Şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2019 Çarşamba

12 EYLÜL 1980 ASKERİ DARBESİ DEVRİMCİLER İLE YÜZLEŞME BÖLÜM 3

12 EYLÜL 1980 ASKERİ DARBESİ DEVRİMCİLER İLE YÜZLEŞME BÖLÜM 3



1980 askeri darbesinden sonra yazılan diger bir roman da Mehmet 
Eroglu tarafından kaleme alınan Yüz: 1981 adlı romandır. Yüz: 1981, 
Mehmet Eroglu’nun altıncı romanıdır. llk bes çalısmasında 12 Mart 
döneminde siyasi eylemlere karısmıs solcu karakterlerin mücadelelerini ve 
yasadıkları dramları ele alan Eroglu, Yüz: 1981 romanında yakın tarihimize 
damgasını vuran, kırılma noktalarından 1980 askeri müdahalesi sonrasında 
gelisen sosyal ve siyasi olayları ele alır. 1980’li yıllarla birlikte kendini daha 
da hissettirmeye baslayan materyalist anlayısa ve çıkara dayalı yasam tarzı, 
insan iliskilerini derinden sarsmıstır. Eroglu, Yüz: 1981 romanında menfaat 
iliskilerinin ön planda tutuldugu, bireysel anlayısın toplumculuk anlayısına tercih edildigi, günübirlik hayat tarzının özendirildigi bu dönemi anlatır

Yüz: 1981 romanında, Eroglu, ilk bes romanının aksine roman 
baskahramanı olarak bu kez sıradan, politikayla ilgisi olmayan, toplumsal 
duyarlılıgı kalmamıs, hayattaki tek gayesi gününü gün etmek, para 
kazanmak olan, olaylar üzerine derinlemesine düsünemeyen, analiz 
yapamayan, âsık olmak yerine kadınları cinsel bir obje olarak kabul eden, 
onlarla günü-birlik iliski kurmayı seçen bir tipi öne çıkarmaktadır. Erdal 
Dogan romanın baskahramanını, âsık olmak yerine iliski kurmayı seçen ve 
âsık oldugundaysa gerçek yüzünü kesfeden bir kisilik olarak 
tanımlamaktadır (Dogan, 2000). Bu sebeple Yüz: 1981 Mehmet Eroglu'nun 
12 Eylül sonrasında toplum üzerine uygulanan devlet baskısının 
neticesinde ortaya çıkan insan modelini mercek altına alma amacı 
tasımaktadır. Aynı zamanda romanın kahramanı, diger roman 
kahramanlarından farklı olarak 12 Eylül darbesinin magduru degil egemen 
güç olan askeri yönetimin emrinde bir astegmendir: Hayatını sadece cinsel 
münasebetler üzerine bina eden, altı kadınla yasadıgı ve bedensel 
arzularından öteye geçemeyen maceralar yasamıs bir kisidir. Romanda bu 
kahraman kendisini su sözlerle tanımlar: “Hiçbir hayatın basrolünü 
oynamaya kalkısmadım; kendiminkinin bile. Bu durum beni ne 
utandırıyor, ne de görevini savsaklayanlara özgü, üstü örtülü suçluluk 
duygusuyla yüklüyüm. Derler ki, geçmise sıgınmayan, anılastıramadıgımız 
inatçı hayatlar kendini yazdırır; ötekiler, yani kâgıda dökülmeyenler, 
yasanmakla tükenirler, çünkü kalıcı özleri yoktur. Yazılan ve tüketilen; 
böyle bölerek bakarsanız, hayatım bu iki tanımın arasında – tüketilene 
yakın – öylece duruyor. Kısaca ne iyi, ne de kötü; sizinkine benzer, olagan 
bir hayat demek bu.” (Eroglu, s. 6). 

Eroglu, romandaki adıyla ‘Dsimsiz Kahramanı’nı günlük hayatta 
hemen her yerde rastlayabilecegimiz sıradan, siyasetten uzak bir kisi olarak 
okuyucunun karsısına çıkarması ile aslında, 1980 sonrasında toplum 
üzerine uygulanan siyasi baskılar ve siddet sonucu olusturulmaya çalısılan 
apolitik egemen insan tipini resmetmektedir. Bununla beraber, roman 
içerisinde kahramanın askerlik yaptıgı yıllara dair geri dönüslerine yer 
vermesi, askeri yönetimin sivil halka bakıs açısını da yansıtır. Bu insan 
tipine Dsimsiz Kahraman demesinin temelinde ise bu kahramanın sahsında 
12 Eylül sonrasında olusan bastırılmıs topluma yönelik genel bir elestiri 
yatmaktadır. Yazar, romanın 428. sayfasında bu elestiriyi Dsimsiz 
Kahramanın kendi ifadeleriyle söyle özetler: “Adım? Adımın ne önemi 
var? Çok istiyorsanız beni kendi adınızla çagırın. Bu bütün sorunları çözer. 
Zaten birbirimizden ne farkımız var? Belki bilmek istersiniz, artık yüzümü 
merak etmiyorum. 1981’de – her sey gibi – o da degismis. Sadece benimki 
mi? Aslında hepimizinki degisti, ama tek fark bu degisikligin benim 
yüzümde açıga çıkıyor olması. Dsterseniz, bu sizi rahatlatacaksa bana 
‘yüzsüz’ ün biri diyebilirsiniz.” (s. 428) Yazarın Dsimsiz Kahraman olarak 
adlandırdıgı bu kisi, her yönüyle askeri yönetimin sosyal hayatta görmeyi 
arzuladıgı, isminin önemi olmayan, korku ve baskıyla siyasetten azledilmis 
apolitik bir kisiliktir. Bu yozlasmanın nedenleri ise 1980 sonrasında tüm 
toplumu derinden etkileyen siyasi, kültürel ve sosyal gelismelerde 
aranmalıdır. Bu baskı süreci, insanların düsünme ve yorumlama yetisini 
zayıflatmıs, insani iliskilerini köreltmistir. Ayrıca insanlar maddiyat 
merkezli ve çıkar endeksli bir yasam anlayısına zorlanmıs, siyasi, sosyal, 
kültürel ve manevi erdemlerde topyekûn bir yozlasmaya mecbur 
bırakılmıstır. Eroglu romanında, 12 Mart romanlarından ve Kaan 
Arslanoglu’nun ‘Devrimciler’ romanından farklı olarak; sadece devletin 
kendi insanına uyguladıgı siddet, iskence ve baskı sahnelerini somut olarak 
göstermenin yanısıra, 12 Eylül sonrasında uyguladıgı baskı ve siddetle 
hedeflenen duyarsız insan ve onun nezdinde de bastırılmıs toplumun bu 
yozlasma içerisindeki genel görünümünü de resmetmistir. 

Romanda 1981 yılının anlatıcı için bir dönüm noktası oldugu bilgisi 
verilerek 12 Eylül askeri darbesi dönemine ait göndermeler, yasanan 
gözaltılar, sorgulamalar, baskılar ve siddet anlatıcı kahramanın geri-dönüs 
(flash-back) yöntemiyle okuyucuya sunulur. Ancak, anlatıcının geri 
dönüslerinde, geçmise ait bir ideoloji veya mevcut düzene karsı siyasi bir 
elestiri vurgusundan ziyade, iliskiye girdigi kadınları hatırlamada yardımcı 
olan tarihsel zaman dilimleri yer alır. Böylelikle yazar, politik yönü 
tükenmis anlatıcı kahramanla, romanın genel isleyisine katkısı olmayan 
geri dönüsleriyle iskence ve siddeti de geçistirir tarzda, alelade bir durum 
olarak aktarmıstır. Bunun yanısıra, sıkıyönetim uygulamalarını, apolitik 
yasamın ve bu yasama baglı olarak cinselligin ve zevk odaklı iliskilerin 
hatırlanması için birer süs olarak kullanmıstır. Bununla beraber, 12 Eylül 
iskencelerine dair anıları, yukarıda da belirtildigi gibi genellikle bir 
arkadas, nesne veya olayla ilgili bir anlatıyı dile getirdigi zaman 
hatırlamaktadır. Örnegin, iliskiye girdigi altı kadından biri olan Isık’ı 
düsünürken, Isık’ın önce gözaltına alınması ve sonrasında da 
tutuklanmasına dair anısını iç monolog yöntemiyle okuyucuya aktarır; “O, 
gözaltına almaya gittigimiz bir ‘rejim düsmanıydı” diye ifade eder (s. 146). 
Eroglu burada, Isık’ın sahsında tüm solu isaret ederek, sol kesimin askeri 
yönetim nezdindeki rejim düsmanlıgı konumunu da ortaya koyar. 
Anlatıcının diger bir iç monologunda ise, ortaokuldan arkadası Faruk’u 
hatırlarken, onun sıkıyönetim döneminde katı bir iskenceci oldugunu ve 
nasıl acımasızca iskence yöntemleri kullandıgından sözeder. Yine, 
üniversitede akademisyen olan ve tutuklanarak iskenceye tabi tutulan 
Tahir Hoca’yı da aynı sekilde okuyucu, anlatıcının geri dönüs yöntemiyle, 
iç monologlar aracılıgıyla ögrenir. Bununla birlikte anlatıcı, romanın birkaç 
yerinde halası ve kuzeniyle aralarında geçen diyaloglarda da, sık sık ordu 
yönetiminin toplum üzerinde kurdugu baskı ve uyguladıgı asırı siddete 
dair bilgiler paylasır. Anlatıcı, halasına basta komünistler olmak üzere, 
bütün devlet düsmanlarının nasıl etkisiz hale getirildiklerini anlatırken, 
halası ve yegeniyle, “1981’de bütün ülkede oldugu gibi Dstanbul’da da 
sıkıyönetim” (s. 29) oldugu bilgisini de paylasır. 

Eroglu’nun, olayları bizatihi tecrübe eden anlatıcı kahramanına, 
1981 yılında yüzünde apolitik kisilige geçis sürecinde beliren degisimleri 
fark ettirmesiyle, aslında 1981 yılından sonra toplumun genelinde 
hissedilen o dönemki apolitik geçisi sembolize etmeye çalısmıstır. Yazar 
kahramanının sahsında, askerî yönetimin dayattıgı yeni-insan tipi ve yeni 
toplum yapısını olusturmadaki basarısını gözler önüne sermek ve aynı 
zamanda hemen yanıbasında gerçeklesen büyük toplumsal olaylara 
duyarsız kalıp kendini degisimin rüzgarına kaptıran toplumun elestirisini 
yapmaktadır. 

Olayların etrafında cereyan ettigi bu anti-kahraman, romanın ilk 
bölümlerinde verilen bir iç monologunda içinden geçtigi degisim sürecinin 
farkında oldugunu belirtir ve bu farkındalıgı da belleginde su sekilde 
geçirerek ifade eder: “Yıllar sonra Tahir Bey’in kitabıyla ilgili bir yazıyı 
okudugumda, küçümseme yüklü bir ifadenin dogru olmasa da gerçegin 
soluk izlerini tasıdıgını ögrenecektim. Ama 1981’lerde iskence gören her 
tutuklunun denizle ilgili bir geçmisi olduguna inanırdım nedense. Aslında 
bu inancımı temellendiren Faruk’un ardında bıraktıgı, dudakları kurumus 
kanla mühürlenmis (s. 23) zavallıların zorlukla mırıldandıkları o sihirli, 
mavi sözcüktü: Su, su… Su sesi kulaklarında giderek denize dönüsürdü. 
Dskence yakınında olanları da etkiliyordu. Bu etkilenme bende sözcükler 
arasında akrabalıklar kesfetme, köprüler kurma seklinde ortaya çıkmıstı.” 
(s. 24). Anlatıcı kahraman, kendisinin darbe sonrasında görev yapan bir 
astegmen olarak olaylara taraflı bakıyor olmasına ragmen, romanın son 
bölümlerinde arkadası Nejat’la konusmasında söyledigi “1981’de çok sey 
oldu, insanlıgı katlettiler” (s. 325) cümlesi, o dönemlerde askeri yönetimin 
topluma karsı ciddi bir ön yargısı oldugunu ve bu önyargı neticesinde de 
uyguladıgı baskı ve siddeti özetler nitelikte. Buna karsın, yazar, anlatıcının 
ilk ve son kez duyarlı bir yaklasım içinde oldugunu da göstererek 
kendisinin toplumdan daha henüz ümidini kesmedigini anlatmaya çalısır. 

Sonuç 

12 Eylül 1980 askerî müdahalesi Türk toplumunda bir daha geri 
dönüsü olmayan büyük bir degisimin baslangıç noktasıdır. Bu degisim 
sürecinde öncelik, bireylerin depolitize edilerek siyasetten azledilmelerine 
verilmistir; böylelikle toplumda kültürel, ekonomik ve politik alanlarda 
arzu edilen kitlesel degisimin önü açılmıs olacaktı. Ülkedeki mevcut siyasi 
fikirleri kendi varlıgına birer tehdit olarak algılayan askeri rejim uyguladıgı 
asırı baskı ve siddet ile siyasal, sosyal ve kültürel hayatı tamamıyla 
kontrolü altına alıp kısa sürede toplumu sindirmeyi basarmıstı. Tüm bu 
uygulamalara gerekçe olarak da 1960’ların sonunda baslayıp 1980 yıllara 
kadar devam eden siyasi anarsi ve buna ek olarak da siyasilerin sokaktaki 
kavgayı bitirecek çözümü üretmedeki yetersizlikleriydi. Neticede askerî 
rejim, kısa sürede olayların bedelini azami derecede güç kullanarak, en sert 
sekliyle sol görüslü insanlar basta olmak üzere tüm siyasi gruplara ve 
toplumun geneline ödetmistir. Bu tarihten itibaren, bir taraftan yönetimin 
siyasetle alakalı yasakları had safhaya ulasırken diger taraftan da özel 
hayat, cinsellik, feminizm, içe dönüs, yalnızlık, tüketim, gibi konular 
medya aracılıgyla tesvik edilmistir. 

Bu çalısmada, sosyal ve siyasi boyutları açısından, daha önceki 
askeri darbelerde oldugu gibi, Türkiye’nin tüm sosyo-politik dinamiklerini 
sarsan 12 Eylül 1980 müdahalesinin, toplumu oldugu kadar edebiyatı de 
aynı derecede etkiledigi belirtilerek, özellikle müdahele sonrasında kaleme 
alınan romanlarda bu etkinin izleri sürülmeye çalısılmıstır. 
Türk romanı 1980’e kadar özellikle 60’lı yılların ortalarından sonra 
politik bir yelpaze içerisinde gelismis, sosyalist düsünce yapısı olmak üzere 
farklı siyasi ideolojilerin güdümünde devam etmistir. 1980 askerî 
müdahalesi, genelde bütün siyasi görüsleri hedef alsa da özelde özellikle 
yükselen sol düsünceyi kendine hedef seçmis; bir daha toparlanamaması 
arzusuyla solu önce unutturmak sonra da yok etme amacını tasımıstır; 
alternatif olarak da popülist, pragmatist, tüketimci, kendi için yasayan 
bencil bir düsünce yapısını dayatmıstır topluma. 

Çalısmamıza konu olan romanlarda, alısılmıs olay örgüsü ile klasik 
zaman anlayısı yerine, modern ve postmodern kurgunun kullanıldıgı 
görülür. ‘Yüz: 1981’in geri dönüs, diger bir ifadeyle flashback teknigini 
kullanması, ve anlatılan olaylarda sık sık yazarın üst anlatıcı rolüyle 
romanın kurgusuna müdahale etmesi, ‘Devrimciler’ romanında da 
anlatıcının hem herseyi bilen bir üst anlatıcı hem de olayları yasayan 
kahraman anlatıcı konumunda birbiri içinde olması ve olaylara çoklu bir 
bakıs açısıyla bakması, yazın hayatında teknik açıdan meydana gelen 
degisimlerin de bir göstergesidir. 1970’li yıllarda yazılan 12 Mart romanları, 
yazın teknikleri açısından birtakım elestirmenlerce zayıf bulunur; bunda da 
anlatımdan ziyade içerigin önem arz etmesi etkilidir. 1980’den sonraki 
romanlarda ise öne çıkan endiselerin anlatılan konunun ne oldugu degil, 
nasıl anlatıldıgı üzerinde odaklandıgı görülür. 

İncelenen iki romanda da 12 Eylül’ün izleri sürülmeye çalısılmıstır; 
siyasi ideolojilerin yok edilmesine dair askeri idare tarafından uygulanan 
sert ve siddete dayalı yönetim anlayısı, gözaltı ve cezaevi süreçleri, 
sorgulamalar, gözaltında yapılan işkenceler, siyasal örgütlerin ve 
ideolojilerin kendi iç hesaplasmaları ve çatısmaları, cinsellik ve ask 
kavramının siyasi hesaplasmalarla iç içe verilmesi, politikadan 
uzaklastırılmış bireyin ve toplumun insası gibi konular romanlarda ağırlık kazanmıştır. 


KAYNAKÇA 

ARSLANOGLU, Kaan (2006). Devrimciler, İstanbul: Dthaki Yayınları. 
AYTAÇ, Gürsel (1999). Çagdas Türk Romanları Üzerine  İncelemeler, Ankara: Gündogan Yayınları. 
BALIK, Macit (2009). “Türk Romanında 12 Darbesi”, International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, S. 4 /1-II Winter 2009 
BELGE, Murat (1994). Edebiyat Üstüne Yazılar, İstanbul: İletisim Yayınları. 
COSKUN, Sezai (2004). “İki Eserde İki Siyasi Dönem: Ya Tahammül Ya Sefer ve Mektup 
Askları”, Hece Hayat, Edebiyat, Siyaset Özel Sayısı, S. 90/91/92, s. 531–535. 
CEMAL, Hasan (2004). Tank Sesiyle Uyanmak, 12 Eylül Günlügü, Dstanbul: Dogan Kitap. 
DDNCER, Yesim (2011), 12 Eylül Romanında  İskence, İstanbul: Yazındergi Yayınevi. 
DOGAN, Erdal (2000). “Toplumda Vicdani Derinlik Azalıyor”, Radikal, İstanbul. 
ERTEM Ece, Cihan (2006). Romanlarda 12 Eylül Askerî Müdahalesi, Yayınlanmamıs Yüksek 
Lisans Tezi, Dstanbul: Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 
EROGLU, Mehmet (2000). Yüz: 1981, İstanbul: Everest Yayınları, 4. Basım. 
G]M]S, Semih (1998). “Fethi Naci ile Söylesi”, Cumhuriyet Kitap Eki, İstanbul: Yenigün Yayıncılık. 
GÜRBİLEK, Nurdan (2007). Vitrinde Yasamak, İstanbul: Metis Yaynları. 
GÜRSEL, Seyfettin (1998). “1980’li Yıllar ve Sonrası”, Cumhuriyetin 75. Yılı, İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık. 
KABACALI, Alpay (1992). Türkiye’de Gençlik Hareketleri, İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi. 
KARACA, Emin (2001). 12 Eylül’ün Arka Bahçesinde: Avrupada’ki Mültecilerle Konusmalar, İstanbul: GendaŞ Kültür. 
MORAN, Berna (1994). Türk Romanına Elestirel Bir Bakıs 3, İstanbul: İletisim Yayınları. 
NARLI, Mehmet (2007). Roman Ne Anlatır-Cumhuriyet Dönemi (1920-2000), Ankara: Akçag Yayınları. 
OKTAY, Ahmet (2002). Türkiye’de Popüler Kültür, İstanbul: Everest Yayınları. 
OKTAY, Ahmet (2004). “1980 Sonrası Romanı Üzerine Birkaç Önvarsayım”, Hece Hayat, Edebiyat, Siyaset Özel Sayısı, S. 90/91/92, s. 442–450. 
SEVER, Çigdem (2011). Geçmişle Hesaplaşmaya Bir Örnek: 12 Mart Romanları, Ankara: Atılım Üniversitesi. 
SEVİNÇ, Canan (2004). “Tanzimat’tan Bugüne Türk Romanında Siyaset”, Hece Hayat, Edebiyat, Siyaset Özel Sayısı, S. 90/91/92, s.511–530. 
TOSUN, Necip (2005). “Seksen Sonrası Türk Öyküsünde Yüzlesme, Yalnızlık, İçe Dönüs” Hece Öykü, S. 9, s.59-68. 
TÜRKEŞ, A. Ömer (2004). “Darbeler; Sözün Bittigi Zamanlar…” Hece Hayat, Edebiyat, Siyaset Özel Sayısı, S. 90/91/92, s. 426–434. 

TBMM ARAŞTIRMA KOMİSYON RAPORU İNDİR..

https://www.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem24/yil01/ss376_Cilt1.pdf

***

12 EYLÜL 1980 ASKERİ DARBESİ DEVRİMCİLER İLE YÜZLEŞME BÖLÜM 2

12 EYLÜL 1980 ASKERİ DARBESİ DEVRİMCİLER İLE YÜZLEŞME BÖLÜM 2




Moran aynı zamanda, Tanzimat döneminden baslayıp günümüze 
kadar uzanan süreçte, sosyal gerçekleri temasal anlamda yansıtmayı 
kendine vazife bilmis Türk romanının, 1980’lerde siyasetten arındırılmaya 
çalısılan toplum modeli anlayısıyla, yeni temaların islenmesine öncülük 
ettigini, farklı arayıslara girisen yenilikçi yazarların ise postmodernizm 
akımının da etkisiyle Türk romanında köktenci bir degisiklige zemin 
hazırladıklarını söyler (1994: 53). Bu degisimlerin temelinde Necip Tosun’a 
göre, “ideolojilere olan inancın sarsılması ve beraberinde kimlik bunalımı 
ve arayıslar” gelmektedir (Tosun, 2005: 59). Toplumdaki sosyal ve 
ekonomik degisimler sonucu dar gelirli isçi sorunlarını, köy ve köylüyü, 
gelir dagılımındaki esitsizlikleri vurgulayan romanların yerini, tarihsel kisi 
ve olaylar, özel yasam, erotik/pornografik, suç ve suçluluk, 
homoseksüellik gibi temalar üzerinde yogunlasarak sınıfsal olguları ve 
siyasi konuları dıslayan (Oktay, 2004: 447) romanlar alır. Bu dönemin 
romanlarında öne çıkan diger bir konu da Gürsel Aytaç’ın belirttigi gibi 
eylemcilerin 12 Eylül darbesi sonrası yasayıslarıdır (Aytaç, 1999: 85). Yine 
Necip Tosun’a göre; iskence ve cezaevi, devlet siddeti, feminism, cinsellik, 
özgürlük talepleri, despotism, üniversite ve diger akademik kurumlara 
yapılan baskı, örgüt içinde beliren siddet eylemleri, ideolojik grupların iç 
hesaplasmaları ve içine düstükleri çeliskiler, siyasi ideolojilere olan inancın 
kaybı, popülizm, ekonomik endiselerin, gündelik geçim, haz ve günlük 
yasama dayalı anlayısların yerlesmesi, medya kültürü, ideolojiden ziyade 
bireyin öne çıkarılıp yüceltilmesi, yazının tematik öneminin azalıp yazarın 
ön plana çıkması gibi konu ve anlayıslar, 1980 döneminde roman türünün 
karakteristik yapısını belirlemistir (Tosun, 2005: 59). 
Dönemin darbe sonrasında kaleme alınan ilk edebî ürünlerde, 
“yukarıdan asagıya yayılan ve giderek içsellesen sol karsıtı söylemlerle 
paralellik gösteren bir dil tutturan romanlarda, geçmis dönemde 
yasananlarla bir hesaplasmaya girisildigi gözlenir.” (Türkes, 2004: 432) 
Gürsel Aytaç, 80 sonrasının egilimlerinden birinin de “tarih konularına 
yönelmek, romanın zaman ve mekân ögelerini geçmise yerlestirmek” 
(Aytaç, 1999: 86) oldugunu savunur. Ahmet Oktay ise, 1980’lerin 
romanının biçimlendirilirken “emperyal yazın kanunu” (Oktay, 2002: 270) 
diye niteledigi, kapitalist ülkelerde kaleme alınan romanların ilkesel 
özelliklerinin göz önünde bulunduruldugu düsüncesindedir. (Oktay, 2002: 444) 

1980 Dönemi romanlarında görülen bu yenilikçi ve degisimci 
anlayıs, siyasi ve toplumsal gelismelerin yanısıra okur profilinin degismesi, 
beklentilerine cevap araması ve farklı yazınsal egilimlerin ortaya çıkması 
gibi kültürel kosulların dünyada oldugu gibi Türkiye’de kaleme alınan 
dönemin romanlarında da, farklılıgın tetikleyici unsurları arasındadır 
(Moran, 1994: 52). 1980’le birlikte, romanda ne yazıldıgı sorusundan çok 
nasıl yazıldıgına yönelik kaygılar öne çıkmıstır. Biçim kaygıları ve 
kuramsal tartısmalar ön planda tutulmus, yapısalcılık ve postmodernizm 
gibi yeni teknik ve anlatım türleri belirmistir. 
1960, 1970 ve 1980’li yıllarda Türkiye, kardesin kardese, babanın 
evladına düsman oldugu siyasi çatısmalara ve askeri darbelere tanık 
olmustur. Yukarıda da belirtildigi üzere edebiyat, özellikle de roman sanatı 
sosyal hayatta meydan gelen bu gerçekliklere kayıtsız kalamayarak 
dogrudan etkilenmistir. Romanın sosyal gerçeklere olan bu kayıtsızlıgı, söz 
konusu dönemi nasıl aktardıgı dikkat edilmesi gereken bir husustur. Türk 
siyasi ve sosyal yasamının bu karanlık dönemlerini romancıların bakıs açısı 
ile algıladıgımızda ortaya nasıl bir tablo çıktıgı, bu romanların tarihsel 
kaynaklar olarak bahsi geçen dönemden hangi izleri tasıdıgı, bizlere 
dönemin kültürel hafızasını nasıl betimledigi sorusu önem arz etmektedir. 
Bu çalısmada incelemesi yapılan 12 Eylül dönemine ait toplumsal bir 
gerçeklik olan devlet baskısı ve siddetinin, darbe sonrası yazılan eserlerde 
nasıl ele alındıgına dair soruya en dogru cevabı verebilmek için, romanın 
sosyoloji ve toplumsal gerçeklikle olan iliskisini ortaya koymak gerekir. Bu 
nedenle, çalısmanın bir sonraki bölümünde, roman ile toplumsal gerçeklik 
arasındaki iliskiye deginilecektir. 

‘Devrimciler’ ile ‘Yüz: 1981’ Romanlarında Baskı ve Siddet Sorunsalı 

12 Eylül askeri rejimi, 1961 Anayasası’nın saglamıs oldugu hak ve 
özgürlüklerle devamlı yükseliste olan siyasi ideolojileri özellikle de solu, 
anarsinin ana sebebi olarak görmekteydi (Ertem 2006, 42). 12 Eylül 1980’de 
yapılan müdahele sonrasında, ülkede ilan edilen sıkıyönetim kapsamında 
öncelikli olarak sol gruplar ve tüm ülke üzerinde baskı kurulmus; insanlar 
evlerinden zorla alınıp sorgulanmıs, ardından gözaltılar, iskenceler, 
idamlar ve ölümler insan hakları gözetilmeksizin hukuk dısı bir sekilde 
uygulanmıstsr (Balık, 2010: 10). Bu baglamda, tüm bu uygulamalara 
tanıklık eden dönemin bazı romancıları, eserlerinde kurgu olarak özellikle 
yasakları, baskıcı yönetim anlayısını, tutuklamaları, sorgu odalarında ve 
ceza evlerinde yapılan iskenceleri, programlanmıs fert ve toplum modelini, 
kaleme aldıkları romanlarda, o günleri tekrar yasarcasına geriye dönüs 
(flashback) yöntemi ile ifade etmislerdir. 

Dönemin bir kısım romancılarının da, özellikle 1980’den sonra etkin 
olmaya baslayan postmodernizm akımının etkisiyle de gerçeklerden 
uzaklasan eserler kaleme aldıkları görülmüstür. 12 Eylül dönemi 
kayıtlarında, yaklasık 177 kisinin, maruz kaldıgı iskenceler sonucu öldügü 
yazmaktadır; gözaltında veya cezaevlerinde meydana gelen ıüpheli ölüm 
vakaları da 500 civarındadir (Dinçer, 2011: 4). 12 Mart romanlarının aksine, 
dönemin yazarlarının bu denli trajik bir toplumsal gerçegi yazılarında 
yeterli düzeyde yer vermeyecek kadar gerekli ve ilham verici bulmuyor 
olmaları manidardır. Tabi bunda, 12 Eylül döneminin meydana getirdigi 
farklı kültürel atmosfer, askeri rejimin baskısı ve bunun neticesinde 
toplumda olusan inkâr psikolojisi gibi birtakım sebepler ileri sürülebilir. 


12 Mart romanları ile 12 Eylül romanları bazı elestirmenler 
tarafından farklı sekilde degerlendirilirler. Örnegin Fethi Naci, 12 Mart 
romanlarında sosyal gerçekçiligin izlerinin daha etkin oldugu, buna karsın 
12 Eylül romanlarında yogun askeri vesayetin de etkisiyle tolumsal 
gerçeklerden uzaklasıldıgı bu durumun da yenilikçi roman anlayııının 
öncülügünü yaptıgını belirtir (Gümüs, 1998: 4). Yesim Dinçer ‘12 Eylül 
Romanlarında Dskence’ adlı yazısında, 12 Mart romanlarına hâkim olan 
romantizmin 12 Eylül romanlarında tam olarak görülmedigini çünkü 
kimsenin artık kahraman olmadıgını belirtir. Dinçer yazısında, “68 kusagı 
baskaldırının sesiyse 78 kusagı da yenilginin rengine boyanmıstır. Yenilgi 
duygusu, 12 Eylül romanlarına –ve elbette 12 Eylül sonrası toplumaöylesine 
sinmistir ki iskencede çözülenler kadar direnenler de önemli bir is 
basarmıs saymazlar kendilerini. Oysa 12 Mart romanlarındaki hava 
bambaskadır. Tezgâhtan geçen herkes olaganüstü bir deneyim yasamıs 
olmanın verdigi ayrıcalıga sahiptir.” diye vurgular (Dinçer, 2011: 2). Berna 
Moran ise bu iki dönemin edebiyatını degerlendirirken, 12 Mart ve 12 Eylül 
darbelerinin toplumu topyekün yıkıma ugrattıgını ve bu durumun kültürel 
hayatı da dogal olarak etkisi altına aldıgını belirtip, 12 Eylül müdahelesinin 
sosyal gerçekligi yansıtması yönüyle türk romanına etkisini 12 Mart’ın tam 
tersi yönünde çok yetersiz oldugunu belirtir. Moran aynı zamanda, 12 
Eylül sonrası bir grup romancının uygulanan tüm siyasi baskılara boyun 
egmedigini, ayrıca dönemin yükselen postmodern anlayısına ragmen darbe 
sonrası sosyal gelismeleri, topluma uygulanan baskı ve siddeti realist bir 
yaklasımla eserlerinde konu ettiklerini ifade eder. (Moran, 1994: 56) 
12 Eylül sonrasında yazılan romanlar arasında anlatımı süsleyen 
hapishane, baskı ve iskence olgusunun en güzel örneklerinden biri, 
psikiyatri uzmanı romancı Kaan Arslanoglu’nun 1988’de yayınlanan ilk 
romanı Devrimciler’ dir. Arslanoglu romanında, devrimcilere karsı 
yürütülen sürek avları, aramalar, açılan davalar, hapisler, tehditler, 
cezaevlerinde ve gözaltındaki iskenceler, öldürmeler, korkular, 
hesaplasmalar, baskılar gibi birçok meseleyi somut ve ayrıntılı bir sekilde 
hiç bir siyasal görüsü de yüceltmeden, yadsımadan yansız olarak 
okuyucusuna sundugu görülmektedir. Diger bir ifadeyle, Arslanoglu 
romanında, liselerden, üniversitelerden, isçi kesiminden ve toplumun diger 
kesimlerinden seçtigi kahramanlarının maruz kaldıgı iskenceyi sayfalarca 
okuyucusuna anlatırken, abartısız, sade bir sekilde hem acıya maruz kalan 
kisinin duydugu agrı ve hissiyatı, hem de iskenceyi yapan mazoist ruhunu 
resmedebilmistir. Bunu yaparken deneyimlerinin yanısıra psikiyatri 
mesleginin kendisine giydirdigi donanımdan da yararlanmayı çok iyi 
basarmıstır. 

İskence olgusunu tüm detaylarıyla, romanın en uzun bölümlerinden biri olan 10. bölümde irdeleyen Arslanoglu, örgütün önde gelenlerinden biri olan Bedri adlı kahramanın bir kuyumcu soygununa karısması sonrasında, ögrencisi oldugu üniversiteye giderken polis tarafından yakalanıp gözaltına alınmasıyla baslayan zorlu ve uzun süreç üzerinden ele alır. Yazar, gözaltındaki uygulamalara romanında genis yer ayırmıs, pasif roldeki sorgulanan tutuklu ile aktif roldeki sorgulayan devlet görevli(leri)si arasında geçen iskenceyle karısık diyaloglara genis yer vererek tarafsız bir anlatımla okuyucusuna aktarmaya çalısmıstır. Soygun eylemini planlayan ve silahla birini yaralayan Bedri, kullandıgı silahın 
yerini, görüsme yapacagı kisileri, randevu yeri ve saatlerini itiraf etmesi 
için acımasızca yapılan bir iskenceden geçirilmektedir. Devrime olan 
inancına ihanet etmeme ugruna iskencelere uzun bir süre dayanan Bedri, 
son günlerinde, yüzünün siskinlikler ve morluklardan artık tanınmayacak 
halde oldugunu farkeder. Baktıgı aynadaki yüzünü tanımlarken sorgu ve 
iskence mekânının çirkin fiziki özelliklerinden de bahsederek mekânın, 
maruz kaldıgı kötü muameleye uygunlugunun tasvirini yapar: “Agzının 
yara bere içinde kaldıgı, burnundan iltihap aktıgı ilk günlerde ortamın 
tamamlayıcı bir unsuru olmustu tuhaf tuhaf pis kokular. Ardından duvarın 
o kendine has kokusu egemen olmustu tüm kokulara. Zaten gözleri perdeli 
bu insanlar için yalnızca sesler, kokular ve acılar vardı bu dünyada, hepsi 
de abartılı boyutlara ulasan duyumlarıyla. Yer yer sıvaları çıkmıs, yüzlerce 
binlerce kisinin kafasını, yüzünü, sırtını dayadıgı duvarın kokusu…” (s. 247). 
Arslanoglu romanında iskence olgusunu, 12 Mart romanlarında belirtildigi gibi soyut kavramların hâkim oldugu, gizli saklı Ziverbey kösklerinde uygulanan iskenceden ziyade, gün ortasında seyyar satıcıların, sokakta oynayan çocukların sesine karısan acı dolu çıglıkları nakleden örneklemeleri ile kullanır. Dstanbul’da Gayrettepe emniyeti oldugu anlasılan polis merkezinde yirmi günü askın iskence ve zulme maruz kalan ve geceyi bir kalorifer borusuna baglı geçiren ve bunun için de oturması imkânsız olan Bedri’nin tutuldugu ortamı söyle resmediyor: “…odanın penceresi, öte yanında sıra sıra apartmanlar bulunan dar bir sokaga bakar, binayı sokaktan ayıran alçak duvara birkaç metre mesafededir. O yüzden 
gündüz bile bazen karsı odalardan gelen çıglık seslerine, sokakta oynayan 
çocukların sesleri karısmaktadır. Cellâtlar genellikle aksam saat altıda 
yedide islerini bitirip evlerine giderler. Dısarıdan gelen sesler iste o vakitler 
daha duyulur hale gelir. “Buraak, Buraak.” Bir kadın sokakta oynayan 
çocugunu çagırmaktadır. Ya da kadınlar pencereden pencereye seslenirler: 

“Ferihaa, bu aksam balık var galiba, çok güzel koktu. (…) Duvar iki 
dünyayı birbirinden ayırır. Bir yanda yasamın gündelik tekdüze akısı, öte 
yanda gözleri baglı kurbanların zaman zaman gerçekliginden süpheye 
düstükleri karanlık acılar ve korkular dünyası…” (s. 236). 

Bununla birlikte romanda yazar, bu iskence ve siddeti salt bir vak’a 
aktarımıyla sınırlamamak, bir de olaya tarafsız bir gözle baktıgını 
okuyucuya hissettirmek düsüncesiyle olsa gerek, devrimci gençlerin 
sorgulanma, gözaltında tutulma ve sonrasındaki tutukluluk süreçlerinde 
maruz kaldıkları tüm siddeti, baskıyı, duydukları korkuyu söz konusu 
devrimci gençlerin iç konusmalarına da yansıtmıstır. Örnegin romanın 
kadın karakteri Aylin, romanın 11. bölümünde kendi iç monologlarında, 
Bedri’nin iskencelere daha fazla dayanamadıgını ve acılar içinde öldügü 
bilgisini paylasır. Aylin’in kendisi de gözaltından kısa bir süre önce çıkmıs 
ama iskencenin kendi psikolojisinde meydana getirdigi agır tahribattan 
henüz kurtulamamıstır. Görüstügü, konustugu hiç kimseye devletin 
ajanıdır korkusuyla kesinlikle güvenmemektedir. Her an tekrar gözaltına 
alınıp sorgulanma ve iskenceye maruz kalma korkusu Aylin’i baskı altında 
tutmaktadır. Bedri ve Ayli’nin sahsında yazar, askeri yönetim tarafından 
darbenin hemen akabinde tüm yurt genelinde ilan edilen sıkıyönetim 
geregi, her türlü siyasi olaya karısmıs, ideolojilere bulasmıs üniversite 
gençligine uygulanan baskı ve siddetin derecesini, iskenceler sonrasında 
gençlerde ve toplumun genelinde olusturulmaya çalısılan korku 
imparatorlugunu, bir tutuklama ve gözaltı esnasında oldukça kötü 
muameleye maruz kalan devrimci karakterlerin suur akısı ve iç 
konusmalarıyla okuyucuya sunar. Böylelikle yazar, hem solun öz 
elestirisini yapmak, hem de iskence ve baskının devrimci gençler üzerinde 
olusturdugu derin etkiyi ve neticesinde olusan psikolojik travmayı 
vurgulamak isteyerek baskıcı darbe zihniyetinin bireyler ve tüm toplum 
üzerindeki tahrip edici sonuçlarını yansıtmıstır. 

Romanın birçok yerinde tüm bu olumsuz kosullar, okuyucuya iç 
monologlar aracalıgıyla aktarılır. Yazarın, Aylin karakteriyle kullandıgı iç 
monolog teknigi aslında, toplumun o dönemki korku imparatorlugu 
sonrasında yasadıgı travmayı da göstermektedir. Sokaklarda üç bes kisinin 
bir araya gelip konusması ve birlikte yürümesinin dahi suç kabul edildigi 
bir ortamda, insanların açıktan fikirlerini, duygu ve düsüncelerini beyan 
etmeleri imkânsızdı. Aylin yine bir iç konusmasında, “Her gün insanlar 
yakalanıyor. Dün belki yirmi kisi. Bugün belki kırk kisi. Yarın da insanlar 
yakalanacak ve oraya götürülecekler. Orada neler yapılıyor ben biliyorum. 
Düs degil. O bina var. Su anda insanları ezmeye devam ediyor. Güç 
onlarda. Hak onlarda. Onlar her sey simdi. Biz hiçbir sey… Onların 
gözünde ben adı, sanı, okulu, evi belli bir düsmanım. Gece yarısı bir araba 
dayansa kapımıza tutup alacak” demektedir (s. 268). Arslanoglu, romanın 
bu bölümünde, darbe sonrasında sıkı yönetimle birlikte hayatın her 
kademesine hâkim olan atmosferi, topluma hakim olan, sosyal hayatı etkisi 
altına alan bir endise ve güvensizlik havasını yansıtmaktadır. Ülke geneline 
hâkim olan bu gergin ve korku dolu atmosfere dair ayrıntılar yine yazar 
tarafından, romanın 12. bölümde aktarılır.“Sokaklar asker ve polis 
kaynıyordu. Orduda ve poliste izinlerin kaldırıldıgı söyleniyordu. 

Aksamları dısarıya çıkmak tehlikenin bile bile kucagına atılmaktan baska 
bir sey degildi. Tedirgin halk, korkusundan erken erken evlere kapagı 
atıyor, karanlık sokaklarda polisler, askerler ve niyeti bozuklar dısında 
kimse kalmıyordu” (s. 280).

3 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***

12 EYLÜL 1980 ASKERİ DARBESİ DEVRİMCİLER İLE YÜZLEŞME BÖLÜM 1

12 EYLÜL 1980 ASKERİ DARBESİ DEVRİMCİLER İLE YÜZLEŞME BÖLÜM 1



1981’ ROMANLARINDAN  HAREKETLE 12 EYLÜL DÖNEMİNDE YAŞANAN DEVLET GÜDÜMLÜ BASKI VE ŞİDDET SORUNSALI 


Ahmet ALVER* 
Özet 

Bu Çalısmada, 12 Eylül askeri darbesini baskı ve siddetini direkt konu alan Kaan Arslanoglu’nun ‘Devrimciler’ ile Mehmet Erogiu’nun Yüz:1981 romanları incelenmistir. Türkiye’de darbe sonrası, yönetimi siyasilerden devralan askeri idarenin, toplumun bütününe uyguladıgı baskı ve siddete, dönemin aydınları gözüyle bakılarak, bu olguların edebi eserlerde nasıl konu edildigi incelenmistir. Böylelikle, romancıların dönemin siyasi ve toplumsal gelismelerini sanatla nasıl bütünleıtirdikleri üzerine yogunlasılarak 12 Eylül askeri darbesinin kültürel bellekteki izleri sürülmüstür. Devrimciler romanı yönetimin baskısı ve sansürüne ragmen dönemin gerçeklerini en cüretkar bir sekilde yansıtan romanlardan biri 
olması sebebiyle önem arz eder: ‘Yüz: 1981’ romanı ise ‘Devrimciler’ romanı gibi bireylere uygulanan siddet ve baskıyı kurgusunda yer vermesi, askeri idarenin topluma uyguladıgı siddet ve baskıyla olusturmayı arzuladıgı apolitik birey ve toplum modelini konu etmesi yönüyle önemli bir yere sahiptir. Bu roman ayrıca, olayları toplumda ezilen toplumun bakıs açısıyla degil, yönetime el koyan orduda vazifeli bir astegmenin bakıs açısıyla ele alması yönüyle de önem arzetmektedir. Çalışmada aynı zamanda, Türk siyasal hayatında, 1960’lı yıllarda baslayıp 1970’li yıllarda etkisini arttıran sosyo-politik olaylar kısaca özetlenmis, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında yasanan baskı ve siddet olaylarının istatiksel olarak genel bir anatomisi yapılmıstır. 

Giriş 

     Edebiyat, sosyal bilimler arasında insanı ele alan ve buna baglı olarak da insanın içinde yasadıgı toplumu en çok inceleyen bilim dallarının 
basında gelir. Dnsanı gerek bireysel gerekse de toplumsal bir bakıs açısı ile degerlendiren edebiyat bilimi, diger bir ifadeyle yasamın estetik ve sanatsal 
bir tarzda ifade edilmesidir. Edebiyat bu özelliginden dolayı, toplumun her kesiminden insanı; duygu ve düsüncesi, yasama dair yaklasımları, yasamı 
yorumlayısı, sevinci, kederi, özlemleri, bunalımları ve hayal kırıklıkları ile konu etmistir. Yasamı estetik bir tarzla aktarmayı gaye edinen edebiyat, bu 
fonksiyonunu yerine getirirken, aynı zamanda içinde var oldugu toplumun gerçekleri çerçevesinde, mensubu oldugu toplumun deger yargılarını, 
etkilesimlerini, tarihi ve siyasi dinamiklerini, sanatsal varlıgını, lisanını, o toplumun politik ve ekonomik yapısıyla bir bütün olarak inceler. 
Bu çalısmamızda, tarihsel anlamda Türkiye’de genis çaplı toplumsal ve siyasi kırılmalara sebep olmus 12 Eylül 1980 askeri darbesinin kültürel hayata 
etkileri incelenecektir; bu vesileyle toplumun sindirilmesi için yapılan hukuk dısı uygulamalarıyla belleklerde yer edinen 1980 döneminin 
özellikle de baskı ve siddet olgusunun kültürel hayata özellikle de romanlara yansıyan izleri ele alınacak. Ahmet Türkes, Mehmet Narlı ve Murat Belge 
gibi o dönemi yazılarında sıkça ele alan elestirmenler, Türk Edebiyatı’nda gerçek anlamda politik roman sayılabilecek ilk çalısmaların, 12 Mart 1971 askeri 
müdahelesi sonrasında kaleme alınan 12 Mart romanları oldugunu belirtirler (Belge, 1994: 114; Türkes, 2004: 428; Narlı 2007, 169). Türkiye’de 
romanın ilk defa politize olması 1970’li yıllarda baslayıp 1980’li yıllarda ivme kazandıgı kabul edilse de aslında bu durumun Tanzimat’a kadar 
uzandıgı, yasanan büyük siyasî ve toplumsal gelismelerin roman sanatını dogrudan etkiledigi bir gerçektir. Bunda, Tanzimat kusagı romancılarının 
yazıları vasıtasıyla, toplumun egitilmesi ve yeniden insası hususunda kendilerine büyük bir vazifenin düstügü bilincinin ciddi etkisi vardır. Bu 
durum, Tanzimat’ın birinci kusak sanatçılarını birer edebiyatçı olmaları yanısıra aynı zamanda, dönemin politik ve toplumsal meseleleriyle 
yakından ilgilenen politikacı, gazeteci ve fikir adamı olmalarından da kaynaklanmaktadır (Sevinç, 2004: 512). Cumhuriyetin ilanından sonraki 
süreçte, devrimleri ve Kemalist düsünceyi topluma yayma görevini üstlenen Türk romanı, 1940’lardan sonraki süreçte de, devrimlere ve 
merkezi hükümete karsı tavır takınmıs, fakir Anadolu insanının maddimanevi anlamda çektigi sıkıntılara ve yoksulluga dair sosyal gerçekleri 
elestirel bir dille ifade etmede bir araç olarak kullanılmıstır. 1960 ile 1980 yılları arasında yasanan üç askerî müdahale ve basarısızlıkla sonuçlanan iki askeri müdahele girisimi, sosyal hayatın yeniden sekillendirilmesi ve üstünlerin istedigi toplum modelini dayatmıstır. Dnsa edilen veya edilmeye çalısılan bu yeni toplum anlayısı, daha önceki dönemlerde de oldugu gibi sosyal gerçekleri ve kültürel 
hafızayı yansıtmaları açısından dönemin edebi çalısmalarında romancılar için etkin bir rol oynamıstır. Bu yıllardan itibaren edebiyat özellikle de roman, süratle siyasi ideolojilerin etkisi altına girmis ve bu ideolojilerin genis halk kitlelerine yayılmasında etkili bir araç olarak kullanılmıstır (Coskun, 2004: 531). 

1960’ların sonunda Avrupa’da patlak veren ve bir süre sonra 
Türkiye’de de kendini hissettiren ögrenci hareketleri, ülkedeki sag-sol 
çatısmasının fitilini ateslemistir. Özellikle büyük sehirlerde yogunluk 
gösteren bu olaylar, önceleri basit anlamda karsıt görüsteki üniversite 
gençligi arasında baslamıs, sonrasında da ülkenin ileride sosyal ve siyasi 
dengelerini altüst edecek silahlı bir mücadele haline dönüsmüstür. 
Politikacıların meseleleri çözmedeki yetersizligi, isteksizligi, siyasi 
uzlasının bir türlü saglanamaması ve birtakım güvenlik birimlerinin saga 
karsı tarafgir tutumu olayların büyümesinde etkin rol oynamıs, taslı, sopalı 
baslayan kavganın bir süre sonra silahlı bir savasa dönüsmesine zemin 
hazırlamıstır. Bu durumda asker, bir kez daha kıslasından çıkmak zorunda 
kalmıs ve olaylara müdahele ederek Demirel hükümetini istifaya 
zorlamıstır. Müdahele sonrası sokak olayları ve anarsi hız kaybetmemis 
aksine daha da artıs göstermistir. 1971 yılı Mayıs ayında, Dsrail 
Baskonsolosu Efraim Elrom’un Türkiye Halk Kurtulus Partisi Cephesi 
(THKP-C) tarafından kaçırılması ve tutuklu arkadasları serbest 
bırakılmazsa öldürüleceginin açıklanması, hükümetin Ankara, Dstanbul, 
Dzmir, Adana gibi birçok büyük sehirde askerin dayatmasıyla sıkıyönetim 
kararı almasına ve geriye dönük yasalar çıkarmasına sebep olmustur. 
Böylece genis çaplı bir cadı avı baslamıs ve aralarında Çetin Altan, Erdal 
Öz, Adalet Agaoglu, Fakir Baykurt, Dlhan Selçuk, Sabahattin Eyüboglu, 
Azra Erhat, Vedat Günyol ve Anayasa hukuku ders kitabından ötürü AÜ 
Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Mümtaz Sosyal gibi tanınmıs 
entellektüellerin de bulundugu birçok sol görüslü insane, baskınlar sonucu 
gözaltına alınmıs, sorgulanmıs ve türlü iskencelere maruz kalmıstır. 
(Ertem, 2006: 27) 12 Mart 1971 askeri müdahelesi sonrasında kaleme alınan 
12 Mart romanları, bu dönem Türk siyasi tarihinin kültürel bellegini 
kaydetmesi yönüyle önem arzetmektedir. Sıkı yönetim ile biraz da olsa 
durulan sokaklar 1974’e gelindiginde siyasi cinayetler ile tekrar sarsılmıs, 
1976 yılından itibaren ise ülkedeki tansiyon ve siyasi kargasa tavan 
yapmıstır. 

1970’li yılların sonuna dogru kurulan koalisyon hükümetleri, 
sokaklardaki can güvenligini saglayamaz hale gelmis, ekonomi ise çöküs 
sürecine girmisti (Kabacalı, 1992: 244). 11 Eylül 1980’e kadar durmaksızın 
devam eden ve yurt geneline yayılan sag-sol çatısması ve siyasi cinayetler, 
partilerin kendi aralarındaki kısır çekismeler toplumdaki siyasi 
kutuplasmayı alevlendirmistir. Tüm bunlara ek olarak ülke, sokaktaki 
anarsiyle ugrasırken bir de, ülkenin dogu illerinde artan kürtçülük 
hareketleri ve bunun neticesinde ortaya çıkan ayrılıkçı terör günden güne 
artmıs, siyasileri çaresiz bir duruma düsürmüstür. Artan anarsiyi kontrol 
altına alabilmek, ülkedeki asayisi tekrar saglayabilmek düsüncesiyle ordu, 
1960 ve 1971 yıllarında oldugu gibi bir kez daha sahneye çıkarak 12 Eylül 
1980’de sabah saat 4’te, TRT radyolarından yayınlanan Dstiklal Marsı ve 
Harbiye Marsı esliginde Türk Silahlı Kuvvetleri “Dç Hizmet Kanunu’nun 
verdigi Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama görevini…yerine 
getirme kararı almıstır. 12 Eylül darbesi, yapısı geregi daha önceki 
müdahelelere hiç benzemeyerek, toplumun her kesimini hedef almıstır. 
Böylelikle demokrasi, uygulanan asırı sertlik ile bir kez daha tarihin tozlu 
raflarına kaldırılmıstır (Cemal, 2004: 16). Kısa bir süre sonra da yurt 
genelinde sıkıyönetim ilan ederek tutuklamalara, gözaltılara, 
sorgulamalara ve iskencelere baslanmıstır. 11 Eylül gecesine kadar hızını 
kaybetmeden süren anarsi ortamının 13 Eylül’ de derhal sükunete 
kavusması, anarsinin istenerek yaratıldıgı yorumlarına yol açmıstır. Darbe 
sonrasında, Genel Kurmay Baskanlıgı’nın 1982’de yayınladıgı istatistiksel 
verilere göre; Aralık 1981 - Mayıs 1982 döneminde 14.086’sı “solcu”, 2941’i 
“ayrılıkçı” ve 347’si “sagcı” olmak üzere 17.734 kisi hakkında örgüt davası 
açılmıstır. 12 Eylül döneminin Dnsan Hakları Dernegi tarafından açıklanan 
kayıtlar ise çok daha çarpıcıdır: Gözaltına alınanlar: 650 bin kisi, dava 
açılan 210 bin kisi, yargılananlar 230 bin kisi, fislenenler ise 1.683.000 kisidir 
(Gürsel, 1998: 812). 

12 Eylül’ün toplumun çesitli kesimlerine olan etkilerini gösteren 
diger bir istatistiksel bilgi ise söyledir; 14 bin kisi siyasal haklarından 
mahrum bırakılmıs, 2000’nin üzerinde basın davası yoluyla 3000 gazeteci 
mahkemeye verilmis, 251 kitap yakılmıs, 937 film ise yasaklanmıstır. 
Böylece, 13 gazete hakkında 303 dava açılırken 458 süreli yayının 
yayımlanmasına izin verilmemistir. Ayrıca bu dönemde 30 bin kisi de 
siyasi mülteci olarak Dsviçre, Fransa, Belçika, Hollanda, Almanya ve 
Yunanistan gibi ülkeler basta olmak üzere Avrupa‘nın çesitli ülkelerine 
iltica etmistir (Karaca, 2001). Yukarıdaki istatiksel bilgiler gösteriyor ki, 12 
Eylül 1980 askerî müdahalesi, Türkiye’de toplumsal ve siyasi yapının 
temelden sarsıldıgı, silah zoruyla, dayatmalarla olusan yeni bir düzenin 
temellerinin atıldıgı bir kopma noktası olmustur. 

İskenceye maruz kalanların tam olarak sayısı bilinmemekle birlikte, 
12 Eylül darbesi sonrasında 650 bin kisinin gözaltına alındıgı çesitli resmi 
kaynaklarca dogrulanmakta dır. Bu rakamın tamamı iskence görmese de 
büyük bir kısmının baskı ve zulma maruz kalıp iskenceyle sorgulandıgını 
söylemek mümkündür. Yesim Dinçer ‘12 Eylül Romanında Dskence’ adlı 
yazısında yüz binlerce insanın bilip de polisin ya da askerin bilmedigi bir 
seyin “sır” olamayacagını, bunun için de 12 Eylül’de yapılan iskencelerde 
bilgi edinmekten ziyade caydırma ve cezalandırma gibi amaçların öne 
çıktıgı, “birey”den öte “toplum”un sindirilmesi hedeflendigini 
belirtmektedir. Dskence yapılan bedenlerden yükselen çıglıklar bir tür siren 
vazifesi görmüstür. Toplum “uyarı”yı apaçık duymus fakat korku ve 
gözaltına alınma endisesinden dolayı olaylara kulagını tıkayıp bunları 
unutmayı tercih etmistir (Dinçer, 2011: 2). 

12 Eylül 1980 Darbesinin Kültürel Bellegi 

Ahmet Türkes’in “Cumhuriyet tarihinin en kanlı dönemi (2004: 
430)” olarak tanımladıgı bu dönem, bir toplumun her yönüyle politikadan 
azledildigi, basın yayının yasaklandıgı, kitapların toplatılıp yok edildigi, 
entellektüellerin, akademisyenlerin gözaltına alınıp iskencelere maruz 
bırakıldıgı, binlerce gencin zindanlarda çürütüldügü bir dönem olmustur. 
Nurdan Gürbilek, darbe sonrası 80’li yılları, 1960 ve 1971 yılındaki 
darbelere kıyasla, bir toplumun kendi devleti eliyle yasayabilecegi en sert 
ve siddetli, baskıcı dönemi olarak tanımlar (Gürbilek, 2007: 101). 
Gürbilek, 1980’li yılları aynı zamanda, daha önce ancak siyasi 
tasarılar içinde varolabilen, bu tasarıların diline tabi olan kültürel 
taleplerin, kendilerini ifade imkânını bulabildikleri yıllar olarak da 
görmektedir (s. 102). Söyle ki; bir yandan ifade etme ve yazma özgürlügüne 
kısıtlama getiren zihniyet aynı zamanda bir söz patlamasının da bilinçli bir 
sekilde önünü açmıstır. O zamana kadar konusulmasında sakınca görülen, 
mahrem kabul edilen cinsellik gibi özel hayata ait mevzular basın ve 
televizyon aracılıgıyla kamuoyunun gündeminde yer almıstır. Gürbilek, 
özel hayata dair cinsel kavramların toplumsal bellege yerlestirilmek 
istenmesini daha çok bir özgürlesme ve bireysellesme söylemi içinde, her 
konuya hâkim olmak isteyen otoriter anlayıstan bagımsız olarak söze 
dökülmek istenmesini gerekçe olarak gösterir. Bu baglamda 80’li yılların 
önünü açtıgı degisimin en önemli ayaklarından biri olarak mahremiyetin 
ifsası görülmektedir (s. 23). 

12 Eylül’le degisime ugruyan bir diger unsur da, devletin varlıgına 
tehdit olusturdugu görüsünden dolayı “sömürü ve emek” gibi sol 
ideolojiyi temsil eden kavramların kamuoyu nezdinde basitlestirilmesi, 
haber degerlerinin düsürülmesi ve sadece nostaljik çagrısımları olan içi bos, 
degersiz kavramlar haline getirilmeleri yönünde kamuoyu olusturulma 
çabalarıdır. Bu amaç dogrultusunda gazeteler sansürlenerek risksiz bir 
alana çekilmislerdir. Örnegin dönemin büyük gazetelerinden Hürriyet’in 
hemen hemen tamamı, aile cinayetlerine ayrılmıstır. Macit Balık’a göre 
bütün bu haberlerde, o sırada yasanan baskının ve günlük hayatın sıradan 
bir olgusu haline getirilmis devlet siddetinin isaretlerini bulmak 
imkânsızdır (Balık, 2009: 11). Tam da devletin tekeli haline geldigi bir 
durumda, siddet sanki özel hayatın bir olgusuymus gibi ayrısır; ancak aile 
içi bir olay olarak anlamlandırılabilir, özel nedenler dısında bir nedeni 
yokmus gibidir” (Gürbilek, 2007: 53). Gazeteler böylelikle sansürlenerek 
daha etkisiz bir hale getirilmistir. 

1980’in etkileri, gazetelere uygulanan sansürün yanısıra, bir 
yönüyle politikaya temas eden düsünce merkezli tüm alanlar rejime karsı 
tehdit olarak görülmüs ve devlet tarafından baskı ve siddete maruz kalarak 
önce pasifize edilmisler, akabinde de yok edilerek yerlerini yeni 
yapılandırmalara, olusumlara ve örgütlenmelere bırakmıslardır. Sag ve sol 
olmak üzere her iki ideolojiden, basta entellektüeller olmak üzere 
okuyucuların ilgilerindeki degisimler de bu yeni örgütlenmelere ve 
olusumlara paralel olarak farklı renklere bürünmüstür. Böylelikle, iktidar 
sahiplerinin rejime muhalif kesimleri fiziksel ve psikolojik anlamda ölçüsüz 
bir siddetle yok etme girisiminden entelektüel hayat da payını almıstır. Bir 
yandan devrimciler, ülkücüler ve muhafazakâr kesim faili meçhullere 
kurban gitmis, iskence görmüs, hapishanelere kapatılmıs, öte yandan bu 
ideolojileri destekleyen yazarlar, kitaplar, yayıncılar ve okuyucular aynı 
derecede tehlikeli görülerek ölçüsüz bir sekilde baskı altında 
tutulmuslardır (Türkes, 2004: 430). 

Ülkeye hâkim olan 1980 rejiminin toplumu tümüyle depolitize etme 
anlayısı kısa sürede sosyal yapı üzerinde kendisini hissettirmeye baslamıs, 
edebiyat da bu degisimden nasibini almıstır. Bu bilinçli baskıcı 
yapılandırmanın sebebi konusunda yazar ve elestirmenlerin birlestikleri 
ortak fikir ise, uzun yıllar edebiyat dünyasına hâkim olan özellikle sol 
ideolojiyi kırmak ve pasifize ederek yok etme fikridir. Berna Moran, Ahmet 
Oktay gibi entellektüeller de bu fikri destekleyerek darbenin hedeflerinden 
birinin, 1960’larda filizlenmeye baslayan ve ciddi bir tehlike olarak 
algılanan sol düsünce yapısını çökertmek olduguna inanırlar (Moran, 1994: 
49; Oktay, 2004: 444). Korkunç bir baskı rejimi ile toplumu sindirmekten öte 
kalıcı bir etki bırakmayan 12 Mart müdahelesi asıl hedef olarak kendisine 
solu seçerken, 1980’deki müdahalenin agırlıklı olarak solun elini ayagını 
baglamak, toplumu yıldırmak degil, aynı zamanda mevcudu degistirerek 
toplumun geneline yeni degerler içeren bir dünya görüsü asılamaktır. 
Böylelikle, sadece solu degil beraberinde islamcı ve milliyetçi sag 
ideolojileri de temelden çökertmenin yolu açılmıs olacagından dolayı bu 
hedeflere ulasmak için öncelikle siyasi partilerin kapılarına kilit vurularak 
toplum depolitize edilmis, üniversiteler ve basın denetim altına alınarak 
aydınlar susturulmus (Moran, 1994: 49), bu yolla, toplumun her kesimi 
üstünde bir korku imparatorlugu kurulmustur. 


2 Cİ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.,

***