama yönetiminin başlangıç performansı Irak ile ilgili olarak en azından kötümser olunmayabileceği kanaatini uyandırıyor. Her ne kadar elimizde Obamanın bu ülkede nasıl bir politika izleyeceği ile ilgili somut veriler yoksa da şiddetin giderek azalmış olması ve seçimlerin başarılı bir şekilde gerçekleştirilmiş olması güven ve iyimserliği arttırıyor.

İsrailin Gazze saldırıları sırasında başarısız bir performans sergileyen Obama, henüz resmen başkan olmadığı gerekçesini öne sürerek saldırılar ile ilgili yorum yapmaktan kaçınmıştı. Seçilmiş başkan sıfatı ile başka küresel sorunlarda görüş ve çözüm önerilerini açık bir şekilde dile getirmesine rağmen bu konuda sessiz kalan Obamanın bu ilk testi geçemediğini söylemek mümkün. Ancak ateşkesin ardından Obamanın Ortadoğu özel temsilcisinin aktif diplomatik girişimlerde bulunması Obama yönetiminin bu konuda bir şeyler yapmak istediğinin bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Elbette ki Obama?dan ve özel temsilcisinden sonuç getirici hamleler beklemek fazlaca iyimserlik olacaktır; ancak Obama en azından Amerikan yönetiminin konu ile ilgilendiğini ve muhtemel krizlere karşı hazır olduğunu hissettirmiştir.

Bütün dünyayı, ama belki de daha çok ABDnin kendisini etkileyen küresel kriz konusunda güven verici adımları ile Obama başarılı sayılabilecek bir performans sergilemiştir. Kurtarma paketi ile finans aktörlerine ve piyasalara güven vermeye çalışan Obama bir yandan da krizle mücadelenin uzun vadeli bir iş olduğu mesajını vermeyi de başarmıştır. Böylelikle gereksiz beklentilerin önüne geçmiş ve halkın uzun vadeli güvenini kazanabilmiştir. Bunu yaparken de CEO?ların maaşlarını sabitleme gibi belki sembolik sayılabilecek ama geniş kitlelerin sempatisini kazanabilecek adımlara başvurması Obama?nın başarılı performanslarından biri olarak dikkat çekiyor.

3.4.2. Akut Sorunlarda Türk-Amerikan İşbirliği

Obamanın aktif sayılabilecek başlangıç performansı özellikle bölgesel konularda Türk-Amerikan işbirliği potansiyelinin var olabileceğine işaret etmektedir. Irak ve İran ile ilgili krizler başta olmak üzere İsrail-Filistin sorununun çözümüne yönelik atılacak adımların belirlenmesi ve uygulanmasında Obama yönetiminin tavrı ve politikaları bölgede Türk-Amerikan işbirliğinin yolunu yeniden açabilecektir.

Bu çerçevede Türkiyenin bir süredir bölgede çok yönlü bir dış politika izlemeye ve uygulamaya çalıştığı düşünüldüğünde muhtemel Amerikan-Türk işbirliğinin bu çizgiyle uyumlu olabileceğini söylemek de mümkündür. Özellikle İsrail-Filistin sorununda öncü ve arabulucu bir rol üstlenebileceği sıklıkla dile getirilen Türkiye bir taraftan da İsrail-Suriye görüşmelerine arabuluculuk ederek aktif bir tutum benimsemiştir. Türkiye?nin kendisi dışındaki bazı faktörlerden ötürü somut sonuçlar vermeyen bu girişimlerin yeniden canlandırılması ve etkin bir zemine oturtulması Türk-Amerikan işbirliği sayesinde mümkün olabilecektir.

Barack Obama yönetiminde aktif ve görünüşe göre yapıcı ve çözüme yönelik bir politika izleyen ABD?nin Ortadoğudaki bölgesel sorunlarda Türkiyenin muhtemel rolünü olumlu karşılayacağı beklenebilir. Bu da iki ülke arasındaki ilişkileri canlandıracağı gibi ortak hareket etme kabiliyetlerini de arttıracaktır. Bu da iki ülke ilişkilerini, her iki ülkenin kendi spesifik sorunlarının tartışıldığı kısır bir bağlamdan çıkarıp daha geniş ve zengin bir içeriğe kavuşturacaktır.

İran karşısında Bush yönetiminin takındığı katı tutumun Obama tarafından terk edileceğinin sinyalinin verilmesi bu çerçevede ayrıca dikkate alınması gereken bir konudur. Zira Türkiye, İran?a silahlı müdahalenin gündemde olduğu dönemlerde dahi İran ile diyalogu fiili olarak devam ettirmiştir; bu da bugün ABD?nin Türkiyenin çizgisine geldiğini göstermesi bakımından önemlidir. Elbette ki İranın nükleer hevesleri konusunda Türkiye ile ABD nin bir bloğun içinde imiş gibi davranmalarını beklemek doğru olmayacaktır; ancak bölgedeki diğer sorunlarda olduğu gibi bu sorunda da Türkiye diplomasinin imkanlarının kullanılabilmesinin mümkün olduğunu gösterebilecek, bu da ABD?nin diyaloga dayalı yeni yaklaşımını daha uygulanabilir kılacaktır.

3.4.3. Akut Sorunlar  ve Obama?nın Türkiye Ziyareti

Geçtiğimiz günlerde Türkiyeye resmi bir ziyaret gerçekleştiren Amerikan Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, resmi temaslarından çok Başkan Obama?nın Türkiyeye yapacağı dış ziyaret gündemde yer aldı. Öyle ki Clinton?ın Türkiyede ne yaptığı ve ne tür temaslarda bulunduğu fazla konuşulmuyor ama Başkan Obama?nın Türkiye ziyaretinin ne anlama geldiği veya geleceği sıklıkla tartışma konusu oluyor.

Amerikan Başkanı Barack Obama nın Türkiye ye yüksek profilli bir ziyaret yapmaya karar vermesi gerçekten de önemli. Bu önem sembolik olmaktan daha öte bir noktayı ifade ediyor ve Bush döneminde bozulan Türk-Amerikan ilişkilerinin bambaşka bir safhaya taşınması irade ve isteğini ortaya koyuyor. Nasıl ki Bush döneminde ikili ilişkilerin kısmen de olsa zarar görmesinin asıl nedeni Amerikan tarafı idiyse şimdi de bu ilişkileri tamir etme iradesi Amerikan tarafından gösteriliyor gibidir. Belirtmek gerekir ki Bush döneminde Türkiye?nin bölgesel ve uluslararası sorunlarda dışlanması bir tercih iken yine Türkiye ile yakınlaşma Obama?nın bir tercihini göstermektedir.

Bu açıdan bakıldığında Obama?nın Türkiye ziyaretini yeni başkanın vaat ettiği dış politika stil ve dizaynının bir tezahürü olarak görmek mümkün. Sabık başkan Bush un tek taraflı dış politika tasarımında Türkiye nin ve tabi ki diğer bölge ülkelerinin fazlaca bir rolü yokken bugün Obama çok taraflı bir dış politika ve uluslararası sistemin gereğini hissetmiş bir görüntü vermektedir. Türkiye ziyareti bu yeni yönelimin izlerini taşıması açısından önem taşımaktadır.

Spesifik dış politika konuları çerçevesinde bakılacak olursa Obama nın Türkiye ziyareti şu açılardan önemli olup ikili ilişkilerde yeni işbirliği ve akut kriz ve sorunların çözümü potansiyellerini içermektedir:

Her şeyden öte ziyaretin Nisan ayında, Ermeni soykırım iddiaları açısından önemli bir tarih olan 24 Nisan dan önce gerçekleşiyor olması önemlidir; zira bu tarihte Amerikan başkanı iddiaları nasıl tanımlarsa tanımlasın, Ermeni soykırım iddialarının ikili ilişkilerin önüne, bu ilişkilere zarar verecek şekilde geçmesinin engellenmek istendiği mesajı verilmektedir. Diğer bir ifade ile ABD, Ermeni soykırım iddialarına rağmen Türkiye ye yakın durmayı tercih ettiğini böylesine mütevazi bir adımla da olsa göstermiş olmaktadır.

Belki bundan daha önemli olarak Obamanın bölgedeki ilk dış gezi için Türkiye?yi tercih etmiş olması hem Türkiye  nin bölgesel rolünün yeniden tanınması ve ABD nin bölgesel krizler ile mücadele etmesi için Türkiye?nin işbirliğinin gerekliliğinin farkına varılmasını göstermiş olmasıdır. Iraktaki durumdan İran sorununa, Filistin-İsrail anlaşmazlığından bölgedeki demokrasi sorununa kadar bir dizi sorunda Obama yönetimindeki ABD, Bush döneminden kalan enkazı ve ağır yükü dikkate almak zorundadır. Bölgedeki Amerikan imajının iyice zayıfladığı dikkate alındığında Obama açısından Türkiye ile yeniden güçlü ve işbirliğine dayalı ikili ilişkiler tesis etmek akıllıca bir seçimdir.

Irak tan çekilme bilindiği gibi Obama?nın dış politika öncelikleri arasında yer almaktadır. Çekilme ile birlikte bölgenin daha fazla istikrarsızlığa mahkum olmaması da ayrı bir önceliktir. Her iki hedefin aynı anda sağlanması Türkiye ile ABD arasında eşgüdüm ve işbirliğini kaçınılmaz ve zorunlu kılmaktadır. İşte böylesine akut ve kısa süre içinde çözülmesi gereken bir sorunun masaya yatırılması kısa vadede Türk-Amerikan ilişkilerinin ve işbirliğinin ana gündemlerinden birini oluşturmaktadır.

Obama nın Türkiye ziyareti hiç şüphesiz ABD nin İslam dünyası ile ilişkilerini düzeltmesi açısından da büyük bir önem taşıyor. Gerçi Türkiye İslam dünyasının lider ve önder bir ülkesi olma iradesi göstermiş değildir; böyle bir irade gösterse bile böylesi bir rolün ilgili aktörlerce kabul edilip edilmeyeceği de kesin değildir. Ancak vaat ettiği dış politika açısından büyük önem taşıyan İslam dünyası ile ilişkileri restore etmek açısından ABD Başkanı Obama nın Türkiye seçimi isabetlidir.

Bu ziyaret vesilesi ile İslam dünyasına açık bir çağrıda bulunup bulunmaması o kadar önemli değildir; ancak Obama nın Müslüman ve demokratik bir ülkeye ilk ziyaretini yapıyor olması İslam dünyasına ve aslında bütün Ortadoğu ya verilmiş güçlü bir işbirliği mesajıdır.

Sonuç:

ABD?de Obama döneminin ne getireceği ile ilgili tahminde bulunmak için henüz oldukça erkendir. Daha önce yapılmış planların rafa kaldırılmasına neden olacak radikal gelişmelerin meydana gelmesi her zaman muhtemeldir. Bu da eldeki verilere göre yapılmış tahminleri sıklıkla anlamsız kılabilmektedir. 11 Eylül saldırıları olmasaydı Bush dönemi belki de daha farklı olurdu; ya da Gürcü lider Saakaşvili Güney Osetya?ya saldırmasaydı bugün belki Rusya?nın genişletilmiş nüfuz alanından söz etmiyor olurduk. Bununla birlikte Obama döneminde Türk-Amerikan ilişkileri ile ilgili olarak şu genel gözlemleri yapmak mümkündür:

1- Bu dönemde ikili ilişkilerin daha eşitler arasında ?daha çok işbirliği? şeklinde gelişeceğini söylemek mümkündür. Gerek işbirliği yapılacak alanların fazla oluşu, gerekse de tarafların ilgili sorunlara örtüşen bakış açılarıyla yaklaşıyor oluşu böylesi bir ilişki şeklini mümkün kılabilecektir. Burada hiç şüphesiz Bush döneminin tek yanlı dış politikasının yerini çok taraflılığa vurgu yapan Obama stilinin alması ihtimalinin yüksek oluşunu hatırlamak gerek. Bu anlamda Amerikan dış politikasının radikal bir değişikliğe uğrayacağını söylemek ve bunun da Türk-Amerikan ilişkileri üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olacağını tahmin etmek mümkündür. Ancak belirtmek gerekir ki bu daha çok değişen Obama yaklaşımının bir ürünü olacaktır; diğer bir ifadeyle bu sadece Türkiye ye yönelik özgün bir davranış değişikliği değil uluslararası politikaya alternatif bir yaklaşımın ifadesi olacaktır. 

Bu nedenle bu dönemde Türk-Amerikan ilişkilerinin  çok özel  olacağını söylemek için henüz erkendir.

2- Obama döneminde Türk-Amerikan ikili ilişkilerinde görülmesi muhtemel yapısal iyileşmenin bazı görece olarak ikincil konuların da çözülmesini beraberinde getirebileceği düşünülmemelidir. Burada özellikle Ermeni soykırım meselesinin de Obama döneminde sorun olmaktan çıkmasını beklemek mümkün olsa da bunun nasıl gerçekleşeceği o kadar net değildir. Diğer bir deyişle Obama nın Türkiye ye yeniden önem atfetmeye başlaması ve iki ülkenin bölgesel ve bazı küresel problemlerde işbirliği yoluna gitmesi Obama nın Ermeni soykırım iddialarını tanıyacağı şeklindeki seçim vaatlerini unutabileceği anlamına gelmemektedir. Unutmamak gerekir ki Obama seçim kampanyası döneminde gerek sözlü ve gerekse de yazılı olarak Ermeni soykırım iddialarını tanıyacağını açık bir şekilde belirtmiştir. Böylesi bir noktadan geriye dönüşü ifade edebilecek bir çizgiyi benimsemesinin hiç de kolay olmayacağı hesaplanmalıdır. Bununla birlikte Obama nın resmen Ermeni soykırım iddialarını hemen tanımayabileceğini ve bunun için en uygun zamanı bekleyebileceği de ihtimal dahilindedir. ABD?nin Ermeni soykırım iddialarını tanımasının görece öneminin iyice azaldığı bir zamana kadar Obama nın verdiği sözleri tutmayı ertelemesi mümkündür. Diğer bir ifadeyle, ABD kurumlarının veya Başkanının Ermeni soykırımını tanıması ile tanımaması arasında fazla bir farkın olmadığı bir konjonktür yakalandığı takdirde Obama verdiği sözü tutma yolunu seçebilir. Böylesi bir adım hem Türk-Amerikan ilişkilerini fazlaca yaralamayacak hem de kendisi üzerindeki  soykırımı tanıma baskısını bertaraf edecektir. Böylesi bir noktaya ulaşılıp ulaşılamayacağı ayrı bir konudur; burada önemli olan nokta böylesi bir noktaya ulaşılması için ABD yönetiminin de gayret göstermesi gerektiğidir. Dolayısıyla Türkiye, kendi pozisyonuna uygun bir durumun yaratılması konusunda ABD yönetiminden ciddi beklentiler içine girme hakkını kendinde görebilecektir. Bu da aslında bir yönüyle bir avantaj gibi telakki edilebilir.

3- Obama döneminin Türk-Amerikan ilişkilerine olumlu yansımalarının olacağı güçlü bir ihtimaldir; bununla birlikte bunun sadece ikili ilişkiler ile sınırlı olmayacağı da açıktır; Amerikan yönetiminin yeni bir stil geliştirmek istediği ortadadır; bunun da sadece Türk-Amerikan ilişkilerinde değil ABD nin diğer politikalarında da önemli değişiklilere neden olacağı düşünülebilir. Özellikle AB ile ABD arasında Bush döneminde meydana gelen çatlakların Obama döneminde onarılması ile birlikte Transatlantik ilişkilerin yeniden eski canlılığına kavuşacağını söylemek mümkündür. Hatta Obama?nın çok taraflılığa ve uluslar arası hukuka yaptığı vurguya dayanarak Çin, Hindistan, Rusya ve hatta İran ın ABD?nin işbirliği yapabilecekleri listesine girebileceği bile iddia edilebilir. Bunun Türkiye açısından pratik anlamı ise Türkiye?nin dış politikasına küresel bir vizyon kazandırması gerektiğidir. Bu vizyon esasen Türkiye?nin BM Güvenlik Konseyi?ndeki etkinliği açısından da önem taşımaktadır; ama daha önemlisi küresel veya bölgesel krizlerde oynayacağı rol ve Obama?nın ABD si ile yapacağı işbirliğinin çerçevesi Türkiye?nin küresel bir vizyonu ile daha belirgin ve etkili olacaktır.


http://www.bilgesam.org/incele/1019/-obama-donemi-turkiye-abd-iliskileri/#.WOcivPmLQdU


***

İlk Obama Dönemi Türkiye – ABD İlişkileri,


MİSAFİR KALEM 
15 Kasım 2012

İlk ilişkilerin başladığı zamandan günümüze kadar bazı çalkantılı dönemler yaşanmasına rağmen Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri ilişkileri her zaman stratejik önemini korumuştur. İki devlet arasında çok yönlü ilişkilerin olduğundan bahsetmek mümkündür. İlişkiler çoğu zaman ikili meselelerin ötesine geçerek; Orta Doğu, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya’da yaşanan kilit bölgesel meselelerden enerji, arz güvenliği, küresel ekonomik gelişmeler, nükleer yayılmanın önlenmesine kadar uzanan alanlardadır. Yine iki devlet birçok uluslararası örgütte birlikte yer almaktadır.

Barack Obama’nın 44. ABD Başkanı olarak seçilmesinin ardından ilk denizaşırı devlet ziyaretini Türkiye’ye gerçekleştirmiş olması ve Türkiye – ABD ilişkilerini ‘’Model Ortaklık’’ olarak tanımlaması önem arz etmektedir. Nitekim Model Ortaklık; daha çok güvenlik alanında yoğun işbirliğini ifade eden stratejik ortaklığın bir adım ilerisidir. Yani birçok alanda ortak işbirliğini ifade etmektedir. Model Ortaklığın getirdikleri şöyle açıklanabilir;

İki taraftan toplam 4 Bakan’ın yılda iki kez toplanacak (Türkiye adına iki Bakan; Başbakan yardımcısı Ali Babacan ve Dış ticaretten sorumlu Zafer Çağlayan koordinatör olacak) Ortak bir Türk – Amerikan konseyi kurulacak, Türk – Amerikan ticaret hacmi artırılmaya çalışılacak Irak’ın kuzeyinde terör ile mücadelede ABD’den tam destek alınması

A-) Türkiye – ABD – AB

AB’ye katılım süreci Türkiye’nin gelecek perspektifinde insan haklarına ve hukuka saygılı, demokratik bir ülkeye dönüşmesine ve geniş ufuklu bir siyasi vizyonun gelişmesine katkı sağlamaktadır.

ABD, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği desteklemiştir. Bu eski bir ABD Geleneği sayılabilir. Clinton ve Bush da açıkça Türkiye’yi AB üyeliği için desteklemişlerdir. ABD’nin istediği; Türkiye AB içinde yer alarak elde edeceği diplomatik olanaklar ve koruma şemsiyesi ile Ortadoğu – Balkanlar – Kafkaslar üçgeninde ABD’nin operasyonel gücü olarak çok kıvrak manevralarda bulunabilecektir. Bunun yanı sıra Türkiye, Avrupa Birliği içinde  Amerikancı siyasetiyle tarihsel olarak yalnız kalan İngiltere’nin yanında güçlü başka bir dayanak olacaktır. Bundaki amaç ABD’nin mevcut yönelimlerini kırmaktır. Türkiye, AB üyelik hedefi sayesinde doğusuyla – batısıyla, güneyiyle – kuzeyiyle ticaretini ve siyasetini geliştirmektedir. Bu yüzden Türkiye, AB’ye tam üyelik çerçevesinde üstüne düşenleri yapmaya devam etmelidir.

B-) Türkiye – ABD – İsrail

Türkiye ile İsrail arasında iyi ilişkiler Mavi Marmara baskını, alçak koltuk krizi gibi problemler nedeniyle  büyük gerginlikler yaşamıştır. Türkiye, İsrail ile diplomatik ilişkilerini II. Katiplik seviyesine indirerek neredeyse ilişkileri kopartma noktasına gelmiştir.

Türkiye’nin İsrail’e karşı uygulamış olduğu sert tutum ABD tarafından da dikkatle takip edilmektedir. ABD’nin bölgedeki en önemli iki müttefiki arasında yaşanan sorun ABD’yi de rahatsız etmektedir. ABD’nin stratejik öncelikleri konusunda önde gelen durumlardan biriside İsrail’in bölgede güvenliğinin garanti altına alınmasıdır. Amerika’da Yahudi lobisinin desteği ile İsrail için her türlü karar Senato’dan geçirilebilmektedir. ABD, İsrail ile Türkiye arasında yaşanan krizin bir an önce çözümlenmesi gerektiğini belirtmektedir. Bir nevi ‘’Aktif Tarafsızlık’’ politikası yürüterek soruna müdahil olmayı seçmiştir.Eğer Başkanlık seçimlerinde Mitt Romney ipi göğüslerse bu durumun değişiklik göstereceği aşikardı. Romney, açıkça İsrail’e tam destek göstereceğini belirtmekteydi.

Yine son günlerde ortaya atılan bir iddiaya göre İsrail’in Türkiye’den özür dilemek için ‘’ABD’nin Pakistan’dan özür dileme’’ metodunu örnek alacağı belirtilmiştir. ABD’nin Afganistan – Pakistan sınırında insansız hava araçlarıyla ve yanlışlıkla 24 Pakistan askerini vurması İslamabad ile ilişkilerini gerginleş tirmiştir. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton: ülkesinin  Pakistan ordusunun kayıpları için üzgün olduğu ve bir daha tekrarlanmaması için çaba göstereceğini belirtmesi ortamı yumuşatmıştır. Türkiye’nin talep ettiği özre karşı olan Lieberman, Amerikan diplomasisinden faydalanarak bu tarzda bir cümleyi eğer Ankara kabul ederse  yaşanan gerginliği aşmak için söylemeye hazır olduğunu belirti. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin talep ettiği tazminat ve özür giderilmediği sürece ilişkiler normalleşmeyecektir.

C-) Türkiye – ABD – İran

Kendine özgü siyasi tarzı, tarihi ve kültürü ile Orta Doğu’da Arapça konuşmayan tek ülke olan İran, aynı zamanda dünyada ki tek Şii teokrasisidir. Hem İslamcı bir rejim hem de oldukça geleneksel muhafazakar bir topluma sabittir. İlk ilişkilerin başlamasından günümüze kadar Türkiye ile İran arasında pek sorun yaşanmamıştır. Aynı şekilde İran Devrimi öncesi ABD – İran ilişkileri üst düzeyde seyrederken; Humeyni döneminde ilişkiler gerginleşmeye başlamış ve günümüzde de karşılıklı tehdit algılamalarına dönüşmüştür.

ABD – İran arasında yaşanan ‘’Nükleer Tesis İnşası’’ tartışmaları İran’ın nükleer güç elde etmesi üzerinde yoğunlaşmıştır. ABD, İran’ı bölgesel çıkarları için büyük bir tehdit olarak görmektedir. Türkiye bu iki devlet arasında yaşanan gerginliğe ‘’Yumuşak Güç’’ olarak katılmayı seçmiş hem iki devlet için hem de dünya için çözüm önerileri sunarak görüşmemeler başlatılması taleplerinde bulunuştur.

ABD, diplomatik araçları kullanarak uluslararası alanda İran’ı yalnızlaştırmayı amaçlamakta, siyasal rejimin meşruiyetini tartışmalı hale getirerek rejimi zorda bırakmak ve ekonomik – finansal baskı yaratmak istemektedir.

ABD – İran anlaşmazlığı Türkiye açısından çeşitli güvenlik sorunları yaratacaktır. Bunlar terörizm, kitlesel göç, kaçakçılık, sınır güvenliği ile askeri konularda olabilir. Süreç ilerledikçe Türkiye, İran – ABD arasında bir seçim yapmak zorunda kalacak ve büyük ihtimalle tamamen ABD yanlısı bir politika izleyecektir. Bu durumda İran, gerek Türkiye’ye gerekse ABD’ye zarar vermek için terör kartını kullanacaktır.

Yine İran’ın barışçı amaçlarla ve enerji üretimi için başlattığını iddia ettiği nükleer enerji çalışmalarından kuşkulanmak için çeşitli nedenler bulunmaktadır.

İran’ın ihtiyacından fazla uranyum zenginleştirmek istemesi Uluslararası toplumda nükleer araştırmalara karşı herhangi bir kısıtlamanın olmamasına rağmen İran’ın nükleer çalışmalarını gizli yürütmesi,Nükleer tesislerin bir askeri üs’te yer alması,Zengin petrol ve doğalgaz yataklarına sahip İran’ın enerjisi için nükleer çalışmalara ihtiyaç duymasıSon olarak İran – ABD gerginliğinde Türkiye için sıfır maliyetli bir çözüm bulunmamaktadır. İran’ın nükleer güce sahip olmasının da, rejim bunalımına girmesinin de Türkiye’ye etkisi olacaktır. Ayrıca, Türkiye’nin diplomatik açıdan bir taraf seçmesi gerekliliği yine Türkiye’yi sıkıntıya sokacaktır.

D-) Türkiye – ABD – Ermenistan

Ermeni meselesi Türk – Amerikan ilişkilerinde gerilim yaratma potansiyeline sahip konuların başında gelmektedir. Bu konuda seçilme kaygısı daha ön planda olan kongre üyeleri stratejik çıkarları ön plana çıkarma eğilimi gösteren ABD yönetimine göre farklı bir yaklaşım sergilemektedir. ABD’de ki Ermeni lobileri kongre üyeleri üzerinde ciddi bir hakimiyete sahip olarak Ermeni meselesini sürekli gündemde tutmayı başarmıştır.

Yine Türkiye’nin komşularıyla iyi ilişkiler içinde olması bir bakıma AB’ye girişinin ön koşullarından birisidir. ABD iki devlet arasında sorunun çözüme kavuşturul ması için çabalanması gerektiği tavsiye etmektedir. Ermeni lobisi 2015 yılına kadar ABD Başkanı’na sözde Ermeni soykırımını söyletmek ve kabul ettirmek için çaba sarf etmektedirler. Lobi bu meseleyi kullanarak ABD – Türkiye arasındaki ilişkilere zarar vermektedir.

Yine ABD’de yaşayan Ermeni toplumu New York’ta iddialarını gündeme taşımıştır. ‘’Kırmızı Köpek Uluyor’’ adlı tiyatro oyununda 1915 yılında Osmanlı coğrafyasında geçtiği iddia edilen olaylar konu edilmiştir.

E-) Türkiye – ABD – Irak

ABD’nin Irak’a müdahale etmesinin ardından günümüze kadar Türkiye’nin Irak’ın kuzeyi üzerindeki politikası son zamanlara kadar büyük bir kararlılık ve doğrulukla sürdürülmüştür. Türk yetkililer, Amerika2nın Irak’a saldırısından günümüze kadar bazı konuları sık sık dile getirmişlerdir.

Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması,
Irak’ın kuzeyinde yeni bir devlet oluşumuna izin verilmeyeceği,
Irak Türklerinin can ve mallarıyla birlikte haklarının korunması önceliklerimiz arasındadır.
Belirtilen bu hususlar Türkiye Cumhuriyeti’nin kırmızı çizgileri olarak devam etmektedir. ABD’nin bölgeden bölüm bölüm çekilmesi de Türkiye tarafından olumlu karşılanmaktadır.

F-) Türkiye – ABD – Afganistan

Türkiye’nin NATO kapsamında bölgede bulunan asker sayısı 1700’dür. Türk hükümeti, Washington’un beklediği siyasi ve ekonomik desteği sağlarken askeri anlamda bölgede Talibana karşı savaşmayı reddetmektedir.

Türkiye, Afganistan’da düzenlenen uluslararası birçok insani ve ekonomik yardım projelerine destek olmuştur. TİKA fonundan aktarılan sermaye ile eğitim, sağlık ve altyapı alanlarında Afganistan’da iyileştirme gerçekleştirilmiştir. GAP, Afganistan’ın Celelabad şehrinde sulama faaliyetlerinin nasıl gerçekleştirileceği ile ilgili proje çalışmalarına öncülük etmiştir. Yine Türkiye’nin katkılarıyla araştırma merkezi kurulmuştur.

ABD Dışişleri Bakanı Clinton resmi olarak Temmuz 2011’den itibaren Afganistan’dan çekilmeye başlayacaklarını ve bu sürecin 2014 yılına kadar tamamlanacağını duyurmuştur.

ABD’li enerji devi Allied International’dan Manisa’ya 2 milyar $’lık  yatırım yapılması (kömürden asit, amonyak gibi petro kimya ürünleri üretmek amacıyla), ABD’nin Ohio eyaletinde 500 bin $ yatırım yapan Türklere oturma izni verileceğinin belirtilmesi, Afganistan’da Amerikan askerlerinin Kur’an-ı Kerim yakması, Rusya – ABD arasında yapılan askeri işbirliğini geliştirmeyi amaçlayan mutabakat, ABD’nin New York eyaletinde oldukça önemli bir noktaya yapılması planlanan camii ve bu karara tepkiler – destekler, ABD tarihinin en büyük silah satışını 60 milyar dolar ile Müslüman bir ülke olan Suudi Arabistan’a yapması, Türkiye’nin eksen kayması tartışmaları, Türkiye’de ekonomi alanındaki gelişmeler, Mavi Marmara krizi, terörizm, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Silikon Vadisi ziyaretleri gibi önemli konular da yine bu dönemde iki devleti ilgilendiren önemli gelişmelerdir.

ABD’de Başkanlık Seçimleri

Genç ve dönüşüm yanlısı bir lider olarak Obama, dünyanın dört bir yanından milyonlarca kişiye hitap etmektedir. Amerika merkezli küresel finans krizinin ortasında ilk seçimini kazanan Obama, ilk olarak dış politikadan ziyade ekonomi ağırlıklı sorunlar ile uğraşmayı planlamıştır. Obama yönetimiyle imajı zedelenmiş olan ABD’de yeni bir restorasyon döneminin başladığının sinyalleri verilmiş ve ABD’nin sadece söylemler düzeyinde kalmayacağı belirtilmiştir.

ABD’de savunma harcamaları aynı düzeyde devam ederken eğitim ve sağlık harcamaları artarak devam etmektedir. Obama’nın vaat ettiği sağlık reformunu Romney gerçekçi bulmamaktadır. Ayrıca Romney, Obama yönetiminde % 2.5 olan askeri bütçeyi % 4 olarak düzenlemeyi düşünmekteydi.

Dış politika alanında da Obama doktrini olarak anılmaya başlanan Amerikan yaklaşımı, ABD’nin dünyanın farklı bölgelerinde ki insan hakları karşısında duyarlı olmasını ancak doğrudan askeri güç kullanımı konusunda ise aşırı ihtiyatlı olmasını içermektedir. ( Savaşçı değil barışçı yöntemleri savunan dış politika anlayışı ).

Obama’nın 2008 yılında göreve başlamasıyla ABD’nin çıkarları doğrultusunda Türkiye ile ilişkilerinde olumlu bir havanın oluştuğu gerçektir. Obama dış politika kadrosunda Türkiye’yi tanıyan isimlere yer vermiştir. Bu durum ABD – Türkiye ilişkilerinin sorundan uzak ve gerçekçi yaklaşımlarla şekillenmesi olasılığını artırmaktadır. Obama’nın kadrosu içinde Türkiye’ye en olumsuz bakan Başkan yardımcısı Joe Biden olmuştur. Ermenistan, Irak, Kıbrıs gibi konularda Türkiye aleyhine bazı konuların savunuculuğunu yapmıştır. Aynı şekilde sözde Ermeni Soykırımı iddialarının Temsilciler Meclisi’ne taşınmasında çalışmalar yapmıştır.

Türkiye ile ABD’nin birçok alanda çıkarları örtüşmesine rağmen bazı konularda görüş ayrılıkları olabilmektedir. Ancak ilişkilerin model ortaklık seviyesinde her alanda sürdürülmesi gerekliliği iki devletin çıkarlarına karşılıklı olarak hizmet etmektedir.

Kaynakçalar:

1-) www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/02/120223_obama_apology.shtml

2-) www.akademikperspektif.com

3-) www.usak.org.tr

Mustafa GÜVEN

http://akademikperspektif.com/2012/11/15/ilk-obama-donemi-turkiye-abd-iliskileri/


***




BARACK OBAMA DÖNEMİ VE TÜRKMENLER BÖLÜM 1


BARACK OBAMA DÖNEMİ VE TÜRKMENLER ,  BÖLÜM 1 


Dr. Mustafa ZİYA 

Türkmeneli Kültür Vakfı Başkanı 
itctt@tahoo.com

Bush yönetiminden en çok zarar gören grup olan Türkmenler, ABD’deki yeni başkanlık dönemi için öngörüde bulunmakta zorlanıyor. 

İnceleme
Dr. Mustafa ZİYA 
Türkmeneli Kültür Vakfı Başkanı 
itctt@tahoo.com
Bush yönetiminden en çok zarar gören grup olan Türkmenler, ABD’deki yeni başkanlık dönemi için öngörüde bulunmakta zorlanıyor. 

BARACK OBAMA DÖNEMİ VE TÜRKMENLER 

Orta Doğu Analiz,




Türkmen-Kürt diyalogu, Kerkük meselesinin uzlaşma ve hukuk çerçevesinde çözümü gibi konular, merkezi hükümetin baskılarını tehdit olarak algılayan Kürtleri kurtaracağı gibi, başarılı bir Irak politikası yürütmesi konusunda Obama’nın kendisine de yardımcı olabilir. 

Demokrat Parti’nin adayı Barack Obama’nın ABD Başkanlığına seçilmesi Irak’ta iki yönlü tepkiye neden olmuştur. Irak halkı bu değişimi pek fazla önemsemez ken ve büyük beklentiler içine girmezken; siyasetçiler daha derinden etkilenmiş tir. 

Iraklılar, ABD işgali süresince, 2003’ten 2007’nin sonlarına kadar yaşadıkları 5 yıllık yıkımın ve hayatta kalma gailesinin ardından, ABD’nin “unutulması 
zor” olan politikalarının değişmeyeceği kanaatine varmıştır ve Bush yönetiminin gitmesinin sevincini tam anlamıyla yaşayamamaktadır. 

Obama’nın “Irak’tan çekilme” ve “değişim” sloganları ABD’de seçimi kazanmasına yeterli olsa da Iraklılar için çok parlak bir gelecek vaat etmemektedir. Irak halkı ABD askerinin çekileceğine inanmamakta ve hatta bir kısmı, terörün tekrar hâkim olmasından korkmaktadır. “Değişim”i ise, zaten Iraklılar tüm acılarıyla yaşamaktadır. 


Demokrasi, totaliter rejimlerin ve dikta rejimlerinin en sağlıklı alternatifi olmaya devam etmektedir. Lakin yüz binlerce insanın öldürülmesine ve milyonlarcasının göçüne sebep olan Bush yönetiminin getirmek istediği “demokrasi”, Iraklılara ümit vermekten çok uzaktadır. Bu bağlamda, Iraklı siyasetçilerin işlerinin ne kadar zor olduğu aşikârdır. Kaldı ki bu siyasetçilerin günün sonunda halklarına hesap vermekte daha da zorlanacakları muhakkaktır. 

Demokrat Başkan Obama’nın gelişi bu nedenle siyasetçileri endişeye sevk etmiştir. Saddam döneminde muhalefette iken Demokratların “pasifliğinden” 
yakınan Iraklı siyasetçiler, Bush yönetimiyle uzun yıllar çalıştıktan sonra tekrar “kendi kaderlerine” bırakılma kuşkusuna kapılmıştır. 

Amerikan işgalinden en çok yararlanan ve ABD’nin gücünü kullanarak uç taleplerini kabul ettiren Kürt politikacılar, Obama’nın gelişinden en çok endişelenen taraf olmuştur. Bağdat’la ilişkilerinin daha gerginleşmesi pahasına, ABD askerlerinin Irak’tan çekilse bile ülkenin kuzeyinde üslenmesini istemeye kadar gitmişlerdir. 

Şii siyasetçiler ise İran’ın tavrına paralel olarak Obama’nın seçilmesine karşı olumsuz bir tutum sergilememiş; Güvenlik Anlaşmasına da Muktada El Sadr grubu hariç fazla tepki gösterme-mişlerdir. Dava Partisi Başkanı ve Başbakan Nuri El Maliki, hem Irak’ın tüm komşularının görüşlerini dikkate alarak hem de siyasi gruplar nezdinde başarılı manevralar yaparak Güvenlik Anlaşması’yla ilgili süreci kendince iyi yönetmiştir. 
Yüksek İslami Konsey ise gelecek dönem için ABD’ye göz kırparak Güvenlik Anlaşması’na tepki göstermemiştir. Şii gruplar genel anlamda, Ayetullah Ali Sistani’nin “referandum” talebine sığınarak “Büyük Şeytanı” reddetmekten imtina etmiştir. “Nasıl olsa gelecek dönem Obama dönemidir.” 

Başlangıçta Irak’taki siyasi süreci boykot ederek zararlı çıkan ve sonradan ABD’nin “teşvikiyle” sürece geç olsa da dâhil olmak isteyen Sünni gruplar ise, dağınık bir görüntü sergileyerek Obama ile ilgili net bir tutum geliştiremedi. 

Uyanış Konseylerinin kurulmasıyla zayıflayan İslami Parti, Obama’nın gelişini fırsat bilerek aynı tabanı paylaştığı Uyanış Konseylerinin zayıflayacağını 
hesaplamıştır. Telaşa kapılan Uyanış Konseyleri bir an önce siyasi sürece entegre edilmeyi talep etmektedir. Güvenlik Anlaşması’na şiddetle karşı çıkan liberal ve laik gruplar ise Obama dönemi ile ilgili yorum yapmaktan kaçınmıştır.Irak’ta siyasi sürecin dışında kalan Türkmenler ise, Türkiye’nin yaşadığı tereddüdü yaşamaktadır. Bush yönetiminden en çok zarar gören grup olan Türkmenler, ABD politikalarının değişmeyeceği kanaatini taşımalarına rağmen öngörüde bulunmakta zorlanmaktadır. Türkmen siyasetçiler Obama’ya, çekingen ifadeler içeren ve Bush döneminden yakınan iki kutlama mesajı göndermiştir. Ancak bir taraftan da, son aylarda muhatap alınan ve yerel seçim yasasıyla bazı kazanımlar elde eden Türkmenler, Güvenlik Anlaşması’na oy vererek, Kürt siyasetçilerine açık destek veren Bush yönetimine olan küskünlüklerini belirtmiş oldular. 

Obama’nın Irak Stratejsi

Seçim döneminde Irak’tan çekilmeyi savunan Obama’nın Irak stratejisinde, Iraklıların kendi kendilerini yönetmesi ve problemlerini siyasi taraflar arasında çözmesi düşüncesi de yer almıştır. Bu görüşler Iraklıların lehine görünse de devlet sistemi hâlâ oturmadığı için ABD askeri çekildiği takdirde tekrar istikrarsızlık yaşanabileceği, terör eylemlerinin tırmanabileceği ve milis güçlerin bölgeleri ele geçirebileceği endişesi mevcuttur. Bu tezi en çok Bush yönetimi ve Kürt gruplar savunmaktadır. Şii partiler, hükümeti ve Irak’ın güneyini kontrol ettikleri için sıkıntı yaşamamakta, fakat Sünni Uyanış Konseylerinden duydukları rahatsızlığı gizlememektedir. Sünni gruplar ise, yine farklı reflekslerle kendi aralarında yarışırken; aynı zamanda iktidarı paylaşmak için mücadeleyi sürdürmektedirler. Yine hazırlıksız olan Türkmenler ise değişen politik ve bölgesel konjonktürden medet beklemektedir ve net bir görüşe sahip değildir. 

“ Değişim ” 

Aslında Irak’ta değişim Obama’dan önce başlamıştır. Bu değişim Bush doktrininde temel bir değişikliği tanımlamaktadır. Diğer bir ifadeyle, 
bu doktrinin açıklanması bile iflası veya metamorfosisi ifade eder. Belki de “dönüşüm” ifadesini kullanmak yerindedir. Liberallerle başlayan 
ancak katılaşarak sertleşen; sosyal, kültürel ve bölgesel şartları hafife alarak sadece güvenlik endişelerinden hareket eden tek eksenli düşünce 
tarzı çıkmaza girince, çare tekrar meselenin köklerine dönülmekte bulunmuştur. 

Irak’tan çıkış stratejileri üretilirken, Baker-Hamilton Raporu daha kapsamlı olarak, bölgesel açıdan sorunu görebilmiş ve daha gerçekçi çözümler ortaya koymuştu. Bu çözüm önerilerinin her ne kadar uzun vadeli ve kalıcı olduğu söylenemezse de, durumu kurtarmaya yetebilirdi. 
Başlangıçta rapora tepki gösteren Bush yönetiminin rapordan büyük ölçüde yararlandığını söylemek mümkündür. “ Petreaus’un Bağdat Planı ” diye 
adlandırılan ve sonradan tüm çatışma bölgelerini kapsamına alan mahalli güçlerle bölgelerin güvenliğini sağlama planına paralel olarak yürütülen bölge ülkeleri diplomasisi aslında değişimin başlangıcıydı. 

Obama’nın Irak’ta işini kolaylaştıracak bu değişim ülkede ilginç sonuçlar yaratmıştır. Çözülmeye yüz tutmuş Irak’ta, mahalli güçlerin kurulmasıyla “ulusalcılık” güçlenmiştir. Başbakan Maliki bu fırsatı değerlendirerek tekrar merkezi güçlendirmeye çalışmış ve bir ölçüde başarmıştır. İstikrarın nispi bile olsa sağlanmış olduğu, Şii bloğunun parçalandığı ve tabutta geri dönen Amerikan askerinin en aza indiği bir Irak tablosu, elbette ki seçimlere girecek olan Cumhuriyetçilerin işine yaramıştı. Aslında teknik anlamda Bush’un çıkış planı Obama’nın çekilme planından çok farklı değildi. 

Baker-Hamilton Raporu’na göre başta Türkiye olmak üzere komşu ülkelerin Irak’taki süreceyaptıkları olumlu katkılar Irak halkını yalnızlıktan kurtardığı gibi Türkmenlerin de yararına olmuştur. Bağdat’taki siyasi açılım, Kürt grupları frenleyen merkezileşme süreci ve Kerkük’ü içine alan bir “Kürdistan” hayaline karşı olan komşuların etkinliği, silahlı güçten yoksun tek grup olan Türkmenlere rahat bir nefes aldırmıştır. 

Irak’ta ve bölgesel ilişkilerde yaşanan bu değişim, Obama’ya diplomasi yürütebilmesi için hazır bir zemin sunmuş ve bölgeyi kısmen rahatlatmıştır. Türkiye’nin de etkin olduğu bu konjonktürde, demokrasiye inanan Türkmenler, Obama döneminde Irak’ta güvenilir bir grup sayılabilir. 
Irak’ta yaşanan bu “dönüşüm”ün Obama’nın yardımcısı Joe Biden’nin eski tasarılarını tekrar düşünmesi için yeterli bir neden olacağı değerlendirilmektedir. 

Türkmen-Kürt diyalogu, Kerkük meselesinin uzlaşma ve hukuk çerçevesinde çözümü gibi konular ise merkezi hükümetin baskılarını tehdit olarak algılayan 
Kürtleri kurtaracağı gibi, başarılı bir Irak politikası yürütmesi konusunda Obama’nın kendisine de yardımcı olabilir. 

İnceleme
Dr. Mustafa ZİYA 
Türkmeneli Kültür Vakfı Başkanı 
itctt@tahoo.com


*****

Obama Dönemi Türkiye-ABD İlişkileri


Prof. Dr. Cenap ÇAKMAK 
07 Nisan 2009

1. Obama Döneminde Genel Hatlarıyla Amerikan Dış Politikası Foreign Affairs?in Temmuz/Ağustos 2007 sayısında yayınlanan makalesinde Barack Obama temelde erozyona uğrayan Amerikan küresel liderliğini yeniden canlandırmanın yollarını arıyor. ?Amerikan liderliğini yenilemek? başlığını taşıyan makale, Obama?nın bütün seçim kampanyası boyunca sıklıkla vurguladığı değişim temasından izler taşıyor. Ancak hâlihazırda ABD?nin içinde bulunduğu durumdan kaynaklanan bazı nedenlerden ötürü
Obama?nın fazla dış politika seçeneğine sahip olmaması özellikle bazı konularda Demokrat Parti adayının elini kolunu bağlıyor ve değişime yaptığı vurguyu silikleştiriyor. Buna karşılık, sözü geçen makalesinde Obama?nın bazı somut vaatlerde de bulunduğunu belirtmekgerekir ki vaatlerin somut olarak verilmesi, ilgili alanlarda belirgin değişikliklerin olabileceği anlamına geliyor.

Makalesinde temelde Ortadoğu, askeri modernizasyon, nükleer silahlarla mücadele, küresel terörle mücadele, küresel işbirlikleri sağlama, demokratik toplumlar ve uluslar yaratma ve ABD?ye güveni yenileme konuları üzerinde duran Obama, bazen bilinen Amerikan tezlerini ve politikalarını yenilerken -hatta İsrail güvenliğine yapılan aşırı vurguda olduğu gibi muhafazakâr çizginin daha da ötesine giderken- ABD?nin dış yardımlarını arttırma sözünü vermesinde olduğu gibi kısmen de olsa radikal sayılabilecek bir çizginin ipuçlarını veriyor.

Dünyanın Amerikan liderliğine ihtiyaç duyduğunu iddia eden Obama, uluslararası düzene yönelik ciddi küresel tehditlerin ancak lider ve vizyon sahibi bir Amerika tarafından göğüslenebileceğini düşünüyor. Tehditlerin küresel terörden, haydut devletlerden ve ülkelerini kontrol edemeyen zayıf devletlerden geldiğini öne süren Obama, bu tehditlerin varlığının aslında Amerikan liderliğine bir çağrı olduğu görüşünde. Obama?ya göre geleneksel bir yöntem izleyen Bush, bu liderliğin gereklerini yerine getirmeyi başaramadı. Irak?ta ve dünyanın diğer bölgelerinde yapılan hataların dünyanın ABD?ye olan güvenini kaybetmesiyle sonuçlandığı gibi herkesin kabul edebileceği bir görüşü savunan Obama, böylesi bir ortamda ABD?nin geleneksel izolasyonist politikasına dönmesini isteyenlerin olabileceğini, ancak kendisinin ABD?nin dünya politikasında liderliğini sağlamlaştırma konusunda çaba göstereceğini açıklıkla dile getiriyor. Obama?ya göre ?ABD?nin misyonu, dünyanın ortak bir güvenlik ve ortak bir insanlığı paylaştığı anlayışına dayanan küresel bir liderlik örneği göstermek?tir.

1.1. Ortadoğu Politikası

Obama?nın Ortadoğu ile ilgili önceliği Irak savaşını sona erdirmek ve Amerika?nın dikkatini Büyük Ortadoğu?ya yöneltmek. Şii ve Sünni gruplar arasındaki anlaşmazlıklara ABD?nin askeri bir çözüm bulmayacağının kabul edilmesi gerektiğini vurgulayan Obama, bu gruplara bir çözüm bulmaları yönünde baskı yapılması gerektiği görüşünde. Bunun için de dereceli olarak Amerikan askeri varlığının Irak?tan çekilmesi gerektiği görüşünde Obama.

Bu yapılırken bölgesel ve uluslar arası diplomatik destek atağının başlatılması gerektiğini düşünen Obama, böylesi bir adımla umulan sonucun elde edilmesi için ABD?nin Irak?ta kalıcı üsler peşinde olmadığına dair dünyayı ikna etmesinin şart olduğunu dile getiriyor. Aslında Obama Irak?tan çekilmenin ve bu ülkede iyi kötü bir çözümün bulunmasının ABD?nin Ortadoğu?daki diğer planları için hayati olduğunu savunuyor. Bush yönetiminin yıllardır ihmal ettiği Filistin-İsrail anlaşmazlığına çözüm arayışlarının hız kazanabilmesi için Obama Irak?ta çözümün şart olduğunu belirtiyor.

Demokrat Parti?nin geleneksel politikası olan ancak son dönemlerde Cumhuriyetçiler tarafından da aynı tutuyla savunulan İsrail?in güvenliğinin sağlanması konusunda Obama aynı çizgiyi ?hatta daha güçlü ifadeler ile- sürdürüyor. Obama?ya göre ABD?nin Ortadoğu?daki önceliği ne olursa olsun İsrail?in güvenliği olmalı. İsrail?in anlaşmazlık içinde bulunduğu aktörler ile sorunlarını gidermesini ancak İsrail?in güvenliği bağlamında anlamlı gören Obama?ya göre ABD, işbirliği yapabileceği ve müzakere edebileceği aktörleri belirleme konusunda İsrail?e yardımcı olabilir.

ABD?nin Ortadoğu bölgesindeki bir önemli sorunu olan İran konusunda da hâlihazırdaki tehdide dayalı politikanın başarısızlığına vurgu yapan Obama, askeri güç seçeneğini tamamen göz ardı etmemekle birlikte doğrudan İran ile görüşülebileceği mesajını veriyor. Bu oldukça radikal bir değişim gibi gözükse de aslında Rice döneminde Amerikan Dışişleri bakanlığının güç kullanımını dışlayan ve görüşmelere olanak sağlayan bir tutum benimsemiş olduğunu belirtmekte fayda var. Bu çerçevede, Obama?nın bu yeni yönelimi bir adım öteye götürmek istediğini söylemek mümkün. Obama?ya göre Amerikan diplomasisi, nükleer programına devam etmesi durumunda İran?ın ödemesi gereken faturayı kabartmayı amaçlamalı. Bunun da en iyi yolunun ticari yaptırımlar olduğunu savunan Obama, ayrıca İran?ın ticari ortaklarına daha fazla baskı yapılması gerektiği üzerinde ısrarcı. Bu arada da Amerikan dış politikası, nükleer isteklerinden vazgeçtikleri takdirde neler kazanabileceklerini İran yönetimine ve İran halkına somut bir şekilde gösterebilmeli diyor Obama.

1.2. Amerikan Askeri Gücü

Obama?ya göre, şayet küresel liderliğini yenilemek istiyorsa ABD askeri gücünün kapasite ve yeteneklerini yeniden gözden geçirmeli. Amerikan ordusunun bir kriz ile karşı karşıya olduğu görüşünü savunan Obama?ya göre bugün Pentagon, yeni bir kriz çıkması durumunda ABD?nin böylesi bir krize tam anlamı ile karşılık verebileceği garantisini veremeyecek durumda.

Amerikan askeri gücünü ABD?nin küresel liderliğinin önemli bir unsuru ve garantisi olarak gören Obama, gelecekte ABD?nin üstleneceği küresel misyonlarda orduya ihtiyaç duyulacağının farkında. Bu nedenle de ABD ve Amerikan çıkarlarına yönelik geleneksel tehditlere hızlı bir şekilde karşılık verebilmek için askeri meselelere önem verilmesi gerektiği görüşünde.

Askeri gücü savunma amaçlı durumların dışında küresel istikrarın temin edilmesi için de kullanmanın gerekebileceğini söyleyerek Obama aslında kendi başkanlığı döneminde ABD?nin küresel ihtiraslarından vazgeçmeyeceğini ifade ediyor. Ancak Bush dönemine göre daha farklı bir dış politika izleneceğini ima etmek için bu askeri gücün daha çok istikrar ve yeniden imar operasyonlarına katılım ya da kitlesel katliamları önlemek amacı ile kullanılacağını vurguluyor. Yine bu bağlamda, savunma dışında askeri seçeneğin kullanılması durumunda uluslararası desteğin sağlanması gerektiğini belirtmekle Bush?a göre daha farklı bir tutum geliştireceğini ima ediyor.

1.3. Nükleer Silahlar ile Mücadele

Her ne kadar Soğuk Savaşın sona ermesi ile birlikte dünya gündeminden görece olarak düşen nükleer silahlar konusuna Obama?nın ayrı bir başlık ayırması, nükleer silahların terör ağlarının eline geçmesi ihtimali nedeni ile anlaşılabilir bir tercih. Bunun yanı sıra Obama?ya göre nükleer silahsızlanma rejimine yönelik ciddi tehditler bulunmakta ve yeni sivil nükleer programlar nükleer silahların yaygınlaşmasına katkıda bulunabilir. El Kaide?nin ABD?ye bir Hiroşima getireceği vaadini hatırlatan Obama, yaygınlaşan nükleer enerjinin teröristlerin elini kolaylaştırabileceği uyarısında bulunuyor.

İran ve Irak konusunda olduğu gibi nükleer silahlar ile mücadele konusunda da uluslararası işbirliğine önem vereceğini vurgulayan Obama, bu sorunda ABD?nin liderliğinin önemine dikkat çekiyor. Bu çerçevede Rusya ile işbirliğinin şart olduğunu da ekliyor Obama. Böylesi bir işbirliği ile birlikte Obama kendi yönetimi döneminde ABD?nin yeni nükleer savaş başlıkları üretme konusunda aceleci olmayacağının da garantisini veriyor.

Obama?nın nükleer silahlar ile mücadele stratejisi bir taraftan mevcut nükleer stokunun kontrol edilebilir hale getirilmesini sağlamak, diğer taraftan ise nükleer silahlanmayı etkin bir şekilde önleyecek yeni bir küresel inisiyatife ABD?nin liderlik etmesini öngörüyor. Nükleer tehdit olarak görülen İran ve Kuzey Kore konusunda Bush dönemindeki tek yanlı politikanın terk edileceği sinyalini veren Obama, bu iki tehdit ile mücadele için uluslararası destek arayışı içinde olacağını ifade ediyor.

1.4. Küresel Terörle Mücadele

Küresel teröre karşı küresel mücadeleyi savunan Obama bu konuda da uluslararası toplumun desteğinin aranması gerektiği görüşünde. Bununla birlikte Obama, Afganistan ve Pakistan?a özel bir önem atfederek bu ülkelerin terörle mücadelede daha aktif bir tutum benimsemelerinin sağlanması gerektiği üzerinde duruyor. Obama?ya göre, ABD ve müttefikleri özellikle Pakistan?a baskı yaparak Taliban ve El Kaide?ye karşı daha etkin bir tutum benimsemesinin sağlanması gerekiyor. Bu çerçevede Hindistan ile Pakistan arasındaki diyalogu güçlendireceğini ve Pakistan?ın bölgesel problemleri olan Kaşmir ve Peştun krizlerini çözmesi için çaba göstereceğini vurgulayan Obama bu yolla Pakistan?ın teröre daha kolay odaklanmasını amaçlıyor.

Diplomatik çaba ve girişimlerin yanında askeri yöntemlere de ağırlık verileceğini belirtiyor Obama. Bu çerçevede Soğuk Savaşı kazanan anti-komünist işbirliğine benzer bir oluşumu hayata geçireceğini belirten Obama ?Cibuti?den Kandahar?a kadar saldırıya hazır bir şekilde kalacak? olan güçlü bir askeri oluşum kurmayı hedefliyor. Uluslararası alandaki bu önlemlerin yanında Bush döneminde hayata geçirilen ve çokça eleştirilen ?vatan güvenliği? (homeland security) önlemleri Obama döneminde daha da ağırlaştırılacak. Bununla birlikte Obama 11 Eylül öncesi var olan ve saldırılardan sonra da kullanılmaya devam eden kurum ve prosedürlerin gözden geçirileceğini ve terörle mücadeleye uygun olarak yenileneceğini ifade ediyor.

1.5. Amerikan Dış Politikasının Uluslararası Toplum ile Muhtemel İlişkileri

Küresel Amerikan liderliği için Obama yeni ittifaklar, ortaklıklar ve kurumlar kurmayı hedefliyor. Özellikle Bush döneminde yapılan hatalara dikkate çeken Obama, örneğin Avrupalıların Irak savaşı ile ilgili çekincelerinin Amerikan yönetimi tarafından dikkate alınmadığını dile getiriyor. Yine Obama, Asya?da Güney Korenin Kuzey ile ilişkileri normalleştirme çabalarının küçümsendiğini, bunun ise ciddi bir hata olduğunu vurguluyor. Latin Amerika ve Afrika?da da ciddi hatalar yapıldığının altını çizen Obama, özellikle Darfur krizi konusunda Amerikan yönetiminin gerekli önlemleri almadığını iddia ediyor.

Çinin ve Japonyanın yükselişini dikkate alarak Obama, ikili anlaşmalar, ara sıra yapılan zirveler ve geçici düzenlemelerin çok ötesine giden bir kurumsal yapılanmanın kendi başkanlığı döneminde hayata geçirileceğini iddia ediyor.

Dünyanın yeniden iki kutuplu mu yoksa çok kutuplu bir yapıya doğru mu gittiğinin tartışıldığı şu günlerde anlamlı olabilecek bir plan olarak, Obama Brezilya, Hindistan, Nijerya ve Güney Afrika gibi bölgesel olarak önemli ülkelerin uluslar arası düzende belirgin roller oynayabilmelerinin yolunu açacak düzenlemelerden söz ediyor. Bu çerçevede özellikle Birleşmiş Milletler?in örgütsel yapısında önemli değişiklik ve reformların gerekli olduğunun altını çizen Obama, özellikle kitlesel katliamlar ve insani krizlere karşı bu örgütün daha etkin hale getirilmesi için kendi yönetiminin çaba göstereceği garantisini veriyor.

Bush yönetiminden ve hatta genel Amerikan eğiliminden oldukça farklı bir şekilde Obama küresel iklim değişikliği gibi ABD?nin genelde ilgisiz kaldığı bir konuda da küresel işbirliğinin yollarını arayacağını ifade ediyor. Obamaya göre, en büyük sera gazı üreticisi olarak ABD bu konuda liderlik yapmak zorundadır. Sanayileşmiş birçok ülke gaz salınımını azaltırken ABD?nin arttırdığına dikkat çeken Obama, başkan olması halinde ABD?nin sera gazı üretimini ciddi oranlarda azaltacağı sözünü veriyor.


2. Obamanın Başkan Seçilmesinin Türk Dış Politikası Üzerinde Muhtemel Etkisi

ABDnin yeni başkanı Obama, seçim kampanyası sırasında verdiği sözlere sadık kaldığı ve beklentilere uygun olarak Bush döneminin aksine uluslararası hukuku biraz daha ön plana çıkardığı, çok taraflı bir dünya düzenine onay verdiği ve küresel sorunları kuvvet kullanmaktan ziyade müzakereler yolu ile çözmeye odaklandığı takdirde, Türk dış politikası üzerinde önemli yapısal etkiye sahip olabilir. Burada söz konusu olan lokal ve izole sayılabilecek ve Türk dış politika gündemini uzunca süre meşgul eden Kıbrıs, Ermeni soykırımı ve PKK terörü gibi tekil konulardan daha ziyade Türk dış politika çizgisinde belirgin bir etkiden söz etmek mümkündür.

Türk dış politikasının özellikle 1980?li yıllardan itibaren Batılılaşma ve Batılı kurumlar içinde yer alma bağlamında yaşadığı ikilem, Obama?nın başkan olması ile birlikte yerini yapısal bir rahatlamaya bırakabilir. Bu makro düzeyde gerçekleşebilecek rahatlama da Türk dış politikasının manevra sahasını genişletebileceği gibi karar alma süreçlerinde de ciddi gerilimlerin ver tercihte zorlanmalar yaşanmasının önüne geçebilecektir.

Kıbrıs ve Ermeni soykırım iddiaları sorunlarında göreli sorunlar yaşanması ihtimali varsa da Obama döneminde Türkiye?nin özellikle BM çerçevesinde ve Transatlantik ilişkilerde yaşanabilecek işbirliği ve müzakere süreçlerinde ABD ve AB ile uyumlu hareket etmesi Türk dış politika çıktılarına önemli katkılar sağlayabilecektir. Obama?nın işbirliği ve müzakereye ağırlık veren dış politika tasarımı, Türkiye?nin Batılılaşma ve güvenlik-ülke bütünlüğünü koruma politikaları arasında yaşanan gerginliğe son verebilecektir.

2.1. Türk Dış Politika Geleneği

Türk dış politikasını belirleyen ve genç Türkiye?nin tarihi boyunca etkili olmuş temel ilkeler ile ilgili olarak genelleme yapmak sakıncalı olmakla birlikte en azından iki önemli hedefin hala dış politika gündeminde yer aldığını söylemek mümkün. Coğrafi ve güvenlik anlamında statükonun korunması ve Batılılaşma, kuruluşundan itibaren ?farklı formalar bürünse ve değişik şekillerde ifade edilse de?Türk dış politikasının başlıca hedefleri olageldi.

İstiklal Savaşı?nı takip eden dönemde, Versay Antlaşması ile kurulan düzenin özellikle Birinci Dünya Savaşı?nın mağlupları tarafından kabul edilmeyeceğini ve bu nedenle de aslında sağlam dengeler üzerinde kurulmadığı varsayımıyla hareket eden dönemin Türk dış politika yapıcıları, bu nedenle Türkiye?nin içinde bulunduğu coğrafyadaki dengenin bozulmamasını ve dolayısıyla da ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasını birincil hedef olarak belirlemişlerdir. Bu hedef kendini en iyi şekilde Atatürk?ün ?Yurtta sulh, cihanda sulh? cümlesinde ifade etmektedir. Burada verilmek istenen mesaj, Türkiye?nin Misak-ı Milli ile elde ettiklerinden memnun olduğu ve aynı memnuniyetin de dış dünyadan beklendiğidir.

Coğrafi statükonun korunmasının yanında Batılılaşma da yeni cumhuriyetin önemli dış politika hedefi olarak öne çıkmıştır. Esasen Kırım Savaşı?nı sona erdiren 1856 Paris Antlaşması ile ?Avrupa Kamu Hukuku? sistemine kabul edilen Osmanlı döneminden miras kalan Batılılaşma ve Batı kurumları içinde yer alma hedefi, cumhuriyetin kurulması ile birlikte özellikle devrimlerin yapılmasında kendini göstermiştir. Buna paralel olarak, gerek Birinci Dünya Savaşı ve gerekse de Kurtuluş Savaşı boyunca Türkiye ile savaşmış olan İngiltere ve Fransa ile mesafeli de olsa ilişki kurulmuştur. Savaş sonrası dönemde Atatürk bu iki ülkenin düşman olmadığını ve daha da önemlisi Türkiye?nin bu iki ülkenin öncülük ettiği Batı medeniyeti içinde yer alma arzusunu ifade etmiştir.

Versay düzeninin bir gün mutlaka çökeceğini gören Atatürk, çöküşün başladığı dönemde, Almanya ve İtalya gibi revizyonist ülkelerin değil İngiltere ve Fransa gibi statüko yanlısı güçlerin yanında olunması gerektiğini de ifade etmiştir. İşte İkinci Dünya Savaşı döneminde yapılan tam olarak budur. Türkiye iki kurucu dış politika hedefini savaş öncesi ve sırasında gözetmiş ve tam da bu nedenle Fransa ve İngiltere ile üçlü ittifak anlaşması imzalamıştır.

Savaşın sona ermesi ile birlikte Türkiye?nin yaptığı tercihlerde de yine statükonun korunması ve Batılılaşma hedeflerinin etkisi açık bir şekilde kendini göstermiştir. İkinci Dünya Savaşı öncesinde statükoya yönelik tehditler başta İtalya olmak üzere Almanya ve diğer revizyonist devletlerden gelirken, savaş sonrasında ise Sovyetler Birliği Türkiye?nin toprak bütünlüğünü bozacak ciddi talepleri açık bir dille ifade etmeye başlamıştır.

Böylesi hassas bir ortamda Türkiye iki dış politika hedefini Batılı siyasi ve askeri kurumlara katılarak gerçekleştirme imkânı bulmuştur. Sovyet kaynaklı tehdide karşı NATO ve Batı Avrupa Birliği (BAB) gibi askeri kurumlara katılarak önlem alan Türkiye?nin Batılılaşma resmine ABD ilk kez işte bu dönemde belirgin bir şekilde girmiştir.

Bu dönemde Türkiye?nin gerek Avrupa Ekonomik Topluluğu?na (AET) gerekse de Avrupa Konseyi?ne başvurmasının altındaki temel motif yine Batılılaşma hedefidir. Yoksa Türkiye?nin AET?den henüz ciddi bir ekonomik beklentisi yoktur; Avrupa kıtasında demokratik ülkeler arasında ortak bir platform kurma amacı ile ortaya çıkan Avrupa Konseyi ise bu amacı dikkate alındığında Türkiye?nin ilgi sahasına girebilecek bir örgüt değildir. Asıl amaç, Batılı kurumlar arasında yer alarak Türkiye?nin siyasal tercihini ortaya koymaktır.

Bu şekilde ?uzlaştırılan? bu iki dış politika hedefi, Soğuk Savaş boyunca gerilime neden olmamıştır. Türkiye askeri ve siyasi tercihini Batı ittifakından yana kullanarak hem ülke bütünlüğü ve güvenliğine yönelik tehlikeleri bertaraf ederek kendi coğrafyasında statükoyu muhafaza etmiş, hem de Batılılaşma hedefinin en azından dışına çıkmamıştır.

2.2. 1990?lı yıllar, Değişimin Türk Dış Politikasında Meydana Getirdiği Gerilim ve Türkiye-Batı ilişkileri

Özellikle 1980?li yıllara kadar Türkiye-AT ilişkileri daha çok teknik konular etrafında şekillendiği ve Türk-Amerikan ilişkileri de Türkiyenin ABD?nin meşhur çevreleme politikasındaki (policy of containmant) rolüne endeksli olduğu için Türkiye-Batı ilişkilerinde sorun yaşanmamıştır. Sözü geçen nedenlerden ötürü gerek 1960 askeri darbesi ve gerekse de 1971 askeri muhtırası bu ilişkileri zedeleyici nitelikte sonuçlar doğurmamıştır.

Ancak 1980?li yıllarda özellikle AT?nin giderek daha siyasal bir görünüm kazanması ile birlikte Türkiye-Batı ilişkilerinde sorunlar baş göstermeye başlamış, özellikle 1990?lı yılların başlarından itibaren ise AB?nin insan hakları ve demokratikleşmeye odaklanan bir örgüt haline gelmesi Türkiye?yi ciddi bir ikilem yaşama noktasına getirmiştir.

Bu noktada artık Batılı kurumlar ve siyasi ve askeri ittifaklar içinde yer alarak hem Batılılaşma ve hem de statükoyu koruma hedeflerini aynı anda sağlama imkânı yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlamıştır. Artık Türkiye açısından bu iki hedef çok da bağdaştırılabilir değildir. Türkiye?nin çevreleme politikasındaki rolü sona ermiş, bu da Türk-Amerikan ilişkilerinin başka parametreler etrafında yeniden şekillenmesi ihtiyacını beraberinde getirmiştir. Öte yandan AB Türkiye?ye artık stratejik ve askeri öneminden çok daha farklı bir perspektiften bakmaktadır.

Clinton dönemi nispeten sorunsuz geçiştirilse de Bush dönemi hem AB hem de Türkiye açısından sancılı geçmiştir. Transatlantik ilişkilerin yara aldığı bu dönemde AB ve ABD yönetimi arasında önemli anlaşmazlıklar baş göstermiş, bu da Türkiyenin Batılılaşma perspektifinde AB-ABD uyumunu olumsuz anlamda etkilemiştir.

Tek taraflılık ve anlaşmazlıkların kuvvet kullanımı yolu ile çözümlenmesinin damgasını vurduğu 11 Eylül sonrası neo-con tasarımlı Amerikan dış politikası Türkiyenin Batılılaşma çerçevesinde farklı bir tercih yapma noktasına getirmiştir. Bu noktada artık AB ve ABD Türkiyenin Batılılaşma resminde aynı anda yer almamakta ve birbirini destekler roller üstlenmemektedir. Bu nedenledir ki ABD?nin Türkiyenin AB üyeliğine destek vermesi bir anlam ifade etmemekte, öte taraftan Türkiye güvenliği ve statükonun korunması konusunda artık ABD?ye güvenememektedir.

2.3. Obama?nın Muhtemel Politikası ve Türkiye?nin Batılılaşma Girişimlerinde Gerilimin Yumuşama İhtimali

Obama?nın sözünü verdiği ve bazı ipuçlarını dile getirdiği politikalarının hayata geçmesi durumunda Bush dönemindeki tek taraflılığın yerini kısmi bir çok taraflılık ve başta Transatlantik ilişkilerde olmak üzere küresel platformlarda işbirliği alacaktır. Bu da büyük ölçüde AB ile ABD?nin küresel sorunlar ile mücadele etmede yeniden birlikte hareket edecekleri anlamına gelecektir. Bu da Batılılaşma çerçevesinde Türkiye açısından önemli bir gerilimi ortadan kaldırır nitelikte olacaktır, zira Türkiye hukuku ve insan haklarını merkeze alan AB ile Bush döneminde kuvveti ön planda tutan ABD arasında bir tercih yapmak zorunda kalmayacaktır. Kısacası, artık AB ile ABD aynı resmin içinde yer alacaktır; bu da Türkiye?nin, sorunlarını çözmede hangi aktörü muhatap alacağı sorununu büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır.

Yeni dönemde Türkiye?nin içinde bulunduğu coğrafyada statükonun korunması, bir başka ifade ile Türkiyenin güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması ise Obama?nın sözünü verdiği çok taraflı dış politika dizaynı çerçevesinde daha kolay olacaktır. Bundan önceki dönemlerde ABD ilişkilerini ikili temaslar çerçevesinde yürüten Türkiye, bu dönemde gerek BM Güvenlik Konseyi gerekse NATO ve diğer platformlar içinde ABD?nin de içinde bulunduğu çok taraflı müzakere ve girişimlerde sorunlarına daha kalıcı ve rasyonel çözümler bulma imkânına sahip olabilecektir.


3. Obama Döneminde Türk-Amerikan İlişkilerinde Sorun Alanları

3.1. Sözde Ermeni Soykırım İddialarının ABD Yasama ve Yürütmesi tarafından Tanınması İhtimali

Türk-Amerikan ilişkilerinde en uzun soluklu sorunlardan biri olan sözde Ermeni soykırımı sorunu aslında Amerika tarafından bakıldığında bir sorun değildir. Türkiye'nin üzerinde önemle durduğu bu konu ABD açısından tartışılmaya müsait değildir. Kısaca ifade etmek gerekirse çok sayıda Amerikan devlet kurumu, basın yayın organı ve Amerikan halkının önemli bir kısmı açısından "Türkler Ermenilere soykırım uygulamıştır; bunun tartışılır bir yanı da yoktur" vs.

Gerek Amerikan halkı gerekse ABD akademik çevreleri Ermeni soykırım iddiaları ile ilgili kararlarını çoktan vermiştir. Zannedildiği gibi bu kararda Ermeni diasporasının çok fazla etkisi yoktur. Yani Amerikalılar Ermeni soykırım iddialarına sempati ile bakarken tamamen Ermeni diasporasının propaganda faaliyetlerinden etkilenerek sonuca ulaşmamışlardır. Bu hiç şüphe yok ki bu tür propagandaların hiç etkisi olmadığı anlamına gelmiyor. Ermeni diasporasının soykırımı tanıtma çabalarının önemli bir etkisi olmuşsa da bu etki belirleyici olmamıştır.

3.1.1. Ermeni Meselesi Neden İlgi Topluyor?

Öyleyse Amerikan halkının Ermeni soykırım iddialarına olumlu yaklaşmasının nedeni nedir? Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Amerikalılar özellikle nüfusu az etnik gruplar ile ilgili iddialara kolayca inanma eğilimindedirler. Hele bu iddialar soykırım gibi, bir bütün olarak bir etnik veya dini grubun mazlum görünmesini mümkün kılacak türden ise bu takdirde iddiaların gerçeklik payının olup olmadığına bile fazlaca bakılmamaktadır. Bu bağlamda tarihte hâkimiyet kurmamış, geniş bir coğrafyada etkin olmamış ve sayıca az etnik gruplar daha şanslıdır.

Bu nedenledir ki Ermeniler gibi Kürtler ile ilgili iddialar da kolayca benimsenebilmektedir. Ama örneğin Ermeni lobisinden daha etkin olan Yunan lobisinin Pontus soykırımının tanıtılması ile ilgili çabaları sonuç vermemektedir.

Bu çerçevede verilebilecek çok daha belirgin ve çarpıcı bir örnek de İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonların Çinlilere yaptıklarının ABD'de fazla bilinmemesi ve ilgi görmemesidir. Bu açıdan bakınca Amerikalılar kendilerini, sanki mazlum, mağdur ve küresel siyaset sahnesine çıkmaya fırsat bulamamış grupların hamisi olarak görme eğilimindedirler. Bu tutum kendini Ermeni soykırım iddialarında da göstermektedir.

Yukarıda sözü edilen tavrın somut tarihsel yansımalarından biri, ABD'nin idealist başkanlarından Wilson'ın bilinen meşhur girişimleridir. Yirminci yüzyılın self-determinasyonlar yüzyılı olmasında ve dolayısıyla da irili ufaklı çok sayıda devletin uluslararası politika sahnesine çıkmasında en azından düşünsel anlamda büyük katkısı olan Wilson etnik ve dini grupların kendi geleceklerini tayin edebilmeleri gerektiği gibi görünüşte gayet mantıklı ve insancıl bir düşünceden yola çıkmıştır. Böyle bir düşüncenin mantıksal dayanağı, bir coğrafyada hâkim etnik gruba göre daha az nüfusa sahip olan bir etnik ya da dini grubun hâkim grubun baskısı altında kalacağı ve üzerinde baskı kurulan etnik grubun bireylerinin temel hak ve özgürlüklerinin korunamayacağı idi. Wilson'a göre bu tür durumlarda en uygun çözüm, birçok açıdan, ama özellikle de etnik olarak türdeş olan grupların, baskın konumdaki gruptan ayrılarak kendi geleceğini tayin etmesiydi. Kendi kendilerini yönetme hakkına kavuşacak etnik gruplar böylece hem baskıdan kurtulmuş, hem de grup üyelerinin haklarını teminat altına almış olacaklardı.

Wilson'ın self-determinasyon ile ilgili düşüncelerinin en önemli ve somut adreslerinden biri hiç şüphesiz Anadolu'daki Ermeniler ve Kürtler idi. ABD'nin henüz o tarihlerde başlayan Ermeni -ve de Kürt- ilgisi denilebilir ki hiç sona ermemiş ve günümüze kadar -yönetimler değişmişse de- taşınmıştır.

Bu ilgi başlangıçta kendini en çok akademik alanda göstermiştir. Sistemli bir şekilde yürütülen Türklerin yirminci yüzyılın başında Ermenilere soykırım uyguladığını ispat mahiyetindeki çalışmalar zaman içinde Ermeni soykırım iddialarının altyapısını teşkil eder hale gelmiştir.

Özellikle akademik çevrelerde Ermeni soykırım iddialarına gösterilen ilgi ve sempatinin yansımaları zaman içinde siyasi alanda aksetmeye başlamıştır. Bunun bir sonucu olarak da günümüzde Amerikan Kongresi Türkiye'nin kâbusu olan Ermeni soykırımını tanıma tasarılarını sürekli gündeme getirmekten çekinmemektedir. Türkiye bu girişimlerin şimdiye kadar kesin bir sonuç vermemesi ile rahatlasa da siyasi alanda bu sorun bitmiş değildir -ve bitecek gibi de görünmemektedir.

3.1.2. Ermeni Soykırım Ve Ermeni Lobisinin Aldığı Mesafe

Ama daha da önemlisi Ermeni soykırım iddialarında -tabiî ki Ermeniler lehine- çok önemli mesafeler alınmıştır. Bir kere Ermeni soykırımı halk arasında çok popüler olmuş ve bilinir bir hale gelmiştir.

Dahası, hemen hemen her üniversitede Ermeni soykırımı ile ilgili çalışmalar yapılmakta, çok sayıdaki üniversitede de özel olarak Ermeni soykırımı merkezleri, müzeleri, koleksiyonları vb. açılmış ve açılmaktadır. Bunun bir sonucu olarak ABD'nin çok sayıdaki eyaletinde parlamento kararları ile Ermeni soykırımı resmen tanınmıştır. Elli eyaletin en azından kırkında Ermeni Soykırımı resmen tanınmış durumdadır. Bu durumda federal düzeyde Ermeni soykırımının tanınmamış olması önemli ise de bu gidişle bunun olmayacağının da garantisi verilemez.

Ancak belirtmek gerekir ki Ermeni soykırım iddiaları ile ilgili sorunda Amerikan yönetimlerinin tutumu genel Amerikan tutumundan biraz farklı olmuştur. Amerikan halkı, akademyası ve yasaması Ermeni soykırım iddialarına sempati ile bakarken Amerikan yönetimleri, yani Amerikan yürütmesi, genelde dış politik konjonktürü göz önünde bulundurmuş ve Türkiye ile bağların kopmasına neden olabilecek adımları atmama şeklinde rasyonel bir tutum benimsemiştir.

3.1.3. Türkiye'nin İmkânları

Ancak bu durum, Türkiye'nin ABD'ye bağımlı kalması gerektiği sonucunu doğurmamalıdır. Avrupa ülkelerinde ve parlamentosunda Ermeni meselesinde, Türkiye'yi zor duruma sokacak kararlar ard arda geliyor. Yarın benzer bir durumun Amerikan Kongresi'nde de vuku bulacağını düşünerek hazırlıklı olmak gerekiyor.

İngilizlerin PKK ve Ermeni meselesinde Türkiye'yi destekler açıklamaları, Türkiye'yi yanıltmamalıdır. Anglo-Amerikan siyaseti, pragmatizm paradigması üzerine kuruludur. Amerikalıların ve İngilizlerin Türkiye'yi şimdilik destekler görünmelerinin gerisinde Türkiye'nin orta ve uzun vadedeki stratejik ve jeo-politik öneminin ve vazgeçilemezliğinin kavranılmış olması yatmaktadır.

Anglo-Amerikan siyaseti, bölgenin ve küresel sistemin geleceğinin Türkiye'nin jeo-stratejik, jeo-politik, jeo-ekonomik ve jeo-kültürel imkânlarını kullanmaya başlaması durumunda Türkiye'nin bölgesel ve küresel aktör olmaya başlayacağını çok iyi görüyor; o yüzden Türkiye'yi Batı-ekseninden koparacak bir girişime kapı aralamaktan özellikle çekiniyorlar. Türkiye'nin tarihsel derinliğinin verdiği bu avantajı, uzun vadede büyük açılımlara ve atılımlara dönüştürmenin yollarını araştırması gerekiyor.


3.1.4. ABD Yönetiminin Genel Tavrı


Bununla birlikte, bu ABD'nin Türkiye'nin konu ile ilgili tezlerine yakın olduğu veya Ermeni soykırım iddialarını reddettiği şeklinde yorumlanmamalıdır. Hiçbir Amerikan yönetimi yirminci yüzyılın başlarında meydana gelen olaylar için soykırım nitelemesini kullanmamıştır; ama soykırım yerine kullanılan nitelemeler de Türkiye'yi aklar nitelikte değildir. Örneğin George Bush 1990 yılında yaptığı bir konuşmada Ermenilerin Osmanlı yöneticilerinin ellerinde korkunç katliamlara maruz kaldığını iddia etmiştir. Kaldı ki resmi mahiyette olmasa da bazı Amerikan başkanları doğrudan soykırım ifadesini kullanmıştır. Örneğin Ronald Reagan, Nazi soykırımının unutulmaması gerektiğini ifade ederken Ermeni "soykırımı"na atıfta bulunmuş ve bu soykırımın da unutulmaması gerektiğini ima etmiştir. Amerikan yönetimlerinin soykırım sıfatını kullanmıyor olmaları belki Ermenileri hayal kırıklığına uğratmaktadır; ancak ABD yürütmesinin soykırım iddialarını kökten ve kesin bir şekilde reddetmemesi Ermenileri gelecek için ümitlendirmektedir.

Her ne kadar Amerikan yönetimlerinin tavrı şimdiye kadar Ermeni soykırımını tanımamak şeklinde belirmişse de özellikle Amerikan başkanları Ermeni soykırımı "davası"na sıcak baktıklarını hissettirecek ifadeler kullanmışlardır. Örneğin Jimmy Carter Ermeni olayları ilgili olarak açıkça soykırım ifadesini kullanmamışsa da soykırım imasında bulunmuştur. Malum olayları bir bütün olarak Ermeni milletini yok etme girişimi olarak tanımlayan Carter bu olayların unutulmaması için bir Başkan olarak kendisinin gerekeni yapacağını da taahhüt etmiştir.

ABD yönetiminin günümüze kadar sadece Nazi soykırımını ve Darfur'daki olayları soykırım olarak tanıdığı dikkate alındığında ABD'nin Ermeni olaylarını soykırım olarak nitelendirmemiş olmasının aslında Türkiye'ye yapılmış bir jest olmadığı ortaya çıkmaktadır. BM de dâhil olmak üzere hiçbir uluslararası örgüt ve devlet Darfur'daki olayları soykırım olarak tanımamışken ABD'nin tam tersi bir tutum takınması, ABD yönetiminin soykırım konusuna tamamen politik yaklaştığını göstermektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, Türk-Amerikan ilişkilerinde belirgin bir kayma ve değişme yaşandığında Ermeni soykırım iddialarının da ABD yönetimi tarafından kabul edilebileceğini söylemek mümkündür.

3.1.5. Obama ve Ermeni Soykırım İddiaları

Türk-Amerikan ilişkilerinde uzunca bir süredir gündemdeki yerini koruyan Ermeni soykırım iddiaları, Demokrat Parti adayı Barack Obama nın başkan seçilmesi ile birlikte yeni bir boyut kazanacak gibi görünüyor. Seçim kampanyası sırasında Ermeni soykırım iddialarına çok açık bir şekilde destek veren Obama başkanlık görevine fiilen başladıktan sonra Amerikan yönetiminin Ermeni soykırımını resmen tanıyacağı yönünde sinyaller verdi. Amerikan dış politikası ve özelde de Türkiye-Amerika ilişkileri açısından bakıldığında böyle bir ihtimalin gerçekleşme ihtimali belirsiz olsa da Ermeni lobisinin ilk kez Amerikan yönetimince soykırım iddialarının tanınması konusunda somut bir beklenti içinde olduğunu söylemek mümkündür.

Bununla birlikte, Obama döneminde Ermeni soykırım iddialarının Amerikan yönetimince tanınıp tanınmayacağı konusunda net bir şey söylemek için henüz oldukça erken. Obama?nın radikal bir adım atarak iddiaların tanınması yönünde somut bir girişimde bulunması için nedenler olduğu gibi geçmiş Amerikan yönetimlerinin bu konudaki geleneksel tutumunu da devam ettirmesi ihtimal dâhilinde.

Obama nın iddiaları çok ciddi bir şekilde dikkate alması için en önemli neden seçim kampanyalarında kendini adeta bağlayan açıklamalarda bulunmuş olması. Ermeni soykırım iddialarının tanınması gerektiği ile ilgili o kadar net ve güçlü açıklamalar yaptı ki Obama nın bu açıklamaların aksi bir tutum ve politikayı açıklaması çok zor olacak. Bundan önce de Ermeni soykırım iddiaları seçim kampanyalarına konu olmuştu. Ama hiçbiri Obama nın kampanyasındaki kadar net bir şekilde ortaya konulmamıştı.

Bunun yanı sıra Obama nın sadece kampanyalarda değil Senatör olarak Kongre?deki faaliyet ve tutumları da Ermeni soykırım iddialarına nasıl baktığı ile ilgili önemli ipuçları veriyor. Soykırım iddialarına olan inancını defalarca gösteren Obama, Amerikan yasama organında iddiaların resmen tanınması için en fazla ve en azimli çalışan üyelerden bir tanesi. Bu açıdan değerlendirildiğinde Obama?nın aslında Ermeni soykırım iddialarına sadece Ermenilerin oylarını elde etmek için değil böyle bir soykırım vuku bulduğuna inandırıldığı için destek verdiğini söylemek mümkün. Bir başka deyişle Ermeni soykırımı Obama için bir seçim malzemesinin çok ötesinde bir anlam ifade ediyor.

Kendisinin de bir siyah olması ve dezavantajlı bir gruba mensup olması da doğal olarak mazlum ve mağdur olarak görülen ve gösterilen Ermenilerin iddialarını Obama?nın nazarında daha değerli hale getiriyor. İnsan haklarına belirgin ve reelpolitik parametreleri dışında bir önem atfeden Obama gerek etnik gerekse de siyasi kimliği nedeni ile Ermeni iddialarına önceki Amerikan başkan ve başkan adaylarından daha fazla ve daha samimi bir ilgi gösteriyor. Bu da doğal olarak Obama?nın Ermeni soykırımını resmen tanıyacağı ihtimalini güçlendiriyor.

Bununla birlikte bu tanımanın o kadar kolay olmayacağını da söylemek mümkün. Muhtemelen dış politika ve özellikle de Orta Doğu hakkında pek fazla bilgisi olmayan Obama seçim kampanyası sırasında ve Kongre deki görevi boyunca dış politika dengelerini ve Türkiye?nin ABD açısından Orta Doğu bölgesindeki kilit rolünü hesaba katmak zorunda kalmadı. Bu nedenle de Ermeni soykırım iddialarına olan yakınlık ve samimiyetini hiçbir engel olmadan gösterebildi. Ancak başkan olmanın getirdiği sorumluluk ve yükün farkına vardığında Ermeni soykırım iddialarının tanınmasının o kadar kolay olmadığının farkına varacaktır.

Her şeyden önce Türkiye henüz Bush döneminde Türk-Amerikan ilişkilerinin eskisi gibi yürüyemeyeceğini ve kendi bölgesel çıkarlarının Amerikan yönetimince tanınması gerektiğini göstermiş ve bunu da Amerikan yönetimine kabul ettirmiştir. Durum böyleyken ve Ortadoğu bölgesinde ABD Türkiye?ye ciddi anlamda muhtaç iken sonucu belirsiz bir macera olması yüksek bir ihtimal olan Ermeni soykırım iddialarının tanınması Amerikan dış politikasına hakim olan ilkeler açısından bakıldığında ihtimal dışı gibi görünmektedir.

Irak konusunda net bir politikası olmayan ve Beyaz Saray a gelmesi durumunda bu ülkedeki karışıklık ve siyasi belirsizlik ile uğraşmak zorunda kalacak olan Obama, Irak ile ilgili nasıl bir politika izlerse izlesin Türkiye?nin ciddi destek ve yardımına ihtiyaç duyacaktır. Bölgede kalmaya devam etmesi halinde de bölgeyi terk etmesi durumunda da Türkiye ABD?nin en önemli destekçisi ve müttefiki olacaktır. Böylesi bir durumda Ermeni soykırımının tanınması gibi Amerikan dış politikasına görünür bir gelecekte ciddi bir katkısı olmayacak adımın Obama tarafından dikkate alınmayacağını söylemek herhalde mümkündür.

Bununla birlikte yukarıda belirtilen diğer sebepler de dikkate alındığında Obama?nın Ermeni soykırım iddialarının tanınması konusunda nasıl hareket edeceği hakkında kesin bir şey söylemenin mümkün olmadığı ortadadır. Radikal ve kararlı ifadesi ve görüntüsü ile diğer Amerikan başkanlarından farklı bir profil sunan Obama nın başkanlığı döneminde reelpolitiki ve bölgesel dengeleri göz ardı edip etmeyeceği muğlak bir konu gibi gözükmektedir.

Bununla birlikte, ister Amerikan yönetimi Obama döneminde soykırım iddialarını tanıyarak radikal bir adım atsın, isterse de Türkiye?nin hassasiyetlerini dikkate alsın, Türk dış politikasının bu konuda alternatif bir yaklaşım benimsemesinin zamanının geldiği açıktır. Ermeni soykırım iddiaları ile ilgili olarak Türkiye artık ABD yönetimi ya da yasamasının bu konuda atacağı adımlara bağımlı olmadan proaktif bir tutum benimseyebilmelidir.

Obama soykırım iddialarını tanıyan ifadeler kullanmasa bile bu Ermeni soykırım iddialarının ABD yönetimi tarafından bir gün tanımlanabileceği ihtimalinin var olduğunu hiçbir zaman değiştirmeyecektir. Bir başka deyişle, Ermeni lobileri ve Diaspora, bu sefer olmasa bile girişimlerinden vazgeçmeyecek ve isteklerini kabul ettirinceye kadar etkili yöntemler kullanmaya devam edeceklerdir. Bu nedenle de Ermeni soykırım iddiaları ile ilgili dış politika sorununun artık başka bir bağlama oturtulması gerekmektedir.

Bu yeni bağlamın ne olabileceği konusunda net bir şey söylemek mümkün değilse de genel hatları ile Türkiye?nin kendi öneri veya alternatiflerini geliştirdiği ve de karşı hamlelere cevap vermek zorunda kalmayacağı bir ortam geliştirilmek zorundadır. Aksi takdirde, uzunca bir süredir devam eden ve Ermeni lobileri ile Amerikan yönetimlerinin daha başat göründüğü kısır döngü karşısında Türk dış politikası, Kongre nezdinde çalışan karşı lobilere dayalı geleneksel tutumunun bağlarından kurtulamayacaktır.

Bu çerçevede uzun vadede takip edilebilecek ve hedeflenilebilecek en uygun politika, Ermeni soykırım iddiaları üzerindeki ABD etkisini azaltmak olmalıdır. Bu hiç şüphesiz kolay değildir; ancak Türkiye öyle adımlar atabilmeli ki ABD yönetiminin iddiaları soykırım olarak tanıyıp tanımaması o kadar etkili olmayacak bir hale gelmelidir. Bu anlamda Ermenistan ile son dönemde kurulan gayri resmi ilişkilerin önemli olduğu ortadadır. Yine Anadolu topraklarındaki Ermeni tarihi varlığına karşı gösterilecek özen, Ermeniler ile diyalogu derinleştireceği gibi, Ermeni soykırım iddialarının tanınması meselesinin önemini en azından azaltabilecektir.

Bu açıdan bakıldığında aslında Obama döneminin Türkiye için bir fırsat olabileceğini söylemek mümkündür. Böylece Türkiye, Ermeni soykırım iddiaları ile ilgili olarak Amerikan yönetimine endeksli bir dış politikayı sürdüremeyeceğinin farkına varabilir ki bu da alternatif arayışlarını da beraberinde getirecektir. Etkili yeni bir politika ise ABD?nin bu konudaki tutumunun önemini iyice azaltabilecek ve Türk-Ermeni ilişkilerinde denklem dışına itebilecektir.

Bununla birlikte bu, Türkiye?nin Obama?nın Ermeni soykırımını tanıma yönündeki sinyalleri hiç dikkate almaması gerektiği anlamına gelmemelidir. Halen söz konusu iddiaların tanınacağı ile ilgili kesin bir şey söylemek mümkündür. Ermeni lobisi istediklerini elde etme konusunda her zamankinden belki daha ümitlidir; ama gerek Kongre de gerekse de yönetimde Türkiye ye rağmen ve Türkiye yi ABD de uzaklaştırma pahasına daha ziyade tarihin ve uluslar arası hukukun bir meselesi olan bir konu hakkında adım atılmaması gerektiğini ifade edebilecek çok sayıda politikacı olacaktır.

Bu bağlamda özellikle diğer Demokrat Parti adayı Hillary Clinton ın Obama tarafından Dışişleri Bakanı olarak seçilmiş olması Türkiye açısından önemli bir fırsat potansiyeli taşımaktadır. Her ne kadar Ermeni soykırım iddialarına adaylığı sırasında yakınlığını gizlemese de Clinton?ın oldukça deneyimli ve Türkiye?yi yakından bilen bir politikacı olduğu dikkate alındığında Ermeni soykırım iddiaları konusunda daha rasyonel bir çizginin benimsenmesinde önemli bir rol oynaması ihtimal dahilindedir.

Belki bundan çok daha önemlisi, daha önce Jimmy Carter ın dış politika danışmanlığını yapan ve sonraki dönemlerde de önemli üst düzey görevlerde bulunan meşhur stratejist  Brezinski nin Obama nın seçim kampanyası sırasında dış politika danışmanı olarak görev almış olması. Obama nın dış politika konularında bu denli önemli bir isme güvenmesi, başkanlığı döneminde Ermeni soykırım iddialarının tanınması gibi radikal sayılabilecek kararları alırken çok dikkatli davranacağını gösteriyor. Brezinski nin ve Clinton ın Obama nın dış politika düzeninde yer alması Türk dış politika yapıcılarının işlerini kolaylaştırıcı bir faktör olacaktır; zira her iki isim de gerek tecrübeleri gerekse de vizyonları ile ikili ilişkilerin düzgün yürümesine katkıda bulunacak niteliklere sahiptir.

3.2. Obama Ve Türk-Amerikan İlişkilerinde Stratejik Ortaklık

Özellikle Türkiye'de ABD-Türkiye ikili ilişkilerini nitelendirmek için 'stratejik ortaklık' teriminin kullanılması son dönemlerde adeta bir moda ve bir klişe haline geldi. Öyle ki ikili ilişkilerin stratejik ortaklık seviyesinden aşağıya düşüp düşmediği, iki ülke arasındaki ilişkiler hakkında yapılan analizlerin önemli temalarından birisi oluyor zaman zaman. İlginç olan, siyasetçiler bile bu kavrama özel bir vurgu yapmakta ve Türk tarafının ABD için taşıdığı önemin bir göstergesi olarak stratejik ortaklığı öne çıkarmaya gayret göstermekteler.

Ancak gerçekte stratejik ortaklığın ne olduğu tam olarak belli değil; belli olsa bile tarafların, özellikle de ABD'nin bu kavrama nasıl bir anlam yüklediğini tam olarak kestirmek oldukça güç. Belirgin ve herkesçe kabul edilebilir bir anlamı olmadığı için kavramın Türk-Amerikan ilişkilerinde sıklıkla öne çıkarılması pek gerçekçi gözükmüyor.

Türk tarafının aksine ABD Türkiye ile olan ilişkilerinde şimdiye kadar stratejik ortaklık retoriğini daha az ve çok daha dikkatli kullana geldi. Bununla birlikte Amerikalı bazı üst düzey yetkililerin daha çok Türk tarafını motive etmek ve sembolik bir jest yapmak için Türkiye için stratejik ortak nitelendirmesini kullandıkları da bir gerçek. Ancak pratikte bunun fazlaca bir anlamı olmayabiliyor. Çünkü somut bir anlamı ve daha da önemlisi pratikte bir yansıması olmayan stratejik ortaklık kavramı yalnızca basına verilen demeçlerin ve benzeri açıklamaların oldukça genel ve çoğunlukla da yeni ve somut bir şeyler içermeyen içeriklerini süsleyen genel geçer ve basmakalıp bir ifade fonksiyonunu görebiliyor bazen.

Bu aslında hiç de işe yaramayan işlevine rağmen bile ABD'li yetkililer bu kavramı kullanmakta cimri davranabiliyor. Hatta bazen de pragmatist dış politika ve diplomasi anlayışlarına uygun olarak ABD'li yetkililer stratejik ortaklık kavramını Türkiye'ye karşı bir tehdit ve bir siyasi blöf aracı olarak kullanmaktan da çekinmiyor. Bunun en somut ve en son örneklerinden birisi Irak krizi sırasında yaşandı. ABD isteklerine olumsuz yanıt veren meşhur tezkereden sonra çok sayıda Amerikalı yetkili - sadece o döneme has olmak kaydıyla- Türkiye ile ABD arasında -geçici bir süre için- stratejik ortaklığın olmadığını açık bir şekilde ifade etmişti. Bundan endişe duyulması gerektiğini ima edercesine çok sayıda Türk analist ve köşe yazarı da bu açıklamaları gündeme getirmiş ve uyarı niteliğindeki değerlendirmelerinde bu hususun altını önemle çizmişlerdi.

Hâlbuki bu stratejik ortaklık ne idi ki onu ne bitirmişti  Örneğin TBMM'nin tezkereyi reddetmesi Türkiye ile ABD arasında stratejik ortaklığı bitiren koşullar arasında daha önceden yer almış mıydı? Eğer böyle bir koşul yok idiyse bu stratejik ortaklık nasıl sona erebiliyordu? Ya da çok daha önemlisi, Türk tarafının ABD açısından olumsuz ve ikili ilişkilere zarar verecek nitelikteki herhangi bir davranışı iki ülke arasındaki stratejik ortaklığı sona erdirirken aynı şey Amerikan tarafının böylesi bir davranışında sözkonusu olabilir miydi? Eğer ABD'nin Türkiye'yi rahatsız edici bir tutumu söz konusu olduğunda Türkiye-ABD stratejik ortaklığının sona ermesi gündeme gelmiyorsa o zaman gerçek bir ortaklıktan söz etmek mümkün mü? Bu ve buna benzer çok sayıdaki soruya verilecek cevap Türkiye ile ABD arasında var olduğu iddia edilen stratejik ortaklığın ne kadar gerçekçi olduğunu ortaya koyacaktır. Diğer türlü stratejik ortaklığa yapılan sürekli vurgu iki ülke arasındaki ilişkilerin gerçek boyutları ve seyri ile görülmesini ve değerlendirilmesini engelleyici bir etken vazifesini görecektir.

Stratejik ortaklık kavramının belirli bir tanımı olsa bile Türk-Amerikan ilişkilerinin bu kavram ile açıklanıp açıklanamayacağı da tam olarak belli değil. Her iki tarafın da stratejik ortaklık nitelemesini kullanmasından yola çıkarak iki ülke arasında bu tür bir ilişkinin olduğunu söylemek tabii ki mümkün. Diğer bir ifade ile iki tarafın da açık bir şekilde kabul ettiği bir ilişki türünün aslında ikili ilişkilerde olmadığını söylemek çok sağlıklı bir yaklaşım gözükmüyor. Buna göre söz konusu stratejik ortaklık ilişkisinin içeriğinden ve her iki tarafın bu ortaklığı nasıl yorumladığından çok tarafların ikili ilişkileri nasıl isimlendirdiği önemli.

Ancak genel olarak kabul gören stratejik ortaklık tanımından yola çıkıldığında bile iki ülke ilişkilerinin aslında stratejik ortaklık seviyesinde olmadığı söylenebilir. İki ülke arasında stratejik ortaklık ilişkisinden bahsedebilmek için iki ülke dış politika amaçları arasında önemli ölçüde bir örtüşme olması, iki ülkenin ekonomik olarak çok yakın ilişkiler içinde olması ve en önemlisi de iki ülke halklarının kendilerini birbirlerine çok yakın hissetmeleri gerektiği kabul ediliyor. Stratejik ortaklığın böyle bir anlamı ve Türkiye ile ABD arasında bu anlamda bir ilişki var ise o zaman gerçekten de Türkiye ile ABD arasındaki ikili ilişkilerin çok özel olduğunu vurgulamak için bu kavramı kullanmak gerekli ve mantıklı. Ancak Türkiye ile ABD arasında, yukarıdaki anlamı ile bir stratejik ortaklık ilişkisinin olduğunu söylemek o kadar kolay değil. Her şeyden önce, şayet iki ülkenin dış politika amaçlarında bir örtüşme olsaydı TBMM bahsi geçen tezkereyi zaten reddetmezdi. İki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin iyi olduğunu söylemek de bütünüyle imkânsız. Hele hele iki ülke halkları arasında doğru dürüst bir temas bile olmadığı düşünüldüğünde stratejik ortaklık kavramını Türk-Amerikan ilişkilerine uygulamak olasılığı pek düşük olmakta.

3.2.1. Obama Dönemi  Stratejik Ortaklık İlişkisinde Farklılığa Neden Olur Mu?

Hukuki bir altyapısı olan stratejik ortaklık ilişkisinin Türkiye ile ABD arasında kurulması o kadar olmayacaktır. Bunun yanı sıra Türk ve amerikan çıkarlarının neredeyse tamamen örtüşmesinden veya Türk ve Amerikan halklarının arasında ciddi bir yakınlıktan söz edilmeyeceğine göre devamlı ve köklü bir stratejik ortaklık da söz konusu olmayacaktır. Ancak iki ülke yeni dönemde özellikle bölgesel sorunlardan kaynaklı yeni işbirliği geliştirme seçeneğini değerlendirebilirler. Özellikle Ortadoğu bölgesini ilgilendiren sorunlarda diplomasi ve hukuka daha fazla önem vereceğinin sinyallerini veren Obama ve yönetimi için Türkiye?nin katkısı, Clinton dönemi ikili ilişkilerinde var olan yapıcı atmosferin geri gelmesine olanak sağlayabilir.

Bu tür bir ilişki iki ülkenin güvenlik endişeleri ve ulusal çıkarlarını ilgilendirdiği kadar bölgesel istikrarın kısmen de olsa sağlanmasına hedefine odaklandığı takdirde daha yapıcı ve inandırıcı bir niteliğe bürünecektir. Obama nın vaat ettiği dış politika tasarımı böylesi bir çıktıyı daha mümkün hale getirmektedir. Türkiye nin de son yıllarda daha belirgin bir hale gelen bölgede istikrarın sağlanmasına yönelik aktif tutumu da dikkate alındığında iki ülkenin Ortadoğu bölgesinin kronik sorunlarını çözme adına dönem dönem de birlikte hareket etmeleri ihtimalinin artabileceğini söylemek mümkündür. Bir bölge ülkesi olarak Türkiye ve bölge sorunlarının çözümünde katkısı ve etkisi göz ardı edilemeyecek önemli bir aktör olarak ABD, Filistin sorunu, İran?ın nükleer programı, Irak sorunu ve mezhepsel ve etnik çatışmalar gibi bölgeye mahsus bir dizi sorunda eşit ve dengeli bir işbirliği geliştirebildikleri takdirde hem ABD?nin imajı restore edilebilecek ve hem de bölge görece de olsa rahat bir nefes alabilecektir.

Türkiye ile ABD?nin stratejik ortaklık kategorisine girebilecek bir işbirliğini gerektirecek çok sayıda sorun bulunmaktadır. Özellikle Ortadoğu bu çerçevede dikkate alınması gereken bölgelerin başında gelmektedir. Başta Filistin-İsrail sorunu olmak üzere Türkiye ile ABD İran?ın nükleer silahlanması, Irak ve bir bütün olarak dünyayı tehdit eden ve Ortadoğu kaynaklı sayılabilecek terörizm Türk-Amerikan işbirliğinin temelini oluşturacak konulardır.

Ancak gerek ABD nin gerekse de Türkiye nin bu sorunları çözme konusundaki yeterlilikleri ve hareket kabiliyetleri oldukça sınırlıdır. Özellikle İsrail-Filistin uyuşmazlığında gerek Obama nın gerekse de herhangi bir Amerikan yönetiminin yapabilecekleri İsraile baskı anlamında sınırlıdır. Zannedildiğinin aksine aslında ABD nin İsrail yönetimi ve siyasi yönelimleri üzerindeki etkisinin belirgin sınırları vardır. Dolayısıyla burada ABD nin İsraile verdiği destek ve tanıdığı kredi ile İsrail politikaları üzerindeki etkisi arasında ciddi bir farklılığın ve uçurumun olduğu dikkat çekmektedir.

Aslında aynı şey Türkiye için de geçerlidir. Türkiye?nin Ortadoğu sorunlarının çözümündeki potansiyelinin sınırları İsrail-Suriye müzakerelerindeki arabuluculuk rolünde kendini göstermiştir. İsrail?in Gazze saldırılarını düzenlemesi gerek ABD?nin gerekse de Türkiye?nin bu konudaki limitlerini net bir şekilde ortaya koymuştur. Ancak bu uzun süreli uyuşmazlığın çözümüne yönelik Türk-Amerikan işbirliği hiç şüphesiz bu sınırları en azından gevşetecek ve genişletecektir. Burada en önemli nokta, Filistin sorunu çözülmeden bölgedeki diğer sorunların kalıcı bir şekilde çözülemeyeceğinin ayırtına varılabilmesidir. Böylesi bir mutabakat, yapıcı ve verimli bir Türk-Amerikan işbirliğinin öncülü olabilecektir.

Filistin-İsrail uyuşmazlığında sağlanacak ilerleme diğer sorunların çözümüne de katkı sağlayabilecektir. Bu çerçevede tehdit ve güvenlik algısı kısmen de olsa değişecek bir İran ile nükleer hevesleri konusunda müzakere daha kolay olabilecektir. İran ile görüşülebileceği vaadini veren Obama ile İran yönetimi arasında Türkiye?nin köprü ve arabulucu işlevi görmemesi için herhangi bir neden yoktur.


2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR



****