Bosna-Hersek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bosna-Hersek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2018 Cuma

Irak’ın “Kurtarıcıları”

Irak’ın “Kurtarıcıları”

ULUSLARARASI SEZAİ KARAKOÇ SEMPOZYUMU 12 NİSAN 2012 Perşembe



Irak’ın “Kurtarıcıları”
Yazan; Manlio Dinucci

İtalyan Coğrafya Bilimci Manlio Dinucci Irak’ta devam etmekte olan cihatçı savaş operasyonu uzun döneme yaygın retrospektif bağlamında ele alarak, Suriye savaşının Irak’a sıçraması şeklinde değil de, ABD’nin Irak’taki üçüncü savaşı olarak, ayrıca değerlendiriyor. Bu bağlamda, Dinucci’ye göre aslında Irak savaşı, Suriye sıçramış bir savaştır.

VOLTAİRE SİTESİ ROMA (İTALYA) 
16 AĞUSTOS 2014 

Irak yönetiminden İslam Emirliği/Irak-Şam İslam devleti organizasyonu (IŞİD) eline geçen bölgedeki hedeflere 08 Ağustos’ta bomba atan ABD’ye 
ait savaş uçakları, 1991’de Irak’a karşı, ilk savaş açan Cumhuriyetçi Başkan onuruna, Georges H.W. Bush adı verilen uçak gemisinden havalanmışlardı. Saddam Hüseyin’e, kitle imha silahlarına sahip olduğu ve El-Kaide terör örgütüne destek verdiği gerekçesiyle, daha sonraları asılsız olduğu anlaşılan bazı “delillere” dayanılarak, suçlama getirilip, 2003’te oğul George W. Bush yönetiminde de saldırılara devam edilmiş ve Irak ülkesi işgal edilmişti. ABD yönetimi, Irak iç savaşında bir milyondan fazla askeri seferber ederek, müttefik ülkelerden gelen ve paralı olarak görev verilen yüz binlerden fazla askeri cepheye sürerek, Ortadoğu’daki jeo-stratejik öneme ve zengin petrol yataklarına sahip Irak’ı kontrol altın alma şeklindeki hedefine tam olarak ulaşmadan, esas itibariyle mağlup olarak Irak’tan çekildi.

Tam da bu aşamanda sonra, Ağustos 2010’da ABD ve müttefik ülkelerine ait işgalci güçlerin çekileceğini ilan edip, Irakta doğmakta olan “Yeni Şafak” Müjdesini veren (Nobel Barış Ödülü Sahibi), Demokrat Başkan Barack Obama sahneye çıktı. ABD güçlerinin, kan kırmızısı yeni doğan şafakla Irak’a sınırı olan Suriye’ye taşıdığı açık savaşın bundan sonra örtülü bir şekilde sürdürüleceğine işaret ediyordu. Bu faaliyetler çerçevesinde, ABD’nin bölgede izlediği stratejinin bir enstrümanı iken, Birleşik Devletlere karşı mücadele veren fiili bir düşman sloganıyla sahneye çıkan Irak-Şam İslam Devleti Örgütü/ organizasyonu (IŞİD) böylece doğmuş oldu. IŞİD Organizasyonu gücünün büyük bir kısmını Suriye’de konuşlandırması tesadüf eseri değil. 

Cihatçı örgüt şefleri ve militanları, Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’yi devirmek üzere ABD gizli servisinden Silah, Askeri eğitim ve finansman desteği aldılar. Libya’daki İslamcı oluşumlarının bünyesinden yer aldıktan sonra, terörist örgüt sıfatı verilerek, Suriye’ye gönderildiler. 

Afganistan, Çeçenistan, Bosna-Hersek ve diğer bazı ülkelerden gelen, çoğunluğu Suriyeli olmayıp, Suriye savaşına katılan diğer militanlarla birleştiler. 
Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ı devirmek amacıyla, özellikle Türkiye sınırlarından Suriye’ye girdiler. CIA tarafından organize edilen bir ağ üzerinden 
silahlandılar.

IŞİD organizasyonu böylece, öncelikle Hıristiyan kesime saldırarak, Irak’ta mevzi kazanmaya başladı. Bu organizasyon olup biten gelişmelerden dolayı “derin kaygı” duyduğunu bildirerek resmi olarak izleyici kalan Washington yönetimine (Obama yönetimi başka türlü tanımlama getirse de) 

Irak’ta Üçüncü bir savaşı yürütme yolunu açtı. Geçen Mayıs ayında açıklandığı gibi, ABD askeri gücünü iki durumda seferber etti: 

ABD vatandaşları veya çıkarları tehdit edildiğinde; hiçbir şey yapmadan kenarda kalmanın mümkün olmadığı boyutlarda “insani bir krizin” çıktığı 
zaman.

Amerika Birleşik Devletleri, savaş açarak ve ambargo uygulayarak, milyonlarca sivil Iraklının ölümüne sebebiyet vererek ve 20 yıldan fazla bir süre 
provokasyon yarattıktan sonra, şimdi de dünya kamuoyu nazarında Irak halkının kurtarıcısı olarak sahneye çıkıyor. Başkan Barack Obama 
“Uzun Vadeli bir Projenin” söz konusu olduğunu açıklamıştı. Irak’ta gerçekleştirilen yeni hava saldırısına gelince, görev sorumluluk alanı Ortadoğu 
bölgesi olarak belirlenen, emrinde 100 uçak ve 8 savaş gemisi bulunan, Amerika Merkezi Komutanlığı – CentCom, özellikle Kuveyt’e hazır kıta 
bekleyen 10.000 asker ve 2000 deniz piyadesi gibi başka güçleri de kullanabilir.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Irak’ta ekonomik varlığını daha da güçlendirmek amacıyla Başbakan Nuri El-Maliki döneminde Bağdat ile güçlü 
işbirliği bağları kuran Çin’in saf dışı edilmesi de dâhil, Irak’ta kontrol sağlama stratejisini yeniden uygulamaya koyuyor. Washington yönetimi, 
bu faaliyetler çerçevesinde, daha kolay kontrol edebilmek üzere, Irak ülkesini üçe bölmeyi kendi çıkarına uygun olduğunu düşünüyor: 

Kürtler, Sünniler ve Şiiler. İtalya Dışişleri Bakanı Federica Mogherini, bu aynı anlayışla, Bağdat merkezi hükümet yerine, Bölgesel Kürt Yönetimine, 
Askeri yardım da dâhil olmak üzere, yardım yapılması taahhüdünde bulunmuştur.

Manlio Dinucci
Çeviren; 
Nizamettin Karabenk
Kaynak ;
Il Manifesto (İtalya)

http://www.voltairenet.org/article185087.html

..

19 Ekim 2017 Perşembe

Türkiye’nin Üyeliğinin 60. Yılında NATO


Türkiye’nin Üyeliğinin 60. Yılında NATO


Selçuk Çolakoğlu
USAK Uzmanı
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Öğretim Üyesi
Kaynak: USAK


NATO Kamu Diplomasisi Birimi, Türk akademisyenlere yönelik olarak 22 Kasım 2011 tarihinde bir istişare toplantısı düzenledi. 
Bu istişare toplantısının amacı hem Mayıs 2011’de düzenlenecek olan Şikago Zirvesinde örgütün yeni stratejisi hakkında bilgi sunmak hem de 2012’de üyeliğinin 60. Yılı münasebetiyle Türkiye’de düzenlenecek NATO kamuoyu faaliyetleri için Türk akademisyenlerle görüş alışverişinde bulunmaktı.

Soğuk Savaş’tan Yeni Dünya Düzenine

Soğuk Savaş şartlarında Komünist Doğu Bloku ülkelerine karşı caydırıcı kolektif güvenlik örgütü olarak kurulan NATO, 1990 sonrası temel misyonunda temel değişiklikler yapmak zorunda kalmıştır. 1990’lı yıllar boyunca NATO’nun temel misyonu, Doğu Avrupa ülkelerinin komünizmden hızla demokrasiye geçmesini ve insan hakları standartlarının yükseltilmesini sağlamaktı. Daha çok yumuşak güç unsurlarının kullanılarak Doğu Avrupa ülkelerinin üyeliğe hazırlanması misyonu, 1999’dan 2009 yılına kadar 12 Doğu Avrupa ülkesinin üyeliğe kabul edilmesiyle birlikte başarıyla sonuçlanmıştır. Ayrıca insani gerekçelerle 1995’te Bosna-Hersek’e ve 1999’da Kosova’ya düzenlenen hava harekâtlarında istenilen sonuç elde edilmiş ve bu ülkelerdeki iç savaş ortamı sona erdirilmiştir.

ABD’ye yönelik 11 Eylül 2001’de gerçekleştirilen terör saldırıları ise NATO’nun güvenlik konseptinde yine köklü bir değişime yol açmıştır. İttifak, 1990’lardaki yumuşak güç konseptini terk ederek, hedefine uluslararası terörizmi ve radikal grupları oturttuğu katı (askeri) güvenlik yaklaşımına tekrar dönmüştür. Bu amaçla NATO, El Kaide terör örgütünü barındırdığı gerekçesiyle Afganistan’daki Taliban rejimine yönelik bir askeri harekât başlatmıştır. Afganistan coğrafi olarak ittifakın klasik güvenlik alanı olan Kuzey Atlantik bölgesinin dışında yer almaktaydı. Ayrıca NATO’nun 2001’den 2011’e kadar olan dönemde tüm askeri ve sivil kayıplara rağmen Taliban örgütüne karşı istenilen başarının elde edilememesi kara harekâtlarının ve askeri güç odaklı kuvvet kullanmanın sorgulanmasına yol açmıştır.

Libya Harekâtı ve Yeni Bir Başlangıç

NATO, Afganistan’dan çıkardığı derslerle 2011 yılında yeni bir müdahale stratejisi geliştirmiştir. Tıpkı Bosna-Hersek ve Kosova’da olduğu gibi NATO, insani gerekçelerle Kaddafi rejimine karşı mücadele eden muhalefete hava harekâtıyla askeri destek sağlamıştır. İttifakın fazla ön plana çıkmadan sağladığı destekle Libyalı muhaliflerin Kaddafi rejimini devirmesinin sağlanması, NATO’nun Afganistan operasyonuyla sarsılan güvenini yeniden kazanmasını temin etmiştir. Ayrıca Libya operasyonu sırasında çok az sivil kayıpla askeri hedeflerin başarılı bir şekilde imha edilmesi, NATO’nun kendi adına başarı hanesine yazdığı hususlardan birisidir. Bu süreçte NATO, tek başına hareket etmemeye özen göstermiş ve Birleşmiş Milletler, Arap Birliği ve Afrika Birliği gibi örgütlerle yakın bir işbirliği geliştirmiştir.

Lizbon’dan Şikago’ya NATO’nun Yeni Vizyonu

19–20 Kasım 2011 tarihlerinde gerçekleştirilen Lizbon Zirvesi, NATO’nun yeni savunma konseptinin de ipuçlarını vermektedir. 
Lizbon Zirvesinde ele alınan konuların Mayıs 2012’de düzenlenecek Şikago Zirvesi’nde netleştirilmesi beklenmektedir. NATO’nun en önemli gündem maddeleri arasında 2014 yılı sonuna kadar ittifak kuvvetlerinin Afganistan’dan istikrarlı bir şekilde çekilmesi bulunmaktadır. Dünyada ekonomik krizin derinleştiği bir ortamda üye ülke hükümetleri askeri harcamaları kısmak istedikleri için Afganistan’dan bir an önce çekilmek istemektedirler.

NATO’nun kurmayı planladığı füze savunma sisteminin Şikago Zirvesi’ne kadar deneme amaçlı bir kapasiteye ulaşması planlanmaktadır. Rusya ile silahsızlanma ve Gürcistan’ın da yer aldığı Karadeniz havzasında işbirliği noktasında son zamanlarda ortaya çıkan sıkıntılar da NATO zirvesinin temel konularından birisi olacaktır.

İttifak içerisindeki görev ve yük paylaşımı da halen en önemli konulardan birisi olmaya devam etmektedir. ABD hem NATO’nun yüzde 70 bütçesini karşılamakta hem de ortak harekâtlar için vazgeçilemez bir askeri kapasite sağlamaktadır. Yani ABD olmaksızın 28 üyeli NATO’nun mali açıdan ayakta durması ve kritik askeri operasyonları yürütmesi halen mümkün değildir. ABD ayrıca NATO’nun stratejisinin geliştirilmesi ve yürütülmesi konusunda diğer üye ülkelerin ön plana çıkmasını istemektedir. Son Libya harekâtı sırasında ABD’nin geri planda kalıp öncülüğü Avrupalı ülkelere bırakması bu açıdan yeni NATO stratejisinin bir parçasıdır.

Avrupa merkezli olmak üzere dünyada ekonomik krizin derinleştiği bir ortamda diğer üyelerin örgüte olan mali desteğini artırması oldukça zor gözükmektedir. 
NATO, ekonomik kaynakların daha verimli kullanılması için “akıllı savunma” (smart defence) denen bir kavram geliştirmiş durumdadır. Buna göre, müttefik ülkelerin kendi aralarında ortak savunma planlaması yapması ve uzmanlaşmaya gitmesi desteklenmektedir. Bu şekilde hem aynı maddi kaynaklarla daha fazla askeri kapasite üretilecek hem de üye ülkeler arasındaki işbirliği derinleşecektir.

Genel olarak 2010’lı yılların stratejisi 1990’lı yıllara dönüşün sinyalini vermektedir. 11 Eylül sonrası İslam dünyasıyla bozulan ilişkilerin tamir edilmesi yönünde NATO’da bir arayış sözkonusudur. NATO’nun tehdit algılamasında terörizm yerine insani güvenlik ön plana çıkmaya başlamıştır. Arap Baharına NATO ülkelerinin verdiği ilkesel destek insani güvenlik yaklaşımıyla daha iyi açıklanabilir.

2012 NATO’da Türkiye ve ABD Yılı

NATO Kamu Diplomasisi Birimi, 2012 yılı için iki üye ülkede örgüte yönelik kamuoyu ilgisini ve desteği artırıcı faaliyetler düzenlemeyi planlamaktadır. ABD’nin hedef ülke seçilmesinin sebebi, Amerikan kamuoyunda NATO ile ilgili bilinç düzeyinin oldukça düşük olduğunun tespit edilmesi ve Mayıs 2012’de düzenlenecek Şikago Zirvesidir. Bu amaçla Şikago Zirvesi öncesinde NATO’ya yönelik Amerikan kamuoyunun ilgisinin artırılması hedeflenmektedir.

2012 yılı için Türkiye’nin seçilmesi ise yine temel iki gerekçeye dayanmaktadır. Öncelikle ittifaka 1952’de katılan Türkiye’nin 60. üyelik yıldönümü 2012 senesine denk gelmektedir. Diğer üye ülkelerin önemli yıldönümlerinde yapıldığı gibi Türkiye için de 60. Üyelik yıldönümünün kutlamalarının yapılması NATO açısından oldukça anlamlı bulunmaktadır. 
Tanıtım ülkesi olarak Türkiye’nin seçilmesinin diğer önemli bir sebebi, Türk halkının NATO’ya olan desteğinin üye ülkeler arasında en düşük oranda çıkmasıdır. 
Türk kamuoyu ancak yüzde 37 oranında NATO’ya olumlu bakmaktadır. Türk kamuoyunda NATO’ya karşı üç tür olumsuz bakış söz konusudur. İlk olarak Türk kamuoyu, NATO’yu ABD’nin çıkarlarına hizmet eden bir örgüt olarak algılamaktadır. Yine NATO’nun İslam dünyasına karşı kurulmuş bir Batılı-Hıristiyan örgüt olduğu düşüncesi Türkiye’de oldukça yaygın bir kanaat durumundadır. Türk kamuoyu ayrıca NATO’nun PKK terörü ile mücadelede Türkiye’yi yalnız bıraktığını düşünmektedir. 

Dolayısıyla hem Türkiye’nin üyeliğinin 60. yıldönümün kutlanması hem de Türk kamuoyunun NATO’ya desteğinin artırılması için 2012 yılında çeşitli kamu diplomasisi faaliyetleri düzenlenmesi planlanmaktadır.

Türk kamuoyunun olumsuz algısına rağmen NATO, Ankara’nın kendisini en iyi anlattığı ve en etkili olduğu uluslararası örgütlerin başında gelmektedir. 
Ayrıca son yıllarda büyüyen ekonomisi ve uluslararası alanda daha aktif hale gelmesiyle doğru orantılı bir şekilde Türkiye’nin NATO içerisindeki konumu ve ağırlığı artmaya başlamıştır. Bu açıdan 2012 yılı hem NATO’nun gelecek vizyonun belirlenmesi hem de ittifak içinde Türkiye’nin konumunun şekillenmesi açısından hassas bir zamana işaret etmektedir.

Yazının İngilizcesi için tıklayınız… ( http://www.anatoliadaily.com/irst/index.php/main-subjects/turkish-foreign-policy/557-nato-on-the-60th-anniversary-of-turkish-membership )

http://www.tuicakademi.org/turkiyenin-uyeliginin-60-yilinda-nato/

***