İnan Kahramanoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnan Kahramanoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Kasım 2018 Çarşamba

301. Maddeyi kim, Niçin değiştiriyor?

301. Maddeyi kim, Niçin değiştiriyor?



İnan Kahramanoğlu, 
05.05.2008/Sayı:185

Türklüğe hakaret artık suç değil 301’e karşı gerici ittifak

Türk Ceza Kanunu’nun 301. Maddesi’nin TBMM’de AKP tarafından değiştirilmesiyle birlikte uzun bir süredir devam eden “301 kaldırılsın” kampanyasında önemli bir adım atılmış oluyor.
Elbette 301 tartışması ne tek başına bir yasal değişiklikle sınırlıdır ne de 301 karşıtlarının iddia ettiği gibi bir demokratikleşme sorunudur.
301 üzerinde uzun bir süredir kopartılan fırtına ve tartışmanın tarafları dikkate alındığında da aslında meselenin boyutunun sadece bunlarla sınırlı olmadığı görülecektir.
301 tartışması Türk devletinin varlığına, Türk milli kimliğine ve Atatürk Cumhuriyetine yönelik kapsamlı bir saldırının parçasıdır; devamının geleceğinden kuşku duyulmamalıdır.
Gerçek şudur ki; Türkiye uzunca bir süredir adeta adı konmamış bir iç savaş ortamı içindedir. Türk Milleti’ne karşı ilan edilmemiş bir savaş yürüten Kürt-İslamcı cephe, Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak için Türk kimliğini ve Türk vatanını hedef tahtasına koymuştur. 301. Madde bu savaşın ön cephelerinden birisidir.
301 karşıtı gerici ittifaka bakıldığında bu gerçek farkedilecektir.
AKP, 301. Madde değişikliğini AB’nin isteği ile yapmaktadır ve AB komiseri Olli Rehn, Meclis’i teftişe geldiğinde değişiklik paketini çıkartarak AB’den “aferin” almak istemişlerdir, ama olmamıştır. ABD de Türkiye’nin “demokratikleştirilmesi” çerçevesinde 301’in kaldırılmasını istemiştir. PKK başta olmak üzere tüm bölücü gruplar, liberal çevreler ve TÜSİAD’da 301. maddeye karşı olduklarını her fırsatta açıklamaktadırlar. Dolayısıyla 301 karşıtı gerici cephe AB-ABD-AKP-TÜSİAD-PKK olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu ise Atatürk’e ve Cumhuriyet’e karşı her fırsatta ortaya çıkan malum gerici ittifaktır. 301. Madde de bu gerici ittifakın marifetiyle değiştirilmiştir.
Peki ama 301 üzerinde neden bu kadar ısrarla durulmuştur ve bu değişikliğin olası sonuçları ne olacaktır?
141, 142 ve 163’ün kaldırılması Şeriatı getirdi, 301 değişikliği bölünme getirecek
301. Madde’nin değiştirilmesi Türkiye’de yeni bir dönemin de işaretidir aslında. “Bu yeni dönemde Türkiye’yi neler bekliyor?” sorusunu cevaplandırmak içinse süreci biraz daha geriye götürmek gerekmektedir.
301 karşıtları esas olarak 301’in demokratikleşmenin önünde önemli bir engel olduğunu söylemekte ve AB’ye üyelik süreci içinde 301. Madde’nin kaldırılmasının Türkiye’nin demokratikleşmesinde önemli bir adım olacağını iddia etmektedirler.
Tam da burada demokratikleşme tartışmalarında önemli bir başka dönüm noktası olan 141, 142 ve163. Maddeler ve Terörle Mücadele Yasası’nın 8. Maddesi üzerinde yapılan tartışmalara dönmek ve aradan geçen süreçte nelerin değiştiğine bakmak gerekmektedir.
Özal döneminde düşünce özgürlüğünün önündeki en büyük engel olarak gösterilen 141, 142 ve 163. maddelerin kaldırılması da tıpkı bugünkü 301 tartışmasında olduğu gibi büyük bir kampanyaya dönüştürülmüş ve sonunda pek çok ilerici aydının da desteğiyle söz konusu maddeler değiştirilmişti.
141, 142 ve 163. maddeler esas itibariyle Şeriat propagandasını engellemeye yönelik hükümler taşımaktaydılar ve demokratikleşme adı altında kaldırıldılar.
Şeriat propagandasının ve Şeriatçı örgütlenmenin önünü açan bu değişikliklerin ardından, tarikatların siyasal ve toplumsal alanda açıkça faaliyet yürütmelerinin önü açılmış, hemen ardından da Refah Partisi’nin iktidara taşınması ile toplum tamamıyla gerici bir kuşatmanın içine düşürülmüştür.
Bugün AKP iktidarına giden yol 141, 142 ve 163. madde ile açılan “demokratik” ortamın bir sonucudur.
Dolayısıyla bu ilk demokratikleşme adımının Türkiye’ye hediyesi AKP faşizmi olmuştur.
İkinci bir önemli yasa değişikliği ise daha yakın bir dönemde yürürlükten kaldırılan Terörle Mücadele Yasası’nın 8. Maddesi’dir.
Bu maddenin kaldırılmasıyla birlikte de bölücü örgütün örgütlenme ve propaganda faaliyetleri tümüyle serbest bırakılmıştır. Bugün artık sıradan bir durum haline gelen Apo posterli ve sözde Kürdistan bayraklı gösterilerin Doğu ve Güneydoğu’dan büyük şehirlere, sokak aralarından meydanlara kadar yayılması ve her türlü bölücü faaliyetin cezasız kalması bu değişikliğin yarattığı ortamın sonucudur.
Dolayısıyla bu demokratikleşme hamlesinin de Türkiye’ye hediyesi bölücülüğün güçlenmesi ve PKK’nın siyasal uzantılarının Meclis’e kadar girmeleri olmuştur.
301 değişikliği ile gelen yeni “demokratikleşme” adımı ise diğer demokratikleşme hamlelerinin bir devamı niteliğindedir ve bu değişikliğin Türkiye’ye hediyesi ise hiç kuşkunuz olmasın Türkiye’nin etnik paçalara ayrılması ve bölünmesi olacaktır. Tehlike bu kadar büyüktür.
“Türklük” neden hedef?
301. Madde’de yapılan değişikliklere bakıldığında esas hedefin “Türklük” olduğu görülmektedir. Gerçi 301 karşıtlarının esas amacı 301’in tamamen kaldırılmasıydı ancak AKP bir manevra yaparak yasanın tamamını değil, yasadaki “Türklük” ibaresini ortadan kaldırdı. Böylelikle AKP hem 301’i şeklen de olsa muhafaza ederek kendisine yönelecek toplumsal tepkiyi azaltmış oldu hem de “Türklük” ifadesini yasadan çıkararak yasanın özünü değiştirdi ve kendisinin de başını çektiği 301 karşıtı cephenin gerçek amacını gerçekleştirmiş oldu.
301. Madde’de yapılan değişiklik tartışmalarında da tartışmanın dönüp dolaştığı yer “Türklük” tanımı oldu. Yapılan değişiklikle birlikte “Türklük” yerine “Türk Milleti” tanımı getiriliyor. Değişiklikten önceki tanımlama şöyleydi: “Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
Değişiklikten sonraki tanımlama ise şöyle: “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ve devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
Böylelikle “Türklük” yerine “Türk Milleti”, “Cumhuriyet” yerine ise “Türkiye Cumhuriyeti devleti” konmuş oluyor.
Basitçe bakıldığında çok da büyük bir farklılık yokmuş gibi gözükse de aslında ortada çok sinsi bir oyun olduğu görülüyor.
Mustafa Kemal, Cumhuriyet’i kurarken milli kimliği ve milli devlet yapısını Türklük üzerine kurmuştu. Dolayısıyla Türklük, hem Anayasa’nın hem de Cumhuriyet’in özünü temsil etmektedir. Türklüğün kaldırılması ile birlikte bu öz ortadan kaldırılmış olmaktadır.
Türklük ile Türk Milleti’nin birbirinden ayrı tanımlaması ise, Türklüğe dayanan Türk ulusal kimliğinin ortadan kaldırılmasıdır. Bu değişiklikten sonra “Türk” bir milletin adı değil bir etnik kimlik olmaktadır. “Türk Milleti” ise pek çok etnik unsurun oluşturduğu bir üst kimlik olmaktadır. Zaten Tayyip’in daha önce yaptığı “Türkiye’de 37 farklı etnik kimlik var” açıklaması ve “Ne Mutlu Türk’üm diyene” sözüne karşı çıkışı da asıl niyetin ne olduğunu açıkça göstermektedir.
Atatürk’ün Türk Milleti tanımlaması ırkçı bir tanımlamaya dayanmamaktadır ama Atatürk, Medeni Bilgiler kitabında da belirtildiği üzere Türk Milleti’ni “ırk, dil, kültür ve ortak kıvanç ve tasa” üzerinden tanımlamaktadır.
Dil birliği, zaten daha önceki “demokratikleşme” hamlelerinin bir sonucu olarak, Kürtçe eğitim yolunun açılmasıyla sekteye uğratılmıştır.
Türklük tanımının ortadan kaldırılması ise son aşamadır. Böylelikle Atatürk tarafından konulan millet olma şartlarının tümü yok edilmektedir.
“Cumhuriyet” yerine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” ibaresinin konması da aynı derecede önemlidir. “Cumhuriyet”, Atatürk İlke ve Devrimlerinin tümünü kapsayan bir tanımlama iken, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” sadece bir kurumsal varlık olarak devlete vurgu yapmaktadır. Buradaki “Cumhuriyet” tanımlamasının “İran İslam Cumhuriyeti” tanımlamasındaki cumhuriyetten hiçbir farkı da kalmamaktadır aslında.
Böylelikle rejimin temel niteliği olan Cumhuriyet ve Cumhuriyet’te ifadesini bulan tüm kazanımlar da el çabukluğuyla bir kenara atılmaktadır.
Türklük yerine Türkiyelilik
Türklüğün yok edilmesinin bir sonraki aşaması ise rahatlıkla tahmin edileceği üzere Türkiyelilik olmaktadır. “Türk milleti” tanımı şimdilik bir ara aşama olarak kabul edilmektedir ama bunların “Türk milleti” tanımını da kabul etmedikleri zaten bilinmektedir.
Gerek Apo, gerekse Tayyip ve onların destekçisi liberal, Şeriatçı ve Kürtçüler zaten yıllardır “Türk” yerine “Türkiyeliliği önermektedirler. Türklüğün ortadan kaldırılıp Türk’ün bir alt kimliğe dönüştürüldüğü bir toplumda birleştirici kimlik olarak da Türkiyelilik üst kimliği ortaya konacaktır.
Böylelikle 301 tartışmasının nihai hedefi olarak Türk ulusal kimliğinin alt-üst kimliklere parçalanması ve ortak kimlik olarak da “Türkiyelilik”te buluşulması önerilecektir.
Ancak bütün bu kelime oyunlarının arkasında yatan çok daha büyük bir plan vardır. Atatürk, Türk kimliğini tarif ettikten hemen sonra “Türkiye Türklerindir” diyerek Türk vatanının öz sahiplerinin de Türkler olduğunu vurgulamaktadır. Oysa Türklüğün ve Türk’ün ortadan kaldırıldığı çok etnili bir toplumda Misak-ı Milli sınırları da tartışmaya açılacaktır. Zira üzerinde yaşanılan toprak parçası da bütün etnik kimliklerin ortak malı olacak ve isteyen etnik kimlik, kendisine düşen toprak parçası üzerinde kendi egemenliğini kurma hakkını da doğal olarak elde edecektir.
Demek ki Türklüğün ortadan kaldırıldığı bir yasal düzenleme, Türklerin Türk vatanı üzerindeki egemenliğini de hukuken ortadan kaldıracaktır. Plan budur.
Sıra yeni Anayasa’da
301. Madde tartışmalarının istenildiği biçimde sonuçlandırılmasından sonra rota yeniden Anayasa tartışmalarına çevrilmektedir. AKP hem kapatma davasından kurtulmak ama daha da önemlisi uzun vadeli planlarını hayata geçirmek için elindeki Meclis çoğunluğunu kullanarak Anayasa’yı tümden değiştirecek ve Türkiye’yi ciddi bir rejim değişikliğinin eşiğine getirecektir. Şimdi tam da buradayız.
Anayasa tartışmasının dönüp dolaşıp “ideolojisiz Anayasa yapmak” gibi komik ve hukuk dışı bir eksene oturtulması da bu çerçevede anlamlıdır. “İdeolojisiz Anayasa”dan kastedilense Türk milliyetçiliği ve Atatürkçülüğün olmadığı bir Anayasadır.
Anayasa’nın başlangıç maddelerinin özünü ve ruhunu teşkil eden bu tanımlamaların ortadan kaldırılması ile birlikte Anayasa aslında fiilen ortadan kaldırılmış olacaktır.
AKP Anayasası, TÜRKSOLU’nda daha önce de vurguladığımız gibi bir Şeriat Anayasası olacaktır. Ama bununla birlikte AKP’nin kurmak istediği Osmanlı tipi bir Hilafet rejimi içinde çok etnili, çok dilli ve çok dinli bir toplumsal yapı planlanmaktadır ve yapılacak anayasa da bu kozmopolit yapıyı düzenleyecek bir konfederal devlet öngörmektedir. Demek ki Cumhuriyet yerine federal ya da konfederal bir hilafet devleti düzenine geçiş için önce “tek devlet, tek millet, tek bayrak” anlayışı ortadan kaldırılmalıdır. Bunun için Türk Milliyetçiliğine karşı büyük bir kampanya açılmış, Türk kimliği ve Türklük de bu nedenle kaldırılmak istenmektedir.
Bütün bu planlar gerçekleştiğinde de Türk Milliyetçiliği ve Türklük temelinde kurulan Türk devleti tümüyle ortadan kaldırılmış olacaktır. Bu noktaya da varmak üzereyiz.
Kürt-İslam faşizmi kendisini demokratikleşme olarak pazarlıyor
İlginçtir, Türkiye demokratikleşme tartışmalarının yaşandığı her dönemin ardından koyu bir faşizme gebe kalmıştır. Dolayısıyla demokratikleşme tartışmasının aslında faşist bir rejimin kuruluşunu maskelemek gibi bir işlevi olduğunu görmek gerekmektedir. Faşizm bu topraklarda kendisini demokratikleşme olarak pazarlamaktadır. Ama “Biz bu filmi daha önce de görmüştük”!
II. Abdülhamit’in 33 yıl süren istibdat dönemi Meşrutiyet’le gelecek hürriyet beklentilerinin hemen ertesinde gelmiştir. Çok partili sistemin demokratikleşme tartışmalarının Türkiye’ye hediyesi ise DP diktatörlüğü olmuştur. AKP faşizmi de AB süreci içinde Türkiye’nin “demokratikleştirilmesi” projesinin bir ürünüdür.
Demokratikleşme tartışmalarının temel dayanaklarından en önemlisi ise düşünce özgürlüğüdür. Ancak bizim Kürt-İslamcı ve liberal faşistlerin düşünce özgürlüğü, hukukun üstünlüğü ve insan hakları gibi hakları sadece kendileri için istedikleri de artık bilinen bir gerçektir.
Bunlar için ulusalcılık ve milliyetçilik bir fikir olarak bile tahammül edilemeyecek kavramlardır, ama her türden Şeriat propagandası ve bölücü talep demokratik haktır. Bunlar için şehitler insan değildir, ama teröristlerin insan hakları çerçevesinde korunması gerekmektedir. Ulusalcıları çete olarak göstermek ve savcıları göreve çağırmak, ama AKP hakkında hukuk kuralları çerçevesinde bir kapatma davası açıldığında aynı savcılara hakaret etmek bunların değişmeyen yöntemidir.
Bütün bu çifte standart kokan tavırları alt alta koyduğunuzda bunların esas dertlerinin demokrasi, insan hakları ya da hukuk devleti olmadığı, aksine sadece kendi isteklerinin gerçekleşeceği bir faşist rejim hayal ettikleri rahatlıkla görülecektir.
Zaten maksatlarının bu olduğu her olayda ortaya çıkmaktadır.
Örneğin değiştirilen 301. Madde’nin 4. fıkrasında Türklüğe hakaret gerektiren suç tanımlanırken “Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç sayılmaz” ibaresi bulunmaktadır ve eleştirinin değil hakaretin suç olduğu açıkça yazılıdır.
Üstelik aynı suç tanımlaması AB ülkelerinde de aynı şekilde ceza yasalarında yeralmaktadır.
Bunlar, 301 tartışması ilk gündeme geldiğinde Avrupa ülkelerinde bu tür antidemokratik maddelerin bulunmadığını söyleyip 301’i AB çerçevesinde kaldırmak istemişlerdir. Ama yalancının mumu yatsıya kadar yanmış ve AB üyesi ülkelerde 301. Madde benzeri maddelerin bulunduğu ve üstelik pek çoğunun Türk Ceza Kanunu’ndan daha ağır cezalar içerdiği de ortaya çıkmıştır. Bunlardan birkaçını örnek vermek gerekirse; Alman Ceza Kanunu’nun 9, İtalyan Ceza Kanunu’nun 292, İspanya Ceza Kanunu’nun 543, Danimarka Ceza Kanunu’nun 30. Maddeleri bu ülkelerin ulusal kimliklerine ve devletin temel niteliklerine yönelik hakareti, ulusal güvenlik tehdidi saymakta ve cezalandırmaktadır.
Üstelik bu ülkelerin pek çoğunda da yüzlerce kişi bu ceza maddelerini ihlal ettikleri gerekçesiyle ceza almaktadırlar. Türkiye’de ise 301. Madde, değiştirilmeden önce bile neredeyse doğru dürüst işletilmemiştir.
Kaldı ki bugün pek çok Avrupa ülkesinde bırakın devlete ve millete küfretmeyi “Ermeni soykırımı yoktur” demek bile suç sayılmaktadır. Yani o çağdaşlık timsali Batılı ülkeler bilimsel bir tez olarak bile Ermeni yalanlarının açığa vurulmasını engellemekte ve dahası bunu suç saymaktadırlar. Hatırlayın; Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr Yusuf Halaçoğlu bir akademisyen olarak soykırım yoktur tezini dillendirdiği için hakkında tutuklama kararı çıkartılmıştı.
Ama bizim Şeriatçı, Kürtçü ve entel-liboş takımı eleştirmeyi de geçtik, ille de Türklüğe küfretmek istemektedir.
İyi de, bırakın bir millete ve devlete küfretmeyi bir kişiye bile küfretmek ceza yasalarında suç teşkil ederken rejimin niteliğine ve anayasanın tanımladığı Türk kimliğine küfretmek neden suç olmaktan çıkarılmaktır?
Etnik boğazlaşmaya davetiye çıkarıyor
301 tartışmasının bu denli yoğun biçimde gündeme gelmesinde özellikle Hrant Dink ve Orhan Pamuk gibi isimlerin Türk milletine yaptıkları hakaretler sonunda mahkemelik olmalarının da büyük etkisi vardır. Şimdi Türklük tanımı ortadan kaldırılıp Türkler, Türkiye’de yaşayan etnik kimliklerden biri haline getirildiği için Hrant gibi “Türk’ten boşalacak zehirli kan”dan bahseden birisi ya da Orhan Pamuk gibi “Türkler 1 milyon Ermeniyi ve 30 bin Kürdü kesti” diyen birisi artık ceza almayacaktır. Çünkü Türk Milleti’ne değil etnik bir kimlik olan Türk’e küfretmiş sayılacaktır ve bunun da yasal bir yaptırımı bulunmamaktadır.
Ancak hem Dink’in hem de Pamuk ve onların izinden gidenlerin tüm açıklamaları ilginçtir sadece Türkiye’deki etnik kimlikleri birbirine düşürmek amacı taşımaktadır. Örneğin bunlardan bir tanesi bile kalkıp ABD emperyalizmini ya da AB faşizmini eleştirmemekte yine neredeyse hiçbiri AKP iktidarının ya da sermaye çevrelerinin ihanetlerini yazmamaktadır. Varsa yoksa Atatürkçülük, milliyetçilik, “Ezilen Kürtler”, “Katledilen Ermeniler”.
Yani esas mesele Türkleri aşağılamaktan da öte Türkiye’nin toplumsal dokusunu ve sosyal uyumunu da ortadan kaldırmaktır. İstedikleri budur.
Ancak bu tür ayak oyunlarının toplumda onların iddia ettiği gibi milliyetçi tepkiyi frenlemek yerine etnik kimlikler arası boğazlaşmanın önünü açacağını da hemen belirtmek zorundayız. 301 düşmanları Türklüğü kelime oyunları ile bir kenara atabilirler, ama bu ülkenin gerçek sahibi olan Türk milletini ne yapacaklardır?
Aslında bunların gerçek amacı Türkleri Anadolu coğrafyasından tümüyle atmaktır. Zaten “Bu toprakların asıl sahiplerinin Kürtler/Ermeniler olduğu, Türklerin Orta Asya’dan geldikleri ve yine oraya gönderilmeleri” yollu Kürtçü/Ermenici teoriler bugün açıkça telaffuz edilmektedir. Ancak bu gidişatın dönüp dolaşıp yine onları vuracağını hatırlatmak isteriz.
Dahası, Türklere hakaret etmenin, küfretmenin serbest bırakıldığı bir toplumda bu hakaretlere karşı gelişecek toplumsal tepkinin varabileceği uç noktaların tek sorumlusu da 301’i uygulamadan kaldıran ve toplumsal çatışmanın önünü açanlar olacaktır. Bizden söylemesi.
AKP referanduma neden cesaret edemedi?
Halkın din duygularını sömüren, erzak ve kömür paketleriyle oy satın alan AKP, seçimlerde almış olduğu bu oyları her fırsatta öne sürüp, yapmak istediği değişikliklere her karşı çıkışı da referandum tehdidiyle bertaraf etmektedir.
AKP madem milli iradeye o kadar güvenmektedir, o halde 301. Maddeyi de referanduma götürseydi. Üstelik sadece 301’i değiştirmeyi değil tümden kaldırmayı da oylamaya sunsaydı. Nasılsa çoğunluk arkasında!
Ama AKP Türk milletini bugüne kadar yaptığı gibi kandırmanın artık mümkün olmadığını görmüş olmalı ki, değişiklik öncesi bırakın referandum sözcüğünü telaffuz etmeyi, değişiklik teklifini hükümet ya da parti teklifi olarak değil bir grup milletvekilinin önergesi olarak Meclis’e sundu. Bu da AKP’nin milli iradenin sözcüsü değil tam tersine milli iradenin düşmanı olduğunu göstermektedir.
AKP “milli irade” diyerek Türk Milletini ortadan kaldırmanın hesapları içindedir ama millet oynanan oyunun er-geç farkına varacak ve o zaman milli iradeyi ortadan kaldıranlar mutlaka bunun hesabını vereceklerdir.
Ancak milli irade AKP’den hesap sormadan önce Türk adaleti AKP’den bunun hesabını sormalıdır. 301. maddenin değiştirilmesi Anayasa’nın başlangıç ilkelerinin ve ruhunun ortadan kaldırılmasıdır Bu nedenle 301. maddenin değiştirilmesi fiili AKP’ye yönelik kapatma davasına, kapatma gerekçelerinden birisi olarak eklenmelidir.
Esasen 301. Madde’de yapılan değişiklik bile tek başına AKP’nin kapatılması için yeterlidir. Faşist Parti kapatılmadan Türklere özgürlük yoktur!
***

1 Nisan 2018 Pazar

AKP’nin Uzan’ı susturma operasyonu,

AKP’nin Uzan’ı susturma operasyonu:


İnan Kahramanoğlu
23.02.2004/Sayı:

Cem Uzan AKP’nin Uzan’ı susturma operasyonu:
“Bürokratik diktatörlük” iş başında

Cem Uzan

AKP hükümetinin Uzanlara yönelik yoketme operasyonu 15 Şubat’ta Uzanlara ait 380 şirkete el konulmasıyla büyük ölçüde tamamlanmış oluyor.

Uzanlara kim neden saldırıyor? Uzan konusunda nasıl bir tavır almak gerek? Herkes tarafından merak edilen ve cevaplandırılması beklenen sorular bunlar.

AB lobisinden Uzanlara ölümcül darbe

Aslında Operasyonun gerekçesi ve kimler tarafından tezgahlandığı gün gibi ortada. Operasyona yönelik tepkilere baktığımızda Uzanlara karşı oluşan ortak cepheyi kolaylıkla görebiliyoruz. AKP, AKP yandaşı şeriatçı basın yayın kuruluşları, TÜSİAD ve Aydın Doğan, Uzanlar’a yönelik linç kampanyasının baş aktörleri.

Şeriatçı basın olayın ardından AKP’yi yolsuzlukla mücadele konusundaki başarılarından ötürü kutluyor. Vakit AKP’yi alkışlıyor ve devamının gelmesi dileğinde bulunuyor.

Tayyip’in bir yılı aşkın iktidarı boyunca Kıbrıs’tan Kuzey Irak’a dış politikada gösterdiği verkurtulcu tavır, Büyük şeytan ABD ile işbirliği, Yahudi lobisinden aldığı ödüller ve canciğer kuzu sarması pozları düşünüldüğünde, şeriatçıların zar zor buldukları bu kozu ellerinden geldiğince iyi kullanmaya çalışmaları doğal. Şaşırmıyoruz.

Uzanların baş düşmanı Doğan Medya gazeteleri de olayı sevinçle karşılıyorlar. Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, Uzan operasyonunu değerlendiren yazısında Uzanların yolsuzluklarından hortumculuklarına, bu ailenin Türkiye açısından nasıl bir talihsizlik olduğunu anlatıyor, Uzanların devletin ve halkın sırtına bindirdiği milyarlarca dolardan bahsederek operasyondan duyduğu memnuniyeti dile getiriyor. Elbette Türk basınındaki bu “kara leke”nin temizlenmesiyle ortalık “basın ilkeleri” doğrultusunda çalışan, pür-i pak Doğan Medya’ya kalıyor. Özkök, patronu Aydın Doğan’a yönelik yolsuzluk iddialarını, Doğan’ın AKP ile seçim öncesinde yaptığı pazarlıkları ve işbirliği karşılığı verilen teşvik ve borç ertelemelerini bir çırpıda unutturuveriyor.

Banka hortumcusu işadamlarına kelepçe takıldığında ortalığı ayağa kaldıran Özkök, Cem Uzan’ın yokedilmesini büyük bir memnuniyetle seyrediyor. Doğan Medya’nın “ilkeli” yayıncılığını ibretle seyrediyoruz.

Adalet Bakanı Cemil Çiçek ise baştan sona hukuksuzluk örneği olan ve hiçbir maddi dayanağı olmayan bu yoketme girişiminin kişisel bir yanının bulunmadığını söylüyor. Çiçek’in açıklamasına sadece gülüyoruz.

Uzan operasyonu TÜSİAD çevresinde de benzer tepkilere yolaçıyor. Büyük sermaye hem önemli rakiplerinden birisinin yok edilmesiyle seviniyor hem de hükümetle olan yakın ilişkilerini operasyona verdiği destekle pekiştiriyor. Sermayenin işbirlikçiliğine verip normal karşılıyoruz.

Peki ama bütün yaşananlardan sonra Uzan olayını nasıl değerlendirmek gerekli?

AKP siyasi rakiplerini ortadan kaldırıyor

AKP, TÜSİAD ve Doğan Medya’nın başını çektiği AB lobisi bu son operasyonla birlikte Uzanlara açtıkları savaşı öldürücü bir darbeyle noktalamış oluyor.

AB lobisi tarafından basit bir yolsuzluk operasyonu olarak gösterilmeye çalışılsa da olayın tamamen siyasi gerekçelerle yapıldığı ortada.

AKP 3 Kasım seçimlerinin ardından tek başına iktidara gelirken Cem Uzan’ın Genç Parti’si üç ay gibi kısa bir sürede %7.5 gibi önemli bir oy oranına ulaşarak AKP karşıtı muhalefetin başına geçmişti. Genç Parti, AB ve IMF karşıtı söylemleriyle her geçen gün oy oranını biraz daha arttırmaktaydı.

AKP’nin yarattığı rejim tehlikesine karşı en büyük tepki Uzan’ın Genç Parti’sinden ve Uzan’a ait Star televizyonu ve Star gazetesinden geldi. Tayyip’in Berlusconi ile görüşmesinden Hikmetyar’ın dizlerinin dibinde çekilmiş fotoğraflarına kadar pek çok konuda olay yaratan ve AKP’yi zor durumda bırakan yayınlar Star medyası aracılığıyla yapıldı. Star Grubu’na şimdi bu yayınlarının bedeli ödettirilmek isteniyor.

Dünya basın tarihinde görülmemiş bir olay olsa gerek, Star ana haber sunucusu Can Ataklı RTÜK tarafından televizyona çıkmama cezasına çarptırılıyor. Fikir özgürlüğünden bahsetmek istiyoruz ama bu olaydan sonra abes kaçacağını düşünüyoruz.

Star gazetesine ve televizyonuna el konuluyor. Bir gün öncesine kadar iktidara karşı en sert muhalefeti yürüten bir gazete bir gece içinde devletin resmi yayın organına dönüştürülüyor. Gazetenin yeni çizgisini kabul etmeyen gazetecilerin yazı ve haberleri sansürleniyor. Antikomünizm deyince mangalda kül bırakmayan AKP böylece Stalin Rusyası’nda bile rastlanmayacak komik uygulamaları yürürlüğe sokmuş oluyor.

AKP 21. yüzyıl Türkiyesinde, şeriatçı şeyhliklerde bile görülmeyen bir sansür uygulamasına girişirken Türkiye’nin sürüklendiği bataklık için ister istemez endişeleniyoruz.

Uzan AKP’nin %50 oy hedefine kurban ediliyor

Uzan operasyonunun bu derece hızlı ilerletilmesinin arkasındaysa yaklaşan yerel seçimlere yönelik AKP planı var. Tayyip 3 Kasım’dan sonra en büyük rakiplerinin Genç Parti olduğunu söyleyerek AKP’nin Cem Uzan’ın bu büyük yükselişinden duyduğu korkuyu itiraf etmek zorunda kalmıştı.

Uzanlarla AKP arasındaki çatışma da 3 Kasım seçimlerinin hemen ardından başlamıştı. Aradan geçen bir yıllık süreç içinde adım adım yürüyen Uzan darbesi Uzanların bütün mal varlığına el konulmasıyla AKP’nin istediği biçimde sonuçlanmış oluyor.

AKP bu atağıyla siyasi alandaki bütün rakiplerinin neredeyse tamamen silindiği bir tabloda yerel seçimlerde %50’yi aşan bir oy oranı yakalayarak yaşadığı meşruluk bunalımını atlatmaya çalışıyor.

Türban ve YÖK tartışmalarından Kıbrıs ve Kuzey Irak’a kadar her alanda Türkiye’nin devlet politikasına tamamen aykırı uygulamalara girişen ve bu nedenle de Cumhurbaşkanlığı’ndan Genelkurmay’a kadar bütün devlet kurumlarıyla çatışma noktasına gelen AKP’nin sadece arkasına aldığı AB ve ABD desteği ile Türk devletinin direnişini kırması mümkün değil.

Yerel seçimlerde alınacak %50’lik bir oy oranı AKP politikalarının halk tarafından desteklendiği şeklinde sunulacak ve böylelikle de devletten gelen direniş kırılabilecek. Yerel seçimlerde istenilen başarı yakalanırsa arkasından erken bir genel seçim de gündeme alınarak AKP’nin Türk siyasetinin tek hakimi konumuna getirilmesi de sözkonusu olacak.

Uzan operasyonu da işte bu noktada anlam kazanıyor. Genç Parti 3 Kasım seçimlerinde özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerde büyük bir oy patlaması yapmıştı. Örneğin İzmir’de Genç Parti’nin oy oranı %15’i bulmuştu. Dolayısıyla AKP’nin hedeflediği %50’lik oy oranını gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engel Genç Parti. Uzanların tasfiyesiyle seçimler AKP için dikensiz gül bahçesine çevrilmek isteniyor. AKP en büyük siyasi rakibini elindeki iktidar gücünü kullanarak yokediyor.

AKP demokrasisi: Bürokratik diktatörlük

Uzan operasyonunun Türkiye tarihinde şu ana kadar eşi benzeri görülmemiş bir hukuksuzluk örneği olduğunu söylemek gerek. 12 Eylül’ün sıkıyönetim koşullarında bile taraflı da olsa bir yargılama süreci işletiliyordu. Oysa Uzanların karşı karşıya kaldığı durum 12 Eylül’ü mumla aratır nitelikte. Uzanlara ait şirketler polis tarafından basılıyor, çevik kuvvet ekipleri Cem Uzan’ın kendisine ait şirketine girmesine engel oluyor. Dahası Star TV ve Star gazetesine girmesi yasaklanan isimlerden oluşan bir liste oluşturuluyor ve gazete çalışanları ve hatta sahibi Cem Uzan kendisine ait bir kuruma sokulmuyor. Peki ama bu insanlar hangi gerekçelerle bir gazete binasına sokulmuyorlar, hangi kanuna dayanarak içeri alınmıyorlar. Bu soruların mantıklı bir cevabı elbette yok. Çünkü ortada tamamen keyfi bir uygulama sözkonusu. Olay bütün Türkiye’nin gözü önünde cereyan ediyor ancak olaya müdahale edecek tek bir yetkili bulunamıyor. Bu AKP’nin yarattığı diktatörlüğün boyutlarını da ortaya koyuyor.

Olayın basına yansıma şekli bile ortada bugüne kadar alışık olmadığımız bir durumun varlığını gösteriyor.

Operasyona ilişkin haberleri aktaran gazetelerin neredeyse tümünde benzer başlıklar göze çarpıyor: “Uzanların 380 şirketine el konuldu”, “TMSF, Uzan Grubu’na bağlı 219 şirkete el koydu”

Uzan operasyonu ile birlikte TMSF, BDDK, EPDK gibi bir çok kuruluşun adı ön plana çıktı. Önce EPDK (Enerji piyasası düzenleme kurulu) tarfından Uzanlara ait ÇEAŞ ve KEPEZ Elektrik’e el konuldu. Ardından yine Uzanlara ait İmar Bankası BDDK(Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu) tarafından devralındı. Son operasyonla birlikte TMSF gibi, bırakın sıradan bir vatandaşı konuyla ilgili bir çok insanın bile ne işe yaradığını bilmediği bir kurul tarafından Türkiye’nin en güçlü sermaye gruplarından biri ve yine en büyük siyasi partilerinden biri bir çırpıda yok edilebiliyor. İnsan doğal olarak 380 şirkete birden el koyan TMSF’nin ne olduğunu , bu gücü nereden aldığını merak ediyor.

Burada AKP’nin Türk yargısını ve Meclisi devre dışı bırakarak istediği her türlü kararı alabileceği bir mekanizma yaratarak tam anlamıyla bir diktatörlük kurduğunu görmemek mümkün değil.

TMSF, bilmeyenler için açılımını yazalım, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, iki ay önce AKP’nin Meclis’ten geçirdiği kimi kanun değişiklikleriyle birlikte yeni bir statüye kavuştuktan sonra ilk iş olarak Uzanlara ait şirketlere el koydu.

AKP’nin Uzan’lara ait ÇEAŞ ve KEPEZ elektrikten sonra İmar Bankası’na el koymak için geçen aralık ayında çıkardığı 5020 sayılı yasanın da Anayasa’ya aykırı olduğu söyleniyor.

AKP yasal dayanağı tartışmalı kurullar ve anayasaya aykırı yasalarla yargıyı hiçe sayarak adım adım bir diktatörlük rejimine doğru gidiyor.

AKP’nin muhafazakar demokrasisinin aslında antidemokratik ve hukuku ortadan kaldıran bir bürokrasi diktatörlüğü olduğunu görüyoruz. Şeriatçıların ilkel baskı dürtüsüyle örtüştüğü için yadırgamıyoruz. Ancak hala ne idüğü belirsiz bir demokrasi aşkı adına AKP iktidarını savunanlar için üzülüyoruz.

12 Eylül’ü mumla aratan AKP faşizmi

AKP’nin Türkiye için öngördüğü rejimin 12 Eylül türü baskı rejimlerini bile aratacığını görmek açısından Uzan olayı önemli bir gösterge. Her fırsatta Kemalizmi baskıcı ve otoriter bir rejim olarak gösteren, Türkiye’de Ordu’nun müdahalelerini antidemokratik olarak nitelendiren ve demokrasi havarisi kesilen AKP’nin özlediği rejimin ne olduğu ortaya çıkmış oluyor. AKP her türlü yargı sürecini bir kenara atarak kurduğu sözde özerk kurullar aracılığıyla iktidarın bütün isteklerini tek bir emirle yerine getiren bir mekanizma kurmuş durumda. Doğrudan iktidarın emrine tabi bu mekanizma ile Uzanlara ait yüzlerce şirkete bir gecede el konulabiliyor ve bunun yasal bir dayanağının olup olmadığı kimseyi ilgilendirmiyor.

Oysa bugün özerk kurullara devredilerek doğrudan siyasal iktidarın tasarrufuna bırakılan karar alma süreçlerinin gerçekte yargı tarafından işletilmesi şart.

Ancak AKP yargıyı devre dışı bırakma ve hukuku çigneme konusunda zoldukça tecrübe kazanmış durumda. Bizzat Tayyip’in kendisi halkı kin ve düşmanlığı tahrik etmekten yargılanıp hapse düşmüş ve milletvekilliği yolu kapanmışken bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı olabildiyse bu hukukun ayaklar altına alınması pahasına gerçekleşmiştir. Şimdi AKP Tayyip’in izinden gitmektedir.

AKP böylelikle bir taşla iki kuş vurmuş oluyor. Bir yandan en büyük siyasi rakibi Uzanları ortadan kaldırırken bir yandan da yargının devre dışı kalması ve dokunulmazlık zırhı sayesinde kendi hükümetindeki yolsuzluk sanıklarını korumaya almış oluyor.

Uzanlara saldıranlar Tayyip’i savunuyor

Bütün yaşananlardan sonra aslında son derece hukuksuz, kasıtlı ve yoketmeye yönelik bir siyasi operasyonla karşı karşıya kaldığımızı söyleyebiliriz. Ancak bu kadar açık gerçeklere rağmen konuya ilişkin değerlendirmeler içinde özellikle ön plana çıkan yanlış bir bakış açısı, Uzan olayında doğru tavır alınmasını da engelliyor. AKP’nin yaptığı bütün hak ve hukuk ihlallerini kabul eden ancak buna rağmen “Uzan da sütten çıkmış ak kaşık değil” diyerek Uzanlara cephe almayı öneren bakış açısı ister istemez Uzanlara karşı Tayyip’in safına düşmüş oluyor.

Madem Uzan devletin ve milletin parasını dolandıran bir hortumcu o halde bu hortumcuya gereken cezayı veren iktidarı desteklemeyip de ne yapmalı?

Burada temel yanlış Uzan’ın serveti ya da bu serveti nasıl edindiğini tartışmak. Kimse boşuna temiz sermaye, dürüst sermayedar aramasın, bulamaz. Sorun Uzan’ı savunmak ya da savunmamak gibi dar bir çerçeve de de ele alınamaz.

Uzan olayı Türkiye’de Batıya bağımlı bir ılımlı hilafet rejimi kurmak isteyen Türkiye’yi AB ve ABD çıkarları doğrultusunda parçalamaya çalışan, Cumhuriyet adına ne varsa ortadan kaldırmaya yeminli bir gerici iktidarla Türkiye’nin bağımsızlığını savunan güçler arasında yaşanan mücadele içinde yerli yerine oturtulabilirse ancak doğru değerlendirilmiş olur.

Uzanlar zaten tam da bu nedenle yok edilmek isteniyor. Uzan’ın Genç Parti’si Atatürkçülerin Atatürkçülük, milliyetçilerin milliyetçilik, solcuların solculuk yapmadığı bir ortamda ortaya çıktı ve itiraf etmek gerek, bunların hepsini de olabildiğince yaptı. Zaten Genç Parti’nin üç ay gibi kısa bir süre içinde bu kadar büyük bir oy oranına ulaşmasının arkasında da bu yatıyor.

Dolayısıyla bugün Atatürkçülük, solculuk ya da milliyetçilik adına Uzan’ı eleştirenler önce kendilerini sorgulamalıdır. Onların üzerlerine düşen görevleri yapmadıkları bir ortamda bu görev bir sermayedara kaldıysa herkesin dönüp önce kendisini eleştirmesi gerekmez mi?

Türkiye’nin geldiği kritik noktada asıl ihtiyaç bir an önce AKP’den kurtulmaktır. O nedenle AKP’nin nasıl bir rejim hedeflediği, hangi güçlerin taşeronluğunu yaptığı halka anlatılmalıdır.

Uzanların tasfiyesi bu mücadelede önemli bir gedik açmıştır. Ancak Star TV ekranlarına yansıyan direnişin sloganına hala ihtiyaç var: “Cumhuriyet için”!

http://www.turksolu.com.tr/50/turkiye50.htm

22 Şubat 2017 Çarşamba

AKP Ordu’yu Hizaya Çekmeye çalışıyor



AKP Ordu’yu Hizaya Çekmeye çalışıyor


İnan Kahramanoğlu

18.08.2003/Sayı:37


AKP hükümetinin Meclis’ten geçirdiği 7. uyum paketinde yeralan MGK’nın sivilleştirilmesi tartışmaları sürerken toplanan Yüksek Askeri Şura hükümetle ordu arasında yaşanan çatışmanın boyutlarını bir kez daha ortaya koydu.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ilk kez başkanlık ettiği YAŞ toplantısında Ordu ile hükümet arasında yaşanan söz düellosu toplantının asıl gündemi olan terfileri bir anda arkı plana attı.

İrticai faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle Ordu’dan ihraç edilmesi istenen 18 subay ve astsubayın ihraç kararlarına muhalefet şerhi koyan Başbakan Tayyip Erdoğan ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül askerlerin sert tepkisiyle karşılaştı.

AKP’ye Karşı Ordu-Millet işbirliği

İhraç kararlarını imzalamayacağını söyleyen Gönül’ün sözleri üzerine irticai faaliyetlerde bulunan bir astsubayın sarıklı ve cübbeli fotoğrafları yansıtılarak Erdoğan ve Gönül’ün itirazlarına yanıt verildi.

1. Ordu komutanı Orgeneral Çetin Doğan ihraç kararlarına muhalefet şerhi koyulmasına sert tepki göstererek Tayyip Erdoğan’ı “TSK’yı rencide etmeyi, etkinliğini ortadan kaldırmayı ve yönetim biçiminde köklü değişiklikler yapmayı planlamak”la suçladı.

Doğan’ın “Türk halkının AB sevdasını da arkanıza alarak bu yolda gidiyorsunuz. Günü geldiğinde bu yaptıklarınızın ayırdına varacak ve hesabını soracak güç mutlaka çıkacaktır. Ama bu güç sanmayın ki bir askeri müdahale olacaktır. Gerekirse ordu-millet işbirliğiyle sonuç alınacaktır” şeklindeki sözleri Ordu’nun AKP hükümetine yönelik tepkisinin boyutlarını da göstermiş oldu.

Doğan’ın açıklamaları diğer komutanlar tarafından da desteklendi. Doğan’ın konuşmasının ardından söz alan Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman da Doğan’ı destekleyererek “Kadrolaşmadan, köylere kadar inen irtica faaliyetlerine kadar, hepimizi rahatsız edecek bir icraat sözkonusu. AB’ye şu aşamada alınmamızın söz konusu olmadığını bildiğiniz halde, laik dokuyu bozacak her türlü hareketi AB gerekçesine sığınıp yapıyorsunuz” şeklindeki sözleriyle hükümetin gerçek niyetlerinin ordu tarafından kavrandığını ve hükümetin faaliyetlerini dikkatle takip edildiğinin işaretlerini verdi.

Ordu’yu hizaya çekme çabaları

Bu suçlamalar karşısında zor durumda kalan Erdoğan’ın “TSK’yı rencide etmek gibi bir niyetlerinin olmadıgı” yolundaki sözlerine rağmen yaşanan gerilim toplantıya ara verilerek geçiştirilmeye çalışıldı. Tayyip Erdoğan teamül gereği sadece ilk günkü toplantılara başkanlık etmesi gerekirken Turgut Özal’dan sonra ilk kez toplantının bütün oturumlarına başkanlık ederek Ordu üzerinde denetim kurma ve Ordu’yu hizaya çekme niyetini açığa vurmuş oldu.

AKP hükümetinin sekiz aylık icraatların tümü de aslında Ordu’yu etkisizleştirerek siyasetin dışına itmeye hedefliyordu. Son olarak 7. Uyum paketinin de Meclis’ten geçmesiyle birlikte Kuvvet Komutanlarının MGK dışında bırakılmasının yanısıra MGK Genel Sekreterliği’nin sivilleştirilmesi, YAŞ kararlarının yargı denetimine açılması, Ordu harcamalarının Sayıştay denetimine tabi kılınması gibi düzenlemeler, AKP’nin orduyu tasfiye planının diğer aşamaları.

AKP’nin Ordu’yu tasfiye planı AB ve ABD’nin çıkarlarıyla da örtüştüğü için bu plan ABD-AB-AKP ittifakı tarafından adım adım uygulamaya konuyor ve bugünkü haliyle bakıldığında bu planının büyük ölçüde başarıya ulaştığını da görmek zorundayız.

Ordu’ya yönelik bu saldırı planı Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu tarafından da açıkça ifade ediliyor. Papandreu, Türk hükümeti ile Ordu arasında bir çatışma var. Ordu’daki bazı değişikliklere hükümetin müdahale etmesi ihtimali var. Asker istemediği değişiklikleri gerçekleştirdiğini görüp olay çıkarabilir ya da hükümet, Ordu’da yapmak istediği değişiklikleri mazeretlendiremeyeceğinden dolayı zor durumda kalabilir. AKP Kıbrıs meselesini de kapatmak istiyor” diyerek AKP’nin gerçek niyetini ortaya koyuyordu.

Büyükanıt: Kimse TSK’yı hizaya getiremez

Tayyip Erdoğan ve Vecdi Gönül’ün YAŞ toplantısındaki tutumlarına yanıtsa Genelkurmay İkinci Başkanlığı görevinden 1. Ordu Komutanlığı’na terfi eden Orgeneral Yaşar Büyükanıt’tan geldi. Büyükanıt, AB uyum yasaları ile askerin hizaya getirildiği yorumlarına “İstikametimiz doğrudur. İstikametimiz doğru olduğu için bizi kimse hizaya getiremez” diyerek kaşılık verdi.

Büyükanıt’ın Erdoğan ve Gönül’ün ihraç kararlarına muhalefet koymasına tepkisi ise daha sertti. Büyükanıt “... ‘YAŞ kararları yargı denetimine açık olmadığı için muhalefet ediyorum” diyerek, anayasanın bir hükmünü yok kabul etmemiz mümkün değildir” sözleriyle Erdoğan ve Gönül’ü suçladı. “Bu YAŞ’ta hukuk ihlali oldu mu” sorusuna da Büyükanıt “Evet, oldu” yanıtını verdi.

Böylelikle ilk olarak dönemin başbakanı Abdullah Gül’ün YAŞ kararlarına muhalefet koymasıyla başlayan Ordu’ya meydan okuma girişimlerninin başbakan Tayyip Erdoğan tarafından da aynen devam ettiririleceği görülmüş oldu. Gül’ün muhalefet şerhini “Başbakan irticaya cesaret verdi” sözleriyle eleştiren Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ten sonra bu kez de Büyükanıt’ın açıklamaları hükümete açık birer uyarı niteliği taşıyor. Fakat Erdoğan’ın son açıklamaları ve AKPlilerin toplantıya ilişkin değerlendirmeleri bu uyarıların AKP tarafından pek dikkate alınmadığını göstermekte.

Protokolde Türban Krizi

YAŞ toplantısında ortaya çıkan gerilim toplantıdan sonra da sürdü. Başbakan Erdoğan’ıın eşinin türbanlı olarak katılacak olması dolayısıyla komutanlara vereceği yemeği iptal etmesinin ardından Genelkurmay Başkanı Özkök de Askeri Şura üyelerine vereceği yemeği protokolden çıkarttı ve böylece Tayyip Erdoğan yemeğe davet edilmemiş oldu.

Türban krizini manşetlerini taşıyan Şeriatçı basın da Ordu’ya yönelik saldırılarının dozunu iyice arttırdı. YAŞ karalarının yargı denetimine açık olmamasının antidemokratik olduğu propagandasına girişen Şeriatçı basın Ordu’nun siyaset üzerindeke etkisinin yok edilmesi çağrılarını yeniledi. Şeriatçı basının esas hedefi ise Yaşar Büyükanıt oldu.

Büyükanıt’ın Erdoğan ve Gönül’ün tavırlarını “Anayasa’ya aykırı” olarak nitelendirmesini hazmedemeyen Şeriatçı gazeteler Büyükanıt’ı ağır bir dille suçladılar. İhraç kararlarının yargı denetimine tabi olmadığı için hukuka aykırı olduğunu söyleyen ve Avrupa kapılarında adalet arayan şeriatçılar Avrupa İnsan Haklanı Mahkemesi’nin kararlarını ise görmezden gelmeyi tercih ettiler. Oysa AİHM bugüne kadar Ordu aleyhine açılan 107 davada “YAŞ kararlarının ceza kanunu çerçevesinde incelenemeyeceği ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adli yargıyla ilgili maddesine aykırı olmadığı” gerekçesiyle ihraç kararlarının hukuka aykırı bir yönünün bulunmadığına karar vermişti.

Gözler 30 Ağustos’a çevriliyor

AKP iktidarının devlet içindeki şeriatçı kadrolaşmadan dış politikadaki tavırlarına kadar her alanda Cumhuriyet’in temel niteliklerini ve Türkiye’nin bağımsızlığını tehdit eden politikalarının önümüzdeki dönem içinde daha da hız kazanacağı düşünüldüğünde AKP tehlikesine karşı Ordu’nun nasıl bir tavır alacağı ise merak konusu. Ancak Çetin Doğan ve Aytaç Yalman’ın açıklamalarının Genelkurmay Başkanlığı tarafından yalanlanmadığı düşünüldüğünde Ordu’nun sürece müdahale etme ihtimali özellikle Şeriatçı ve Amerikancı gazetelerin canını oldukça sıkmışa benziyor.

Bütün gözler Ordu’nun 30 Ağustos sonrasında oluşacak yeni komuta kademesinin tavrına kilitlenmiş durumda. Şeriatçı basınsa Ordu’yu tasfiye planının uygulanmasını kolaylaştırmak için Ordu düşmanlığının dozunu günden güne arttırıyor.

Şeriatçı Vakit gazetesi, AKP iktidarına Ordu millet işbirliği ile müdahale edileceğini söyleyen Çetin Doğan’a saldırırken Doğan’ın 28 Şubat sürecindeki bir sözünü hatırlatıyor: “TSK, laik,demokratik ve sosyal hukuk devletini bozmak isteyen ve içeriden kaynaklanan tehditlere karşı da sorumluluk sahibidir. bu, sadece bizim değil, tüm yurttaşların sorumluluğudur. Ancak bizim farkımız elimizde silah olmasıdır. Silah olduğu için doğru yerde, halkın istediği yönde ve doğru zamanda kullanma bilincindeyiz”

Şeriatçılarn bütün bu saldırganlıkları aslında yaşadıkları korkudan kaynaklanıyor.


http://www.turksolu.com.tr/37/kahramanoglu37.htm


25 Şubat 2016 Perşembe

CHP Tasfiye Kurultayına gidiyor! Ya Atatürkçülük ya Kürtçülük



CHP Tasfiye Kurultayına gidiyor!  Ya Atatürkçülük ya Kürtçülük


İnan Kahramanoğlu

Burada esas olan CHP içindeki Atatürkçü ve ulusalcı kesimlerin bu tehlikenin gereğine uygun bir sorumlulukta hareket etmesidir

 ''  O nedenle bu kurultayda Gürsel Tekin ve Mesut Değer başta olmak üzere CHP'yi köklerinden koparmaya çalışan isimlerin ortak bir akıl ve iradeyle liste dışı bırakılması atılacak en stratejik adım olacaktır. CHP içindeki Atatürkçü ve ulusalcıların bu kez hedefi doğru koyması gerekmektedir. Tasfiyeciler tasfiye edilmelidir!  ''

Gürsel Tekin Ulusalcıları Tasfiye Etmek İstiyor!

CHP 18 Aralık'ta Olağanüstü Kurultaya gidiyor.

Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin ikilisi her fırsatta "kurultay yok" deseler de, CHP içindeki bölünme yeni bir kurultayı zorunlu hale getirmişti.

TÜRKSOLU'nun 29 Kasım 2010 tarihli 302. sayısında ".Gürsel Tekin'in bir sonraki hamlesi bir kurultay toplamak ve kendi denetiminde bir PM oluşturmak olacaktır. Zira CHP içindeki muhalefet devam ettikçe hem Gürsel Tekin'e yönelik tepki artmakta, hem de Gürsel Tekin'in parti üzerinde istediği denetimi kurması zorlaşmaktadır. O nedenle daha düne kadar "kurultay yok" diyen Kılıçdaroğlu, yakın bir süreçte, muhalif sesleri parti yönetiminden uzaklaştırmak için Gürsel Tekin tarafından kurultaya zorlanacaktır. CHP artık yeni bir kurultay ve tasfiye sürecinin içindedir." diyerek bu zorunluluğa vurgu yapmıştık.

Nitekim bu tespitten yalnızca iki gün sonra, 1 Aralık'ta Kılıçdaroğlu'nun olağanüstü kurultay açıklaması geldi. CHP, hem de 18 gün gibi kısa bir süre içinde olağanüstü kurultay toplayacak.

Kılıçdaroğlu her ne kadar "PM listesini ben belirleyeceğim" dese de, kurultay kararı da dahil olmak üzere, Gürsel Tekin'in yönlendirmesiyle hareket ettiğini artık herkes biliyor. Kılıçdaroğlu'nun tek başına böyle bir hesaplaşmayı kaldıracak gücü ve mahareti olmadığı açıkça ortada.

Kurultay Bölünmeyi daha da Derinleştirecek!

Peki ne oldu da böylesine bir baskın kurultay kararı alındı? Ve tabii bu kurultayda ne olacak, kim ne bekliyor?

22 Mayıs'ta Kemal Kılıçdaroğlu'nun genel başkan seçildiği kurultaydan hemen sonra ortaya çıkan bölünme yine bir kurultayla çözülmeye çalışılacak.

Ancak CHP içindeki bölünmenin bu kurultayla sonuçlanacağını da beklememek lâzım.

Aksine, bu kurultay mevcut ayrışmanın daha da derinleşmesine yol açacak.

Baskın kurultay kararının tek bir sebebi var. Mevcut tasfiye sürecini hızlandırmak ve tamamlamak.

Kılıçdaroğlu-Tekin ikilisi, her geçen gün daha da sesini yükselten parti içi muhalefete daha fazla tahammül etmek istemiyorlar.

Ayrıca Şu anda Parti Meclisi içinde de Azınlık durumdalar.

Dolayısıyla mevcut Parti Meclisi'nin tasfiyesi hem CHP içindeki Kılıçdaroğlu-Tekin iktidarının sağlamlaştırılması, hem de bu ikilinin "Yeni CHP" diye tanımladıkları ideolojik çizginin oturtulması için hayati önemde.

Hali hazırdaki çift başlı görüntü hem seçmen nezdinde olumsuz bir görüntü yaratıyor, hem de partiyi denetim altına almak isteyen Kılıçdaroğlu-Tekin ikilisinin başında Demokles'in kılıcı gibi sallanıyor.

CHP'de Kürtçü Hegemonya Yıkılacak mı, Güçlenecek mi?

Kurultaya damgasına vuracak tartışmanın ne olacağı da belli.

CHP, Kılıçdaroğlu-Tekin ikilisinin yönetiminde hızla Altı Ok'tan ve geleneksel çizgisinden kopmaya doğru gidiyor. Türban tartışması ve genel af söylemiyle başlayıp, BDP ile ittifak tartışmasıyla devam eden süreç CHP'nin PKK çizgisine sokulduğu gerçeğini her geçen gün biraz daha ortaya çıkarıyor.

Parti içindeki Atatürkçü ve ulusalcı güçler tasfiye edilirken eski ve yeni Kürtçü isimler bir bir partiye davet ediliyor. Habur'dan dönen PKK'lıların avukatı ve eski Diyarbakır Barosu başkanı Sezgin Tanrıkulu artık CHP'li. 2004 seçimlerinde PKK'nın o günkü yasal partisi DEHAP'ın Mersin Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan eski genel sekreter Fikri Sağlar da partiye geri dönecek isimler arasında sayılıyor.

Zaten "Yeni CHP" ile kastedilen şey de tam olarak bu. Milliyetçilikten kopup Kürtçülük, laiklikten kopup türbancılık yapacak bir "Yeni CHP" tasarlanıyor. Partiye yeni katılımlar da elbette bu yeni çizgi doğrultusunda oluyor.

Kurultay da zaten bu iki çizginin mücadelesi şeklinde geçecek. CHP'de yönetimi elinde bulunduran Kürtçü ekip, CHP içindeki son Atatürkçü ve ulusalcı kırıntıları da temizleyerek CHP'de tam anlamıyla Kürtçü bir hegemonya kurmak istiyor.

Ancak mevcut parti yönetimi ve parti örgütleri ile bu hegemonyanın ilerletilmesi mümkün görünmüyor. Dolayısıyla kurultayda ilk olarak Parti Meclisi'nde Kürtçü hegemonyanın güçlendirilmesi hedefleniyor. Bu sağlandıktan sonra bu kez parti teşkilatlarına yönelik benzer bir tasfiyeye girişilecek. Ve muhtemelen bugün Kılıçdaroğlu'na destek çıkanlar da içinde olmak üzere büyük bir tasfiye operasyonu başlayacak.

" Yeni CHP "nin bir ideolojik dönüşümün ürünü olacağını anlamak istemeyen ve meseleyi basit lider değişikliği olarak algılayarak " Baykal gitti, yaşasın Kılıçdaroğlu " diyen pek çok parti örgütü de bu tasfiyeden payını alacak.

CHP ise tümüyle Kürtlerin denetlediği bir liberal partiye dönüştürülecek.

Kılıçdaroğlu Başarısızlığa Mahkum!


22 Mayıs'ta Kemal Kılıçdaroğlu'nun genel başkan seçildiği kurultaydan hemen sonra ortaya çıkan bölünme yine bir kurultayla çözülmeye çalışılacak. 
Ancak CHP içindeki bölünmenin bu kurultayla sonuçlanacağını da beklememek lâzım. Aksine, bu kurultay mevcut ayrışmanın daha da derinleşmesine yol açacak. 
Baskın kurultay kararının tek bir sebebi var. Mevcut tasfiye sürecini hızlandırmak ve tamamlamak. Kılıçdaroğlu-Tekin ikilisi, her geçen gün daha da sesini yükselten parti içi muhalefete daha fazla tahammül etmek istemiyorlar. Ayrıca şu anda Parti Meclisi içinde de azınlık durumdalar. Dolayısıyla mevcut Parti Meclisi'nin tasfiyesi hem CHP içindeki Kılıçdaroğlu-Tekin iktidarının sağlamlaştırılması, hem de bu ikilinin " Yeni CHP " diye tanımladıkları ideolojik çizginin oturtulması için hayati önemde.


Kılıçdaroğlu-Tekin ikilisi CHP'nin uzun yıllardır aldığı seçim başarısızlıklarını da kullanarak " CHP'yi farklı kesimlere açma, halkla buluşturma " parolasıyla belki de bu süreci istedikleri şekilde götürecekler ama esas mesele böylesi bir CHP'nin bir iktidar alternatifi olup olamayacağıdır.

Kılıçdaroğlu, "toplumun her kesimini kucaklayan bir CHP"den bahsederken 80 yıldır CHP'yi var eden ideoloji ve tabandan kopmaktadır.

Ancak bu kopuş CHP Açısından İntihardan Başka bir şey değildir.

AKP'nin karşısına çıkacak bir iktidar alternatifi, bugün itibariyle, Türkiye'nin milliyetçi ve laik kesimlerinin sözcüsü olacak ulusalcı bir siyasal parti olabilir. Bu kesimleri kısaca referandumda %42'lik " Hayır " oranını yaratan kitle olarak tanımlayabiliriz.

Kılıçdaroğlu-Tekin ikilisinin "Yeni CHP"si ise ortada dayanabilecek bu kadar güçlü bir taban varken bu milliyetçi ve laik kitleden kopup Kürtçü ve gerici tabana oynamak istiyor.

Burada CHP'nin geleneksel tabanının her koşulda CHP'ye oy vereceği ön kabulüyle yola çıkıldığı görülüyor. Bu da %20'lik bir oy oranına denk düşer. Bunun üzerine Kürtlerden ve AKP tabanından alınacak oy da çabası olarak düşünülüyor ve böylelikle %30'ları aşacak bir oy oranı hesaplanıyor.

Ancak siyaset Kılıçdaroğlu-Tekin ikilisinin hayalleriyle ilerlemiyor. Bir kere Kürtçü ve türbancı bir CHP bu kesimlerden alkış alsa bile bunun CHP'ye oy olarak dönmesi pek muhtemel değil.

PKK ve AKP'nin güçlendiği bir dönemde onların estirdiği rüzgâra kapılan CHP uyguladığı politikalarla ancak bu kesimlerin gücünü pekiştirir, onların hegemonyasını kabul etmiş olur.

Üstelik Kürtçüleşen bir CHP'nin dağılan merkez sağdan gelebilecek AKP karşıtı oyları toplaması da imkânsızlaşacaktır.

Kılıçdaroğlu kurultay kararını açıkladığı Bursa'da Celal Bayar'ın mezarını ziyaret ederek bir anlamda bu tabana da mesaj vermeye çalışmıştır ancak süreç içinde ulusalcılaşan bir kısım merkez sağ kitlenin "Yeni CHP"nin ideolojik çizgisini kabul etmesi mümkün değildir. Kılıçdaroğlu Kürtçü ve türbancı çıkışlarıyla bir ara CHP'ye yaklaşan bu tabanı da kaybetmiştir.

SHP döneminde PKK ile ittifak yapmanın ve HEP'li milletvekillerini Meclis'e taşımanın cezasını hâlâ çeken bir CHP'nin böylesi bir hatayı tekrarlaması durumunda geri dönüşü imkânsız bir kayıpla karşı karşıya kalacağı da aşikardır.

Böylesi bir politik çizginin CHP'nin geleneksel tabanında yaratacağı travma ise beklenenin çok üzerinde olacaktır.

Gerçi fanatizm noktasına kadar varan ve her koşulda CHP'ye oy verecek bir "gürültücü elit" tabanı vardır CHP'nin ama, BDP ile ittifak tartışması yapan, Kürtçü ve türbancı bir CHP'nin geleneksel tabanının en azından yarısını kaybedeceğine kesin gözüyle bakılmalıdır.

Belki ilk seçimde Kılıçdaroğlu alternatifinin denenmesi adına böylesine köklü bir kopuş olmayacaktır ama CHP'yi yöneten Kürtçü ekip orta vadede CHP'yi ideolojik yörüngesinden saptırırken geleneksel Atatürkçü tabanından da koparacaktır.

Kaldı ki Kürtçü bir CHP planlaması yapanlar da Atatürkçü ve ulusalcı bir tabanla uzun vadede iş tutmak istemeyeceklerdir.

Elbette kurultay öncesinde parti içindeki güç dengelerinin kimin lehine olduğunu, kurultaydan nasıl bir sonuç çıkacağını tam anlamıyla kestirmek zor.

Ancak kurultaydan çıkacak sonuca göre kurultayın hemen akabinde, ya da seçimlerden hemen sonra oluşacak bir büyük kopuşu da beklemek gerek.

CHP içindeki bölünmenin aynı zamanda ideolojik bir bölünme olması dolayısıyla CHP içindeki yıllardır süren koltuk kavgasından farklı bir boyut içerdiği ortada. İdeolojik ayrışmanın olduğu bir siyasal yapıdan uzun vadede çıkacak olan mutlak suretle yeni bir siyasal oluşumdur.

" Yeni CHP "nin önümüzdeki süreçte hiçbir kopma olmadan, mevcut CHP'yi içinde eriterek yola devam etmesi çok da mümkün görünmüyor.

Dolayısıyla kurultaydan sonra olmasa bile Haziran 2011'den sonra CHP'den en az bir yeni partinin çıkma olasılığı kimseyi şaşırtmamalıdır.

Kılıçdaroğlu Seçimi Görebilir mi?

CHP kurultayı aslında tam da bu açıdan önem arz ediyor.

Şimdilik genel başkan seçimi gibi bir gündem bulunmuyor. Ancak Kılıçdaroğlu'nun koltuğa ilk oturduğu günden bu yana kamuoyu nezdindeki popülaritesi büyük ölçüde erimiş durumda. Türbanın serbest bırakılması ile ilgili önerileri ve BDP ile ittifak tartışması Kılıçdaroğlu rüzgârını büyük ölçüde yok etti.

Buna rağmen seçimlere yalnızca altı ay kalmışken kimse kolay kolay böylesine bir sorumluluğu üzerine almak istemeyecektir. Zira "Yeni CHP"nin oy desteği açısından Baykal dönemini bile mumla aratması ihtimali açıkça görülmektedir.

O nedenle kurultayda Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığını, en azından seçime kadar, tehlikeye atacak bir sonuç çıkmayacak gibi duruyor.

Kurultaydaki hesaplaşma esas olarak Parti Meclisi ve buna bağlı olarak oluşacak MYK üzerinde ortaya çıkacak.

Nihai hesaplaşma ise Haziran 2011'deki seçimlerden sonra gerçekleşecek.

O nedenle 19 Aralık önemli bir tarih olmakla birlikte CHP içindeki bölünmenin sonucu görmek için Haziran 2011'i beklememiz gerekecek.

Olağanüstü kurultay, seçime hazırlık sürecindeki mücadelede önemli olduğu kadar Haziran 2011 seçimleri sonrasında oluşacak tablodaki güç dengeleri açısından önem taşıyor.

Her iki taraf da parti içindeki etkisini artırıp seçim sonucuna göre vurucu hamleyi yapacak gücü toplamak niyetinde.

Kılıçdaroğlu muhtemel bir seçim yenilgisinden sonra koltuğu kaptırmamak için, Baykal ve Sav cephesi ise Kılıçdaroğlu'na bayrak açacak bir örgütsel gücü elinde bulundurmak için kurultaydan iyi bir sonuçla çıkmak istiyorlar.

Kılıçdaroğlu - Tekin ikilisinin Baykal'dan koltuğu devralırken " Önseçim " ve " Çarşaf Liste "den bahsederken, kurultay öncesinde bunlardan çark etmeleri boşuna değil.

Kılıçdaroğlu'nun, " Kimseyi Ötekileştirmeyeceğiz ", " Çalışan herkesin partide yeri olacak " türünden söylemlerinin sadece ortamı yumuşatmak ve muhalefete olta atmaktan başka bir anlamı olmadığı da ortaya çıkıyor.

CHP'yi demokratikleşme söylemi altında, Kürtçü bir hizbin partiyi ele geçirme operasyonu yürütülüyor bugün.

Kılıçdaroğlu ve Tekin, tam da bu operasyonu tamamlamak ve muhalif tek bir ses bile bırakmamak için kurultaya blok liste ile girecekler.

Tasfiyecileri tasfiye etmek!

CHP'de kurultaylar ne yazık ki hiçbir dönem bir kayıkçı kavgasının ve koltuk kapma mücadelesinin dışında bir anlam ifade etmemiştir.

Ancak bu kurultayda CHP'nin böyle bir lüksü yoktur.

CHP içindeki Kürtçü ekibin ne tasarladığı, hangi amaca hizmet ettiği altı ay gibi kısa bir sürede ortaya çıkmıştır.

CHP içinde iktidarı ele geçiren Kürtçü ekip sadece CHP'yi değil Türkiye'yi tasfiye edecek bir büyük planın taşeronudur.

Ve Yaptıkları Yapacaklarının Teminatıdır!

Burada esas olan CHP içindeki Atatürkçü ve ulusalcı kesimlerin bu tehlikenin gereğine uygun bir sorumlulukta hareket etmesidir

O nedenle bu kurultayda Gürsel Tekin ve Mesut Değer başta olmak üzere CHP'yi köklerinden koparmaya çalışan isimlerin ortak bir akıl ve iradeyle liste dışı bırakılması atılacak en stratejik adım olacaktır.

CHP içindeki Atatürkçü ve ulusalcıların bu kez hedefi doğru koyması gerekmekte dir.

Tasfiyeciler Tasfiye Edilmelidir!


http://www.turksolu.com.tr/303/kahramanoglu303.htm


2 Mart 2015 Pazartesi

Kürt Sorunu Neden ve Nasıl Yaratıldı?



  Kürt Sorunu Neden ve Nasıl Yaratıldı?


İnan Kahramanoğlu


Kürt sorunu Türkiye’nin toplumsal yapısından kaynaklanmıyor
Türkiye’de uluslaşma sürecinin tamamlanması Osmanlı’dan devralınan çok dinli ve çok kimlikli yapının yerine ulusal kimlik olarak Türk kimliğinin inşaasıdır. Türk kimliği etnik temelde değil ortak bir tarih ve uygarlık temelinde tarif edildiği için Türk milleti tanımı Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan çeşitli etnik grupların tek bir ulusal kimlik içinde kaynaşmasıdır.
Ulusal Kurtuluş mücadelesi ve mazlum millet milliyetçiliği çerçevesinde şekillenen Türk kimliği, farklı etnik unsurları doğal bir özümleme süreci içinde milletleştirmiştir. Farklı etnik kimlikler doğal bir süreç içinde kaynaştıkları için toplumsal yapıda meydana gelebilecek etnik çatışmalar önlenmiş ve toplumsal kaynaşma sağlanmıştır. Toplumsal kaynaşmanın sonucu olarak Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü gibi irili ufaklı etnik kimlikler aradan geçen dönem içinde Türk kimliğinin bir parçası haline gelmişlerdir.
Türkiye’de uluslaşma süreci Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte sona ermiştir. Lozan’da tarif edilen azınlıklar dışındaki bütün etnik unsurlar Türk kimliğinin bir parçası olarak kabul edilmiştir.
Buna rağmen Türkiye’de bugün bir Kürt sorunu tartışmasının günden güne daha da yoğun biçimde yürütüldüğünü görmekteyiz.
Türkiye’de Kürt sorunu tarihsel ve toplumsal dayanağı olmayan bir sorundur. Kürt sorunu bizzat emperyalist müdahaleyle oluşturulmuş yapay bir sorundur. Emperyalistler Türk kimliğinin dışında bir Kürt kimliği yaratarak bağımsız bir Kürt devleti kurmak için Kürt sorununu sürekli olarak gündemde tutmaktadırlar.
Türk kimliği doğal asimilasyonla oluştuğu için kapsayıcıdır
Türkiye’de hiç kimse Kürtçülük faaliyetinin ve bölücü terörün kaynağının etnik bir çatışmanın ürünü olduğunu söyleyemez.
Türkiye tarihinde hiçbir zaman Türk-Kürt çatışması gibi bir olay yaşanmadı. Ne devlet kurumları içinde ne de toplumsal yaşamda böyle bir ayrım yapılmadı. Bugün bile otuz bin insanını etnik-bölücü teröre kurban veren bir Türkiye gerçeği ortadayken bunun etnik bir çatışmaya dönüşmemiş olması dikkatle değerlendirilmelidir.
Bunda belki de en önemli pay Türk toplumsal yapısının tarihin hiçbir döneminde Batıda yaşandığı gibi ırkçı bir akıma yol açmamasıdır.
Türkiye’de bugün en düşük derecedeki devlet kadrolarından tutun Meclis’e kadar etnik kökene dayalı bir sınıflandırma yapılsa farklı etnik kökenlerden gelen yurttaşların buralarda hiçbir etnik ve dinsel ayrımcılığa tabi tutulmadan yeraldıkları görülebilir. Türk kimliğini benimseyen hiçbir etnik ve dinsel grup herhangi bir ayrımcılıkla karşıya kalmamıştır.
Bu sadece bugün için değil bütün bir Cumhuriyet tarihi için geçerlidir. Örneğin Kürt bölücülüğünün ortaya çıkışında etkin rol oynayan Bedirhan ailesi Cumhuriyet döneminde herhangi bir baskıyla karşılaşmadığı gibi Atatürk’ün Çınar soyadını verdiği Vasfi Çınar Milli Eğitim Bakanı olabilmiştir. Aynı süreç diğer bir ünlü Kürt ailesi Babanzadeler için de geçerlidir.
Türk ulusal kimliği içinde yeralmak isteyen bütün etnik ve dinsel kimlikler doğal bir asimilasyon süreci içinde Türklerle kaynaştılar ve Türk ulusu sadece bir ırk temelinin dışında ortak bir kültür ve uygarlık temelinde oluşan yeni bir kimlik olarak ortaya çıktı.
Bu nedenle farklı kimliklerin özümlenmesine dayalı ulusal kimlik oluşumu toplumu bütünleştirici bir projeydi. Bu doğal süreci tersine çevirmeye çalışan bütün etnik hareketlerse sonuçta ırkçı bir yaklaşımın ürünüdürler.

Mozaikçilik ve Türkiyelilik

Kürt kimliğinin yaratılması ve Kürt azınlık yaratma süreci içinde Türk kimliğinin yokedilmesine yönelik operasyonun bir ayağı da ulusal bir kimlik tarifi yerine mozaik kavramının yerleştirilmesi oldu. Bu aslında Osmanlı’yı parçalayan Wilsoncu tezlerin bir kez daha ortaya çıkmasından başka bir şey değildi.
Türkiye’de Türk kimliği dışındaki her tür etnik ve dinsel kimliğin kültürel bir zenginlik olarak tanıtıldığı mozaikçilik, Türkiye’de toplumsal uzlaşmayı engellediği iddia edilen Türk milliyetçiliğinin alternatifi olarak kondu.
Kültürel çeşitliliğin toplumsal yapıyı kaynaştırmak yerine ayrıştırdığı ezilen dünyadaki etnik bölünme örnekleri düşünüldüğünde rahatlıkla görülebilir.
Ancak Türkiye’de kimlik tartışmasının açılmasıyla birlikte ortaya çıkan mozaik toplum teorisi bölücü terörle birleştiğinde Türk kimliğinin bugün büyük ölçüde yıkıma uğratıldığını görüyoruz.
Tek bir Türk kimliği yerine farklı etnik kimliklerin tanınması yoluyla toplumsal uzlaşmanın sağlanacağı tezinin bugünkü uygulamasını ise Türkiyelilik kavramında görüyoruz. Türkiyelilik mozaik toplum teorisinin bir başka biçimde ifadesidir.
Gerek mozaikçilik gerekse de Türkiyelilik kavramları uluslaşma süreci içinde yokolan farklı etnik kimliklerin diriltilerek ulusal kültürün bir öğesi olarak tanımlanmasının demokratik bir toplumun ön koşulu olduğundan yola çıkarak ulusal kimliğin parçalanmasına hizmet etmektedirler.
Türkiye özellikle son yirmi yıllık dönemde Kürtlerin Türk ulusundan ayrıştırılması planıyla uğraşıyor. Türk ulusundan ayrı bir Kürt kimliği tarifi Türk uluslaşmasının gücü oranında zor bir olaydı. Emperyalizm bu ayrılığı yaratmak için klasik böl-yönet stratejisinin dışında bir yöntem uygulamak zorunda kaldı.
“Kürt realitesi” olarak başlayan ve aradan geçen zamanda adım adım Kürt sorununa dönüşen ve bugün bağımsız bir devlet talebiyle ortaya çıkan Kürtçülük faaliyetinin görünürdeki en büyük başarısı Kürt kimliğinin yoktan varedilmesidir. Türklükten bağımsız Kürt kimliği bizzat bölücü terör yoluyla yaratıldı.

Kürdolojinin Kürt Uydurması

Ancak emperyalist böl-yönet politikasının Kürt sorunu özelinde ortaya çıkan bir özgüllüğü bulunmaktadır. Klasik böl-yönet politikası uluslaşma öncesinde farklı bir etnik ırka, dinsel kimliğe ve kültüre sahip olan kimliklerin uluslaşma sürecinin tersine çevrimesiyle yeniden diriltilmesine dayanmaktadır.
Kürt sorununun özgüllüğü de buradan kaynaklanmaktadır. Emperyalizm olmayan bir Kürt ırkı, olmayan bir Kürt dili ve kültürü uydurup bir millet yaratmak istemektedir ki bu son derece cüretli ve bir o kadar da zorlu bir deneme olmuştur.
Kürtler açısından iddia edildiği gibi bir milletleşme süreci hiç bir zaman olmamıştır. Bu gerçek tarihsel süreç içinde Kürtlerin gelişimi incelendiğinde rahatlıkla görebilir. Batı tarihçiliğinin uydurmalarıyla Kürtler hiçbir tarihsel geçmişleri olmadan bir anda tarih sahnesine çıkartılmışlardır.
Batılı araştırmacıların Kürdoloji adı altında yaptıkları bilimselliği son derece tartışmalı çalışmalar sonucunda özellikle 1800’lerin ardından Ortadoğu’da ve Türkiye özelinde Kürt sorunu emperyalistler tarafından giderek artan bir biçimde gündeme getirilmiştir.
Bu tarih aslında emperyalistlerin Kürt politikasının oluşturulduğu tarihtir. Kürtlüğe neden bu denli yoğun ilgi gösterildiğini anlamak için bu tarihe dikkat etmek gerekir.
Örneğin; Ruslar geleneksel politikaları olan Boğazlar yoluyla sıcak denizlere inme umutlarını kaybettikleri 1856 Paris Antlaşması’nın ardından Akdeniz’e inmek için kendilerine yeni bir yol aramak zorunda kalmışlardır. Bulunan yol Kafkasya, Azerbaycan, Türkiye, İran, Irak yoluyla Basra körfezine uzanan bir hat oluşturmaktadır. Bu yol Kürt nüfusun yoğun olarak bulunduğu bir bölge olduğu için de Kürtleri araştırmak üzere Minorsky, Nikitin, Jaba gibi daha sonra Kürdolojinin babaları olarak anılacak isimler görevlendirilmiştir.
Ancak bu Kürdologlar bilimadamı kimliklerinden ziyade siyasi kimlikleriyle ön plana çıkmışlardır. Kürdolojinin önde gelen isimleri olarak anılan bu kişiler aynı zamanda Rusya’nın Urmiye ve Erzurum konsoloslukları görevlerini yürütmüşlerdir.
Rusların Kürtlere olan bu ilgisi aynı şekilde Batılı devletler için de geçerlidir. Sömürgeci güçler arasındaki paylaşım mücadelesinin Ortadoğu’ya kaymasıyla birlikte Ortadoğu’nun etnik yapısını en küçük ayrıntısına kadar incelemeye alan Batılılar bölgede güçlü uygarlıklar yaratan Türk, Arap ve Fars toplumlarının dışında kendi denetimlerine tabi olabilecek yeni bir unsur arayışına girmişlerdir. Bu unsurları keşfedip yoktan varetmek için de araştırmacılar görevlendirmişlerdir.
Ancak yapılan bütün araştırmalar bilimsel niteliği son derece tartışmalı, gerçeklikten son derece uzak kasıtlı ve zorlama verilere ve sonuçlara dayanmaktadır.
Maurice Duverger, Kürtlerle ilgili olarak yapılan araştırmaların bilimdışılığını şu sözlerle ifade etmektedir: “Adı var kendi yok bir dille tanımlanan; bu adıvar kendi yok halk topluluğunu, birçok ‘sözde’ bilginler bir yere yerleştirmeye çalıştılar. Vardıkları sonuçların birbirini tutmazlığı, bunların saçmalığını daha da açıkça ortaya koymaktadır”

Birinci uydurma: Kürt Irkı

Kürdolojinin ilk başarısı olmayan bir Kürt ırkı yaratmak olmuştur. Bu süreçte Kürtlerin kökenine ilişkin yapılan çalışmalar herhangi bir kanıta dayanmaktan çok varsayımlara dayandırılmıştır.
“Kürtler” isimli kitabın yazarı Nikitin Kürtlerin kökenini kanıtlamaya giriştiği çalışmasında “Demek ki Kürtlerin kökeni çok tartışmalı bir sorundur ve yukarıda özetlediklerimize oranla daha doyurucu sonuçlara varmak için bu konuda daha yoğun çaba gereklidir” sözleriyle yapılan araştırmaların yetersiz ve dayanaksız verilerle yürütüldüğünü itiraf etmektedir.
“Kürtlerin Kökeni” isimli kitabın yazarı İhsan Nuri ise Kürtlerin atası olarak anılan Med’lerle ilgili çarpıcı açıklamalarda bulunmaktadır: “Bu büyük milletin nasıl olup da tarih sahnesinden kaybolduğu, adının unutulmaya terkedildiği Şeyhname’de bile adının geçmeyişi ilginçtir. Bugün Med diye bir aşiret de yoktur. Acaba tüm Medlerin adlarını yitirmeleri ve özellikle Medistan’ın merkezinde Kürt milletinin ortaya çıkması nasıl olmuştur”
İhsan Nuri bütün kitap boyunca kanıtlamaya çalıştığı Kürtlerin kökeni konusunda hiç bir nesnel veri bulamamasına rağmen yine de ısrarla Kürtlerin atalarının Medler olduğunda ısrar etmektedir.
Ancak Medlerin Kürtlerin atası olmadıkları gerçeğinin bugün kanıtlanmış olması bir yana kendisinin de itiraf etmek zorunda kaldığı gibi ilk Kürt tarihi olarak bilinen Şerefname’de Medlerin adı bile geçmemektedir.
Buna rağmen bir Kürt milleti yaratmak ve tarihte bu milletin köklerini bulmak adına olmadık zorlamalara girişmekten çekinmemektedir. Tarihte böyle bir Kürt milleti olmadığı gerçeğini düşünmekse hiç aklına gelmemiştir.
Benzer tespitler Minorsky’nin İslam Ansiklopedisi’nin Kürtler maddesine yazdıklarında da görülebilir. Minorsky’ye göre “Sistemli tetkikler Kürt adı ile örtülen bir tabaka altında bir çok kavimlerin mevcudiyetini ortaya çıkarmaktadır”. Demek ki saf bir Kürt ırkından bahsetmekten çok bir çok irili ufaklı kavimin oluşturduğu bir topluluktan sözetmek çok daha mantıklıdır.
Buna rağmen Kürtlerin M.Ö 5000 yılından bu yana tarih sahnesinde olduklarını ve her türlü işgal ve saldırı karşısında dağlara çekilerek saflıklarını korumuş bir ırk olduklarını iddia eden araştırmacılar bulunmaktadır.
Bu sözde araştırmacılar bugün Kürt coğrafyası olarak adlandırılan bölgelerde ortaya çıkan bütün kavimleri Kürtlerin ataları olarak göstermektedirler. Örneğin Guti, Mitanni, Mannai, Subaru, Kardu, Nayri, Med, Lulu, Hurri, Kassitler bu kavimlerden bazılarıdır.
Daha da ileri giderek Hatti, Hitit ve Asurları da bu kavimler içine katan ve Gut ve Sümerleri akraba olarak göstererek Kürtlerin kökenini Sümerlilere kadar götürmeye çalışan araştırmacılar da bulunmaktadır.
Ancak bu kavimler içinde Hitit, Asur ve Hurrilerin Kürt olmadıkları kesin olarak kanıtlanmıştır. Diğer kavimler ise günümüze hiç bir kanıt bırakmadan yok olup gitmişlerdir. Bu kavimlerin ne dilleri, ne tarihleri, ne de kültürleri hakkında bir bilgi elde etmek mümkün olmamıştır. Dolayısıyla bunları Kürtlerin ataları olarak adlandırmak için yeterli hiç bir veri bulunmamaktadır.
Kürtlere ilişkin antropolojik çalışmalar da bir Kürt ırkından sözedilemeyeceğini ortaya çıkarmaktadır. Nikitin, “Kürtler” isimli kitabının “Antropolojik kanıtlar” bölümünün girişinde şu tespiti yapmaktadır: “Tarih ve dilbilim alanında yaptığımız bu gezi henüz pek çok noktayı karanlıkta bırakıyor ve Kürtlerin kökenleri üzerinde ancak bazı varsayımlar öne sürmemize imkan veriyorsa da antropoloji de bize bu konuda fazla yardımcı olmayacaktır”
Nikitin’in aktarmalarına göre Stalze’nin fotoğrafladığı Doğu Kürtlerinin hepsi bölgede yaşayan İranlılarla büyük benzerlikler taşıyan esmer ve brakisefal tiplerdir.

Van Luschan ise Nemrut ve Zemcenli yöresinde incelediği Batı Kürtlerini sarışın ve dolikosefal olarak tarif eder.

Millingen, Türkiye ve İran’ın kuzey sınırlarında Kürt tiplerinin çeşitlilik gösterdiğini söylerek “Her ne kadar kara gözlü, kara saçlı tipler hakimse de sarı ve kestane rengi saçlar, mavi gözlü tiplere de rastlanır” der.
E. Soane, Kürtlerle Anglo Saksonların aynı kökenden geldiğini iddia etmektedir. Nikitin ise Kürtleri Sami olarak gösterecek bazı bilgilere değinir.
Yalçın Küçük de “Kürtler üzerine tezler” isimli kitabında “Bir Kürt tipinden söz etmek mümkün görünmüyor; yaşadıkları yöreye ve kaynaştıkları ırka göre Kürt tipleri birbirinden ayrılıyor” tespitini yapmaktadır.
Görüldüğü gibi Kürtlerle ilgili antropolojik araştırmaların gösterdiği gibi Kürtlerin ırk özellikleri olarak brakisefal mi dolikosefal mi sarışın ya da esmer mi oldukları yolunda tam bir karışıklık sözkonusudur.

Nikitin bu karmaşık sonuçları değerlendirirken “Saptayabileceğimiz tek şey Kürt etnik tipinin çok karışık bir karakterde oluşudur” diyerek saf bir Kürt ırkından bahseden tezlerin yetersizliğini itiraf etmek zorunda kalmaktadır.

İkinci uydurma: Kürdistan

Kürtlerin kökenine ilişkin çarpıtmalar Kürtlerin yaşadığı coğrafya konusunda da sürmektedir. Kürtlerin bir millet olarak Kürdistan adı verilen coğrafyada yaşadığı tezi bugün Kürdistan’ı dirilterek bağımsız bir Kürt devleti kurma planlarına dayanak olarak gösterilmektedir. Oysa tarihsel gerçekler Kürdistan adı verilen bölgede bir Kürt egemenliğini reddetmektedir.
Kürdistan terimi ilk defa 12. yüzyılda Büyük Selçuklu hükümdarı Sultan Sancar döneminde kullanılmıştır. Ancak coğrafi bir terim olmanın ötesinde bir anlam yüklenmemiştir.

Kürdistan olarak adlandırılan bölge Kürt nüfusun değil Türk ve Arap nüfusun egemenliğinde bulunan bir alandır. Bu alan MÖ 2000 yılından beri Türkleşme süreci yaşamaktadır. 11. yüzyıldan itibaren de Anadolu, Oğuz boylarının yeni bir göç dalgası ile yeniden adım adım Türkleşmeye başlamıştır.
Bundan önce ise bölge Arap-Bizans çatışmalarının yaşandığı bir coğrafi alan konumundadır.

Oğuzlar Anadolu’ya geldiklerinde Anadolu’da homojen bir etnik yapı söz konusu değildir. Romalıların bölgeye hakim olduğu Selevkuslar döneminde Anadolu’da Kapadokya, Bitina, Bergama, Rum, Pontos ve Kommagame isimli altı krallık mevcuttur. Bu krallıklar İran kökenli olup daha sonra Rumlaşmış unsurlardan oluşmaktadır. Bunların dışında Süryani ve Ermeni nüfusun olduğu da bilinmektedir.
Doğu Anadolu bölgesindeki yerli halk bu gibi bir çok etnik unsurdan oluşmaktadır. Ancak bu bölgenin yerli halkı Kürt olarak tanımlanmamaktadır. Buralarda Kürt varlığına ilişkin tarihsel hiçbir veri de bulunmamaktadır.
Ortadoğu’da bugün Kürtlerin yaşadığı bölge 300 yılı aşkın bir süre Sasanilerin egemenliğinde kalmış, ardından 637 itibariyle Arap hakimiyetine girmiş, 11. yüzyıldan sonra Selçuklular bölgede hakimiyet kurmuşlardır. 1299’da Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu ile bölgede Osmanlı hakimiyeti kurulmuş, bölgedeki Akkoyunlu ve Karakoyunlu gibi Türk devletlerinin egemenliği ise 16 yy’a kadar devam etmiştir.
Sasanilerle başlayan, Araplar, Selçuklular, Akkoyunlu ve Karakoyunlu hakimiyeti ile devam eden 1300 yıllık süreçte Kürtlerin adı bile anılmamaktadır.
15. yy’dan itibarense Doğu Anadolu ve çevresinde yoğun bir Ermeni nufüs bulunmaktadır. Ermeniler ve Kürtler arasında o dönemden beri yaşayan çatışmalara bakıldığında da bölgede Kürt egemenliğinin olmadığını görebiliriz. Kürt-Ermeni çatışmasının temelinde Ermenilerle Kürtlerin yaşadıkları coğrafyanın tarihsel olarak kendilerine ait olduklarını iddia etmeleri ve bu alanda kendi egemenliklerini yeniden diriltme istekleri yatmaktadır. O dönemlerde bölgede gerçekten de yoğun bir Ermeni nüfus bulunmakla birlikte yoğun bir Kürt nüfusundan bahsetmek mümkün değildir. Bölgedeki asli unsur ise her zaman Türkler olmuştur.
Evliya Çelebi Doğu Anadolu ile ilgili olarak buralardaki Türkmen aşiretlerinin sayılamayacak kadar çok olduğunu yazmaktadır.
Bugün Kürdistan’ın başkenti olarak ilan edilen Diyarbakır’ın bile büyük Türkmen yerleşim merekezlerinden birisi olduğunu düşünürsek Kürtçü tezlerin Kürdistan iddialarının ne kadar uydurma olduklarını daha iyi görebiliriz.
Buraya kadar yazılanlar ışığında bakarsak 12. yüzyıldan önce Kürtlük bırakın tarihsel bir gerçek olmayı bir kavram olarak bile varolmamıştır.

Üçüncü Uydurma: Kürt Dili ve Uygarlığı

Kürtlerden bir azınlık yaratma hatta daha ileri giderek bir Kürt milleti yaratma niyetlerinin temel hedeflerinden biri Kürt dilinin varlığını kanıtlamaktır. Kürt dili Kürt etnik varlığının kanıtlanması için olmazsa olmazlardan birisi olduğu için de Kürdoloji araştırmalarının üzerinde en çok yoğunlaştığı konuların başında Kürt dili gelmektedir.
Ancak Kürtçe yapısal olarak incelendiğinde ağırlıklı olarak Farsça ve biraz da Türkçeden esinlenerek oluşmuş bir dildir. Gerek gramer açısından gerek kullanılan sözcüklerin kökeni açısından bakıldığında Kürtçenin özgün bir dil olduğunu söylemek mümkün değildir.
St. Petersburg Akademisi’nin yayınladığı 8528 kelimelik Kürtçe-Rusça-Almanca sözlük’te Kürtçede 3000 Halis Türkçe, 2000 Türkçeleşmiş, 1240 Zint, 1030 eski Pehlevice, 108 Gildani ve 60 Kafkas Türkçesi kelime yeraldığı belirtilirken Kürtçenin sadece 300 kelimesi mahalli Kürtçe olarak adlandırılmaktadır.
Ancak Kürtçeden bahsettiğimizde bugün Kürtçe adı altında birbirinden oldukça farklı ve kendi içinde bile anlaşamayan çeşitli lehçeler olduğunu görmekteyiz. Kırmanç, Sorani ve Zazaca lehçelerinin her biri farklı yapısal özelliklere sahiptir.
Kaldı ki Zazaca’nın Kürtçe ile ilgisinin bulunmadığı birçok dilbilimcinin hemfikir olduğu bir görüştür. Bu farklı lehçelerin kullanıldığı Türkiye, İran, Irak gibi bölgelerde ortak bir iletişim dilinden sözetmek mümkün değildir.
Kürtçü tezler bu konuda egemen devletlerin Kürt dilinin gelişimini engellediğini söyleyerek tartışmayı geçiştirmeye çalışmaktadırlar ancak ortada sadece dilin gelişimi açısından bir sorun yoktur. Daha çok birbiriyle hiçbir yapısal benzerlik taşımayan farklı lehçeler sözkonusudur.
Buna rağmen ortak bir Kürt dili yaratmak maksadıyla bu farklı lehçeler bir dilin parçaları olarak tarif edilmekte ve olmayan bir dil uydurulmak istenmektedir.
Ancak Kürtçenin gerçek bir dil olmadığı yine tarihsel seyri göz önüne alanarak görülebilir. Köklü bir dil herşeyden önce yazılı birtakım eserler, edebi metinler, destan ve söylenceler bırakmak zorundadır. Dil bir süre sonra ortadan kalksa bile bu ürünler ışığında onun tarihsel gelişimini ve varlığını kanıtlamak mümkündür.
Kürtçe açısından böyle bir durum sözkonusu değildir. Yazılı bir tek Kürtçe tablet ya da günümüze ulaşan tek bir kanıt bulunmamaktadır. Kürt destanları olarak anılan Zerdüşt vb. birkaç destanının da yine Kürtlükle alakalı olduğuna dair inandırıcı hiçbir kanıt yoktur.
Oysa aynı değerlendirmeyi Türkçe için yaptığımızda Orhun kitabelerinden tutun da Türklere ait sayısız yazılı ve sözlü destan ve belgeye kadar günümüze ulaşan ve sayısız kanıt bulmak mümkündür. Kürt dili sözkonusu olduğunda ise bu tür kanıtlara rastlanamamaktadır.
Dolayısıyla bugün Kürt dili olarak yutturulmaya çalışılan lehçeleri toparlayarak özgün bir dil yaratma girişimi Kürdolojinin zorlamalarından başka birşey değildir.
Weber ve Friç’in Kürtçe ile ilgili görüşlerini hatırlatmak bu noktada faydalı olacaktır: “Kürt dili bir dil hamuru değil, bir söz yığınıdır ve herhangi bir milletin belli başlı varlığını göstermemektedir”
Olmayan bir dilin bir kültür ve uygarlık birikimi sağlaması da mümkün olmamıştır. Kürdistan olarak anılan bölgede bugün ayakta kalan uygarlıklara ve uygarlık miraslarına bakıldığında da Arap, Fars ve Türk uygarlıklarının bu bölgeye damgalarını vurduklarını görürüz.
Kürt uygarlığı olarak gösterilmek istenen buluntularsa tarih sahnesinden silinmiş ve Kürtlükle alakası bulunmayan toplulukların ve çoğu zaman da Arap, Fars ve Türk uygarlıklarının mirasından başka bir şey değildir.
Emperyalizm Kürtleri kullanmaya başlıyor
Emperyalist ülkelerin Kürtlere olan bu ilgisinin temelindeyse elli yıllı aşan bir süredir uygulamada olan kukla Kürt devleti kurma projesi vardır.
Bugün ise Türkiye AB ve ABD tarafından uygulamaya konulan iki farklı Kürt devleti planıyla karşı karşıya.
ABD Irak’ı işgal ederek elli yıldır kurmaya çalıştığı Kürt devletini fiilen ilan etmiş durumda. ABD stratejisi Kuzey Irak merkezli bir Kürt devleti kurmak ve ardından da bu devletin sınırlarını Türkiye’nin Güneydoğusuna kadar genişletmeye dayanıyor. ABD askeri gücünü devreye sokarak Irak’ı işgal etti ve bu işgal sonucunda Kürt devleti için fiili durum yarattı.
AB’nin Kürt devleti kurma stratejisi ise Güneydoğu merkezli bir Kürt devleti kurmak ve mümkünse bunu diğer bölge ülkelerine doğru genişletmek üzerine kurulu.
Ancak AB, ABD gibi işgal yeteneğine sahip bir silahlı güce dayanmadığı için daha çok Türkiye içinde kendisiyle işbirliği içindeki güçlere dayanarak bu planını uygulamaya çalışıyor. AB özellikle PKK terörünü destekleyerek hedefine ulaşmaya çalışıyor. PKK’nın silah bırakmasının ardından girdiği siyasallaşma faaliyeti Türkiye’nin AB’ye giriş sürecine denk getirilerek özellikle demokratikleşme adı altında PKK’nın siyasallaşması ve Türk devleti tarafından muhatap olarak tanınmasına yönelik önemli adımlar atıldı.
Bu sürecin en önemli ayaklarından birisini Türk Ordusu’nun tasfiyesine yönelik sivilleşme operasyonu oluşturdu. Böylelikle bölücülükle mücadele siyaset mekanizmasının kontrolüne terkedildi. AB, Türkiye’deki işbirlikçi siyasetle yakın teması olduğu için son derece avantajlı bir konumda bulunuyor.
Gelinen noktada Kuzey Irak’ta fiilen kurulan Kürt devleti ve Türkiye’de yaratılan bölücü terörün siyasallaşması sürecinde çok önemli mesafe katedilmiş gorünüyor. Emperyalizmin kukla Kürt devleti planının gerçekleşmesi için geri sayım başlamış durumda.
Kuzey Irak’ta yaşanan gelişmelerin bir benzerinin yakın dönemde Güneydoğu’da da yaşanacağını ve emperyalist planların tamamlanacağını beklememek için hiçbir neden yok.
AB ve ABD emperyalizminin desteklediği bölücü terör
Kürt ayrılıkçılığına toplumsal taban yaratma imkanları Türk kimliğinin kapsayıcılığı ve Türk uluslaşmasının başarıyla sonuçlanması yüzünden ortadan kalkmıştı. Bu noktada bölücü terör devreye sokuldu. Kürt sorununun Türkiye gündemine sokulması da yine bölücü terör yoluyla sağlandı.
1980 sonrasında başlayan PKK terörünün ortaya çıkışından günümüze kadarki en büyük destekçisi AB ülkeleri ve ABD oldu. ABD 1990’ların başından itibaren Körfez Savaşı’nın ardından Türkiye’ye yerleştirdiği Çekiç Güç aracılığıyla PKK’yı hem eğitti hem de bölücü örgüte silah desteği sağladı.
Sonuçta Türk devleti hem Batı destekli PKK terörünün yarattığı milyarlarca dolarlık ekonomik zararla zararla karşı karşıya kaldı hem de otuz bin insanının yaşamını yitirdiği bir çatışma ortamına girmek zorunda kaldı.
PKK terörü yirmi yıllık süreç içinde Batının Türkiye üzerindeki parçalama planlarının temel dayanağı haline geldi. Türk devleti bu süreç içinde terörün yarattığı ekonomik ve askeri zararlardan ötürü güçsüz kaldı ve Batıya daha da bağımlı hale getirildi.

Kürt “Realitesi”nden Kürt “Sorunu”na

Bölücü terör bir yandan Türk Ordusu ile silahlı bir mücadeleye girişirken bir yandan da AB ve ABD’nin desteğiyle siyasallaşma çabalarına hız kazandırdı. Batının insan hakları ve demokrasi adı altında Türk devletine yönelen baskılarının esas hedefi Türk devletinin terörle mücadele sürecini zaafa uğratmaktı. Bunda büyük ölçüde başarı da kazanıldı.
Bölücü terörün ilk kazanımı “Kürt realitesi”nin tanınması oldu. Bölücü örgüt yandaşı dernek ve kuruluşlar siyasallaşma çalışmalarına hız verdiler. PKK’nın siyasi kanadı olarak çalışan HEP, DEP, HADEP, DEHAP gibi partiler yoluyla bölücü örgüt yandaşları bizzat Meclis’e taşındı.
Askeri alanda Türk Ordusu ile başa çıkamayan ve büyük ölçüde güç kaybederek tecrit konuma düşen bölücü örgüt strateji değiştirerek silah bırakma ve siyasallaşma sürecine girdi.
Siyasallaşma programının da yine AB ve ABD tarafından hazırlanarak PKK’nın önüne konduğunu söylemek gerek.
“Kürt realitesi”nin tanınması sloganı ile başlayan süreç bölücü örgütün siyasallaşmasıyla beraber “Kürt sorunu”na dönüştürüldü. Basit bir kültürel kimlik mücadelesi ve Türkiye’nin kültürel zenginliği olarak gösterilen “Kürt realitesi” aradan geçen süreçte sistemli bir biçimde Kürt sorununa dönüştürülerek bağımsız Kürt devleti taleplerine kadar vardırıldı.
Türkiye’de geleneksel sağ iktidarların AB ve ABD güdümündeki işleyişi bölücü terörle mücadeleyi Türk Ordusu’nun üzerine yıktı. Ancak sorunun boyutları askeri boyutun çok üzerine çıkmıştı.
Batıyla ilişkileri sorgulamaktan dahi kaçınan Türk siyasetinin sonuçta Batının Kürt politikasına payandalık etmekten başka bir politika izlemesi ise mümkün olmadı. Batı işbirlikçi iktidarlar yoluyla elde ettiği gücü Türkiye’de bir etnik çatışma ortamı yaratmak için kullanmaktan da çekinmedi.
Özal dönemi Türkiye’nin tamamen ABD güdümüne sokulmaya çalışıldığı bir dönemdi ve ABD’nin Kürt politikasına uygun olarak Özal, Kürtlere federasyon fikrini ortaya atarak bülücü örgütü Türk devleti ile masaya oturtmaya çalıştı. Bu aynı zamanda Türk devletinin bölücü örgütü siyasal bir muhatap kabul etmesi anlamına geliyordu.

AB’ye Uyum Süreciyle Kürt Bölücülüğü Yasallaştırıldı

Türkiye 1990’lara geldiğinde otuzbinin üzerinde insanını bölücü teröre kurban vermiş bir ülkeydi. Bu dönem aynı zamanda Batının Türkiye’yi parçalama planlarının hızlandırıldığı bir dönem oldu.
Batı ile ilişkilerini AB üyelik süreci ve ABD ile stratejik müttefiklik üzerine oturtan ve ulusal güvenliğini Batı ittifakına bağlayan Türkiye terörle mücadeleyi de adım adım terketmek zorunda kaldı.
Batının insan hakları ve demokratikleşme talepleri aslında Türkiye’nin terörle mücadelesine engellemeyi ve terör örgütünü Türk devleti ile masaya oturtmayı amaçlıyordu.
3 Ağustos’ta Meclis’ten geçirilen Kürtçe eğitim ve yayının yasallaştırılması terör örgütünün yirmi yıllık hedeflerinin bizzat Türk devletince gerçekleştirilmesiydi. Bu süreç, Türk devletinin Batıya bağlanma sürecinin yarattığı tehdidin boyutlarını da ortaya koymuş oluyordu. Türk devleti kendi varlığını ortadan kaldırmaya yönelik PKK stratejisini kendi Meclisinden geçirmek zorunda bırakılıyordu.
3 Ağustos yasaları ile Türk devleti Kürtleri fiilen bir azınlık olarak kabul etmiş oluyordu.
Bu Türk devletinin bağımsızlık belgesi olan Lozan’ın çiğnenmesi Sevr’in yeniden diriltilmesi demekti.
Kürtler artık Türk kimliğinden bağımsız bir etnik kimlik kazanıyorlardı.
Bundan sonraki aşama ise Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı çerçevesinde bağımsız bir devlet kurmalarıdır. Türkiye bugün bu aşamadadır.

İnan Kahramanoğlu



.