Behice Boran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Behice Boran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2020 Perşembe

OTUZ ÜÇ KURŞUN., BÖLÜM 4

OTUZ ÜÇ KURŞUN.,  BÖLÜM 4



   Kürdistan’ın çeşitli yerlerinde daha sonra meydana gelen direnmeleri, Kürt ulusuna karşı uygulanan politikaları belirleyen temel olgu budur. … Koçgiri hareketinin (1921), Şeyh Said (1925), Ağrı, Zilan (1930-1932), Dersim (1937-1938) ve öteki Kürt direnmelerinin anlaşılması mümkün değildir, Şeyh Mahmut Berzenci’nin Güney Kürdistan’da İngilizlere karşı yürüttüğü silahlı mücadelenin (1919, 1921, 1924, 1930), Şeyh Ahmet ve Mella Mustafa Barzani’nin İngilizlere ve işbirlikçileri Irak monarşisine karşı yürüttü ğü mücadelenin (1930-1932, 1934, 1943-1945) anlaşılması yine bu temel olgunun yani 1923’teki Lozan emperyalist bölüşümünün iyice kavranmasına bağlıdır. Mahabad Kürt Cumhuriyetinin kuruluşunun ve yıkılışının (1946-1947), Simko’nun İran monarşisine karşı yürüttüğü ulusal mücadelenin (1921-1922, 1930), Mella Mustafa Barzani önderliğinde, Irak askeri diktatörlüğüne, Baas ırkçılığına ve sömürgeciliğine karşı yürütülen ulusal mücadelenin (1961-1970), Kürt ulusal hareketinin 1975’deki yenilgisinin temelinde hep bu olgu vardır. Yani 1923’te Lozan anlaşması ile noktalanan, Kürdistan üzerindeki emperyalist bölüşüm mücadelesi. Kürt ulusunun bölünüp yönetilmesi. Bu olgunun geçmişle ilişkisi elbette vardır. 19. yüzyılın başından itibaren, Kürdistan’da görülen ayaklanma lar, (1806, 1828-1829, 1841, 1843) ve sonrası. 

Özellikle Şeyh Ubeydullah Nehri ayaklanması (1881) Kürt ulus olgusunun oluşumunda büyük rol oynamıştır. Fakat temel öğe, belirleyici öğe, kendisinden sonrakileri belirleyen esas öğe, l923’te noktalanan, emperyalist bölüşüm politikasıdır. Mihri Belli böylesine bir temel olguyu anlatmaktan bilinçli bir şekilde kaçınmıştır. Bu bakımdan “Özeleştiri”sinde olgulardan kopuk olup, ürettiği bilgiler bilimsel değildir. 

Kürdistan üzerinde böl ve yönet politikası 1923’ten itibaren uygulanmaya başlanmıştır. Ve bu dünyada bir benzeri daha görülmeyen emperyalist bir bölüşümdür. Kürdistan ve Kürt ulusu dörde bölünmüş ve bölgede egemen devletlerin bünyelerine ilhak edilmiştir. 

Türkiye’de Milli Meselenin temel çıkış noktası, Lozan emperyalist bölüşümü ile birlikte Kürt ulusunun devlet kurma hakkının gasp edilmesidir. Bu eylemin sahipleri de bellidir: İngiliz emperyalizmi, Fransız emperyalizmi, Kemalist Türkiye Cumhuriyeti ve Şehinşah Rıza Şah monarşisi. Daha sonra, bu emperyalist ve sömürgeci devletler, Kürdistan’ı sömürgeleştirebilmek, Kürt ulus benliğini tamamen yok edebilmek için, müşterek politik, ideolojik ve askeri eylemlerde bulunmuşlardır. 

Eğer, “Doğu”da feodal kurumlar, feodal üretim ilişkileri, hala yaşıyorsa, bu Kemalistler öyle istediği içindir. 

İşte, Kemalizm’in en büyük başarısı budur. Irkçı, sömürgeci, ilhakçı ve İngiliz ve Fransız işbirlikçisi bir ideoloji olduğu halde, kendini Türk “solcu”larına, Türk “Marksist”lerine, devrimci olarak kabul ettirmiş olmasıdır. 

Türkiye’de “Milli Demokratik Devrim” adı altında, temel özelliği Kürt düşmanı olan, sömürgeci, ırkçı, ilhakçı olan, emperyalizmin işbirlikçisi olan bir çevreler “devrimci, ilerici” diye gösterilmeye, kutsallaştırılmaya çalışılmıştır. “Milli Demokratik Devrim” adı altında, ordu hayranlığı, Kürt düşmanlığı yaratılmaya çalışılmıştır. Ve bu 1965-1971 yıllan arasında, Milli Demokratik Devrim Grubu (Türk Solu, Aydınlık, Yön, Devrim, Cumhuriyet) tarafından sürekli olarak sürdürülmüştür. 

Türkçe okuyup yazmak, Türkçe konuşmak, Türk “sosyalistleri” için hiçbir zaman sorun değildir. Türk “sosyalistlerinin” ne böyle bir sorunları ne de böyle bir talepleri vardır. Fakat Kürtçe için yapılan mücadelede Kürt devrimcileri, demokratları ve yurtseverleri soluğu daima zindanlarda alıyor. Bu bakımdan bu iki durumun farklılığını görmek devrimci ve demokrat unsurlar için büyük bir zarurettir. Hangi amaçla olursa olsun, şoven duygulanın körüklenmesine varacak bir propagandayı sürdürmek yanlıştır. 

Kürdistan üzerindeki Lozan, emperyalist bölüşüm mücadelesini anlatmayan, hiçbir yazı, tahlil, konuşma, Kürt ulus sorunu konusunda bilgi vermez. Çünkü, Kürdistan’da l923’ten sonra meydana gelen olayların temel belirleyicisi ve yönlendiricisi bu olgudur. Bu bakımdan tek ve seçici bir olgudur. Bu olgu, iç ve dış dinamikleriyle, iç ve dış bağlantılarıyla, çelişme ve değişmeleriyle, zaman ve mekan boyutu içinde ele alınıp açıklığa kavuşturulmadan, çözümlenmeden Kürt ulus sorununun anlatımında bir yere varılamaz. 

Şu hususu hemen belirtelim ki, “Türkiye”, İran, Irak, Suriye, Kıbrıs, Mısır, Lübnan gibi bir coğrafyaya izafeten verilmiş bir isim değildir. Türk etnik grubuna ifade edilerek verilmiş bir isimdir. Bu bakımdan, “İran halkı”. “Irak halkı”, “Suriye halkı”, “Kıbrıs halkı” vs, denildiği zaman anlamlı olabilir. Fakat “Türkiye halkı”, “Türkiye toplumu” denildiği zaman uydurma ve zorlama bir durumu yansıtır. Sahte bir kavramdır. Çünkü, örneğin İran denildiği zaman, egemen ulusa ifade edilerek verilmiş bir isim değildir. O bir coğrafi parçanın adıdır. 

Bu bakımdan, Türkiye halkı, Türkiye toplumu, Türkiye feodalitesi gibi kavramlar suni kavramlardır. Sahte kavramlardır. Türk “solu”nun ve Türk “sosyalist” hareketinin, “Kürt” adını ve “Kürdistan” adını kullanmamak için bulduğu uydurma, suni ve sahte yol budur. Bu sahteliğin esas amacı, temeldeki yanlışı ve suskunluğu devam ettirmektir. Böylece Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısına, 
Kürt ulus sorununa, “Milli Mesele”ye bakışta, bir “düzeltme” yapılmış izlenimi verilmeye çalışılmaktadır. 

Bu tutumun, Türk ‘solu”nun ve Türk “sosyalist” hareketinin ortak bir tutumu olduğunu belirtmiştik. Örneğin, Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran, “Demokrasi ve Demokratikleşme Sorunu” başlığı altında yazdığı makalede, hep “Türkiye” sözlerini kullanmaktadır. ‘Türkiye burjuvazisi”, “Türkiye milli burjuvazisi”, “Türkiye toplumu” gibi... Bu kavramları kullanmak için özen gösterdiği de söylenebilir. Hem de milli olmanın “Müslüman ve Türk anlamında milli” olduğunu bilerek ve vurgulayarak. Türkiye İşçi Partisi, Türkiye’de demokrasiden, demokrasinin yaygınlaştırılmasından söz etmektedir. Demokrasinin kitlelere götürülmesinden, kitlelerin siyasallaştırılmasından söz etmektedir. Fakat Kürt ulus sorunu diye bir sorunun varlığına kati surette dokunmamaktadır. Bilinçli olarak. Fakat. “Türkiye toplumu”, “Türkiye burjuvazisi” gibi kavramlarla 1968 ve 1970’lerde söylediği şeyleri tekrarla maktadır. Behice Boran, Türkiye ve Sosyalizm Sorunları kitabının birinci ve ikinci baskısında, yukarıda işaret edilen makaledeki düşüncelerini, “Türk halkı”, “Türk burjuvazisi”, “Türk sosyalisti” gibi kavramlarla ifade etmişti. Bu örnek sözü edilen düzeltmenin, mekanik bir şekilde, sessiz sedasız yapıldığını göstermekte dir. Fakat yanlışlığın temellerine inmemek, onu eleştirmemek konusunda büyük bir ısrar vardır. Bütün bunlara rağmen, Kürt ulus sorunu görülmeden, böylesine bir soruna dikkat edilmeden, demokrasi mücadelesi yapılabileceği izlenimi 
verilmeye çalışılmaktadır. Kürdistan’a ve Kürt ulusuna karşı nasıl bir politika uygulanırsa uygulansın, Ankara, İstanbul, İzmir, Adana gibi merkezlerde yürütülen mücadelenin, demokrasi için yeterli bir mücadele olduğu anlatılmaya çalışılmaktadır. Böyle bir demokrasi mücadelesinin sürdürülebileceği ifade edilmektedir. Bu tutum Kürt ulusunun ulusal mücadelesine, sömürgeciliğe karşı verdiği mücadeleye hiç dikkat etmeyen, bu mücadeleyi çok hafife alan, küçümseyen bir tutumdur. Fakat Türk emekçi yığınlarına da, Türkiye’nin toplumsal yapısı hakkında yanlış bilgiler verdiği, yanlış hedefler gösterdiği için, emekçi yığınların sıhhatli gelişimini de hafife alan bir tutumdur, Halbuki emekçi yığınların, gerçek somutları, somut gerçeği bilmeye ihtiyaçları vardır. Suskunluk, gerçek somutların gizlenmesi, militarist sömürgeci burjuvazinin, ırkçı, sömürgeci ve ilhakçı Kemalistlerin talebidir. 

Emekçi Dergisi sözü edilen bu yazısında da bütün Kürt direnmelerini gerici olarak nitelendirmektedir. Kemalistlerin Kürdistan’ı sömürgeleştirmek için giriştikleri eylemleri ise “feodalizmle mücadele” olarak nitelendirmektedir. 

Kürt direnmelerinin emperyalist bölüşümü ve sömürgeleştirmeye karşı bir tepki 
olabileceği düşünülmemektedir. Bu husus daima gözlerden ve dikkatlerden uzak tutulmaya çalışılmaktadır. 

Komünist Enternasyonal, Kürdistan’ın İngiliz ve Fransız emperyalistleriyle Kemalistlerin ve Şehinşah Rıza Şah yönetiminin, müşterek, politik, ideolojik ve askeri eylemleri sonucu bölünmesine karşı hiç ses çıkarmamıştır. Kürt ulusuna karşı uygulanan “böl-yönet” politikasına karşı hiçbir tepkisi olmamıştır. 
Kemalistlerin Kürt ulusuna karşı uyguladıkları ırkçı ve sömürgeci eylemleri daima göz ardı etmeye çalışmıştır. 

“Dünyanın bütün ezilen ülkelerinde milli kurtuluş savaşlarının ya şehir ve köy proletaryalarının (Vietnam) ya da küçük burjuvazinin en yoksul kolunun (Cezayir) öncülüğünde, verilmekte oluşu bir rastlantı değildir. Bizim ilk milli kurtuluş savaşımızda bu bakımdan bir istisna almamıştır. Genellikle küçük burjuva kökenden gelme asker-sivil aydın zümre o günlerde en halkçı, emekçiye en yakın bir şartlanma içindeydi ve hegemonyası altında kurulan milli güç birliği saflarında Türkiye köylüsünün büyük ağırlığı vardır. Emeğe övgü niteliğindeki sözler, o günlerde rast gele söylenmiş sözler değildir. Ve sonraki dönemlerde bu sözlerin pek tekrarlanmaması da rast gele değildir. Cephenin cephane ikmalinin 
sağlanmasında büyük rol oynamış alan, Ankara’daki İmalatı Harbiye’nin lştirakiyyun Partisi üyesi sosyalist işçilerin, eldeki topların namlularına uysun diye, dolu top mermilerini çaptan düşüren ve bu yüzden sık sık şehitler veren bu proleterlerin Başkumandan Mustafa Kemal ile doğrudan doğruya temasları vardı. Savaş yıllarında Çankaya’nın kapısı bu sanayi işçilerine her zaman açıktı. İç ve dış dalgaların belirmesi sonucu sonraki dönemde, küçük burjuva bürokrasisinin emekçi yığınlardan uzaklaşmış olması olgusu kurtuluş savaşının halk savaşı niteliğini gölgelendirmemelidir.” (Mihri Belli

Bu sahte sözlerin esas amacı, halkın gelişen toplumsal muhalefetini kırmaktır. Bu toplumsal muhalefeti kırmak için Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası kapatılmış, sorumluları tutuklanmış, sahte Türkiye Komünist Fırkası kurdurulmuştur. Çerkez Etem güçleri imha edilmiş, Mustafa Suphi ve arkadaşları katledilmiştir.. 
Hemen arkasından da, Merkez Ordusu Kumandanı Nurettin Paşa (Sakallı Nurettin Paşa) komutasındaki birlikler Kürt ulusuna karşı, Koçgiri’de katliama girişmişlerdir. Bu tarihlerde Kuvayı Milliyeciler İngiliz emperyalizmi ile yoğun ilişki kurmaya başlamışlardır. Komünistlere karşı girişilen eylemler, İngiliz 
emperyalizmi ile geliştirilen ilişkilerin gereği olarak ortaya çıkmaktadır. 1920 sonlarında ve 1921 yılı başlarında meydana gelen bu olayları görmeden, Mustafa Kemal Paşa’nın proleterlerle devrimci ilişkiler kurduğundan söz edilmesi sağlıksız bir tutumdur. 

Mihri Belli yazısına, Türkiye’nin, dünyada ilk ulusal kurtuluş savaşını veren ülke olduğunu vurgulayarak devam etmektedir. Bu bakımdan, ezilen bütün halkların derin bağlılık duymalarına neden olduğu da vurgulanmaktadır. Fakat İngiliz ve Fransız emperyalizmi ile birlikte Kürdistan’ı bölüp parçalayanların, Kürt ulusuna karşı böl-yönet politikası uygulayanların, Kürt ulusunu köleleştirmeye çalışanların, nasıl olup da, ezilen bütün halkların sevgisini ve bağlılığını kazandığı sorulmamaktadır. 

 B. Kürt Sorunu Karşısında Milli Demokratik Devrim – Sosyalist Devrim Tartışmasının Anlamı 

1971’den önce, Türk “sosyalist” hareketinin, en önemli tartışma konusu, Milli Demokratik Devrim - Sosyalist Devrim ikilemi etrafında idi. Bu tezlerin ikisinin de Kürt ulus sorununu dikkate alan tarafları yoktu. Şöyle ki: Milli Demokratik Devrim, “Türk millisi” esasına dayanıyordu. Ve feodalizme karşı olduğunu 
bildiriyordu. Milli Demokratik Devrim anlayışının varlığını savunduğu feodal ilişkiler ise, özellikle Doğuda, yani Kürtlerin yaşadığı bölgelerde, Kürdistan’da idi. Feodal ilişkilerin çözülmesi ise, ulusal hareketin boyutlanmasını sağlıyordu. Kürt toplumu üzerinde, Kemalizm’in en yakın işbirlikçileri ve ajanları olan şeyhlerin ve ağalarının etkinliği kalktıkça ulusal hareket güç kazanıyordu. Kitle haberleşme araçlarının gelişmesi, Kürtlerin, dünyada, Orta-doğu’da ve Türkiye’de kendi politik ve toplumsal statüleri hakkında günden güne bilinçlenmelerine neden oluyordu. “Türk millisi” esasını kabul eden Milli Demokratik Devrim anlayışı ise, Kürt ulusal hareketine, bu hareketin yoğunluk kazanmasına karşı idi. Çünkü Milli Demokratik Devrim resmi ideoloji çerçevesinde, “Türk millisi’ esasına göre geliştiriliyordu. Bu, Milli Demokratik Devrim ile (yani Türkiye’de savunulan şekli ile) Kürt ulus hareketi arasında uzlaşmaz bir çelişmenin varlığını ortaya koyar. 

Sosyalist Devrim görüşünü savunanlara göre ise, Türkiye’de, 1923’ten itibaren, demokratik devrim yapılmış ve bu süreç tamamlanmıştır. Önümüzdeki aşama, sosyalist devrim aşamasıdır. Bu anlayışın da Kürt ulus olgusu ile en ufak bir bağı yoktu. Zira, l923’ten itibaren Kürt ulusu Kemalistler tarafından (TİP Kemalistlerin demokratik devrimi gerçekleştirdiklerini söylüyor) boyunduruk altına alındığı halde, her türlü ulusal ve demokratik hakları gasp edildiği halde, Demokratik Devrimin gerçekleştiğini kabul ediyordu. Kürt ulusuna vurulan böylesine bir sömürgeci boyunduruğu görmeden, bu olguyu hiçe sayarak, “Bağımsızlık Demokrasi, Sosyalizm” mücadelesi yapıyordu. 

Bu bakımlardan, iki tez de Kürt ulus olgusunu dikkate almamıştır. göz ardı etmiştir. Resmi ideolojiye uygun olarak yok saymıştır. 

Lenin, “Bir yenilgiye veya yanlışa rahatça gözleri kapayıp susmak yenilgiye uğramaktan ve yanlış yapmaktan çok daha vahimdir” demektedir. Çünkü bir yanlıştan söz etmemek, yanlışın temellerini araştırmamak bilimsel çözümle mesini yapmamak, yanlışın sürüp gitmesini sağlamak demektir. Yanlış 
sürüp gittiği zaman, ondan sağlanan politik yararlar da, burjuvazi karşısındaki meşruiyet sürüp gidecektir. Bu bakımdan tarihsel büyük yanlışın sürüp gitmesi, bir unutkanlık, ihmalkarlık, veya dalgınlık eseri değildir. 

Türk “solu” ve Türk “sosyalist” hareketi, “dünyada emperyalizme karşı, ilk ulusal kurtuluş savaşını biz verdik, bütün mazlum uluslara örnek olduk diye her zaman övünmüştür. Şimdi de övünmektedir. Fakat yaşanmış hayatı fiili durumu değerlendirmekten bilinçli olarak kaçınmaktadır. Çünkü fiili durumda, İngiliz ve Fransız emperyalizminin işbirlikçiliği, Kürdistan’ın ve Kürt ulusunun bölünüp yönetilmesi, köleleştirilmesi ve sömürgeleştirilmesi vardır. 

Bu anlatılanlardan şöyle bir sonuç çıkmaktadır: Türk “solu” ve Türk “sosyalist” hareketi, Türkiye’nin öz sorunları, özel olarak Kürt ulus sorunu konusunda bilimsel bir tahlil getirmemiştir. Kendi burjuvazisinin, sivil-asker bürokratlarının görüşlerinin, yani resmi ideolojinin etki alanı içinde kalmıştır. … Kürt ulusal 
direnmelerini daima gericilik olarak değerlendirmiştir. … Darağaçlarında, sürgünlerde, özel siyasal mahkemelerde, zindanlarda, mücadele veren Kürtleri daima küçümsemiş, “Kürt gericiliği” demiş, bu eylemlerin sahipleri Kemalistleri “devrimci, ilerici” diye alkışlamıştır. 

C. Mehmet Ali Aybar ve “Kapattırılan TİP” 

1. Türkiye İşçi Partisi, Ekim 1970’de toplanan Dördüncü Büyük Kongresinde, ulusal sorun ile ilgili bazı kararlar aldı. Bu kararlarda kısaca, Kürt halkının varlığı kabul ediliyor, doğunun geri kalması ile orada yaşayan nüfusun etnik özellikleri arasında ilişkiler kuruluyordu. 

2. Bu kararlardan dolayı Anayasa Mahkemesince, Türkiye İşçi Partisi hakkında soruşturma açıldı. Ve Parti 1971’de Sıkıyönetim döneminde kapatıldı. 

3. Fakat, TİP yöneticileri, Dördüncü Büyük Kongrede aldıkları kararı, Anayasa Mahkemesinde savunmadı. Aldığı kararlardan pişmanlık duydu, geriye dönüş yaptı. Tamamen resmi ideoloji çerçevesi içinde bir savunma yaptı. 

TİP Yöneticileri şöyle diyorlardı: 
“Gerçekten de Türkiye işçi Partisi, hiçbir zaman Kürt asıllı vatandaşlarımız için azınlık hakkı veya statüsü istememiş, yalnızca bu yurttaşlarımıza uygulanan Anayasa dışı baskıların kaldırılmasını talep etmiştir. 
Kaldı ki, kongre karar tasarısı komisyonu üyeleri, Hüseyin Ergün ve Necati Erel Yazıcıoğlu’nun, Başsavcılıkta verdikleri ifadede Kürtlerin azınlık haklarına sahip olmaları gerektiği yolundaki bir düşünceyi ileri sürmedikleri, süremeyecekleri açıktır. Her iki karar tasarısı komisyonu üyesi de tabii asimilasyona taraftar olduklarını beyan etmişler, partilerinin ve kendilerinin değil ayrılma hakkına, azınlık statüsüne dahi karşı olduklarını belirtmişlerdir.” 
TİP, 1970, Dördüncü Büyük Kongre kararlarından, tamamen geriye döndükleri, tamamıyla resmi ideoloji çerçevesi içinde savunma yaptıkları halde, Parti kapatılmıştır. Liderleri de Ankara Sıkıyönetim Mahkemesinde, resmi ideoloji karşısında sürdürdükleri bütün yaranmalara rağmen yargılanmış ve ağır 
cezalara çarptırılmıştır. 

4. Türkiye İşçi Partisi, Behice Boran’ın liderliğinde, Nisan 1975’te yeniden kuruldu. Genel Başkanlığa, yine Behice Boran getirildi. Fakat … Kürt ulus meselesini, resmi ideoloji ile iyice bütünleşerek görmez oldu, konuşmaz oldu. Fakat geriye dönüşü ile ilgili olarak da tek bir satır özeleştiri yapmadı. 

5. TİP, Dördüncü Büyük Kongrede Milli Mesele konusunda aldığı kararından, tam anlamıyla dönüş yaptığından dolayı eleştirilmedi. Bu Kürt ulus sorunu konusunda, Türk “solu”nun ve Türk “sosyalist” hareketinin aşağı yukarı aynı düşünceye sahip olduğunu gösterir. Gerçekten, Türk “solu”nun ve Türk 
“sosyalist” hareketinin çeşitli fraksiyonları arasındaki en önemli ortak noktanın, Kürt ulus sorununa karşı, resmi ideoloji çerçevesinde hareket etmek olduğu söylenebilir. 

6. Bu arada, Türkiye Sosyalist Partisi (daha sonra adı Sosyalist Devrim Partisi olarak değiştirildi) Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar’ın, TİP’e karşı çok daha farklı bir eleştiri yönelttiğini görüyoruz. Türkiye Sosyalist Devrim Partisi Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar’a göre, TİP kapatılmış değil, “kapattırılmış”tır. … Mehmet Ali Aybar şöyle demektedir: 
“ …4. Büyük Kongrede asıl, TİP’in kapattırılması sonucunu doğuran bir başka karar alınmıştır. Yeni yöneticiler bu kararla, TİP’i göz göre göre mayın tarlasına itmişlerdir. Gerçekten Siyasal Partiler Yasasının 89. maddesi. ‘Siyasal Partiler, Türkiye Cumhuriyeti üzerinde milli veya kültür farklılıklarına, yahut dil 
farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler...’ der. Aynı yasanın 112. maddesi, 89. maddedeki yasaklara uymayan partilerin, Anayasa Mahkemesince kapatılacağını yazar... Oysa Dördüncü Büyük Kongreye böyle bir karar aldırtılmış ve TİP’in kapatılmasına olanak verilmiştir. Ve 9 yılda iğneyle kuyu kazarcasına, emekçilerin dişlerinden tırnaklarından artırdıkları küçük küçük katkılarla yoktan var edilen TİP, muhalefet grubunun bir yıllık yönetiminde, maddi manevi varlığını yitirerek tarih sahnesinden silinmiştir.” 

Sosyalist Yarın Dergisi, Türkiye İşçi Partisi’ni, Anayasa Mahkemesi kararına dayanarak, yani o karardaki görüşleri benimseyerek, kararı delil sayarak suçlamaktadır. Güya, “Anayasa Mahkemesi ilerici-devrimci bir kurum olduğu için burjuva Kürt milliyetçiliğine müsaade etmez, burjuva Kürt milliyetçiliği gerici imiş. 
Bir kere Anayasa Mahkemesinin ve Sosyalist Yarın Dergisinin anladığı gibi, burjuva Kürt milliyetçiliği diye bir akım yoktur. Çünkü sömürgeci boyunduruk altındaki Kürdistan’da özel olarak da Türkiye’deki kesiminde “Kürt burjuvazisi” yoktur. Burjuvazisi olan ulus siyasal bakımdan bağımsız bir ulustur. Türk 
burjuvazisi, Arap burjuvazisi, Yunan burjuvazisi, İspanyol burjuvazisi vs. bağımsız devletleri olduğu için burjuvazidirler. Kuşkusuz sömürgeci boyunduruk altındaki ülkelerde de ticaret yapanlar, sömürgeci burjuvazinin ürettiği malların aracılığını, komisyonculuğunu yapanlar vardır. Veya, tarımda kapitalist 
ilişkileri geliştirerek burjuvalaşanlar vardır. Bunlar ancak, ezen ulusa karşı, ulusal, siyasal talepler ileri sürdüğü, yani kendi adına karar verme sürecine girdiği zaman ezilen ulus burjuvazisi olabilir. Türkiye’de ise, henüz Kürtler adına bütün ekonomik, toplumsal ve kültürel kararlar Türk burjuvazisi tarafından 
verilmektedir. Objektif bakımdan Kürt oldukları halde, Kürtlüğünü reddederek, inkar ederek, ajanlaşarak, Türk devletinin çeşitli olanaklarından yararlanan kişileri veya sınıfları, artık “Kürt egemen sınıfları” değil, “Türk egemen sınıfları” içinde mütalaa etmek gerekir. 

Parti Kürt ulus sorununu, Türk Siyasal Partiler sistemine getirdiği için kapatılmıştır. 

Bir kere daha belirtelim: Türk Devletinin Kürdistan’la ilgili dört temel politikası vardır. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür 

1. Kürdistan sorununu, Türk siyasal partiler sistemine bulaştırmamak, 
2. Kürdistan sorununun araştırılmasını, incelenmesini, üniversitelerden mümkün olduğu kadar tecrit etmek, 
3. Yargılamaları mümkün olduğu kadar gizli yapmak, ne iddialar, ne savunmalar hakkında kitle haberleşme araçlarına bilgi sızdırmamak, 
4. Sorunun ne olduğu, eni-boyu hakkında yapılacak tartışmalara kati surette izin vermemek, fakat, bunu halk yığınlarına, daima, bir “öcü” olarak, bir “bilinmezlik” içinde sunmaya gayret etmek. 

Örneğin, “Devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğü” sözü sık sık kullanıldığı halde, devlet, ülke, millet, bütünlük, birlik... (birlik nasıl meydana gelmiş?) gibi kavramların açıklığa kavuşturulmasına engel olmak. 

Görüldüğü’ gibi, TİP, “Kürt-burjuva” milliyetçiliği yaptığı için değil, sömürgeci devletin, Kürdistan’la ilgili olarak saptadığı ve uyguladığı temel politikanın birincisine aykırı bir eylemde bulunduğu için, Kürt ulus sorununu programlaştırma ihtiyacını duyduğu ve bunu, yüksek sesle ifade ettiği için kapatılmıştır. Bu tahlilden çıkarılacak sonuç, “O halde bu sorunla hiç ilgilen meyelim, ilgilendiğimiz zaman partimiz gene kapatılır” değildir. Bu sorunu programlaştırıp üzerine üzerine gitmektir, Anayasa Mahkemesinin ırkçı, 
sömürgeci ve ilhakçı niteliğini deşifre etmektir. Zira ülkede sömürgeci boyunduruk altında yaşayan bir ulus varsa, bu olguyu görmeden, bunu hiçe sayarak “demokrasi, bağımsızlık ve sosyalizm” mücadelesi yapmak bir aldatmacadır. Türk burjuvazisinin, Kürt ulusuna karşı sürdürdüğü sömürgeci boyunduruk karşısında sessiz sedasız kalarak, bunu hiç görmeyerek, (yani burjuvazinin istediği biçimde davranarak) yürütülen sosyalizm mücadelesi, ancak, onun yani burjuvazinin izin verdiği kadar olur. Öte yandan işçi 
sınıfının ezilen halkların anti-sömürgeci mücadelesi bakımından da görevleri olduğu unutulmamalıdır. 

 “Gerçeğe”, doğru bilgilere ihtiyacı olan kitlelerdir. Emekçi yığınlardır. Yanlış bilgilere, suskunluğa, karanlığa ise, egemen sınıfların, gerici güçlerin ihtiyacı vardır. O halde sosyalist kişilerin, veya kuruluşların, Kürt ulus sorununu ele almaları, programlaştırmaları, büyük bir görev olarak karşıya çıkmaktadır. Fakat 
Türk “solu” ve Türk “sosyalist” hareketi kendi burjuvazisi ile yaptığı bu sözlü ittifakı bozup tam anlamıyla sosyalizmi benimsemediği sürece bu konuda sağlam yaklaşımlarda bulunamaz. Sömürgeci sol olma niteliklerinden arınmadıkça, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde başarılı olamaz. 

“CHP’nin Yeni Programının Eleştirileri” Üzerine Dünyanın hiçbir yerinde, herhangi bir ulusun temel kişilik ve haysiyet hakları, onuru, o ulus yok farz edilerek, varlığı kabul edilmeyerek. inkar edilerek, “ezen ulusun bir parçası” kabul edilerek gasp edilmemiştir. …
 Ve dünyada hiçbir lider, ırkçı, sömürgeci ve ilhakçı niteliğini, “Özgürlükçü demokrasi” sahtelikleriyle Bülent Ecevit kadar maskeleyememiştir. 

Louis Althusser şöyle diyor: 

“Eğer gerçeğin itisiyle, yanlış ile karşı karşıya kalan bir parti, bu yanlışı ‘düzeltmek’ için, ondan hiç söz etmeyerek, yalnızca onu kabullenmekle yetiniyorsa, yani söz konusu yanlışa, derinleştirilmiş ve gerçek Marksist bir yöntem uygulamıyorsa, yanlışı en kaba biçimi ile el altından sürdürecektir, demektir. 
Yanlıştan hiç söz etmemek, çoğu kez suskunluğun kanatları altına sığınmış yanlış üzerine üstelemedir. Tarihinden ve çözümlemesinden hiç söz etmek istemediğimiz, bilmek için araştırmayı reddettiğimiz, bir yanlışın neresi düzeltilebilir ki? Gerçekten bilinmeyen bir yanlışın düzeltildiği ciddi olarak düzeltildiği ileri sürülemez. Yüzeysel yanını düzeltme, nabza göre şerbet. Suskunluk kadar hiçbir şeye ihtiyacı olmayan egemen sınıfları rahatsız etmemek. Bir yanlıştan söz edilmiyorsa, yanlışın sürdüğündendir. Yanlışın sessiz 
sedasız sürmesine yetecek kadar düzeltme yapılıyormuş gibi.” 

VII. CHP ve Çaldıran (Özalp) 1930,, Çaldıran 1943,, Çaldıran 1945, Çaldıran 1976 

Bu olgulardan birisi, 1930 yılına aittir. Bu, 1930 yılı Eylül ayında, İran’a Büyükelçi olarak tayin edilen ve 1930-1934 yılları arasında bu görevi sürdüren, Rıdvanbeyoğlu Hüsrev Gerede’nin Hatıratı’na ilişkindir. … 
Büyükelçi, Kürtleri, hem İran’ın hem Türkiye’nin, hem İngiltere’nin hem Fransa’nın müşterek düşmanı olarak ilan ediyor ve bu müşterek düşmanı ezmek için, Şehinşah Rıza Pehlevi’den müşterek askeri, politik ve ideolojik eylemlere geniş olanaklarla katılmasını istiyordu. Kürt ulusu tümüyle düşman kabul 
edilmekle beraber, bu “düşmanlığın” daha çok hudut boylarındaki, bu arada, Özalp’ın Çaldıran nahiyesindeki Kürtleri de etkileyeceği şüphesizdir. 

Bu arada Hüsrev Gerede’nin, ta 1919 yılından itibaren, Mustafa Kemal’in karargah elemanlarından olup O’nun siyasi işlerini yürüttüğünü, ona en yakın adamlarından biri olduğunu da belirtelim. Yine Hüsrev Gerede’nin, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Hitler Rejimini hararetle desteklediğini belirtmekte yarar vardır. Hüsrev Gerede Berlin Büyükelçisiyken, 5 Ağustos 1941’de Alman Dışişleri Bakanlığına giderek, Rusya’daki Türklerin ve Çerkezlerin Sovyetler Birliği’ne karşı yapılacak propagandada kullanılmasını önermiştir. 

Rusya’da Nazi yayılmasını kolaylaştırmak için kendisinin görev alabileceğini  bildirmiştir. (Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi) 

Demokrat bir kişinin, bir aydının görevi, özgürlüğün iyi bir şey olduğunu, buna karşı çıkılmaması gerektiğini anlatmaktır. Özgürlük taleplerini teşvik etmektir. Gerçekten demokrat olan, aydın olan bir kişi, sadece kendi ulusunun özgürlüğü için mücadele etmekle yetinemez. Köleleştirilmeye çalışılan, ırkçı, sömürgeci, emperyalist baskılar karşısında bırakılan, dili, kültürü, kişiliği, onuru, namusu gasp edilmiş bir ulusun özgürlük mücadelesine de yandaş olmak zorundadır. Böyle bir davranış demokrat olmanın özünde vardır. Gerçekten demokrat olan, aydın olan bir kişi, kendi burjuvazisinin, başka uluslar üzerinde yürüttüğü, baskılardan sadece utanç duyar. Bunlarla övünmek, bu tür baskıları teşvik etmek, baskı sahiplerinin işidir. Bu düşünce ve eylemleri, “özgürlük”, “eşitlik”, “özgürlükçü demokrasi”, “demokratik sol”, “sosyalist enternasyonal” gibi kavramlarla maskelemeye çalışmak, çirkin, ayıp bir davranıştır. 

Görüldüğü gibi tam anlamıyla bir jenosit provası yapılmaktadır. 

Nasıl katledileceklerini göstermek için Kürt halkı da zor yoluyla, “tatbikat” alanına getirilmiş ve jenosit provaları seyrettirilmiştir. Tatbikatta Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun, Hakkari Valisi Altay Utkan ve öteki yetkililer hazır bulunmuşlardır. Düşman kuvvetleri olarak çadır hayatı yaşayan, ulusal giysileri içinde, çoluk-çocuk, kadın-erkek, genç-ihtiyar bütün Kürt halkıdır. Katliamlar karşısında halkın çıkardığı “imdat” sesleri de Kürtçe olarak söylettirilmiştir. Tatbikatta gerçek mermilerin yanında napalm bombaları da kullanılmıştır. 
Eleştiriler karşısında, 18 Eylül 1978 tarihinde bir açıklama yapan İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, bu ırkçı ve sömürgeci eylemi “milli bir tatbikat” olarak değerlendirmiştir. Bu tür tatbikatların sürdürüleceğini belirtmiştir. 

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, 29 Ekim 1978 tarihinde, Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla yayınladığı mesajda “Kanatlı Jandarma 78 Tatbikatı hakkındaki eleştirilerin maksatlı olduğunu, “kahraman Türk ordusunu bu tür tatbikatları yapmaktan hiç kimsenin veya kurumun alıkoyamayacağını” bildirmiştir. 

 CHP Gençlik Kollarının Milli İstihbarat Teşkilatı ile ne kadar yoğun ilişkiler içinde olduğu bilinen bir gerçektir. 

Bir İsveçli gazetecinin, Kürtlere baskı yapıldığı yolunda sorusu üzerine Ecevit, Kürt sorununun son dönemlerde özellikle dışarıdan kışkırtıldığını söylemiş, ‘Hükümetimiz tüm güçlüklere rağmen. Güneydoğu Anadolu’ya büyük yatırımlar yapmaktadır’ demiştir. Gazetecinin, elinde Kürtçe kitaplarla geldiği basın toplantısında, ‘Neden Kürtlerin kendi dillerini öğrenmelerine engel oluyorsunuz? Kimmiş, Kürtleri kışkırttığını söylediğiniz ülkeler?’ yolundaki sorusunu Ecevit: ‘Size ısrarla bu soruları sorduranlar’ diye yanıtlamıştır. (Milliyet, 20.12.1978) 

Bülent Ecevit, Türk milletinin birliğinden bütünlüğünden söz etmektedir. Halbuki “Halklara özgürlük” sloganı, Türk milletinin, Türk halkının bölünmesini amaçlamıyor. Türk devleti tarafından ırkçı ve sömürgeci bir baskı ve boyunduruk altında tutulan Kürt ulusunun kurtuluşunu amaçlıyor. 

Kürdistan’ın somut koşulları karşısında, Kürt dilinin ve Kürt tarihinin öğrenilmesi önemli değil midir? Dilin öğrenilmesinin, öğretilmesinin, konuşulmasının teşvik edilmesi gerekli değimlidir? … Bu kadarcık bir milliyetçiliğe sahip olmayan, yani öz dilini öğrenmek, konuşmak, yazmak ve tarihini öğrenmek için gerekli girişimlerde bulunmayan hiç kimsenin iyi bir devrimci olamayacağı da kuşkusuz dur. … Kürt devrimcilerinin, demokrat ve yurtsever unsurlarının, ezen ulus solundan gelebilecek bu suçlamaları aşması gerekir. Bilakis, ezen ulus solunun çok büyük bir kısmının milliyetçi bir çizgiden de öte, ırkçı ve sömürgeci bir çizgide geliştiğini ve bunlardan henüz arındıramadığını ortaya koymak gerekir. 

Burada, dilin, sadece haberleşme aracı olarak ele alınmaması gerekir. Siyasal bir fonksiyon, siyasal bir odak noktası olarak düşünülmesi gerekir. 
Yani Kürt ulusunun ulusallığının temel öğesi olarak görülmesi gerekir. 

Türk burjuvazisi, Türk egemen sınıfları ile, “Kürt burjuvazisi”, “Kürt egemen sınıfları” devleti birlikte yönetiyorlar önermesi doğru bir önerme değildir. Yanlıştır. Olgular tarafından doğrulanmamaktadır. 
İkinciler, ancak köleleştikleri, ajanlaştıkları, Türkleştikleri ölçüde kapitalistleşiyorlar. Ve devletin Kürdistan’da sürdürdüğü baskılara katılıyorlar. Milletvekili, senatör, bakan, yüksek dereceli memur vs. olmak, Türk anayasasının başında yer alan, “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletinindir” (md.4) ilkesini daha iyi yürütebilmek içindir. 

“Bağımsız Türkiye”, Türk milliyetçiliğinden kaynaklanan, milliyetçi bir slogandır. İçeriğinde, Kürdistan üzerindeki emperyalist bölüşümü onaylama politikası gizlidir. Kürt ulusuna karşı sürdürülen “böl-yönet” politikasını onaylamaktadır. Resmi olarak, Edirne’den Hakkari’ye kadar olan toprak parçasınınadı ‘Türkiye’dir. Halbuki bu toprak parçalarından bir kısmı Kürdistan’ın kuzey taraflarıdır. Ve bu topraklar Lozan emperyalist ve sömürgeci bölüşümü sırasında bu sınırların içine katılmıştır. İşte, “Bağımsız Türkiye”, böyle bir emperyalist ve sömürgeci içerikli politikayı gizleyici bir slogandır. Amacı budur. 
Böylesine emperyalist ve sömürgeci bir içeriğe sahip olduğu halde, Tür” solu”nun temel şiarlarından biridir. Buna rağmen “Bağımsız Kürdistan” gibi bir slogan, Türk “solu” tarafından, daima, “milliyetçi” bir slogan olarak değerlendirilmiştir. “Dış kışkırtmalarla” oluşturulmaya çalışılan “böl-yönet” politikasının bir gereği olarak 
değerlendirilmiştir. 

Türk “Solu” demektedir ki, biz, “Bağımsız Türkiye” derken, “eşit ve gönüllü koşullarda gerçekleştirilen bir birlikten söz ediyoruz.” Bu, Kürdistan’ın emperyalist ve sömürgeci amaçlarla parçalanmışlığını hiç dikkate almamaktadır. Bu bakımdan yüzeysel olarak demokratik görünüyorsa da, eşelendiği zaman, 
öyle olmadığı anlaşılmaktadır. Türklerin Kürtlerle meydana getireceği birlik, Arapların Kürtlerle meydana getireceği birlik, Farsların Kürtlerle oluşturacağı birlik, bazı koşulların gerçekleşmesi sonucunda demokratik olabilir. Fakat bu Kürdistan’ın siyasal kişiliğini yok etmektedir. Türkler, “Doğu Anadolu Türkiye’nin ayrılmaz bir parçasıdır”; Araplar, “Kuzey Irak, Irak’ın ayrılmaz bir parçasıdır”; “Kuzey Suriye Suriye’nin ayrılmaz bir parçasıdır”; Acemler ise, “Batı İran, İran’ın ayrılmaz bu parçasıdır” demektedirler. 

Böylece, Kürdistan’ın bir kısmı Türk devletinin, bir kısmı Irak devletinin, bir kısmı Suriye devletinin, bir kısmı İran devletinin “bölünmez bir parçası’ olmaktadır. 
Bu ise Kürdistan’ın siyasal kişiliğini yok etmektedir. Bu bakımdan emperyalist ve sömürgeci amaçlarla parçalanmış Kürdistan’ın birleştirilmesi, yine bu 
amaçlarla “böl-yönet” politikası gereği bölünen Kürt ulusunun birleştirilmesi talepleri çok daha demokratik taleplerdir. Temelde duran taleplerdir. 

VIII. Otuz üç Kurşun Olayında Adı Geçen Yetkili İki Kiişi Hatıralarında Neler Yazdılar? 

A. Hilmi Uran (İçişleri Bakanı) 

“Otuz üç Kurşun” olayı cereyan ettiği sırada İçişleri Bakanı olan Hilmi Uran, 1959’da Hatıralarım adı altında, hatıralarını neşretti. Hatıralarında bu olaydan hiç söz etmemektedir. Yalnız, “Milli Birlik Davamız” başlığı altında şunları yazmaktadır, 
“…Fakat hakikat odur ki, Türk dili, Türk kültürü ve Türk adet ve ananeleri, bugün dahi yurt ölçüsünde umumi bir dil, umumi bir kültür ve umumi müşterek bir örf ve adet olabilmiş değildir. Olabilmekten de henüz çok uzaktır. Birçok köylerimiz hiç Türkçe bilmez. Bilenler de onu konuşmaz. Birtakım köylerimiz de Türk olmadıklarını açık açık ve pervasızca söylerler, dururlar.” 

IX. Sonuç 

Birden fazla ulusun bir arada yaşadığı devletlerde, hele bir ulusun ötekini veya ötekilerini kesinlikle boyunduruk altına aldığı bir devlette, demokrat bir unsur olmak son derece zor bir özelliktir. Bu tür ülkelerde egemen ulus aydınları, demokratları iki standartlı düşünüyorlar. Kendi ulusları için dile getirdikleri, mutluluk, refah, maddi ve manevi kalkınma özlemlerini, ezilen ulus için kesinlikle istemiyorlar. 
Onların köle olarak yani kendi uluslarının boyunduruğu altında kalmasını istiyorlar. Savunuyorlar. 
Demokrat unsurların en tutarlısı olan sosyalistler için de durum aşağı yukarı böyle. 

Anti-sömürgeci ulusal demokratik hareketin en önemli güvencesi önce Türk “sosyalist” hareketidir. 
Sonra demokratikleşme hareketidir. Fakat, gerek Türk “sosyalistleri” gerek demokratları, bu görevlerini yerine getirmemek için, anti-sömürgeci ulusal demokratik hareket ile, aralarına büyük uçurumlar koymaya, sömürgeci sol olma niteliklerini korumaya, çelişkiler yaratmaya çalışmaktadırlar. Kuşkusuz bu görevin bilincine varanlar da vardır. 
Ve bunlar nitelik ve nicelik olarak güçlenmektedirler. 

Kürdistan klasik sömürgelerden farklıdır. Kürdistan uluslararası bir sömürgedir. Kürdistan’ın emperyalist bir bölüşüme tabi tutulması, en az dört devletin orduları tarafından kontrol edilmesi, nicelik değil, nitelik ile ilgili bir meseledir. Bu, Kürdistan’ı sömürgeleştirmeye çalışan devletlerin, Kürt ulusunun ulusal benliğini 
yok etme, Kürt toplumu olma özelliklerini tamamen yok etme sürecine girmelerine neden olmuştur. … 
Kürdistan’ı sömürgeleştiren güçlerle, Kürtlerin dininin aynı olması, bu tahribatı daha da arttırmıştır. Bunun sonunda, klasik sömürgeler, günümüzde siyasal bağımsızlıklarına birer birer kavuştukları halde, Kürdistan hala sömürgedir. Kürdistan’ın herhangi bir yerindeki hareket, en az dört devletin, müşterek, politik, ideolojik ve askeri eylemlerini zorlamaktadır. Bu dört devletin (en az dört devletin) Kürt ulusuna karşı ittifak yapmaları nesnel bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. 


***

19 Ekim 2017 Perşembe

Türkiye’de NATO Karşıtlığının Tarihsel ve Siyasal Kökenleri BÖLÜM 2


 Türkiye’de NATO Karşıtlığının Tarihsel ve Siyasal Kökenleri  BÖLÜM 2




Nitekim Nelson A. Rockefeller’in, ABD Başkanı Eisenhower’e yazdığı mektup, ABD’nin NATO’ya bakışını yansıtması açısından önemlidir: “Biz askeri 
paktlarımızı kurmayı ve sağlamlaştırmayı hedef alan tedbirlere devam etmeliyiz. Büyük ölçüde politik ve askeri nüfuz garantileyecek genişlikte bir ekonomik yayılma planını, Asya, Afrika ve diğer az gelişmiş bölgelerde uygulamak 
zorundayız. Yardımda, birinci gruba bizimle dost olan ve bize uzun süreli askeri paktlarla bağlanmış olan ülkeler girer. Bu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalıdır. Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. Bu noktada Dışişleri Bakanlığı ile aynı fikirdeyim. Genişletilmiş iktisadi yardım, örneğin Türkiye’ye, bazı hallerde düşünülenin 
tersi sonuçlar verebilir. Yani bağımsızlık eğilimini artırıp, mevcut askeri paktları zayıflatabilir. 

Bu tip ülkelere, Türkiye gibi, doğrudan doğruya iktisadi yardım da yapılabilir, ama bu bize uygun ve bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve bize düşman muhalifleri zararsız bırakacak biçim ve miktarda olmalıdır”.11 

NATO Karşıtlığında Sola Karşı Sağ NATO muhaliflerine göre; 1961’de kurulan ve 
1965 genel seçimlerinde meclise giren Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar ve TİP’li milletvekilleri dışında TBMM’de hiç kimse, Türkiye’deki üslere ülkenin cumhurbaşkanının, başbakanının ve genelkurmay başkanının girememesini sorgulamamış ve sorun etmemiştir. 
Türkiye’deki sosyalist sol, Türkiye’nin henüz NATO üyesi olmadığı 1946 yılında, 1944’de ABD’de görevi başında ölen ve bu ülkeye gömülen Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi’nin naaşını getiren Missouri zırhlısının İstanbul’a gelişini, 
Türkiye’nin Batıcı yöneliminin önemli delillerinden biri olarak görmüştür. İstanbul’da ABD’li denizciler gelecekler diye genelevlerin boyanmasını, 
kapılarına İngilizce “Hoş geldin denizci” yazılmasını, bu denizciler için hatıra pulları bastırılmasını, “Rus salatasının” adının “Amerikan salatası” 
olarak değiştirilmesini, eğlence yerlerinde “I love you America” şarkısının çalınmasını kıyasıya eleştirmiştir. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın deyimiyle “Türkiye’nin küçük Amerika olmasının”, ülkeyi küçük düşürdüğünü vurgulamıştır. Merkez sağda, milliyetçi sağda, muhafazakâr - İslamcı sağda ise NATO karşıtlığı değil, NATO savunusu söz konusudur. Bunun olmasının birkaç 
nedeni vardır. Öncelikle NATO, savunma ve güvenlik açısından, Türkiye’yi savunan bir ittifak olarak görülmüştür. İdeolojik düzlemde de SSCB ve komünizm karşıtlığı ortak paydasında NATO ile buluşulmuş, ittifak yapılmıştır. Sağdaki siyasal partilerin ve onlara yakın örgütlerin yanı sıra, Komünizmle Mücadele DerneğiMilli Türk Talebe Birliği, Aydınlar Ocağı gibi sağ siyasetin önemli kuruluşları da komünizm ve SSCB karşıtlığı nedeniyle NATO ittifakını desteklemişlerdir. 

Keza merkez sol ve sosyal demokrat siyasette de NATO’ya karşı bir tutum görülmemiştir. Bu kesimde NATO, sağ siyasetteki kadar açıktan olmasa 
da sahiplenilip, savunulmuştur. NATO’ya siyasal, ideolojik, örgütsel bir muhalefeti olmayan CHP içinde NATO karşıtı birkaç isim vardır sadece. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün de NATO üyeliğine karşı çıkmadığı, ancak “Esir olmayalım” diye eklediği bilinir. CHP’nin NATO’ya ilişkin tavrına örnek olarak, CHP’de etkili görevler üstlenmiş, bir dönem genel başkanlık yapmış, TBMM başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı döneminde Süleyman Demirel’in danışmanlığı gibi önemli görevlerde bulunmuş önde gelen bir sosyal demokrat siyasetçi olan Hikmet Çetin gösterilebilir. Çetin, NATO’nun 
Afganistan’daki sivil temsilcisi olarak görev yapmıştır. Afganistan’ın ABD ve NATO’daki müttefiklerince işgal altında tutulduğu bir dönemde Hikmet Çetin’in bu görevi üstlenmesi, merkez sol içinde en küçük bir itirazla dahi karşılaşmamış tır.  
Demokrat Parti, henüz muhalefette olduğu 14 Mayıs 1950 seçimleri 
öncesinde, Türkiye’nin NATO dışı bırakılmasını da tepkiyle karşılamıştır. 
Bu konuda hükümeti eleştirmiştir. DP, kendi ideolojik özü açısından da NATO dışında kalmayı, endişeyle karşılamıştır. >

NATO Karşıtlığı ve 60’lı Yıllar 

NATO’ya karşı siyasal ve ideolojik muhalefete koşut olarak 1960’lı yıllar, dünya konjonktürünün de etkisiyle, önemli çıkışların yapıldığı dönemdir. 
Türkiye’de 1950’lerle birlikte başlayan ABD ve NATO karşıtı tutum, 50’li yılların sonunda yoğunlaşmış, 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi ve 1961 anayasasının getirdiği özgürlük ortamı ve sol örgütlerin siyasetteki etkinliğiyle birlikte ivme kazanmış, 1964 tarihli Johnson Mektubu ile de doruğa çıkmıştır. Bu dönemde 
tarihe “68 Kuşağı” olarak geçen gençlerin Türkiye’de ve dünyada hedef aldıkları ülkelerin başında ABD, kurumların başında da NATO vardır. 
Türkiye’de de 68 Kuşağı, NATO karşıtlığının, Türkiye’nin NATO üyesi olmasından önce başladığının bilincinde olmuştur. Siyasi tarihe “Barışseverler Derneği Davası” olarak geçen davanın sanıklarının, Türkiye’nin NATO üyeliğine  karşı çıktıkları için ağır bedel ödediklerini hiç unutmamış, Adnan Cemgil ve Behice Boran gibi sosyalist aydınlara hep sahip çıkmıştır. Yine 68 Kuşağı, 1951’de Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyelerine dönük yapılan “1951 Tevkifatının” önemli gerekçelerinden birinin de, NATO’ya muhalefet olduğunu vurgulamıştır. 1950-60 arasındaki Demokrat Parti iktidarında, Cezayir’de 
işgalci olan Fransa’ya Türkiye’nin destek olması, Cezayir’in bağımsızlığına karşı oy kullanması ve Bağlantısızlar Hareketi’nin düzenlediği Bandung Konferansı’na adeta ABD’nin sözcüsü olarak katılması 60’lı yıllarda çok eleştirilmiştir. DP iktidarının bu tutumu, NATO üyeliğinin doğal bir sonucu olarak görülmüştür. 

Ancak sosyalist soldaki ve gençlikteki açık NATO karşıtlığına rağmen, 27 Mayıs askeri müdahalesi, her ne kadar genç subayların, siyasette sol Kemalist çizgiyi egemen kılmak için gerçekleştirdikleri bir eylem olsa da, köklü bir NATO eleştirisine gitmemiştir. Tersine, müdahalenin hemen sonrasında yapılan açıklamada Türkiye’nin NATO’ya ve CENTO’ya bağlı olduğu vurgulanmıştır. 
Nitekim ABD, 27 Mayıs iktidarını 30 Mayıs 1960 günü tanımış, bu durum öteki ülkelerin kararları üzerinde de etkili olmuştur. ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin 30 Haziran 1960 tarihinde Türkiye’deki Milli Birlik Komitesi yönetimine ilişkin yaptığı değerlendirmede de ABD yönetiminin Menderes döneminden farklı bir durumla, daha doğrusu farklı insanlarla, daha çetin, ulusal çıkarlar konusunda daha duyarlı insanlarla karşı karşıya olduğu belirtilmiş ve şöyle denilmiştir: 
“Mevcut rejim, Menderes kadar hararetli Batı yanlısı değildir. Milli Birlik Komitesi’nin 38 üyesinin de ABD’deki askeri okula gitmiş olmasına 
rağmen, ABD’li yetkililer yeni rejimle yakın ilişkiler kurmada başarılı olamamışlardır. Bunun sonucunda haber kaynaklarımız Menderes dönemindeki 
kadar iyi değildir”.12 

NATO karşıtlığı konusunda son derece açık bir tutum alan ve sosyalist- Kemalist siyasetin önemli kuramcılarından olan Doğan Avcıoğlu, “Devrim” dergisinde yazdığı (sayı: 33, 2 Haziran 1970) “NATO Tartışmaları: Türkiye’nin İşgaline 
NATO Seyirci Kalabilir” başlıklı makalesinde, Türk askerinin bu tutumunu şöyle yorumlamıştır: “Amerika’nın başlıca tehdit silahı, askeri ve iktisadi yardımların azaltılması ya da kesilmesidir. Esasen NATO şampiyonluğu yapan Türk askeri 
yetkilileri dahi, NATO’nun Türkiye’yi ne ölçüde koruyacağını iyi bilmektedirler. NATO’culukları daha çok ‘Amerikan askeri yardımı olmazsa ne yaparız?’ noktasında düğümlenmektedir”.13 Nitekim gelişmeler, Avcıoğlu’nu haklı çıkarmıştır. 27 Mayıs’ı yapan askerlerin NATO’yu sevmekten ziyade, NATO’dan çekindikleri hemen görülmüştür. 

Kısa süren iktidarlarında, Türkiye’nin ABD’ye olan bağımlılığının boyutunu anlamışlardır. Siyasi tarihe “Eminsular Vakası” (Emekli Edilen Subaylar) olarak geçen ve çok sayıda askeri personelin ordudan tasfiyesiyle sonuçlanan 
işlem sonrasında ABD de ordudan uzaklaştırılan subaylara verilecek tazminat ların ödenebilmesi için Türkiye’ye 15 milyon dolar yardım yapmıştır. 
ABD’nin amacının, iktidardaki askerlerle iyi geçinip Türk siyasetinde yeniden hakimiyet kurmak olduğu söylenebilir. Ancak yine de 27 Mayıs sonrasında Türkiye Kore’den asker çekmiş, Türk askeri varlığını temsili düzeye indirmiştir. Ayrıca, 1960’lardan itibaren Soğuk Savaş içinde “detant” dönemi diye bilinen yumuşama sürecinin de etkisiyle Türkiye, SSCB ile ilişkilerini geliştirmenin 
yollarını aramaya başlamıştır. 

1961 Anayasasının demokrasinin, özgürlüklerin, siyasal katılımın ve örgütlü emeğin önünü açması, gençlerin siyasallaşmasını hızlandırmıştır. 
Bu durum, NATO karşıtlığının da ivme kazanmasına yol açmıştır. 60’lı yıllarda NATO karşıtlığında TİP ve onun genel başkanı Mehmet Ali Aybar’ın özel bir önemi vardır. Aybar sık sık bu konuya dikkat çekmiş, Kuvay-i Milliye geleneğine 
ve Atatürk’e sahip çıkmış, gerçek milliyetçilerin sosyalistler olduğunu söylemiş, NATO’ya ve ABD’ye açıktan tavır almıştır. Tüm yazı ve konuşmalarında bu tutumunu ortaya koymuştur. 

Örneğin, 15 Temmuz 1967 tarihinde partisinin Genel Yönetim Kurulu toplantısında NATO, CENTO ve SEATO’yu ABD’nin emrinde “ Savaş Örgütleri ” olarak tanımlamış ve şöyle demiştir: “ Amerikan savaş bütçesi 60 milyar dolar civarındadır. 

Amerikan emperyalizminin emrindeki bu muazzam tahakküm, sömürü ve savaş makinası na 20 yıldır Türkiye de dahildir. Yirmi yıldır Türkiye, Amerikan emperyalizminin nüfuz bölgesindedir. 

Türkiye’de Amerikan askeri üsleri vardır. Askeri heyetler vardır. CIA oyunları vardır. Ve silahlı kuvvetlerimizin büyük kısmı NATO vasıtasıyla Pentagon’a bağlıdır”.14 

Türkiye’de NATO karşıtlığının kökleşmesinde, Doğan Avcıoğlu’nun ve 1961 yılı Aralık ayında yayın hayatına başlayan “Yön” dergisinin özel bir yeri vardır. Yön Bildirisi ve Yön Dergisi, NATO’nun emperyalist amaçları konusunda çok 
açık bir tutum almıştır. “ Yön açısından NATO, Amerikan askeri egemenliğini örten bir şaldır. NATO kuvvetlerinin entegrasyonu, milli kuvvetlerin  Amerika’nın emrine verilmesinin aracıdır. Bu, büyük devletlerle küçüklerin birleşme sinin kaçınılmaz sonucudur. Tehlike, yalnız Türkiye gibi ufak ülkeler için değil, Fransa ve Batı Almanya gibi orta büyüklükteki ülkeler için de mevcuttur.
Yine Yön’e göre, NATO Türkiye’yi ABD’nin ileri karakolu durumuna getirmekte dir ”.15 Yön’cüler, antiemperyalizm, tam bağımsızlık, milli dış politika  ve üçüncü dünya ülkeleriyle ilişkiler konusunda  Kemalist geleneğe sıkı sıkıya bağlıdırlar.16 

Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran’ın yanı sıra  Sadun Aren, Mihri Belli, Rasih Nuri İleri ve  Hikmet Kıvılcımlı gibi sosyalist solun öne çıkan  aydınlarının da NATO karşıtlığının gelişmesinde  önemli katkıları vardır. Zaten farklı grup, hizip 
ve akımlardan gelen sosyalistlerin hemfikir oldukları  konular arasında NATO karşıtlığı başta  gelmiştir. 1960’ların sonunda çıkan “ Ant ”, “ Devrim ”,  “Türk Solu”, “ Sosyal Adalet ” gibi dergilerin,  “Aydınlık Sosyalist Dergi” ve “Aydınlık” gazetesinin,  1975’te yayın hayatına başlayan “ Politika ”  gazetesinin NATO karşıtı siyasi bilincin kitleselleşmesinde  önemli katkıları olmuştur. 

68 Gençliğinin.. ABD’nin Vietnam’daki işgaline yönelik tavrı da NATO karşıtlığını beslemiştir. 

1967 ve 1968 yıllarında NATO, ABD ve 6. Filo karşıtı eylemler aralıksız sürmüştür. O dönemde Amerikalı denizcileri dövüp denize atan solcu 
gençlere saldıran, hatta işi Dolmabahçe’de demirli  ABD gemilerini kıble alıp namaz kılmaya  kadar vardıran gençler arasında, sonraki yıllarda  sağ siyasette öne çıkan, milletvekilliği ve bakanlık yapan pek çok isim de vardır. 1969 yılında 
ise tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen olayda, sol  görüşlü öğrencilerin ABD’nin ünlü 6. Filosuna  karşı yaptığı eylemin, Komünizmle Mücadele  Sağdaki siyasal partilerin ve Komünizmle Mücadele Derneği, Milli  Türk Talebe Birliği, Aydınlar Ocağı gibi sağ siyasetin önemli kuruluşları  da komünizm ve SSCB karşıtlığı nedeniyle NATO ittifakını desteklemişlerdir.

Derneği’nin uyarılarıyla milliyetçi, muhafazakâr, mukaddesatçı gençler tarafından basılması, sosyalistlerin Türk sağının ABD ve NATO’yla ilişkilerini 
bir kez daha teşhir etmesini sağlamıştır. Bu durumu, olayların tarafı ve tanığı olan sosyalist gençler bizzat anlatmışlardır.17 

68 Kuşağı’nın solcu gençleri, 4 Nisan 1969 tarihinde  “Bağımsızlık Haftası” kapsamında Dev- Genç tarafından “NATO’ya Hayır Mitingi” düzenlendiği ni,  dönemin önemli bir kitle örgütü olan  Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) bu  eylemlere destek verdiğini söylemişlerdir. TİP’e  yakın sendikacılar tarafından 1967’de kurulan  DİSK’in de etkisiyle emekçilerin, üniversiteli   gençlere ve aydınlara NATO karşıtı eylemlerinde  destek verdiğini, “NATO’ya Hayır” afişlerinde  işçilerin de yer aldığını, bu konunun DİSK kongrelerinde ki  ana temalardan biri olduğunu belirtmişlerdir. 

TİP’in, DİSK’in, Dev- Genç’in NATO  karşıtı eylemlerinde İstanbul Üniversitesi Hukuk  Fakültesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, ODTÜ,  Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi gibi  okulların öğrencileri aktif olarak görev almışlardır.  Kısaca FKF olarak bilinen Fikir Kulüpleri  Federasyonu ve bu yapının içinden çıkan Dev-  Genç’in NATO karşıtı eylemlerinde de ideolojik,  siyasal ve örgütsel düzeyde son derece açık bir  emperyalizm karşıtlığı vardır.18 

Sonuç 

Türkiye’de NATO ve ABD karşıtlığının ideolojik, tarihsel, siyasal temelleri vardır. Emperyalizm karşıtlığıyla özdeşleyen bu siyasal tutumun kökleri, Kurtuluş Savaşı’na uzanır. Bu siyasal tutumun sahipleri de farklı tonlarıyla birlikte 
sosyalist sol ve Doğan Avcıoğlu başta olmak üzere sol Kemalist çizgideki aydınlardır. Bu siyasi çizgiler, örgütsel düzeyde de NATO karşıtlığını 
ete kemiğe büründürmüşlerdir. Onların dışında NATO’ya karşı kararlı ve tutarlı bir muhalefet öne çıkmamıştır. 

1 Hüseyin Bağcı, Türk Dış Politikasında 1950’li Yıllar, ODTÜ Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2001, s: 23. 
2 Kore’deki şehitlerimizin sayısı konusunda verilen bilgiler çelişkilidir. Kore Savaşı konusunda çok sayıda kaynak 
olmakla birlikte, şehitler konusunda 721, 724, 727, 810, 918, 937gibi farklı rakamlar söz konusudur. 
3 Mim Kemal Öke, Unutulan Savaşın Kronolojisi Kore, 1950- 1953, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1990, s: 71. 
4 Tevfik Çavdar, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi 1950- 1995, İmge Yayınları, Ankara, 1996, s: 34. 
5 Ali Halil, NATO ve Türkiye, Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1968, s: 119. 
6 Haydar Tunçkanat, İkili Anlaşmaların İçyüzü, Ekim Yayınları, Ankara, 1970, s: 18. 
7 Çetin Altan, “Bir NATO Ordusu Kendiliğinden 3 Darbe Yapabilir mi?”, Sabah, 15. 09. 2000. 
8 İsmail Tansu TMT’nin kuruluşunu ve Kıbrıs’taki çalışmalarını Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu, (Doğan Kitap, İstanbul, 2001) adıyla kitaplaştırmıştır. 
9 Erol Bilbilik’in aktarımı, “TSK NATO Emrinde, Jandarma Değil”, Aydınlık, 23. 11. 2008. 
10 Türkkaya Ataöv, Amerika, NATO ve Türkiye, İleri Yayınları, İstanbul, 2006, s: 199- 200. 
11 M. Emin Değer, Oltadaki Balık Türkiye, Çınar Yayınları, İstanbul, 1993, s: 17. 12 Cüneyt Akalın, Uluslararası İlişkiler Ortamında 27 Mayıs Müdahalesi, Galatasaray Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1999, s: 161- 162. 
13 Doğan Avcıoğlu, Atatürkçülük, Milliyetçilik, Sosyalizm, İleri Yayınları, İstanbul, 2006, s: 739. 
14 Mehmet Ali Aybar’ın bu konuşması “NATO, Amerika’nın Emrindedir” başlığıyla yayınlanmıştır, Bağımsızlık, 
Demokrasi, Sosyalizm, Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1968, s: 579. 
15 Hikmet Özdemir, Yön Hareketi, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1986, s: 192. 
16 Gökhan Atılgan, Yön- Devrim Hareketi, Yordam Kitap, İstanbul, 2008, s: 117- 118. 
17 68’liler Birliği Vakfı Yönetim Kurulu toplantısında vakıf başkanı Sönmez Targan, vakıf yönetim ve danışma kurulu üyeleri Gökalp Eren, Mehmet Atay, Cüneyt Akalın, Arslan Kılıç, Mehmet Ulusoy, Haşmet Atahan, Merdan Aslan, Namı Kemal Boya, Ünal Erdoğan. 
18 Ali Yıldırım, FKF, Dev- Genç Tarihi, Doruk Yayınları, İstanbul, 2008, s: 180- 181. 

***

Türkiye’de NATO Karşıtlığının Tarihsel ve Siyasal Kökenleri BÖLÜM 1




Türkiye’de NATO Karşıtlığının Tarihsel ve Siyasal Kökenleri, BÖLÜM 1 


Afganistan’da NATO şemsiyesi altında görev yaparken Türk askerlerinin şehit düşmesi NATO üyeliğini yeniden gündeme getirdi. 

Doç. Dr. Barış DOSTER 
Siyaset Bilimci – Yazar 
dosterb@hotmail.com 



    Türkiye’nin NATO üyeliği hakkındaki tartışmalar II. Dünya Savaşı yıllarına ve sonrasında Soğuk Savaş’ın ilkyıllarında başlar; savunanlar için üyelik bir tercih değil, zorunluluk olarak görülürken, karşı çıkanlarca iç siyasetle yakın ilintili bir tercih olduğu söylenir. 

Giriş 

Türkiye’de ister iç siyaset, isterse dış siyaset üzerine konuşulsun, NATO üyeliği kaçınılmaz olarak gündeme gelir. ABD ile olan ilişkiler söz konusu olunca, NATO gündeme gelir. NATO’nun Soğuk Savaş sonrasında “düşmansız” kalıp, varlığını, meşruiyetini koruması için “yeni bir düşmana” gereksinim duyması söz konusu olunca, NATO üyeliği gündeme gelir. En son Afganistan’da olduğu gibi, Türk askerlerinin NATO şemsiyesi altında görev yaparken şehit düşmesi söz konusu olunca, NATO üyeliği gündeme gelir. 

Türkiye’nin NATO üyeliği hakkında, bu üyeliği savunanlar ve karşı çıkanlar arasında keskin tartışmalar yapılır. Savunanlar, işi İkinci Dünya Savaşı yıllarına ve sonrasında Soğuk Savaş’ın başlangıcına kadar götürür, üyeliğin bir tercih 
değil, zorunluluk olduğunu belirtirler. Sovyet tehdidine ve özellikle Türkiye’ye yönelik Sovyet taleplerine vurgu yaparlar. Karşı çıkanlar ise bu üyeliğin, iç siyasetle yakın ilintili bir tercih olduğunu, antikomünizm ve Sovyet düşmanlığından doğduğunu vurgularlar. Özellikle de Johnson Mektubu’nu, ABD ile yaşanan muhtelif krizleri, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Türkiye’ye uygulanan silah ambargosunu, NATO’daki müttefiklerin terör örgütü PKK’ya verdiği desteği anımsatırlar. 

Bu satırların yazarının Türk siyaseti üzerine yaptığı inceleme ve araştırmalar, siyasi aktörlerle yaptığı görüşmeler sonrasında vardığı sonuç, NATO karşıtlığında en belirgin tutumu sosyalist solun aldığı yönündedir. Soğuk Savaş’ın bitmesine, SSCB’nin dağılmasına, Varşova Paktı’nın tarihe karışmasına, Berlin Duvarı’nın yıkılmasına koşut olarak sosyalistler arasında moral çöküntüsü, 
hatta farklı arayışlar gündeme gelmişse de NATO karşıtlığı hiç eksilmemiştir. Aralarında milliyetçi, muhafazakâr, İslamcı çizgideki kimi politik aktörlerin de bulunduğu farklı kesimlerin NATO’ya karşı çıkmayıp eleştirdikleri, bu eleştirileri de NATO’nun selameti için yaptıkları dikkat çekmiştir. Zaten sürekli ve düzenli olmayan, kararlı ve tutarlı olmaktan uzak olan bu eleştiriler, ya popülizmden ya da reel politikten kaynaklanmıştır. Dış politikaya yönelik amacı da Doğu’nun, Arap dünyasının tepkilerini, sitemlerini, serzenişlerini seslendirmek,  ABD ve Batı dünyasına aktarmak olmuştur. 

NATO Karşıtlığı ve Sosyalistler 

Türk siyasetinde tarihsel ve siyasal olarak NATO karşıtlığının öncüsü, özellikle ve öncelikle sosyalist sol olmuştur. Bu konuda en açık, net, berrak tavrı bu kesim almıştır. Ne merkez sağda, ne milliyetçi sağda, ne muhafazakâr- İslamcı sağda, 
ne de merkez solda bir NATO karşıtlığı yoktur. Tersine NATO’yu ve Türkiye’nin NATO üyeliğini savunan bir bakış açısı vardır. Başından beri Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı çıkan sosyalist sol, bu tutumunu sadece ideolojik ve siyasal  düzlemde  değil, toplumsal ve kültürel düzlemde de temellendirmiştir. İç siyasetteki tartışmalarda, sağın hemen hemen tüm tonlarından gelen 
ve sosyalistleri “ SSCB yanlısı ” olmakla suçlayan iddialara, sataşmalara, yaftalamalarla karşı, sosyalist sol da muhaliflerini “ NATO ve ABD yandaşı, 
emperyalizmin işbirlikçisi ” olmakla itham etmiştir. Dahası, tüm siyasal çalışmalarında NATO, ABD ve emperyalizm karşıtlığını ısrarla vurgulamıştır. 

Sosyalist sola göre; NATO üyeliğiyle iyice pekişen ABD bağımlılığı, ülkenin demokratikleşmesini de engellemiştir. Baskıcı ve gerici anlayışlara zemin ve güç kazandırmış, çeteleşmenin önünü açmış, bağımsızlık başta olmak üzere Cumhuriyet Devrimi kazanımlarının büyük ölçüde tasfiyesiyle sonuçlanmıştır. Dış politikada da Cumhuriyet’in ilanından beri özenle korunmaya çalışılan tarafsızlık ve bağlantısızlık ilkelerinden kopuşun önünü açmıştır. İdeolojik düzlemde ise 
Türkiye’nin mazlum milletlerin, üçüncü dünyanın lider ülkelerinden biri olmayı reddetmesiyle, pek çok geri kalmış ülkeyi karşısına almasıyla neticelenmiştir. 

Türkiye’nin Sovyetlerle ilişkileri bozulmuştur. Üçüncü dünya ve Ortadoğu siyaseti değişmiştir. Arap ülkeleriyle ilişkileri gerginleşmiştir. 

Ama Batı Avrupa kurumlarıyla hızla bütünleşme yoluna giren Türkiye’de demokratikleşme hızlanmamış, demokrasi tüm kurum ve kurallarıyla iç selleşmemiş tir. Siyasi kültür “ Sovyet tehdidi ” algısına göre şekillenmiştir. Türkiye, kaynaklarını, enerjisini, birikimini, zamanını, ABD başta olmak üzere NATO’nun gereksinimleri için seferber etmiştir. Kendi önceliklerini değil, 
NATO’nun ve ABD’nin önceliklerini gözetmiştir. İdeolojik ve siyasal karşıtlığın yanında sosyalist sol, tarihsel düzlemde de NATO üyeliğini, Türkiye’nin ulusal bağımsızlığından, milli egemenliğinden, kuruluş felsefesinden vazgeçmesi 
olarak yorumlamıştır. Dünyanın ilk anti emperyalist savaşının önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün, tam bağımsızlık ve “ Yurtta sulh, cihanda sulh ”  ilkelerinden kopuş olarak değerlendirmiştir. 

< İdeolojik ve siyasal karşıtlığın yanında sosyalist sol, tarihsel düzlem de de NATO üyeliğini, Türkiye’nin ulusal bağımsızlığından, milli egemenliğinden, kuruluş felsefesinden vazgeçmesi olarak yorumlamış tır. >

Türkiye’nin NATO’ya üye oluşu Birleşmiş Milletler’in Çağrısıyla katıldığı Kore Savaşı’ndan sonra gerçekleşmiştir.


NATO’nun güvenlik şemsiyesinden yararlanmak için yapılan fedakârlığa rağmen, Türkiye’yi bölmeye dönük tehdidin ABD başta olmak üzere NATO kaynaklı olduğunu savunmuştur. Ege Denizi’nde ve Kıbrıs’ta Yunanistan’la yaşanan 
sorunlarda, patrikhanenin ekümenik olma çabalarında, Güneydoğu’daki düşük yoğunluklu çatışmada, sözde soykırım iddialarının arkasında, Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye yönelen terör tehdidinde Türkiye’nin asıl muhatabının ABD ve  NATO’ daki müttefikleri olduğunu vurgulamıştır. Sosyalist sol açısından NATO; ABD’nin çıkarları için kurulmuş bir Soğuk Savaş yapılanmasıdır. 

ABD tarafından yönetilen tamamen emperyalist amaçlı bir örgüttür. 1949’da kurulan pakta, 1950’de iki kez üyelik başvurusu yapan ancak reddedilen Türkiye’nin, 1951’de Yunanistan’la birlikte davet edilmesi, ABD’nin bölgemize yönelik politikalarının gereğidir. Sonuçta Ekim 1951’de NATO’ya üyelik anlaşması imzalanmış ve Şubat 1952’de TBMM onayından geçmiştir. NATO, SSCB’nin ve komünizmin yayılmasını önlemek amacıyla kurulmuştur ve kendisini “tamamen 
savunma amaçlı bir örgüt” olarak tanımlasa da gerçekte ABD öncülüğünde bir savaş ve işgal aygıtıdır. ABD başta olmak üzere Batılı ileri kapitalist ve emperyalist ülkelerin çıkarları için vardır. 1960’ların başında ABD Savunma Bakanı Robert Mc Namara’nın önerdiği ve 1967’de NATO’nun benimsediği “esnek mukabele” doktrinine göre; ABD’nin kendisi açısından hayati olmayan bir çıkar ya da tehlike söz konusu olmadıkça, düşman tehdidine karşı müdahalede bulunmayacak  olması, NATO’nun gerçek niyetini göstermektedir. 

NATO karşıtları, ittifakın tarihindeki ilk alan dışı operasyonu 1993 yılında Birleşmiş Miletler’in çağrısı üzerine Bosna- Hersek’te yapmasını, Sırp güçlerine uygulanan uçuş yasağını desteklemek için görev almasını, ABD’nin emperyalist  hesaplarıyla açıklarlar. Bu operasyondan sonra NATO’nun Kosova ve Afganistan’da da yine ABD’nin isteğiyle alan dışı operasyonlar yaptığını 
vurgularlar. NATO’nun, ABD’nin emperyalist amaçlarının bir aracı olduğunu görmek için, ittifakın genişlemek istediği coğrafyaya bakmak yeterlidir. Örneğin, Bulgaristan ve Romanya’nın NATO üyesi olmalarından sonra, ABD’nin Gürcistan 
ve Ukrayna’yı NATO üyesi yapmak istemesi bunun kanıtıdır. Çünkü Türkiye de bir NATO üyesidir ve bu sayede Karadeniz NATO üyelerinin denetimine geçecektir. ABD de istediği gibi bu denizde gemilerini dolaştırıp, üs elde 
edebilecektir. 

NATO, SSCB Düşmanlığı ve Antikomünizm 

Henüz NATO kurulmadan önce ABD, 1947 yılında dönemin ABD Başkanı Harry Truman tarafından ilan edilen Truman Doktrini çerçevesinde, SSCB ve komünizm tehdidine karşı yeni bir politika izleyeceğini ilan etmiştir. ABD’nin bu yeni dış politikasının temelinde SSCB, “öncelikli tehdit” olarak saptanmış ve komünizm tehdidi altındaki ülkelere siyasi desteğin yanında mali ve askeri yardımlar yapılacağı da açıklanmıştır. 

ABD Türkiye’ye mali ve askeri yardıma başlayınca, Türkiye içinde konuşlanıp, üs sahibi olmaya da başlamıştır. Zamanla Türkiye ABD tarafından adeta kuşatılmış tır.  NATO içinde de Türkiye’nin üyeliği konusunda bir danışıklı dövüş, “iyi polis - 
kötü polis” oyunu oynanmıştır. NATO’nun Avrupalı üyeleri Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkarken, ABD de Avrupalı üyeleri, güya Türkiye’nin üyeliği konusunda ikna etmeye çabalamıştır. Avrupalı NATO üyeleri, “topyekûn mukabele doktrini” 
kapsamında, NATO üyesi bir ülkeye yapılacak saldırı, diğer ülkelere de yapılmış sayılacağından ve toptan karşılık göreceğinden, üstelik de SSCB’yle komşu olan bir Türkiye için Sovyetlere karşı çatışma ihtimalinden kaçınmışlardır. 

NATO karşıtlarına göre Türkiye, hem NATO’ya yaptığı üyelik çabalarının kabul görmemesinin hem de NATO ekseninde Akdeniz’de bir savunma örgütü kurmaya kimsenin yanaşmamasının verdiği panikle ABD’ye daha çok bağlanmıştır. 
Bu ülke ile yapılan ikili anlaşmalarla boyunduruk altına girmiştir. ABD’den bir türlü beklediği, hak ettiğine inandığı desteği alamayan Türkiye’nin NATO’ya üye oluşu da Birleşmiş Milletler’in çağrısıyla katıldığı Kore Savaşı’ndan sonra gerçekleşmiştir. 

Türkiye, 1950’de başlayan Kore Savaşı’na, TBMM onayı bile olmadan, kısa süre 
sonra asker gönderme kararı almıştır. Bu konuda ABD’nin stratejik müttefiki İngiltere’den bile önce davranmıştır. “Menderes Hükümeti’nin bu tarihi kararının üzerinden çok geçmeden İngiltere, Avustralya ve Yeni Zelanda Kore’ye asker 
göndermişlerdir”.1 Türkiye diğer ülkelerin başvuru yoluyla üye oldukları NATO’ya üye olabilmek için, Ekim 1950’de General Tahsin Yazıcı komutasında 5 bin 90 kişilik bir tugay göndermiş ve 741 şehit vermiştir. Toplam kayıpları itibariyle 
Türkiye, Kore’de ABD’den sonra en çok kayıp veren ülkedir.2 

O dönemde Türk kamuoyunda Kore Savaşı, ABD dostluğu ve NATO üyeliği yönünde öyle bir hava yaratılmıştır ki Diyanet İşleri Başkanlığı bile durumdan 
vazife çıkararak bu işe karışmıştır. Dönemin Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki, 25 Ağustos 1950 tarihinde düzenlediği basın toplantısında Demokrat Parti Hükümeti’nin Kore’ye asker gönderme kararını desteklediğini açıklamıştır. Sonra da Diyanet İşleri Başkanlığı “Kore Savaşı’na katılmanın cihad olduğu, bu 
savaşta ölenlerin şehit olacakları” şeklinde açıklama yapmıştır.3 Hükümetin Kore’ye asker yollama kararına karşı çıkan ve öncülüğünü Behice Boran’ın yaptığı Barışseverler Derneği mahkeme tarafından kapatılmış, yöneticileri 10 ila 15 ay arasında değişen cezalara çarptırılmışlardır.4 Bu süreçte Türk halkı komünizm karşıtı propaganda ile oyalanmış, “Türk askerinin Kore’de insanlık 
değerleri, demokrasi ve özgürlük” adına savaştığı vurgulanmıştır. Yine o günlerde hükümet yanlısı basında, Türk askerinin Kore’ye gittiği günlerde, 
ABD birliklerinin 38. paraleli geçtiği, savaşın fiilen bittiği, Türk askerine fazla iş düşmeyeceği yönünde haberler yapılmıştır. İktidardaki Demokrat Partililerin deyimiyle Türkiye’nin Kore Savaşı’ndaki “sadık müttefik, diğer müttefiklerden 
daha müttefik” tutumu sonucunda NATO üyeliğinin kapısı aralanmıştır. Demokrat Parti’li bakanlardan Samet Ağaoğlu’nun “Kore’de bir avuç kan verdik ama büyük devletler arasına katıldık” şeklindeki sözleri, iktidarın ruh halini 
yansıtması açısından önemlidir. 

Demokrat Parti, henüz muhalefette olduğu 14 Mayıs 1950 seçimleri öncesinde, Türkiye’nin NATO dışı bırakılmasını da tepkiyle karşılamıştır. Bu konuda hükümeti eleştirmiştir. DP, kendi ideolojik özü açısından da NATO dışında kalmayı, endişeyle karşılamıştır. Buna rağmen, Türkiye paktın dışında bırakılınca Türk Dışişleri Bakanı Washington’da verdiği bir demeçle yeni kuruluşta kendisine nasıl bir yer aradığını şu sözlerle belirtmiştir: 
“Türkiye Resmen Atlantik Paktı üyesi olmamakla beraber kendini Atlantik Paktı memleketlerinin siyasetine manen sıkı sıkıya bağlı addetmektedir ve ABD ile olan maddi ve manevi bağları Kuzey Atlantik Camiası’nın bir üyesi derecesinde 
sıkıdır”.5 

O dönemde Türkiye’nin, silahlı kuvvetlerinin tamamını NATO’nun emrine vermesi de çok eleştirilmiştir. NATO karşıtları, bu şekilde Türkiye’nin kendi ordusu hakkındaki tüm bilgileri NATO üzerinden üye ülkelerin öğrenmesinin yolunu  açtığını, kendi ordusunu NATO amaçları dışında kullanması söz konusu olduğunda, NATO ve ABD ile sıkıntı yaşayacağını öngöremeyerek büyük bir hata yaptığını belirtmişlerdir. Nitekim Kıbrıs’taki anlaşmazlık konusunda ABD ve NATO ile ihtilaf yaşayan Türkiye çareyi, 1975’te Ege Ordusu adında dördüncü bir ordu kurmakta ve bu orduyu NATO’nun emrine vermemekte bulmuştur. Bu nedenle Kıbrıs Barış Harekâtı, 1964 tarihli Johnson Mektubu’ndan sonra, Türk kamu  oyunda NATO’nun ve ABD ile ilişkilerin sorgulanmasına neden olan ikinci büyük olay olmuştur. 


 < 1975’de ambargoya misilleme olarak ABD üslerini kapatma kararı alınmış ancak İncirlik NATO Üssü sayıldığından kapatılmamıştı.>

Türkiye’nin, anlaşmalardan doğan haklı ve meşru müdahalesi sonrasında, “müdahale sırasında ABD silahlarını kullandığı gerekçesiyle”, 1975 yılı Şubat ayında ABD’nin silah ambargosuyla karşılaşması, Türk halkında büyük bir öfke 
yaratmıştır. NATO’da Avrupa Müttefik Yüksek Komutanlığı’na bağlı olan Türkiye, 25 Temmuz 1975 tarihinde ambargoya misilleme olarak topraklarındaki 
ABD üslerini kapatma kararı almıştır. Ancak en büyük üs olan İncirlik Üssü, NATO Üssü sayıldığından bu kararın dışında tutularak kapatılmamıştır. 1978 yılında silah ambargosu koşullu olarak kalkınca, ABD üsleri de yeniden  açılmıştır.  

NATO karşıtlarına göre Türkiye, ittifak üyesi olarak sadece askeri ve siyasi açıdan ABD yörüngesine girmekle kalmamış, ekonomik açıdan da bağımsızlığını hızla yitirmiştir. ABD, Marshall Yardımı ile iktisadi düzlemde Türkiye’yi hızla kuşatmıştır. Ülkenin gerçeklerine ve gereksinimlerine uygun bir sanayileşme politikası yönündeki iddiasını azaltmıştır. NATO üyeliği nedeniyle savunma 
sanayisinde hem üretimden kopup, hem tembelleşen Türkiye, silah konusunda ABD’ye tümüyle bağımlı hale gelmiştir. Türkiye’nin savunma sanayisi konusunda gerçeği görüp uyanmasını da Kıbrıs Barış Harekâtı sağlamıştır. Emperyalizmin 
Türkiye’yi ikili anlaşmalarla teslim aldığını vurgulayan “İkili Anlaşmaların İçyüzü” adlı çalışmasında Haydar Tunçkanat, konuya şu sözlerle dikkat çekmiştir: “Başlangıçta değişik adlar altında yapılan ikili anlaşmaların sayıları 
az olduğundan bağımsızlığımızı kısıtlamaları ve yabancıların içişlerimize karışmaları da o ölçüde az hissedilmiştir. Fakat zamanla anlaşmaların sayıları 
ve getirdikleri ağır şartlar arttıkça, bozulan iktisadi durumun da etkisiyle Türkiye, yardım perdesi arkasındaki yabancının dolarına, buğdayına, 
silahına, yedek parçasına, kredisine, teknik elemanına ve aklına muhtaç bir duruma gelerek, siyasi, iktisadi, adli, askeri ve kültürel bağımsızlığını 
bir hayli yitirmiştir”.6 

Mesele, Tunçkanat’ın yazdığı gibidir. Örneğin, 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi sonrasında idam edilen Demokrat Partili Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun 1953 yılında, Türkiye’nin NATO nezdindeki daimi temsilcisi olarak görev yaptığı 
dönemde gazeteci Çetin Altan’a söyledikleri dikkat çekicidir: “Bir devlet sırrı vereceğim sana. 

Ne yaz ne de kimseye söyle. TSK’nın yüzde 95’ini NATO’ya bağladım. Bütçedeki büyük bir ağırlıktan kurtulduk böylece. Ne meclisin ne de İsmet Paşa’nın bundan haberi yok”.7 ABD kendi üslerini, “NATO üssü” adı altında Türkiye’de kurarken, 
Başbakan Demirel’in, kendisine sorulan bir soruya “Türkiye’de üs yok tesis vardır” şeklinde yanıt vermesi, üsleri meşrulaştırma çabasından başka bir şey değildir. Kıbrıs’taki Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) silah beklerken, TMT liderlerinden olan İsmail Tansu’ya8 dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı olan ve sonradan cumhurbaşkanlığına seçilen Fahri Korutürk’ün verdiği cevap, oldukça 
çarpıcıdır: “Donanmamızın tüm gemileri NATO emrindedir. En küçük gemilere varıncaya kadar hepsinin her an nerede olduğu NATO Başkomutanlığı’nca izlenmektedir. Herhangi bir gemimiz görev yeri dışına çıktığı takdirde hemen 
anlarlar ve araştırmaya kalkarlar. Bu da silah sevkiyatı faaliyetlerinin açığa çıkmasına neden olabilir. Bu sebeple silah sevkiyatı günlerinde bir gemi 
tahsis etmemiz mümkün olmayacaktır”.9 NATO ve ABD üzerine çok sayıda çalışması olan Prof. Dr. Türkkaya Ataöv’e göre; “NATO dar anlamda bir askeri bağlaşma değildir; kapitalist toplum düzenini sürdürmek ve savunmak amacını gütmektedir. Kapitalizmin, hammadde kaynakları, pazarları ve yatırım alanları gittikçe daralmakta olduğundan, bu alanları “yardımlar”, heyetler, “uzmanlar”, üsler ve ittifaklarla korumak istemesi kaçınılmazdır. Bu yüzden, gelişmemiş 
ülkelerin kalkınmasına ve ulusal kurtuluş savaşlarına karşı duran Amerika’nın öncülüğü ve tekelindeki NATO sorunu temelde ekonomik ve siyasal bir sorundur. Türk egemen sınıfları ve onların hükümetleri de, işte bundan ötürü, Sovyetler 
Birliği’nin muhtemel bir askeri saldırısını önlemek için değil, toplum içinde ayrıcalıklı durumlarını yitirmemek ve iktidarlarını sürdürmek için NATO’ya girmiştir. Amerika ile ikili anlaşmalar TBMM onayından geçmeden yürürlüğe 
konmuş olmasına, yurdumuzda NATO dışı askeri üsler bulunmasına ve NATO’nun kendi anayurt savunmamıza uygun bir ittifak olmamasına karşın, NATO’da kalmakta ısrar edenler vardır. Onların “Avrupa” ya da “Batı uygarlığı”na bağlanma biçiminde savundukları tutumlarıyla asıl kastettikleri Batı’nın kapitalist sömürme düzenidir. 

Türk egemen sınıfları kendi sınıfsal kaderlerini, dolayısıyla Türkiye’nin kaderini kapitalist dünyadan bir türlü koparmak istememekte, bir takım ayarlama formülleriyle NATO’nun varlığını ve ülkemizdeki denetimini sürdürmek istemektedirler. Amerikan tekel ve sömürü gerçeğini gizlemek için düşünülen “ayarlama formülleri” aslında, güvenliğimizi tehlikede tutmanın bir yoludur”.10 



***